Etiket: ilo

  • Özel okullardaki fahiş zamlar eğitimcilere ne derece yansıyor?-VİDEO

    Özel okullardaki fahiş zamlar eğitimcilere ne derece yansıyor?-VİDEO

    PİRHA –Özel okullardaki zam oranları toplum tarafından tepkiyle karşılanırken eğitimcilerin hakları ise günden güne törpüleniyor. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, AKP hükümeti döneminde özel eğitim kurumlarındaki artış oranına işaret ederek “Devlet, mümkün olduğunca özel alanı genişletip kendisini bu alandan yavaş yavaş çekmeye çalışıyor” diye konuştu.

    2024 Yılı özel okul fiyatları tüm kamuoyunda tartışma nedeni oldu. Öyle ki yeni fiyatlar Milli Eğitim Bakanı (MEB) Yusuf Tekin tarafından da gündeme getirildi. Bakan Tekin, eğitim kurumu sahiplerine yönelik “Kendilerini uyarıyoruz.” ifadelerini kullandı.

    Özel okullar, eğitim ücretini belirleme konusunda mevcut yönetmeliğe pek bağlı kalmazken, Bakan Tekin’in “Kendilerini uyarıyoruz.” sözünün nereye evrileceği ise merak konusu.

    2024-2025 eğitim dönemi için yüzde 60’lara dayanan zam oranları, aileleri zorlu bir dönemle karşı karşıya getirirken eğitimcilerin alacağı zam oranları da bir diğer önem arz eden konu oldu.

    ÖZEL OKULLARLA İLGİLİ DENETİM EKSİĞİ!

    Milli Eğitim Bakanı, fiyatlar konusunda özel okul yönetimlerine uyarıda bulunsa da iktidara yakın kurumlar da dahil tüm sektörde fahiş rakamlar öne çıkıyor. Eğitim ücretleri artıyor ancak eğitimcilere verilen maaşlara aynı oranda zam yapılmıyor. Kimi eğitim kurumları, yoksulluk, hatta açlık sınırının dahi altında ücretle öğretmen çalıştırıyor.

    Milli Eğitim Bakanlığı, özel okullar konusunda nasıl bir pratik sergiliyor, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Kemal Irmak ile konuştuk. Irmak, devletin aslında eğitimi uzun yıllardan beri “bir kambur olarak gördüğünü” ifade etti. Kemal Irmak, AKP-MHP hükümetinin, kamusal hizmetlerin birçoğunu “kambur” olarak gördüğünü belirterek şunları söyledi:

    “Devlet, mümkün olduğunca özel alanı genişletip kendisini bu alandan yavaş yavaş çekmeye çalışıyor. Her açıdan uygulanan politikalar, özel okulların artmasını zaten günbegün yelken açılıyor. AKP iktidara geldiğinde 1.9 olan özel okulların oranı bugün maalesef %10 sınırlarına dayanmış durumda. Bu kamburdan kurtulmak ama bunu yaparken özel eğitim okullarında çalışan eğitimcilerin ve diğer eğitim emekçilerinin durumunun ne olacağına dair de ne bir taban aylığı belirlemesi var ne bu okullarla ilgili ciddi bir denetim var. Bundan yoksun olunca da orada çalışanlar çok ciddi bir sömürüyle karşı karşıya kalıyorlar.”

    EMEK SÖMÜRÜSÜNÜN EN YAYGIN OLDUĞU ALAN!

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, özel eğitim çalışanlarının birçok sorunu olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Daha birkaç gün önce okulların kapanmasıyla birlikte bir rapor açıklandı. O rapora göre ki bunlar aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığından alınan verilerdir, Türkiye’de 90 bin eğitim emekçisi, devlet okullarında ücretli olarak çalışmakta. 1 Milyonun bir tık üzerinde öğretmen de Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışıyor. Her 10 öğretmenden birisi ücretli olarak çalışıyor ama aynı zamanda ataması yapılmayan binlerce öğretmen de var. Bu öğretmenlerin birçoğu da bu özel okullarda çalışan öğretmenler. Bunlar atanamayan öğretmenler… Bu öğretmenler maalesef çoğunlukla asgari ücret ya da altında çalışıyor. Aralarında bir de şimdi devlet okullarında ‘Uzman Öğretmen, Başöğretmen, normal öğretmen, ücretli-sözleşmeli öğretmen’ var. Maalesef ders ücreti tam kadro, yarım kadro gibi çalışan eğitim emekçileri var. Devlet okullarında çalışan eğitimciler, ‘eğitim öğretim ödeneği’ alır. Özel okullarda çalışanlar maalesef bu ödeneği de alamıyor. Diğer yandan özelde çalışanlar, birden çok nöbet tutup nöbet ücreti de almıyor. Özelde öğretmenlere her yıl yeniden sözleşme yapılıyor. Sözleşmelerinin yenilenmemesi riski ve baskısı altında bu öğretmenler yaşıyor. Bunun çok ciddi psikolojik yıkımı oluyor. Kadın eğitimcilerin birçoğuna ‘hamile kalmama şartı’ ile sözleşme yapılıyor. Bazıları ders ücreti karşılığında bu işi yaptığı için boş zamanlarda, yani tatil dönemlerinde yazın 2 – 2,5 ay sömestr tatilinde maaş da alamıyor. Doğal olarak bu sorunlar üzerinden gelinecek şey bu alanda bir örgütlülük olmasında.”

    DEVLET DE ÖZEL OKULA TEŞVİK EDİYOR!

    Özel okullardaki nitelik konusunu da değerlendiren Kemal Irmak “Bu bütün ağır sömürü şartlarına rağmen, kısmen nitelik devlet okullarından daha iyi. Zaten özel okulu seçen velilerin de bu okulları seçmelerinin temel nedeni bir anlamda bu okullarda devlet okullarında niteliğin giderek düşüyor olması, bu okullarda dinselleşmenin olması ve bu okullarda yeterince güvenliğin olmamasından kaynaklı bir yönelim var. Milli Eğitim Bakanlığı bunun da farkında. Belki o yüzden devlet okullarındaki eğitimin niteliği, devlet eliyle giderek aşağıya çekiliyor ve özel eğitim bir anlamda böyle dolaylı bir biçimde desteklenmiş oluyor. Bir dönem mesela özel eğitime gönderilen çocukların velilerine ciddi anlamda maddi destekler veriliyordu. Özel okullara yönelik teşvikler halen devam ediyor.” diye konuştu.

    EĞİTİMCİLERDEN EYLEM KARARI!

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, maruz kalınan şartlar nedeniyle 29 Ocak’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde eylem düzenleyecek. Eğitim Sen Genel Başkanı Irmak, özel eğitim alanında örgütlenen öğretmenleri desteklediklerini belirterek şunları ekledi:

    “Bu alanda çalışan tüm öğretmenlerin özlük haklarının Milli Eğitim’de çalışan öğretmenlerle eşitlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) 1966’da Öğretmen Tavsiye Kararları’nı yayınladı. Bu kararda özel sektör ve devlette çalışan her kademedeki öğretmenin ekonomik şartlarının geliştirilmesi, niteliklerinin arttırılması için her türlü tavsiye kararına uyulması kararı alındı. Ama ne Milli Eğitim ne de özel sektörde bu kararlar uygulanmıyor. Bir an önce İLO’nun o tavsiye kararlarının uygulanması, sorunların çözümünde de önemli rol alacaktır diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Eğitim Sen, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde ‘Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’ni hatırlattı!

    Eğitim Sen, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde ‘Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’ni hatırlattı!

    PİRHA – Eğitim Sen, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü sebebiyle “İnsan haklarına ve doğaya saygıyı, emeği, demokrasiyi ve barışı anlatan ve yaşatan tüm eğitim ve bilim emekçilerinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nü yürekten kutluyoruz” paylaşımını yaptı.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) 1994’ten beri 100’den fazla eğitim sendikası tarafından kutlanan Dünya Öğretmenler Günü sebebiyle açıklama yaptı.

    Yazılı paylaşılan kutlama mesajında “Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası olarak ülkemizde öğrencilerin yaşamlarında pencereler açan, derslerinde insan kişiliğinin tam gelişimini destekleyen, toplumun düşünsel, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ilerlemesini, insan haklarına ve doğaya saygıyı, emeği, demokrasiyi ve barışı anlatan ve yaşatan tüm eğitim ve bilim emekçilerinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nü yürekten kutluyoruz” denildi.

    ÖĞRETMENLER SİSTEMATİK AYRIMCILIKLA KARŞILAŞMAKTADIR”

    5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde 2022 yılı için belirlenen temanın “Eğitimde Dönüşüm Öğretmenle Başlar” şeklinde olduğunu belirten Eğitim Sen, şu açıklamayı yaptı:

    “Diğer bir deyişle eğitimde dönüşümün yüreği öğretmendir. Eğitim Sen’in de üyesi olduğu Eğitim Enternasyonali (EI) eğitim hakkını sağlamak ve eğitim emekçileri için gerekli çalışma koşullarını oluşturmak üzere tüm ülkelerde 5 Ekim’in yaygın biçimde kutlanması için çaba göstermektedir.

    Türkiye’de Öğretmenlik Meslek Kanunu’na karşı emeğimizi, onurumuzu ve çalışma barışımızı korumaya çalışırken 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’ni önümüze örnek bir belge olarak koymaktadır. Bu belge 1966 yılında ILO ve UNESCO arasındaki iş birliği sonucunda ortaya çıkmış uluslararası bir belgedir ve 56 yıldır güncellenerek yaşamaktadır. Belge adeta öğretmenlerin ve eğitim emekçilerinin uluslararası yasasıdır. Tavsiye’yi, UNESCO ve ILO’nun kararları üzerine uluslararası öğretmen örgütleri ve sendikaları oluşturmuştur. Metnin ortak bir belge olarak kabul edildiği 1994 yılından beri 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

    Milli Eğitim Bakanlığı ne 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nü resmi olarak kutlamaktadır ne de Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye’sine uygun politikalar geliştirmektedir. 3 Şubat 2022’de çıkarılan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu, Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’ne aykırıdır.

    Türkiye hiperenflasyona doğru giderken ‘geçinemeyen’, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskılar yüzünden ‘nefes alamayan’, ücretli ve sözleşmeli öğretmen istihdamıyla güvencesizliğin tehdidi altında yaşayan, özel sektörde ağır sömürü koşullarında çalıştırılan öğretmenler ve eğitime destek emekçiler, sorunlarının çözülmesini beklerken karşılarında 13 maddeden oluşan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nu bulmuştur. Eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik ve özlük haklarını korumak ve geliştirmek için bir yasa çıkarılması gerekirken, bugün öğretmenler kendilerini bu yasanın sonuçlarından korumaya çalışmaktadır.

    Öğretmelerin Statüsü Tavsiyesi’nde vurgulanan eğitimde “’nsan kişiliğinin tam gelişmesi, ‘toplumun düşünsel, moral, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ilerlemesi’ ve ‘temel özgürlüklere ve insan haklarına derin bir saygı’ gibi çok önemli konular, okulların gündeminden adeta çıkmıştır. OHAL döneminin süreklileştirildiği koşullarda kanun hükmünde kararnamelerle haksız ve hukuksuz biçimde işlerinden ihraç edilmiş on binlerce eğitim emekçisinin 7 yıldır adalete ulaşamaması, Tavsiye kararlarından ne kadar uzaklaşıldığının açık bir kanıtıdır. Tavsiye’de belirtildiği biçimiyle eğitimin ‘barışa, tüm uluslararasında ve tüm din ya da ırk grupları arasında dostluğa, hoşgörüye ve karşılıklı anlayışa yapabileceği katkı’ yerine ‘kindar ve dindar’ bir kuşak yetiştirilmek istenmektedir.

    Tavsiyede yer alan ‘Öğretmenler hakça bir statüden yararlanmalı ve öğretmenlik mesleği, hak ettiği kamusal saygınlığı görmelidir.’ hükmünün tersine öğretmenlerin emeği siyasal iktidarın hakaretleri ve Öğretmenlik Meslek Kanunu ile itibarsızlaştırılmakta, öğretmenlerin onuru incitilmekte ve eğitim emekçileri açlık sınırına yaklaşmakta olan maaşlarla yaşamını sürdürmeye zorlanmaktadır.

    Öğretmenliğin Statüsü Tavsiyesi’nde ‘Öğretmenlerin yetiştirilmesi ve istihdamı, ayrımcılığın soy, renk, cinsiyet, din, siyasal görüşler, toplumsal ya da ulusal köken, ekonomik durum temellerine dayalı hiçbir biçimine yol açmamalıdır.’ denilirken Türkiye’de öğretmenler sistematik ayrımcılıkla karşılaşmaktadır. Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri derinleşmiştir. Öğretmenler atamalarında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması ucubesi ile eğitim kurumlarına yönetici yükseltmelerinde de ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye’de öğretmenlerin örgütlenme özgürlüğü her geçen gün daralmaktadır. Öğretmenlik Meslek Kanunu, sınava başvuruda bile ‘kademe ilerlemesi cezası almamış olma’ koşulunu öne sürerek, sendikal etkinliklere katılan ve ceza alan öğretmenleri elemeyi amaçlamakta ve ikinci bir ceza uygulaması getirmektedir.”

    “İNANÇ VE İNANMAMA ÖZGÜRLÜĞÜ YOK SAYILMAKTA”

    Yapılan açıklamanın devamında Türkiye’deki kalabalık okul ve sınıflara da dikkat çekildi. Eğitimdeki din baskısını da gündeme getiren Eğitim Sen, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:

    “Öğretmenlerin önemli bir kısmı 40, 50 ve 60 öğrencinin bulunduğu sınıflarda eğitimi sürdürmektedir. Öğretmenler her 4 çocuktan 1’nin açlık ve yetersiz beslenme sorunu ile karşı karşıya olduğu koşullarda mesleğini yerine getirmektedir. Okullardaki otoriter yönetim anlayışı, öğretmenlerin bir yandan ifade özgürlüğünü bir yandan da mesleki uğraşılarını engellemektedir.

    Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’ne göre ‘… halkının yaşamını bilen ve bu halkın ana dilinde öğretim yapma yeteneği bulunan tam olarak nitelikli ve yetenekli yeterli sayıda ulusal eğitim kadrolarının mesleksel yetiştirilmesi ve yetkinleştirilmesi’ gerekmektedir. Ancak Türkiye’de anadilinde eğitim hakkı önündeki engeller devam etmektedir.

    Türkiye’de zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi uygulaması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında hak ihlali olarak görülmesine karşın bu dersin zorunlu tutulmasına devam edilmekte, üç ayrı seçmeli din dersinin ise okul yöneticileri eliyle fiilen seçtirilmesi için ciddi kampanyalar yürütülmektedir. Bu baskılarla farklı inançları olan yurttaşların inanç ve inanmama özgürlüğü yok sayılmaktadır.

    Milli Eğitim Bakanlığı, Öğretmenliğin Statüsü Tavsiyesi’ne aykırı eğitim politikalarından ve uygulamalardan vazgeçmelidir.

    Eğitim Sen, her zaman olduğu gibi, eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik ve özlük hak mücadelesini, demokrasi ve barış mücadelesi ile daha da güçlendirecektir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    PİRHA – Hukukçu Hüsnü Öndül, Alevi toplumuna dönük nefret suçlarına işaret ederek “Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar var. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama var” dedi.

    İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Çağdaş Hukukçular Derneği kurucu ve yöneticilerinden Hüsnü Öndül, dünya kamuoyunun gündeminde olan Rusya-Ukrayna  savaşı ile Türkiye’deki hak ihlalleri hakkında PİRHA’ya konuştu. Bir dönem İnsan Hakları Derneği Genel Başkanlığı’nı da yapan Öndül, ilk olarak Rusya’nın Ukrayna işgaline dönük sorularımıza cevap verdi.

    “SAVAŞLAR SOSYAL ADALETSİZLİKTEN ÇIKAR”

    Hüsnü Öndül, Rusya savaşını, “Savaşların nedeni dünyanın eşitsizlikler dünyası olmasındandır” sözleriyle özetleyerek şunları ifade etti:

    “Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve savaş olgusu, kendi özel/öznel koşulları olmakla birlikte, dünyanın genel işleyiş kurallarından, durumlarından ayrı değil. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) Anayasasının daha ilk cümlesinde yazdığı gibi… Savaşlar sosyal adaletsizlikten çıkar. Gelir dağılımı adaletsizliğinden. Temel neden budur. Güçlüler, Thomas Hobbess’in Leviathan eserinde anlatıldığı gibi, dünyanın doğa durumunda olduğunu düşünüp kuvvete başvurmayı kendilerinde hak görüyorlar. Doğa durumunda hak kuvvete göre belirlenir. ‘Büyük balık küçük balığı yer.’ Bu durum ve şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve işgali dünyanın ‘toplum durumu’nda -hala- olmadığı anlamına gelir. Toplum durumunda hukuk geçerlidir ve kural olarak dünyada bir hukuk düzeni var. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Önsözü ve 28. Maddesi ile BM Şartı’ndaki Birleşmiş Milletler’in amacını vurgulayan amaç maddesi (madde 1) işlemiyor. Kimi devletler ve bu savaşta Rusya kendisini bağlayan bir dünya hukuk düzeni yokmuş gibi ve sanki doğa durumundaymışız gibi hakkını hukuka göre değil, güce/kuvvete göre tarif ediyor ve işgal ve ilhak hareketine girişiyor. Beni öldürülen tüm canlılar (onbinlerce Ukrayna ve Rus sivil insanlar, askerler, hayvanlar); yakılan yıkılan köyler/ kentler, tarihi ve doğal çevre ilgilendiriyor ve savaşa karşı çıkıyorum. Bu savaşta ve bütün savaşlarda İnsancıl Hukuk’un en önemli ve temel belgeleri olan 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmelerine ve 1977 Protokollerine uygun hareket edilmelidir.”

    “HUKUK İLKELERİ İŞLEMELİDİR”

    Hukukçu Hüsnü Öndül, Türkiye’deki militar eylemler sebebiyle yaşanan sivil ölümlere de yorum yaptı. Urfa’da 24 Mart’ta özel harekat polislerinin atış talimi yaptığı civarda 16 yaşındaki Muharrem Aksem’in öldürülmesine dair Öndül, “Hukukun üstünlüğü ilkesi gereği, kamu otoritelerinin hukuka aykırı eylem ve işlemleri söz konusu olduğunda da hukuk ilkeleri işlemelidir. AİHM silver ve diğerleri İngiltere kararında hukukun üstünlüğü ilkesini kamu makamlarının eylem ve işlemlerinin hukuksal denetiminin yargı organı tarafından yapılması olarak açıklamıştır. Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı, yargısız infazlara karşı verilen mücadele, cezasızlığa karşı verilen mücadele işte bu ilkenin; hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşam bulması için verilen mücadeledir ve bu ilkenin savunulmasıdır” dedi.

    “YAŞAM HAKKININ KORUNMASI GEREKİR”

    Hüsnü Öndül, ‘hasta tutuklular’ sorununa değindi. Cezaevlerinden her gün gelen ölüm haberlerine ilişkin “yaşam hakkının korunması” vurgusu yapan Öndül, şu yorumu yaptı:

    “Hasta mahpusların özgürlüğü için insan hakları savunucuları yıllardır talepte bulunuyor. Fakat Adli Tıp Kurumu bağımsız değil ve hasta mahpusların cezaevlerinde uzun süre kalmalarına yol açan veya cezaevlerinde yaşamlarını yitirmeleri ya da tahliyelerinden kısa bir süre sonra hayatlarını kaybetmeleri sonucunu doğuran bir tutum içerisinde. Konunun insan haklarına saygı yükümlülüğü ile ilgisi var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. Maddesinin başlığı ‘saygı yükümlülüğüdür’. Devletler egemenlik alanındaki herkese karşı bu yükümlülük altındadır. ‘Herkese’ mahpuslar da dahildir. Sözleşmede yer alan hakları ve özgürlükleri herkes için tanıdıklarını taahhüt ederler bu birinci maddede. ‘Tanıma’ ifadesi, korumayı, kullanmayı ve geliştirmeyi içerir. Yaşam hakkı söz konusudur ve atılı suç ne olursa olsun yaşam hakkının korunması gerekir. Ben uygulamaları saygı yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendiriyorum.”

    “PRATİKTE TÜRKİYE TOPLUMU TEKÇİ BİR ÖZELLİK TAŞIYORMUŞ GİBİ UYGULAMA VAR”

    Alevi toplumunun maruz kaldığı hak ihlalleri de Hüsnü Öndül’ün üzerinde durduğu bir diğer konu oldu. Mahkeme kararlarına rağmen zorunlu din derslerinden vazgeçmeyen iktidarın, şimdi de Diyanet Akademisi kurmakta oluşunu yorumlayan Öndül, söz konusu baskılara dair şunları söyledi:

    “Demokrasi, halkın kendi siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel sistemini kurmak için iradesinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. Maddesi’nde böyle yazılıdır. Demokrasi çoğulculuğa dayanır. Türkiye toplumu da çoğulcu, etnik, dinsel, dilsel açıdan çoğulcudur. Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar vardır. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte sanki Türkiye toplumu çoğulcu değil, tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama vardır. Hem Aleviler hem Şafiler hem Hristiyan topluluklar açısından dini özgürlükler alanında da baskıcı uygulamalara tanık olunmaktadır. Bu tür uygulamaların ortadan kalkması insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olacağı demokratik, laik, çoğulcu bir siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzenin oluşturulmasına bağlıdır.”

    NEFRET SUÇLARI İŞLENİYOR”

    Hüsnü Öndül, okullardaki dinci baskının karşılık bulamayacağını da ifade ederek “Bunlar geçici ve mevzi hadiseler. Türkiye toplumunun geldiği noktayı göstermiyor. Demokratik tepkiler, eleştiriler, insan hakları ve demokrasi mücadelesi ile aşılacak sorunlar olarak görüyorum” ifadelerini kullandı.

    Öndül, Alevilerin inanç merkezleri olan cemevlerine yönelik devlet politikalarını da eleştirerek, “Nefret suçları işleniyor ve hukuk devleti kurumları, ilkeyi (hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan devlet demektir, Şu andaki Anayasa’nın 2. Maddesi’nde ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeler arasındadır) uygulamalıdır” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • ‘Asgari ücret sefaletin değil, insanca yaşamın ücreti olmalı’

    ‘Asgari ücret sefaletin değil, insanca yaşamın ücreti olmalı’

    PİRHA-2021 asgari ücret mesaisi bugün başlıyor. Konuya ilişkin açıklama yapan KESK, “Yoksulluk sınırının 8 bin, açlık sınırının 3 bin TL’ye dayandığı günümüz koşullarında adil, insanca yaşamaya yetecek bir asgari ücret iktidarın ‘lütfu’ değil, temel bir insan hakkıdır” dedi.

    Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2021’de geçerli olacak ücreti belirlemek için ilk toplantısını bugün yapacak. Milyonlarca çalışanın gözü asgari ücret görüşmelerine çevrilirken ilk toplantı koronovirüs nedeniyle video konferans yöntemiyle yapılacak. Toplantının ilk ayağında ise işçi ve işveren tarafları taleplerini dile getirecek.

    Komisyonda işçileri temsilen sadece Türk-İş Konfederasyonu yer alıyor.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) da konuya ilişkin yazı kaleme aldı. “Asgari ücret insanca yaşam ücreti olmalıdır” denilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

    “Yıllardır işçinin ailesinin hesaba katılmadığı, tek bir işçinin asgari geçim haddinin bile altında kalan rakamlar asgari ücret olarak dayatılmış, insanca yaşamaya yetecek bir ücret isteyenler işsizlikle tehdit edilmiştir.

    Tüm bunlar yetmezmiş gibi çay-simit hesapları ile milyonlarca çalışanla adeta dalga geçenler, Avrupa ülkelerinde bir yılda yaşanan enflasyonun Türkiye’de sadece bir ay içinde yaşandığı görmezden gelerek  ‘Türkiye’de asgari ücret Avrupa ülkelerinin büyük bölümünden daha yüksek’ gibi yalanlara sığınmaktan da geri durmamıştır.

    “ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETME POLİTİKASI”

    Geldiğimiz noktada OECD ülkeleri ortalamasına göre her on çalışandan sadece birisi asgari ücretli iken Türkiye’de ücretlilerin neredeyse yarısı asgari ücret karşılığında çalışmaya mecbur bırakılmıştır. Asgari ücretle çalışanların sayısının devasa boyutlarda artması, asgari ücretin Türkiye’de ortalama ücret haline getirilmesi kamu emekçilerinin de içinde bulunduğu milyonlarca emekçiye, işçiye karşı ‘ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ politikasının bir aracı haline dönüşmüştür.

    “ASGARİ ÜCRET İKTİDARIN LÜTFU DEĞİL, TEMEL BİR HAKTIR”

    Çok büyük bir bölümü sendikasız, toplu sözleşme hakkı olmadan günlük 10-12 saatlik sürelerle çalıştırılan, her üçünden biri sosyal güvenceden yoksun bırakılan, üstelik büyümeden de pay verilmeyen milyonlarca asgari ücretli bugüne kadar fazlasıyla ‘fedakârlık’ yapmıştır. Yoksulluk sınırının 8 bin, açlık sınırının 3 bin TL’ye dayandığı günümüz koşullarında adil- insanca yaşamaya yetecek bir asgari ücret iktidarın ‘lütfu’ değil, temel bir insan hakkıdır.

    Asgari ücret siyasal iktidar-işveren işbirliğine sahne olan Asgari Ücret Tespit Komisyonu ile değil, ulusal ölçekli bir toplu pazarlıkla belirlenmeli ve uyuşmazlık durumunda grev hakkını da içermelidir.

    KESK olarak, milyonlarca çalışanın ve yurttaşın hayatını etkileyen asgari ücretin sefaletin değil, insanca yaşamın ücreti olması mücadelesinde işçi sınıfının yanında olmaya devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • KESK: Yüksek Hakem Kurulu hükümetin noteridir-VİDEO

    KESK: Yüksek Hakem Kurulu hükümetin noteridir-VİDEO

    PİRHA – 2020-2021 yıllarını kapsayan 5. Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri Yüksek Hakem Kurulu kararının ardından resmen sona erdi. KESK, konuya dair açıklamasında, “Bu düzenle kamu emekçileri lehine herhangi bir kazanımın elde edilmesi mümkün değildir. Sistem iflas etmiştir. 4688 sayılı yasa mefta olmuştur” dedi.

    Haberin videosu

    5. Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde yetkili sendika ile hükümet arasında uzlaşı sağlanamamasının ardından Hakem Heyeti zam oranı kararını açıkladı. Yüzde 4+4’lük zam oranına dair sert tepki gösteren KESK, konuya dair genel merkez binasında açıklama yaptı.

    “HAKEM KURULU VERİLEN GÖREVİ YERİNE GETİRDİ”

    Basın metnini okuyan KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen, “Hakem değil fanatik taraftar” dediği Hakem Heyeti’ni şu sözlerle eleştirdi:

    “Konfederasyonumuz bu görüşmelerin daha ilk oturumunda yeni bir satış sözleşmesine dair kaygı ve öngörüsünü masada da açıkça dile getirmiştir. Konfederasyonumuz bir yandan mevcut TİS sürecinin bir ortaoyunundan ibaret olduğunu teşhir ederken bir yandan da diğer konfederasyonlara grevli, gerçek ve özgür bir toplu sözleşme düzeni için birlikte mücadele ve eylem çağrısında bulunmuştur.

    İktidar yasadan ve yetkilendirilmiş yandaş konfederasyondan aldığı destekle geçmiş yılları da aşan bir cüretle ilk günden itibaren ‘dediğim dedik’ tavrını sergilemiştir.

    Ortada açık bir danışıklı döğüş yaşanmaktadır. Yandaş Konfederasyon, üyelerinin giderek artan isyanı karşısında, sonucun değişmeyeceğinin net olduğu Hakem Kuruluna giderek üzerindeki üye baskısını azaltmayı, gaz almayı hedeflemiştir. Göstermelik bir iki eylemle de bunu pekiştirmek istemiştir.

    Hakem Kuruluna gidilirken konfederasyonumuz, üyelerinin ağırlıklı kısmının hükümet tarafından belirlendiği bu kuruldan kamu emekçileri lehine herhangi bir karar çıkmasının mümkün olmadığını ifade etmiş, diğer konfederasyonlara bir kez daha birlikte mücadele çağrısında bulunmuştur.

    Toplu Görüşmeler süreci de dâhil, 18 yıldır hiçbir görüşme süreci bu kadar dağınık, bu kadar belirsiz ve bu kadar pervasız yürütülmemiştir.

    Hakem Kurulu tam da öngördüğümüz şekilde hükümetin son teklifini aynen oy çokluğuyla kabul etmiştir. Hakem Kurulu’nun atanan üyeleri baştan sona kadar blok şeklinde oy kullanmış ve verilen görevi yerine getirmişlerdir.

    Kısacası bugüne kadar mevcut anti demokratik sistemin kurallarını bile yok sayarak diğer konfederasyonlara bilgi verme gereği duymadan kamu işvereni ile kapalı kapılar ardında görüşmeler yapmayı, gece yarıları bakanlarla toplantılar yapmayı gelenek haline getiren, adına yetkili olarak atandıkları 5 milyon kamu emekçisine ve emeklisine hiç sormadan geçmiş yılların kayıplarını içermeyen tekliflerini kafalarına göre değiştirenler, hiçbir temel sorunumuzu çözmeyen mutabakatları ‘tarihi başarı’ olarak göstererek bizleri kandırmaya çalışanlar, sırtlarını dayadıkları, iktidarın kendilerini kandırdığını iddia etmiştir.

    “YANDAŞ KONFEDERASYON SUÇÜSTÜ YAKALANMIŞTIR”

    KESK olarak, bağımsız ve tarafsız arabulucu mekanizmalara karşı değiliz. Ancak böylesi mekanizmalar arabulucu nitelikte olmalı ve tarafların başvurup başvurmaması kendi isteklerine bağlı olmalıdır. Böylesi kurulların kararı bağlayıcı olmamalı, grev hakkının kullanımını engellememelidir.

    Oysa mevcut Kurul hükümetin bir organı gibi tasarlanmış ve oluşturulmuştur. Bir noter işlevi görmektedir. Gerek bileşimi, gerekse yapısı itibariyle hükümetin atadığı üyelerden oluşan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kamu emekçilerinin temel taleplerinden ve ülke gerçekliklerinden tamamen uzak, hükümetin yönlendirmesiyle açıkladığı karar, Hakem Kurulu mekanizmasının iflası anlamına gelmektedir.

    Dolaysıyla Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun aldığı bu karar, kamu emekçileri nezdinde meşru ve hukuki değildir.

    Günlük bir çay parasına bile denk gelmeyen artışla kamu emekçileri ve emeklilerinin ücretlerinin artırılmasını öngören Hakem Kurulu kararını kabul etmiyoruz.

     Grevsiz, ILO sözleşmelerine uygun olmayan, her durumda hükümetin kararlarının çıkacağı mevcut toplu sözleşme düzeni ile geleceğimiz nokta buraya kadardır. Bu düzenle kamu emekçileri lehine herhangi bir kazanımın elde edilmesi mümkün değildir. Sistem iflas etmiştir. 4688 sayılı yasa mevta olmuştur.

    Yandaş Konfederasyon bir kez daha suçüstü yakalanmıştır. Elde edilen kimi ayrıcalıklarla, satış sözleşmeleriyle emek mücadelesinin yürütülemeyeceği tarihte de, ülkemizde de defalarca ispatlanmıştır. Aksini iddia ediyorlarsa, bir kez daha hodri meydan diyoruz: en yakın tarihte genel greve gidip hayatı durduralım. Krizin faturasının emekçilere kesilmesini engellemenin mücadele etmekten başka yolu yoktur.

    Gelin, haklarımızı ve özgürlüklerimizi yok sayanlara kapı kulu değil emekçi olduğumuzu birlikte gösterelim.

    Gelin insanca bir yaşam için taleplerimize sahip çıkmaya devam edelim ve bu talepler için mücadeleyi birlikte yükseltelim.”

    PİRHA / ANKARA

  • Dünya nüfusunun 4 milyarı sosyal korumadan yoksun

    Dünya nüfusunun 4 milyarı sosyal korumadan yoksun

    PİRHA- Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son yayımladığı rapora göre, dünya nüfusunun yarısından fazlası sosyal koruma hakkından yararlanamıyor. 

    5.2 MİLYAR İNSAN SOSYAL GÜVENLİĞE ERİŞEMİYOR

    Araştırma, dünya nüfusunun sadece yüzde 29’unun kapsamlı bir sosyal güvenliğe erişebildiğini de ortaya koyuyor. Bu oran, 2014-2015’te yüzde 27’ydi. Bu küçük artışa karşın dünya nüfusunun yüzde 71’i, yani 5.2 milyar insan, hala sosyal güvenliğe erişemiyor ya da kısmen erişebiliyor.

    SOSYAL KORUMA BİR İNSAN HAKKI 

    ILO Genel Müdürü Guy Ryder, “Sosyal korumanın eksikliği, insanları hayatları boyunca karşılaşabilecekleri hastalık, yoksulluk, eşitsizlik ve sosyal dışlanma durumlarında korumasız bırakıyor. Dünya genelinde 4 milyar insanın bu insan hakkından mahrum bırakılması, ekonomik ve sosyal gelişmenin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Pek çok ülke kendi sosyal koruma sistemlerini güçlendirme konusunda uzun bir yol kat etti, ancak sosyal koruma hakkının tüm insanların gerçekliği haline getirilebilmesi için daha çok çaba sarf edilmesi gerekiyor” diyor.

    Raporda, özellikle Afrika, Asya ve Arap devletlerinde nüfusun tamamının en azından bir temel sosyal korumadan yararlanabilmesini sağlamak amacıyla, sosyal korumayla ilgili kamu harcamalarının artırılması gerektiği belirtiliyor. Raporda, kayıt dışı ekonomide yer alan işçilerin sosyal korumaya sahip olmasının, onların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve kurallı hale getirilmesi için büyük önem taşıdığına da vurgu yapılıyor.

    Raporda yer alan dikkat çekici bulgulardan bazıları şöyle:

    HER 3 ÇOCUKTAN İKİSİ SOSYAL KORUMAYA SAHİP DEĞİL

    Dünya genelindeki çocukların sadece yüzde 35’i etkili şekilde sosyal korumaya erişebiliyor. Neredeyse her üç çocuktan ikisi, yani 1.3 milyar çocuk, sosyal korumaya sahip değil. Bu çocukların büyük çoğunluğu Afrika ve Asya’da yaşıyor.

    Ortalamaya bakıldığında ülkeler, gayri safi yurt içi hasılalarının sadece yüzde 1,1’ini 0-14 yaş aralığındaki çocukların ve ailelerinin yararı için harcıyor. Bu veri, çocuklar açısından ciddi bir yatırım eksikliğine işaret ediyor.

    Çalışma çağındaki insanlar için de sosyal koruma çok sınırlı. Yeni doğum yapmış annelerin sadece yüzde 41,1’i doğum yardımı alabiliyor. Yeni doğum yapmış 83 milyon anne ise bu haktan yararlanamıyor.

    İşsiz olan çalışanların sadece yüzde 21,8’i işsizlik yardımı alabiliyor, 152 milyon işsiz ise bu hakka sahip değil.
    Engelli kişilerin ise sadece yüzde 27,8’i engelli yardımından faydalanabiliyor.

    YARDIMLAR YAŞLILARI YOKSULLUKTAN KURTARMAYA YETMİYOR

    Dünya genelinde emeklilik yaşının üzerinde olan insanların yüzde 68’i, prim ödeyerek ya da ödemeyerek emeklilik aylığı alabiliyor.

    Emekli aylıkları ve emeklilere yapılan diğer yardımlar için ülkeler, gayri safi yurt içi hasılalarının ortalama yüzde 6,9’unu harcıyor. Raporda, yapılan bu yardımların çoğunlukla az olduğunun ve yaşlı insanları yoksulluktan kurtarmaya yetmediğinin altı çiziliyor.

    10 MİLYON SAĞLIK ÇALIŞANINA İHTİYAÇ VAR

    Rapor, dünyanın pek çok yerinde insanların sağlığa erişim hakkına tam olarak ulaşamadığını da ortaya koyuyor. Buna göre, özellikle kırsal bölgelerde nüfusun yüzde 56’sı sağlık hakkına erişemiyor. Bu oran kentsel bölgelerde yüzde 22. Rapora göre, sağlık hakkına erişimle ilgili sıkıntıların çözülmesi için 10 milyon sağlık çalışanına daha ihtiyaç var.

    Dünya nüfusunun sadece yüzde 5,6’sı, yasalarının gereği olarak yurttaşlarına uzun süreli bakım hizmeti veren ülkelerde yaşıyor. Bu nedenle tahmini 57 milyon ücretsiz aile işçisi, ‘gönüllü olarak’ uzun süreli bakım yükünü üstlenmiş durumda. Bu aile işçilerinin çoğu kadın.

  • İstanbul İHD Çalışma Komisyonu:14 milyon işçi güvencesiz, yoksulluğun pençesinde-VİDEO

    İstanbul İHD Çalışma Komisyonu:14 milyon işçi güvencesiz, yoksulluğun pençesinde-VİDEO

    PİRHA- İHD İstanbul Şubesi Çalışma Hayatı Komisyonu OHAL kaldırılmasını, mağduriyetlerin giderilmesini ve gerekli önlemlerin alınmasını istedi. Yapılan açıklamada, iş yaşamında son zamanlarda artan iş cinayetlerine ve 125 gündür işlerine geri dönmek için açlık grevinde olan Gülmen ve Özakça’nın durumuna dikkat çekildi. 

    HABERİN VİDEOSU

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Çalışma Hayatı Komisyonu, Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte iş yaşamında son zamanlarda artan iş cinayetlerine ve 125 gündür işlerine geri dönmek için açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya dikkat çekmek amacıyla İstanbul Şube binasında basın toplantısı gerçekleştirdi.

    “GÜLMEN VE ÖZAKÇA DERHAL SERBEST BIRAKILSIN”

    İHD Çalışma Hayatı Komisyonu’ndan Osman Özkan, “İki eğitim emekçisi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın çalışma hakkı için başlattıkları açlık grevinin 125. günündeyiz. İki eğitimci sadece işlerini istiyorlar. Eğitimciler derhal serbest bırakılmalı ve görevlerine iade edilmelidirler” diye konuştu.

     

    “KANSER İŞÇİLERİ ÖLÜME MAHKÜM EDİLMEKTEDİR”

    Çalışma hayatında patronların işçilere, emekçilere yönelik saldırıların devam ettiğini belirten Özkan, “Yapılan bir araştırmaya göre, yoğun emek sömürüsünün yanı sıra, 14 milyon işçi güvencesiz, kadrosuz, yoksulluğun pençesinde yaşama savaşı verirken, kanser hastaları ödenek yokluğu gerekçesiyle ilaçlarına ulaşamadığından ölüme mahkum edilirken, milyonlarca dolar askeri seferlere harcanmaktadır ifadelerini kullandı.

    6 AYDA 906 İŞÇİ İŞ CİNAYETİNDE YAŞAMINI YİTİRDİ”

    OHAL ile birlikte iş cinayetlerinde yaşanan artışa dikkat çeken Özkan, “İSİG meclisinin verilerine göre, bu geçtiğimiz Haziran ayında en az 164, 2017 yılının ilk 6 ayında en az 906 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. İş cinayetlerinde yaşamını yitirenler istihdam biçimlerine göre sınıflandırıldığında, yüzde 25 kendi nam ve hesabına göre çalışanlar,  yüzde 75 ücretli işçi ve memurlardan oluşmaktadır” dedi.

    “OHAL KALDIRILSIN İŞ CİNAYETLERİ DURDURULSUN”

    “T.C hükümeti, Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO)’ nün  ve Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesinin işçilerden yana yükümlülüklerini yerine getirmelidir” diyen Özkan, “OHAL’ in kaldırılması, basın emekçisi gazetecilerin serbest bırakılması, ihraç edilen kamu görevlilerin işlerine iade edilmesi, atılan işçilerin geri alınması, iş cinayetlerinin durdurulması, sorumluların ve faillerin yargılanması için, yetkilileri sorumlu davranmaya çağırıyor, sorunların takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz” ifadelerini kullandı.   (HABER MERKEZİ)