PİRHA – Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla yayımladıkları açıklamada, insan haklarının tüm halklar ve inançlar için eşit, devredilemez bir hak olduğuna dikkat çekti. Açıklamada, Kürt halkına, Türkiye Alevi toplumuna ve Suriye Alevilerine yönelik tarihsel ve güncel hak ihlallerinin görünür kılınmasının “insanlığın borcu” olduğu vurgulandı.
Federasyonun açıklamasında, 10 Aralık’ın yalnızca bir anma günü değil; kimliği, dili, inancı ya da düşüncesi nedeniyle ezilen tüm halkların mücadele gününe işaret ettiği belirtildi.
Açıklamada şu değerlendirmeler öne çıktı:
Metinde, Kürt halkının kuşaklardan beri inkâr siyaseti ve eşitsizlikle mücadele ettiği, bu mücadelenin bugün daha görünür hale geldiği ifade edildi. İnsan haklarının, halkın iradesine saygı duymakla başladığı vurgulanarak, seçilmiş belediyelere kayyum atanmasının demokrasi ve insan haklarıyla bağdaşmadığı belirtildi.
Ayrıca ana dilde eğitimin yasaklanmaması, kamusal alanda dil ve kültür nedeniyle dışlamanın son bulması gerektiği dile getirilerek, “Bir halkın türküsünün, kültürünün yasaklanmadığı bir yaşam insan hakkıdır” ifadelerine yer verildi.
KAYIPLARIN VE FAİLİ MEÇHULÜN OLMADIĞI BİR ÜLKE”
Açıklamada, basının özgürce yazabilmesi, gazetecilerin düşünceleri nedeniyle tutuklanmaması ve hakikatin suç sayılmadığı bir düzenin gerekliliği vurgulandı.
Cezaevlerinde çıplak arama uygulamalarına son verilmesi, ağır hasta mahpusların sağlık hakkına erişebilmesi ve yaşamlarının son dönemini ailelerinin yanında geçirebilmelerinin temel bir insan hakkı olduğu belirtildi.
Kayıplar, faili meçhuller ve gözaltında kaybetmelerin olmadığı bir ülke talep edilerek, “Bir ananın ömrü boyunca evladını beklemediği bir gelecek, insanca yaşamın temelidir” denildi.
“İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DEVLET KONTROLÜ DIŞINDA OLMALIDIR”
Alevi toplumunun yüzyıllardır rıza ile ibadet ettiğini belirten federasyon, inancın devletin tekelinde yürütülmesine karşı çıktı. Her din ve inancın kendi dili ve ritüeliyle özgürce var olabilmesi gerektiği vurgulandı.
Aynı çerçevede, farklı inançlara sahip köylerin kapısına egemen dini ibadethanelerinin dayatılmasının kabul edilemez olduğu ifade edilerek, “Devletin değil, halkların iradesinin belirleyici olduğu bir yaşam” talep edildi.
Açıklama şu sözlerle sonlandırıldı:
“İnsan hakları bir lütuf değil; her halkın, her inancın ve her bireyin doğuştan sahip olduğu vazgeçilmez bir haktır. Bu haklar tanınmadığında insanlığın kendisi eksik kalır. Bizler FEDA ve DAKB olarak, insanın haklarıyla insan olduğunun bilinciyle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutluyoruz. Dilimiz, inancımız, kültürümüz hakkımızdır. Adalet herkes için, özgürlük her halk içindir.”
PİRHA- İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası açılışı dolayısıyla Sultanahmet Meydanında basın açıklaması yaparak, barış sürecine katkı sunacaklarını belirtti.
İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası sebebiyle Sultanahmet Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 77. yıldönümünde yapılan eylemde “Herkes için eşitlik, herkes için barış” yazılı pankart açıldı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şube Yöneticisi Ümit Efe, açılış konuşmasında “77. Yıl basın açıklamasını yaparken kaybettiğimiz mücadele arkadaslarımızı anıyoruz. Hüsnü Öndül abiyi de insan hakları mücaledesine girerken anıyorum” dedi.
İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy ise konuşmasunda barış vurgusu yaparak, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen sürece değindi. Ersoy, “Türkiye devleti son 10 yıldır demokrasinin kırıntılarını bırakmayacak şekilde insan hakları değerlerinden uzaklaşmış durumda. Önümüzdeki dönem, özellikle bir fırsata çevireceğimiz süreç açısından Kürt meselesinin demokratik çözümü ve barış konusunda ısrarla, inatla mücadele edeceğimizi buradan açıklıyoruz. İHD olarak, bütün birikimimizi barış için kullanacağımızı belirtiyoruz” dedi.
Oya Ersoy, konuşmasında tutuklu insan hakkı savunucusu Hatice Onaran’ı da anarak “Sırf mahpuslara para yatırdığı için cezaevinde olan Hatice Onaran arkadaşımıza buradan hep birlikte selam gönderelin istiyorum” diye konuştu.
Basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun okudu. Jiyan Tosun, bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevleri olduğunu belirterek, “Hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.
PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında Konak eski Sümerbank önünde toplanarak sloganlarla ve alkışlarla İnsan Hakları Anıtı’na yürüdü.
İHD İzmir Şubesi, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Konak Eski Sümerbank önünde bir araya gelerek insan haklarına saygı yürüyüşü düzenledi.
Yürüyüşte sık sık “İnsan haklarıyla insandır”, “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Susma haykır tecride hayır”, “Jin jiyan azadî”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi” ve “İHD susmadı susmayacak” sloganları atıldı.
Açıklaması öncesinde yaşamını yitiren İnsan Hakları Derneği (İHD) eski Genel Başkanı Hüsnü Öndül anılarak saygı duruşunda bulunuldu.
Açıklamada basın metninin Kürtçesini İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Zilan Gümüş, Türkçesini İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Ali Aydın ve İngilizcesini İHD İzmir Şubesi yöneticisi Bahadır Altan okudu.
‘Sömürgecilik ve otoriterleşme sonlandırılmadı’
Açıklamada küresel boyutta yaşanan ayrımcılık, eşitsizlik, adaletsizlik, ırkçılık, sömürgecilik ve otoriterleşmenin sonlandırılmadığı vurgulanarak “Güçlü devletlerin oluşturdukları ekonomik birliktelikler ve sürdürülen savaş politikaları, yakın çevremizde Ukrayna, Gazze ve bugünlerde Suriye’de halkların temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hale getirilmiştir” denildi.
Açıklamanın ardından kitle ellerindeki karanfilleri denize bıraktı.
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi ve TİHV, Şişhane Meydanı’nda, İnsan Hakları Haftasının kapanış açıklamasını yaptı. Açıklamada konuşan İHD Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bizler insan hakları için mücadele edeceğiz. Karanlığa karşı ışık yakıyoruz. İnsan hakları mücadelesi ne bir gün ne bir hafta her zaman her yerde. Ayrımsız herkes için insan haklarının esas alındığı bir düzen istiyoruz” dedi.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Şişhane Meydanı’nda, İnsan Hakları Haftasının kapanış açıklamasını yaptı.
“Savaş öldürür barış yaşatır” pankartının açıldığı açıklamada, “İnsan haklarıyla insandır”, “tecrit öldürür dayanışma yaşatır”, “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları atıldı. Açıklamada karanlığa karşı mücadeleyi simgeleyen fenerler taşındı.
“KARANLIĞA KARŞI IŞIK YAKIYORUZ”
Açıklamada ilk olarak konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, yaşanan savaşlarda insanların katledildiğini, hak ihlallerine maruz kaldığını ifade ederek hak savunucuları olarak savaşa karşı barış ve demokrasi için mücadele yürüttüklerini vurguladı. Yoleri, devamında şunları söyledi:
“İnsan haklarına karşı suçlarla mücadele ediyoruz. Hiçbir suçun karanlıkta kalmasına izin vermeyeceğiz. İnsan hakları mücadelesinin büyümesi için dayanışmaya ve mücadeleye devam edeceğiz. Savaşlara karşıyız barışı istiyoruz. İnsan haklarının ancak barışta mümkün olacağını biliyoruz. Nerede barış talep ediliyorsa bir oradayız. Bizler insan hakları için mücadele edeceğiz. Karanlığa karşı ışık yakıyoruz. İnsan hakları mücadelesi ne bir gün ne bir hafta her zaman her yerde. Ayrımsız herkes için insan haklarının esas alındığı düzen istiyoruz. Devletin sorumluluğunu hatırlatmaya, toplumu hak ihlaline maruz bırakıyorsanız hesap vermeye mecbursunuz demeye devam edeceğiz. Sesimiz buradan Filistin’e Suriye’ye hapishanelere, sesleri duyulmayan herkese ulaşsın.”
Ardından konuşan TİHV İstanbul temsilcisi Ümit Efe, “Dünyanın zulüm ile yönetildiği dönemden geçiyoruz. Kadınların öldürülmediği, çocukların üzerine bomba yağmadığı, insanın insan gibi muamele gördüğü sistemin özlemcisi ve takipçisi bizler bu hafta boyu sesimizi duyurmaya çalıştık. İnsan hakları haftasının kapanışında aynı karanlıkla mücadelemize devam ederken kaybettiğimiz bütün insan hakları savunucularını anıyoruz.”
Son olarak söz alan İHD İstanbul Şubesi Üyesi Filiz Kerestecioğlu, “82, 83 diye plaka saymayı değil barış içinde yaşamayı hak ediyoruz. Haklarımız var. İfade özgürlüğümüz var. Polonez işçileri hakları için metal işçileri hakları için mücadele ediyor, Dina’nın katili beraat ederken kadınlar özgürce yaşamak için mücadele ediyor. İnsan haklarıyla insandır” dedi.
PİRHA-Dersim’de insan hakları savunucuları, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası sebebiyle basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Anayasa’nın ve evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2024 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut kazanmıştır” denildi.
İnsan hakları savunucuları, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası sebebiyle Dersim’de Sanat Sokağı’ndan Özgürlük Anıtı’na yürüyerek basın açıklaması yaptı. Açıklamayı İHD Dersim Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Ateş okudu.
“BM, YAŞANAN EŞİTSİZLİĞİ VE ADALETSİZLİĞİ SONLANDIRMADA YETERİNCE ETKİN OLAMAMIŞTIR”
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen halen kurulamadığını belirten Özgür Ateş, “BM, küresel boyutta yaşanan eşitsizliği, adaletsizliği, ırkçılığı, ayrımcılığı, sömürgeciliği, otoriterleşmeyi sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı oluşturdukları askeri ve ekonomik birliktelikler, sürdürülen savaş politikaları yakın çevremizde Ukrayna, Gazze ve bugünlerde Suriye’de olduğu gibi halkları temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hale getirmiş, büyük bir insani krize yol açmıştır. Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatma şeklinde olmaktadır. Bugün tüm dünyada yaşanan ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir” dedi.
Türkiye’nin 2016 yılından itibaren OHAL rejimi ile yönetildiğini vurgulayan Ateş, “Bu durum, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin terkedilmesine yol açmıştır. Böylelikle keyfilik ve belirsizlik siyasal alanın asli unsurları haline gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır” diye belirtti.
Ateş, “Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına ülkenin her meselesini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2024 yılında da yoğun yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yapısal şiddetin veya üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir” ifadelerini kullandı.
“İŞKENCE OLGUSU, 2024 YILINDA DA EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU”
İşkence olgusunun 2024 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmaya devam ettiğini belirten Özgür Ateş, şunları kaydetti:
“Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma vakalarının OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden yaşanmaya başlaması son derece endişe vericidir. Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir.”
“İNSAN HAKLARINA SAHİP ÇIKMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
İHD Dersim Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Ateş, “Son söz olarak; hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.
Açıklamanın ardından Özgürlük Anıtı’na karanfil bırakıldı.
PİRHA- F Oturması’nın 612. haftasında 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle tüm hasta mahpusların durumuna dikkat çekilmek için açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada, “Devlet sorumluluklarına uygun davranarak hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini sona erdirmeli, mahpuslar arasında ayrım gözetilmeksizin başta ağır hasta mahpuslar olmak üzere bütün hasta mahpusların tedavi ve sağlığa erişimleri önündeki engeller kaldırılmalı, gerekli tedavi ve bakımın yapılabilmesi maksadı ile serbest bırakılmaları sağlanmalıdır” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Hapishane Komisyonu’nun hasta mahpusların durumuna dikkat çekmek amacıyla düzenlediği F Oturması eylemi 612’nci haftasında devam etti. “Tedavi haktır engellenemez” pankartının açıldığı eylemde, “İnsan haklarıyla insandır”, “Tedavi haktır engellenemez” sloganları atıldı. F Oturması’nın 612. haftasında 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle tüm hasta mahpusların durumuna dikkat çekilmek için açıklama yapıldı.
F Oturması’nın 612. haftasının basın açıklamasını insan hakları savunucusu Taylan Bekin okudu.
612. F Oturması eyleminde şu ifadelere yer verildi:
“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve sonrasında Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası insan hakları belgelerine göre; bütün insanlar eşit doğarlar ve eşit muameleyi hak ederler. Nitekim bu eşitlik mahpuslara da uygulanmak zorunda olup, doğası gereği bir ceza olan kapatılmaya dayalı infaz sistemi, infaz uygulamaları ile daha büyük bir cezalandırmaya dönüştürülmemelidir. Mahpuslara insan onuruna yaraşır muamele edilmeli, ceza infazına dair kural ve koşullar insan hakları ve uluslararası sözleşmelerle uyumlu olmalıdır. Hasta hakları bağlamında her insanın ayrımcılığa uğramaksızın yeterli tıbbi bakım hakkına sahip olduğunu vurgulayan ve Dünya Tabipler Birliği’nce 1981 yılında yayınlanan Lizbon Bildirisi’yle, sağlık hakkının çerçevesi net olarak ortaya konmuştur.
“BİNLERCE MAHPUS BEDEN VE RUH SAĞLIĞINI KAYBETMEKTE”
Nitekim Türkiye’de de 1998 yılında 26 Ekim günü Dünya Hasta Hakları Günü olarak kabul edilmiş, ancak mahpuslar söz konusu olunca, bildiri hükümleri adeta göz ardı edilmiştir. Nitekim, ülkemizde mahpuslar çok açık bir eşitsizliğe maruz kalmakta, adalete, sağlığa, beslenmeye, iletişime, temiz suya ve daha birçok hakka ulaşma noktasında ağır hak ihlalleri yaşamaktadırlar. Hapishanelerin olumsuz fiziki koşulları ve insan haklarına aykırı infaz uygulamalarının yarattığı ağır stres nedeniyle binlerce mahpus beden ve ruh sağlığını kaybetmektedir. Özellikle sağlık ve tedaviye erişim noktasında yaşanan sorunlar mahpusların yaşam haklarına ağır tehdit oluşturmakta, tedavi edilebilir hastalıklar bile mahpusların ölümü ile sonlanabilmektedir.
SORUMLULUK ALMA ÇAĞRISI
Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin sağlık ve yaşam haklarını korumak devletlerin pozitif yükümlülüklerinden olup, Ceza İnfaz Kanunu 6/f maddesinde ”Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur” denilerek bu sorumluluk iç hukukta da tanımlanmıştır. Devlet bu sorumluluklarına uygun davranarak hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini sona erdirmeli, mahpuslar arasında ayrım gözetilmeksizin başta ağır hasta mahpuslar olmak üzere bütün hasta mahpusların tedavi ve sağlığa erişimleri önündeki engeller kaldırılmalı, gerekli tedavi ve bakımın yapılabilmesi maksadı ile serbest bırakılmaları sağlanmalıdır. 612. F Oturması kapsamında ve İnsan Hakları Haftası vesilesi ile hasta mahpusların sağlık ve yaşam haklarının korunması için kamuoyunu duyarlılığa, yetkilileri sorumluluğa çağırıyoruz.”
PİRHA- İHD Dersim Şubesi’nin 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası etkinlikleri kapsamında, hapishanede bulunan Gültan Kışanak, Çiğdem Mater, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve birçok mahpusa kart gönderildi. Karta yazılan metinde, “İnsan haklarının güvence altına alındığı, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırıldığı, gerçek bir demokrasi ve barış için mücadele etmeye devam ediyoruz” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi’nin 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası etkinlikleri kapsamında, hapishanede bulunan Gültan Kışanak, Çiğdem Mater, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve birçok mahpusa, Dersim PTT Şubesinden kart gönderildi.
“CEZAEVLERİNDE HAKSIZ VE HUKUKSUZ TUTULANLARA”
PTT Dersim Şubesi önünde bir açıklama yapan İHD Dersim Şubesi eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, cezaevlerinde haksız ve hukuksuz şekilde tutulan onbinlerce tutuklunun adına 5 kişilik tutukluya temsili olarak kart göndereceklerini belirterek şunları ifade etti:
“Bu kişilerin özelliği Türkiye’nin en yüksek hukuk mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu hak ihlali kararına rağmen halen cezaevinde tutulmaları. Bu haksızlığın ve hukuksuzluğun giderilmesi için biz de buradan onlara destek amaçlı kartlarımızı göndereceğiz.”
KARTLARA YAZILAN METİN
Gönderilen bütün kartlara şu metin yazıldı:
“İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 75.yılı vesilesiyle…
Sayın Selahattin Demirtaş
İnsan haklarının güvence altına alındığı, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırıldığı, gerçek bir demokrasi ve barış için mücadele etmeye devam ediyoruz. Ve biliyoruz ki bu minvalde düşüncelerimiz sizinle ortaktır. Özgür yarınlarda buluşmak umuduyla.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi. Etkinlikte konuşan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak, “Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi.
Etkinliğe KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, Eğitim Sen, Munzur Çevre Derneği, Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Hafıza Merkezi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Partizan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Alevi Düşünce Derneği, Barış Vakfı, Wernicke Corsakoff ve Dayanışma Ağı, Cumartesi Anneleri, LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği (LİSTAG) katıldı.
“SOKAKTA MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ”
Açılış konuşmasını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin yaptı. Keskin, şunları söyledi:
“Bizim konuşmamız gereken 3 temel mesele var. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklara yönelik soykırım, 1938 Kürt ve Alevilere yönelik soykırım, Kıbrıs’taki askeri varlık. Hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmamış bir coğrafyada Kemalistler ve İslamcılar, bizim insan hakları alanında yol almamızı engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bu coğrafyada biatsız bir yüzde 15 var. Kürtler, Hristiyan halklarımız, kadınlar, LGBTİ+’lar, bunlar o kadar önemli bir mücadele veriyorlar ki bu biatsız mücadelenin yüzü suyu hürmetine hala devam ediyoruz. Hala geri adım attırabiliyoruz. İşte Cumartesi Anneleri bu coğrafyada bize yasaklanan meydanı direnişleriyle tekrar açtılar. Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz.”
“BÜTÜN KAZANILMIŞ HAKLARI GERİ ALMAK İÇİN UĞRAŞIYORUZ”
Bütün kazanılmış hakları yeniden almak için uğraştıklarını ifade eden TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, “Şimdi insan hakları mücadelesinde yitirdiğimiz sevgili mücadele arkadaşlarımız, cezaevi önünde direnen cezaevi anneleri, cumartesi anneleri, yıllardır insan hakları derneğinin kapısını açık tutan bütün aktivistler, bize şunu öğretti ki biz isteyince kazanırız. Bu ülkede bu kadar kapatılan alana rağmen kadınlar, LGBTİ+ örgütleri, Cumartesi Anneleri ve yoksullaşan, açlığa mahkum edilen emekçiler direnişleriyle bir muştu vaat ediyor bize” diye konuştu.
“KAYBEDİLEN MÜCADELE TERK EDİLEN MÜCADELEDİR”
İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak şunları ifade etti:
“10 Aralık İnsan Hakları Günü’ndeyiz. Evrensel Bildirge’nin en azından servis ediliş biçimiyle dahi mücadeleyle kazanabileceğimiz bir hedef üzerinden mücadelenin nasıl güçlendirileceğini, buradan umudu nasıl büyütebileceğimiz meselesini daha kuvvetle konuşacağımız günler olacak. O yüzden ben İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 75. yılında bir kere daha mücadeleye devam diyorum. ‘Kaybedilen mücadele, vazgeçilen, terk edilen mücadeledir’ diyerek 10 Aralık İnsan Hakları Günümüz kutlu olsun diyorum.”
“HAK İHLALLERİNE KARŞI MÜCADELE ETMEMİZ GEREKİYOR”
KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik ise şunları dile getirdi:
“Temel İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde güvence altına alınan haklara yönelik bir hak ihlali varsa amasız, fakatsız buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Galatasaray Meydanı’nın açılması bizim açımızdan bir kazanım. Ben Cumartesi Anneleri şahsında tüm adalet mücadelesi yürüten Şenyaşar annemizi, Can Atalay’ın karşı karşıya kaldığı hukuksuzlukla mücadele eden tüm Türkiye halklarını, cezaevlerinde tecride karşı açlık grevine devam eden tutsakların mücadelesini buradan selamlayarak daha özgür daha demokratik günlerde bir araya geleceğimiz bir insan hakları haftası diliyorum.”
“GÜÇ BİRLİĞİ YAPARSAK BU MÜCADELEYİ KAZANIRIZ”
Cumartesi Anneleri adına konuşan Hasan Karakoç, “Çok kişi ‘siz Cumartesi İnsanları bizlerin soluk almasına vesilesiniz, dolayısıyla sizden güç alıyoruz’ diye cümleler kurdu. Dolayısıyla hep birlikte güç birliği yaparsak biz bu mücadeleyi kazanırız. Biz bulunduğumuz dünyayı torunlarımızdan ödünç aldık. Bizden sonraki nesile de yaşanabilir bir dünya bırakmak bizim boynumuzun borcu” dedi.
PİRHA- İnsan Hakları Günü dolayısı ile birçok yerde yapılan açıklamalarda hak ihlallerine dikkat çekilerek, demokratikleşmenin önündeki en temel engel olarak gösterilen Kürt sorununun çözümü için çağrılar yapıldı.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75’inci yıl dönümü dolayısıyla İstanbul, İzmir, Mersin, Ankara gibi birçok kentte açıklama yapıldı.
İSTANBUL
İstanbul Sultanahmet’te İHD ve TİHV öncülüğünde açıklama yapıldı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) üyeleri ile hak örgütlerinden isimler de açıklamaya katıldı. “İşkence insanlık suçtur”, “Failler belli kayıplar nerede?” ve “Tıbbın görevi öldürmek değil yaşatmaktır” dövizleri taşındı. Açıklamada sık sık, “Savaşa hayır barışa hemen şimdi”, “İnsan hakları ile insandır” ve “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.
İHD Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Türkiye’nin 2016 yılından bu yana OHAL ile yönetildiğini belirtti. Yoleri, “Hak savunucuları olarak; Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir” çağrısı yaptı.
İZMİR
Kentteki insan hakları örgütleri, 10 Ekim Şehitleri Anıtı önünde açıklama yaptı. “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 75’inci yılında ekonomik kriz ve yoksulluğa karşı ekonomik ve sosyal haklarımızı, savaşa karşı barış hakkımızı, baskılara karşı insan hakları değerlerini ve demokrasiyi savunuyoruz” pankartının açıldığı açıklamada, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük”, “İnsan haklarıyla insandır”, “Haklar kullandıkça vardır” ve “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.
Açıklamada konuşan Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, Birleşmiş Milletler’in varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaş ve iç savaşları sonlandırmada yeterince etkin olamadığını belirtti. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı bir birliktelik oluştuğunu dile getiren Üsterci, “Bu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Böylelikle keyfilik ve belirsizlik kamusal ve siyasal alanın asli unsurları haline gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidar erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır” dedi.
ANKARA
İHD ve TİHV, Ankara Kızılay’da yer alan İnsan Hakları Anıtı önünde açıklama yaptı. Açıklamada anıta karanfiller bırakıldı. İHD Ankara Şubesi Eşbaşkanı Aslı Saraç, Kürt sorununa dair çatışma ve savaşın tek yöntem olarak kullanılması sonucunda 2023 yılında yaşam hakkı ihlallerinde artış olduğunu kaydetti. İnsan hakkı ihlallerinin en yoğun yaşandığı cezaevlerine değinen Saraç, İmralı Cezaevi’nde tecrit uygulamalarının kronik soruna dönüştüğünü vurguladı.
Hak ihlallerinin son bulduğu, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke için mücadele edeceklerinin altını çizen Saraç, “Dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşı ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz. İnsan, haklarıyla insandır” diye konuştu.
MERSİN
İHD Mersin Şubesi, Özgür Çocuk Parkı’nda açıklama gerçekleştirdi. “İfade ve örgütlenme özgürlüğümüz engellenemez” pankartının açıldığı açıklamada, “Herkes için insan hakları” dövizi taşındı.
Çok sayıda hak savunucusunun katıldığı açıklamada, sık sık “İnsan haklarıyla insandır” sloganı atıldı. Açıklamayı yapan İHD Mersin Şube yöneticisi Hakkı Demir, ülkede insan haklarının rafa kaldırılarak, birçok ihlalin devam ettiğini söyledi. Tüm toplumun tecrit altına alındığını belirten Demir, tecrit politikalarının son bulması için mücadele edeceklerini ifade etti. Ülkenin demokratikleşmesi için Kürt sorunun çözülmesi gerektiğinin altını çizen Demir, şöyle dedi: “Kürt sorununun çözümsüz bırakılması, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır.”
PİRHA-ABF Genel Başkan Yardımcısı ve PSAKD Kadıköy Şubesi Başkanı İbrahim Karakaya, İnsan Hakları Haftası kapsamında Alevilerin maruz bırakıldığı hak ihlallerini PİRHA’ya değerlendirdi. Karakaya, “Sistem bu hak ihlallerine karşı bir iyileştirme değil, mevcut hakları her döneminde de gasp etmeye yönelik bir çalışma içinde olmuştur. Son olarak açılım diye hak ihlallerini biraz daha katmerleştirdiler. Aynı zamanda hak ihlalini bir de anayasal güvence altına aldılar” dedi.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilmesi ile birlikte insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla, 10 Aralık tarihi “Dünya İnsan Hakları Günü”, 10 Aralık ile başlayan hafta ise ülkemizde ve bütün dünyada “İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası” olarak kutlanıyor.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi Başkanı İbrahim Karakaya, İnsan Hakları Haftası ile Alevilerin uğradığı hak ihlallerine ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu. Karakaya ayrıca 25 Aralık günü İstanbul Yenikapı’da düzenlenecek Alevi kurultayına da çağrı yaptı.
“ALEVİLER EN BÜYÜK HAK İHLALİNE UĞRAYAN TOPLUMSAL KESİMLERDEN BİRİDİR”
Karakaya, Alevilerin bu ülkede en çok hak ihlaline uğrayan toplumsal kesimlerden biri olduğunu kaydetti. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) sloganını da hatırlatan Karakaya, şöyle konuştu:
“İnsan Hakları Derneği’nin, “İnsan, haklarıyla insandır” diye bir sloganı var. Bu çok doğru bir slogan aslında. İnsan olmaktan kaynaklı haklarınızı kullanamıyorsanız, hak ihlallerine uğramış sayılıyorsunuz. Grupsal anlamda yaşadığınız hak ihlallerinin bir toplumsal uzlaşısı vardır. Ama esas olan sistem, devletle olan ilişkilerinizdeki ihlal çok önemli. Devlet, yasalarla kendisini tanımlar. Dolayısıyla devletin yaptığı ihlallerdir aslında insan hakları ihlalleri noktasında bizim esas almamız gereken şey. Türkiye’de her toplumsal kesimin özellikle devletle kurduğu ilişki noktasında çok büyük mağduriyetler var.
Osmanlı dönemine gitmemek gerekir. Çünkü orası farklı bir siyasal sistem ve oradaki mağduriyetler katliamlarla sonuçlanmış. Cumhuriyet kendisini yasayla biraz daha bağlı kılan bir rejimin adı oldu ama ne yazık ki cumhuriyetle birlikte zaten kuruluş felsefesi açısından bir hak ihlali var. Çünkü Alevilik yasaklı bir inanç haline getiriliyor ve dolayısıyla o günden bugüne kadar da Aleviler sistem, devlet açısından baktığınızda en büyük hak ihlallerine uğrayan toplumsal kesimlerden bir tanesidir. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun mutlaka anlatacağı bir hak ihlali hikayesi vardır. Alevi olduğunu gizlemekten tutun da kamuda kendisini saklamaktan, kendi köyüne hizmetin götürülmemesine varıncaya kadar birçok şeyi anlatır. Dolayısıyla bunlar üst üste geldiğinde Aleviler büyük hak ihlallerinin mağduru olan bir toplumsal kesim halindedir.”
“HAK İHLALLERİNİ ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALDILAR”
AKP’nin Alevilere yönelik attığı son adımları da değerlendiren Karakaya, “Şimdi yeni bir dönemde bir açılım yaptı ama bu açılım daha tehlikeli. Yani açılım diye kendilerinin ifade ettiği aslında hak ihlallerini biraz daha katmerleştirdiler” dedi.
Meclis’ten geçen torba yasa ile çıkarılan cumhurbaşkanı kararnamesini tanımadıklarını belirten Karakaya, şunları söyledi:
“Aleviler bu hak ihlallerine karşı sürekli mücadele ediyor. Özellikle 30-40 yıldır örgütleri üzerinde mücadele ediyor. Eşit haklar ve eşit yurttaşlık ile ilgili çalışma yürütüyorlar Ama sistem bu hak ihlallerine karşı bir iyileştirme değil, mevcut hakları her döneminde de gasp etmeye yönelik bir çalışma içinde olmuştur. 2009-2010 yılındaki açılıma baktığınızda da bunu görmek lazım. Çünkü orada aldığı hiçbir talebi yerine getirmeme üzerine kendisini konumlandırdı. Şimdi yeni bir dönemde bir açılım yaptı ama bu açılım daha tehlikeli. Yani açılım diye kendilerinin ifade ettiği aslında hak ihlallerini biraz daha katmerleştirdiler.
“TORBA YASA ALEVİLER AÇISINDAN YOK HÜKMÜNDEDİR”
Aynı zamanda hak ihlalini bir de anayasal güvence altına aldılar işin doğrusu. Yani bu kadar tehlikeli bir durumdayız bu noktada. Bizim mücadeleyle kazandığımız haklarımızı aldılar. Onu devletin güdümünde farklı bir konuma soktular. Yani elektrik, su faturası, imardaki değişiklikler vs. bizim kazandığımız şeylerdi. Cemevlerimizi tanımlamayarak, tanımayarak bir hak ihlali daha yaşattı bize. Aleviler açısından geride bıraktığımız yüz yıl hak ihlalleriyle dolu. İkinci yüzyılda bunları yaşamamak için bütün Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte elimizden gelen mücadeleyi vereceğiz. Torba yasası ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne karşı olduğumuzu dile getirdik. Bu yasa Aleviler açısından yok hükmündedir. Bizim açımızdan meşru değildir. Dolayısıyla bu yasayı tanımıyoruz.”
“25 ARALIK’TA ‘LAİK, DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE’ TALEBİMİZİ DİLE GETİRECEĞİZ”
İbrahim Karakaya son olarak 25 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek olan Alevi kurultayına da çağrıda bulundu.
Karakaya, “Bütün bunları hem halkımızla paylaşmak, Türkiye’deki bütün kamuoyuna anlatmak adına öncelikle bölge toplantıları yapılıyor. Alevi örgütleri olarak 25 Aralık’ta da bu ülkedeki bütün vicdan sahipleriyle, siyasi partilerle, sanatçılarla, yazarlarla, akademisyenlerle, meslek odaları, sendikalarla, demokratik kitle örgütleriyle, yerel derneklerle bir araya gelip, laiklik ve demokrasi için buluşacağız. Yenikapı’da büyük Alevi kurultayı yapmış olacağız. Bütün canlarımızı da bekliyoruz. Burada hem sözümüzü söyleyeceğiz hem de ikinci bir yüz yıla girerken yalnız Aleviler için değil bir arada yaşamı savunan herkes için laik, demokratik bir Türkiye talebimizi dile getireceğiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Hasta mahpuslar ve Aysel Tuğluk’un durumuna ilişkin konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Av. Gülseren Yoleri, sağlığa ve tedaviye erişim haklarının ihlal edildiğini söyledi. Yoleri, “Bir anlamda tedavi edilebilir hastalıklar nedeniyle ölüyorlar. Adli Tıp Kurumu’nun taraflı değerlendirmelerle mahpusların içeride kalma sürelerini uzattığını biliyoruz. Toplumsal bir duyarlılığın oluşması ve devlete baskı oluşturacak bir boyuta varması oldukça önemli” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, İnsan Hakları Haftası kapsamında cezaevlerindeki hasta mahpusların ve HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un sağlık durumuna ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
“Hapishanelerde hasta mahpuslar çok ciddi sorunlar yaşıyorlar. Bunu uzun yıllardır dile getiriyoruz” diyen Yoleri, yaşanan sorunların en önemli kısmının sağlığa ve tedaviye erişimlerin önündeki engeller olduğunu belirtti.
Yoleri, bu duruma ilişkin yoğun çabaların harcandığını ifade ederek, “Hasta mahpusların tedavi edilmemesi ya da sağlığa erişimi önündeki engeller sadece onların bir hastalıkla yaşamasına değil; aynı zamanda yaşamlarını tehdit eden boyutlara varan hastalıklarla boğuşmalarına neden oluyor. Bir anlamda tedavi edilebilir hastalıklar nedeniyle ölüyorlar. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam hakkının tedavi ya da sağlığa erişim hakları engellendiği için ihlal edildiği durumlar ile karşı karşıyayız.
Yalnız yaşayamadığı, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, dışarıda bakım gerektiği halde hapishanede tutulmaya devam edilen mahpusların yaşadıkları aynı zamanda insan onurunu da zedeleyen bir tabloyu da karşımıza çıkartabiliyor. Bu yüzden çok yönlü ve ciddi bir sorun. Bu sorunun çözümü noktasında güçlü bir toplumsal duyarlılığa ve sorumluların da yani yetkililerin, devletin de sorumluluğuna uygun davranmaya ihtiyaç olan bir alan bu” diye konuştu.
“HASTALIĞINA NEDEN OLANLAR ŞİMDİ AYSEL TUĞLUK’UN YAŞAMINI TEHLİKEYE ATIYORLAR”
Aysel Tuğluk’un yaşadığı sorunların ciddi olduğunu söyleyen Yoleri, Tuğluk için “O da bir hasta mahpus artık” dedi. Yoleri, şunları söyledi:
“Onun hastalanmasına neden olan şey de, annesinin cenazesine yapılan saldırı sonrasında yaşadığı büyük stres. O acı olay, onun açtığı yara… Telafi edilemeyecek olan bu acı, böyle bir hastalığın gelişmesine neden oldu. Bu hastalığa neden olanlar şimdi onu cezaevinde tutarak, onun yaşamını tehlikeye atıyorlar.
“ADLİ TIP, TARAFLI RAPORLAR İLE MAHPUSLARIN İÇERİDE KALMA SÜRELERİNİ UZATIYOR”
Biz yıllarca hasta mahpusların sevk edildikleri tam teşekküllü hastanelerden alınan raporlara da dayanılarak tahliye edilebileceklerinin altını çizdik. Ancak mevzuatta ısrarla adli tıp kurumunun vereceği raporlara bir gönderme yapılmakta ve Adli Tıp Kurumu’nun raporları üzerinden bir değerlendirme gerçekleşmekte. Çoğu kerede hasta mahpusun tedavisini yapan üniversite ya da devlet hastanesinin değerlendirmesi çok daha gerçekçi ve bilimsel olduğu halde adli tıp kurumunun bu bilimsel gerçek değerlendirmelerin dışında daha taraflı değerlendirmelerle mahpusların içeride kalma sürelerini uzattığını biliyoruz.”
“TOPLUMSAL BİR DUYARLILIĞIN OLUŞMASI ÖNEMLİ”
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, mahpusların yaşam haklarının tehlikeye atıldığını belirterek, “Aysel Tuğluk açısından da maalesef böyle bir gerçek ile karşı karşıyayız. Aysel Tuğluk’un bir an evvel serbest bırakılmasını istiyoruz. Hem sağlık hakkına erişmesi açısından hem de yaşam hakkının ve insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilmesinin sağlanması açısından önemli. Toplumsal bir duyarlılığın da oluşması ve devlete baskı oluşturacak bir boyuta varması oldukça önemli” diye konuştu.
PİRHA-“Cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen tutukluluğu devam eden ve gün geçtikçe sağlık durumu kötüleşen Aysel Tuğluk’a ilişkin konuşan Avukat Zeynel Öztürk, “Aysel Tuğluk’un hayati tehlikesi söz konusuyken hala cezaevinde tutulması Türkiye’de adil yargılanma ve insan haklarının yok sayıldığını gösteriyor” dedi. Öztürk ayrıca Türkiye’nin AİHM’nin kararlarını tanımama şansı olmadığını belirterek Anayasa’nın 90. maddesini hatırlattı.
Avukat Zeynel Öztürk ile İnsan Hakları Haftası’nı, Aysel Tuğluk’un durumunu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’deki Aleviler ile Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş ile ilgili aldığı hak ihlalleri kararlarının uygulanmamasının yanı sıra 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubu çocukların eğitimine eklenen zorunlu din derslerini konuştuk.
“TÜRKİYE İNSAN HAKLARINDA SINIFTA KALDI”
PİRHA: 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’ndayız. Türkiye’nin insan hakları karnesini nasıl değerlendirirsiniz?
ZEYNEL ÖZTÜRK: Türkiye’nin insan hakları karnesine baktığımda “sınıfta kaldı” derim. Tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlükler vardır. İnsan hakları renk, ulus, etnik köken fark etmeksizin her insana karşı eşit olarak uygulanmaktadır, uygulanmalıdır. Biz buna eşit yurttaşlık diyoruz. “Birçok temel hakkın ülkemizde kaçı uygulanıyor? Ya da içeriğine uygun yapılıyor?” diye sorduğumuzda, cevabım koca bir sıfır. Maalesef bu durum ülkemizin demokratikleşmesi için çok büyük bir sorun.
Avrupa Birliği bizim için önemli bir köprü. Onun kriterlerine sırtımızı dönmeden “Türkiye’de neyimiz eksik?” sorusunu sormamız gerekiyor. İşkence ve kötü muamele yasağı diyoruz ama daha geçen gün cezaevinde bir tutsağın nasıl öldüğü belli değil. ‘İntihar’ deniliyor artık Türkiye’de bunlara. Hepsinin araştırılıp, ortaya çıkarılması gerekiyor.
Ekonomi modeline ilişkin hükümetten üç kişi üç ayrı model ismi kullandı. Maliye Bakanı, model batarsa üzüleceğini söyledi. Öyle bir durumda Maliye Bakanı bin çalışanı ile birlikte kendisi batacakmış. Ama bu tarafta 83 milyon batıyor. 83 milyon her gün fakirleşiyor. Görünmeyen bir şekilde uçurumun kenarına itiliyoruz.
“AYSEL TUĞLUK’UN HALA CEZAEVİNDE TUTULMASI İNSAN HAKLARININ YOK SAYILDIĞINI GÖSTERİYOR”
-Cezaevlerindeki hak ihlalleri her dönem dile getirilen bir olgu. Özellikle hasta tutuklular üzerinden bu konu çok tartışılıyor. Aysel Tuğluk’un ‘cezaevinde kalamaz’ derecedeki hastalığı gün geçtikçe ilerliyor. Avukatları son olarak Tuğluk için infaz erteleme talebinde bulundu. Tuğluk’un durumuna ilişkin neler söylersiniz?
Süreci üzülerek takip ediyoruz. Bir insanın en temel hakkı yaşama hakkıdır. Diğeri sağlık, tedavi hakkıdır. Tuğluk hakkında çeşitli raporlar veriliyor. Onu da anlamıyorum. Biz bir dosyaya baktığımızda başka bir hukukçu arkadaşla yüzde yüz tezat olmaz. Ufak tefek yorum farkı olabilir. Ama Aysel Tuğluk’un hayati tehlikesi söz konusuyken hala cezaevinde tutulması Türkiye’de adil yargılanma ve insan haklarının yok sayıldığını gösteriyor. Merkezi hükümetten birilerinden bir açıklama bekleniyor ve ona göre raporlar düzenleniyor. Üzüntü verici bir durum. Tıp yemini etmiş doktor arkadaşlarımızın yer aldığı bir kurum “cezaevinde kalamaz” raporu verirken; aynı hastaya aynı koşullarda bir diğer kurum “cezaevinde kalabilir” raporu verdi. Açık açık insanlar yaşama hakları ihlal edilerek, ölüme terk ediliyor. “Ne yapabiliriz?” sorusunun bir an önce cevabını bulmalıyız. Hiç kimseye etnik kimliği, siyasi düşüncesi, doğduğu topraklara göre muamele yapılmamalı. Bu konuda da sınıfta kalıyoruz.
“ALEVİ KURUMLARINDA GÖREV YAPANLAR BİR AN ÖNCE BİR ARAYA GELMELİ”
-Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bu ayın başında AİHM’nin Alevilerle ilgili almış olduğu hak ihlali kararlarının uygulanmamasından dolayı Türkiye’ye uyarıda bulunurken; 2023’ün Mart ayına kadar bir süre verdi. Türkiye bu süre zarfında da atması gereken adımları atmadığı takdirde yaptırımlarla karşı karşıya kalabilecek. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de yıllardan beri bütün hükümetler Aleviler ile ilgili birçok şey söyler fakat hiçbir adım atılmaz. Mesela cemevlerinin elektrik giderleri ödenmiyor. Müftülüğe ya da Diyanete gerekçesini sorduğumuzda diyorlar ki; yasada ibadethane olarak sayılanlar arasında yoksunuz. Cumhuriyet kurulduğundan beri hala bir Köy Kanunu var. O kanuna göre Alevi köylerine cami yapılıyor. İkinci maddeye göre bir yerin köy olabilmesi için cami, çeşme, okul, mera, odunluk vs. olmalı diyor. Ona göre de gelip, “sizin köyde cami yok” deyip; cami yapıyorlar. İnsanların inancına hükümet müdahale etmesin. O inanç kendi kararını kendisi versin. Bu ülkede yaklaşık yüzde 25’in üzerinde Alevi toplumu yaşıyor. Bunu yok sayamazlar. Mümkün değil. Köy Kanunu’nda başlayacaksın değişime. Camilerin elektrik giderlerini ibadethane olduğu için ödüyorsan, cemevlerinin giderlerini de ödeyeceksin. Ama bunu yapmıyorlar. Seçim dönemlerinde ufak tefek çalıştaylar ve sözlerle geçiştirmeye çalışıyorlar. Ama ben burada kabahati biraz kendimizde, Alevi toplumunda arıyorum.
Alevi kurumlarında görev yapan arkadaşlarımız bir an önce bir araya gelmeli. Göreve gelirken kurum dışı siyasi gömleklerini kenara bırakmalı. Orada sadece Alevi inancı formasını giymeli. Bütün kurumlar tek yürek, tek ses olmalı. Seçim dönemleri olduğunda hepimiz bir yerde partilere sıçrıyoruz. O partilerde makam, mevki peşine düşülüyor. Mevcut hükümet kurulduktan hemen sonra bizim toplumdan üç-beş tane yazar, çizer arkadaşımızı milletvekili yaptılar. Sorun çözüldü mü? Çözülmedi. Burada sorun Alevi insanları alıp milletvekili yapmak ya da parti yönetiminde görevlendirmek değil. Burada sorun Alevi toplumunun yasadaki eksik olan hususların giderilmesi yönünde adım atmaktır. Bu yönde adım atarsan eşit yurttaşlık yolunda adım atmış olursun. O zaman Bakanlar Komitesi’nin kararına da gerek kalmaz. Anayasa’nın 90. maddesi net. Uluslararası sözleşmeler bizi bağlar. Bu sözleşmelere uymak Anayasa hükmüdür. Maalesef ülkemizde uygulanmıyor. İnsan haklarının olmadığı ya da ihlal edildiği bir ülkede insan haklarını konuşmaya devam edeceğiz.
-Komite ayrıca Türkiye hakkında AİHM’nin Kavala hakkındaki ihlal kararlarını uygulamaması nedeniyle ‘ihlal prosedürünün’ başlaması kararı aldı. 19 Ocak 2022 tarihine kadar Kavala serbest bırakılırsa, ‘ihlal prosedürü’ başlatılmayacak. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Kavala ve Demirtaş kararlarına ilişkin “Bu kararları tanımıyoruz. Yok farz ediyoruz. Bizim indimizde yok hükmündedir. Bizim yargımızın verdiği kararlar üzerinde Avrupa Birliği kararını tanımıyoruz” şeklinde bir açıklaması oldu. Anayasanın 90. maddesi de ortada. Mevcut durumu ve Erdoğan’ın Bakanlar Komitesi’nin aldığı kararı ‘siyasi’ olarak nitelemesini nasıl yorumlarsınız?
Cumhurbaşkanı, Bakanlar Komitesi kararını siyasi olarak değerlendiriyor. Biz de onun açıklamalarını siyasi olarak değerlendiriyoruz. Hatta Demirtaş ve Kavala’nın tutukluluk halleri siyasi bir karardır. Türkiye’nin AİHM’nin kararlarını tanımama gibi şansı yok. Anayasanın 90. maddesi herkesi bağlar. Açılım döneminde söylenenler bugün Demirtaş’a suç unsuru olarak isnat ediliyor. Türkiye’yi yönetenler, “Türkiye’de insan hakları var” diyorsa bir an önce iki siyasi tutuklunun tahliye edilmesi gerekir. Türkiye’nin her türlü AİHM kararına uymasında yarar var. Bu aynı zamanda Türkiye için acil bir demokrasi ve hukuk sorunu. Çok uyulacağını da düşünmüyorum.
“AFRİKA ÜLKELERİNDEN FARKIMIZ KALMAZ”
– Kararların, “yok hükmünde” şeklinde tavır alınması durumunda hukuki, siyasi ve iktisadi sonuçları ne olur?
Ekonomik kriz var. Türkiye’ye ambargo uygulayabilirler. Diğer devletler nasıl karar alabilirler? O konuda çok bilgim yok ama Türkiye bir ekonomik kıskaç içerisinde kalıyor. Kısa süre önce darbenin finansörü olduğunu söylediğimiz Birleşik Arap Emirlikleri Prensi ile kol kola giriyorsun. 10 milyon dolardan bahsediliyor.
Siyasi olarak Türkiye’nin oy hakkını alabilirler. Üyelik sürecini durdurabilirler. Türkiye’nin çok zorlanacağı ekonomik, siyasi kararlar alabilirler. Avrupa seni tamamen dışarıya iter. Afrika devletleri ile hiçbir farkımız kalmaz.
“ÇOCUK HAKLARINA AYKIRI”
-Geçtiğimiz günlerde toplanan 20. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan 4-6 yaş grubu çocukların eğitimine “din eğitimi” eklenmesi kararı hala tartışılıyor. Eğitim-Sen, alınan karara “Dini eğitimin, Türkiye’nin de imzasının bulunduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin, ‘çocuğun üstün yararı ilkesi’ ile temelden çeliştiği” gerekçesiyle tepki gösterdi. Siz bu kararı nasıl değerlendirirsiniz?
Absürt bir karar olarak değerlendiriyorum. Zaten belirli bir eğitim döneminden sonra çocuklara zorunlu din dersini uyguluyorsun. Ama bu yetmemiş olacak ki, 3-4 yaşındaki çocuklara din eğitimi veriliyor. Din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bir kere. Eğitim-Sen’in açıklamasını yerinde buluyorum. Çocuk haklarına da aykırı. 4-6 yaş grubundaki çocuklar hayatı daha yeni tanıyorlar. Toplumda nasıl bir infial yaratacak bu durum?
Yıllardır zorunlu din dersini konuşuyoruz. Bir insana zorunlu olarak din dersini öğretemezsin. Maalesef dünyanın her yerinde siyasal iktidarlar sıkıştıkları, ekonomik, siyasi krizleri atlatamadıkları anda ilk sarıldıkları şey din bayrağıdır. Türkiye’de de bu yapılıyor.
Umarım yakında bir seçim ortamı olur ve toplum kendi kaderini kendisi çizer. Bir bakan diyor ki, “Sayın cumhurbaşkanımız izin verirse.” O zaman bakanlara ne gerek var? Türkiye’deki siyaset dili de çok kötü bir noktaya geldi. Özellikle yönetim kademelerindeki bazı siyasetçiler karşısındakilere bağırıp, çağırmayı, hakaret etmeyi siyaset sanıyorlar. Meclis’teki bütçe görüşmelerine bakıyoruz. Eski bir sporcu vekil balyoz yumruğu gibi insanlara saldırıyor. Milletvekillikte de bir ölçü olmalı. Çok merak ediyorum. Orada yumruğunu sıkan Alpay Özalan kaç tane kanun önergesi verdi? Kaç kere meclis kürsüsüne çıktı? Türkiye toplumunun geleceği ile ilgili yorum yaptı? Kendi seçim bölgesinde kimlerle görüştü? Ona o yumruğunu kaldıran güç nedir? Türkiye siyasetinin çözümü yumrukta değil; bir olmakta, ortak değerleri bulmakta, Türkiye’yi aydınlık günlere nasıl çıkarırız bunu tartışmaktadır. Ama çok kolay yaptıkları. Maaş alıyorlar. Oturuyorlar. Sadece el kaldırmayla milletvekilliği yapılıyor.
PİRHA- İHD İzmir Şubesi, “Hasta mahpuslara özgürlük” şiarıyla Konak eski Sümerbank önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamada, uluslararası mevzuat ve özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin yaşam hakkının korunması konusunda devletlere pozitif yükümlülükler yüklendiğinin altı çizildi.
İHD İzmir Şubesi, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla açıklama yaptı. “Ağır hasta mahpuslar ölüyor susma” ve “Susma suça ortak olma ölüyorlar” yazılı pankartların açıldığı açıklamaya çok sayıda kişi katıldı. “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın” sloganlarının atıldığı açıklamada, hasta tutukluların serbest bırakılması talep edildi.
Açıklamayı okuyan İHD İzmir Şubesi Yöneticisi Ahmet Çiçek, uluslararası mevzuat ve özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin yaşam hakkının korunması konusunda devletlere pozitif yükümlülükler yüklendiğinin altını çizdi.
Kandıra Hapishanesi’nde maruz kaldığı sistematik fiziksel, psikolojik ve cinsel işkence sonrası tecride mahkum edilen Garibe Gezer’in katledildiğini belirten Çiçek, “Türkiye hapishanelerinde tespit edebildiğimiz kadarıyla 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunmaktadır. Elbette ki bu sayı hastaların çok az bir kısmına tekabül etmektedir” dedi.
GARİBE GEZER
Çiçek, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevinde işkence ve cinsel saldırıya uğradıktan sonra şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Garibe Gezer’in hatırlatarak, “Gezer’in yaşamını yitirmesine neden olan, maruz kaldığı saldırılar ve cenaze işlemleri sırasında basına yansıyan görüntüler kamu gücünü elinde bulunduranların mahpuslara ve yakınlarına insanlık dışı bir yaklaşım içinde olduklarının en somut örneğidir” diye belirtildi.
HASTA TUTUKLULAR
Cezaevlerinde tutulan 604’ü ağır olmak üzere bin 605 hasta tutuklu olduğunu kaydeden Çiçek, “Yaşlı mahpuslar, ağır kalp ve kanser hastaları, çoklu kronik rahatsızlıkları bulunanlar, ağır psikolojik rahatsızlıkları olanlar ve yaşamını tek başına devam ettiremeyen yüzlerce hasta mahpusun ne tedavileri yapılabiliyor ne de infazları erteleniyor. Hasta mahpuslar, hapishanelerde tedavi olanaklarından mahrum bırakılmakta; tedavilerinin hapishaneler dışında gerçekleştirilmesi için yapılan başvurular çoğu zaman reddedilmektedir” ifadelerini kullandı.
ATK RAPORLARI
Adli Tıp Kurum (ATK) raporlarına dikkat çekilen Çiçek, “Hapishanede yaşamını idame ettiremeyecek derecede ağır hasta olan mahpuslar hakkında ATK tarafından hazırlanan taraflı ve bilimsel gerçeklikten uzak raporlar nedeniyle hasta mahpusların hapishanede geçirdikleri süreler uzamakta ve hastalıkları ilerlemektedir” denildi.
TALEPLER
Yaşı ilerlemiş ve kronik hastalıkları olan tutukluların risk altında olduğu belirten Çiçek, talepler şu şekilde sıralandı:
“* İnfazı ertelenen mahpusların tedavileri için sağlık giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır.
* Sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi kararlarında cumhuriyet savcılarının takdir yetkisi kaldırılmalı, hastanelerin verdiği raporlar esas alınarak cezaların infazları ertelenmelidir.
* Tecride dayalı infaz rejimi, uygulayanların inisiyatifine bırakılamaz, derhal kaldırılmalıdır.
* İmralı Cezaevi’nde Abdullah Öcalan ve arkadaşlarına uygulanan özel hukuk ve ağırlaştırılmış tecrit kaldırılmalı, aile ve avukat görüş hakları tanınmalı ve yasal haklarından yararlandırılmalıdırlar.
* AİHM’in Kaytan – Türkiye kararı uyarınca mahpusların müddetnamelerinde yaşları ve sağlık durumları dikkate alınarak tahliye olabilecekleri uygun bir tarih yer almalıdır.
* AİHM’in Gülay Çetin – Türkiye kararında belirttiği hususlara uyulmalı, hasta mahpusların tahliye edilmemesinin AİHS’in 3. maddesinin ihlali olduğu hatırda tutulmalıdır.
* Mahpuslar aşırı kalabalık koğuşlarda tutulmamalı, havalandırma haklarından kesintisiz bir şekilde yararlandırılmalı, temiz su ve sıcak suya erişimleri sağlanmalıdır.
* Hapishanelerde sürekli olarak doktor ve mahpus sayısına uygun şekilde sağlık personeli bulundurulmalı, hastanelere sevkler esnasında tek kişilik ring araçlarıyla değil ambulans tipi araçlarla sevkler sağlanmalıdır.
* Mahpusların sağlıklı beslenmesi için yeterli ve besleyici iaşe bedelleri karşılanmalı, diyet yemeği ile beslenenlerin diyet yemeği uygun şekilde verilmedir.
* Ceza infaz memurları ve hapishane idarelerinin olumsuz ve hatta suç teşkil eden tutumlarının önüne geçmek için etkili bir denetim mekanizması oluşturulmalı; baroların ve insan hakları örgütlerinin bu denetim süreçlerine aktif bir şekilde katılmaları sağlanmalıdır.”
PİRHA- İnsan Hakları Haftası’na ilişkin bir basın açıklaması yapan HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, “Cumhur İttifakı iktidarının kullandığı ayrıştırıcı, ötekileştirici, cinsiyetçi dil ve tüm toplumsal talepleri, şiddet yoluyla bastırma konsepti önceki yıllarda olduğu gibi 2021 yılında da birçok insanın yaşamını kaybetmesine yol açtı” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla HDP Genel Merkezi’nde basın açıklaması yaptı. Parti adına açıklamayı HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede yaptı.
Dede açıklamasında, Kandıra 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde intihar ettiği iddia edilen Garibe Gezer’in ölümüne değinerek Türkiye’de hak ihlallerinin bir örneği ve özeti olduğunu söyledi. Dede, Cumhur İttifakı iktidarının kullandığı ayrıştırıcı, ötekileştirici, cinsiyetçi dilin ve tüm toplumsal talepleri, şiddet yoluyla bastırma konseptinin önceki yıllarda olduğu gibi 2021 yılında da birçok insanın yaşamını kaybetmesine yol açtığını da vurguladı.
“TÜRKİYE’DE YAŞANAN HAK İHLALLERİNİN ÖZETİ”
Garibe Gezer’in yaşamının sona ermesine giden sürecin Türkiye’de ki insan haklarının özeti olduğunu ifade eden Dede; “Hükümetin yarattığı çatışmalı ortamda bir abisinin yaşamını yitirmesi ve onun cenazesini almaya giden diğer abisinin yaralanması ve felç kalması, diğer yandan Garibe’ye de cezaevleri yolları görüldü. Cezaevinden cezaevlerine sürülen Garibe Gezer, en son Kandıra cezaevine götürüldü. Önce darp edildi, sonra tecavüze maruz kaldı. En son ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde, biz bu uygulamaları öğrenmiş olduk. Gardiyanlara bir işlem yapılmazken, Garibe Gezer hücre cezasına çarptırıldı ve dün de hücrede hayatını kaybettiği açıklandı. Avukatlar cezaevine alınmadı, diğer müvekkilleriyle yapmak istedikleri görüşmeler de engellendi. Garibe Gezer’in yaşadıkları Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini özeti niteliğindedir. Kendisine rahmet ailesine başsağlığı diliyoruz” şeklinde konuştu.
“İNSAN HAKLARI, AKP İKTİDARI AÇISINDAN BİR ANLAM İFADE ETMİYOR”
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan, ‘İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğu’ maddesini anımsatan Dede sözlerine şöyle devam etti:
“İnsan Hakları Bildirgesi, bundan tam 73 yıl önce 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. Türkiye’nin de imzacısı olduğu ve böylece Anayasa’nın 90’ıncı Maddesi gereğince iç hukukun bir parçası olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ve yine Türkiye’nin imzacısı olduğu başkaca uluslararası sözleşmelerde ve ayrıca Anayasada güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin AKP iktidarı açısından bir anlam ifade etmediğini AKP Genel Başkanı Erdoğan her fırsatta açıkça ifade etmektedir.”
AKP İKTİDARININ 2021 YILINDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ HAK İHLALLERİ SAYILDI
AKP iktidarının 2021 yılı içerisinde gerçekleştirdiği hak ihlallerini insan hakları günü vesilesiyle bir kez daha ifade etmek istediklerini belirten Dede şunları aktardı;
“Türkiye’de yaşanan ihlalleri tek bir açıklama ile anlatmak mümkün değil, özetle ihlalleri anlatmaya çalışacağız. Cumhur İttifakı iktidarının kullandığı ayrıştırıcı, ötekileştirici, cinsiyetçi dil ve başta Kürt halkının talepleri olmak üzere tüm toplumsal talepleri, şiddet yoluyla bastırma konsepti önceki yıllarda olduğu gibi 2021 yılında da birçok insanın yaşamını kaybetmesine yol açtı.
YAŞAM HAKKI İHALLERİ
Yaşam hakkı ihlalleri; Dersim Ovacık’ta 7 Mayıs’ta hayvanlarına barınak yapmak için aracıyla evden ayrıldıktan sonra SİHA ve helikopterlerle bombalanarak yaşamını yitiren Murat Yıldız isimli vatandaş ve Kadıköy’de ‘dur’ ihtarına uymadığı iddiasıyla polisin ateş ederek öldürdüğü 15 yaşındaki E.Ç. gibi, şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı değildir. Yapısal şiddetin bir ürünü olarak üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, ‘önleme ve koruma’ yükümlülüğünü yerine getirmeyerek ve hatta katillere cesaret veren dili, tutumu ve cezasızlık politikası ile adeta teşvik ettiği ihlalleri de kapsamaktadır.
Bu bağlamda; Konya’da yaşayan bir Kürt aile olan Dedeoğulları ailesinin 11 Temmuz’da, ‘Biz ülkücüyüz sizi burada yaşatmayacağız’ diyen 60 kişilik ırkçı grubun saldırısına uğraması ve kısa süre sonra saldırganların neredeyse tamamının serbest bırakılması, 26 Temmuz’da yine Konya’da yaşayan Kürt bir aile olan Dal ailesinin 60 kişilik bir ırkçı grubun saldırısına uğraması ve Hakim Dal’ın katledilmesi, 30 Temmuz’da Dedeoğulları ailesinden 4’ü kadın 7 kişinin katledilmesi ve bu katliama ilişkin tutuklanan 13 kişiden 12’sinin daha duruşma başlamadan tahliye edilmesi sadece bir kişinin tutuklu olması hukuk çerçevesinde izah edilebilir mi?
Elbette 2021 yılında yaşanan en acı olaylardan biri de Deniz Poyraz yoldaşımızın 21 Haziran tarihinde Onur Gencer isimli kişi tarafından katledilmesidir. Sosyal medya profillerinde silahlı fotoğraflarını yayınlayan, Kürtlere ve HDP’lilere tehditler yağdıran katilin İzmir kent merkezinde 24 saat polis gözetiminde olan il binamıza elinde silahların bulunduğu bir çantayla elini kolunu sallayarak girmesi, polisin saatlerce katili etkisiz hale getirmek ve Deniz’i yaşatmak için hiçbir girişimde bulunmaması, kadınları, anneleri yerlerde sürükleyen polisin, saatler sonra il binamızdan dışarı çıkan katili şefkatle karşılaması, ‘ismin ne senin abicim’ diye hitap etmesi, önceki dönem milletvekilimiz Behçet Yıldırım somut hiçbir delil bulunmaksızın 8 gün gözaltında tutulmuşken, Deniz’in katilinin sadece 18 saat gözaltında tutulmuş olması, etkin bir soruşturma yürütmeyen ve avukat arkadaşlarımızın taleplerini yanıtsız bırakan savcının, bu siyasi katliamı gerçekleştiren katilin bağlantılarını ortaya çıkaracak hiçbir araştırma yapmadan alelacele iddianame hazırlaması hukuk çerçevesinde izah edilebilir mi? Bu katliamların ve benzer mahiyette sayısız katliamın, Cumhur İttifakının yürüttüğü ırkçı, militarist politikalardan, cezasızlık politikasından bağımsız olduğunu kabul etmek mümkün müdür?
“ÜLKE ADETA İŞKENCE MEKANI HALİNE GELDİ”
Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2021 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut ve yoğunluk kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir.
Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne kayyım olarak atanmasının ardından öğrencilerin yaptıkları eylemlere müdahale eden polisin öğrencilere, ters kelepçe, darp, çıplak arama, cinsel taciz, su verilmemesi gibi birçok işkence ve kötü muameleyi sokaktan başlayarak gözaltı merkezlerine kadar uygulaması, Cumhur İttifakı iktidarının 2021 de hafızalara kazınan uygulamalarından biriydi.
“PANDEMİ BAHANESİYLE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER KISITLANDI”
Pandemi gerekçe gösterilerek en temel anayasal haklardan olan toplantı, gösteri ve yürüyüş yapma hakkı keyfi olarak kısıtlanmıştır. Cumhur İttifakı üyesi siyasi partiler açık ve kapalı alanlarda binlerce kişinin katılımıyla etkinlikler ve kongreler gerçekleştirirken muhaliflerin açık alanda gerekli tedbirleri alarak yapmak istedikleri eylem etkinlikler ise kısıtlanmıştır. İşçilerin, kamu çalışanlarının, öğrencilerin, kadınların, siyasi partilerin, STK’ların, bir bütünen muhalif tüm kesimlerin toplanma özgürlüğü yok sayılırken, toplantı gösteri ve yürüyüş hakkını ihlal etme konusunda Van Valiliği 5 yılı aşkın süredir kesintisiz uyguladığı yasaklama kararlarıyla 2021 yılını da birincilikle göğüslemiş oldu.
“2021 YILI KADINLARA YÖNELİK AYRIMCILIK VE ŞİDDETİN ARTTIĞI BİR YIL OLDU”
Salgın koşullarında kadına dönük şiddetin oldukça arttığı bir dönemde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin sonucu olarak 2021 yılı kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddetin arttığı bir yıl olmuştur. 2021 yılının ilk 11 ayında en az 310 kadın katledilmiş, binlerce kadın taciz, tecavüz ve şiddete maruz kalmıştır. Siyasi iktidarın, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin yanı sıra, kadınların İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı gerçekleştirdiği eylemleri engellemesi, eylem yapan kadınların darp edilerek gözaltına alınması, kadınlara karşı suç işleyen erkeklere ‘iyi hal’ indirimi uygulanması, kadın mücadelesi yürüten aktivistlere cezalar verilmesi gibi politikaları kadınlara dönük şiddetin 2021 yılında daha da artması sonucunu doğurmuştur.
“ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDET VE İSTİSMAR ARTTI”
Çocuklara dönük hak ihlalleri de 2021 yılında yoğunluk kazanarak devam etti. Şırnak’ta çocuğa yönelik istismarda bulunan Uzman Çavuş Aslan A.’ya yargı ‘cinsel istismar’ suçundan ödül gibi 2,5 yıl hapis cezası verdi. Urfa’nın Eyyübiye ilçesine bağlı Şıhmahsut Mahallesi’nde yaşayan Mohammad Dwla isimli erkek, 13 yaşındaki çocuğu Amara Dwla’ya şiddet uyguladı. Fail erkek daha sonra çocuğu işkence ederek katletti. Batman’ın Bağlar Mahallesi’nde Emniyet Müdürlüğü’ne ait zırhlı araç çocukların bulunduğu sokakta çocukları kovalayarak, ezmeye çalıştı. Bitlis’in Ahlat ilçesinde aşırı hız yapan askeriyeye ait sivil plakalı otomobilin çarptığı 10 yaşındaki Eyüp Kırtay yaşamını yitirdi. Şırnak’ın İdil İlçesinde bisikletiyle gezen 7 yaşındaki Miraç Miroğlu zırhlı polis aracının çarpması sonucu hayatını kaybetti.
“2021 İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE SALDIRININ EN YOĞUN YAŞANDIĞI YIL OLDU”
2021 yılında en yoğun yaşanan ihlallerden biri de düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına yönelik oldu. Sosyal medya başta olmak üzere düşüncelerini ifade eden muhalifler vesayet altındaki yargı tarafından cezalandırılmaya devam etti. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un dört maaş aldığı yönündeki paylaşımla ilgili olarak, ‘ohhhh yiyin bakalım boğazınıza dizilsin milyonlarca yoksul insanın hakkı’ yazan avukat Neslihan Ceylan’a ‘kamu görevlisine hakaret’ suçlamasıyla dava açıldı. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Siirt ziyaretinde ‘Burası Kürdistan’dır ama inkar ediliyor’ diyen esnaf Cemil Taşkesen gözaltına alındı. ‘Cezai ehliyeti yoktur’ raporu olan 96 yaşındaki Aliye Yabansu hakkında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten dava açıldı. Fırat Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Hifzullah Kutum’a, sosyal medya hesabından yaptığı ‘Şoreşa Îlonê hemû Kurdan pîroz be, Bijî Kurdistan’ paylaşımı gerekçesiyle dekanlık tarafından uyarı cezası verildi, sonraki süreçte görevden alındı ve tutuklandı.
“GÖÇMEN VE MÜLTECİLER HER TÜRLÜ SÖMÜRÜYE MARUZ KALDI”
Sayılarının 5 milyonu geçtiği tahmin edilen sığınmacı/mülteci/göçmenler, 2021 yılında da her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalmalarının yanı sıra kolluk güçlerinin ve sivil kişilerin ırkçı şiddetine maruz kalmışlardır. İran sınırını kullanarak Van üzerinden Türkiye’ye gelen Afganistanlılar, Suriye’deki iç savaştan Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeliler ve Rojavalılar bu saldırıların temel hedefleri oldular. 12 Ağustos 2021’de Ankara’nın Altındağ İlçesi’nde bir söylenti üzerine toplanan kitlenin Suriyelilere ait ev ve dükkânlar ile otomobilleri ateşe vermesi, Suriyelileri linç etmek istemeleri ve polisin bu duruma seyirci kalması siyasi iktidarın mültecilere ilişkin politikalarının önemli bir yansıması olarak hafızalara kazındı.
“BASIN EMEKÇİLERİNE YÖNELİK BASKILAR ARTARAK DEVAM ETTİ”
20121 yılında basın organlarına sansür ve erişim engeli uygulamaları devam ettirilirken, basın emekçileri gözaltına alındı, darp edildi ve haklarında yürütülen yargılamalarda cezalara çarptırıldı. Ankara’da Konya’daki katliamı protesto edenlere polisin müdahalesini takip eden muhabir Delal Akyüz polisler tarafından darp edildi. Ardından gazeteciyi yere yatırarak darp eden polisler, Delal’in telefonuna el koydu. Çektiği fotoğrafları sildi. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin ana davasında karar çıktı. Mahkeme heyeti, Kemal Sancılı, İnan Kızılkaya ve Eren Keskin’e ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla 6’şar yıl 3’er ay, Zana Kaya’ya ise ‘örgüt propagandası’ iddiasıyla 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi.
“HUKUKSUZ KARARLAR UYGULANMAYA DEVAM ETTİ”
Hukuka aykırı tutuklamalar devam ederken AİHM tarafından derhal serbest bırakılmaları yönünde karar verilen Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala, iktidarın vesayeti altındaki yargıçların hukuk tanımaz tutumu nedeniyle 2021 yılını da cezaevinde geçirdiler. Binlerce muhalife de yargılandıkları mahkemelerce akıl almaz cezalar verildi. HDP milletvekili Leyla Güven’e siyasi faaliyetlerinden dolayı verilen 22 Yıl 3 Ay, TJA sözcüsü Ayşe Gökkan’a kadın mücadelesi faaliyetlerinden dolayı verilen 30 yıl ceza ve tutuklama kararı verilirken, Siirt’te 18 yaşındaki İpek Er’i nitelikli cinsel saldırıya maruz bırakarak intihara sürükleyen Uzman Çavuş Musa Orhan’a 10 yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmasına ilişkin talep mahkeme tarafından reddedildi. Elbette Cumhur İttifakı yargısının adaletinden milletvekilleri de nasibini aldı. 27’nci dönemde Meclis’e toplam bin 467 fezleke gönderildi. Belediye başkanı seçilenlerin dosyaları ilgili başsavcılıklara iade edildiğinden şu anda 1392 fezleke mevcut. Bu bin 392 fezlekenin bin 41’i ise 56 HDP’li milletvekiline ait.
“CEZAEVLERİNDE Kİ HAK İHLALLERİ YOĞUN ŞEKİLDE ARTTI”
Yıl boyunca hak ihlallerinin en yoğun yaşandığı alan cezaevleri oldu. Pandemiyi de ‘Allah’ın lütfu’ olarak değerlendiren 7242 sayılı yasada yapılan değişiklikler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan yönetmelikteki düzenlemelerle cezaevlerini özellikle siyasi tutsaklar açısından işkence ve kötü muamelenin kesintisiz sürdürüldüğü mekanlar haline getirdi. Çete liderlerinin yüzü suyu hürmetine topluma karşı suç işleyenler ödüllendirilerek salıverilirken, siyasi tutsaklar en temel hakları olan sosyal, sportif etkinlikleri, havalandırma imkanı, sağlığa erişim hakkı, aile ve avukat görüş hakkı gibi temel haklarından yararlanamaz hale geldi.
“HASTA TUTUKLULARHAK İHLALLERİNDEN EN ÇOK ZARAR GÖREN KESİM OLDU”
2021 yılında cezaevlerinde hak ihlallerinden en çok zarar gören kesim yine hasta tutsaklar oldu. Hastalıkları ağırlaşmasına ve yaşları ilerlemesine rağmen Adalet Bakanlığı ya da cezaevi yönetimleri hasta tutsakların cezaevlerinden tahliye edilmesine, yakınlarıyla vedalaşma hakkı tanınmasına müsaade etmedi.
PİRHA-İnsan Hakları haftası kapsamında İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda açıklama yapan İHD ve TİHV, “Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. Gelinen aşamada güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilciliği 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında Sultanahmet Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu da katıldı.
İki kurum adına açıklamayı ise İHD İstanbul Şubesi Başkanı Av. Gülseren Yoleri ile TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe yaptı. Açıklamada, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 73’üncü yılında ekonomik krize karşı ekonomik ve sosyal haklarımızı, Covid-19 pandemi koşullarında sağlıklı yaşam hakkımızı, savaşa karşı barış hakkımızı savunuyoruz” denildi.
“HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE DAYALI BİR DÜZEN HALA KURULAMADI”
Covid-19 pandemisinin yol açtığı siyasal, sosyal, ekonomik, etik vb. boyutları olan küresel krizin etkilerinin devam ettiği belirtilen açıklamada; şu ifadelere yer verildi:
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır.
BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Bugün gelinen noktada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. Maalesef BM, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır.
Gelinen aşamada güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının, hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına yol açmıştır.”
“ZORLA KAYBETME VAKALARINDA ARTIŞ GÖRÜLDÜ”
Türkiye’nin insan hakları karnesine de değinen iki kurum; “Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi ve bu tür vakaların 2021’de de yaşanması son derece endişe vericidir. Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere tek kişi ya da küçük grup izolasyonu/tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür” ifadelerini kullandı.
“HDP’NİN KAPATILMA GİRİŞİMİ KAYGI VERİCİ”
İHD ve TİHV Kürt sorununa ilişkin ise şunları söyledi:
“Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Özellikle son genel seçimlerde 6.5 milyon yurttaşın oyunu almış olan HDP’nin kapatılması girişimi, başta Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunun önemli bir bölümünü katılım ve temsil mekanizmalarının dışına itecek, siyasal hakları kullanma imkanından yoksun bırakacaktır. Bu durum toplumsal barışa ve bir arada yaşama iradesine büyük zararlar verecek olması bakımından son derece kaygı verici bir gelişmedir.”
“YENİ DEMOKRATİK BİR ANAYASA YAPILMALI”
“Türkiye son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor” denilen açıklamada yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının yoksullaşma, güvencesizleşme ve örgütsüzleşmeye sebep olduğu vurgulandı. Son olarak şunlara değinildi:
“Siyasi iktidarın baskıcı politikaları 2021 yılında ihlaller bazında bazı ilklerin yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Avrupa Konseyi’nin (AK) en temel insan hakları sözleşmelerinden olan İstanbul Sözleşmesinden çıkılması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala ve Demirtaş kararlarının uygulanmaması nedeni ile 2 Aralık 2021 tarihli AK Bakanlar Komitesi kararı ile Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatılması, ekonomik ve sosyal haklar ile ilgili yükümlülüklerden kaçmak için TÜİK’in başta enflasyon olmak üzere temel göstergelerde manipülasyon yapması, kara para ve yolsuzlukla mücadelede gerekli yükümlülüklerini yerine getirmeyen Türkiye’nin BM tarafından gri listeye alınması esasında insan hakları ihlallerinin ne denli arttığını da göstermektedir.
Siyasi iktidarın oluşturduğu insan hakları eylem planları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek vaatler olarak gözükmemektedir. Gerçekten insan haklarına olan saygıyı yükseltmek ve reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur.”
PİRHA- İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası Evrensel Bildirgesinin kabulünün 72. yılı dolayısıyla basın açıklaması yaptı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle basın açıklama yaptı. İHD Ankara Şube Eş Başkanı Fatin Kanat’ın okuduğu açıklamada, Türkiye’deki hak ihlallerinin gün geçtikçe arttığına vurgu yapıldı
“Hak ve özgürlükler kimsenin, hiçbir gücün keyfine bırakılacak değerler değildir” diyen Fatin Kanat, şu açıklamayı paylaştı:
“Pandemi, yerel savaşlar, işgal ve benzeri gerekçelerle dünya genelinde hak ve özgürlüklerin bir hayli budandığı, yoğun ihlallerin görüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’deki durum ise maalesef çok daha kötü bir bilançoya sahip.
‘Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar, akıl ve vicdanla donatılmışlardır. Birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar’ diye başlayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi şöyle dursun, 1789 Fransız devrimince kabul edilen İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi ile tanımlanan haklar bir yana 1215 yılında Kral John’un imzalamak ve tanımak zorunda kaldığı Magna Carta sözleşmesindeki haklardan bile çok daha geriye düşmüş durumdayız.”
“Mevcut iktidarın bırakın uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyi kendi anayasa ve yasalarını tanımadığı, tüm ülkeyi keyfi bir baskı ortamına tabi tuttuğu gözlenmektedir.”
Hak ve özgürlükler kimsenin, hiçbir gücün keyfine bırakılacak değerler değildir. İnsan hakları savunucuları olarak mevcut karanlığın, baskı ve keyfiyetin mutlaka aşılacağına olan inanç ve umudumuzu yeniliyor, demokrasi ve özgürlüklerden yana duyarlı olan herkesi selamlıyoruz.”
PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yıldönümünde Türkiye’nin hukuk karnesini verdi. Türkdoğan, Türkiye’nin hukuk alanında en az 10 yıl geriye gittiğini ifade ederek, “Bizi koruyacak olan en önemli değer insan hakkıdır” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, İnsan Hakları Haftası nedeniyle Türkiye’nin son 10 yılda hukuk alanındaki durumunu yorumladı.
Türkdoğan, iktidarın 10 yıl önce değiştirdiği Anayasa ile daha da geriye gidildiğini ifade ederek, “Sonradan iyi anlaşıldı ki bu Anayasa değişikliği esasen siyasi iktidarın yargı üzerindeki vesayetini pekiştirmek içindi” dedi.
TÜRK ETNİSİTESİNE DAYALI SÜNNİ YÖNETİM ANLAYIŞI
Türkiye’nin Türk etnisitesine dayalı Sünni bir yönetim anlayışı ile yönetildiğini söyleyen Türkdoğan, “Anayasası’nda her ne kadar ‘sosyal hukuk ve laik devlet’ olduğu yazsa da Diyanet İşleri Başkanlığı ile devlet destekli tarikat ve cemaatler eliyle aslında bir devlet dinini hayata geçiren rejime sahip” yorumunu yaptı.
Türkdoğan, 2011 yılı sonrasında Türkiye’nin ‘orta büyüklükte bir savaş bilançosuna sebep olan yaygın bir silahlı çatışma haline’ girdiğini belirterek sonraki yıllarda hukuk alanında yapılan şu politikaları dile getirdi:
“Roboski Katliamı sivillerin bilerek ve isteyerek katledildiği bir katliamdı. 1993’te Şırnak köylerinin bombalanması gibi…
Tabi silahlı çatışmalar da derinleşti. Bir çözümsüzlük söz konusu olduğu için iktidar yeniden Kürt meselesinde çözüm arayışlarına girdi ve 2012’nin sonu ile birlikte Türkiye’de yeni bir süreç başladı.
2014’te Suriye’deki gelişmeler, yani Kürtlerin statü talepleri iyice açığa çıkınca Türkiye oradaki Kürtlere yardım etmek yerine basmahane bir tutum geliştirdi.
2015’e geldiğimizde seçimlerin etkisi ile farklı bir süreç gelişti. 28 Şubat 2015 günü Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı 10 maddelik bir demokratikleşme metni ilk defa devlet, hükümet ve siyasi parti temsilcileri huzurunda canlı yayında televizyonlarda okundu. Bu Kürt meselesinin geldiği aşama itibariyle tarihsel bir andı. Ama maalesef Türkiye siyaseti bunu değerlendiremedi ve maalesef süreç bozuldu.”
Öztürk Türkdoğan’ın dikkat çektiği bir diğer gelişme de 2016 yılında yapılan darbe girişimi oldu. Türkdoğan, “İktidar bunu bahane ederek Olağanüstü Hal ilan etti” diyerek şunları söyledi:
“Devlet içerisinde bir grubu tasfiye etmek isterseniz bunun için olağanüstü hale gerek yok. Özellikle Kürt kültür kurumları, kadın dernekleri kapatıldı. Devlet içerisinde sadece Fethullah Gülen örgütüne mensup olanlar değil; Kürtler, Aleviler, sosyalistler tasfiye edildi. 135 bin civarında kamu görevlisinin işine son verildi. Tahminimize göre bunun 10 bin civarında olanının özellikle iktidara muhalif Kürt ve sol camiadan, Alevilerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”
“2017 REFERANDUMU BİR TÜR DARBEDİR”
Öztürk Türkdoğan, 2017 yılı önemli gelişmelerinin başında ise AKP-MHP ittifakını işaret etti. İktidarın, milliyetçi diğer grupları da arkasına alarak Kürt sorununda şiddete dayanan politikalara imza attığını söyledi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli’nin de devreye girdiği 2017 yılına dair Öztürk Türkdoğan, “Otoriter yönetim sistemi başlamış oldu” diyerek şunları dile getirdi:
“Muhalefet, referandum günü ‘Hayır’ çıkmasına rağmen kitleyi sokağa taşıyacak ve bu kitleyi sokakta tutacak bir pratik sergilemedi. Mevcut siyasi iktidar, istediğini yaptırdı ve ‘Hayır’ çıkan sonuçları ‘Evet’e dönüştürdü.
Aslında bu bir darbedir. Otoriter başkanlık modeline geçildi. Ve bunlar OHAL koşullarında yapıldı. Bizler 1982 Anayasası’ndan kurtulalım derken şu anda çok daha kötü bir anayasa ile yönetilen noktaya geldik.”
“AK PARTİ AK OLMAKTAN ÇIKTI”
Türkdoğan, 2018’de yılında kaldırılan OHAL’in aslında halen yürürlükte olduğunu da ifade etti. AKP’nin ‘insan haklarını iyileştirme’ vaadiyle iktidara geldiğini vurgulayan Türkdoğan, “Artık AK Parti AK olmaktan çıkmış durumda” dedi. Türkiye’nin yayılmacı savaş politikalarına da girdiğini söyleyen İHD başkanı şöyle devam etti:
“2018’de önce Afrin, 2019’da da Kuzeydoğu Suriye’ye girmesi ile Türkiye aslında askeri varlığını şu anda Suriye topraklarının önemli bir kısmında muhafaza ediyor. Orada çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar yaşanıyor. Keza 2020’d
e de Irak Bölgesel Kürt yönetiminin topraklarında şu anda askeri bir varlık var. Silahlı çatışmalar devam ediyor. Yani Türkiye bir yandan da yayılmacı bir dış politika izliyor. Bu yayılmacılık kendini Libya’ da, Doğu Akdeniz’de, Azerbaycan’da gösteriyor.”
“10 YIL ÖNCEKİ İNSAN HAKLARI KARNESİ DAHA İYİYDİ”
Öztürk Türkdoğan 2020 yılıyla birlikte ülkenin daha da otoriterleştiğini savundu. İktidarın salgınla mücadele yerine algı yönetimine başvurduğunu söyleyen Türkdoğan, mevcut politikalar sonucu en az 10 yıl geriye gidildiğini söyledi. Öztürk Türkdoğan şöyle devam etti:
“Salgın, enflasyon, işsizlik rakamları ile ilgili gerçekleri sürekli manipüle eden bir iktidar var. Gelinen aşamada bir sıkışmışlık hali var. Çünkü 2015’ten beri uygulanan güvenlik politikaları da istenilen noktaya gelemedi. Çatışmalar bitmedi. Bunun ekonomiye çok ciddi anlamda bir maliyeti var. Uluslararası alanda Türkiye’ye tanınan süre ve hoşgörü neredeyse bitmek üzere. Avrupa Birliği artık Türkiye’nin demokratikleşme konusunda adım atmasını istiyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yönetim değişikliğinin de çok ciddi anlamda etkileri olacağı kanaatindeyim.
İktidar şimdi yeniden reform ve insan hakları ile yargı alanında adım atacağı taahhüdünde bulunuyor. İktidar, İnsan Hakları Haftasına yeni insan hakları eylem planı ve yargıda vaat ettiği daha somut gelişmeleri açıklayabilirdi. Bunu bile yapamıyor. Hatta kendi içerisinde reform yanlısı olan kişilerin de istifa etmesi durumu yaşanıyor.
10 yıl önce insan hakları karnesi daha iyiydi. Bugüne baktığımızda, rejimi değişmiş, daha otoriter bir Anayasa var. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor; Türkiye’nin siyasal ve toplumsal muhalefeti büyüdü. 2019 yerel seçim zaferi birçok şeyi hatırlatıyor. İlk olarak siyasi muhalefetin, demokrasi ortak paydasında bir araya gelerek, iktidarı erken seçim yapmaya mecbur edecek bir mücadele hattı örmesi gerekir. Bir diğeri ise; çatışma ve savaşın olduğu yerde demokrasi mücadelesi verilmesi çok zordur. Dolayısıyla öncelik akan kanın durmasıdır. Türkiye’nin yeni bir barış süreci inşa edilmesine ihtiyacı vardır. Kürt sorununda yeniden çözüm arayışlarına girilmesi noktasında adım atılması gerekiyor. Bunun başlangıç yolunun da İmralı’da tecridin kaldırılması ve Abdullah Öcalan ile arkadaşlarının yasal haklarının kullandırılması ile başlanabilir. Ayrıca İnfaz Kanunu’ndaki ayrımcılık sona erdirilmelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş ve Kavala kararlarının uygulanması noktasında daha güçlü bir muhalefet pratiğinin sergilenmesi gerekir.”
“REFORM İSTENİYORSA KÜRT MESELESİ KABUL EDİLMELİ”
Öztürk Türkdoğan, “Bireyi koruyan en büyük değer insan haklarıdır” diyerek sözlerini şlu cümlelerle sonlandırdı:
“Bu yılki haftada biz özellikle kovid-19 pandemisi koşullarında ve uzatılmış OHAL rejiminde insan haklarını savunmanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. İnsan haklarını öğrenecek ve savunacağız. Çünkü bizi koruyacak olan en önemli şeyin insan hakları değerlerinin korunması olduğunu, hayata geçirilmesi olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Bu hafta vesilesiyle ifade edebileceğim şey; iktidar reform yapmak istiyorsa Türkiye’deki temel sorunlarla yüzleşmeli. Yani Kürt meselesini kabul etmeli. Bir çatışma çözüm sürecine imkan tanımalı. Siyasi mahpusları tahliyesine yol açmalı. Muhalif örgütler üzerindeki baskıyı tamamen sona erdirmeli.
PİRHA-Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında Dersim’de ziyaret gerçekleştirdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında Dersim’de ziyaret gerçekleştirdi. Dersim’de, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve KESK ile bir araya geldi. Dede’nin gerçekleştirdiği ziyaretlerde HDP Parti Meclis Üyesi Murat Aydın, HDP Eş Başkanları Nurşat Yeşil ve İbrahim Kasun eşlik etti.
“İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ HİÇBİR ZAMAN OLMADIĞI KADAR ÖNEMLİ”
Yapılan ziyaretlerde konuşan Dede, İnsan Hakları Haftası vesilesiyle birçok ziyaret düzenlediklerini belirtti. Özellikle içinden geçilen süreçte son 5 yıldır yaşanan hak ihlallerinin hiçbir dönemde yaşanmadığını dile getiren Dede, “Hak ihlalleri olmadığı kadar artmış durumda. Tüm toplumlar üzerinde baskıya dönüşen bir hükümet baskısıyla karşı karşıyayız. Bunun için insan hakları mücadelesi hiçbir zaman olmadığı kadar önemli. Artık toplum nefes alamaz, hareket edemez hale getirildi. Bugünde AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın talihsiz bir açıklamasını okudum. Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş ile ilgili yaptığı açıklamada yine yargıya talimat veren, ‘Selahattin Demirtaş’ın bir hakkı varsa bile biz bu hakkı kullandırtmayacağız’ gibi bir söylemle karşı karşıya kaldık. Hükümetin haksız, hukuksuz politikaları nedeniyle binlerce insan cezaevinde. Aslında Demirtaş şahsında Cumhurbaşkanı uluslararası mahkemelerin kararlarını ve anayasada kişilere tanınan hak ve özgürlüklerini kullandırmama konusundaki kararlılığını ifade etmiştir” dedi.
“HUKUK TANIMAYAN, HAK İHLALLERİNİN YAŞANDIĞI BİR ÜLKE HALİNE GELDİ”
KESK’in 25’inci yıl dönümünü de kutlayan Dede, “Ne yazık ki bu ülke demokrasiyi görmedi. Sürekli darbelerle kesintiye uğrayan, hukuk tanımayan, hak ihlallerinin yaşandığı bir ülke haline geldi. Buna karşı verilen mücadelede kesintisiz olarak devam etti. Bu anlamda KESK’in yürüttüğü mücadele anlamlıydı. Binlerce gözaltılar, tutuklamalar siyasi gerekçelerle kendisine muhalif gördüğü tüm kesimlere uyguladığı baskıların bir parçası” şeklinde konuştu.
Tüm alanlarda gelişen saldırılar söz konusu olduğunu dile getiren Dede, bir insan hakları gününü daha cezaevlerinde binlerce tutuklunun başlattığı açlık greviyle karşıladığını ifade etti. Hükümetin politikasının cezaevlerinde ki yaşamı daha da katlanamaz hale getirdiğini vurgulayan Dede, dolayısıyla buna karşı bir tepki gelişeceğini biz hak savunucuları olarak öngörüyorduk. Hak ihlallerinin sona erdirilmesi gerekiyor” dedi.
PİRHA – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’ne ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, “Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa yapılmalıdır. Devletin yurttaşları ile eşit koşullarda ve eşit zeminde buluşması için 71 yıl geçte olsa, adım atılmalıdır” ifadeleri yer aldı.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu(AABF), 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’na ilişkin açıklama yayınladı. Açıklamada, şunlar belirtildi:
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bundan 71 yıl önce, 10 Aralık 1948 yılında kabul edildi. İnsan haklarını güvence altına alan bu bildirgeyi imzalayan Türkiye’nin, insan hakları konusundaki ihlalleri uluslararası raporlarda ve AİHM başvurularında ilk sıralara yerleşiyor.
İnsan Hakların, evrensel bir hak olarak, insanın doğuştan kazandığı hakların devredilemez, ertelenemez olduğunu yazar. Fakat doğarken özgür ve eşit olan insan, doğumdan sonraki yaşamında insan hak ihlalleriyle karşı karşıya kalıyor. Türkiye, insan haklarının korunması ve geliştirilmesinde bu evrensel ilkeleri dikkate almıyor, aksine insan hakları baskı altına alınmaya, susturulmaya ve savunmasız bırakılmaya çalışılıyor.
Anayasanın zorunlu hale getirdiği din dersleriyle Alevi çocuklarına eğitimde mezhepçi işkence yapılmaya devam ediyor. 120 bin imamlı Diyanet İşleri Başkanlığı ile toplumun İslamileştirmesi projesi devam ediyor. AKP hükümeti evrensel hukuka değil, dinsel kurallara göre alıyor. AİHM’in Aleviler lehine verdiği kararları değil, siyasal İslamcı ve mezhepçi kararlarını dayatmaya devam ediyor.
Türkiye İnsan hakları Evrensel Bildirgesinin 71. yılında, okullarda zorunlu din dersi ile asimilasyon işkencesi, çocuk haklarını ihlal ediyor.
İlköğretim ve ana okullarında, çocukların başları zorla kapatılıyor. Okullarda ve derslerde namaz kıldırılması halen devam ediyor.”
“AKP’NİN HAK İHLALLERİNE SON VERİLMESİNİ SAĞLAYACAK POLİTİKASI YOK”
Açıklama şöyle devam etti:
“Çok kimlikli, çok dinli ve çok dilli kültürel kimliklerin beşiği Türkiye’de;
• Nüfusun üçte birini oluşturan Alevilerin hakları ihlal edilmeye devam etmektedir.
• Zorunlu din dersleri ile çocuklara zorla dinsel eğitim verilmektedir.
• Asimilasyon politikalarının devamı için Alevi köylerine zorla cami yapılmaya, Alevi yerleşim birimlerinde ideolojik müdahaleler devam etmektedir.
• Resmi din dayatması ile farklı inançsal kimliklere yönelik ayrımcılık devam ederken, ayrımcılığa maruz kalanların vergileri ile Diyanet İşleri Başkanlığı finanse edilmektedir.
• “Alevi” kimliğinin resmen tanınması yerine inkâr halen devam etmektedir.
• Cemevlerine yönelik siyasi ve hukuksal inkâr ve ihlaller devam etmektedir.
Kürtlerin kimlik hakları gasp edilmeye devam ediyor. Kürt sorununun çözümünde şiddetten arındırılmış, barış içinde, eşit koşullarda bir arada yaşama talebi red ediliyor.
İşsizlik, yoksulluk ve intiharlar artıyor.
Romanlara yönelik ayrımcılık ve dışlama devam etmektedir.
İş cinayetlerinde son yılda 1.606 işçi yaşamını yitirirdi.
Her gün 3 kadın şiddet sonucu öldürülmeye devam ediyor. Kadınlar hayatın her alanında ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyor.
Farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara yönelik şiddet, sokaklardaki saldırı, nefret söylemi, önyargı ve ayrımcılık halen devam etmektedir.
Gayri Müslimlere yönelik ayrımcılık, siyasetin ve devletin milliyetçi ve gayrimüslim-fobik söylemi devam ediyor.
Cezaevleri, gazeteci, insan hakları savunucuları, akademisyenler ve siyasiler gibi düşünce suçluları ile doldurulmaktadır.
11 bin kadın, 3 bin 100 çocuk olmak üzere toplam 286 bin 500 tutuklu ve hükümlü, 780 çocuk ise anneleri ile birlikte cezaevindedir.
Üniversiteler anti demokratik ve yasakçı tutumlarıyla, öğrenciler üstünde baskı kurmaya devam ediyor.
• AKP hükümeti muhalefetin ifade özgürlüğüne ve demokratik hak arama taleplerine karşı yasakçı tutum alıyor. Ekonomik, demokratik ve siyasi hak arama taleplerini dile getiren, işçileri, gençleri, kamu emekçilerini ve muhalif kesimleri “teröristlikle” suçluyor.
• İşsizlere ve yoksullara karşı sosyal olması gereken devlet, ayrımcı ve hak ihlali yapmaya devam ediyor. Türkiye’de 15 milyon insan günde 2 dolarla geçinmek zorunda. İnsani gelişme düzeyimiz 85. Sırada kalmaya devam ediyor.
AKP hükümeti herkesin eşitlik haklarından yararlanmasına engel oluyor ve hak ihlallerine son verilmesini sağlayacak bir politikası da yoktur.”
“İNSAN HAKLARINA VE ONURUNA SAHİP ÇIKALIM”
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) olarak, devletin hukuksal sistemini ve siyaseti insan haklarına saygılı olmasını sağlamasını talep etmektedir. Kamu hizmetleri ayrımcı uygulamalarda arındırmalı, herkese eşit hizmet ilkesi esas alınmalıdır.
AABK, herkesin farklılıkları ile eşit koşullarda ve bir arada kardeşçe yaşamasını sağlamasını talep ederken, bunun temel bir insan hakkı olduğunu hatırlatır. AABK, insan haklarına dayalı, insanlık onurunu önceleyen, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa yapılmasının zorunlu olduğunu savunur.
Bunun için uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa yapılmalıdır. Devletin yurttaşları ile eşit koşullarda ve eşit zeminde buluşması için 71 yıl geç de olsa, adım atılmalıdır.
AABK olarak “İnsan Hakları Haftası” nın 71 yılında tüm insan hakları savunucularını ve toplumsal kesimleri, insan haklarını savunmaya, korumaya ve geliştirmeye davet ediyor ve hak ihlallerinin olmadığı İnsan Hakları Haftalarını kutluyoruz.
AABK olarak çağrımız nettir; hak temelli mücadele için, savunmasız kalmamak için, insan haklarına ve onuruna sahip çıkalım.”
PİRHA- İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 71. yıldönümü etkinlikleri kapsamında İHD Mersin şubesi ve Görülmüştür ekibi ortak etkinlik düzenledi. Etkinlik kapsamında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülere kart gönderilirken yapılan açıklamada “insan eliyle gerçekleştiği için önlenebilir olan Türkiye ve dünyadaki bu kötücül sürecin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin şubesi ve Görülmüştür ekibi,10 Aralık İnsan Hakları haftası kapsamında basın açıklaması gerçekleştirip, cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülere kart gönderdi.
“HER TÜRLÜ AYRIMCILIK VE ŞİDDET SONLANDIRILMALIDIR”
İHD binasında bir araya gelen kurum temsilcileri ve yurttaşlar cezaevlerine yeni yıl kartı yazdı. Ardından PTT Mersin şubesi önünde basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasını okuyan İHD şube başkanı Hakkı Demir, “Bu yıl da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesi verilmesini savunmaya devam ediyoruz” diyerek şunları belirtti;
“Birleşmiş Milletler örgütü de, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. İHD ve TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2019 yılının ilk 11 ayında; Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 10 kişi yaşamını yitirmiş, 4 kişi de yaralanmıştır.”
“BU KÖTÜLCÜL SÜREÇ SON BULMALIDIR”
15 Kasım 2019 tarihi itibarıyla 355 ceza infaz kurumunda toplam 286 bin 500 tutuklu ve hükümlü bulunduğuna dikkat çeken Demir “Bu da cezaevlerinin fiziksel koşullarının daha da kötüleşmesine ve hak mahrumiyetlerinde ciddi bir artışa yol açmaktadır. Cezaevleri ile ilgili bir diğer önemli konu da hasta mahpuslardır. İHD’nin Nisan 2019’da yayınlanan raporundaki verilerine göre hapishanelerde 457’si ağır olmak üzere 1334 hasta mahpus bulunmaktadır. Bu sayının artmasından endişe etmekteyiz. İnsan eliyle gerçekleştiği için önlenebilir olan Türkiye ve dünyadaki bu kötücül sürecin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır. İnsan haklarının amacı, bireylere insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlamaktır” dedi.
Yapılan basın açıklamasının ardından cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülere kart gönderildi.