Etiket: İran Alevileri

  • ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    PİRHA- Alamut kalesini işgal edilemez kılan şeyin büyük bir alanda kurulan askeri garnizonlar yanında merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçen paylaşımcı bir geleneğin olduğuna dikkat çeken Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Koca bir bölgede paylaşımcı, bölüşümcü bir sistem inşasıdır” dedi.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı İran’da bulunan Yaresan toplumuna (Alevilere) dair temaslarını PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin üçüncü bölümünde Alamut kalesi izlenimlerini aktardı.

    Harmancı, resmi tarih anlayışının karalama, itibarsızlaştırma ve çirkinleştirme propagandası ile hakikatinden koparılmak istenen Alamut kalesinin aslında yüzlerce kilometrelik alana kurulan ve eşitlikçi düşü olan bir sistem olduğuna işaret etti.

    Yaklaşık bir kilometrelik alan üzerine kurulan Alamut kalesinin, işgal edilememesinin asıl sebebinin Elbruz dağlarında halkalar biçiminde kurulan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve paylaşımcı yaşam alanları olduğunu ifade Harmancı, 90 kilometrelik gibi bir alanda merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı, bölüşümcü bir sistemin inşa edildiğini belirtti.

    Harmancı, Hasan Sabbah’ın sahte cennet vaat ettiği söylemlerine karşı, tüm dijital dünyaların birleştirilmesiyle oluşturulan ve arsa, şirket alınabilen sanal dünyaya kimselerin ses çıkaramadığını belirtti.

    “BÜTÜN SİSTEMİN 1 KİLOMETRELİK ALANDA GİTTİĞİNİ SANIYORUZ”

    Harmancı, Alamut kalesinin bahsedilen efsanelerin aksine bir kilometrelik alanda kurulu olduğunu belirtti. Alamut ile bahsedilen devasa bir sistemin bu 1 kilometrelik alanda yaşandığına inanmanın yanılsama olacağını dile getiren Harmancı, “Alamut, İran’da çokça bilinen bir yapı. Ancak İran, inanç yerlerini, özellikle de Alamut gibi yerleri insanların dikkatinden uzak tutmaya çalışıyor. Kültür Bakanlığına benzer bir bakanlığın orada bir tabelası var. Çeşitli dönemler ziyaret edildiğini görüyoruz. Alamut kalesi, 80-90 kilometre boyunca dağlar arasından gidilerek ulaşılan bir yerde. Ben, en yüksek tepelerden birisi olarak biliyordum. Halbuki en yüksek tepelerden birisi değil de gözetlemesi en yüksek konumlardan biri. Alamut’u çevresindeki köyler, dağlar bir bütün oluşturuyor. Alamut kalesi yaklaşık bir dönüm bile olmayan bir yer olarak önümüze çıkıyor. Bütün sistemin de orada yürüdüğünü, gittiğini sanıyoruz. Bu bizim ufkumuzu daraltıyor” dedi.

    “90 KİLOMETRELİK ALANDA GÖZETLEME KULELERİ VE ASKERİ GARNİZONLAR KURULU”

    Alamut’un 90 kilometrelik alana yayılan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve inşa edilen yaşam alanlarıyla var olduğunu ifade eden Harmancı, cennet hikayesi ile anlatılan bölgenin aslında vahalar, dereler, tarıma elverişli alanlar, her çeşit meyve ağaçları ile bir cennet hissi verdiğini kaydederek şöyle konuştu:

    “O kadar küçük bir yerde koca Ortadoğu’yu sarsabiliyor? Etrafında halkalar biçiminde gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve yaşam alanları kurulduğunu görüyoruz. Hemen yanı başlarında o yaşamı sürdüren köyler, kasabalar Hasan Sabbah’ın egemenliğinde olan bir silsile. Güçlü bir yönetim aygıtı olmasıyla birlikte her şey Alamut kalesi ile bağlantılı değil. 90 kilometrelik alanda kurduğu sistem burada asıl etken. Her şeyi bir kilometrelik alandaki kalede olan bitenle kurmaya çalışıyoruz. Ben, kütüphanenin hep orada olduğunu sanıyordum. Ama öyle değildi. Kocaman bir bölge ve bu bölgenin herhangi bir yeri, kütüphanesi, garnizonu, tarım alanları da olabilir. Alamut kalesinde tarım yapamazsınız, hayvan besleyemezsiniz. Peki nerede yapacaksınız? Cennet hikayesi diye anlatılır. Ve anlıyorum ki aslında bölgenin kendisi bir cennet. 90 kilometrelik alanda köy vahaları, güzel dereler, tarıma elverişli alanlar var. Buralar yaşamın iyi sürdürülebildiği yerler.”

    “DAĞ SİLSİLELERİ VE GÖZETLEME KULELERİ STRATEJİK ÖZELLİKLER”

    200-250 merdivenle çıkılan Alamut’un işgal edilememesinin gerekçelerinden birinin etrafındaki dağ silsileleri olduğuna işaret eden Harmancı, “Alamut kalesine yaklaşık 200-250 merdiven yürüyerek çıkıyorsunuz. İşgal edilememesinin gerekçesi olarak bizzat oranın konumundan daha fazla  etrafındaki dağ silsileleri. Alamut kalesine gelmeden gözetleme kuleleri ile yüzlerce kilometre öteden görünüyorsunuz. Çapraz kuleler ile Alamut kendi içerisinde haberleştiği için Alamut’a ulaşmanız mümkün olmuyor. Önemli bir özellik olarak bunu gördüm. Stratejik olarak Elbruz dağlarının göbeğinde kurulan bir bölge. Elbruz’u bütün olarak ele almak lazım. Sadece bir noktayı yani Alamut’u ele aldığınızda bu kale burada nasıl kurulmuş diyebilirsiniz. O alanda insanlar yaşıyor. Alamut’un kendisi 300 kişiyi alır veya almaz” diye konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN KURDUĞU AT YETİŞTİRİCİLİĞİ ASKERİ STRAJİ İÇİN BÜYÜK GÜÇ”

    Harmancı, Alamut’a ulaşmayı engelleyen önemli sebeplerden birinin de bu 90 kilometrelik alanda kurulmuş gözetleme kuleleri ve askeri garnizonlar ile kurulmuş ağın olduğuna vurguda bulundu. Harmancı, ayrıca Hasan Sabbah’ın gücünü askeri stratejiyi hakim kılan at yetiştiriciliği ile kurduğuna değinerek şunları belirtti:

    “Sizin ulaşmanızı engelleyen ise onlarla kilometrelik çeperde kurulan askeri garnizon ve içeriye girmenizi engelleyen bir ağın kurulmasıdır. Alamut’un özelliği bence bu. Asasian (Haşhaşiler) denilen şeyi bizler hep Haşhaşiler olarak okuyoruz. Assasi kelimesi aynı zamanda eski dillerde at yetiştiriciliği ile ilişkili bir kelime. Hasan Sabbah’ın gücünün at yetiştiriciliğinden geldiğini düşünüyorum. Seyis terimi de oradan geliyor aslında. Bununla ilgili çeşitli delillerim ve göstergelerim de var ama üzerine çok gitmedim. Bunu kırmak artık kolay değil. Bu terminolojiden de görüyoruz ki; aslında Hasan Sabbah’ın kurduğu ordu at yetiştiriciliği ve büyük bir ekonomiye sahip olması ile de ilişkili. Bir ordunun silaha ihtiyacı varsa ve silahı senden temin edebiliyorsa o ordu güçlü olur. Askeri stratejiyi sürdürebileceğin güç at ve sen ve o atları temin edemezsen güçlü olamazsın.”

    “MEDYA SİMSARLIĞI O DÖNEMDE GEZGİNLER ÜZERİNDEN YAPILIYOR”

    Hasan Sabbah’ın kurduğu bu güçlü sistemin, o dönemin gezgincilerinin medya simsarlığı ile çarpıtılmak istendiğini dile getiren Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü sadece askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Bu da tarihin bizde bıraktığı yanılgılar. Elbruz dağlarının olduğu bölgede güçlü bir iktisadi yapı kurulmuş. Güçlü bir askeri yapılanma oluşturulmuş ve yabancıların girmesi tamamen engellenmiş. Dönem sadece atlar veya develer ile Alamut’a girilebilecek bir dönem. Girebilmek için de ticaret yapman gerekiyor ve ilk gözetleme kulesinde atlarını teslim etmen gerekiyor. Zaten Alamut’un çevresinde bir sürü dere, tarım yapılan araziler, meyvelerin bol olduğu yediveren denebilecek bir bölge gördük. Bunlara birebir şahit oldum. Medya simsarlığının o dönemde gezginciler üzerinden yapıldığını görüyorum” şeklinde konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN DÜŞÜ PAYLAŞIMCI, BÖLÜŞÜMCÜ BİR SİSTEM”

    Harmancı son olarak Hasan Sabbah’ın merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı ve ihtiyaç temelli bir istem kurduğunun altını çizerek, “Bir de şöyle bir metafor eklemek istiyorum. İkinci bir yaşam alanı kurmak için metavers yani sanal dünya denen bir şey var. Aslında Hasan Sabbah buna inandırmanın öncüsü.  Metavars üzerinden bizlere sanal olarak araziler, binalar, şirketler satmıyorlar mı? Satıyorlar. Şimdi buna ses çıkarmıyoruz ama Hasan Sabbah böyle bir dünya olduğuna dair insanları inandırdığı için ‘sahte cennet’ diyoruz. Sahte cennet hala sürüyor. Bütün dinler sahte cennet satıyorlar. Hristiyanlık bizzat cennet anahtarı sattı. Müslümanlar ise cennette birbirlerine yer ayırıyorlar. Bu, bizzat o sistemin devamı olarak sürüyor. O dönemde de bunu Hasan Sabbah’a yakıştırmak o kadar kolay ki. Hasan Sabbah’ın, sanal dünya denen şeyi orada kurduğunu düşünmüyorum. Ama bir düşü vardı. O düşte de, merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek bir sistem kurduğunu görüyoruz. Paylaşımcı, bölüşümcü ve vergi almak yerine ihtiyaç temelli bir sistem. Hangi köyün neye ihtiyacı var ise ana sistem içerisinde besleniyor. Ama Hasan Sabbah’ın sistemini bilmem hangi devletlere suikast yapan bir kimlik olarak görüyoruz. Oysa Hasan Sabbah’ın düşü insanlık düşü olarak devam ediyor. Yaresanlar da o düşü devam ettiren topluluklardan birisi” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    > ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO
    > ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

     

  • ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollere Yaresanlarda rastlamadığını dile getirdi. Harmancı, “Dergahta, günlük sohbetlerde konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve bu bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Bunları Şia simgeler olarak kabul ediyorlar ve kendilerinde olmadığını söylüyorlar” diye belirtti.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin ikinci bölümünde Yaresan inancında kadının yeri,  kadın ziyaretleri, Yaresanlık-Alevilik inancının ritüelleri arasındaki benzerlikler-farklılıklar, Şia yoğunluklu sembollerin Yaresanlığa yansımalarının ne boyutta olduğu izlenimlerini aktardı.

    Yaresanların anadili olan Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olarak çok belirleyici bir yerde olduğuna işaret eden Harmancı, kitapların, nefeslerin ve yol gösterici şiirlerin Goranice olarak icra edildiğini dile getirdi.

    Harmancı, Yaresan inancında kadının yolu yürüten, hizmet eden noktada olduğuna dair belirlemede bulundu. İbadetleri daha çok kadınların yürüttüğüne dair izlenimleri olduğunu belirten Harmancı, “Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar” ifadelerini kullandı.

    Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollerin Yaresanlarda da olduğunu sandığını ancak aksine Yaresanlarda bu sembollere hiç bir şekilde rastlamamasını şaşkınlıkla karşıladığını dile getirdi. Harmancı, bu sembollerin neden olmadığını sorduğu Yaresanlardan, “Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ cevabını aldığını aktardı.

    Yaresanlarda pirlik makamının ocaklara bağlanan bir zorunluluğunun olmadığını kaydeden Harmancı, dergahta veya ziyarette hizmet eden kişinin yolda yetkinleşmesi bu makama  erişebildiğini ve toplumun kendi pirini yarattığını aktardı.

    Harmancı ayrıca dışarıdan yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olabilmesinin mümkün olup olmayacağına dair sohbet ettiklerini ve isteyenin aile veya aşiret olarak belli ritüeller eşliğinde Yaresanlığa geçebilmesinin mümkün olduğunu belirttiklerini vurguladı.

    Hasan Harmancı’nın Yaresanlara dair temaslarını ve izlenimlerini aktardığı röportajın 2. bölümü şöyle:

    “GORANİCE YOL DİLLERİ, ÇOK RENKLİ VE GÜÇLÜ”

    PİRHA- Yaresanlar, Şiaların yanı başında olmalarına rağmen kendilerini korumayı başarabilmişler. Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olmasının bunda etkisi nedir? Siz nasıl gördünüz?

    HASAN HARMANCI: Kırmanşah ( Yaresanlar Kırmanşan diye belirtiyor) bir eyalet ve kendisine yetebilecek bir geliri var. Ayrıca büyük bir bölümü Ehli Hak (Yaresan) topluluğundan oluşuyor. Bölgede kendilerini korumak açısından önemli bir özellikleri var. İbadet dilleri Kürtçe’nin Gorani lehçesinde ve bu da çok belirleyici. Ben Goranice’nin bu kadar renkli ve güçlü bir olduğunu bilmiyordum. Goranice’yi anlamak için birkaç dilin terminolojiyi karşılaştırmak gerekiyor. Bu da, o dilin gücünü gösteriyor.

    15-16. yüzyıldan kalan Goranice yazılan kitaplarını gösterdiler. Tabi kitapları yasaklı olduğu için bunu fotokopi biçiminde çoğaltıyorlar. Dili bilirsen ancak ibadeti ve cemi çözüyorsun. Goranice yolun dili olmuş durumda. Bu Türkiye’de de yaşanıyor ve yol dilimiz Türkçe’dir, deniyor. Hayır, yolun dili tek bir değildir. Yolun dili Türkçe ise Hacı Bektaş’ın eserlerini neden Arapça’dan, Farsça’dan çeviriyorsun? Neden Nesimi’yi, Yunus Emre’yi anlamak için ikinci dili kullanıyorsunuz? Yolun dilinde Türkçe, Kürtçe, Farsa ve Arapça terminolojisi var.

    “KİTAPLARI, NEFESLERİ VE ŞİİRLERİ GORANİCE “

    Yine Yaresanlarda Goranice belirleyici bir dil. Mesela; terimler ile ilgili sorun yaşadığımızda Goranice’den Farsça’ya, Farsçadan Türkçe’ye çevirmek gibi bir süreci izlemek zorunda kaldık. Ana kitapları, ana nefesleri ve yol gösterici şiirleri Goranice. Bizler, ana sürekleyici dilin Türkçe olduğunu sanıyoruz ama değil; asıl sürükleyici dilin Goranice olduğunu görüyorum. Türkçe’de ne yazık ki çok daha az kavramlaştırması söz konusu. Bunu geçtiğimiz yıllarda araştırma yapan arkadaşlarımızla tartışırken niteliği anlamak açısından Alevi toplumu içerisinde Kürt toplulukların (Yarsan, Kakai, Şabak) genel nüfusunun çok fazla olduğunu gördük. Burada Türkçe bilmek yetmiyor ama orada Goranice bilirseniz inancınızı yürütürsünüz. Yine dergahın etrafında ve kendi içerisinde Goranice anadil olarak önümüze çıkıyor.

    “KADIN YAŞAMIN VE İNANCIN BİR PARÇASI DURUMUNDA”

    -Kadın, inancın neresinde? Yaşamın her alanında olan kadın inançta da varlığını hissettiriyor mu? Cem erkanlarına nasıl yansıyor?

    Erkanlarını kadın-erkek dışında bağımsız yaptıkları da oluyor. Hakk’a yürüme erkanlarının birkaçını izlediğimde erkekler önde kadınlar geride ya da kadın-erkek birlikte ayrımsız bir biçimde yürütüyorlar. Muhabbet cemi dedikleri cem ise bizlerin cemlerindeki unsurların hemen hemen hepsine sahip. Kadınlar geride gibi görünüyor ama hiçte öyle olmadığını gördüm. Günlük yaşamda kadın erkek bir aradalardı ve bu hayatın bir parçası olmuş durumda.

    Ayrılmak için bir dergahta yanlarına gittiğimde niyazlaştık. Cem yaptıkları odaya gittiğimde kadın-erkek dizilmişlerdi. Belki de ibadetin tam ortasındaydı ve bizler için kısa bir ara verdiler. Yani ibadetlerini ayrı yaptıkları, kadınları almadıklarına dair bir ayrım görmedim. Hep bir aradalardı.

    “YARESANLARDA YOLU YÜRÜTEN KADINLAR, AKTİFLER”

    -Alevilerdeki Ana Fatma, Kadıncık Ana gibi kadınlara özgü bir ziyaretleri var mı?

    Alevi toplumunda kadın nasıl ki bir kat daha öncü ise Yaresanlar’da da gördüm ki yolu yürütenler kadınlardır. Dergahlarda günlük işleyiş, gece nöbetleri ve sürekli kalarak hizmet etmeyi aileler biçiminde yapıyorlar. Ama ben ibadetleri daha çok kadınların yaptığını gördüm. Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar. Türkiye’de de 90’lı yıllara kadar köylere gittiğinizde bir yabancıyı nasıl ki erkekler karşılar, var olan aktivite kadınları geri planda görürseniz burada da muhtemelen böyledir. Ama Yaresan kadınlar bu konuda aktifler.

    Kadınlara ait bir açıktan bir ziyaret görmedim. Ama kadınlara ait makamlar var. Yaresanlar’da çok önemli 7 pirden birisi kadındır. Bunun üzerine de kadınların yoldaki yerini konuştuk. Onu da bu anlamda önemsiyor. Yoldaki bütün hizmetler kadın üzerinden gidiyor ama kadın simgeleri, dervişleri çok az.

    “MUHARREM, 12 İMAM, EHLİBEYT SİMGELERİNİ KULLANMIYORLAR”

    -Alevilerdeki Muharrem Oruçları’nın Yaresanlarda yansıması ne durumda? 12 İmam ve Ehlibeyt gibi simgeler, kavramlar Yaresanların riteüllerinde kendini hissettiriyor mu?

    Muharrem Orucu’nun Yaresanlar’da da yansıması olduğunu düşünüyordum. Dergahta, günlük sohbetlerde ise konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve buna bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Ali ve Hüseyin makamına ise Şah Sahak’tan (Sultan Sahak) önceki kimlikler olarak bakıyorlar. Yaresanlar dünyayı ilkçağ, Yaresan önceki çağ ve Yaresan çağı olarak yorumluyorlar. Yaresan çağı Sultan Sahak ile birlikte sistemleşiyor ve asıl çağına dönüyor. Pir Bünyamin’i en üstteki pirleri olarak görüyorlar. Ama pirleri bu anlamda eşit görüyorlar. Bizdeki gibi Muharrem, Ehlibeyt, 12 İmamlar ve Hüseyin’in kendisi dahi simge olarak kullanılmıyor. Bunları Şii simgeler olarak kabul ediyorlar. Genel tahammüllerini, ‘Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ diyerek bunun üzerine kuruyorlar.

    “7 ULU PİRLERİ VAR VE ALİ ASIL 7 PİRİN DIŞINDA KALIYOR”

    -7 ulu pirlerinden bahsetmiştiniz, açabilir misiniz?

    Tanrı arayışları çok önemli ve benim de üzerinde çokça durduğum bir konu. Onlar devirlere inanıyorlar. Bu devirlerde pirler gelirler, Tanrının zatı olarak insanlık için mücadele ederler ve yine bir mürşidin donunda tanrı yeniden gelir. Yüce zatlar bu kimlikler üzerinedir ve bunlar 7 kişidir. Bunların yansıması olan ‘Heftewanan’ diye bir yapı var. Ali, asıl 7 pirin arasında değil. 7 pirler var ve yedilerin altı veya devamı olan pirler var. Ali, bu yedilerin devamı olan pirlerden birisi. O kadar büyük bir rolü yok. Ben, ‘Ali’yi Hakk biliyoruz’ dediğimde, ‘O donemin zatlarından biridir, gelmiş ve gitmiştir’ diyerek ifade ettiler. Elbette çok ilginç. Bu, Alevi toplumunun asimilasyona ne kadar kucak açtığını, ne kadar Şiilik ile üst üste kendini örtüştüğünü gösteriyor.

    “12 İMAMLAR İLE İLGİLİ KAST YOK”

    Muharrem ve Hüseyin ile ilgili büyük bir antropolojik çalışma yaptım. İyi bir karşılaştırmaydı. Yaresan toplumunun ritüellerini görmemiştim. Başka kitaplarımda Yaresan toplumunun bize yakın veya karşıt ritüellerine yer vermekle beraber Muharrem kısmında onlarla ilgili bir belge bulamamıştım. Sanki ulaşamıyor gibi düşündüm. Meğerse toplumda Muharrem ile ilgili herhangi bir oruç ve uygulama yok. 12 İmamlar ile ilgili kast yok. Bizden farkları Muharrem, Ehlibeyt ve 12 İmamla ilgili hiçbir göstergelerinin olmaması. Bundan bağımsız bir pirlik, mürşitlik makamı var ve bu silsile işliyor.

    “ÖLÜM SONRASI CAN KAVRAMI ÜZERİNDE DURUYORLAR”

    -Ölüm sonrasına nasıl yaklaşıyorlar, Yaresanlar için ne ifade ediyor?

    Aleviler gibi Yaresanlar’da da ölüm sonrası olayı çok belirgin. Bizler ölünce nasıl ki can ölmez diyor isek Yaresanlar da reenkarnasyona yaklaşmış durumdalar. Ruh göçünün yeniden bedenlenmesi değil de can kavramı üzerinde duruyorlar. Öyle de ifade ediyorlar. Ölüm Yaresanlar için cennet veya cehenneme gitmek gibi bir şey değil. Yine Müslümanlığın yaratılış tasarımının Yaresanları da etkilediğini düşünmüştüm. Ama hiçte öyle olmadığını gördüm.

    Kullandıkları kavram, ‘Padişah bir inci tanesiydi’ oldu. Bu Alevilikte de öyleydi. Bir inci tanesi vardır ve bu inci tanesi ikiye bölünerek bir yanı ay diğer yanı gün oldu. Biz buna bir yanı Ali diğer yanı Muhammed oldu diyoruz. Yaresanlar bunu hiç kullanmıyorlar. Yaresanlar’daki padişah yani Hakk bir inci tanesiydi ve bu güzelliğini görmek istedi. Güzelliğini görünce de evreni yarattı. Bunu böyle kullanıyorlar.

    “ALEVİLER İLE ORTAK UYGULAMALARI FAZLACA VAR”

    -Şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamalar Yaresanlarda da var mı?

    Yaresanlar için dört şey olmazsa olmazdır. Bunlar iç temizliği (hem ruhsal hem bedensel temizlik), dürüstlük (yalan söylememek, bencil olmamak, üstte görmemek), alçak gönüllü olmak ve bir de iyi iş yapmak. Bu dört kavram üzerinden yola giriyorsun ve bunun üzerine bina ediyorsun. Biz Alevilerin şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamayı Yaresanlar böyle görüyorlar. 4 kapı 40 makam gibi açık bir sistemleri yok. Ama buna benzer yolda yürüme, yükselme gitme-gelme, hak zatı kamil insan olabilme gibi kurguları var. Alevi toplumu ile ortak uygulamalar diyebiliriz.

    “DIŞARIDAN BİRİSİNİN YARESAN YOLUNA GİRMESİ MÜMKÜN”

    -Yola girme nasıl oluyor? Dışarıdan birinin Yaresan yoluna girebilmesi mümkün müdür?

    Yaresanlar yine bizim toplumumuzdan farklı olarak çok küçük yaşlarda bir amca veya rehber üzerinden çocuklarını yola sokabiliyorlar. Çocuklar yolun içerisinde büyümüş oluyor.  Yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olması mümkün müdür diye konuştuk. Evet mümkün. Bizdeki, ‘Alevilik doğuştan olur, sonradan olunmaz’ ifadesinde bir yanlışlık olduğunu anlıyoruz. Alevilikte Kürt, Türk, Arap, Roman, Ermeni vs. topluluklardan insanlar var. Böyle ise demek ki farklı topluluklardan gelmemize rağmen Alevi olabiliyoruz. Yaresanlar’da daha sonradan aşiret, aile veya birey olarak katılıyor. Tek farkı uygulanan ritüel. İçerden veya dışardan katılan birine farklı ritüeller uygulanabiliyor. Alevi toplumu ile uygulamaları inanılmaz benzer ve birbirine yakın.

    “HADEN (HİZMETLİ) BİRÇOK HİZMETİ GÖREBİLİYOR”

    -12 hizmet gibi hizmetleri var mı? Var ise hangi kavramlar ile yürütüyorlar?

    Yine 12 hizmet üzerine konuştuk. Yaresanlar’da hadenler (hizmetli) birden fazla kişi olabiliyor ve 7-8 hizmeti yürütebiliyorlar. En büyük hizmet ise gözcülük diyebilirim. Onun dışındaki herkes kurban da tığlayabiliyor, çerağ uyandırabiliyor, peyik oluyor. Bütün bu roller haden aldı altında toplanıyor. Hemen hemen herkes zakir olabiliyor. Yolun öne çıkan nefeslerini özel biçimde söyleyen zakirler de söz konusu. Temburu alan herkes yolun nefesini okuyabiliyor ve bu kadın-erkek ayrımsız oluyor. Kadınlar hizmette ediyor, eline temburu alıp nefes de okuyabiliyor. Bunu Alevi toplumu ile karşılaştırdığımızda sistemlerin farklılığına rağmen bir ortaklık söz konusu.

    “TOPLUM KENDİ PİRİNİ YARATIYOR”

    -Pirlik, Yaresanlar’da nasıl işliyor? Bir ocak sahibi olması gibi zorunluluk var mı?

    Yaresanlar’da pirler özel bir statüye sahip olmakla beraber baskın bir pir ailesi diye bir şey yok. Kendini ocaklara, bağlayan bir zorunluluk yok. Pirler, birbirlerine geçişken olabiliyor. Dergahta ve ziyarette hizmet yürüterek ya da yolu bilerek bu pirlik makamına taşınabiliyor. Yine bunu Musa-i Kazım’ a bağlayan ve böyle düşünlerde var, tabi çok azınlıkta. Toplum kendi pirini yaratıyor. Bizim toplumumuzun 12 İmamcı düsturu, Ehlibeyt bağlılığı ve ocakların zorunlu olarak İmam Musa Kazım’a bağlanması gibi bir şey söz konusu değil. Bu da kendi özgünlüğünü koruduğunu gösteriyor. Eğer bunları söyler iseler zaten Şialarla aynı kapıyı açmış oluyorlar. Ama Türkiye’de Şialık bu kadar baskın olmadığı halde bizler azınlık durumundaki Şiilere yakın olmakta beis görmemişiz.

    “ŞAH HATAYİ, YARESANLARDA KARİZMATİK BİR KİMLİK DEĞİL”

    Yaresan toplumunda böyle bir etki yok. Bu kendimizi kandırmaktır. Yaresanların nefesleri, divanları içerisinde ne 12 İmamı, ne Hüseyin’i ne de Ehlibeyti görüyorsunuz. Ama bizlerin içine sızdığı için de sanıyoruz ki bir süreden sonra inançsal bir değişim oldu. Hayır, böyle bir şey yok. Yine Şah Hatayi onlarda büyük bir simge, kimlik değil. Halbuki çok yakınlar ve 300 kilometrelik alan içerisindeler. ‘Evet Şah Hatayi’nin nefeslerinin bazılarına yer veriyoruz, ama onun nefesleri bizlere yol gösterici değil’  diyorlar. Onlara yol gösterici olan nefesler sistematiği daha farklı. Alevilere Şah Hatayi dendiğinde buradan kalkarak yollarına düştüğümüz bir toplumsal ve karizmatik kimlik olarak önümüze konuluyor. Hacı Bektaş’ı, Nesimi’yi biliyorlar, saygı gösteriyorlar. İran coğrafyasından çıkan ve bizim çok değer verdiğimiz kimlikler Yaresanlar’da değerli olamayabiliyor. Kerbela yine Yaresanlara çok yakın. Ama Kerbela’ya gitmiyorlar. Hac merkezleri kendi pirlerinin makamları oluyor.

    “MEZAR TAŞLARINDA KENDİ PİRLERİNİN İSMİ VAR”

    Sadece erkanları değil, mezar taşlarında da kendi pirlerinin isimleri oluyor. Birkaç mezar taşını okuduğumda doğrudan pirlerinin ismi olduğu anlaşılacaktır:

    Huvaye Ya Ali
    Merhum Almaz Hüseyin (Ya da Hüseyin Almaz)
    Rıza’nın kızı, Kırmanşan Goranlı
    1981 (Hakk’a yürüdüğü tarih)….

    …..

    Ne kadar cefa çekmişsem de bu dünyada
    Tüm dünya benim olsa da bir gün göç edeceğim
    Rehberim hazreti (pir)  Davut, pirim Bünyamin
    Delilim cemim, padişahım baştacım
    Serverim Pir Muhsin
    Evvel ahir yar…

    Görülüyor ki mezar taşlarında pirlerinin ismi var. Yine diğer bir mezar taşında yazanlar ise şöyle:

    Ya Hu!
    Evvel yar, ahir yar
    Delilim Davut, Pirim Yadigar..

    “AMACIM, ‘BİZ KİMİZ, ONLAR KİM’ SORUSUNA CEVAPTI”

    Buradan görüyoruz ki Alevi toplumu kendi unsurlarını unutmuş. Mezar taşlarında belli simgelerin, ifadelerin olması gerektiğini söylüyoruz. Mezar taşlarına fatiha yazılmadan kendilerini var edemiyorlar. Dersimlilerin atalarının mezar taşlarındaki simgeler ve üzerlerindeki yazılar orada duruyor. Yan tarafa yapılan mermer mezarlara veya eski mezar taşlarının önüne fatiha konduruluyor. Yaresanlar’da böyle bir şey yok. İran’a giderek Yaresanlara dair çalışma yapmamda asıl sebeplerden birisi karşılaştırma yaparak, ‘Biz kimiz, onlar kim’ öğrenmekti. Bunu öğrenmek kadar geçmişte nasıl olduğumuzu görmek, seçmek için bir olanak oldu. Bundan çokta yararlandım. Gelecek dönemlerde bununla ilgili daha fazla çalışma yapmakla kendi açımdan hem bakış açımız hem de şaşkınlıklarımız artacak.

    Ersin ÖZGÜL / MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

     

     

  • ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    PİRHA- Yakın zamanda temaslarda bulunduğu Yaresanlara dair izlenimlerini aktaran Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Yaresan toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu kaydetti. Harmancı, “Devlet destekli Şialar büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar” dedi. 

    İran’a gidişini, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştı.

    Yaresanların, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların mürşit ve pir makamları olduğunu kaydetti.

    Harmancı, Aleviler gibi Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıklar ve mezar taşları olduğunu kaydederek, Hakk anlayışının bu mezar taşları üzerindeki figür ve yazılarda kendini hayli güçlü olarak hissettirdiğini vurguladı.

    Alevi toplumunun cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri  ve güncel hali ile zayıflamış olan ziyaret kültürünün Yaresanlarda aksi yönde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, bu ziyaretlerin Yaresanlar için yaşam alanı olduğunu ifade etti.

    Yaresanların doğal yaşam alanları olan dergahlarında günlük ritürellerini gerçekleştirdiklerini ve dışarıdan dergahlarına yönelik hiçbir müdahalenin gerçekleşemediğinin altını çizen Harmancı, Türkiye’deki Alevi dergahların işgal edilerek müze niteliğinde işletildiği gerçekliğine dikkat çekti.

    3 bölüm olarak yayınlanacak Hasan Harmancı röportajının ilk bölümü şöyle:

    “KONUŞABİLMEK VE KARŞILAŞTIRMA YAPABİLMEK İÇİN GİTMEM GEREKİYORDU”

    PİRHA- Sosyal antropolog olarak dönem dönem coğrafyanın farklı bölgelerini dolaşarak tarihsel ve güncel olarak toplumları inceliyorsunuz ve kayıt altına alıyorsunuz. Sizi İran’a götüren arayış neydi?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’de özellikle Alevi toplumunda ölüm sonrası kavramlarını çalışmaya başladım. Bununla ilgili epey bir çalışma yaptık. Türkiye ve Avrupa’da Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürüttük. Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda bir kitapçık çıktı. Daha sonrasında Almanya’da bulunan ‘Pişmeden Pişirilmez’ adlı bir grup ve Alevi Eğitim Enstitüsü bir çalışma yaptı. Bunların hepsinde yer aldım. Sonrasında, ‘Sadece Türkiye’deki Aleviler mi bu konuda sorun yaşıyor’ diye sordum. Aynı zamanda Alevilerde tanrı nedir, can nedir, ölüm sonrası algıları nedir gibi soruları karşılaştırmak istedim. Yollara düştüm ve İran’a gidişimin bir gerekçesi de bu idi. Ehli Hak yani Yaresan toplumunu tanımıyorum. Okudukça tanıyoruz ve çok az nefeslerini biliyoruz. Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim. Bu gitmelerim devam da edecek.

    “HALK DEMOKRASİ VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN DİRENİYOR”

    -İran’da genel hava nasıldı? İnançlar ve kültürlerin bu yönlü bir baskı ve zora maruz kaldığı biliniyor. Sizin izlenimleriniz nasıldı?

    İran’da inançlar büyük baskı altında. Biz bunu buradan görüyoruz. Dikkatimi çeken şey ise; İran’da herkesin çarşafın içinde olduğu düşüncesi. Elbette Türkiye’de de belli bölgeleri esas aldığımızda bu izlenimler vardır. Ama Türkiye’den daha özgür ve gerçekçi bir toplumla karşılaştım. Kadınların sokakta yürürken, giysileriyle, tutumlarıyla direnen tarafını görebiliyoruz ve kapalı bir toplumdan bahsedemeyiz. Hep bir yanılgı içerisindeyiz. Medyanın bize gösterdiği ile bizler toplum budur diyebiliyoruz. Halbuki aramızdaki ayrımı, uçurumu arttırmak veya örnekleme yaparak, ‘Bakın bu olursunuz’ biçiminde bir noktaya taşınıyor. Halk orada da demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü için direniyor ve direnmeye devam ediyor.

    “REFERANS VE YOL DİLİNİ KULLANINCA İLETİŞİM GELİŞİYOR”

    -Yaresanlar ile nasıl iletişime geçtiniz? İletişimi nasıl sağlayabildiniz? Dışarıdan biri olarak nasıl karşılandınız?

    HASAN HARMANCI: Antropoloji çalışan biri için topluma ulaşmak meşakkatli olabilir ama onun mutlaka bir referans kanalı vardır. Onlara yakın ve onlardan olan insanlarla bir yolla diyalog kuruluyor. Tabi toplumda tanınmış olmak, belli kitapları olmak da bir etken. Karşılıklı referanslarımızı kullanıyoruz. Kolayca iletişim sağlayabiliyoruz.
    Her yabancı tabi tanımadığı birini dışında tutmaya çalışır. Misafirpervelikte asla taviz vermezler ve Alevi toplumunun konukseverliğine çok yakın bir konukseverlik var. O konukseverlik içerisinde kendini ve arayışını ifade etmeye başlayınca, bir de referanslarının yanında yol dilini kullanınca iletişim doğalında gelişiyor.

    “YARESANLARDA İNANÇ MERKEZLERİ ZİYARET BİÇİMİNDE”

    -Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Özellikle Düzgün Baba, Hacı Bektaş gibi kutsallık atfettikleri makamları var mı?

    HASAN HARMANCI: Yaresan toplumunun bizden farkı bütün inanç merkezleri ziyaretler biçiminde oluşmuş. Onlardaki pirler ve mürşitlerin makamları ziyaret yerleri biçiminde. Dergahları ve ritüel bölgeleri tamamen belli bölgelere ve pirlere-mürşitlerin makamlarına adanmış biçimde yer almakta. Bu inanç merkezlerini kullanmaları bizden çok ileri bir düzeyde ve geleneklerini sürdürüyorlar. Bundan daha 20 yıl önce Alevi toplumu cemlerini, adaklarını, nikahlarını yapacaklarsa önce ziyaretlerine giderlerdi. Yaresanlar ise bu geleneklerini hala sürdürüyorlar.

    “KADIN-ERKEK AYRIMSIZ BİRBİRLERİNE NİYAZ İLE YAKLAŞIYORLAR”

    -Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?

    HASAN HARMANCI: İran’da niyaz kültürü çok yüksek. Kadın-erkek ayrımsız birbirlerine niyaz ile yaklaşıyorlar. Erkekler arasında süren kültürel, inançsal bir yaklaşım gibi görülüyor ama öyle değil. İnanç merkezine girerken biz Aleviler gibi niyazlaşarak giriyorlar. Eşiğe niyaz etme, eşiğe girmeden önce Yaresanlarda da var. Benim gördüğüm örnekler ya da karşılaştığım kişiler, geleneğe daha bağlı olan atalarımız eşik dışından başlayarak sürünerek içeriye girmeyi niyazlaşma olarak yürütürlerdi. Yaresanlarda böyle birkaç niyazlaşma ile karşılaştım. Bu bir çeşitlilik içeriyor, tek bir tiplemesi yok.

    “SULTAN SAHAK’A ADANMIŞ 3 GÜNLÜK ORUÇLARI VAR”

    -Belli bayram, oruç, kutlama vs. denk geldiniz mi? İzlenimleriniz var mı?

    HASAN HARMANCI: Benden bir 10 gün kadar önce oruçları vardı ve ona yetişemedim. Alevi toplumunun Hızır, Newroz ve bir de Muharrem orucu var. Onların ise (Yaresan) Şah Sahak’a (Sultan Sahak) bağlanmış, onun başından geçen bir olaya istinaden tutulan 3 günlük bir oruçları var. Onun dışında herhangi bir oruçları söz konusu değil.

    Bizim gibi Newroz onlar için de çok önemli. 5 gün boyunca tatil ilan edilir ve Yaresan halkı da bundan yararlanır. Newroz önemli bir kutlama dönemidir ama orucu yoktur. Muharrem, İran’da çok belirleyici özelliğe sahip olmasına rağmen Yaresan toplumu Muharrem’i bilmiyorlar. Muharreme dair bir oruçları ve ritüelleri yok, hatta bunu konuştuğumda garipsediler.

    “MEZARLARINDA GEÇMİŞE BAĞLI KALMIŞ DURUMDALAR”

    -Taşlar, mezar taşları da dahil olmak üzere bu topraklarda yaşayan toplumların ve bölgelerin tarihi hafızasıdır. Geçmişe dair okumalar ve bilgiler hakkında bu taşlar ön açıcı olmakta. Alevilerin yaşam alanlarındaki mezar taşları üzerine işlenmiş kimi figürlerin, sembollerin ve öğütlerin olduğu biliniyor. Yaresanlarda da bu mezar taşı kültürü var mı? Var ise sembollerde ne ile karşılaştınız, okumalar yapabildiniz mi?

    HASAN HARMANCI: Son yıllarda Alevi toplumunun hafızasında yanılsama veya hızlı bir biçimde asimilasyon görüyorum. Kimileri buna entegrasyon diyorlar ama entegrasyondan da ağır bir asimilasyon ile karşı karşıyayız. Hele ki şehirleşme bizleri bir bataklığa çekmiş durumda. Bu nedenle Alevi toplumunun kimliğinin ve inancının önemli bir simgesi olan Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürütüyorum. Hem Bektaşi mezar taşları hem de Alevi köylerindeki geçmiş döneme ait mezar taşlarındaki simgelerin, işlenme biçimlerini ve kullanılan taşa kadar hepsinin üzerinde durmaya çalışıyorum. İran’da bunu tabi ki önemsedim.

    Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıkları var. Orada hem dili , hem simgeleri okuyorsunuz, hem de felsefeyi görüyorsunuz. Bu üçlü yapıyı orada görmek mümkün oluyor. Yaresanlar geçmişe bağlı kalarak son dönemdeki simgelerini yenilemiş durumdalar. Bunu daha çok yazıda görüyorsunuz. Bazı mezarlarda keskin olmayan simgelerin kullanıldığını gördüm. Mezarların bizden bir farkı da mezar taşlarını yatay kullanıyorlar. Mezar alanları ziyaret alanları ile bir bütün ve ziyaret yerlerindeki mezar taşları üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Bedenini toprağa sırladığımız can ile bir işimiz kalmıyor. Bizler ise mezarların arasında gezerken onların olduğu toprağa basmayı kendimize yediremiyoruz. Yaresanlar ise bunu yok sayıyor. ‘Onların bedenleri toprak oldu ve toprağa basılır’ diye düşünüyorlar. Biz Aleviler, Müslümanlar ile mezarlarımız yan ana olduğu için bu sorunu yaşıyoruz. Ehli Haklar Yaresanlar ise kendi ziyaret yerlerini veya dergahlarını mezarlık olarak ilan etmiş durumdalar.

    Böyle olunca, herkes yakın gördüğü pirinin, mürşidinin dergahının bulunduğu bölge aynı zamanda mezarlıkları olarak geçiyor. Böylece İran toplulukları ile mezarlıkları da karışmamış oluyor. İran’da Müslümanların veya Şiaların mezarlarının taşları dik iken Yaresanlarda mezar taşları yatay ve toprakla bir. Bir mermer; üzerinde yazı ve simgeler var.

    “TAŞLARDA GORANİCE NEFES VE BEYİTLER İLE KARŞILAŞIYORSUNUZ”

    -Mezar taşlarında İslam terminolojisi ile karşılaştınız mı?

    HASAN HARMANCI: Doğrusu bu konuda bir ön yargım vardı. İnanılmaz bir biçimde kendileri kültürel ve inançsal olarak koruma içerisine girmişler. Devletin baskı aygıtlarını yoğunlaştırdığı pir ve mürşit ziyaret yerlerinde bunun kendisini seçebiliyorsunuz. Devletin yazdığı yazı, astığı tabela ve Yaresanların yazıları ile astığı tabelalar çok farklı. Mezarlıklarda bu baskıyı çok görmedim. Bizzat mezarlarını kendileri organize ediyorlar, dışardan birinin müdahalesi olmuyor.
    Mezar taşlarının üstünde de kendi dillerinde (Kürtçe’nin Gorani lehçesi) nefesler olabiliyor veya gülbeng ile karşılaşıyorsunuz. Onların yol gösterici, yol açıcı olduğunu görüyorum.

    “ÇOK KİŞİ DE İKRAR ALARAK MUSAHİP OLUYOR”

    -Kendi içlerinde musahiplik, kirvelik gibi kurumlar var mı?

    HASAN HARMANCI: Kirvelik Ortadoğu’nun genel bir uygulaması ve bu Yaresanlarda da var. Biz musahipler diyoruz ama onlar yol kardeşliği, yol yoldaşlığı biçiminde bir kavram kullanıyorlar. Bizde musahiplikte evli dört can bir araya gelir ve bunun üzerine bir ritüel bina edilir. İkrardan sonraki aşama olarak kabul ediliyoruz. Yaresanlarda ise çok sayıda kişi birlikte ikrar aldıklarında bu ritüele musahiplik diyorlar. Her yıl da görgüden geçiyorlar. Bizler gibi çok açık ‘cemimiz, yolumuz var’ biçiminde konuşmayı tercih etmiyorlar. Bunu günlük yaşama katıldıkça ve onlarla konuştukça öğreniyorsunuz. Bu, dışardan kim olursa olsun ona karşı kendini gizleme, ifade etmeme ile ilişkili bir durum.

    “GÜÇLÜ BİR TOPLUM, CANLI BİR DERGAH HAYATI VAR”

    -Kendi dışındaki toplumlarla ile ilişkilenme durumları ne boyutta?

    HASAN HARMANCI: Maalesef çok açık değiller. Çokça biliniyorlar ve kendilerini saklamıyorlar. Ancak başka toplumlarla bir araya gelmiyorlar. Kırmanşah’a gittiğimizde bölgenin Yaresanlar açısından çok güçlü bir toplum olduğunu gördük. Ziyaretlere gittiğimizde kendileri bizzat derviş, hizmetli olarak yer alabiliyorlar. Günlük hayatlarının bir parçası gibi gelerek konaklıyorlar, ritüellerini gerçekleştirebiliyorlar. Canlı bir dergah hayatı sürüyor. Yabancılar ile ara ara çatışmalarını ifade ettiler. Benim gittiğim yerlerde çoğunlukla kendileri dışında kimse yaşamıyor. Yaresan köylerine ne Şiiler ne de Sünniler pek yaklaşmıyorlar. Birbirleri ile dayanışma duygusu içerisinde hareket ediyorlar. Devlet destekli Şialar da büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar. Evet yasaklar var ama Yaresanlar kendini korumaya devam ediyor.

    “YARESAN DERGAHLARI HALA İŞLİYOR, ALEVİLERİN İSE İŞGAL ALTINDA”

    -Dergah sistemlerinin işleyiş biçimi nasıl? Hala canlılığını koruyor mu?

    HASAN HARMANCI: Bölgede yine Duşima ziyaretine gittik. Duşima, anlam olarak iki dut ağacını karşılıyor ama iki şah, şahın merkezi diye de kullanıyor. Burası bir merkez ve o köyün günü birlik canlılığını görünce bana çok ilginç geldi. Dergaha ancak referanslar ile girebiliyorsunuz. Güvenliği ve kendi alanında korumaları var. Dergaha girince 15-16. yüzyıl binası ile karşılaşıyorsunuz. Kesme taşlarla yapılmış, özel dizayn edilmiş ve restore edilen bölümleri olan bir yapı vardı. İçeri girdiğinizde hizmet edilen, iş bölümü yapılan toplumsal bir aygıt var. Türkiye’de ise bizim dergahımız elimizden alınarak işgal edilmiş durumda. Devlet orayı bir güzel müze olarak işletiyor ve bizlerde ücret ödeyerek içeri giriyoruz. Bizler birkaç girişim yaptık ve içeride ancak cem tutabildik. Ama Yaresanların dergahının ve postnişinin (Yaresanlar ağa efendi olarak tanımlıyor) olduğu yer hala canlılığını koruyor. Toplum hafızası olarak orada işliyor. Çevre köyler oraya bağlılıklarını bizzat devam ettiriyorlar.

    “KENDİLERİNİ İFADE ETMEDE ÇOK İYİ GÖRDÜM”

    -Böyle olunca kendi aralarındaki ilişki ağı da güçlü oluyor öyle değil mi?

    HASAN HARMANCI: Bizleri misafir ettiklerinde nereleri gezebileceğimize, nasıl diyalog kurabileceğimize dair bizi yönlendirdiler. Bu hem sağlıklı yürüyebilmek hem de nereye gidebileceğimizi görmek için çok önemliydi. Hatta Yaresan rehberler eşliğinde birkaç yeri gezdik. Toplum olarak kendilerini anlatma ve ifade edebilmede kendilerini çok iyi gördüm. Bu çok yaratıcı bir şey. Hem örgütlülüğün sürmesi hem de toplumsal güç açısından bunları çok iyi okumak lazım. Türkiye’de bir dergaha girip çıktıktan sonra bütün ilişkilerin bitiyor.
    Kendileri ile ilgili bir çalışma yaptığımı söyleyince rehberleri ile nerelere gidebileceğimi, hangi ağları kurmamım doğru olabileceğini söylemeleri çok iyiydi. Bu Türkiye’de en çok tartıştığımız alanlardan birisi. Biri geldi mi biz kendimiz ile ilgili neler sunacağız? Bizzat mürşidin kendisi ile konuşma şansım oldu. İki gece boyunca bunları uzun uzun tartıştık.

    “ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIMIYORLAR, BİZLER İÇİN DE EKSİKLİK”

    -Alevileri biliyorlar mı, tanıyorlar mı?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’deki Alevi toplumunu çok iyi tanımıyorlar. Tanımamaları bizler için de onlar için de büyük bir eksiklik. Bizler de onları tanımıyormuşuz. 20 yıldan fazladır alanda çalışan biri olarak gittiğimde bu tartışmaların içerisine girinceye kadar eksik olduğumu düşünmemiştim. Muhabbetlerin içeriğinden yiyeceklerine, dergahtaki odaların tasarımına kadar her şeyin geleneksel biçimde sürmüş olması çok önemliydi. Kadınların katılması, dergaha hizmet edenlerin günlük giysileri, bıyıklarının belirleyici olması ayrıca bu özgün duruma bir örnekti. Bizlere neden bıyıklarımız olmadığını sordular. Bende Aleviyim, aynı toplumsal kesimden geliyorum dememe rağmen bıyıklarım olmadığı için bir yabancılık hissettiklerini sezinledim. Bıyık, Yaresanlıkta belirleyici oluyor.

    “YARESAN ZİYARETLERİ ÇOK CANLI BİÇİMDE YAŞIYOR”

    Yine Yaresan ziyaretlerinin birçoğu çok canlı bir biçimde yaşıyor. Gün içerisinde rastgele bir yerden geçerken o ziyaretlerin bu canlılığını görmek bizleri müthiş etkiledi. Baba Hoşin’in (Yaresanlarda kutsallık atfedilen bir yol yürütücüsü) sır olduğu bir mağaraya gittiğimizde insanlar peş peşe gelerek çerağlarını uyandırıyorlar, orada oturuyorlardı. Hepsi bir arada canlı bir yaşam sürerek günlerini tamamlıyorlar. Bir toplumun hafızasını ve inancı nasıl yürüttüğünü görmek benim için çok yararlıydı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • Cavit Murtezaoğlu, Hakk’a yürümesinin 1. yılında anılacak!

    Cavit Murtezaoğlu, Hakk’a yürümesinin 1. yılında anılacak!

    PİRHA-İstanbul’da koronavirüs tedavisi gördüğü Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Hakk’a yürüyen Sanatçı Cavit Murtezaoğlu, 8 Ağustos’ta ailesi ve sevenleri tarafından mezarı başında anılacak.

    İran’da siyasi yasaklı olmasından dolayı yaşamını sürgünde yitiren dünyaca ünlü Azeri sanatçı Cavit Murtezaoğlu’nun anması 8 Ağustos’ta Kadıköy Şahkulu Dergahı’nda yapılacak.

    Anmaya sabah 11.30’da gülbeng okunarak başlanacak. Törenin sonunda ise lokmalar dağıtılacak.

    CAVİT MURTEZAOĞLU KİMDİR?

    Tebriz’de doğan ve Azerbaycan’da konservatuar eğitimi alan Murtezaoğlu, İran Ehl-i Hak Alevilerinin müziğini caz formatıyla buluşturarak Türkiye’de birçok konser verdi. ‘Senli Günler’ ve ‘Susmam’ adlı iki albüm çıkardı. Film ve belgesel müzikleri hazırlayan Murtezaoğlu aynı zamanda Avustralya, Azerbaycan, Almanya ve Türkiye’de felsefi seminerler verdi.

    20 yıla varan eğitim tecrübelerini beş kitaptan oluşan doğu ve batı sentezli, ilk vokal metodunu yayına hazırladı.  7 yıl İstanbul’da siyasi mülteci olarak yaşayan Murtezaoğlu, Can TV’de ‘Cavidan Name’ programını hazırlayıp sunuyordu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kakailer: Alevilik mücadelesi bizim için anlamlı-VİDEO

    Kakailer: Alevilik mücadelesi bizim için anlamlı-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Alibeyköy Cemevi’ni ziyaret eden Kakai Alevi İnanç Heyeti, Alevi mücadelesinin kendileri için anlamalı olduğunu belirterek, “Yaresan dini sevgi dinidir” dediler.

    Kakai Alevi İnanç Heyeti İstanbul’daki ziyaretleri kapsamında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevi’ni ziyaret etti. Heyeti cemevinde Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül ve cemevi yöneticileri karşıladı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, cemal cemale olmaktan mutluluk duyduğunu söyledi. Alevi toplumunun felsefesi, yol ve erkanının daha ilerlediğini ama yine de yol erkan yürütmelerine karşı baskılar olduğunu kaydetti. Sergiledikleri mücadelenin sadece Alevi toplumu için değil tüm insanlar için olduğunu belirten Güzelgül, herkes için daha özgür bir dünya istediklerini kaydetti. Türkiye’de hak, hukuk, adalet ve demokrasiden yana hiçbir şey kalmadığını söyleyen Güzelgül, inanç özgürlüğünden, basın özgürlüğünden yana mücadelelerinin süreceğini ifade etti.

    “SADECE FARKLI SÜREKLERDENİZ”

    DAD Eş Genel Başkanı Selda Güneş ise Kakailerle iletişim kurmadan önce birbirlerinden çok farklı olduklarını düşündüklerini ancak temas kurunca önyargılarını yıktıklarını söyledi. Güneş, sadece süreklerin farklı yerlerinden olduklarını belirtti. Hacı Bektaş’a niyaz ettiklerinde barış dilediklerini dile getiren Güneş, Elbistan ve Dersim’deki ziyaretlerini anlattı.

    “İNANCIMIZ KATLİAMLARDAN GEÇİRİLDİ”

    “İster Yaresan, ister Alevi, Bektaşi, Kakai, Ehl-i Hak olalım inancımız iktidarlar tarafından katliamdan geçirildi. Yaşadığımız hiçbir yerde biz de inancımız da meşru değiliz” diyen Güneş, bunun için kaynak sorunları olduğunu ve kaynaklarını ortaklaştırmaları gerektiğini söyledi.

    “EL ELE TUTUŞABİLİRSEK HAKK’IN ELİ DE ÜZERİMİZDE OLUR”

    Bir süre önce Türkiye’de yaşayan birçok Alevi, Bektaşi Çepni gibi farklı süreklerden gelen pek çok baba, ana pir bir araya gelerek pirler meclisini oluşturduklarını dile getiren Güneş, bu çalışmanın eksikliklerini gördükçe geliştirdiklerini ifade etti. Güneş, “Eğer biz ele ele tutuşabilirsek hakkın eli de elimizin üzerinde olacaktır” dedi.

    “YARESAN DİNİ SEVGİ DİNİDİR”

    Kakailer yaptıkları konuşmalarda Türkiye’de olduğu gibi Irak’ta, İran’da, Suriye’de de yaşayan Alevilerin çok zorda olduğunu söylediler. Alevilik mücadelesi için kendileri için önemli olduğunu dile getiren Kakailer, “Yaresan dini sevgi dinidir” dedi. Irak’ta bulunan Kakailer ve Yaresanları bir araya getirmek için bir çalışma yaptıklarını söyleyen Kakailer, bu çalışmanın yakın zamanda tamamlanacağını kaydettiler.

    PİRHA/İSTANBUL