Etiket: islamiyet

  • Yazar Turan Dursun 85 yaşında

    Yazar Turan Dursun 85 yaşında

    PİRHA – Araştırmacı yazar Turan Dursun’un ölümünün üzerinden 29 yıl geçti. Dursun, 29 yıl önce uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmişti.

    TURAN DURSUN KİMDİR?

    1934’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Gümüştepe köyünde dünyaya gelen Turan Dursun, beş yaşındayken ailesiyle birlikte Ağrı’nın Tutak ilçesine göç etti. Yatılı din okullarına, Kur’an kurslarına ve birçok ünlü hocanın yanında eğitim gördü.

    Diyânet İşleri Başkanlığı’nın İlâhiyat Fakülteleri’nde sürdürdüğü Sünnî-Hanefî-Mâtûridîyye İ’tikadî mezhebi ana ilkelerine dayalı olarak Monoteistik dinler tarihi eğitimi almaya karar verdi ve genç yaşta Kürtçe, Çerkezce ve Arapça öğrendi. Antropolojiyle de yakından ilgilenen Dursun’un, Müftülük sınavını kazandıktan sonra tayini yapılamadı. İstanbul Mahmutpaşa İlkokulu’nu kısa sürede dışarıdan bitirdi.

    İlk imamlık deneyimlerini Tarsus’a bağlı Baltalı köyünde yaptı. Askerliğinden sonra İstanbul’da bulunan İsmailağa ve Üçbaş medreselerinde hocalık yaptı. Ardından müftülük yapmaya başladı. 1958 yıllında başlayan müftülük görevi 1966’da son buldu. Bu yıllar arasında sürgün edildi. Daha sonra müftülükten ayrılarak TRT’de prodüktör olarak çalıştı ve buradan emekli oldu.

    Müftü iken İslâmiyeti, Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hem kendi kaynaklarından, hem de diğer kaynaklardan yararlanarak daha detaylı bir şekilde birbiriyle karşılaştırarak kökenlerini aramaya yönelik çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalar inancında da farklılıklara neden oldu ve müftülük görevinden istifa etti.

    Dursun 4 Eylül 1990’da İstanbul Koşuyolu’ndaki evinin yakınlarında islamcı saldırganlar tarafından silahla öldürüldü. Cinayetin ardından Dursun’un kütüphanesindeki bir çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise “Kutsal Terör Hizbullah” kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun’a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir “mesaj” olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun’un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.

    Görüşleri sebebiyle gericilerin hedefi olan Dursun’un pek çok çalışması da cinayetin ardından evine giren kişilerce yok edildi.

    PİRHA / ANKARA

  • ‘İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü’

    ‘İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü’

    “Yeryüzünde hiçbir devrim yoktur ki temel insanlık idealleriyle gerçekleşmeye çalışmış ve fakat yarım kalmamış olsun. Hepsi yarım kaldı: Musa, İsa, Muhammed peygamberlerin söyledikleri karşı devrime uğradı. 5-10 yıl ancak sürdü ve değiştirildi. İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü, hala orada yatıyor.” Bu sözler anti kapitalist Müslümanlardan ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’a ait. 

    Karşı Mahalle’den Sezgin Kartal’ın gündeme dair sorularını yanıtlayan ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, yeryüzüne gelmiş bütün dinlerin bir süre sonra ideallerinden saptırıldığını ve egemenlere yaradığını vurguladı. Gerçek İslamiyetin Kerbela’dan sonra yok olduğunu belirten Eliaçık’ın önemli açıklamalarından bir bölüm şöyle:

    İSLAMİYET KERBELA’DAN SONRA BİTTİ

    “Tüm dünya tarihinde olan şey İslam tarihinde de olmuştur. Yani bütün dinler ve devrimler acılar ve ıstıraplar içerisinde doğarlar, rahatlık ve konforun içerisinde yok olurlar. Aliya İzzetbegoviç’in sözleridir bunlar. Kendilerini gerçekleştirmeleriyle beraber biterler, statükoya dönüşürler, yalan söylemeye başlarlar, karşı devrime uğrarlar, çarpıtılırlar ve özü gerilerde kalır. Yeryüzünde hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din çarpıtılmamış, değiştirilmemiş, özünden çıkarılmamış olsun. Yeryüzünde hiçbir devrim yoktur ki temel insanlık idealleriyle gerçekleşmeye çalışmış ve fakat yarım kalmamış olsun. Hepsi yarım kaldı: Musa, İsa, Muhammed peygamberlerin söyledikleri karşı devrime uğradı. 5-10 yıl anca sürdü ve değiştirildi. İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü, hala orada yatıyor. Fransız Devrimi ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ diye başladı; Napolyon’un Mısır’ı işgale girişmesiyle bitti. Rus Devrimi ‘Dünya emekçileri ve işçileri birleşin; devlet ortadan kalkacak, herkes eşit olacak, zenginlik yoksulluk ayrımı bitecek’ diye başladı ama en fazla 5 yıl sonra Lenin’in ölmesi ve Troçki’nin de ülkeyi terk etmesiyle, bana göre bitti. Çin Devrimi öyle, İran Devrimi öyle… Yeryüzünde adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, daha güzel bir dünya diye başlayan bütün dinler ve devrimler ilk birkaç yıl dünyaya bir şeyler söyleyerek bitmişlerdir. Şimdi biz İslamiyet’i bu kavrayışla, bu tarihsel perspektiften bakarak anlamalıyız. İslamiyet de Kerbela’dan sonra bitmiştir, peygamberin vefatıyla rüzgarı sönmüştür. Ortalıkta gördüğünüz onun karikatüründen başka bir şey değildir. İslamiyet imparatorluklar dinine dönüşmüştür; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar’a payanda olan bir din! Daha önce de Hristiyanlık Bizans’ın, Mecusilik Sasani İmparatorluğu’nun payandasıydı. Onun yerine geçen din, Müslüman-askeri-tarım imparatorluklarını ayakta tutmaktan, onlara meşruiyet kaynağı olmaktan başka bir işe yaramadı. Padişahlara yaradı, Sultanlara yaradı, toprak ağalarına yaradı; onların manevi zırh yaratıp dinin sağlam duvarları arkasında sömürülerini sürdürmelerine yaradı. Halbuki İslamiyet bunları ortadan kaldırmak için gelmişti. Eğer İslam’ın bütün amaçları gerçekleşseydi zengin yoksul uçurumu 50 yıl içinde bitecekti; ağalık, efendilik, kölelik 50 yıl içinde tamamen kalkacaktı. Kadınlar alınıp satılmayacaktı, kadınlarla erkekler tamamen eşit hale gelecekti. İnsanların rızasına, istişaresine dayanan yönetimler kurulacaktı. Bu yönetimler ceberrut, yukarıdan aşağıya hiyerarşik, baskıcı yönetimler değil daha çok yatay yönetimler olacaktı. Belki de giderek krallık, imparatorluk,devlet dediğin şey ortadan kalkacaktı. Özgür toplumlar yaratılacaktı. Bunların hepsi İslamiyet’in hayalleriydi. Hiç biri gerçekleşmedi. Bunlar başka devrimlerde de vardır. Ben zaten hepsini bir görüyorum, dinleri devrimlerden ayırmıyorum; İsa’yı, Musa’yı, İbrahim’i birbirinden ayırmıyorum. İslam’ın çıkışını, Aydınlanma Dönemi’nin çıkışını, Rus Devrimi’ni, sosyalist devrimleri, İran Devrimi’ni birbirinden ayırmıyorum. Bunların hepsini ortak insanlık akışı içinde bir görüyorum ve devlet oluşuncaya kadar, statüko oluncaya kadarki bütün sloganlarını, özlemlerini benimsiyorum. Fark etmez hangi dilde olduğu. Biri seküler dilde, öbürü din dilinde; biri Rusça’da öbürü Fransızca’da; biri Farsça’da öbürü Arapça’da söylemiş fark etmez. Hepsi aynı özlemleri ifade ediyor ve o özlemler hala boşlukta. Ve maalesef onları savunacak, yeniden canlandıracak, insanlığın gündemine getirecek yeni hareketlere ihtiyaç var.”

    “ZENGİNLERİN ALLAH’IYLA YOKSULLARIN ALLAH’I HEP MÜCADELE ETTİ”

    Eliaçık, “Peki, bu mümkün mü? Çünkü yaygın olan anlayış sizin karşısında durduğunuz anlayış. Bugün sadece Türkiye’ye baktığımızda bile dinin kendisi yoksullara mı yarıyor, onların mı dini? Yoksa bugün ülkeyi yöneten ceberutlara mı yarıyor?” sorusuna da şu yanıtı verdi:

    Bu hep tarihte de böyle oldu. Mesela gerek İsa, gerek Musa, gerek Muhammed peygamberler zamanında din, geniş yığınları uyuşturmak amacıyla kullanılıyordu. Allah vardı, fakat zenginler tefeci bezirganlar ve o toplumlara hükmedenler Allah’ı kullanıyordu. Mısır’da mesela Firavun, tanrının yeryüzündeki cisimleşmiş hali olarak görülüyordu. Fakat karşısındaki Musa da Tanrı’nın elçisi olduğunu söylüyordu. Firavun’un Allah’ı ile Musa’nın Allah’ı çarpışıyordu. Kureyş Kabilesi’nin Allah’ıyla Peygamber’in getirdiği Allah çarpışıyordu. Tarihte hep ‘dine karşı din’ olmuştur Ali Şeriati’nin dediği gibi. Dinle dinsizlik savaşmadı hiç. Dindarlarla ateistler tarihte hiç savaşmadı. Savaşlar statükonun dinini, şirk dinini temsil edenlerle tevhit dinini temsil edenler arasında idi. Zenginlerin Allah’ıyla yoksulların Allah’ı hep mücadele etti. Hüseyin de Allah diyordu Yezid de Allah diyordu; Ali de Allah diyordu Muaviye de Allah diyordu; Peygamber de Allah diyordu Ebu Celil de Allah diyordu. Müşriklerin hepsi namaz kılıyordu, oruç tutuyordu, hacca gidiyordu. Şu anki dini ritüellerin hepsini Cahiliye müşrikleri de yapıyordu. Ama sosyal adalet yoktu. Bugün de böyledir ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Sanılmasın ki yoksulların Allah’ı bir gün gelecek öbürlerinden daha fazla galip gelecek. Yok! Devletin, statükonun, zenginlerin Allah dediği şey toplumlara egemen olmaya, onları uyuşturmaya her daim devam edecek. Fakat her daim ‘Allah bu değil!’ diyen bir ses de olacak. Yani Ebuzer de olacak, Hüseyin de olacak çeşitli şekillerde. Tarihin diyalektiği, dinsel akışı böyle ilerliyor. (HABER MERKEZİ)

  • Öğretmen Zeynel Kete: Her can evini bir eğitimhane haline getirmeli-VİDEO

    Öğretmen Zeynel Kete: Her can evini bir eğitimhane haline getirmeli-VİDEO

    PİRHA-KHK ile işinden ihraç edilen Şıh Çoban Ocağı mensubu öğretmen Zeynel Kete, eğitim müfredatının toplumu karşıtlaştırmak üzerine kurulduğunu söyledi. Kete, “Her can kendi evini bir eğitimhane haline getirip kültürünü çocuğuna vermelidir” dedi. 

    Yeni eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte eğitimin dinselleştirilmesinin daha da artmasına ve eğitimin kalitesizleştirilmesine yönelik tepkiler de gelmeye devam ediyor.

    KHK ile işinden ihraç edilmiş olan Şıh Çoban Ocağı pirlerinden öğretmen Zeynel Kete, eğitim müfredatının toplumu karşıtlaştırmak üzerine kurulduğunu kaydetti.

    “ASİMİLASYON VE SOYKIRIM SÜRECİ”

    Müfredatta eğitimin “Bireyde istendik davranış değişikliği meydana getirme süreci” olarak tanımlandığını ifade eden Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu tanım son derece mekanik, kendi içerisinde son derece dar ve belirli amaçlara hizmet den bir eğitim anlayışıdır. Neye göre istendik davranış, kime göre istendik davranış. Hangi öğrencinin ruh yapısına, kültürel yapısına, tarihsel arka planına göre istendik davranış? Yani bu bireyi makine haline getirip robotlaştırdıktan sonra buna belirli bir format atıp egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda bir davranış değişikliği meydana getirme sürecidir. Eğer bu sürece göre eğitim tanımlanırsa başlı başına bir asimilasyon ve soykırım sürecidir.”

    “BACASI OLMAYAN BİR FABRİKA”

    Alevi inancında eğitimin temelinde bilgelik olduğunu, bilgeliğin ise evrenle, bireyle ve toplumla yar olmak olduğunu kaydeden Kete, şunları ifade etti:

    “90 yıllık devlet anlayışına baktığımızda özellikle 1924 anayasasında 88’inci madde çok önemli bir maddedir. Bu madde makul vatandaşı tanımlamış. Bu maddeye göre makul vatandaş Türkçe konuşan, Türk olan, mezhebi Hanefi. Bütün müfredat bunun üzerine yoğunlaştırılmıştır. Devlet bütün ideolojik ve zor aygıtlarını bu tekçi zihniyet üzerinde oluşturmuş, bu yönüyle eğitim bir nevi devletin bu tekçi zihniyetini, ulus devlet anlayışını ayakta tutan bir karakol görevi görmektedir. Bu çerçevede eğitimde bireyde bir özgürlük arayışının meydana getirilmesi, farklı dillerin kültürlerin görünür kılınmasından ziyade toplumu karşıtlaştıran bir eğitim anlayışı vardır Türkiye’de. Böyle bir süreçle karşı karşıyayız. Çok kültürlü, bilimsel, sorgulayan aynı zamanda bu ülkenin çok kültürlü sosyoekonomik yapısını oluşturan insanların barışla birbirlerini kabul edebilecek bir ortamda yaşamı devam ettirebilecek bir eğitim anlayışı yoktur. Eğitim piyasalaştırılmıştır. Müfredat programı da bu piyasalaştırılma şeklinde oluşturulmuş ders kitapları, eğitim araç gereçleri bir bütün olarak şirket haline getirilmiş, piyasalaştırılmıştır. Bacası olmayan bir fabrikadır eğitim. Bu yönüyle ciddi bir maliyeti de vardır. Bu çerçevede belirli kişilerin elinde piyasalaştırılmış okullar özelleştirilmiş, öğretmen alımında kadrolaşma bitmiştir.”

    “BERABER YAŞAYAN CANLAR EĞİTİM SİSTEMİYLE DÜŞMAN HALİNE GETİRİLDİ”

    İmam hatiplerin Türkiye’de İslamiyetin içerisindeki demokratik İslam anlayışını yok ettiğine de değinen Kete, şunları dile getirdi:

    “İmam hatipler Türkiye’de İslamiyetin içerisindeki demokratik İslam anlayışını, islamiyetteki demokratik çizgiyi, toplumsal çizgiyi, muhalif çizgiyi görünür kılmaktan ziyade din nasıl egemenlerin elinde bir araç haline getirilir, egemenlerin kötülüklerini, iktidarını nasıl gizler bir hale getirilir bu yönüyle bir eğitim sistemine doğru gidildi. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı imam hatipler ve eğitim kurumları bu ülkede bilimsellikten ziyade karşıtı nasıl keskinleştiririz haline getirildi. Bu eğitim sistemiyle beraber yıllardır bu toplumda beraber yaşayan canlar birbirlerinin düşmanı haline getirildi. Eğitim sisteminde iflas ettiklerinin en büyük örneği buydu. Kimse çocuklarını imam hatiplere göndermedi bu kesin. Ben yıllarca öğretmenlik yapmış ve sendika temsilciliği yapmış bir can olarak şunu söyleyebilirim ki imam hatiplere halk çocuğunu göndermiyor. Ama çocuklarını imam hatibe göndermek için sistemi ona göre ayarladılar. Bir seviye belirleme sınavı getirdiler, bir not aralığı getirdiler. Bu alınan not aralığının alt kısmında kalan öğrencilere tırnak içinde söylüyorum ‘onların ölçme değerlendirmesine göre çok akıllı olmayan öğrencilerdir’ ki biz öyle düşünmüyoruz bunları meslek liselerine gönderdiler. Meslek liselerinde amaç da imam hatip liseleridir.”

    “PİYASALAŞTIRILAN EKONOMİK ANLAYIŞA KARŞI ÖRGÜTLENİLMELİ”

    Kete, eğitim sistemine karşı emek, demokrasi, barış, insan hakları ve özgürlük mücadelesi veren bütün bileşenlerin bir araya gelip bu ülkede karşıtlık değil ülkenin çok kültürlü yapısını koruyan bir müfredat çerçevesinde mücadele etmeleri gerektiğini ifade etti.

    “Kendi çocuklarını bu tip eğitim kurumlarına gönderirken çocuklarını gözetlemeleri, kontrol etmeleri ve o piyasalaştırılan ekonomik anlayışa karşı ailelerin, aile birliklerinin, velilerin biraraya gelip örgütlenmeleri lazım” diyen Kete, sendikal tarzda okul aile birliklerinin ve veli derneklerini kurulup piyasalaştırmaya karşı yaşamın her alanında örgütlenmeleri gerektiğini vurguladı.

    “HER CAN EVİNİ BİR EĞİTİMHANE HALİNE GETİRMELİ”

    Alevilerin yıllardır temel hedeflerinin ortak vatanda eşit yurttaş olarak yaşamak olduğunu belirten Kete,  “Biz istiyoruz ki doğuştan kaynaklı haklarımız bize verilsin. Bu haklar şunlardır: Anadilde eğitim. Anadilde eğitim herhangi birisinden talep edilen bir hak değildir. Verilmesi gereken bir şey değildir. Doğuştan gelen bir haktır. Çünkü inancımıza göre farklılık Hakk’ın varlığının en büyük delilidir. Eğitimin piyasalaştırılmaması ve parasız olması gerekiyor. Bu yönüyle sosyal devlet anlayışı itibariyle bir haktır. Kamusal, bilimsel, laik, anadilde eğitimin olması lazım. Kamu emekçileri, bu ülkenin bütün demokratları Ankara Kızılay Meydanı’na, Ankara patlaması diye tarihe geçen o gar patlamasına ne için gittiler bilimsel, laik, demokratik, parasız, anadilde eğitim için gittiler. Bu sistemi zorlayacaktı. Ötekilerin talepleriydi. Bunu dillendirdik. Bunu sadece öğretmenler olarak değil ilk defa Türkiye’de seydası, piri, mürşidi, rayberi, şıhı bütün kesimler bu şiar etrafında birleşip Ankara’ya gittiler. Bu söylemlerimiz Ankara’da ölümle, zulümle, katliamla karşılık buldu. Ama mutlaka ve mutlaka çocuklarımıza kendi kültürleriyle, dilleriyle, inançlarıyla bir eğitimi bu kurumlarda zorlamalıyız. Bu olmuyorsa en azından her can kendi evini bir eğitimhane haline getirip bu kültürü çocuğuna vermelidir.”

    PİRHA/ADANA

  • ‘Osmanlı’nın yaptığı asimilasyonu şimdi Diyanet sürdürüyor’-VİDEO

    ‘Osmanlı’nın yaptığı asimilasyonu şimdi Diyanet sürdürüyor’-VİDEO

    PİRHA-Aleviliğe yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na  konuşan PSAKD Ankara Şubesi aktivistlerinden Murtaza Ak, “Elimizdeki Kuranı Kerim’in Hz. Ali ve Hz. Muhammed ile alakası yok, ‘biz Müslümanlığın, İslamın özüyüz’ demek cami-cemevi projesini yapanlarla, Aleviliği yolundan saptırmaya çalışanlarla pratik olarak aynı şeyi yapmaktır” dedi. 

    Pir Sultan Abdal Kütür Derneği (PSAKD) Ankara Şubesi aktivistlerinden Murtaza Ak, Aleviliğe yönelik asimilasyon politikalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Şu anki Kur’an-ı Kerim’in Hz. Ali ve Hz. Muhammed ile alakası olmadığını kaydeden Ak, dini eğitime karşı olmadığını ancak bu eğitimin kimin için yapıldığı, amacının ne olduğu ve geleceğinin ne olacağı gibi sorulara cevap vermek gerektiğini belirtti.

    “ALEVİLERLE HİÇBİR İLGİSİ YOK”

    Kur’an-ı Kerim’in üçüncü halife Osman tarafından yazdırılmış olduğuna dikkat çeken Ak, “Özünden, orjinalinden saptırılmış bu kitabın Alevilikle hiçbir ilgisi yok” dedi.

    Ak, bazılarının “Alevilik İslamın özüdür” söylemlerine ilişkin “Yalan söylemenin alemi yok. Müslümanlığın özü iseniz sözünüz de özünüze, davranışlarınıza uygun olmalı. Bunu söyleyen arkadaşlar cami-cemevi projesini yapıp Alevileri yolundan saptırma, bozma, Aleviliği rayından çıkarma, FETÖ ile işbirliği yapıp bu çalışmanın içerisine girmiş adamlardı” ifadelerini kullandı.

    “OSMANLI’NIN ASİMİLASYONUNU ŞİMDİ DİYANET SÜRDÜRÜYOR”

    Küçük yaştaki çocuklara Sünni eğitim vermenin asimilasyon politikası olduğunu vurgulayan Ak, geçmişte Osmanlı’nın yaptığı asimilasyonu şimdi de Diyanet’in sürdürmeye çalıştığını ifade etti. “Diyanet İşleri Başkanlığı bizim çocuklarımızı bize karşı doldurmak için ‘Bunlar ana bacı bilmez, kestikleri yenmez’ gibi uyduruk şeylerle günahkarlığın içerisinde dönüp duruyorlar” diyen Ak, sözlerini şöyle

    “Diyanet İşleri Başkanlığı değil mi kendi sitesinde ‘ananızın dizinden, yok çocuğunuzdan tahrik olabilirsiniz’ diyen. Bundan daha ayıp bundan daha ahlaksızca bir şey olabilir mi? Din adına. Var mı dinde böyle kepazelik. Hani bize diyordunuz ya ‘Ana bacı bilmezsiniz, kestiğiniz yenmez, cemevlerinde mum söndürüyorsunuz.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Pir Hasan Doğan: Dersim’de kültürel ve inançsal olarak Aleviliği yok ediyorlar-VİDEO

    Pir Hasan Doğan: Dersim’de kültürel ve inançsal olarak Aleviliği yok ediyorlar-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de yaşayan Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını değerlendiren  Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi pirlerinden Cemal Abdal Ocağı’na mensup Hasan Doğan, “Eskiden biz Alevileri katledip, yok edip, göç ettiriyorlardı. Şimdi ise kültürel ve inançsal olarak biz Alevileri yok ediyorlar” dedi.

    Haberin Videosu

    Alevilerin yoğun olarak yaşadığı ve Alevilerin ikinci serçeşmesi olarak görülen Dersim’e yönelik bir çok katliam, asimilasyon ve yerinden etme politikası uygulandı, hala da uygulanıyor. Kerbeladan bugüne kadar birçok defa katledilen Aleviler özellikle Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Dersim bölgesine yönelik birçok katliam, göç ve asimilasyon politikası uygulamıştır. Cumhuriyetin kurulmasının ardından 1938’li yıllarda ise Dersim harekatı adı altın 60 bine yakın insan katledilmiştir. Günümüzde ise Dersim’de katliamlar boyut değiştirerek bölgedeki halkın göç etmesi için barajlar yapılıyor, çeşitli baskı politikaları uygulanıyor.

    Cemal Abdal Ocağı ve İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi pirlerinden Hasan Doğan, Alevilerin yoğun yaşadığı ve geçmişten günümüze kadar farklı bir kimliğe sahip olduğu için katliamlara, baskılara ve göç politikalarına maruz kalan Alevilerin ikinci serçeşmesi olarak görülen Dersim’e ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “DERSİM TARİHİ SÜREÇTE İYİ İRDELENMELİ”

    Dersim’in tarihi süreçte iyi irdelenmesi gerektiğinin altını çizen Doğan, “Dersim’e Osmanlı ve Selçukluların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin de tam anlamı ile giremediğini belirterek şöyle devam etti:

    “Çok sayıda asker ve kolluk kuvvetini Dersim’de bulundurmalarına rağmen Dersim halkı asla mevcut düzene boyun eğmiş değil. Çünkü biz Alevi toplumunun kendi iç hukuku vardır. Cemlerimizde kurulan mahkemede haklıyı haksızı belirleriz. Biz kendi iç hukukumuzu İslamiyet’ten asırlar önce oluşturmuşuz. Dersim bugün de genç Türkiye Cumhuriyeti tarafından hep bir çıbanbaşı olarak görüldü. Bir çıbanbaşı olarakta temizlenmeliydi. Nasıl temizlemeye çalıştılar peki? 1926’da Tunceli kanunu çıkararak toplu katliamlar ve göç ettirmeler ile yapıldı. 1934 ve 38 yıllarında ise iyice hat safhaya ulaştı. Devlet kaynakları 14-15 bin kişinin katledildiğini kabul etse bile aslında 60 binin üzerinde insan katledilmiş veya sürgün edilmiştir. Bugün halen yaşayan kayıp kızlarımız vardır. Benim ailemde göç ettirmeler ve sürgünler olmuştur. Babamın amcası olan Süleyman dedemin halen mezarının nerede olduğunu bilmiyoruz.”

    “DERSİM ALEVİLERİN İKİNCİ SERÇEŞMESİDİR”

    Doğan, “Dersim Türkiye’deki Aleviler için ikinci serçeşmedir. Hünkar Hacı Bektaş’ı Veli Dergahı’nda Nahşi postişlerin atılması ile pir ocakları Hünkar Hacı Bektaş’ı Veli bölgesi olan Karaca Höyük’ü terk edip Dersim’i serçeşme olarak aldılar. Bugün Anadolu’daki bütün ocak sahiplerinin hepsinin ocaklarının Dersim’de olması bir tesadüf değildir. Daha dağlık bölgeler olmasına rağmen oralara gitmediler. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: Dersim, Deylem bölgesi olduğu için oraya gittiler. Asırlar önce Alevilik Anadolu’da vardı ve Anadolu halkının bir inancıydı. Bugünkü Dersim de bunun bir devamıdır. Devamı olduğu için sisteme sürekli muhalif ve sitemin dayattığı kurallara asla boyun eğmemiştir. Kendi kendini yönetmeyi bilmiştir. Ve bir dağ gibi orada durmuştur” diye konuştu.

    “DERSİM CEMEVİ, ASİMİLASYONA YOL AÇIYOR”

    “Günümüz koşullarında baktığımızda Dersim bölgesinde her dönem her gelen iktidar kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor” diyen Doğan şunları ifade etti:

    “Alan çalışması yaptığımızda bir bakıyoruz Dersim’de mevcut bir cemevimiz var. Dersim’deki cemevi, Tunceli Üniversitesi ve devletin kolluk kuvvetleri hep beraber ortak hareket ederek asimilasyon politikası uyguluyorlar. Eskiden biz Alevileri katledip, yok edip, göç ettiriyorlardı. Şimdi ise kültürel ve inançsal olarak biz Alevileri yok ediyorlar. Kültürümüzün ve inancımızın içini boşaltıp, ziyaretlerimizin büyük bir bölümünü sular altında bırakıyorlar. Ayrıca inançsal değerlerimizi boşaltacak insanları bu bölgelere atıyorlar.

    Dersim’de belli başlı ailelerin çocuklarına molla eğitimi verildiğini söyleyen Doğan, “Molla eğitimini tamamlayan çocuklar köylerine geri döndüğünde bugünkü hal ve hareketler ortaya çıkıyor. İşte asimilasyon dediğimiz şey bu” dedi.

    “HAK HUKUK YİYENLER CEMEVİNE GİRMEMELİDİR”

    Alevi örgütlülüğünün Dersimi iyi gözden geçirmesi gerektiğini belirten Doğan, “Bugün Dersim’deki cemevinin yapısını, malum bir vakfa bağlı olduğu için değiştiremiyoruz. Bu vakfın yöneticileri Türkiye’deki Aleviler tarafından suçüstü yakalandı. Cemevlerine devlet erkinin götürülüp önünde el pençe durulması veya dedelerin devlet erkinin elini öpmesi kabul edilecek bir durum değildir” dedi.

    Doğan, “Devleti yöneten insanlar ne yaparsa yapsın hak hukuk yemiştir. Hak hukuk yiyen insanlar bırak cemevine, bahçesine dahi girememelidir. Buna cemevi dedeleri ve yöneticileri izin vermemeliler. Ancak Dersim Cemevi’nde bunları yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

    Doğan, gençliğin önemine dikkat çekerek şunları kaydetti:

    “Bizim için önemli olan gençliktir. Elli yaş üzeri insanı dönüştürme şansımız yok bu saatten sonra. Ancak gençlerimizi de teslim etmeyelim. Özellikle Dersim bölgesine bakıldığında bar, pavyon ve alkolün çok tüketildiği yer olarak görülüyor. Özellikle dışarıdan konsomatrisler getirilip Dersim’de çalıştırıldı. Ancak halk buna karşı çıkarak bu gibi işletmelerin kapatılmasını sağladılar.”

    “GENÇLERİMİZ ZEHİRLENİYOR VE ZEHİRLETTİRİLİYOR”

    Dersim’de gençlerin devlet ve kolluk kuvvetleri tarafından zehirlendiğini belirten İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi dedelerinden Hasan Doğan şunları ifade etti:

    “Kişi başına iki buçuk güvenlik görevlisi düştüğü bir ilde uyuşturucun halk tarafından kullanılması mümkün değil. Bunun anlamı  gençler güvenlik görevlileri tarafından uyuşturucu bataklığına düşürülüyor. Gençlerimiz zehirleniyor ve zehirlettiriliyor. Alevi kurumları kendi yol ve erkan çerçevesinde Alevi öğretisini gençlere öğretip, aşılatarak ancak bu sorunu aşabilir. Bunun için inanç kurulunun aldığı karar gereği cemevlerinin birer eğitim yuvası haline dönüştürülmesi gerekiyor. Bu şarttır ve kaçınılmazdır. Elbette ki çürük elmalarımız var. Ama yavaş yavaş içimizdeki çürük elmaları geçmişte yaptığımız gibi temizlemeliyiz. Çünkü Alevi tarihi başkaldırı ve isyanlar tarihidir. Asla haksızlığa boyun eğmeyecek ve hakkını hukukunu savunacak güce sahiptir.”  (HABER MERKEZİ)