PİRHA- Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkez yöneticisi Sakine Güler, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Muharrem ayında katkıda bulunmak istemesi gibi çeşitli girişimlerinin olduğunu belirterek, “Muharrem lokmalarımız rızalık lokmasıdır. Rızalık olmayan bir lokmayı yiyemeyiz” diyerek tepki gösterdi. Güler, devletin asimilasyon politikalarını eleştirerek, mücadele çağrısı yaptı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 2022 yılında kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, cemevlerine maddi destek, personel ve bakım hizmetleri sunarken, Alevi kurumları ise Başkanlığın Alevilerin inanç taleplerini karşılamaktan uzak olduğunu, cemevlerini devlet kontrolüne alma ve asimilasyon politikalarının bir parçası olarak faaliyet yürüttüğünü savunuyor. Alevi kurumları, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması ve eşit yurttaşlık talepleri karşılanmadan sunulan destekleri kabul etmeyeceklerini ifade ediyor.
Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkez Kadın ve Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sakine Güler,Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi kurumlarına yönelik politikalarını PİRHA’ya değerlendirdi.
“RIZALIK VERMEYENLERİN LOKMASINI PAYLAŞMAYIZ”
Devletin Alevilerin temel taleplerini yıllardır görmezden geldiğini ancak Muharrem ayında cemevlerine destek sunmaya çalıştığını ifade eden Güler, bunun kabul edilemez olduğunu belirtti.
“Bizim Muharrem’imiz, lokmalarımız rızalık lokmasıdır. Rızalık olmayan bir lokmayı yiyemeyiz. Bu devletin vergileriyle verilen lokmalardır. Biz herkesin lokmasını rızalık alarak paylaşırız. Rızalık vermeyenlerin lokmasını paylaşmayız” diyen Güler, Cemevi Başkanlığı üzerinden yürütülen destek politikalarına karşı olduklarını vurguladı.
“DEVLET ÖNCE CEMEVLERİNİ İBADETHANE OLARAK KABUL ETSİN”
Alevilerin tarih boyunca baskı ve kıyımlarla karşı karşıya kaldığını ifade eden Güler, bugün de devlet eliyle farklı yöntemlerle asimilasyon politikalarının sürdürüldüğünü söyledi.
Devletin gerçekten Alevilere destek vermek istiyorsa öncelikle cemevlerini ibadethane olarak tanıması gerektiğini belirten Güler, “Aksi takdirde Cemevi Başkanlığı üzerinden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Biz bunların karşısında durmaya devam edeceğiz” dedi.
“BİZİ BÖLMEYE ÇALIŞIYORLAR”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı yetkililerinin birçok kez şubelerini ziyaret ettiğini söyleyen Güler, görüşmelerde maaşlı dede, personel ve çeşitli hizmet tekliflerinin yapıldığını ancak bunların tamamını reddettiklerini aktardı.
Başkanlığın Alevileri kendi içinde bölmeye çalıştığını dile getiren Güler, “Bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorlar. Ama biz birliğimizi koruyacağız. Küçük hesaplar peşinde olanlar ayrışabilir. Biz yoluna bağlı, inancına sahip çıkan insanlarla mücadelemizi sürdüreceğiz. Asimilasyona hiçbir şekilde prim vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Güler ayrıca Cumhurbaşkanlığı tarafından 17 yaş altındaki gençlere yönelik düzenlenen bazı gezi programlarını da eleştirerek, bu faaliyetlerin gençlere yönelik asimilasyon politikalarının bir parçası olduğunu savundu. Gençlerin bu girişimlerin farkında olduğunu söyleyen Güler, “Bu çalışmalar da sonuçsuz kalacaktır” dedi.
“HAKLARIMIZI MÜCADELEYLE ALACAĞIZ”
Devlete karşı olmadıklarını ancak eşit yurttaşlık hakkı talep ettiklerini vurgulayan Güler, cemevlerinin statüsü ve Alevilerin taleplerinin bir lütuf değil hak olduğunu ifade etti.
“Biz bunların vaat olarak sunulmasını istemiyoruz. Bunlar bizim haklarımızdır. Kimse bize bağış ya da hediye vermiyor. Her yurttaş gibi biz de hakkımız olanı talep ediyoruz. Bu haklarımızı da sonuna kadar mücadele ederek alacağız” diye konuştu.
PİRHA- PİRHA’ya konuşan mask sanatçısı Eylem Sürer, “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisinde kilim motifleri aracılığıyla kadınların susturulmuş hikâyelerini görünür kılmaya çalıştığını söyledi. Her motifin bir kadın hikâyesi taşıdığını belirten Sürer, “O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz. Ben de onlara bir yüz kazandırmak istedim” dedi.
Mask sanatçısı Eylem Sürer’in Anadolu’nun kültürel hafızasını maskeler üzerinden yeniden yorumladığı “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisi, 10-30 Haziran tarihleri arasında İzmir Kültürpark içerisinde bulunan Pakistan Pavyonu’nda ziyaretçilerini ağırlıyor. İranlı ressam Melody Abedy’nin küratörlüğünü üstlendiği sergi, Anadolu’nun zengin kilim motiflerini çağdaş maske sanatıyla buluşturuyor.
Sergide yer alan maskeler yalnızca estetik bir obje olarak değil, geçmişten günümüze uzanan kültürel belleğin taşıyıcısı olarak da dikkat çekiyor. Anadolu’nun farklı bölgelerine ait motifler, Venedik maskeleri ve Jericho taş maskelerinin biçimsel özellikleriyle yeniden yorumlanırken, Şahmeran gibi mitolojik figürler de eserlerde kendine yer buluyor.
30 maskeden oluşan sergide her bir eser farklı kadın hikâyelerini anlatıyor. Uzun bir araştırma ve üretim sürecinin ürünü olan maskeler aracılığıyla evrensel kadın hikâyeleri bir araya geliyor.
16 yıldır maskeler üzerine çalışan Eylem Sürer, yalnızca Anadolu’daki değil dünyanın farklı coğrafyalarındaki maske kültürlerini de araştırdığını anlattı.
Maske kültürünün Anadolu’da güçlü bir gelenek olarak gelişmediğini belirten Sürer, “İslam inancı nedeniyle suret yapmak günah kabul edildiğinden Anadolu’da maske yapılmamış. Ben de dünya maskelerini incelerken insanların çevrelerinde ne varsa onu maskelerine aktardığını gördüm. Anadolu’ya baktığımda ise burada çok güçlü bir motif diliyle karşılaştım” dedi.
“KİLİM MOTİFLERİYLE MASKELER AYNI HİKÂYEDE BULUŞTU”
Anadolu’nun her köşesinin kendisi için bir ilham kaynağı olduğunu söyleyen Sürer, kilim motiflerini maskelere taşıma fikrinin de bu araştırmalar sırasında ortaya çıktığını anlattı.
“Kilim motifleri de maskeler gibi sessiz anlatılar. Onları bir araya getiren ortak sessizlikleri oldu” diyen Sürer, çalışmalarının çıkış noktasını şöyle anlattı:
“Anadolulu kadın bütün duygularını, susturulmuşluğunu semboller aracılığıyla kilimlere aktarmış. Dolayısıyla hepsi aslında geçmişten bugüne gelen sessiz mektuplar. O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz, suretleri yok. Aslında biraz da onlara bir saygı duruşu bu. Birer yüz kazandırmak arzusuyla hareket etmiş oldum.”
“ANNEANNEMDEN KALAN MASALLAR DA BU MASKELERİN İÇİNDE”
Maskeleri hazırlarken yalnızca motiflere bağlı kalmadığını söyleyen sanatçı, Anadolu’nun sözlü kültürünün de çalışmalarına yön verdiğini belirtti.
“Anadolu’nun gelenekleri, mitleri ve kültürel değerleri çoğu zaman kadınlar aracılığıyla çocuklara aktarılmış. Ben de anneannemin anlattığı masallardan, çevremde duyduğum hikâyelerden beslendim. Bu oldukça uzun bir süreçti” diyen Sürer, maskelerle çalışırken aslında geçmişe doğru da bir yolculuğa çıktığını ifade etti.
“Ben hep zaten geçmişin izinden yürüyormuşum” dedi.
“MASKELERDE EVRENSEL BİR FORM KULLANIYORUM”
Sergideki maskelerin yalnızca belirli bir bölgeyi değil, Anadolu’nun çok geniş bir coğrafyasını temsil ettiğini söyleyen Sürer, Hakkâri’den Sivas’a, Manisa’dan Türkmen Yörük kültürüne kadar pek çok farklı kaynaktan beslendiğini anlattı.
Sürer, “Maskelerde Venedik maskelerinin, Jericho taş maskelerinin etkilerini görebilirsiniz. Aborjinlerin benekli boyama sanatından, Afrika maskelerindeki doğal malzemelerden de yararlandım. Bu nedenle aslında evrensel bir form kullanıyorum” diye konuştu.
“KADINLAR UMUTLARINI, HAYALLERİNİ VE KORKULARINI KİLİMLERE İŞLEDİ”
Her kilim motifinin gerçek bir kadın hikâyesini taşıdığını vurgulayan Sürer, bu hikâyelerin bugün hala okunabileceğini söyledi.
“Etrafımıza daha dikkatli bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o halıları ve kilimleri dokuyan kadınlar sessizce umutlarını, hayallerini, kaygılarını ve korkularını oralara işlediler. Şimdi biz onları okuyarak belki de onlara biraz ses olabiliriz” dedi.
“HALA SESSİZ BIRAKILAN PEK ÇOK KADIN VAR”
Geçmişte kadınların kendilerini motifler aracılığıyla ifade ettiğini söyleyen Sürer, aradan geçen zamana rağmen kadınların yaşadığı birçok sorunun devam ettiğine dikkat çekti.
“Biz şimdi elimizde mikrofonlarla, kameralarla duygularımızı ve düşüncelerimizi ifade edebiliyoruz. Ama bugün bile pek çok kadın susturuluyor. Duygularını ifade edemiyor, hayatına dair kararları kendisi veremiyor. İnsan kendini ifade edecek bir yol arıyor. O dönemin kadınları da bunu motiflerle yapmış.
O dönemden bugüne baktığımızda elbette çok şey değişti. Ama hala sessiz bırakılmış pek çok kadın olduğunu görüyoruz. Kadın cinayetleri bunun en acı örneklerinden biri. Aslında bu çalışmayla biraz da onları anmış oluyoruz.”
“O MASKELERİN HEPSİNİN İÇİNDE BEN VARIM”
Bir maskenin ortaya çıkış sürecini anlatan Sürer, hikâye, yüz ve malzemenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi.
“Önce kafamda bir hikâye başlıyor. Sonra yüzü çalışıyorum. Hangi yüz olacak, hangi form kullanılacak, bunlar da hikâyenin bir parçası haline geliyor. Ama bir noktadan sonra maske benimle konuşuyor sanki. ‘Bana bunu ekle, beni bu renge boya, beni böyle süsle’ diyor.
Dolayısıyla ben onun içine geçiyorum aslında. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim; o gördüğünüz bütün maskelerin içerisinde aslında ben varım. Kendimden büyük parçalar var. Maskeyle kesinlikle diyaloğa geçiyorum. O bana anlatıyor, ben onu anlatıyorum. Sonunda da ortaya iş çıkıyor.”
Sürer, eserlerinde sıkça kullandığı boynuz figürünün ise güç ve sınır anlamı taşıdığını belirterek, “Benim öncelikli kullanma nedenim hem bir güç hem de bir mesafe oluşturma duygusu. Benim bir alanım var ve o alana öyle paldır küldür girilemesin. Boynuzla bir sınır çiziyorum” dedi.
“MOTİFLERİN İNANÇSAL DÜZEYDE DE BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ VAR”
Maskelerinde kullandığı bazı malzemeleri memleketi Varto’dan, bazılarını ise Kültürpark’tan topladığını anlatan Sürer, sergide farklı inanç ve kültürlere ait sembollerin de bir araya geldiğini söyledi.
“Burada Ezidilerin kutsal kabul ettiği kuş tüylerini görebilirsiniz. Türkmen gelinlerinin kullandığı karanfiller var. Alevilerde kullanılan deniz kabukları var. Bir harman söz konusu. Dolayısıyla motiflerin inançsal düzeyde de aslında bir birleştirici yanı var.”
Serginin küratörlüğünü İranlı ressam Melody Abedy’nin üstlendiğini belirten Sürer, iki farklı ülkeden kadın sanatçı olarak bu çalışmada bir dayanışma örneği ortaya koyduklarını ifade etti.
PİRHA – Baba Mansur Ocağı Piri Gökmen Savak, Ocak sisteminin köylerde çok güzel işlediğini, insanların orada olgunlaşarak bir kemalette erdiğini o kemalettle de kominal bir yaşam çizdiğinin altını çizdi. Gençlere çağrıda bulunan Savak, “Yol’unuzu kesinlikle bırakmayın. Değerlerinizi yaşatın, suiistimal etmeyin, Aleviliğin felsefi, kültürel değerlerini yaşatın” dedi.
Reya Haq Aleviliğinde ocak sistemi inançsal sürekliliğin toplumsal dayanışmanın ve yol erkanın kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan temel kurumsal yapılardır. Ancak köylerden kentlere göç ile birlikte ocak sistemi zayıflamış Pir-Talip ilişkisi de sekteye uğramıştır.
“KÖYLERDE KOMİNAL BİR YAŞAM VARDI”
Baba Mansur Ocağı Pirlerinden Gökmen Savak ile köyden kente göç ile zayıflayan Ocak sistemini ve Pir-Talip ilişkisini konuştuk. Köy yaşamında ocak sisteminin en üst noktalarda yaşandığına dikkat çeken Savak, “İnsanlar ocakta öğretisini görüyordu, pişiyordu, olgunlaşıyordu yani kemalette eriyordu. O kemalet sayesinde de paylaşımcı kominal bir yaşam sürüyordu” diye konuştu.
Köylerden kentlere göç ile birlikte ocak sisteminin zayıfladığını belirten Savak, “Çünkü köyden kente göç ile birlikte Aleviler ocaklarından koptular. Ocak da Pir de köyde kaldı” diye konuştu.
Kente göç eden Alevilerin bir süre sonra kimlik sorgulamasıyla karşılaştıklarını belirten Gökmen Savak, Cumhuriyet döneminde Alevilere yönelik yapılan katliamların ruhsal, sosyal ve ekonomik kaygıları ortaya çıkarmasının Alevilerin inançlarından uzaklaşmasında etken olduğunu dile getirdi.
Gökmen Savak, Alevilerin kentlerde örgütlenme ihtiyacı duyduklarını ve bunu da kurumlar açarak gerçekleştirdiğini belirtti. Ancak kurumların ocak sistemininden farklı olduğunu söyleyen Savak, Alevilerin kente kurduğu kurumsal yapıların zamanla siyasi boyuta kaydığını belirterek, Alevi Yol önderlerinin siyasette karışmaması gerektiğine dikkat çekti.
“PİR’LER SİYASETÇİ OLDU”
Alevi öğretisinde Pir’in en büyük makam olduğunu ancak ideolojik bir kayma yaşayan Pir’in siyasetçi olmaya çalıştığını kaydeden Savak, “Bu da bizim için en büyük sorun oldu. Siyasetçi kendi partisinde siyaset yapan bir bireydir ama Pir Yol’un önderidir” dedi.
“PİR TOPLUMA GÜVEN VERMELİ”
‘Yol cümleden uludur” sözünü hatırlatan Savak, Alevilik Yol’unun sürdürülmesinde en büyük görevin Pir’e düştüğünü belirtti. Savak, Pir Yol’a rehber olacaksa ‘Eline diline, belime sahip olacağım. Başka bir makam gözetmeyeceğim. Kendimi bu topluma adayacağım bu Yol’u en güzel şekilde taşımayı görev edineceğim’ ikrarını vermesi gerektiğini belirtti.
Pir’in topluma güven vermesi gerektiği, inancın kutsiyetinin farkında olmasıyla birlikte ocak sisteminin de varlığını sürdüreceğini söyleyen Savak, “Yol’u yaşatırsak insani bütün değerleri yaşatmış oluruz” dedi.
GENÇLERE ÇAĞRI: HÜSEYİN’İ DURUŞU UNUTMAYIN
Alevilik Yol’unun bir değer ve miras olduğunu söyleyen Baba Mansur Ocağı Piri Gökmen Savak, gençlere çağrıda bulunarak, “Yol’unuzu kesinlikle bırakmayın. Değerlerinizi yaşatın, suiistimal etmeyin, Aleviliğin felsefi, kültürel değerlerini yaşatın. Alevi’ce yaşama dileğini hiç bir zaman unutmayın. Hüseyin’i duruşu unutmayın” diye konuştu.
PİRHA- ABF Yol Erkan Kurulu, Kurban Bayramı’na dair yazılı açıklama yaparak, “Kurban, başka inançlarda zorunlu bir ibadet şekli olsa da Alevi-Bektaşi yol erkânında lokma paylaşımı ve şükür lokması konusunda kendisine yer bulmuştur. Yolumuzda kurban, kişinin imkânı ve içinde bulunduğu konuma göre rızalıkla sunulan her şeydir. Bu bazen bir hayvanın tığlanarak kurban edilmesi bazen de Kırklar Cemi’nde olduğu gibi, bir üzümün kırka bölünmesi ile olur” dedi.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Yol Erkan Kurulu, Kurban Bayramı’na dair yazılı açıklama yaptı.
“Gelmişiz cananın asitanına/Sıtk ile sarıldık dost demanına/Canı baş vermişiz aşk meydanına/Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez/Yürekte gizlidir bizim derdimiz/Taklide bağlanmaz hiçbir ferdimiz/Nefsimiz iledir daim harbimiz/Cahil-i nadanla kavga gerekmez” dizelerinin paylaşıldığı açıklamada, Alevi-Bektaşi yol erkânı âşıkların, sadıkların geçmişten günümüze aktardığı nefeslerle ve dizelerle ifade edildiğini belirtti.
Kurban ve bayram kavramlarının da bu minvalde değerlendirilmesi gerektiğinin vurgulandığı açıklamada, şunlar ifade edildi:
“Canlar, son dönemlerde inancımıza başka inançların etkisi ile eklenmeye çalışılan “Bayram Cemi” adı altında, gelenekte olmayan ritüellerin ya da kurban kesmeyi zorunluluk olarak gören anlayışın Alevi-Bektaşi yol erkânında yeri yoktur. Kurban kesmenin belirli bir zamanı da yoktur. Niyete göre belirlenir. Kurbanın kanı uluorta yerlere akıtılmaz, kanı ve kemikleri toprağa sırlanır. Özü çürük ervahın kurban keserek, insan ve doğa ile rızalaşması mümkün olmaz.
“Aşinayı musahib kavlin bilmeyen/Men aref sırrına vakıf olmayan/Özünü pak edip Cem’e gelmeyen/Hakk’ın lokmasını yese ne fayda”
Kurban, başka inançlarda zorunlu bir ibadet şekli olsa da Alevi-Bektaşi yol erkânında lokma paylaşımı ve şükür lokması konusunda kendisine yer bulmuştur. Yolumuzda kurban, kişinin imkânı ve içinde bulunduğu konuma göre rızalıkla sunulan her şeydir. Bu bazen bir hayvanın tığlanarak kurban edilmesi bazen de Kırklar Cemi’nde olduğu gibi, bir üzümün kırka bölünmesi ile olur. Esas olan, kurbanı kendi hanende saklamak değil, canlarla paylaşmak ve gönüllerin birlenmesidir. Hünkar’ın, Kadıncık Ana’nın kara kazan düsturunda olduğu gibi, yiyene helal yedirene delildir.
Alevi-Bektaşi inancında Hakka ulaşmak, ak-pak olmakla, eline beline diline sahip olmakla olur. Kurban; kini, kibiri gönülden atmak ve nefsi terbiye etmektir. Bayram ise yola turab olmak ve Pir’in cemaline niyazdır. Zalime biat edilmediği, gönüllerin kırılmadığı, mazlumların yüzünün güldüğü her gün bayramdır.
“Kurbanlar tığlanıp gülbeng çekildi/Gaflet uykusundan uyana geldim/Dört kapı sancağı anda dikildi/Üryan büryan olup meydana geldim” Nefsini kurban, tenini tercüman eden canlara Aşkı Niyazlarımızla…”
PİRHA-Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi. Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.
Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi.
Panelden önce Ağuçan Ocağı’nda Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler ve Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır gülbeng okudu.
Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır, Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, Avukat Sinan Can’ın konuşmacı olarak katıldığı panele DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak ile Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.
“TOPRAKLARIMIZ TALAN EDİLECEK”
Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. Peki maden çıkartıldıktan sonra köylerin hâli ne olacak? Hayvanları nerede otlanacak? O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.
Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır ise konuşmasında şunları ifade etti:
“Maden şirketleri sadece kendi menfaatlerini düşünerek doğamızı tahrip etmek istiyor. Türkiye’nin neresinde olursa olsun canlı yaşamını yok etmek isteyenlere karşı birlik içerisinde mücadele etmemiz gerekiyor.”
“DİRENMEDEN DOĞAMIZI KORUYAMAYIZ”
Türkiye’nin dört bir yanında maden projelerine karşı halkın direnişte olduğunu vurgulayan Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, “Direnmeden doğamızı koruyamayız. Bugün Sekasur’da köylüler direnmeseydi maden şirketi çoktan çalışmalara başlamıştı. Bir tarafında Ağuçan Ocağı diğer tarafında ise Sultan Hıdır Ocağı var, 1938’de katledilen 24 canımızın anıtının olduğu yere kepçe vurmak hangi vicdana sığar. Böyle bir yıkımı bizler asla kabul edemeyiz” diye belirtti.
Pamza madenciliği ile birlikte bölgedeki su kaynaklarının, bitki örtüsünün ve coğrafi yapısının ciddi anlamda zarar göreceğini söyleyen DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, “Pomza madeni çalışmalarına izin verdiğimiz zaman bitki örtümüz tamamen yok olacak ve ancak 50 yıl sonra yeniden kendine gelebilecek. Dersim’in doğasını korumak için bütüne kadar mücadele ettik, bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğiz” diye ifade etti.
“MADEN PROJELERİ YERELDEN DESTEK ALINARAK YAPILIYOR”
Dersim’in muhalif kimliğinden dolayı defalarca katliamlara ve sürgünlere maruz kaldığını belirten Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, “Ama yapılan tüm saldırılara karşı Dersim dik durmayı başarmıştır. Egemenler ise artık Dersim’e yönelik yeni saldırı planlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Dersim’in toprakları satın alınarak demografik yapının değiştirilmesi istenmektedir. Arazilerini satmak isteyen hemşerilerimiz iyice düşünsün daha sonra karar versin” şeklinde konuştu.
Pomza maden şirketinin sahiplerinin Dersimli olduğunu söyleyen Avukat Sinan Can, “Dersim’deki maden projeleri iktidarın politikalarından bağımsız değil. Bunun da farkında olmak gerekiyor. Sadece şirketlere tepki gösterme yaklaşımı eksik olur. Dersim’deki maden projeleri maalesef yerelden destek alınarak yapılıyor” diye belirtti.
Meclis’ten geçen son yasa ile birlikte maden şirketlerine büyük rantlar sağladığını vurgulayan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “Sekasur ve Geyiksuyu’nda yürütülen mücadele Dersim için doğayı korumak için önemli bir deneyim. Aynı zamanda doğasına sahip çıkan, nöbet tutan ve herkesi birliğe çağıran ruh çok önemli” dedi.
Madencilik projelerine karşı yapmaları gereken tek şeyin birlikte mücadele etmek ve üretim yapmak olduğunu söyleyen Dersim Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Zeynel Erdoğan, “Eğer biz meralarımıza sahip çıkarsak, maden projelerini durdurabiliriz. 1990’larda ilimizde 860 bin hayvan varken şu anda 460 bin hayvan var. Onun için kendi topraklarımıza sahip çıkıp, üretim yapmamız lazım” diye konuştu.
Panel konuşmaların ardından Murat Akar ve Grup Başak’ın müzik dinletisiyle sona erdi.
PİRHA-2’nci Karakoçan Doğa ve Kültür Festivali’nin ikinci gününde “Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji” paneli gerçekleştirildi. Birey, toplum ve doğa arasındaki ikrarlı ilişkinin aynı zamanda ekolojik bir ilişki olduğunu belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Kainat bizim için öteki değil, egemen zihniyetin denetimindeki bir mülk değil bizim bir parçamızdır. İnancımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz, rayberlerimiz bireyi, toplumu ve doğayı kendi dışında saymamış ve cümle canla ikrarlı yaşamış” dedi.
Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde düzenlenen 2’nci Karakoçan Doğa ve Kültür Festivali; Karakoçan Belediyesi Belediyesi ve Kiğı-Karakoçan-Adaklı-Yayladere-Yedisu İlçeleri Sosyal Yardımlaşma, Kalkındırma ve Kültür Derneği (KAYY-DER), Karakoçan Dernekler Federasyonu ( KAR-DEF) ve Avrupa Karakoçanlılar Derneği (AV KARDEP) öncülüğünde düzenleniyor.
Festivalin ikinci gününde Karakoçan Belediyesi Konferans Salonu’nda “Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji” paneli düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Müjgan Halis yaparken panele Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek ve Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete konuşmacı olarak katıldı.
Birey, toplum ve doğa arasındaki ikrarlı ilişkinin aynı zamanda ekolojik bir ilişki olduğunu belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Kainat bizim için öteki değil, egemen zihniyetin denetimindeki bir mülk değil bizim bir parçamızdır. Rea Haq Alevi inancında ekolojik model dişil evren modeli üzerine kuruludur. Bugün başta Kürdistan’da ve özelinde de yaşadığımız coğrafyada HES’ler ve maden çalışmalarıyla o bölgedeki cümle canın kendi varlığını devam ettirmesi yasası ihlal ediliyor. Ayrıca o coğrafyadaki yaşanan bütün mikroorganizma dahil endemik bitkiler dahil bütün varlığın varoluş yasası da yok ediliyor ve kendi hakikati içerisinde de Hakk’a yürümüyorlar. Dış müdahale ile canlılar yok ediliyor. İnancımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz, rayberlerimiz bireyi, toplumu ve doğayı kendi dışında saymamış ve cümle canla ikrarlı yaşamış” dedi.
“BARIŞI İNŞA SÜRECİ BİR MÜCADELEDİR”
Barışı inşa sürecinin bir mücadele olduğunu dile getiren DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, “Demokratik toplum çağrısı sadece devlet ile Kürtler arasındaki ilişkinin tekrardan düzenlenmesi değil aynı zamanda insan insan ilişkilerinin, doğa insan ilişkilerinin ve devlet toplum ilişkilerinin tekrardan özüne uygun bir şekilde düzenlenmesi çabasıdır. Sistemi gerçekten köklü olarak dönüştürmek istiyorsak meseleyi sadece Kürt, Alevi ve kadın meselesine değil bu sorunları ortaya çıkaran sistemle çözümü aramak belki de en kalıcı ve en sağlıklı çözüm arayışlarından birisi olacaktır. Kürt ve Alevi meselesi gibi bütün sorunların inkârı üzerine dayalı sistem bir bütün olarak politika alanını ve siyasal alanı bir yabancılaşma zeminine çekiyor. Bizim çözüm arayışımız aynı zamanda kendi doğasına yabancılaşmaya karşı da bir mücadele olarak değerlendirilmeli” diye konuştu.
PİRHA-Ziyaretlerin Alevi inancında çok önemli olduğunu vurgulayan Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, “Bu yüzden tüm canlara çağrım topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın” dedi.
Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.
Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.
Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan önemini ve inanç mekân ilişkisine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“ZİYARETLER BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ VE KIYMETLİDİR”
PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?
Narin GÜLÇİÇEĞİ: Ziyaretler bizim için çok önemli ve kıymetlidir. Analarımız lokmalarını pişirip ziyarete giderler. Ziyaretler inancımızın olmazsa olmazlarındandır. Bizim mekânlarımız ziyaretlerimizdir. Bizim inancımızda dört duvar arası ziyaret değildir. İhtiyaçtan dolayı cemevleri yapılmış olabilir ama Dersim’de analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderler. Lokmalarını ziyaretlerde pay edip, gülbenglerini verip evine dönerler. Ziyaretler bizim için çok önemlidir. Bu yüzden tüm canlara çağrım; topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın. Bizi asimile edip topraklarımızdan, ziyaretlerimizden ve kültürümüzden uzaklaştırdılar. Bundan dolayı herkes kendi çocuklarına ziyaretin anlamının ve kutsallığın ne olduğunu çocuklarına aktarsınlar.
“ZİYARETLERİMİZ PAYLAŞIM MEKÂNLARIDIR”
-Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?
Kutsal günlerimiz vardır. Bizim için Gaxan, Xızır ve Hewtemal çok önemli ve kıymetlidir. Genelde ilkbahar aylarında analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderlerdi. Hewtemal doğanın uyanışı olduğu için ziyaretler ve mezarlıklar ziyaret edilirdi. 21 Mart’ta doğanın uyanışı ve Xızır’ın kutsallığıyla beraber cem yürütülürdü. Analarımız sabah erken kalkıp önce beden temizliği yapıp, çeşmeden taze su getirip dua okuyup lokmalarını pişirirlerdi. Daha sonra herkes komşusuna haber verip hep beraber ziyarete giderlerdi. Bizim ziyaretlerimiz paylaşımın mekânlarıdır. Yapılan lokmalar ziyarete gelmeyen komşulara da eşit bir şekilde dağıtılırdı.
“KUTSAL TOPRAKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM”
-İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?
Kutsal topraklarda, inancımıza hep beraber sahip çıkmalıyız. Burada olan bazı olumsuz olaylara asla fırsat vermeyelim ve inancımızı yeniden yaşatıp özümüze dönelim. Bizim inancımızda eşitlik, hoşgörü, paylaşım ve her zaman mazlumun yanında yer almak var. Bunlardan daha güzel bir şey olabilir mi? Bizler bir karıncayı bile incitmeyen bir inancız. İnsanlara manevi destek olmak çok önemli. İnsanlara dokunmak ve onun kültürüne sahip çıkmak çok kıymetli. Bundan dolayı elimizden geldiği kadar kutsal topraklarımıza sahip çıkalım. Kutsal topraklarımıza ve ziyaretlerimize gidelim. Özümüze yeniden dönelim.
PİRHA- Alevilik inancında ziyaretler/jar û diyarların en önemli mekanlar olarak yaşamın tüm alanında kendini hissetirdiğini ve toplumsal ilişkilerin bunun üzerinden şekil aldığını söyleyen Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan, “Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür” diye belirti.
Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.
Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.
Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan ifadesini ve inanç mekan ilişkisini konuştuk.
“BU DEĞERLERİ TOPLUMUN İNANCINDAN ÇIKARIRSANIZ GERİYE BİRŞEY KALMAZ”
PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?
Ali DOĞAN: Komumuzun inanç, itikat, kültür yaşamında ziyaretler kadim bir geleneğimizdir. Bu kadim geleneği büyüklerimiz bize güne kadar gelmiş, halen gözle görülen bir gelenektir. Bizde ziyaret, evliya, nişange, daravuli, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın birer nişangeleri olarak bu noktalarda Hakk’ı görmüşler. Onlarla gidip haklarını hak etmişler. Yaşamımızda en önemli değerlerden biridir.
Şimdi bu değerleri toplumun inancından, itikatından, kültüründen çıkar geriye bir şey kalmaz. Gün itibariyle de bizimkiler bu geleneği eskisi gibi olmasa da canlı bir damar olarak toplumda yaşıyor. Şimdi bizim büyüklerimiz mahkeme kapısı bilmemiş, evliya ve ziyareti üzerine yemin içmiştir. Duasını ona yapmıştır, bedduasını ona yapmıştır. Bu mekanları ziyaret ederek vicdanıyla onların huzurunda kendi vicdanıyla dar ve didar olmuştur. Bu bir gelenektir. Her yörede bakın büyüklerimiz ne diyor? Yaşadığı bölge için evliyalar ve ziyaretler diyarıdır. Hızır’ın mekanıdır. Yani evliya, ziyaret, nişange, dalavuli ve Hızır’ın mekanıdır. Şimdi onlar bu coğrafyayı böyle tanımlamış. Yaşadıkları bu bölgeyle böyle ilişkilenmiş. Şimdi Dersim’in hangi noktasına gidersen git mutlaka bir nişange ile karşı karşıya gelirsin. Dersim’in neresine gidersen git Hızır’a ait bir iz vardır, bir nişange vardır. vardır. Bir emanet vardır. Yani ya bir kaya vardır, ya bir taş vardır, ya bir çeşme vardır, ya işte gol çeto, gol la hazır deniliyor.
“KADASTROYA, MAHKMEYE GEREK YOK; YÜZÜNÜ GOMILGAN’A DÖN!”
Yani bunun gibi Dersim’in her tarafına yayılmış her köyün, her mezraya ziyareti ve bu şeyleri vardır. Bunlar bizim inancımıza, itikatımıza, kültürümüze böyle işlemiş. Benim nenem bir ocak kadınıydı. İlk sabah yüzünü güneşe ve bu evliyalara dönerek güne başlıyordu. Şimdi bu sadece benim nenemin yaşamı değil. Bu seninkisi de, diğer ikisinin de, diğer başkasınında yaşamı. Bir toplumu kavramlaşmış ismi vardır, bizde de bu kom olarak isim bulur. Bizimki komun bir yaşamıdır.
Evliyalar, nişangeler, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın mekanları. Bizimkiler bunları taş olarak görmemişler, ağaç olarak görmemişler. Onda neyi görmüşler? Onda Hakk’ı görmüşlerdir. Onunla ikrarlaşmışlardır. O evliyalarla bir bağ kurmuşlardır. Dert, dilek, dua, bedualarını onlarla yapmışlardır. Kendi içindeki sorunları onlarla çözmüşlerdir. Biz yetiştik yani, sınır meselesi oluyordu. Yüzünü Golmılgan’a döndüyordu. Taşını indir. Bitti. Diğeri indirmiyordu. Niye? Eğer diyordu ‘haklıysan yüzünü Golmılgan’a dön, taşını indir.’ Yani ben kabul ediyorum. Yani kadastroya, mahkemeye gitmeye gerek yok. Çünkü bu kadar bizim yaşamımıza, inancımıza, kültürümüze girmiş mekanlardır. Onun için yani bugün evliyalar diyarı denmesinin nedeni budur. Dersim’in her yöresinde ziyareti ve evliyası vardır.
Yani o kutsanmıştır. Onlarla iç içe yaşamış bir toplum. O toplumun kültürü bunlarla oluşmuş. Hakk’ı bununla oluşmuş. Yani onun üstüne yemini içiyor. Bir haksızlığa uğradığı zaman bedavasını ona yapıyor, ona iletiyor. Şimdi bu mekanların bizim yaşamımızdaki yeri budur.
“TEBERİK EN KUTSAL DEĞERDİR, ONUN ÜZERİNE YEMİN EDİLİR”
Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?
Bizde kadimden gelen bir geleneğimiz vardır. Belki son nesil bilmeyebilir. Ama teberik kültürü, teberik geleneğinde eskiden hangi eve gitseydin en yakın evliyanın teberiği orada olurdu. Bir şey olduğu zaman nasıl ki işte diyelim ki Kur’an’a el basarım, İncil’e el el basarım denilirse, bizde de getir o ziyaretin teberiğini el basalım. Teberik neydi? Teberik evde en kutsal değerdi ve her evde mutlaka bir ziyaretin teberiği vardı. Bu bir gelenek, kadimden gelen bir gelenek.
Ve bu gelenek aynı zamanda her evin en baş köşesinde duran, kutsanan, üstüne yemin içilen teberik. Bu teberikler nedir? Bizimkiler bu mekanlarla ilişkilenirken gidip onların huzurunda vicdanlarıyla dar ve didar oluyorlar. Yani adam ziyarete gidiyor. Ziyarete giderken ne yapıyor? Oraya gidiyor. Onun huzurunda önce vicdanıyla dar duruyor. Bu bir taş da olabilir, bir çeşme gözesi de olabilir, onun huzurunda dara durur. Vicdanı ile dar ve didar olur. Ona karşı yaptığı şey ile kendi vicdanını sorgusunu yapar.
DAR DİDAR OLMA MEKANLARIYDI
Şimdi bu mekanlar bu kültürün, inanca sahip olan herkes için dar ve didar olma mekanlarıdır. Bu çok önemli. Bizim büyüklerimiz bunu yaşayarak yapıyordu. Yani bunun en açık örneği, bize en yakın iki nokta vardı. Bizim aile mutlaka her sonbaharda bu iki noktaya gidiyordu. Biri Çarkapı’ydı, biri Golmılgan ziyaretiydi. Dedem saatlerce konuşuyordu işte. Yani yaptığı hatayla, onun huzurunda kendisiyle yüzleşip vicdanıyla dar didar oluyordu.
“ZİYARETE KÜS GİDİLMEZ, GİDERSE DE KÜS DÖNÜLMEZ”
İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?
Her yıl her sonbaharda mutlaka kimsenin çağırmasına ve anons etmesine gerek olmadan mutlaka ailece bir ziyarete gider, dert dileklerini iletirler. Onun huzurunda vicdanıyla dar didar olup geri gelir ve teberiğini alır, eve gelir. Onun üstüne yemin içer. Ona bağlı kalacağına dair o teberikle onu evine getirir. Bizde bir gelenektir, ziyaretlerin üstüne küsülü (küs) gidilmez. Ziyaretlerin üstüne küsülü giderse orada küsülü dönülmez. Şimdi bu mekanlar en zor dönemlerdeki toplum içerisindeki en zor sorunlar bu mekanlarda çözülmüş. Bu mekanlara gidip cem civat yapılarak onların huzurunda dar ve didara durulmuş, oranın teberiği almış teberikle geri gelinmiş ve barışılmıştır.
O MEKANDAKİ HERKES HAK KILLESİ KESEREK İLİŞKİ KURUYORDU
Ben yetiştim mesela. Diyelim ki bizimkiler Çarkapı’ya gidiyordu. 60’lı yıllardaki Çarkapı’ya gitmeyi ben çok iyi biliyorum. En az 1,5 kilometre kalınca bütün herkes ayakkabılarını eline alıyordu. Yalın ayak. Herkes kendince ilişki kuruyordu. Herkes kendince orayla dileğini, isteğini, hatasını yüzleşerek üstüne gidiyordu. Killesini kesiyordu, çırasını yakıyordu. O mekanda bulunan herkesle de Hak kellesi keserek ilişki kuruyordu. İki küsülü adam olsaydı onları da kesmek zorunda kalırdı. O mekanda küstürüp da birine Hak kellesi (kıllesi) kesmemek geleneğe ait ayrı bir şeydi. Yani bu evliyalarla ilişkilenmenin en büyük şeyi buydu. Bu evliyalara küs gidilmez. Küs gidilirse küs geri gelinmez.
İLK VARDIĞIMIZ, İLİŞKİ KURDUĞUMUZ MEKANLARDIR
Dersim’de bu kadar ilk insanın vardığı, ilk ilişki kurduğu evliyalardır. Dersim’in hangi köyüne gidersen git sana ziyaret gösterirler. Sana bir evliya gösterirler, bir çeşme gözesi gösterirler, bir kaya gösterirler. İşte Hızır’ın atının ayak hızı vardır. Hızır’ın nişangesidir. Veya falan ziyaretin nişangesidir. Şimdi bunlar bizim toplumumuzun kadimden gelen ve inancımıza, itikadımıza, kültürümüze işlemiş değerlerimizdir. Bak çok ilginç. Mesela düşün ki ben Ağuçan Ocağı’na gittim. 2000 yıllarında oraya bakan, orada yaşayan bir kadının değiştirisi oldu. Ne zaman ki silah ile ziyaretlerimizin üstüne gelindi. Ne zaman ki silahlarla ziyaretlerin önünde geçildi. Bu memleketin bin bereketi kaçtı. Silah bu memlekete girince Çoyê Hak (Hakk’ın sopası) devri bitti. Demek ki belli bir döneme kadar bu evliyaları, bu ocakları temsil eden kültürümüzde Çoy Hak kültürü vardır.
BARIŞIN OLUŞMASINDAKİ MEKANLARDIR
Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür. Bu mekanlarda hal edilmişti. Veya bir köyde bir sorun olduğu zaman bu evliyaların teberigiyle halledilmişti. Teberik toplumumuzun en kadim değeridir. Yani bu mekanların daha halen hatırlayamadığımız bir sürü inanç, itikat ve kültür ve yaşamımızda yerleri vardır. Ama gün itibarıyla bunlar nasıl işliyor? Bunlar tartışma konusudur. Fakat gelenek boyutuyla baktığımız zaman diyelim ki bizim büyüklerimizin kal u beladan beri getirdikleri gelenek ve kültür böyledir.
PİRHA- Dr. İsmet Konak, Dersim Katliamı’ndan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladığına dikkat çekerek, “Bu planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti” dedi. Dersim’de anadil kullanımının zayıflığına işaret ederek “Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sordu.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Akademisyen, Dr. İsmet Konak, oldu.
İsmet Konak, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, dil, kültür ve kimliğin önemini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KÜRTLER, OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE BASKI YAŞADI”
-Dersim Katliamı’na gelinen süreçte Kürtler nasıl baskılara maruz kaldı?
1937-38 Dersim Katliamı’na kadar Kürtler birçok zulme ve baskıya maruz kaldı. Kürtler sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı Devleti döneminde de baskı yaşamıştı. 1898 yılında Kürdistan gazetesi sürgünde Kahire’de yayımlanmak zorunda kaldı. Buna benzer bir örnek de Güney Kürdistan’da 1907 yılında yaşandı Şeyh Abdusselam Barzani özerk bir idare ve anadilinde eğitim için II. Abdülhamit’e başvuruda bulundu ama Türk yönetiminin cevabı çok sert oldu. Asker gönderildi, Barzani’ye karşı orantısız güç kullanıldı. 1908 yılından itibaren iktidara ittihatçıların gelmesiyle birlikte Barzani’ye karşı daha fazla güç kullanıldı ve 1914 yılında idam edildi. İdam ettiren de Musul Valisi Süleyman Nazif’ti. Süleyman Nazif’in Amedli olduğu ve Kürt olduğu malumdur. Bu dönemde Osmanlı’nın baskısı Dersim üzerinde de söz konusuydu. Dersimli aşiretlerin bir kısmı Türk yönetimine karşı mücadele etmekteydi. Mesela Qoçan Aşiret Reisi İdare İbrahim Ağa onlardan biriydi. Şu cümlesi oldukça ünlüdür: “Ben Osmanlı’nın çeşmesinden su içmem. Çünkü suyu bulanıktır.” Yine Dersim’den örnek verilmesi gereken isimlerden biri Kurêşan Aşiret Reisi Alîyê Gaxî’dir. 1916 yılında Doğu Dersim’de Osmanlı yönetimine karşı direnmiştir. Tabii bu yıllarda tüm Kürdistan’da örnekler çoğaltılabilir.
1918 yılına gelindiğinde Kürtler arasında Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla yeni bir örgüt tesis edildi. Kürdistan Teali Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasında 1918 yılının aralık ayında bir antlaşma yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre İstanbul yönetimi bir Kürt özerkliğini tanıyacaktı. 1919 yılına gelindiğinde ise konjonktür yeniden değişti. Bir taraftan Paris’te devam eden bir konferans, diğer taraftan Anadolu’da Mustafa Kemal inisiyatifinde şekillenen bir hareket söz konusuydu. Paris Barış Konferansı sonucunda Sevr Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma bir Kürdistan öneriyordu ama sınırları oldukça küçüktü. Dolayısıyla Kürt dinamikler arasında bir tartışma yaratmıştı. Kürtlerde büyük bir Kürdistan hayali vardı. Her ne kadar Binbaşı Noel’le bazı görüşmeler yapıldıysa da kafalar karışıktı. Bu açıdan Mustafa Kemal’in Anadolu’da başlattığı hareket bazı Kürtlerde olumlu karşılanmış olabilir. Bu hareketi fırsata çevirme algısı tecessüm etmiş olabilir.
“DEVLET, KIZ ÇOCUKLARINA TÜRKÇE ÖĞRETİP ASİMİLASYONU HIZLANDIRMAYI PLANLADI”
-Ulus-devletin temellerinin atıldığı 1924 Anayasası, Kürtler ve diğer etnik kimlikler için neyi ifade ediyordu?
Bu keşmekeş içinde Dersim’in pozisyonu da kaygandı. Dersim’in kimi ileri gelenleri Ankara yönetimine olumlu yaklaşırken, bir kesim mutlak suretle karşı çıkıyordu. Hasan Hayri Bey ve Diyap Ağa gibi isimler mebusluk yapmış Ankara yönetimiyle bir dayanışma kurmuştu. Buna mukabil Seyit Rıza, Alişer gibi isimler Ankara’ya karşı mukavemet yanlısıydı. Mustafa Kemal yönetiminin maskesi, aslında Koçgiri direnişi esnasında düşmüştü. Özellikle Koçgiri ve Dersim Kürtleri, Ankara’nın Kürtler karşısındaki tutumunu gözler önüne sermişti. Buna rağmen Kürtlerin konformist tutumu devam etmişti. Lozan Barış Antlaşması karşısında takınılan uzlaşmacı tavır Kürtlere çok şey kaybettirdi ve hiçbir statü verilmedi.
Daha sonra Mustafa Kemal yönetimi 1924 Anayasası ile ulus-devletin resmi temellerini atmıştı. Anayasanın 2. maddesinde devletin resmi dili Türkçe olarak formüle edilirken, 88. maddesinde Türk kimliğine dayalı bir vatandaşlık tanımlaması yapıldı. Yani çanlar Kürtler ve diğer etnik kimlikler için çalmaya başlamıştı. 1 yıl sonra ise devletin “Kürdistan Anayasası” yani Şark Islahat Planı hazırlandı. Sinsice hazırlanan bu planın 13. ve 14. maddeleri Dersim’i yakından ilgilendirmektedir. 13. maddeye göre Kürdistan’ın birçok vilayetinde ve Dersim’de çarşı, pazar, sokak, kamusal alanda Türkçe dışında diğer dillerden biri konuşulursa ceza verilmesi şart koşuluyordu. 14. madde ise direkt Dersim’i konu ediyordu. Buna göre Dersim’de müstacelen leyli mektepler ve kız mektepleri açılmalıydı. Neden kız mektepleri? Devletin malikleri kızlara Türkçe öğretip asimilasyonu hızlandırmayı planlıyordu. Zira kadının aile üzerindeki rolünü iyi biliyorlardı.
“KATLİAMDAN 1 YIL SONRA MİSYONERLİK ÇALIŞMASI BAŞLADI”
-Kemalist rejim döneminde ‘çıban’ olarak görülen Dersim’de neler yapıldı?
1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Dersim’i bir “çıban” olarak tanımladı. Kemalist yönetim bu tarihten itibaren Dersim’i tamamen mercek altına aldı. Birçok rapor hazırlandı ve “imha planı” teşkil edildi. Bu plan 1937-38 yıllarında icra edildi. Kimilerine göre 50 bin, kimilerine göre ise 70 bin Dersim Kürdü katledildi. Katliamdan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladı. İmha planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti”.
Şunun altını çizmek gerek sanki Dersim veya diğer yerlerde herkes “al, çocuklarımıza Türkçe öğret” coşkusu yaşamış gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor. Bu doğru değil. Mesela Sıdıka Avar’ın Karlıova’ya geldiğini duyan aileler, bir gecede kızlarını küçük yaşta evlendirmek zorunda kalmış ki alıp gitmesin. Yine Sıdıka Avar, Nazmiye’ye gitmiş, Zerif adında bir kız çocuğunu almak isterken annesi ve babası tarafından kendisine izin verilmemiş, üstelik dayak yemişti. Daha sonra Sıdıka Avar, Mazgirt’te bir eve misafir olmak istemiş ama kabul edilmemişti. Ezcümle Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde geçmiş dönemleri şekilde özetliyor:
Tanzimat devri/Hürriyet devri/Cumhuriyet devri/Hepsini de gördüm/Bizim payımıza sadece felaket ve terteleler düştü.
-Dersim Tertelesi’nden sonra devlet Dersim’de nasıl bir politika izledi ve bu politikalarda başarılı oldu mu?
Dersim Tertelesi’nin üzerinden 88 yıl geçti. Bu süre zarfında Dersim çok şey gördü. Ulus-devlet her türlü yönteme başvurdu. Irkçılık, ayrımcılık, asimilasyon, baskılar hiç eksik olmadı. 85 yıl sonra özellikle dil, kültür ve kimlik bağlamında devletin “başarılı” olduğunu kabul etmek gerek. Maalesef Dersim’de ciddi bir kimlik bunalımı yaşanıyor. Bu bunalımı aşmanın iki yolu var. Biri devletin kendi görevini yapması, diğeri ise toplumun üzerine düşenler. 21. yüzyıla girmişiz, hala ulus-devlet yüzyıl öncesinin kodlarıyla hareket ediyor. 1924 Anayasası’nın 2. maddesi, şimdiki anayasada 3. madde olarak Dersim halkına ve tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Yine şimdiki anayasanın 42. maddesinde Türkçe dışında diğer dillerde eğitim verilemeyeceği belirtilmektedir.
Dolayısıyla 21. yüzyıla uygun bir anayasaya ihtiyaç var. Anadilinde eğitim hakkının mutlak suretle sağlanması gerekiyor. Örneğin Almanya’da Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde yaklaşık 60 bin Sorb yaşıyor. Brandenburg eyaletinin 25. maddesine göre Sorbların dili, kültürü ve kimliği garanti altına alınmaktadır. Yine Finlandiya’da Laponya bölgesinde 7 bin Sami yaşamaktadır. Samiler için birçok hukuki düzenleme yapıldı. 1992 yılında kabul edilen Sami Dili Kanunu’na göre Samiler kendi anadillerinde eğitim görebiliyor. Bir de Türkiye ve Kürdistan’a bakalım. 20 milyon Kürt kendi anadilinde eğitim göremiyor, bu kabul edilemez.
“DERSİMLİLERİN, ANADİL KONUSUNDA KOLAY PES ETMEMESİ LAZIM”
-Dil, kültür ve kimliğin önemi nedir? Dersim halkı, anadilini korumak için mücadelesi yeterli mi?
Dersim halkının üstlenmesi gereken bir görev var. Ulus-devlet paradigması zaten belli. Ancak Dersimlilerin bu kadar kolay pes etmemesi gerek. Özellikle anadilini kullanma, konuşma ve yazma açısından büyük eksiklikleri var. Anadilinde çok inatçı olmak gerek. Tıpkı insanların başına konma inatçılığına sahip bir “at sineği” gibi olmak lazım. Dil, kültür ve kimliği korumak için bu inatçılık bize gerekiyor. Filozofun biri diyor ki kişinin anadili onun derisidir, diğer diller ise kıyafetidir. Kıyafetleri değiştirebilir ama derisini asla. Dolayısıyla anadilinin değerini bilmek gerek. Dersimliler çok okuyor, entelektüel şahsiyetler var, ama anadiline yeterince önem vermiyorlar. Felsefe okuyorlar, derin analizleri var ama asıl soruyu sormuyorlar: “Ben kimim? Kimlik ve dilim ne durumda?”. Felsefe her şeyden önce varlık üzerine soru sormaktır.
Geçen Ramazan Bayramı’nda annemle beraber Amed’e bağlı Eğil ilçesine gittik. Orada Kırmancki’nin çok konuşulduğunu duymuştum. Göl kenarına gittik, çok sayıda lokanta ve kafe vardı. Bir o kadar da genç vardı. Biraz kulak verdim, gençler kendi arasında yüzde 90 oranında Kırmancki konuşuyordu. Çok şaşırdım ve bir o kadar da sevindim. Kırmancki soru sordum, cevabını Kırmancki aldım. Bu durum beni çok ümitlendirdi. Dersim’e her geldiğimde ise ümidim daha fazla kırılıyor ve öfkeleniyorum. Köylerde dahi sorduğunuz soruya Kırmancki cevap alamıyorsunuz.
Biliyorsunuz biz Bingöl ve Elazığ Zazalarını çok eleştiriyoruz, devletçi oldukları ve sağ partilere oy verdikleri için. Lakin kendi aralarında yüksek oranda Kırmancki konuşuyorlar ve geleneklerini koruyorlar. Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sık sık kendime soruyorum. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde şöyle yazıyor: “Güneş ve ay olmazsa dünya karanlıktır, ilim ve irfan olmazsa körlüktür. Dil, kültür ve kimlik bizim için ay ve güneştir. Onlar yoksa dünya karanlıktır.”
PİRHA-DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu tarafından gerçekleştirilen “Alimler, Analar ve Pirler Buluşması” başlıklı çalıştay sona erdi. Demokrasi ve insan hakları mücadelesinde herkesin ortak olması gerektiğini belirten DAD Eş Genel başkanı Kadriye Doğan, “Önce savaşı sonlandıran, barışı egemen kılan ortak mücadeleyle Türkiye’yi demokratikleştirmemiz gerekiyor” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu tarafından düzenlenen “Alimler, Analar ve Pirler Buluşması” çalıştayı, “Deneyim paylaşımı ve ortak mücadele olanakları” başlıklı forumla devam etti. Katılımcılar söz alarak, düşüncelerini ve deneyimlerini paylaştı.
“HEPİMİZİN HIZIR’I OLMALIYIZ”
Coğrafyada yaşanan sorunlara karşı alınması gereken sorumluluğun herkesin vicdan meselesi olduğunu belirten DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Sorunları neden paylaşamıyoruz. Kızılbaş Alevilerin ibadethaneleri kabul görmüyor. Bu hepimizin sorunu. Kürdistan’daki sorunlara karşı bir araya gelmiyorsak bu hepimizin sorunu. Bu çerçevede geçekten gönüllerimizi birbirimize açmamız lazım. Birbirimizin Hızır’ı olmalıyız” dedi.
“TÜRKİYE’Yİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEMİZ GEREKİYOR”
“Biz bugüne kadar neden ayrıştık” sorusuna herkesin ayrı cevaplar vereceğini söyleyen Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ise konuşmasında şunları dile getirdi:
“Bizi birbirimizden ayrıştıran yasalardır, devlet algısıdır. Bizi ayrıştırmayı kendine görev edinen sistemin bizi getirdiği nokta; arkadaşlıktan, dostluktan birbirimizi anlamaktan uzak insanlar olduk. Devletin tanımlaması yasal bir meseledir, birbirimizi kabul eden yasal süreci inşa etmek zorundayız. Artık Alevilerin ve Kürtlerin kendilerini tek başına inşa edebilmeleri mümkün değil. Kadınların da emekçilerin de kendini demokrasiye evirmesi mümkün değil. Demokrasi, insan hakları mücadelesinden herkesin ortak olması lazım, önce savaşı sonlandıran, barışı egemen kılan ortak mücadeleyle Türkiye’yi demokratikleştirmemiz gerekiyor. Yani sistemin değişmesi gerekiyor.”
“TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
Çok ciddi problemlerin olduğunu vurgulayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Hüda Kaya, “Toplumsal çürümeyle karşı karşıyayız. İnsanlıktan çıkıp, insanlığı, değerleri çürüttüler. İnsanlığı bilenler eşit mahlûkattır. İnsanlaşamayanlar eşit olamaz. Müslümanım diyenler, her gün ağzınızdan düşürmediği besmelede ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ diyoruz. Rahim, yaratıcının yarattığı bir varlığa kendi vasfını organ olarak da ikram eden bir kavramdır. Bunu kadına vermiştir. Her gün ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyen insanlar; her gün kadınlar öldürülürken nerede?” diye sordu.
“BİRBİRİMİZİ ANLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR”
Çalıştayda son olarak söz alan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Mahfuz Güleryüz, toplantıda ortaya çıkan kimi başlıkları şu şekilde sıraladı:
“* Sadece bir inancın mensuplarının değil, birçok inancın mensupları olarak birlikte yaşamın zeminini oluşturmak zorundayız.
* Birbirimizi tanımlamaya değil, anlamaya ihtiyacımız var.
* Kendi kimliğimiz kendi ortak değerimiz olan etnik kimliğimiz ve Türkiye’de yaşanan sorunlar konusunda ortak dil oluşturmalıyız. Bunun için bir inisiyatif oluşturulması önerisi geldi.
* Tarihsel olarak halen bir araya gelemememizin yarattığı sorunlar tartışıldı.
* Sorunların aşılması konusunda ortak mücadele ve direniş yaratmanın önemine değinildi.”
PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, yok olma tehlikesi altındaki Dersim kültürünü gelecek kuşaklara taşıma mücadelesi veriyor. Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Dersim kültürü çok zengin ancak bizim dilimizin ve kültürümüzün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor görünüyor” dedi.
İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor.
Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı. Dersim’in tüm ilçelerini, köy köy gezerek yaşlılara anlattırdığı masalları kitapta toplayan Canerik, “Hangi fakirin evine girersen gir, sana verecek bir masalı vardır mutlaka” diyor.
“DİL VE KÜLTÜR BİRBİRİNDEN AYRILMAZ BİR PARÇA”
Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Caner Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Bugün konuştuğumuz dil farklı şivelerle Bingöl’de, Palu’da, Amed’de ve birçok yerde konuşuluyor ama Dersim’de dili şekillendiren kültürel altyapıdır. Buradaki inanç, coğrafi özelikler ve yaşam tarzı bu dile kimliğini veren unsurlar. Dersim aslında dil, inanç ve coğrafyası ile diğer yerlerden ayrılıyor. Hepsini birleştiğimiz zaman eskilerin deyişiyle Kırmanciye yenilerin deyişiyle Dersim kültürü dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Burada farklı olarak inancın, coğrafyanın ve kültürün şekillendirdiği ayrı bir karakter oluşmuş. O yüzden aslında kaybolmakta olan Dersim kültürü” diye ifade etti.
“ÇOCUĞUMUZA DİLİMİZİ ÖĞRETMİYORUZ”
Kırmancki’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasında birçok hata yaptıklarını ifade eden Caner Canerik, “‘Okullarda ders verilmiyor, devlet asimilasyon politikası uyguluyor’ deniliyor evet bunlar var ama bunlar çok küçük bir oranda. Biz kendi dilimizi bilmiyoruz, çocuğumuza da dilimizi öğretmiyoruz. Bu konuda asıl suçu kendimizde aramamız gerekiyor. Ben dil konusunda da çok karamsarım artık, ‘Kamile Dersim’ projesi çektiğimde şunu söyledim: 50 yıl sonra insanlar artık burada böyle bir dil ve kültür varmış diyecekler. Artık insanlara ulaşamıyorsun. İnsanlar ne Kırmancki konuşuyorlar ne de okuyorlar. O yüzden bizim dilin ve kültürün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor gözüküyor. Gençler burayı terk ediyor, çocuk doğum oranları çok düşük. Yeni insan olmadıktan sonra bunun önüne geçmek çok zor” dedi.
“MASALLARIN DEĞERİNİN FARKINDA DEĞİLİZ”
Çocukluğunda masalları çok fazla dinleyemediğini söyleyen Caner Canerik, “Asimilasyon süreci ve 1980’li yıllardaki baskı ortamı çok fazla olduğu için biz kendi kültürümüzden kopmuştuk. Daha sonraki süreçte masalları derlemeyi aslında kendim için yaptım. Çünkü masalları dinlemek hoşuma gidiyordu. Özellikle o fantezi dünyasını Kırmancki görmek anlamlıydı. Biz masalların değerinin farkında değiliz. Yani masal diye aşağıladığımız birçok kimlik bizim kendi kültürümüzün bir parçasıydı. Örneğin Dersim masallarındaki kadın olgusuna baktığımız zaman cesur, öz güvenli, kafası çalışan ve erkeğe yön veren bir karakter var. Çocuklara anlatılan masalların onların kişilik şekillenmesinde önemli etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuk bu masalı dinlediği zaman kendisi hayal kuracaktır ve onun gibi olmak isteyecektir” diye belirtti.
“MASALLARA ULAŞMA KONUSUNDA SIKINTI YAŞIYORUZ”
Son yıllarda masallara ulaşma konusunda sıkıntı yaşadıklarını ifade eden Canerik, şöyle devam etti:
“Çünkü kitlelere kendi dilimizle ulaşmada bir sorun yaşıyoruz, çünkü insanlar okumuyorlar. Ben topladığım kayıtların çoğunu Kırmancki alıyorum. Çünkü onun kendi özgü bir rengi, dinamiği ve bir sıcaklığı var. Bu yönüyle bence çok daha değerli. Farklı bir dile çevirince aynı anlamı katabilmek çok kolay değil. Ama insanlara ulaştırmak için hiç yoktansa bu da iyidir. Kırmancki olarak masal dinleyip büyümüş bir insanın kültürel olarak çok daha zengin olduğunu düşünüyorum. Kamile Dersim projesinde benim amacım, var olan, yaşayan insanlardan alabileceğimi almak ve daha sonra onları değerlendirmekti. Yaklaşık olarak şu an yedi yıldır bu işle uğraşıyorum. Ciddi anlamda zorluklar yaşadım 350-400 civarında kayıt aldım. Gittiğim bölgeyle ilgili, kişinin kendi yaşadığı deneyimler, rüyalar, masallar ve efsaneleri kayıt altına almaya çalışıyorum. Biz tarih olarak bakınca en fazla 1938’deki katliamı biliyoruz ama Dersim tarihi sadece orayla sınırlı değil” dedi.
“DERSİM KİŞİLİĞİNİ OLUŞTURAN UNSURLAR EFSANELER VE MASALLARDIR”
Dersim hafızasını iyi bilmeleri gerektiğini vurgulayan Canerik, “Kafanın içine girmemiz gerekiyor. Yani dışarıda insanların fiziki olarak yaptığı mücadele elbette ki değerli ama kafanın içi daha önemli. Dersim kişiliğini şekillendiren unsurlar efsaneler ve masallardır. Eğer bu unsurları bilirsek o zaman gerçek Dersim’i ortaya çıkartabiliriz. Biz uzun yıllar Rus edebiyatı ve mitoloji olarak da ben kişisel olarak Yunan mitolojisine çok meraklıydım. Son yıllarda kendi kültürümüzü yeniden bir araya getirmeye başladık. Ama bizim mitolojik anlatımlarımızın onlardan hiçbir farkı yok” diye konuştu.
“BİZİM KÜLTÜRÜMÜZ ÇOK ZENGİN”
Toplum olarak çok aşağılandıklarını dile getiren Canerik, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Solcular geldi aşağıladı, sağcılar geldi aşağıladı. Herkes ‘burası geridir, modernize edilmeniz gerekir’ dedi. Ama bugün ben baktığım zaman diyorum ki hayır arkadaş bizim kültürümüz çok zengin. Medusa’nın hikayesi Kırmızıköprüde yaşanmış ama biz bunu bilmiyorduk. Medusa’yı okuyoruz ve ne güzel fantastik bir hikaye diyoruz ama Şehriban’ın hikayesi de var bunun farkında değiliz. Aynı hikayenin yansıması ve kadının mezarı var orada. Yani bu tür değerlerimizin farkında değiliz, bu durum bizi geçmişimizden kopartıyor ve sudan çıkmış balık gibi görünüyoruz. Ama gözlemlediğim kadarıyla Dersim kültürünü referans alarak yürüyen insanlar bence hep daha başarılı olmuştur, bundan sonra da başarılı olacaktır.”
PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba’nın son günü nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.
Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.
Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çetu Ziyaretinde, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) son gününde çok sayıda yurttaş çerağ uyandırıp, lokmalarını pay etti.
Yurttaşların yanı sıra Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ve DAD yöneticileri de çerağlar uyandırıp lokmalar pay etti.
“GELENEKLERİMİZİ SÜRDÜRMEK İÇİN GOLA ÇETO’YA GELDİK”
Geleneklerini sürdürmek için Gola Çeto’ya geldiklerini söyleyen Piri Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, “Bu gece bizim inanç, itikat ve kültürümüzde yer ve gök birbirleriyle dar ve didar olma gecesi olduğuna inanılıyor. Bu geceden sonra bütün suların, doğanın aklandığına inanılıyor. Bizde bu dönemde ziyaretlere, sulara ve ulu ağaçlara gidilir. Gola Çeto Hızır’ın nişangesi olduğu için buraya niyaz olup lokmalarımızı dağıtıp dileklerimizi istedik” dedi.
PİRHA- Yazar Kenan Aydoğdu, çocukluğunda anadilinde dinlediği masalları kitaplaştırdı. Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak ‘Dersim Halk Masalları’ kitabını oluşturan Aydoğdu, “Toplum masal anlatıcısı yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler” dedi. Aydoğdu, asıl geriye düşenin toplum olduğunu, yaşlıların daha ileride bir yerde konumlandığını vurguladı.
Yüzyıllardır dilden dile aktarılan ancak günümüzde yok olmakla karşı karşıya kalan yerel masalları bugüne taşımak için çaba içerisine giren Yazar Kenan Aydoğdu, Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak Dersim Halk Masalları kitabını oluşturdu. Aydoğdu’nun sözlü kültür geleneğini yaşatma çabası önemli bir yerde duruyor.
Erzincan’ın Tercan ilçesinde geçirdiği çocukluğunda Kırmancki/Zazaca dinlediği masallara, yatılı okula başlamasıyla yabancı bir dil ve inanç ile karşılaşması sonrasında yabancılaşan Aydoğdu, 2018 yılında yeniden çocukluk masallarını bulmak için Dersim, Erzincan, Bingöl, Varto ve İzmir’de birçok masal anlatıcısını kayıt altına almış.
Dersimin sözlü kültür geleneğinde hala varlığını koruyan halk masallarının neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu aktaran Aydoğdu, dönemin belki de en popüler sözlü anlatıcısı olan yaşlıların, şimdilerde bir evin karanlık odasında kaldığını üzülerek anlatıyor.
Aydoğdu, masal anlatıcısı yaşlılara dokunduğunda ise toplum hafızasının uğradığı değişimin çok daha anlaşılır olduğunu belirterek, “Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor” diye yorumladı.
‘Dersim Halk Masalları’ kitabının yazarı Kenan Aydoğdu ile masalları, masallara yeniden ulaşma serüvenini, sahadaki kaynağa ulaşmanın zorluk ve heyecanlarını, dönemin masal anlatıcılarının toplumsallıktaki yeri ve güncel durumu, mitolojik masalların inanç ile olan ilişkisini ve bu hikayelerin kitaba dönüşmesi sürecini konuştuk.
“ANADİLİMİZDE MASALLAR DİNLERDİK”
PİRHA- Doğduğunuz yerin toplumsal ilişkileri ve kültürel yapısı nasıldı? Masallar ile tanıştığınız ortamı biraz anlatır mısınız?
KENAN AYDOĞDU: Erzincan Tercan’da doğdum. Köyden çıkıp yatılı okulda okudum ve oradan çıkınca apayrı bir dünya ile tanıştık. 7 haneli bir köyde, diğer mezra köylerle de ilişkimizin olmadığı, yüksek dağlarla çevrili bir yerdeydik. Herkes Kırmancki/Zazaki konuşurdu. Başka hiçbir dil, inanç yoktu. Dünyanın ondan ibaret olduğunu düşünüyorduk. Köyden çıktığımızda ise deyim yerindeyse ‘hanyayı konyayı’ gördük. Çocukluk yıllarımda köyde elektrik yoktu, bol bol masallar anlatılırdı. Çocukluğumuza ait kendi oyunlarımız vardı ve onları oynardık. Bunlar hep kendi dilimizde ve inancımızda idi. Dilimiz, hiçbir dilden daha öte kültürel bir öge değil, hiçbirinden de daha aşağıda bir yerde durmuyor.
YATILI OKUL SÜRECİ VE BAŞKA BİR DİLE, KÜLTÜRE TESLİM OLMA
Dünyanın her yerinde kendi dilimizin ve inancımızın yaşadığını düşünüyorduk ama ilkokula başladıktan sonra bunun böyle olmadığını gördük. Bazı dillerin, inançların yasaklı olmasının dezavantajlı veya yasaklı halleri ile büyüdük. İlkokuldan bu yana yasaklı olduğumuzu bilerek büyüdük. Yatılı okullar, kendimize ait olmayan şeylerle tanışıp, hızlı bir şekilde ona dahil olmamızı isteyen bir sistemle karşılaştık. Sadece öğretmenlere değil başka bir dile, kültüre, inanca teslim edilme durumunuz var. Buradaki teslim olma durumu da çok masum bir teslimiyet değil. Bunun yasağıyla, dayağıyla, asimilasyonuyla teslim oluyorsunuz. Buradaki asıl sorun dilinizin, inancınızın, kültürünüzün sizden çıkması. Çocukluğumuz bambaşka bir gidişatın başlangıcıydı.
ÇOCUKLUK MASALLARINI ARAMA SERÜVENİ
– Kentlere göç serüveniniz başladı. Bölgede güçlü olan masal anlatıcılarının, masalları tarihsel hafıza olarak taşıdığı ve bunu sonrakilere aktardığını görüyoruz. Sizin tekrar bu masalları arama maceranız nasıl başladı?
Çocukluğumuzda televizyon yoktu. Nenem ve dedem bizlere çokça masal anlatırdı. Bu masallar saatlerce sürebilirdi. Masallara yönelmem biraz belgesel oluşturma fikri ile gelişti ve sonrasında kitaba dönüştü. Yaz aylarında köye gittiğimizde artık masalların yerini televizyonlar almıştı. Girdiğimiz politik ortamlarda, hem de kültürel alandaki çalışmalarımda bu masalların içeriğine nasıl ulaşabilirim, diye fikirlerim vardı. Amacım yaşlıların masallarını anlatan bir belgesel çekmekti. Tabi bunları çekmek için ekipmanlar çok pahalıydı ve o dönem işsizdim. Elimde olan kamera ve mikrofonu alarak Dersim’e gittim. Amacım isimlerini bildiğim ama içeriğini bilmediğim o masalları bulmaktı.
“KAHVELER DOLUSU YAŞLILAR MASAL BİLMİYORDU”
-Kaynak bulma, o kaynağa ulaşma süreci nasıl gelişti?
O dönem hiçbir çalışma yoktu. Hiç kimsenin çalışma yapmaması da beni bu işte ısrarcı kıldı. Ovacık ve Hozat’ta ilk dolu kahvehaneyi gördüğümde kendimi şanslı hissetim, yaşlılar doluydu. Kendimce tamam bu iş bu kadar dedim. Ama kimsenin masal bilmediğini öğrendim. Kimilerince bu gereksiz bulundu. Kimileri ise isimler vererek bu kişilerin kendilerine saatlerce masallar anlattığı bilgisini verdi. Büyük bir heyecanın yitip gittiğini o kişilerin yüz ifadelerinden anlıyorsunuz. Kahvelerin dolu, insanların kültürel öge olan o masalları bilmemesi canınızı yakıyor.
“MASALLAR BÖLÜK PÖRÇÜKTÜ”
İlk olarak Ovacık’ta bir yaşlı amcayı bulduk. Kamerayı kurup mikrofonu uzattık. Masalın mitolojik bir yerini anlatıyor ve gerisi yok. Hatırlamaya çalışıyor ama olmuyor. Onunla başladık ve o bile bir umuttu. Onun öncesinde de İzmir’de bir arkadaşımın nenesi ‘Alizer’ diye bir masal anlatmıştı ve ses kaydı almıştık. Çok bölük pörçüktü, masalın içi yoktu. Ovacık’ta aynı masalı bilen Emine ismindeki bir teyzeye denk geldim.
-Masal anlatıcılar bugünkü haliyle toplumun neresinde duruyor? Kendi dönemlerine göre en popüler olan, hemen herkesin akşamları masal dinlemek için yanına gittiği bir yerde bu masalcılar. Toplumun onlarla ilişkilenme biçimi nasıl?
Toplum masal anlatıcısı bu yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler. Kendilerini yeniden üretemedikleri bir bekleyiş. Gençliğini geçirdiği, bir sürü anısının olduğu o evin diğer odalarını terk ederek tek bir karanlık odasında ölümü bekleyen bir yerde duruyorlar. Toplum için belki de artık ‘işe yaramayan’ olmuşlar.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, televizyon ve sosyal medyanın girmesiyle birlikte apayrı bir yaşantının içerisine girildi. Bir yaşlı ile sohbet daha az gereksinim olan şeye dönüştü. Yaşlılara ilk dokunduğumda yani ‘masal biliyor musun’ dediğimde Emine teyze birkaç tane bildiğini söyledi. O an elim ayağıma dolandı, beni çok etkiledi. Çok espirili, çok zekiydi. Anlatmaya başladıkça o ‘karanlık’ köşenin mitolojik kahramanlarla dolu olarak aydınlandığını, toplumun hafızanın nasıl bir değişime uğradığına denk geliyorsun.
“ASIL GERİYE DÜŞEN TOPLUM, YAŞLI DAHA İLERİ BİR YERDE KONUMLANIYOR”
Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor. Onu anlatırken kendine güvendiği, anlattığında işe yarar olarak gördüğü, hakim olduğu bir yerde buluyorsunuz. Ona kendisini hatırlatıyorsunuz, o ise hatırladıkça size kültürünüzü hatırlatıyor. Toplumun çok ilerisinde. Sevdiğiniz bir kitabı okuyup kapattığınızdaki his neyse o yaşlının anlattığı masalları dinlemekte o his işte. İlk masalın hissettirdiği şey o oldu. Tamamlanmamış bir cümleyi tamamlamak diye söyleyebiliriz.
“MASALDA EN ÜST OTORİTE HIZIRDIR”
-Masallar içerisindeki mitolojik anlatımların toplumsal ilişkilerle, tarihle, inançla bağlantısı olduğunu biliyoruz. Dönem dönem o karakteri alıp ona yansıtıyor. İnançla ve masalların ilişkisine dair ne söylersiniz?
Masallar kesinlikle toplumun bütün değerlerini içerisinde barındırıyor. Mitolojide ‘dev’ kavramı çok var. Bu ‘dev’ ise o coğrafyanın aşılmayan zorlukları oluyor. O dev bir dağın aşılamaması olabilir. Tabi ki inancın da mitoloji ile bağı var. Çocuk sahibi olamayan bir padişah dağda gezerken biri ona elma verir ve çocuğu olur. Masalın içerisindeki en üst otorite padişah. Onun da üstünde bir otorite, ona çözüm oluşturabilecek yerin Hızır olması, o sözün hiç aksatılmamasına dair birkaç masalda denk geldim.
“HIZIR VE ZİYARET MASALLARDA GÜÇLÜ OLARAK VAR”
Yine Alık-Fatık masalında babaların dinleyebileceği, sözünden çıkamayacağı yer olarak ziyaretler gösterilir. Masalda üvey anneleri, babalarından iki kardeş olan Alık ve Fatık’ı kesmelerini istiyor. Ya da bir kötülük olarak onları aç bırakmak istiyor. Baba buna itiraz ettiğinde üvey anne kendisine, ‘git ziyarete sor, o ne derse onu yap’ diyor. Üvey annenin babanın kendisini dinlemeyeceğini bildiği için bunu ziyaret üzerinden yapması bir yerde inancın mitolojide güçlü yerini gösteriyor. Ziyaretler sorgulanmıyor. Hızır ve ziyaret kavramları masallarda güçlü olarak var.
MASALLARDA KADIN: KÖTÜ ÜVEY ANNE VE DAPİR
-Masallardaki mitolojik anlatımlarda kadın karakterler nerede duruyor?
Masallarda dönemin ruhu aktarıldığı için kadınların biraz daha ötelendiği, kötülüklerin kadın eliyle yapıldığı gibi durumlar var. Dapir kadındır ve Avrupa’daki cadılık kavramı ile eş değerdir ve bütün kötülükler o dapir eli ile yapılır. Masal kahramanı olan bir padişahın oğlunun sevgilisi için çıktığı yola varmadan önce diğer padişahların kızları ile zafer kazanıp evlenmesi, bol tercihi olan bir erkek modeli çiziyor. Belki de üzerine daha derinlikli çözümleme yapıldığında bütün masalların bir akışı vardır. Masal kahramanı olan erkeğin dağları aşması, devleri öldürmesi veya orduları yenmesi de aynı zamanda aşkı uğruna yani bir kadın için yaptığı bir şey oluyor. Burada eşitlenen bir durumda var. Mitolojik öğeler bağlamında toplumun yaşadığı argümanlarla şekillenmiş bir hikaye kahramanı görmüyorsunuz. Eşitlenen bir kadın figürü var; üvey anne kötü, dapir kötü.
KAYITLARIN KİTABA DÖNÜŞMESİ
-Dersim’in dışında farklı yerlerde de kayıt aldınız değil mi?
İzmir ve Erzincan’da çekimlere devam ettim. Sosyolojik Dersim denen Varto, Bingöl, Erzincan’dan masallardan oluşan bir kitap. 2018 yılından bugüne kadar süren bir süreç oldu. Sonraki süreçte pandeminin araya girmesi, ekonomik kriz, kağıt ve mürekkebin pahalanması gibi sorunlar araya girdi. Her yayınevinin masal basma gibi durumu yok. Yayın süreci de zor oldu. Bu süreçte çeviriler ile uğraştım, alt yazılar için uğraştım. Belgesel için Zazaca’dan alt yazıya çevirdiğim yazılar kitaba dönüştü.
“ANLATIMLARA SADIK KALINDI”
Çeviriler bittikten sonra birkaç yayınevi le görüştük. Nota Bene Yayınevi ile görüşmemiz olumlu geçti ve kitap 2023 yılında basıldı. İlk etapta yakın arkadaş çevresinde çok olumlu tepkiler aldım, çok kişi aradı. Bunun reklam kısmı eksik kalıyor. Masalların kayıt altına alınmasının benim için manevi bir yönü vardı. Sizin dokunabileceğiz, buradayız diyebileceğiniz dernekler de eskisi kadar yok. Sesinizi duyuramayabiliyorsunuz. Derlemelerde edebi yönü pahasına anlatıma sadık kalarak olduğu gibi vermek daha doğru olacaktır.”
Ersin ÖZGÜL/İZMİR
Kitaba ulaşmak isteyenler için iletişim numarası: 0505 774 18 17
PİRHA – Yazar Piri Er, Kerbela’da katledilen 12 imam adına tutulan 12 günlük matem orucunun ardından dağıtılan aşurenin ne anlama geldiğini anlattı. Yazar Er, aşure geleneğinin 16. Yüzyılda 12 imam geleneği ile belirginlik gösterdiğini belirterek, “Tek başına aşure yapmak bir inanç motifi değildir” dedi. Er, ekledi: Aslında aşurenin özünde toplumsal birliktelik ve aynı zamanda sorgu, görgü vardır.
Alevi inancına mensup yurttaşlar, 12 gün tutulan matem orucunun ardından aşurelerini dağıtmaya devam ediyor.
Aleviler tarafından ‘Matem ayı’ olarak adlandırılan süreç sonrasında 12 ayrı malzeme ile yapılan aşurenin tam olarak manası nedir, Araştırmacı Yazar Piri Er’den dinledik.
Muharrem ayının 13. gününde pişirilen aşurenin sadece Aleviliğe özgü bir ritüel olmadığını vurgulayan Piri Er, “Aşureyi Sünni müslümanlar da gayrimüslimler de yapıyor. Ama Alevilikte çok daha belirgin bir figür olduğu için aşure sanki sadece Alevilere özgü bir ritüelmiş gibi değerlendiriliyor” dedi.
TARİHTE AŞURE GELENEĞİ!
Kerbela’da yapılan katliam sonrasında aşure geleneğinin Alevi inancında başladığı ifade edilse de Yazar Piri Er, bu kanının doğru olmadığının altını çiziyor. Er, aşurenin artık evrensel bir yiyecek haline geldiğini belirterek şu görüşü savunuyor:
“Müslümanlar da 10 Muharrem’den sonra aşure yaparlar. Aşure, hem mitolojiktir hem de bir anlamda inanç bağlantılı gelenekselleşmiş uygulamalar bütünüdür. Peki ‘aşure’ adını nereden alıyor? Aşure, Arap aylarından Muharrem ayının 10. günü olan ‘Aşur’dan alır. Bu günün Aleviler açısından diğer bir özelliği de 10 Muharrem, yani 10 Ekim 680’de Hz. Hüseyin Kerbela’da katledilmiştir. Yahudi takvimindeki ‘Tişri’ ayının 10. günü Yahudiler açısından belki de en önemli günlerden birisidir. Çünkü o gün ‘Yom Küppur’ (bağışlanma günü) adlı 26 saatlik bir oruç tutulur. Hz Muhammed tarafından bu orucun daha sonra müslümanlara tutturulduğu biliniyor. Ancak Yahudi geleneği gibi eski gelenekler kolay kolay bırakılmıyor. Ama Ramazan ayının bildirilmesinden sonra tek başına 10 Muharrem günü oruç tutulması ‘mekruh’ yani ‘dinde karşılığı olmayan’ uygulama olarak sayılıyor. Ama eski gelenekleri bırakmayan İslam toplumu, bugün ile ilgili farklı inançlar oluşturuyor. Mesela Adem’in tövbesinin bugün kabul olduğu ya da Yunus’un, balığın karnından bugün kurtulduğu, İbrahim’in atıldığı ateşten bugün kurtulduğu ve aşureye kaynaklık ettiği düşünülen Nuh’un gemisinin sular çekilince bugün karaya oturduğu şeklinde çeşitli rivayetler, mitolojik anlatımlar üreterek bugünü İslam inancı içerisinde yaşatmaya devam ediyorlar.
Süreç Yahudilikten başladı, İslam’a geldi. Ramazan ayının bildirilmesi ile birlikte mekruh sayıldı, buna bağlı farklı gerekçeler oluşturularak İslam toplumu içerisinde bugün yaşatılmaya devam etti.”
12 İMAM KÜLTÜ SONRASI AŞURE RİTÜELİ!
Nuh’un Gemisi mitolojisinin Alevi inancı içerisinde de yer bulduğunu belirten Piri Er, sözlerine şöyle devam etti:
“Bu İslam geleneğindeki bağlantı bir şekilde Alevi mitolojisi içerisine de belli ölçülerde aktarılmış ama mitolojilerin bilimsel bir tutarlılığı olmaz. Eğer mitolojiye inanırsanız o bir anlamda sizin gerçeğinize dönüşür.
Peki bu anlayış Alevi inancı içerisine nasıl geldi? Bir arada yaşayan topluluklar, süreç içerisinde birbirlerinin çeşitli geleneklerini alırlar, etkileşirler. Alevilik, bana göre İslam’dan çok önce var olan bir inanç. Ama süreç içerisinde İslam ve başka inançlar ile ilişkiye girdi. Diğer inançlardan alınanlar ile aşure geleneğinin de tahmin ediyorum ki 15. ya da 16. yüzyıl itibari ile Aleviliğin içerisine girdiğini düşünüyorum. Çünkü 16. yüzyıl itibariyle Anadolu Aleviliği üzerindeki en büyük etkileşimlerden birisi 1501 yılında Şah İsmail önderliğinde kurulan Safevi Devleti’nin Anadolu’da kendine müritler toplaması ve Yavuz ile olan mücadelesinde Alevileri kendine yandaş edindirmesi ve bu paralelde hareket etmesidir. Bunu yaparken de Anadolu Aleviliğine ait kimi figürleri alıp kullanarak Caferi geleneğinin temsilcisi olarak da birçok Caferi ve Şii unsurları da Anadolu Aleviliğinin içine taşıdığını görüyoruz. Bunların en başında gelen de sanırım 12 imam kültü. Biz 12 imam kültünün 13. ya da 14. yüzyılda Anadolu Aleviliği içerisinde varlığına ilişkin güçlü deliller bulamıyoruz. Yunus’ta, Kaygusuz’da, 13. yüzyılda yaşamış Alevi ozanlarının dilinde 12 imam ile ilgili şiirler yok. Bu durum 16. yüzyılda özellikle Şah Hatayi’nin Anadolu’da egemen olması sonrası değişiyor.
12 imam kültü aynı zamanda Aleviliğin aşure geleneği üzerinde de etkili olmuş. Mitoloji ile tarihsel gerçekler baş başa yürürler ama bizim, burada mitolojiden arındırarak Aleviliğin gerçeklerini görmemiz gerekir. Kerbela olayı 10 Muharrem 680’de yaşanmış. 1343 yıl bu acı neden yaşandı? Aleviler yakın geçmişte birçok katliama uğradılar. Sivas, Maraş, Çorum, Dersim; birçok can acıtan katliamlar yaşandı. Alevilerin kendisine sorması gereken bir soru, ‘Hüseyin’in katledilmesi Sivas’ta yanan 33 kişiden daha mı fazla canımızı yakıyor? Benim canımı mesela Sivas daha çok yakıyor. Peki Kerbela bugüne niye geldi? Çünkü Aleviler yaşadıkları her acıyı Kerbela ile özdeşleştirdiler. Hüseyin’i de bu pozisyon içerisinde başa oturttular ve kahraman ilan ettiler. Çünkü Hüseyin orada dik durdu.”
“12 İMAMLAR, ALEVİLİĞİMİZE NE KATMIŞTIR?”
Yazar Piri Er, Alevi toplumunda 12 imam geleneğinin artık sorgulandığını da söyleyerek şöyle devam etti:
“Alevilerin bir bölümü, ‘Ne için 12 imam için orucu tutuyorum? Arap toplumundaki çekişmelerin neden bir parçası oluyorum? 1343 yıl sonra niçin Hüseyin için ağlıyorum?’ ya da ‘Kim olduğunu bilmediğim Taki, Naki, Muhammed Mehdi için niçin oruç tutuyorum’ şeklinde sorgulamalar yapıyorlar. Bunun sorgulanması da gerekiyor artık. Alevilerin kendini bu 12 imam zincirinden ve bunların oluşturduğu üzerimizde bir anlamda da baskı unsuru olarak gördüğüm ki bunu bir dede soyundan olarak söylüyorum bu 12 imam anlayışından ve Aleviliği bu kaynağa bağlayarak açıklama anlayışından bir an önce kurtulması gerekiyor. Bu ‘her şeyi yok edin, kaldırın’ şeklinde değil, inanan insan, ‘oruç tutacağım’ diyorsa hiçbir sakıncası yok ama 12 imamlar için tutuyorsanız önce bu 12 imamlar kimdir, bize ne yapmıştır, Aleviliğimize ne katmıştır diye bir bakın’ diyorum.”
“AŞURENİN ÖZÜNDE TOPLUMSAL BİRLİKTELİK VARDIR”
Piri Er, aşure ritüelini artık inancın bir parçası değil, gelenek olarak düşünmek gerektiğini belirtti. Yazar Piri Er, aşure programlarının artık görsel bir malzemeye dönüştüğünü söyleyerek şöyle devam etti:
“Aşureyi toplumla bir şey paylaşmak anlamında yapıyorsanız bunun hiçbir sakıncası yoktur ama bunu 12 İmam’a bağlayıp anlatmak doğru olmaz. Aslında aşurenin özünde toplumsal birliktelik ve aynı zamanda sorgu, görgü vardır.
Köylerimize aşure yapılırdı, annem cebimize birer kaşık koyup ‘gidin şu evde aşure var, yiyip gelin’ derdi. Aşure birlikte yenirdi. Aşure ortaklaşmadır ama eğer köy yaşamındaysanız düşkünü (Alevilikte düşkün ilan edilen) gelip o aşureden yiyemezdi.
Aşure artık gelenekselleşti. Durum böyle olunca da inanç açısından bunu sorgulamasını yapma şansınız yok. Aşure bir niyettir; bir yerden bir şey beklemek değil bir yere bir şey vermektir. Aşure etkinlikleri artık görsel bir malzemeye dönüştü. Bir araya gelelim 2 sohbet ederiz deniliyor.
“AŞURE YAPMAK BİR İNANÇ MOTİFİ DEĞİLDİR”
Aşurenin içerisine koyduğunuz çeşide bakarsanız 12 imamcı anlayışa göre 12 çeşit olur. Sünni anlayışa göre 40 çeşit olur. Ama onlar 40 çeşidi bulamadıkları için Sünniler burada uyanık davranıp diyorlar ki ‘bir kaşık bal koyun’. Çünkü ‘arı, kır çiçekten bal toplar’ diyorlar. Elinde ne varsa onu koyarsın. Bizim köyde 3-4 çeşit ile aşure yapılırdı. Dağın başında Divriği’nin Gökçebel köyünde 12 çeşit yiyecek koyup da aşure yapacak adam kolay kolay bulunmazdı. Aşure öyle ‘kaynayıp, özdeşleşelim, bir araya gelelim’ değil.
Farkımız var! Oraya giren üzüm üzüm olacak, yediğim fasulye de fasulye olarak kalacak. Yoksa hepsini birbirine benzetelim; hani bir ara birilerinin benzetmesi vardı ‘efendim biz mozaik değiliz, mermeriz’ falan diye… Ne olursan ol ama Alevilik farklı bir yol, çizgi… Alevilik açısından aşure geleneksel bir ritüel olarak elbette ki uygulanır. Yani aşure de bu coğrafyada yüzyıllardır uygulana gelen ritüeldir. Bu artık gelenekselleşmiştir. Ama tek başına aşure yapmak bir inanç motifi değildir. Ama bireyin kendini rahatlatması, mutlu etmesi anlamında yaptığı uygulamalardan biridir.”
PİRHA- “Doğamızın Büyüsü İle İnancımız” konulu panelde yapılan konuşmalarda, Alevi inancının doğayla kurduğu ilişkiye dikkat çekilerek, doğanın korunmasının inançla ilişkisine değinildi. Ayrıca Aleviliğin bir ekolojik inanç olduğu vurgulandı.
21’inci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Pertek Belediyesi önünde, “Doğamızın Büyüsü İle İnancımız” konulu panel yapıldı. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın yaptığı panele Araştırmacı-Yazar Pir Zeynel Kete, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ve Şair, Araştırmacı-Yazar Nesimi Aday katıldı.
“ALEVİLER DOĞAYA DA İNSANA DA ZARAR VERMEZ”
Açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Şükrü Aslan, doğa-inanç ilişkisine değinerek, “Bu ilişkiyi birçok şeyde görebiliriz” diyerek sözlerine şöyle devam etti:
“Alevilerin katliam yaptığına dair bir bilgi yoktur. Aleviler doğaya da insana da zarar vermezler, katletmezler. Tersine doğayı, insanı ve yaşamı koruyan bir inançtır. Biz kendi içimizde bilerek ya da bilmeyerek bazen pirlerimize, geleneğimize ağır sözler söyleriz. Eleştiri yapılabilir elbette ama bunu yaparken bazı şeyleri de es geçmemeliyiz. Mesela bu geleneğin doğanın korunması konusundaki duruşu unutulmamalıdır. Alevilik ekolojik bir inançtır.”
“SUYU ATEŞE DÖKMÜYORUZ ÇÜNKÜ SUYUN CANI VAR”
Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, Alevilik’te doğa-inanç ilişkisini kutsallar üzerinden şöyle anlattı:
“Bizde toprak mülk değildir. ‘Hardê Dewreşi’ diyerek bir kutsallık atfederiz. Biz suyu ateşe dökmüyoruz çünkü suyun canı var. Ateşe döktüğümüzde canı yanar. Su kutsaldır çünkü arınma getirir. Ateş kutsaldır, adaletle ilişkilendirilir. Canlı-cansız herşey kutsaldır ve kutsal gördüğünüz bir şeye zarar veremezsiniz. Kainatı var eden bu kutsallıktır. Bir toplumu zihinsel, bedensel, ruhsal olarak ayakta tutan da budur. Çünkü bizim toplumumuz binlerce yıldır iyi ve mutlu günlerinde de olumsuz günlerde de kutsal mekanlara giderek dar didar olmuştur. En olumsuz durumlarda bile ‘Ya Xızır’ diyerek direnmiştir, kötümser olmamıştır. Bu toplumun bir üst akla ihtiyacı yoktur. Kutsalları yeterlidir. Biz toplum olarak insanı merkeze koymuyoruz, cümle canı koyuyoruz.”
Kete, doğa inanç ilişkisini, “Doğanın kutsallığı sadece Alevilere ait bir gelenek değildir. Bu kültür, bu kutsallık bugün hala iktidarlaşmamış, hala erilleşmemiş, sorunlarını üst akılla değil kendi geleneksel aklıyla çözen toplumların hepsinde vardır. Nil ve Ganj nehirleri de hala kutsaldır. Munzur da kutsaldır” sözleriyle değerlendirdi.
“MUNZUR’U CANLI VARLIK STATÜSÜNE ALMAMIZ LAZIM”
Araştırmacı-Yazar Nesimi Aday, insanın doğaya kötü davranması sonucu olarak küresel ısınmayla boyveren iklim sorunlarının yaşandığına dikkat çekerek, “Dünya küresel ısınmayı geçti, kaynıyor. Dünya kuruyor, yeni bir devri daim sürecine giriyor. Bizim de sularımızı korumamız, Munzur’u canlı varlık statüsüne almamız lazım” dedi.
“BU SAVAŞI ENİNDE SONUNDA DOĞA KAZANACAK”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ise doğa talanına karşı verilen mücadeledeki eşitsizliklere değinerek, şunları söyledi:
“Dersim dağları yanarken batıdaki çevreci dostlarımızın kıllarını kıpırdatmayışı gözümüzden kaçmadı. Kaz dağları, Antalya yanarken sesi çıkanlar, Cudi yanarken susuyorlar. Peki niçin batıda gösterilen duyarlılığın aynısı burada gösterilmiyor! Niçin bu derelerin, bu ırmakların kurutulmasına bu kadar göz yumuluyor! Biz acılar arasında köprü kurmalıyız. Birini diğerinden daha önemsiz saymadan ölçü kurmalıyız. Bizim inancımız da bunu diyor. Akbelen’de o ağaçlara sarılan, o ağaçlar kesilirken hüngür hüngür ağlayan, Rodos’ta bir orman yanarken üzerine su dökmeye giden herkesin çabasını kutsal buluyoruz. Ama Cudi yanarken oraya bir bardak su taşımayı da kutsal buluyoruz. Kürt anasının acısıyla, Türk anasının açsını birleştirmek zorundayız. Rodos’ta yanan ormanla Cudi’de yanan ormanın acısını birleştirmek zorundayız. Doğa ve inanç arasındaki ilişki konusunda, şunu belirtmek gerekiyor. Bu savaşı eninde sonunda doğa kazanacak.”
Pertek Belediyesi önünde yapılan panelde konuşmaların ardından sorular yanıtlandı.
Panelin sonunda söz alan bir köylü, “Hozat Boydaş köyü ormanları kesiliyor ve yakılıp kömür olarak satılıyor” dedi. Bu konunun hiç gündeme getirilmediğinden ve kimsenin ilgilenmediğinden şikayet etti.
PİRHA- AKP hükümetinin ÇEDES projesi kapsamında okullara imam ve din görevlileri ataması ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Mersin Cemevi İnanç Kurulu Başkanı Erdoğan Sevim, amaçlananın ülkeyi şeriata doğru götürmek olduğunu söyledi. Sevim, Aleviler olarak bu dayatma karşısında sessiz kalmayacaklarını belirtti.
Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum’ (ÇEDES) projesi kapsamında, birçok kentte okullara imam ve din görevlisi atandı.
Geçmişte de benzer projelerle eğitim alanı laiklikten uzaklaştırılarak dinselleştirilmeye çalışılmıştı. Şimdi de ‘Manevi danışmanlık’ adı altında din görevlilerinin okullara atanması başta eğitimciler olmak üzere toplumun büyük bir kesiminden tepki topluyor. Tekçi dinci zihniyetle uygulamaya konulan bu projeye özellikle Alevilerden itiraz sesleri yükseliyor.
Söz konusu uygulama ile ilgili PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan Mersin Cemevi İnanç Kurulu Başkanı Erdoğan Sevim, bu durumu Aleviler olarak asla kabul etmeyeceklerini vurguladı.
“ALEVİLER OLARAK KAYGILIYIZ”
Erdoğan Sevim, uygulamaya konulan projenin tehlikelerine işaret ederek bundan en çok Alevi çocuklarının etkileneceğini ifade etti. Zorunlu din dersinin yarattığı mahalle baskısının bu uygulamada da kendini göstereceğine değinen Sevim, “Zaten çocuklarımız okullarda din dersi müfredatıyla asimile edilmektedirler. Orada yer alan konuların hiçbiri Alevi eğitimciler, Alevi kurumlar tarafından hazırlanmış değillerdir. Biz bu ülkenin çağdaş yüzleri olarak diyoruz ki din eğitimi zorunlu olmamalıdır. Çocuklarımız mahalle baskısıyla okullarda açılan meclislere gitmek durumunda kalıyorlar. Bunlar yetmiyormuş gibi okullarda dini görevliler tarafından manevi eğitim verilmeye çalışılıyor. Devletin görevi çağdaş, bilimsel eğitimle geleceğe yönelik olarak nesillerin yetiştirilmesini sağlayacak kadroları sağlamaktır. Alevi öğrenciler bu manevi desteği almak istemediklerinde yine mahalle baskısına maruz kalacaklar” diye konuştu.
“BUNUN ARKASINDA TARİKAT VE CEMAATLER VAR”
ÇEDES ve benzeri uygulamalarla ülkenin şeriata doğru kaydırıldığını ve bunun arkasında cemaatler ile tarikatların olduğunu dile getiren Sevim, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Din manevi bir değerdir, kişiye özgüdür. Bunun devlet tarafından bir baskı aracı haline getirilip okullara imam gönderilmesi ve çocukların bu telkinlerle eğitilmesi asla kabul etmiyoruz. Bunun arkasında tarikat ve cemaatler var. Temel hedef adım adım şeriata gitmek ve Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirmek. Devletin görevi laik ve çağdaş eğitimi sağlamaktır. Biz Aleviler olarak bu konuda endişeliyiz ve bu durumu asla kabul etmeyeceğiz. Okullara gönderilen imam ve din görevlilerinin geri çekilmesini istiyoruz.”
PİRHA-8 Alevi örgütü, AKP tarafından torba yasa içerisinde Meclis’e getirilen cemevleri düzenlenmesine karşı 8 Kasım Salı günü saat 10.00’da TBMM Çankaya kapısında olacaklarını duyurdu.
AKP tarafından vergi kanunlarındaki düzenlemeleri de içeren torba yasa içerisinde Meclis’e getirilen cemevleriyle ilgili düzenleme Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yarın görüşülecek olan yasa tasarısı için bugün Ankara’da bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAVK) Genel Merkezi’nde bir araya gelen Alevi kurumları yarın saat 10.00’da Meclis önünde olacaklarını duyurdu.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAVK), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ile Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) 8 Kasım Salı günü saat 10.00’da TBMM Çankaya kapısı önüne çağrıda bulundu.
PİRHA- Maraş Katliamı’nın devamında 1980 askeri darbesiyle zorunlu göçe tabi tutulanların, ‘Köylerimizi mezarlığa değil yaşam alanlarına çevirelim’ şiarıyla başlattığı Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi bölgede 200 bine yakın ağaç ekti. Katliamın farklı şekillerde devam ettiğini söyleyen hareketin öncülerinden Ahmet Güden, “Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu yaşamı yeniden inşa etmektir” dedi.
Maraş Katliamı sonrası bölgede yaşayan çok sayıda insan, çeşitli kentlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Katliam sonrası demografik yapısı değişen coğrafya insansızlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, 5 Ekim 2019’da Maraş’ın Elbistan ilçesinin Yalıntaş (Axtil) Köyü Kocapınar mezrasında kadınların öncülüğünde 5000 badem ağacı dikerek çalışmalarına başladı ve bu sayı 200 bine ulaştı.
Ahmet Güden, 1978 Maraş Katliamı ve 1980 askeri darbesinin kanlı ortamında siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı 1985 yılında ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalıp, İstanbul’a yerleşti. 36 yıl sonra ‘evimiz’ diyerek tarif ettiği köyünde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Ahmet Güden, Maraş Katliamı’nın devamındaki yıkım, asimilasyon ve göçertme politikalarına karşı bir grup arkadaşı ve bölge halkıyla birlikte, ‘Yaşamı Yeniden ve Yerinden İnşa Etme Hareketi’ni başlattı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi’nin çağrısıyla Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi köylerinde 250 bine yakın ağaç diken köylüler bölgeye yeniden hayat verdi.
DEMOGRAFİK DEĞİŞİM VE TEROLAR KÖYÜNE KAMP
Maraş Katliamı’ndan sonra bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi planının belli başarıya ulaştığını söyleyen Güden, 2016 yılında mültecilerin Alevi yurttaşların yaşadığı Maraş’ın Terolar köyündeki kampa yerleştirilmesinden örnek vererek, “1978 Maraş Katliamı ve 1980 darbesi sonrasında her aile gibi bizim ailemiz de gözaltına alındı, işkencelerden geçti. Abim Bayram Güden yıllarca kayıplardaydı. 1985 yılında buraları terk ederek İstanbul’a gitmek zorunda kaldık. Bölgede siyasi baskının yanında ekonomik baskı da vardı. Bölgenin ekonomik ve siyasal olarak baskı altına alınması bir süreçti. Bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi hedeflenmişti. Gelinen noktada büyük bir bölümünün başarıldığını söyleyebiliriz. Aşağı Terolar köyüne 27 bin mültecinin getirilerek yerleştirilmesi, bölgenin demografik yapısının da değiştirilmesinin ifadesiydi” diye konuştu.
MEZARLIĞA DÖNEN KÖYLER!
Katliamla birlikte göç yollarına düşenlerin, ‘evleri’ olarak gördükleri köylerinin viraneye dönmüş olduğunu ifade eden Güden, “12 yıl önce yurtdışında olan abimle bu projeyi kararlaştırdık. Gelemediği için proje gecikti. 2017 yılında kendi köyümüzde bir çeşme ve bahçe inşa ettik. Şunu hep söylüyorduk, ‘Biz geri döneceğiz.’ İstanbul’da çalışanlar geri dönüşte köye gideceğini değil eve gideceğini söylerdi. Çünkü İstanbul’u kendisine ev kabul etmiyordu. Asla oraları kabul etmiyorduk. 2019 yılında karar alarak bölgemizde yaşamı yeniden inşa edeceğiz dedik. Köylerimiz adeta viraneye dönmüştü. Herkes cenazelerini toprağa bırakıp gidiyordu. Köylerimizi mezarlığa çevirmeyeceğiz dedik” dedi.
GERİ DÖNÜŞTE İLK AĞACI KADINLAR DİKTİ
Güden, 2019 yılında gerçekleşen geri dönüşte ilk ağaçları kadınların diktiğini belirterek, şöyle devam etti:
“2019 yılında çağrımıza kulak veren birçok kişiyle bir otobüs tutarak İstanbul’dan Elbistan’a doğru yola çıktık. Burada bir basın açıklaması ile ağaç ekmeye başladık. Köklerimiz bu toprakların derinliklerindedir. Kaybettiğimiz şey ancak kaybettiğimiz yerde aranacaktı. Bir ağaç gibi kendi topraklarımız üzerinde yeşereceğiz. İlk fidanı bir kadının, annemizin toprakla buluşturmasını istedik. Kadın toprak gibidir yaşamı şekillendirendir. Toprak kışın bir hamilelik halindedir, ilkbaharla doğum süreci başlar ve doğa yeşerir. Bu fikriyatla Hanım Bakır fidanları toprakla buluşturmuştu.”
EKİLEN AĞAÇ SAYISI 250 BİNİ BULACAK
Yıl sonuna kadar bölgede ekilecek ağaç sayısının 250 bini bulacağını kaydeden AhmetGüden, “İlk olarak Axtil köyünden bu işe başladık. Bu köy Alxas aşiretine bağlı 12 köyün sorunlarının konuşulup çözüme kavuşturulduğu bir çözüm merkezidir ve ayrıca Yazar Halil Öztoprak’ın yetiştiği köydür. Bu anlamda önemli bir yere sahiptir. Pilot bölge olarak burayı seçtik. Yine Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi 12 Alxas aşiretinin köylerindeki arkadaşlarımız bu çalışmaya katıldı. Bu sene Axtil ve Beştepe köylerindeki ciddi bir ağaçlandırma yapılacak” ifadelerini kullandı.
45 YIL SONRA İLK CEM
Bölgedeki inançsal ve kültürel kıyıma karşı da başlattıkları çalışmaları anlatan Güden, bölgedeki ekonomik alt yapının da eteğe kemiğe büründüğüne vurgu yaparak şunları kaydetti:
“Sadece coğrafyamızı ağaçlandırmakla kalmayacağız, yaşamın tüm boyutlarını ele alacağız. İnsanlarımızın boşalan köylere geri dönmesini sağlayabilecek ekonomik alt yapının oluşturulmasını hedefledik. Burada tarımı ve hayvancılığı geliştirdik. Maraş coğrafyasında ekonomik alt yapının hazırlandığını, ete kemiğe büründüğünü söyleyebilirim. Bu coğrafyada kültürel ve inançsal çalışmalar yürütmeyi önümüze koymuştuk. Alevi felsefenin yeniden kendi köklerinde ve yaşam alanlarında yaşama geçirilmesi için çaba sarf ettik. İlk cemimizi Hoffolar köyünde gerçekleştirdik. Yine 45 yıl aradan sonra ilk defa Sinemilli Ocağı’nın merkezi Kantarma köyünde bir cem gerçekleştirdik. Yine merkezi köylerden Sevdilli’de çevre köylerin hepsine hizmet verecek bir cemevi inşa ediliyor. Önümüzdeki süreçte İkizpınar köyünde Ali Haki Edna’yı anacağımız proje hazırladık ve en kısa zamanda hayata geçireceğiz.”
İHTİYACI OLANLAR, TRAKTÖRÜ KULLANIYOR
Komünal yaşamı esas alarak traktörlerin tüm çevre köylerdeki çalışmalar için kullanıldığının altını çizen Ahmet Güden, topraklarının kendilerini besleyecek verimde olduğunu dile getirerek, “Bir traktör satın aldık ve bahçeleri sürdürdük. Yine bu traktörü diğer köylere göndererek bahçelerin sürülmesi için kullanılmasını sağladık. Bunu bir komünallik olarak inşa ettik. İhtiyacı olan herkes bu traktörü kullanabilir. Geri dönüp yeni bir yaşam inşa edeceğiz derken paylaşmayı esas aldık. Bu topraklar değerlidir. Savaşlar üzerinde yaşadığınız toprakların elinizden alınması için yapılır. Toprağı işletip üretimi güçlendirdiğimizde tekelleşmenin de önüne geçeceğiz. Birçok kişi bostanlarını ekerek yıllık sebze ihtiyaçlarını karşılıyor. Metropollerin bodrum katlarında çalışmaktan ise buralarda kendi topraklarında çalışmak en değerli olandır. Topraklarımız bizi besleyecek kudrete sahiptir” diye belirtti.
“YAŞAM İNŞA EDİLİRSE KATLİAM BOŞA ÇIKAR”
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi öncülerinden Ahmet Güden, son olarak katliamın farklı boyutlarda devam ettiğini sözlerine ekleyerek, “Bu coğrafyada dil, kültür katliamı devam diyor. Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu ne metropollerde ne de Avrupa’da basın açıklamaları ile değil bir taş üzerine taş koymakla mümkündür. Yaşamı yeniden inşa edersek bu katliamı boşa çıkarmış olacağız. Sistemin istediği bu toprakları terk etmemizdir. Biz de gitmiyoruz, burada yaşayacağız. Katliamlarınız bizleri köklerimizden koparamayacaktır. Avrupa ve metropollerde imkanı olan tüm canlarımızı doğup büyüdükleri topraklara sahip çıkmaya davet ediyoruz” çağrısında bulundu.
PİRHA-İktidarın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturma ve cemevlerini oluşturulan bu birime bağlama planına tepki gösteren Dersimli yurttaşlar, “Bizim inancımıza göre cemevleri ibadethanemizdir ama devlet sanki inancımız tiyatroymuş gibi cemevlerini Kültür Bakanlığına bağlamak istiyor” dedi.
İçişleri Bakanlığı bünyesindeki bir ekibin, Alevi kurumlarını gezerek maddi yardım teklifinde bulunması ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasına tepkiler gelmeye devam ediyor.
Dersimli yurttaşlara, cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanacak olmasını sorduk.
“CEMEVLERİ İBADETHANE OLARAK KABUL EDİLSİN”
Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğunu belirten Ali Metin, “Bizim inancımıza göre cemevleri ibadethanemizdir ama devlet bize ayrımcılık yapıyor. Sanki inancımız tiyatroymuş gibi cemevlerini Kültür Bakanlığına bağlamak istiyor. Cemevleri ibadethane olarak kabul edilsin ve bütün haklarımız tanınsın. Bizi su ve elektrik faturalarıyla kandırmasınlar, biz inancımızdan vazgeçmeyeceğiz” diye belirtti.
Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması gerektiğini dile getiren Binali Turan, “Cemevleri halk tarafından yapılıyor, su ve elektrik faturalarına da halk yardım ediyor. Hükümet eğer samimiyse cemevlerini ibadethane olarak kabul etsin. Hükümetin Alevilere yakınlaşması seçim yatırımıdır. Seçimler bittikten sonra Kürtlerde, Alevilerde unutuluyor. Devletin bütün inançlara eşit yaklaşması gerekiyor” dedi.
“CEMEVLERİ İBADETHANEMİZDİR”
Bülent Yüksel de, Türkiye’de bütün inançlara saygılı bir hükümet olsaydı Alevi inancının tanınmış olacağını söyleyerek, “Aleviler 25 milyona yakın nüfusa sahip bir topluluk. Devlet cemevlerini ibadethane olarak kabul etse dünyanın sonu mu gelecek? Devletin ülke içerisinde yaşayan halklar ve inançlarla barış içerisinde yaşaması gerekiyor ki refah seviyemiz yükselsin. Ben Aleviyim, benim inancımı tanımayan beni de tanımaz. Ben ötekileştirilmek istemiyorum, cemevleri ibadethanemizdir. Eğer Türkiye’de birlik ve beraberlik içerisinde yaşanılması isteniyorsa Alevi inancı tanınmak zorunda” diye konuştu.
PİRHA- Seyit Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, Alevi inancının bir sistem üzerine kurulu olduğunu ifade ederek, “Bu sistemin adı da ‘Ocak’tır. Her hane de cemevidir. Bu yola başkaları bir don biçerek, tarif etmeye kalkarsa, bunun adı kefen biçmedir” dedi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi.
Alevi toplumunun ve kurumlarının karşı çıktığı teklif, AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi. Teklifin 8’inci maddesine göre; belediyeler, imar planlarken bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak ve cemevi inşası için de kaymakam veya validen izin alınacak.
Seyit Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasını değerlendirdi.
“BUNUN ADI KEFEN BİÇMEDİR”
Ali Doğan, Alevi inancının bir sistem üzerine kurulu olduğunu ifade ederek, “Bu sistemin adı da ‘Ocak’tır. Alevilikte ikrarlı olmak, dar, didar çok önemlidir. Bu da yılda bir yapılan cemlerde yapılır. Her hane de cemevidir. Bu yola başkaları bir don biçerek, tarif etmeye kalkarsa, bunun adı kefen biçmedir” dedi.
“ZALİMİN TALİM ETTİĞİ YOLA MİNNET EYLEMEM”
Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizim evimize Pir gelince kimseye danışarak gelmemiştir. Dedem cemde kalkıp dar ve didarını gördüğü zaman, kimseden icazet almamıştır. Bugün eğer bununla yüzleşilmek isteniyorsa, Alevi toplumu inancını, kültürünü nasıl yaşıyorsa öyle yaşasın. Diğerleri de bunu, tanıyor, saygı gösteriyorsa yasal güvence altına alsın. Kültür adı altında, bir toplumun binlerce yıllık değerlerini, emanetlerini yok eder, kültüre aykırı görür ve tanımazsan, bunun adı kefen biçmedir. Dedemin nasıl yaşadığını ancak ben tarif edebilirim. Çünkü ben onunla yaşamışım. Dedemin yaşadığı da, bir inançtı, itikattı, kültürdü, kısacası yaşamın kendisiydi.
Alevi deyişleri bugün bize yol gösteriyor. Nesimi’nin, “Har içinde biten gonca güle minnet eylemem/Arabiyi, Farisiyi bilmem, dile minnet eylemem/Sırati müzre müstakim gözetirim rahimi/Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem” sözlerinden bizim anlam çıkarmamız lazım. Bugünkü tartışmalar Nesimi’nin dediği gibi bir talime yönelikse, bu kabul edilmez ve olmaz.”