Etiket: imo

  • İnşaat Mühendisleri Odası: İmar affını telaffuz etmek akıl tutulması ve vicdansızlıktır!

    İnşaat Mühendisleri Odası: İmar affını telaffuz etmek akıl tutulması ve vicdansızlıktır!

    PİRHA – TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu, imar affı konusunun Meclis gündemine gelmesi üzerine itirazlarını dile getirdi. Konuya ilişkin açıklama yapan İMO yönetimi, “Ortalama iki yılda bir yıkıcı depremlerin yaşandığı ülkemizde, bırakın imar aflarını kanunlaştırmayı, telaffuz etmek bile en hafif tabiriyle akıl tutulması ve vicdansızlıktır” diye belirtti.

    TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu, Meclis gündemine getirilen imar affı hakkında yazılı açıklama yaptı.

    15.04.2024 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan İmar Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ile yeni bir imar affı getirilmek istendiğine işaret edildi.

    “BİR İMAR AFFI SÖZ KONUSU BİLE OLAMAZ”

    “6 Şubat depremlerinin gerçekleri ortadayken yeni bir imar affı söz konusu bile olamaz!” denilen İMO açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “Kanun teklifi incelendiğinde, çıkarılan diğer imar aflarından pek de bir farkı olmadığı, geçmiş af uygulamalarında olduğu gibi yine ruhsatsız ve ruhsat eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınmaya çalışıldığı, mülkiyet durumu, yapı sınıf ve grubu ile diğer hususların yapı sahibinin beyanı doğrultusunda belirleneceğine ilişkin tüm kriterler aynen kalmak suretiyle, yapının afet risklerine karşı dayanıklı olup olmadığının tespiti için bir rapor isteneceği hususu eklenerek yeniden düzenlendiği görülmektedir.

    Kontrolsüz ve plansız kentleşme ile sık sık çıkarılan imar afları, yapı üretim sürecinde mühendislik hizmetlerinin etkisizleştirilmesi gibi pek çok etkenden dolayı ülkemizde son 20 yılda gerçekleşen orta ve büyük ölçekli depremler, olması gerekenin çok üstünde yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Yıkılan veya ağır hasar alan bina sayıları açıkça göstermektedir ki yapı stokumuz yıkıcı etkileri olabilen doğa olaylarına karşı yeterli düzeyde dayanıklı değildir. Halkımızın büyük çoğunluğu afete karşı dirençli olmayan yapılarda yaşamaktadır.
    Üstelik hiçbir mühendislik hizmeti almamış kaçak bir yapının yahut sonradan yapılan büyütmelerle ya da kat ilaveleriyle kaçak duruma düşmüş bir yapının afet risklerine karşı nasıl olup da dayanıklı olabileceği konusu mühendislik bilimi bakımından izaha muhtaçtır. Bu türden bir beklenti yaratmak kamuoyu açısından olsa olsa bir algı operasyonudur, bir manipülasyondur.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının verilerine göre 6 Şubat depremleri sonrasında deprem bölgesinde toplam 688 bin 679 konut orta ve az hasarlı olarak tespit edilmiş durumdadır.

    Bakanlığa defaatle yaptığımız başvurulara rağmen 6 Şubat Depremlerinde hasar gören bu yapıların 18 Mayıs 2018 tarihinde “İmar Barışı” adı altında çıkarılan son imar affından yararlanıp yararlanmadığı, yararlandı ise bedelini ödeyip Yapı Kayıt Belgesi alan yapı sahiplerinin yapılarını İmar Kanunu`na ve deprem mevzuatına uygun hale getirilmek üzere ruhsat başvurusunda bulunup bulunmadığına dair sorularımız yanıtsız bırakılmıştır.

    Bu durumda Bakanlık son çıkarılan imar affından yararlanan binalara yapı kayıt belgesi verilmesi dışında herhangi bir işlem yapılmadığını zımnen kabul etmektedir.”

    “ÜLKEMİZİN ÖNCELİKLİ GÜNDEMİ İMAR AFFI DEĞİL”

    İMO Yönetim Kurulu’nun açıklamasında, son çıkarılan imar affında idarenin, yapının güvenliğini mülk sahibine bırakarak sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştığını vurguladı.

    Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Oysa devlet yurttaşlarının anayasal hakkı olan “güvenli ve sağlıklı bir konutta oturma, sağlıklı bir çevrede yaşama” hakkını tüm kurum ve kuruluşları kanalıyla sağlamak zorundadır ve devredemez.

    Odamız tarafından 22 Nisan 2024 tarihinde “Malatya ilinde, 2020 yılındaki Elazığ depreminde hasar alıp güçlendirmeyi bekleyen yapıların 2023 depremlerindeki akıbeti hakkında” yapmış olduğu açıklamada da ortaya çıkarıldığı üzere, 24 Ocak 2020 Elazığ depreminden etkilenen Malatya ilimizde hasar tespiti yapılan ve 1 yıl içerisinde güçlendirilmesi gereken yapılar, depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen güçlendirilmemiş ve hasarlı durumdayken 6 Şubat depremlerine yakalanmıştır.

    Vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği için 6 Şubat depremlerinde orta ya da hafif hasar alan yapıların bir an önce güçlendirilerek depreme dirençli hale getirilmesi ya da yıkılması gerekmektedir. Ayrıca güvenli yapılaşmaya ilişkin bir düzenleme yapılacaksa İmar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, Orman Kanunu, Kıyı Kanunu gibi ilgili tüm mevzuatın değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir.

    Açıkladığımız nedenlerle gerek ülke genelindeki yapı stokumuz bakımından gerekse deprem yaşanan kentlerimizdeki hasarlı yapılar bakımından ülkemizin öncelikli gündemi imar affı değil deprem güvenliği yeterli olmayan yapıların tespit edilip bir an önce onarım, güçlendirme ya da yıkıp yeniden yapma seçeneklerinden biri kullanılarak depreme karşı dirençli hale getirilmesi olmalıdır.

    Ortalama iki yılda bir yıkıcı depremlerin yaşandığı ülkemizde, bırakın imar aflarını kanunlaştırmayı, telaffuz etmek bile en hafif tabiriyle akıl tutulması ve vicdansızlıktır. Mesnetsiz popülist politikalar ve bir kısım çevrelerin çıkarları uğruna halkın can ve mal güvenliğini tehlikeye atan, yok sayan, akıldan ve bilimden uzak bu tür anlayışlara karşı İnşaat Mühendisleri Odası bilimi, yaşam hakkını, güvenli yapılaşmayı savunmaya devam edecektir.”

    PİRHA/ANKARA

  • İMO: İktidar sorumluluğu yine mühendislerin üzerine yıkmaya çalışmaktadır!

    İMO: İktidar sorumluluğu yine mühendislerin üzerine yıkmaya çalışmaktadır!

    PİRHA – İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu, 6 Şubat depremlerinde yıkılan binalara ilişkin yürütülen soruşturmalara dikkat çekti. Yapılan açıklamada “İktidarın kendi suçunu örtme gayreti mühendisler için cadı avına dönüşmekte” denildi.

    6 Şubat Maraş merkezli depremlerle birlikte yıkılan binaların ardından tüm gözler sorumluluğu bulunan kurumlara çevrildi.

    Müteahhitlerden mühendislere, yapı denetimcilerinden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na kadar birçok kesimin sorumluluğu olduğuna dikkat çekilirken, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) da gelişmelere ilişkin açıklama yaptı.

    “DEVLET YÖNETİCİLERİ SORUMLULUKLARINDAN KAÇINAMAZLAR”

    “Adalet Bakanlığı’na Çağrımızdır, Soruşturmalar Cadı Avına Dönüştürülmesin!” denilen yazılı açıklamada, “İktidarın kendi suçunu örtme gayreti” içerisinde olduğuna vurgu yapıldı. İMO yönetimi, tutuklamaların amacını aştığını belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Peşinen söylemek gerekirse 6 Şubat Depremlerinin yaratmış olduğu yıkımda sorumluluğu bulunan herkesin yargı önüne çıkarılarak hukuk nezdinde hesap sorulması Oda olarak bizlerin de öncelikli talepleri arasındadır.

    Ancak yapılmakta olan soruşturmaların seyrine bakıldığında, gerçek kusurluların ortaya çıkarılmasından uzaklaşıldığı, tutuklamaların bazı meslek gruplarının topyekûn cezalandırılması haline dönüştüğü görülmektedir. İktidarın kendi suçunu örtme gayreti mühendisler için cadı avına dönüşmekte olup henüz sorumlulukları ortaya konulmamış olan pek çok meslektaşımız tutuklanmaktadır. Tutuklamalar amacından saparak, suçlu suçsuz ayrımı yapmadan, bir tür öne alınmış ceza gibi uygulanmaya başlanmıştır. Yıkılan binaların hangi sebepten yıkıldığını anlamadan, o sebeplerin sorumluluk zincirini tespit etmeden, o binaya ilişkin ilgili ilgisiz herkesi tutuklamak adaletin tecellisinden ziyade adalete olan güveni bir kez daha sarsmakta, gerçek faillerin gözden kaçmasına sebep olmaktadır.

    Evrensel ceza yargılamasının temel ilkelerinden masumiyet karinesi Anayasa’nın 38. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddelerinde, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimse suçlu sayılamaz” şeklinde somutlaşmıştır. Ancak bu ilke meslek mensupları açısından yürütülen soruşturma açısından, suçlu olmadığı hükmen sabit oluncaya kadar suçlu sayılacağı şeklinde tersine çevrilmiş gözükmektedir.

    6 Şubat depremlerinin yıkımının sorumluluğunu meslektaşlarımızın üzerine yıkıp gerçek sorumluların gizlenmesi çabalarına en yüksek sesle itiraz ediyoruz.

    Ülkemizdeki riskli yapı stokunun varlığının hemen herkes tarafından bilinmesi, biz dahil ilgili tüm kuruluşların önlem alınması gerektiğini dillendirmesi ve bu önlemlerin neler olduğunu söylemesine rağmen 20 yıldır hiçbir eylemde bulunmayan siyasi otorite bugün sorumluluğu yine mühendislerin üzerine yıkmaya çalışmaktadır.

    Mühendislik hizmetlerinin bile bile, göre göre kağıt üzerinde kalmasını sağlayanlar bugün mühendisleri sorumlu kılmaya çalışmaktadır. Bugüne kadar mühendisliğin niteliğini, etkinliğini ve itibarını zayıflatmak için elinden geleni yapanlar şimdi mühendisleri suçlamaya çalışmaktadır.

    “HEDEF SAPTIRIYORLAR”

    Çıkardıkları İmar Aflarıyla risk üzerine risk yaratan ve yetmiyormuş gibi imar affından faydalanacak binaları gerçek bir teknik incelemeden kaçıran yöneticiler şimdi gözlerden uzak kalmak için hedef saptırmaktadırlar.

    Halkın sağlıklı ve güvenli bir şekilde yaşamasından sorumlu olan devlet yöneticileri sorumluluklarından kaçınamazlar.

    Gerçek ve adil bir yargılamanın en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm sorumluları tespit edip cezalandırabileceğine inanıyoruz. Ancak cadı avına dönüştürülmüş bir soruşturma sürecinin sorumluların tespitinden ziyade gizleyeceğini söylüyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • 17 Ağustos Depremi’nin yıldönümünde İMO uyardı: Kentsel dönüşüm kentsel kıyım oldu

    17 Ağustos Depremi’nin yıldönümünde İMO uyardı: Kentsel dönüşüm kentsel kıyım oldu

    PİRHA – TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu, 17 Ağustos Depremi’nin 23. yıl dönümü nedeniyle yaptığı açıklamada, depremlerde genel olarak binaların yıkılma ve ağır hasar görmelerinin ana nedenlerini açıkladı. 

    TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası tarafından 17 Ağustos Depremi’nin 23. yıl dönümü nedeniyle İMO İstanbul Şubesi’nde basın açıklaması yapıldı. Açıklama İMO Yönetim Kurulu 2. Başkanı Nusret Suna tarafından yapıldı.

    “Depremi Değil Ama Afeti Önlemek Mümkün!” diyen Nusret Suna, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’ni unutturmamak için siyasi iktidarların görev ve sorumluluklarını hatırlattı. Suna, “Bir doğa olayı olan depremin ülkemizde her defasında afete dönüşmesine bir türlü engel olunamıyor” diyerek 17 Ağustos 1999 Gölcük merkezli depremde 20 binden fazla insanın hayatını kaybettiğini, yaklaşık 113 bini yıkık ve ağır hasarlı olmak üzere toplam 365 bin binanın da hasar gördüğünü hatırlattı.

    Nusret Suna, deprem konusunda sorunlar ve çözümü için yapılması gerekenlerin belli olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “2011 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konan ve 2012-2023 yıllarını kapsayan ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda (UDSEP) alınan kararların uygulamaya geçirilmesi depreme hazırlık konusunda en önemli çaba olacaktır.

    UDSEP`e göre başta okul ve hastaneler olmak üzere, Türkiye’deki bina envanterinin çıkarılması ve mevcut yapıların hasar görebilirlikleri ve riskleri esas alınarak gruplandırılması planlanmıştır. Oysa 2020 yılında TBMM`de kurulan Deprem Komisyonunun 2021 tarihli raporunda, 2017 yılı itibarıyla bitirilmesi gereken envanter ve riskli yapı tespiti çalışmalarının 2021 yılı itibarıyla nasıl yapılacağının yönteminin bile çıkarılamadığı anlaşılmaktadır.

    Teknik ekiplerin gözlem ve değerlendirmelerinde, gerçekleşen depremlerde genel olarak binaların yıkılma ve ağır hasar görmelerinin ana nedenleri olarak;

    • Malzeme ile ilgili sorunlar,
    • Donatı detaylandırması ile ilgili sorunlar,
    • Alt kat kolonlarının göçmesi ile ilgili sorunlar,
    • Kısa kolon oluşumu ile ilgili sorunlar,
    • Tasarım, imalat ve kullanım aşamasındaki denetim eksikliği sorunları gibi ana hususlar tespit edilmektedir.

    Teşhis bellidir. Deprem etkileri nedeniyle oluşan yapısal hasarlar büyük oranda yapıların inşası ya da sonrasındaki denetimsizlik nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

    Sağlıklı işleyen bir sistemde planlama, projelendirme, üretim ve denetim hizmetleri birbirinin tamamlayıcısı olarak düşünülmeli buna göre de İmar Kanunu başta olmak üzere Yapı Denetim Kanunu, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve ilgili tüm Kanunlar ve bağlı yönetmelikleri kamu yararı ilkesi gözetilerek ve bütüncül bir anlayışla yeniden düzenlenmelidir.”

    “KENTSEL DÖNÜŞÜM KENTSEL KIYIM OLDU”

    “Devletin asli görevi sağlıklı, güvenli ve yaşanabilir kentler kurmak ve yaşanabilir bir çevre oluşturmaktır. Oysa bugün devlet eliyle ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında mühendislik, mimarlık ve şehir planlama disiplinlerinin teknik ve bilimsel gereklilikleri ile toplumun ihtiyaçları, sosyo-ekonomik yapısı dikkate alınmadan rant odaklı dönüşüm gerçekleştirilmektedir. Kentlerin tarihi ve doğal dokusu yok edilmektedir.

    Bugün başta İstanbul olmak üzere kentlerimizde yenilenmeyi ve güçlendirilmeyi bekleyen onca yapı varken kentsel yenileme ve kentsel dönüşüm gayrimenkul piyasasının talepleri doğrultusunda hayata geçirilmektedir. Kentsel dönüşüm riskli yapıların dönüştürülmesi şeklinde değil, rant değeri yüksek bölgelerde yapılaşma olarak gerçekleşmektedir. Öyle ki boş arsalar üzerinde kentsel dönüşüm yapılmaktadır.”

    “İMAR AFLARI ÖLÜME DAVETİYEDİR”

    “Mevcut yapı stokumuzun belirsizliği bilinen bir gerçektir. Olası bir depremden nasıl etkileneceği bilinmeyen çok sayıda bina mevcutken üstüne bir de siyasal iktidarlarca çıkarılan imar afları can ve mal kayıpları tehdidini büyütmektedir.

    Ülkemizde imar afları kaçak yapılaşmanın en önemli teşvik unsurlarından birisi olmuş, toplumun sağlıklı ve güvenli konutlarda yaşamasını belirsizliğe sokmuştur. Devletin bir binaya iskan ruhsatı vermesi vatandaşına o yapıda güvenle oturabileceği yönünde güvence sunması anlamına gelir. Oysa mühendislik hizmeti almamış bu yapıların, doğa olayları karşısında hasara uğramaları halinde sorumluluk bu kararı alan devletin, siyasi iktidarın üzerindedir.

    Her seçim öncesi siyasi ikbal uğruna gündeme getirilen imar affı uygulamalarına son verilmeli, imar affından yararlanan yapılar denetlenmelidir.

    TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası olarak hem yetkili kurum ve kuruluşlara hem de tüm kamuoyuna seslenmek istiyoruz: Bu karamsar tabloyu el birliğiyle tersine çevirmemiz mümkündür. Biz İMO olarak tüm bilimsel-teknik birikimimizle, sahada edindiğimiz tecrübe ve yetişmiş kadrolarımızla, başta deprem olmak üzere doğa olaylarının afetlere dönüşmesini önleme konusunda görev almaya hazırız. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sorunlar da bellidir, çözümleri de. Yeter ki çözüm için ortaya irade konulsun.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Her şantiyeye bir şef şart ancak bakanlık direkt müteahhitlerden yana’-VİDEO

    ‘Her şantiyeye bir şef şart ancak bakanlık direkt müteahhitlerden yana’-VİDEO

    PİRHA – İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Ankara Şube Sekreteri Mahir Kaygusuz, “Her şantiyeye bir şef” kampanyası hakkında konuşarak, “Bakanlık şantiye şefliği meselesine bir maliyet olarak bakıyor. Deprem ülkesiyiz ve bu sebeple depremler ölümle sonuçlanıyor. Bu ölümlerin önüne geçebiliriz” uyarısında bulundu.

    İnşaat Mühendisleri Odası, yaklaşık bir yıl öce başlattığı “Her şantiyeye bir şef” kampanyasını gündemde tutarak, güvenli yapı denetimi konusunda uyarılarını sürdürüyor.

    Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında güvenli yapı üretimi geldiğine vurgu yapan İMO yönetimi, Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunu ve sık sık gerçekleşen depremlerle çok sayıda insanın hayatını kaybettiğini hatırlatıyor.

    Doğal afetlere karşı önlem alma konusunda halen ciddi eksikliklerin oluğuna vurgu yapan İMO Ankara Şube Sekreteri Mahir Kaygusuz ile “Her şantiyeye bir şef” kampanyası hakkında konuştuk.

    “BİR MÜHENDİS, 5 ŞANTİYEYE BİRDEN BAKABİLİYORDU”

    PİRHA: İnşaat Mühendisleri Odası olarak yetkilileri uyarmak, toplumu bilgilendirmek ve bu alanda çalışan meslektaşlarınızın haklarını savunmak amacıyla “her şantiyeye bir şef” sloganıyla kampanya yürütüyorsunuz. Kampanyanızın detayları hakkında neler söylersiniz? Nasıl karşılık buldunuz?

    MAHİR KAYGUSUZ: Bundan tam bir yıl önce başlattığımız kampanyanın iki tarafı var aslında. Hem vatandaşlarımızın güvenli konutlarda oturabilmesi için gerekli mühendislik hizmeti almış yapılarda oturmasını sağlamak üzere hem de fiilen sahada gördüğümüz eksiklikler mevcut yönetmeliğin uygulanmasının bıraktığı açıklar sayesinde kağıt üzerinde kalan bu işlerin artık yapılabilir bir duruma gelmesi için başlattığımız bir kampanyaydı. Şantiye şefliği yönetmeliğinin mevcut halinde bir inşaat mühendisi veya mimar veya diğer meslek disiplinlerinden bir mühendis, 5 şantiyeye birden bakabiliyordu. Bu fiziken mümkün bir durum değil. Bizim itirazımız bu yöndeydi ve geçen yıl yaptığımız çalışmanın akabinde 3 aylık bir kampanyanın ardından TMMOB aracılığı ile ilgili bakanlığa bir yönetmelik taslak değişikliği ilettik.

    ŞANTİYE ŞEFLİĞİNİN ÖNEMİ!

    – Şantiye şefliği özel bir eğitim gerektirir mi?

    Bizim mesleğimiz biraz daha sahada öğrenilen bir yapıya sahip. Okulda aldıklarımızla direkt imza yetkilerini kullanmamız çeşitli sakıncalara yol açabilir. Bunu kendimize itiraf etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. O açıdan baktığımızda, ilettiğimiz taslakta bunu kademelere ayırmıştık. 1500 metrekareye kadar olan yapılarda yeni mezunlar çalışabilecekken 7500 metrekareye kadar olan yapılarda minimum 3 yıl deneyimli ve daha büyük yapılarda da minimum 5 yıl deneyimle inşaat mühendislerinin çalışması gerektiğini, ayrıca meslek odaları tarafından düzenlenecek olan şantiye şefliği eğitimlerine katılmaları gerektiğini taslağımızda sunmuştuk. Şu an tartıştığımız şey; bakanlığın bize ilettiği taslak ve maalesef bu gibi kademelendirmeler yok.

    MÜHENDİSLİK HİZMETİNİ ALMAMA BEDELİNİ CANLARIYLA ÖDÜYORLAR”

    -Küçük ölçekli yapım işlerinde dahi şantiye şefliği gerekli midir?

    Bu olmazsa olmaz. Çünkü yaşadığımız afetlerde özellikle depremlerde büyük can kayıpları aslına bakarsanız bu küçük ölçekli yapılarda oluyor. Ve mühendislik hizmetinin almama bedelini insanlar canlarıyla ödüyorlar. Bu sebeple küçük ölçekli yapılarda da bu hassasiyeti göstermemiz gerekiyor.

    “BİR MÜHENDİSİN 5 ŞANTİYEYE GİTMESİ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORLAR”

    -Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, şantiye şefliği konusuna hangi pencereden bakıyor?

    Bakanlık şantiye şefliği meselesine bir maliyet olarak bakıyor. Bakanlık, bu maliyetin yansıyacağı yerler açısından müteahhitleri düşünüyor ve onları korumaya yönelik bir taslağı tekrardan önümüze getirdiler. Evet taslak bir miktar eskisine göre iyileştirilmiş halde fakat yeterli değil. Halen bir inşaat mühendisinin 5 tane şantiyeye gitmesi gerektiğini düşünüyorlar. Kademelendirmelerinde 4.500 metrekareye kadar olan yerlerde bir mühendisin 3 şantiyeye ve 7500 metrekare üzerinde 2 şantiyeye bakabileceklerini düşünüyorlar. Bu pratik olarak çok mümkün bir durum değil. Bunların bizim daha önceki belirttiğimiz taslağa göre maliyetler gözetilmeden ki o işte ayrı bir durum… Çünkü göze görülmeyen maliyetler var. Bir mühendislik hizmeti almayan yapının daha sonradan çıkaracak maliyetleri var. Yapının ince ve kaba işlerinde daha sonradan çıkacak tamiratlar, vesairelerin olmasının yanında asıl maliyet afetlerde yaşadığımız can kayıpları…

    “BİRÇOK ÖLÜMÜN ÖNÜNE GEÇEBİLİRDİK”

     –Bu zamana dek doğru şantiye şefliği uygulanmış olsaydı ülkenin kazanımları ne yönde olurdu?

    Çok rahat söyleyebiliriz ki mühendislik hizmeti almış yapılardan herhangi bir ölüm yaşanmayacaktı. Mühendislik hizmeti alınması şu açıdan önemli. Biliyorsunuz imar barışı vesaire gibi işler yapılırken buralarda dahi mevcut hükümet bakanlık bir mühendislik hizmeti almadan bunların yürütülebilecekleri kanısında işler yaptı. Bunların tamamı dediğim gibi deprem ülkesiyiz ve deprem ülkesi olmanın sebebi ile ölümle sonuçlanıyor. Bunların önüne geçebilirdik, yaşadığımız birçok ölümün önüne geçebilirdik, maalesef bunlar göz ardı ediliyor.

    “YAŞANAN BİRÇOK İŞ KAZASI VAR”

    -İş kazaları konusunda İSİG Meclisi her ay veriler paylaşıyor. En fazla kazaların inşaat sektöründe olduğunu görüyoruz. Bakanlığa, ilgili yetkililere bu başlıklarla gittiğinizde ne cevap alıyorsunuz?

    İş sağlığı işçi güvenliği aslına bakarsınız başka bir boyutta. Şantiye şefinin de bu açıdan sorumlulukları var. Şantiyede olmaması, güvenlik önlemlerini denetlememesi sebebiyle yaşanan birçok iş kazası var ve bunun sonucunda meslektaşlarımızın da büyük kısmı aslında ceza alıyor. Fakat bu 6331 sayılı yasayla başka bir düzen üzerinden oluşturulmuş bir yapı. Orada da aslına bakarsanız bizim temel itirazımız; bir kamu hizmeti olarak yapılması gereken işlerin ticari bir işlevle piyasaya açılmış olması… Aslında iş sağlığı konusu temel itirazlarımız arasında yer alıyor. Fakat bakanlık, bu konudan bir miktar dışarıda diyebiliriz.

    “BAKANLIĞIN BU BAKIŞ AÇISINDAN VAZGEÇMESİNİ İSTİYORUZ”

    -Taleplerinizi 9 ay önce dile getirmiştiniz bir nebze de olsa bakanlığın karşılık verdiğini belirttiniz. Peki isteklerinize tam anlamıyla karşılık almak adına kampanyanızı yürüteceğiniz yöntemler neler olacak?

    İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi olarak genel merkezimizin de çizdiği program dahilinde bütün şubelerimizle ortak hareket ederek meslektaşlarımızla birlikte itirazlarımızı yüksek sesle dile getirmeye çalışıyoruz. İnşaat mühendislerinin aynı anda 5 şantiyeye bakma ihtimali yok. Bu şekilde olduğu sürece burada biz bakanlığın tavrının direkt müteahhitlerden yana ve mühendisleri bir maliyet olarak gördüğü üzerine kurmaya çalışıyoruz. Ve bu bakış açısından vazgeçmesini istiyoruz. Burada temel itirazlarımız var. Biz 1500 metrekareye kadar olan inşaatlarda bir inşaat mühendisi 3 yapıya kadar bakabilir ama bunun üzerinde her şantiyede bir şef olması gerektiğini ve tam zamanlı olarak çalışması gerektiğini düşünüyoruz. Onun haricinde şantiye şeflerinin meslek odaları tarafından denetlenmesi ve bir şantiye şefliği eğitimi alması gerektiğini düşünüyoruz. Özlük hakları konusunda meslek odalarından minimum TMMOB’un belirlediği asgari ücret ile çalıştırılmasına yönelik denetleme yetkileri istiyoruz. Ve alanın aslında bu şekilde alanda mühendislerin var olabileceğini ve yapıların nitelikli mühendislik hizmeti alacağını düşünüyoruz.”

    Eren GÜVEN / ANKARA

  • İMO’dan Saros Körfezi’nde yapılması planlanan iskele uyarısı

    İMO’dan Saros Körfezi’nde yapılması planlanan iskele uyarısı

    PİRHA-İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu, Saros Körfezi’nde doğalgaz taşımak için yapılması planlanan iskeleye dair uyarılarda bulundu. Bilirkişiler, Saros Özel Çevre Koruma Bölgesi’ne işaret ederek “Tesis alanının çevresel etkileri biyoçeşitlilik açısından çok sakıncalı olacaktır” denildi.

    Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ) tarafından boru hatları ile Edirne’de ‘Saros FSRU Gemi İskelesi’ olarak planlanan projeye dair bilirkişilerin itirazlar sürüyor.

    270 m uzunluğunda planlanan iskele aracılığı ile gemilerin yanaşabileceği özellikte bir yapının inşa edilmesi tasarlanıyor. İMO Yönetim Kurulu ise, yaptığı yazılı açıklamada Saros Körfezi’nde yapılması planlanan iskeleye dair tehlikelere işaret ediyor.

    POREJE İLE AMAÇLANAN NEDİR?

    BOTAŞ tarafınca tasarlanan projedeki amaç ‘Sıvılaştırılmış doğal gazın LNG gemileriyle taşınması, yüzer sistemlerle depolanması ve gazlaştırılması işlemini yapan gemilerin yanaşacakları iskele ile Boğazlar’daki tanker trafiğini artırmadan, açık denizden ulaşılabilen bir bölgede, ülkemize yeni bir doğal gaz arz noktası ve doğal gaz depolama ve gazlaştırma ek kapasitesi kazandırılması olarak belirlenmiştir’ ifadeleri ile açıklanıyor.

    SAROS KÖRFEZİ’NİN DOĞAL YAPISI VE EKOLOJİK DENGE UYARISI!

    Projeye dair görüş belirten İMO yönetimi, Saros Körfezi’nin biyoçeşitlilik bakımından zenginliğine işaret ederek “Marmara, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de görülen deniz canlılarının türleri, Saros Körfezi’nde yaşamaktadır. Bunun yanında: Saros Körfezi ve Kuzey Ege, az tuzlu, serin ve nispeten soğuk suları ile buzul döneminden kalan canlıların günümüze kadar varlığını sürdüren türlerinin devamına olanak sağlayan bir ortam olmuştur” uyarısında bulundu.

    İMO yönetimi ayrıca körfez suyunun, doğal akıntılar ile kendini temiz tuttuğuna işaret ederek, 144 cins balık ile 78 tür deniz bitkisi ve 34 tür sünger varlığına dikkat çekti. Mühendisler bu sebeple “Saros Körfezi, Özel Çevre Koruma alanı olarak ilan edilen ve korunması gereken önemli deniz alanlarından biridir” diyerek yetkilileri uyardı.

    CANLI FAY HATTI KONUSUNDA UYARI!

    İMO Yönetim Kurulu, yaptığı uyarılarda Saros Körfezi’nin Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) geçtiği yerde olmasına da vurgu yaptı. Bölgedeki jeolojik hareketliliğe işaret eden bilirkişi heyeti, şu uyarılarda bulundu:

    “Yaltırak, Alpar ve Yüce (1998), Saros Körfezi’nin tektonik hareketlere bağlı olarak oluştuğunu belirtmektedir. Bu faydan kaynaklanan son büyük deprem olan 1912 Şarköy-Mürefte depremi (Mw=7.4), KAF üzerinde oluşan en büyük depremlerden biridir. Ayrıca, Altınok vd. (2011) içinde Kuzey Ege’yi etkileyen birçok tsunami olayından bahsedilmektedir. Ocak 1893’te meydana gelen deprem sonrasında Saros Körfezi tsunamiden etkilenmiştir.”

    İMO’DAN SONUÇ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

    İMO Yönetim Kurulu, proyeye dair çözüm önerilerini de sıraladı.

    Gemi iskelesinin Saros Körfezi’nin kuzey kıyılarında Sazlıdere köyü, Bekirçavuş Burnu ile Köpekli Deresi arasında kalan bölgede yapılması sebebiyle körfezin biyoçeşitliliğine etki edeceği için uygun bulunmadığı açıklandı. İskelenin planlanan yerde değil daha batıda, Saros Körfezi dışında yapılması gerektiği ifade edildi.
    İnşa edilmesi planlanan gemi yanaşma, hizmet iskelesi ve kıyı tesislerinin ülke için enerji ihtiyacını karşılayacak önemli tesislerden biri olabileceği belirtilerek “Bu tesisin Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Boru Hattına bağlanmayı gerektirmesi nedeni ile Kuzey Ege kıyılarımızda inşası zorunludur. Ancak tesisi kullanacak gemilerin Saros Özel Çevre Koruma Bölgesinden geçmesi nedeniyle, tesis alanının çevresel etkileri biyoçeşitlilik açısından çok sakıncalı olacaktır” denildi.

    PİRHA/ANKARA

  • Kanal İstanbul projesi nedir? İMO Başkanı Taner Yüzgeç tek cümleyle özetledi

    Kanal İstanbul projesi nedir? İMO Başkanı Taner Yüzgeç tek cümleyle özetledi

    PİRHA-İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç, Kanal İstanbul projesini değerlendirerek “Amacını tam olarak anlamadığımız Kanal İstanbul projesi çevre, kentleşme, su kaynakları, ulaşım, sit alanları, ekonomi, uluslararası hukuk, dış politika, güvenlik gibi konular bağlamında bütüncül değerlendirmeler dahilinde, bilgi ve akıl süzgecinden geçirilerek yapılmış bir proje değil” dedi. 

    AKP İktidarının uzun bir süredir yapımı konusunda ısrar ettiği Kanal İstanbul projesi tam olarak nasıl bir ihtiyacı karşılayacak, detaylarını uzmanlara sorduk.

    Karadeniz’den Marmara Denizi’ne uzanması tasarlanan su yolu projesini ilk olarak 2011 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan açıklandı. Tartışmalı proje için ilk ihale ise 26 Mart 2020’de yapıldı.

    Kanal İstanbul projesine benzer öneriler, geçtiğimiz yıllarda da gündeme gelmişti. İstanbul’un batısında bir kanal projesi ilk kez TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinde Ağustos 1990 tarihinde yayınlanan bir makalede önerilmişti.

    Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1994 yılında Bülent Ecevit de İstanbul’un Avrupa yakasında Karadeniz’le Marmara arasında bir kanal açılmasını önermişti. Nitekim o öneri “Boğaz ve DSP’nin Kanal Projesi” ismiyle DSP’nin seçim propagandalarında da yer bulmuştu.

    KANAL İSTANBUL İLE AMAÇLANAN NE?

    Peki Recep Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “çılgın proje” olarak basına yansıyan ve 2027’de tamamlanması planlanan Kanal İstanbul’un amacı ne?

    İktidar cephesi, asıl amaçlananın gemi trafiğinin azaltılması olarak cevap veriyor. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne geçişin hızlı, güvenli ve ekonomik olarak da gelir sağlamasını amaçlıyor.

    Kanalın uzunluğu 40 ila 45 km; genişliğinin ise 150 m olması planlanıyor. Böylelikle İstanbul’da iki yeni yarımada ve bir de ada oluşacak. Projenin toplam maliyetinin ise 118 milyar lirayı bulacağı tahmin edilmekte.

    “AMACININ NE OLDUĞUNU ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL”

    İstanbul’un bir bütün olarak değişimine yol açacak projeye dair bilim insanları ne yorum yapıyor; İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç ile konuştuk.

    Kanal İstanbul projesini tek cümle ile özetleyen Yüzgeç “Amacını tam olarak anlamadığımız Kanal İstanbul projesi çevre, kentleşme, su kaynakları, ulaşım, sit alanları, ekonomi, uluslararası hukuk, dış politika, güvenlik gibi konular bağlamında bütüncül değerlendirmeler dahilinde, bilgi ve akıl süzgecinden geçirilerek yapılmış bir proje değil. Toplumumuza herhangi bir fayda sağlayacağını düşünmüyorum” yorumunda bulundu.

    Kanal İstanbul’a benzer Süveyş ve Panama kanallarını hatırlatmamız üzerine İMO Başkanı Taner Yüzgeç, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Kanal İstanbul ile Süveyş ve Panama kanallarının benzerliği sadece inşa süreci. Bahsettiğiniz iki kanalın somut bir amacı var. Onu da en basit haliyle ifade etmek gerekirse ticari anlamda tasarruf sağlamak amacıyla kat edilen yolu kısaltmak. Yani daha kolay ve ucuz bir şekilde ulaşımı sağlamak. Ancak Kanal İstanbul projesinde böyle bir amaçtan bahsetmek mümkün değil. Çünkü boğaza paralel yapılacak bir projeden bahsediyoruz. Üstelik Kanal İstanbul’un raporlara yansıyan fiziksel özelliklerini incelediğimizde, İstanbul Boğazından taşımacılık ve ekonomik açıdan daha dezavantajlı olduğunu görüyoruz. Açıkçası açıklanan gerekçeler göz önüne alındığında amacının ne olduğunu tam olarak anlamak mümkün değil. Amacını tam olarak anlamadığımız Kanal İstanbul projesi çevre, kentleşme, su kaynakları, ulaşım, tarihi alanlar, sit alanları, ekonomi, uluslararası hukuk, dış politika, güvenlik gibi konular bağlamında bütüncül değerlendirmeler dahilinde, bilgi ve akıl süzgecinden geçirilerek yapılmış bir proje değil. Dolayısı ile toplumumuza herhangi bir fayda sağlayacağını düşünmüyorum.”

    “BİLİMSEL BİR AÇIKLAMASI YOK”

    İMO Başkanı Taner Yüzgeç’e “Süveyş Kanalı, gemileri Afrika kıtasını dolaşmaktan, Panama Kanalı ise Güney Amerika kıtasını dolaşmaktan kurtarıyor. Kanal İstanbul’un İstanbul Boğazı’na paralel olduğunu düşünürsek neden böyle bir proje” sorusunu da yönelttik. Taner Yüzgeç, meslek odaları olarak, benzer soruların defalarca kez iktidara sorulduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “Ancak ne iktidardan ne de ilgili kamu kuruluşlarından kamuoyunu tatmin edici izahatlar yapılmadı. İktidar tarafından bu tartışma teknik ve bilimsel verilerle değil, toplum daha çok kutuplaştırıcı bir dille yönetilmeye çalışılıyor. İktidarın 2011 yılında çılgın proje olarak tanıttığı Kanal İstanbul’un ayakları yere sağlam basan bilimsel bir açıklaması yok. Kamuoyunda Kanal İstanbul üzerine yapılan mühendislik harici diğer tartışmaları değerlendirdiğimiz zaman; hem siyasal hem ekonomi hem güvenlik hem de çevresel etkileri itibariyle toplumun her kesimi tarafından ağır eleştiriler getirildiğini, yurttaşlar tarafından kabul edilmediğini görüyoruz.”

    TEK FAYDASI İNŞAAT SÜRECİNDE YARATACAĞI İSTİHDAM!

    Taner Yüzgeç’ten, Kanal İstanbul projesinin az da olsa topluma ne gibi fayda getireceğinin cevabını da aldık. Yüzgeç, “Kanal İstanbul bir ulaşım ve kentleşme projesi değildir” diyerek “Afet riski altında bulunan İstanbul için riski ve kaosu ciddi oranda artırmaktadır. Yapılacağı bölge itibariyle Ülkemizin doğal varlıklarına zarar vereceği aşikardır. Sadece kanal yapım aşamasında inşaat sürecinde istihdam yaratabilir. Elbette bu istihdam bize kaybettirecekleri ile kıyas bile edilemez.”

    Yüzgeç, söz konusu projenin hiçbir şekilde ülke ekonomisine katkı sağlamayacağını vurgulayarak sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “ÇED raporuna göre tahmini trafik hacmi 2071 yılı için 86.000 olarak ön görülmüş. Ancak bu öngörünün de ne kadar bilimsel olduğu tartışma konusu. Çünkü İstanbul boğazı için trafik hacimleri incelendiğinde 2006 için 55.000, 2017 için 42.000, 2020 için ise 40.000 rakamlarını görüyoruz. Yani Boğazdaki trafik hacminde düşüş potansiyeli görünürken Kanal İstanbul projeksiyonunda 2071 için 86.000 rakamını görüyoruz. Bu projeksiyonun hangi bilimsel yöntemle yapıldığını da açıkçası çok merak ediyoruz. Üstelik bu tahminleri doğru kabul etsek bile artı bir ekonomik girdi pek mümkün değil.”

    “MAALESEF CİDDİYETTEN UZAK BİR PROJE”

    Gemi trafiği ve kazalar nedeniyle deniz sularının ciddi oranda kirlenmesi meselesi de bir diğer kaygı konusu. Açılacak yeni kanalın kaza ihtimalini ortadan kaldıracağı söylentilerine de cevap veren Taner Yüzgeç, “Bu tespitin bilimsel bir çalışmaya dayanmadığı, kanal ihtiyacını açıklama çabasının bir sonucu olarak, sübjektif bir değerlendirme olduğu kanaatindeyim. Kaza ihtimali gibi geleceğe yönelik öngörüler bu aşamada kesinlikle belirlenemez. Gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

    İMO Başkanı, İstanbul’da beklenen ortalama 7.5 şiddetindeki depreme de işaret ederek Kanal İstanbul’un ne gibi tehlikelere yol açacağına ise şu sözlerle açıklık getirdi:

    “Kanal İstanbul Kuzey Anadolu fayının Marmara Denizine uzantısının 11 km yakınında yer almakta. Bu nedenle, kanalın kendi yapısı ve Kanal İstanbul kapsamındaki, karayolu, demiryolu geçiş köprüleri, demiryolu, metro, altyapı tünelleri gibi geçiş tünelleri, altyapı geçiş yapıları, kıyı-deniz yapıları gibi mühendislik yapılarının deprem riskleri açısından konuyu ele almak gereklidir.

    Ana kanalın Marmara Denizi ile Sazlıdere barajı arasındaki yaklaşık 16 km’lik güney kısmındaki zemin yapısının depremde yüksek sıvılaşma potansiyeli göstermesi deprem hasarı açısından bu projenin en kritik risk unsurunu oluşturmaktadır. Genel zemin mekaniği kuramları ile değerlendirilemeyen bu zemin yapısının iyileştirilmesi için ÇED raporunda sunulan öneriler, uygulanabilirliği ve maliyetleri nedeniyle maalesef ciddiyetten uzaktır.

    Konuya afet yönetimi açısından baktığımızda, deprem riski çok yüksek olan İstanbul’un, mevcut durumda bile deprem toplanma alanları, ulaşım güzergâhları yok edilmişken, bir de ikiye bölünmesi, afet müdahale olanaklarının karşısında büyük bir engel oluşturacaktır.

    Diğer taraftan afeti engellemenin pek çok yöntemlerinden biri de kentsel yoğunluğu azaltıp kenti dönüştürmektir. Bunun aksine Kanal İstanbul projesi ile kentin nüfusuna yaklaşık 8 milyon ilave olacağı, İstanbul nüfusunun 25 milyon, Trakya nüfusunun ise İstanbul dahil 40 milyonu bulacağı hesaplanmaktadır. Canavarlaşmış bu şehri rahatlatmak, afete yenik düşmesini engellemek için, yumuşak bir geçişle risk altında olan alanların tahliye edilmesi ve hızlıca dönüştürülmesi düşünülürken, bu oranda nüfus artışı, var olan ulaşım, alt yapı gibi problemleri katlayarak arttıracaktır.”

    “BİR AN ÖNCE VAZGEÇİLSİN!”

    Taner Yüzgeç, Mart 2021’de Süveyş Kanalında tıkanmaya yol açan gemi kazasına da değinerek benzer bir tehlikenin Kanal İstanbul’da da yaşanabileceğini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Süveyş Kanalı yaklaşık 300 metre genişliğe ve 24 metre derinliğe sahip bir kanal. Kanal İstanbul’da genişlik 275 ile 440 metre arasında, derinlik ise 20,75 metre olarak planlanıyor. Yani benzer özelliklere sahip diyebiliriz. İstanbul Boğazının ise genişliği 700 ile 3500 metre ve derinliği ise 30 ile 100 metre arasında. Yani fiziksel olarak Kanal İstanbul, boğaza göre daha dar ve teknik olarak da sıkıntılı bir kanal olacak.

    “Kanal İstanbul projesi iktidarın zorlamaya dayalı gerçek ihtiyaç ve bilimsel tespitlerin dışında siyasi ve ticari ranta dayalı bir politika olarak gündeme getirildiğini düşünüyorum. İstanbul’a, kamusal varlıklarımıza ve ülkemizin geleceğine sahip çıkıyoruz. Kanal İstanbul projesinden bir an önce vazgeçilmesi için yetkilileri göreve çağırıyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • İnşaat mühendisleri asgari ücretin altında maaşla çalışıyor!

    İnşaat mühendisleri asgari ücretin altında maaşla çalışıyor!

    PİRHA-İnşaat Mühendisleri Odası, ‘Türkiye’de İnşaat Mühendisleri Gerçeği: İş, İstihdam ve İşsizlik’ raporunu açıklandı. Toplanan veriler doğrultusunda “Her üç inşaat mühendisinden biri, genç mühendislerin ise yarısı işsizdir” denildi.

    İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu, ‘Türkiye’de İnşaat Mühendisleri Gerçeği: İş, İstihdam ve İşsizlik’ raporunu açıkladı. İnşaat mühendislerinin, mesleklerini yapamadıklarına dikkat çekilen raporda “Her üç inşaat mühendisinden biri, genç mühendislerin ise yarısı işsizdir” denildi.

    ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA ÜCRETLE ÇALIŞMAKTALAR!

    Yazılı açıklamada “İnşaat mühendisleri işsiz ve güvencesizse yapı güvenliğimiz de tehdit altındadır” vurgusu yapıldı. Açıklamada, “İnşaat mühendisleri, tarihimizde görülmemiş bir işsizlikle karşı karşıyadır” denilerek şu ifadeler kullanıldı:

    “İşsizlik sadece işsiz kalan meslektaşlarımızı etkilemiyor. İşsizlik, mesleğimizin her alanında emeği ile geçinen meslektaşlarımızın düşük ücretlerle çalıştırılmasına ve hak kaybına uğramasına vesile olmaktadır. Özellikle genç mühendislerin çok düşük ücretlerle imzalarının istismar edilmesine de sebebiyet vermektedir.

    Hazırlanan raporda öne çıkan bazı can alıcı noktaları paylaşmak isteriz:

    Her on inşaat mühendisinden üçü işsizdir (yüzde 28,2). Bu oran kadın mühendisler ve genç mühendisler arasında çok daha vahim boyutlardadır. Kadın inşaat mühendislerinin yüzde 47,1`i, 35 yaş altındaki inşaat mühendislerinin 48,3`ü işsizdir. Kısacası iki genç inşaat mühendisinden biri ve iki kadın mühendisten biri işsizdir.
    Her iki inşaat mühendisinden biri (yüzde 47,8) 4.200,00 TL`nin altında ücret almaktadır. Daha da kötüsü çalışanların yüzde 27,5`i ise asgari ücretin altında bir ücretle çalışmaktadır.
    Özel sektörde ücretli çalışan her on mühendisten ikisi (yüzde 19,5) ek iş yapmak zorunda kalmaktadır.
    Covid-19 pandemisinin yarattığı ekonomik sorunlar da yine inşaat mühendisleri üzerinde etkisini göstermiştir. Özel sektörde çalışan mühendislerin, yüzde 37’si pandemide hak kaybı yaşamıştır. Bunlardan yüzde 33,2`si ücretsiz izne çıkarılmış, yüzde 26,6`sı ücretlerde düşüş yaşamış ve yüzde 19,6`sı ise işten çıkarılmıştır.
    İnşaat mühendisliği ara eleman statüsüne indirilemez. Projelendirmeden yapı üretimine ve denetimine kadar süreçlerin öznesi inşaat mühendisleridir.

    İstisnai durumlar dışında, her şantiye şefi sadece bir şantiyede tam zamanlı olarak görevlendirilmeli, şantiye şefliğinin üstlenilmesinde; yapım işinin konusunun, niteliğinin, büyüklüğünün ve ilgili imalatların oranı dikkate alınmalı, keyfi uygulamaların sonlandırılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
    Depreme hazırlık, zorunlu bir kamu görevi ve hizmetidir. Bu çerçevede yerel yönetimler dahilinde bina, altyapı izleme ve inceleme birimleri oluşturulmalı, gerek envanter çalışmaları, gerekse iskan sonrası periyodik denetimleri yapılmalı, bu işler için mühendis ve mimar istihdamı sağlanmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Şantiye şefliği, deprem ve iş cinayetlerini nasıl önler? Mühendis Özer Akkuş cevapladı-VİDEO

    Şantiye şefliği, deprem ve iş cinayetlerini nasıl önler? Mühendis Özer Akkuş cevapladı-VİDEO

    PİRHA- İnşaat Mühendisleri Odası, şantiye şefliğinin önemine dikkat çekmek amacıyla kampanya başlattı. İMO yönetiminden Özer Akkuş, konut sektörünün %70’inin mühendislik hizmetlerinden faydalanmadığını belirterek “Yönetmelikte olan şantiye şefliği sadece kağıt üzerinde var. Bizim gibi ülkeler için yapı güvenliği asli bir sorun. Çünkü topraklarımızın %93’ü aktif deprem hattı üzerinde” uyarısında bulundu.

    İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) “Her şantiyeye bir şef, bir şantiyede bir şef” kampanyası sürüyor.

    İMO Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Özer Akkuş, şantiye şefliğinin önemi ile yürüttükleri kampanya hakkında bilgi verdi. Şantiye şefliğinin ‘hayat kurtarıcı’ niteliği olduğunu anlatan Özer Akkuş, “Ülkemiz bir deprem ülkesi. Hatta topraklarının %93’ü aktif deprem hattı üzerinde” diyerek şu uyarıda bulundu:

    “Neticede bizim gibi ülkeler için yapı güvenliği asli bir sorun. Yapı güvenliğinin sağlanabilmesi için de özellikle yeni yapılarda mühendislik hizmetlerinin mümkün olabildiğince üst düzey olarak uygulanması gerekir. Özellikle konut sektörü açısından Türkiye çok sorunlu bir ülke. Mühendislik hizmetlerinden neredeyse konut sektörünün %70’i faydalanmıyor diyebiliriz.”

    “ŞANTİYE ŞEFLİĞİ SADECE KAĞIT ÜZERİNDE VAR”

    Özer Akkuş, konut üretim sürecinin üç aşaması olan; proje hizmetleri, inşaat yönetimi ve denetim konuları üzerinde durarak şantiye şefliği yönetmeliğine aykırı uygulamaları aktardı. “İşler yönetmenlikte ifade edildiği gibi hayata geçmiyor” diyen Akkuş’un anlatımları şöyle:

    “Örneğin Ankara’da şantiye şefisiniz. Bir şantiyemiz Keçiören’de, bir şantiyemiz Yenimahalle‘de, bir şantiyemiz Sincan’da, bir şantiyemiz ise Çankaya’da. Bunun uygulanabilmesi mümkün değil. Mümkün olmadığı için de yönetmelikte var olan şantiye şefliği sadece kağıt üzerinde var oluyor. Bunun tek bir çözümü var oda istisnai durumlar hariç şantiye şefliğinin tam zamanlı olması. İnsanların barındıkları yerlerin gerçekten teknik ve yeterli insanlar tarafından üretiliyor yönetiliyor olmasının sağlanmasıdır.

    ŞANTİYE ŞEFLERİNİN İŞ KAZALARINDAKİ ÖNLEYİCİ ROLÜ NEDİR?

    Özer Akkuş, şantiye şeflerinin işin tekniğine uygun biçimde üretim yapıp iş sağlığı ve iş güvenliğini sağlamakla görevli olduğuna da vurgu yaptı. Akkuş, şantiye şefliğinin doğru uygulanması durumunda iş cinayetlerindeki değişime ise şu sözlerle cevap verdi:

    “İstatistik olarak Türkiye, Avrupa’da iş cinayetleri konusunda birinci sırada. Dünyada ise üçüncü sıradayız. İş kazalarındaki oranlara baktığımız zaman inşaat sektörü üçüncü sırada. Şantiye şefi şu demek: İş yerinin temsilcisi, önlemleri alması gereken, sorumlulukları olan kişi.

    Örneğin bir şantiyede şantiye şefi yoksa buradaki kuralsızlığı önlemeniz mümkün değil. İnşaat alanında bir şantiye şefi olmasının elbette ki çok ciddi etkisi olacaktır. Çünkü şantiye şeflerinin yasal sorumlulukları var. İş sağlığı ve iş güvenliği konusunda bu sorumlulukları yerine getirmekle görevli.”

    GENÇ MÜHENDİSLERİN % 40’I İŞSİZ!

    Özer Akkuş, mühendislerin ücret karşılığı diplomalarını “kiraya verme” durumuna da değinerek “Şantiye şefliği sadece kağıt üzerinde kalıyor. Bunu söylemekten hoşnut olmuyorum ama imza karşılığı yapılmış oluyor. Burada şantiye şefliğini imza karşılığı yapanları mı suçlamalı yoksa bir ahlaki tartışma mı yürütmemiz gerekiyor ya da böyle olmasını sağlayan koşulları mı eleştirmemiz gerekiyor, önemli bir tartışma” ifadelerini kullandı.

    Özer Akkuş, inşaat mühendisliğindeki genç işsizlik oranının % 40 civarında olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “Bu şartlar altında arkadaşları da suçlayamayız. Onları bu duruma mecbur bırakanların sorumlu olduğunu ifade edebilirim. İnsanlar neticede bu konuda eğitim almışlar.

    Yap-sat müteahhitliği diyebileceğimiz müteahhitler tarafından şantiye şefliğinin tam zamanlı olması ekstra bir artı masraf olabilir. Ama bir taraftan insan kayıplarını, şantiyenin doğru organize edilmesini, malzeme-makine kaynaklarının doğru kullanılmasını düşünürseniz aslında ülkemizdeki maliyeti şu andaki durumdan çok çok daha iyi.”

    “SORUMLULUK MEVZUATI ÇIKARAN KURUMLARDA”

    Şantiye şefliğinin önemi konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ilgili birimleri ile görüşmeler yaptıklarını da anlatan Özer Akkuş, konuyu Meclis gündemine de taşıyacaklarını söyledi. Akkuş, İMO olarak inşaat üretiminin sorunlarını dile getirip çözüm önerileri üretmekle mükellef olduklarını belirterek şunları kaydetti:

    “Bizler meslektaşlarımızın durumuna, işsizlik sayılarına hakimiz. Çok kötü şartlarda, güvencesiz koşullarda çalıştıklarını biliyoruz. Ama bunlara rağmen ücret karşılığı imza atma riskine girmeye gerek yok. Her şeyden önemlisi insan sağlığı ve mesleğinizi doğru bir şekilde yapabilmeniz. Ama şunu da ifade edeyim; durumun böyle olmasının sorumlusu diploması olan mühendisler, mimarlar, teknikerler değil. Bu durumu yaratan aslında yönetmelikler ve mevzuatlar. Sorumluluk aslında bu mevzuatı çıkaran kurumlarda.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • İMO: İş kazaları ortada, şantiye şefliği kâğıt üstünde kalmasın-VİDEO

    İMO: İş kazaları ortada, şantiye şefliği kâğıt üstünde kalmasın-VİDEO

    PİRHA-İnşaat Mühendisleri Odası, güvenli yapı üretimi için “Her Şantiyeye Bir Şef” çağrısı ile kampanya başlattı. Yapılan açıklamada inşaatlardaki iş cinayetlerine dikkat çekilerek şantiye şeflerinin inşa alanlarından hiç ayrılmaması gerektiğine vurgu yapıldı.

    İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), şantiye şefliğinin tam zamanlı bir görev olduğunu ifade ederek “Her Şantiyeye Bir Şef” çağrısı ile kampanya başlattı.

    Konuya ilişkin İMO binasında basın toplantısı yapan mühendisler, şantiye şefliğinin mimarlık-mühendislik hizmeti gerektiren bir iş olduğunu vurguladı.

    İMO Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç, şantiye şefinin önemli görevlerinin bulunduğuna vurgu yaparak şu açıklamayı yaptı:

    “Açıkça görüldüğü gibi, topraklarının yüzde 93’ü aktif deprem kuşağı üzerinde bulunan Türkiye’de, güvenli yapı üretimi ve deprem nedeniyle oluşacak zararların asgariye indirilebilmesi için şantiye şefliği anahtar konumunda yer almaktadır.

    Şantiye şefliğinin bir başka kilit rolü şantiye alanında işçi sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasıyla ilgilidir. Ne acıdır ki ülkemiz yıllardır işçi ölümlerinde Avrupa birinciliğini ve dünya üçüncülüğünü bırakmamaktadır. Bu işçi ölümlerinin büyük çoğunluğunun inşaat sektöründe yaşandığı herkesin malumudur. Dolayısıyla, iş kazalarına karşı alınacak önlemlerde müteahhitlerin sorumluluklarını yerine getirmesinin yanı sıra, şantiye şefliğinin yetkin kişilerce yürütülmesi hayati önemdedir.

    Yapı üretim sürecinde bu denli önemli bir görev olan şantiye şefliği, gerek mevzuatta yer alan, gerekse uygulamada yaşanan eksiklikler ve yanlışlıklar nedeniyle çözümün değil sorunun bir parçası haline getirilmiş, ivedilikle çözüm bekleyen bir alandır.

    Şantiye şefinin, taşıdığı sorumluluk ve şantiye alanında yüklendiği görevin kapsamı dikkate alındığında şantiyeden hiç ayrılmaması gereken bir görev olması gerekir.”

    “HER ŞANTİYE ŞEFİ SADECE BİR ŞANTİYEDE GÖREVLENDİRİLMELİ”

    İMO Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç, şantiye şefliği ile ilgili hazırlamış oldukları durum raporunu da paylaşarak “Üretim sürecinin yöneticisi pozisyonunda olan şantiye şefliği alanı son derece kontrolsüz ve sorunludur” diyerek şöyle devam etti:

    “Söz konusu rapor ve deneyimlerimiz imzacılık diye tarif ettiğimiz, sadece resmi işlemlerde görünsün diye kâğıt üstünde kalan şantiye şefliğinin ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Can güvenliği için asli bir çalışma alanı olan şantiye şefliğinin, bir deprem ülkesinde hepimizin gözü önünde ve ilgili her kurum ve kuruluşun bilgisi dahilinde sadece kağıt üzerinde kalması ülkemiz için bir utanç kaynağıdır. Bu durum depremle yaşamaya zorunlu olan ülkemizde bizzat can güvenliğimiz açısından tehdit oluşturmaktadır.

    Sorunun çözümü için:

    İstisnai durumlar dışında, her şantiye şefi sadece bir şantiyede tam zamanlı olarak görevlendirilmelidir.

    Şantiye şefliğinin üstlenilmesinde; yapım işinin konusunun, niteliğinin, büyüklüğünün ve ilgili imalatların oranının dikkate alınması, keyfi uygulamaların sonlandırılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

    Şantiye şefliği sürekli eğitime ve mesleki tecrübeye gereksinim duyan bir görevdir. Bu görevi yerine getirecek kişilerin ilgili meslek odalarınca verilen eğitimlere katılıp belgelendirilmeleri zorunlu tutulmalıdır.

    Gerçeğe aykırı beyanda bulunarak şantiye şefliği üstlenilmesinin önünü geçilmesi için şantiye şeflerinden Oda Kayıt Belgesi istenmelidir.

    Şantiye şefleri TMMOB tarafından belirlenen mühendislik asgari ücretinin altında çalıştırılmamalı, hak ve ücretleri yasal güvenceye alınmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA