Etiket: ismet konak

  • İsmet Konak: Kürtler 1917 Devrimi’ni destekledi-VİDEO

    İsmet Konak: Kürtler 1917 Devrimi’ni destekledi-VİDEO

    PİRHA-Akademisyen Dr. İsmet Konak ile Sosyalist Kürtler kitabına ilişkin sohbet ettik. Kürtlerin 1917 Devrimi’ne destek verdiğini ifade eden Konak, “Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu” dedi.

    Akademisyen Dr. İsmet Konak’ın, Sosyalist Kürtler kitabı 2022 yılında Nûbihar Yayınları’ndan çıktı. İsmet Konak ile ikinci baskısı çıkan kitabına ilişkin sohbet ettik.

    “DEVRİME DESTEK VEREN KÜRTLER VARDI”

    PİRHA: Sosyalist Kürtler kitabının ikinci baskısı çıktı. Kitapta 1917 Devrimleri ve Kürtlere de değiniyorsunuz. Kürtler, devrime ne şekilde katıldı?

    İSMET KONAK: Devrim sözcüğü özellikle Rusya’da artık sembolleşmiş bir sözcük. Tabii Rusya’da 1917 yılında hem Şubat hem de Ekim Devrimi gerçekleşti. Lenin’in dediği gibi devrim ezilenlerin şölenidir. Rusya’da birçok etnik grup vardı ve hepsini etkiledi. 300 yıllık Romanov Hanedanlığı yıkıldı, Çar 2. Nikolay’ın Mutlakiyetçi Rejimi yıkıldı. O açıdan önemliydi. Tabii ki bu Kürtleri de etkiledi. Kürtlerin özellikle yoksul kesimlerini etkiledi.

    Mülk sahipleri biraz uzak durdu. Mesela bunlardan birkaçını söyleyebiliriz. Egip Bey, Sadık Paşa, Cihangir Ağa devrime karşı çıktılar. Fakat diğer kesim yakındı. Özellikle devrime destek veren isimlerden biraz bahsetmek lazım. Bunlardan bir tanesi Erebe Şemo’dur. 1916 yılında Bolşevik fikirlerle tanışıyor. O dönemde Erzurum bir Rus toprağı ve Erzurum’da demiryolu inşaatında tercüman olarak çalışıyor. Bolşevizmle o zaman tanışıyor. 1917 yılında ise Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin üyesi oluyor. Daha sonraki süreçte Sarıkamış’ta devrimci faaliyetler yürüttüğü gerekçesiyle tutuklanıyor. İç savaşta hem Kuzey Kafkasya’da hem de Azerbaycan’da Bolşeviklere desteği var. Sonraki süreçte sosyalizmin inşa döneminde yine Erebe Şemo inisiyatif alıyor. Erebe Şemo’nun, devrime ciddi oranda bir desteği olduğunu görüyoruz.

    Devrime destek veren isimlerden bir tanesi de Cengiz Yıldırım’dır. 1916 yılında Petrograd’da metalurji mühendisi olarak mezun oluyor. 1918 yılına kadar Ayvaz isimli bir fabrikada çalışıyor. Bu fabrikada çalışırken Bolşevik fikirlerle tanışıyor. 1917 Ekim Devrimi’ne ciddi bir desteği var. Kışlık Sarayı’na giden kitlenin içerisinde yer alıyor. Rus İç Savaşı’nda ciddi bir desteği var. Müslümanlar arasında örgütlenme sağlıyor. Yıldırımiye isimli bir Müslüman örgüt, bölük kuruyor. Bu bölük Doğu Cephesi’nde Sovyet ordusuna destek veriyor. Sonraki süreçte Cengiz Yıldırım’ı Azerbeycan’da 28 Nisan Devrimi’nde yer aldığını görüyoruz.

    Devrime destek veren bir diğer kişi ise Ferik Polatbekov. O da o dönemde Bolşeviklere ciddi oranda destekliyor. Çekoslovak ordusuna karşı savaşıyor. Hem iç savaşta hem devrimde Ferik’in rol oynadığını görüyoruz.

    “ASLINDA KIZIL KÜRDİSTAN İSMİ HER ZAMAN KULLANILMIŞTIR”

    -Sovyet Kürtleri derken aklımıza gelen konulardan birisi de Kızıl Kürdistan meselesidir. Nasıl kuruldu, biraz bilgi verebilir misiniz?

    6 Mayıs 1921 yılında 1. Azerbaycan Sovyetler Kongresi gerçekleşti. Bu kongrede ilk defa Kürdistan meselesi gündeme geliyor. Cengiz Yıldırım da bu kongreye katılıyor. Batıda bir açlık olduğunu söylüyor. Açlığın giderilmesi ve Kürdistan biriminin teşkili gibi konular ilk defa bu kongrede tartışılıyor. Birkaç ay sonra 3 Ekim 1921 yılında Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Yürütme Komitesi’ne Kızıl Kürdistan’dan bir telgraf geliyor. Bu telgrafta biz Kızıl Kürdistan sözcüğünü görüyoruz. Tabii Rusya sahasında Kızıl Kürdistan sözcüğü ilk defa bu süreçte kullanılmıyor. Aslında Kızıl Kürdistan her zaman kullanılmıştır. Daha öncesinden de Kürtlerin yaşamış olduğu o sahaya Kürdistan diyorlar. Mesela İskoç Seyyah John Bell, 1715 ve 1718 yılları arasında Güney Kafkasya’ya gidiyor. Kürtlerin yaşadığı bu sahayı geziyor ve diyor ki: “Farslar bu sahaya Kürdistan diyorlar.” Yani Kürdistan sözcüğü oldukça eski onu belirtmek lazım. Tabi Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. Kürtlerin artık sosyalist olduğunu düşünüyorlardı. Kürdistan bakımından baktığımızda bir ay sonra Kızıl Kürdistan sözcüğü Deniz ve Asker İşleri Halk Komiseri Ali Haydar Karayev tarafından bir kez daha kullanılmış.

    Yine 14 Kasım 1921’de Azerbaycan Devlet Başkanı Neriman Nerimanov Lenin’e bir telgraf çekiyor, “Volga’da ve Kürdistan’da ciddi bir açlık var. Biz bu açlığı bir şekilde hafifletmeliyiz.” diyor. Azerbaycan Devlet Bankası kuruldu. Oraya 40 milyon ruble bir destekte bulunacağız diyor ve Lenin’i tabii ki çok takdir ediyor. Yani Lenin’in Kürdistan konusunda haberi vardı. Kürdistan’la ilgili tabii tartışmalar sonraki süreçte de bir, iki yıl daha devam etti. En son 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu.

    “KÜRTLER, 16. YY’DAN ÖNCE DE BAZI DEVLETLER KURMUŞTU”

    -Son dönemde Kızıl Kürdistan ile ilgili yeni seyahatlere ulaştınız. Bu seyahatlerde neler dikkatinizi çekti?

    Kızıl Kürdistan konusunda yaklaşık beş seyahat olduğunu görüyoruz. Bunlardan iki tanesi olan Gurko-Kryajin ve Bukşpan biliniyor fakat diğer üçü bilinmiyordu. Son 2-3 yılda bu seyahatlere ulaştım ve seyahatlerin içeriğini paylaşmıştık. Seyahatlere baktığımızda birinci sırada Çursin geliyor kendisi bir Rus etnograftır. 1924 yılında Kızıl Kürdistan’a gidiyor. Bazı notlar alıyor ve gözlemlerde bulunuyor. Bu gözlemlerde dikkat çeken birinci nokta 1924 yılında Kızıl Kürdistan’da yaklaşık 44 bin nüfus olduğunu bunların 35 binin de Kürt olduğunu söylüyor.

    Buradaki Kürtlerin 1589 yılında yaşanan Osmanlı-Safevi Savaşı’nda Osmanlı tarafında savaşan Kürtlerin torunları olduğunu söylüyor. Tabii burası biraz tartışmalı onu söyleyeyim. Yani 16. yüzyıla bakarsak Kürtlerin Güney Kafkasya’daki veya Kızıl Kürdistan’daki varlığı konusunda yanılabiliriz. Çünkü Kürtler 16. yüzyıldan önce de o sahada bazı devletler kurmuşlardı. Mesela Med İmparatorluğu bunlardan biri yine sonraki süreçte Kafkasya Albanyası içindeki Kürtler vardı. Mihrani Kürt devleti kurulmuştu. Deysemiler, Şeddadiler, Revvadiler var. Yani Kürtler o zamanda bazı hanedanlıklar kurmuşlardı, inşa etmişlerdi. Dolayısıyla 16. yüzyıldan başlamak bu açıdan tartışmalı olabilir. Oldukça münakaşalı bir durum.

    İkinci seyahat ise Rus arkeolog olan Pçelina tarafından düzenlenmişti. Onun da ciddi analizleri ve gözlemleri var. Pçelina da Kürtlerin nüfusunu yaklaşık 35-40 bin olduğunu söylüyor. Yine o da Çursin gibi Kürtlerin tarihini 1589’a dayandırıyor. Pçelina izlenimlerinde üzerinde durulması gereken bir durum var. O da Ogundar köyü. Ogundar köyünde İlyasov ailesi var. Bu ailenin Diyarbakır’dan gittiğini söylüyor. Burası biraz dikkat çeken bir nokta. Onun altını çizelim. Yani Diyarbakır’dan bir ailenin Kızıl Kürdistan’a göç ettiğini anlayabiliyoruz. Pçelina yine en çok üzerinde durduğu konu Kızıl Kürdistan’da evlerde ocakların olduğu. Diyor ki her evde bir ocak var ve bu ocaklar kutsal. Bir çocuk doğduğunda o ocağın etrafında gezdiriliyor. Bir kadın evlendiğinde o kadın ilk önce kendi babasının evinde ve sonra gittiği damatın evinde o ateşin etrafında gezdiriliyor. Koyun kuzuladığında ocakta uzun bir süre sönmeyecek şekilde bu ateş yakılıyor. Çünkü bu ritüelin bir benzerinin Horasan’da olduğunu da görüyoruz. İngiliz seyyah James Frazer diyor ki, “Horasan’daki bu durum Zerdüştlüğe işaret ediyor.” Yani bu zerdüştlüğün kalan bir motifi olabilir.

    Üçüncü seyyah ise Sısoyev. Onun da Kızıl Kürdistan adına ait ciddi izlenimleri ve gözlemleri var. Minkent köyü konusunda bilgi veriyor. Minkent köyünde 200’e yakın hane var. 800 kişi yaşıyor. Bu köyde yetişen Samet Şahsuvarov isimli bir öğretmen var. Bu öğretmen hem Çursin hem Pselina’ya yardım ediyor. Seyahatler genel anlamda böyle.

    PİRHA/DERSİM

  • Dr. İsmet Konak: Komisyonun kurulması olumlu ancak şeffaflık ve çoğulculuk çok önemli-VİDEO

    Dr. İsmet Konak: Komisyonun kurulması olumlu ancak şeffaflık ve çoğulculuk çok önemli-VİDEO

    PİRHA-Akademisyen İsmet Konak, Meclis’te komisyonun kurulmasını, 27 Şubat’tan itibaren atılan bütün hamlelere karşı hükümetin vermiş olduğu bir cevap olduğunu ifade ederek, “Bu açıdan olumlu ancak komisyon işleyişinde şeffaflık ve çoğulculuk çok önemli. Halk bütün konuşmaları ve içeride yapılan tüm tartışmaları yakından bilmeli, süreci yakından görmeli. Çünkü Türkiye ve Kürdistan toplumunda sürekli bir şüphe var” dedi.

    Akademisyen Dr. İsmet Konak, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile Meclis’te kurulan komisyona ilişkin PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    “KOMİSYON DAHA ERKEN KURULUP, ÇALIŞMALARINA BAŞLAMALIYDI”

    PİRHA: Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Kurulan komisyon bundan sonraki süreçte neye yoğunlaşmalı?

    İSMET KONAK: Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak sonunu görüyor ve artık 20. yüzyıl mantığıyla hareket edemeyeceğini anladı. Tekçi, ayrımcı ve baskıcı sistemle devam edilemeyeceğini bence artık devlet erkânı da anladı. Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci içerisinde şu an hükümet de yer alıyor. Komisyon kuruldu ve ilk toplantısını yaptı. Tabii komisyonun buradaki işlevi önemli. Yani parlamento çatısı altında bir komisyonun kurulmuş olması ve o komisyonun faaliyet yürütmesi toplumsal mutabakat ve eşit temsil açısından önemli. Normalde 27 Şubat’tan itibaren Kürt hareketinin attığı önemli adımlar vardı. Bu hamleler karşısında hükümet gecikti, normalde komisyon daha erken kurulup çalışmalarına başlamalıydı.

    Önemli olan komisyonun bundan sonraki süreçte neye yoğunlaşacağı? Eğer komisyon sadece silahsızlanma meselesine yoğunlaşırsa, onu kendi merkezine alırsa hata yapar. Asıl mesele bellidir. Yani Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi. Bunu özellikle kendi gündemine alması gerekiyor. Bu sürecin ismi barış ve demokratik toplum süreci. Komisyonun bu süreçte nasıl bir bağı olabilir? Biraz ona yoğunlaşmak gerek. Şimdi neyin barışı? Şimdi bu ülkede çok sayıda sorun var. Artık kangrenleşmiş sorunlar. Yani Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Alevi sorunu, demokratikleşme sorunu, ekoloji sorunu, kadın sorunu tüm bu sorunların hepsinin çözülmesi için bir toplumsal barışa ihtiyaç var. Barış tabii çok önemli. Yaşar Kemal, ‘Dağlar, insanlar ve ölüm bu kadar yorulduysa şimdi en güzel şiir barıştır’ diyor. Dolayısıyla barışa kesinlikle bu ülkenin  acil olarak ihtiyacı var. Ne olursa olsun şartlar ne olursa olsun o toplumsal barışın sağlanması gerekiyor.

    “DEMOKRATİK CUMHURİYET MUTLAKA İNŞA EDİLMELİ”

    -Demokratik bir Cumhuriyet’in kurulması için nelerin yapılması gerekiyor?

    20. yüzyıldaki sistematik kötü bir sistematikti. Son derece vahşileşmiş bir ulus devlet sistemi ile karşı karşıya kaldık. Çok sayıda katliam yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi bir katliamlar tarihi olarak karşımıza çıkıyor artık. Her yıl neredeyse bir katliam gördük 20. yüzyılda. 21. yüzyılda bu katliamların bir daha tekrarlanmaması için, bu acıların bir daha yaşanmaması için demokratik cumhuriyet, demokratik toplum gibi kavramlar önemli. Özellikle demokratik cumhuriyet mutlaka inşa edilmeli. Şu ana kadar cumhuriyet vardı fakat demokrasi yoktu. Yani son derece otokratik bir cumhuriyet vardı. Bundan sonra biz diyoruz ki demokratik bir cumhuriyet inşa edilsin. İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına, saygılı bir cumhuriyet inşa edilsin. Özellikle eşit yurttaşlık önemlidir.

    Tabii bundan bahsederken toplumun bu süreçten en büyük beklentilerinden biri özellikle Kürtlerin anadilinde eğitim hakkıdır. Bunun için de ne gerekiyor? Yeni bir anayasa. Yeni bir anayasanın mutlaka çağdaş bir anayasanın yapılması lazım. Bazı maddeler birçok maddesi ama özellikle bazı maddeler patolojik maddeler yani hastalıklı. O maddeleri özellikle tek tek incelemek lazım. Mesela anayasanın 3. maddesi devletin resmi dili Türkçedir diyor. Şimdi bu madde 1924 Anayasası’nda da vardı ve şu an hala devam ediyor. Bu madde üzerinde düşünüp yeniden formüle etmek gerek. Bir diğeri 42. madde Kürtleri yakından ilgilendiriyor. Yani Türkçe dışındaki diğer dillerde eğitim ve öğretim kurumlarında eğitim verilemez diyor. Bunun değişmesi gerekiyor. Bu Kürtçe’ye açık bir şekilde ket vurmaya dönük bir madde. Bu maddenin mutlaka değişmesi lazım. 66. madde yine burada önemli. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlanan herkes Türk’tür maddesinin de değişmesi lazım. 1924 Anayasası’nın 88. maddesindeki o ibare burada da yine geçerli. Bir de 127. madde önemli. O da kayyum atamayı orada sağlayan, temin eden bir madde. İçişleri Bakanlığı bu maddeyi gerekçe göstererek kayyum atamayı yapabiliyor. Bu da milli iradeye vurulan bir darbedir. Halk kendi belediye başkanını seçiyor siz bakıyorsunuz birkaç ay sonra belediye başkanı görevde değil. Böyle bir 21. yüzyıl Türkiye’si, böyle bir Türkiye olmamalı. Halkın iradesine saygı gösteren bir sistem olmalı.

    “KOMİSYON ŞEFFAF VE ÇOĞULCU OLMAK ZORUNDA”

    -Halkta, iktidara bir güvensizlik var. Halkın sürece dair güvensizliği nasıl giderilir?

    Komisyon Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacak yasal düzenlemelere mutlaka başvuracaktır. Komisyon, hükümetin attığı bir adımdır aynı zamanda. 27 Şubat’tan itibaren atılan bütün hamlelere karşı hükümetin vermiş olduğu bir cevaptı. Bu açıdan olumlu ancak komisyon işleyişinde şeffaflık ve çoğulculuk çok önemli. Halk bütün konuşmaları ve içeride yapılan tüm tartışmaları yakından bilmeli, süreci yakından görmeli. Çünkü Türkiye ve Kürdistan toplumunda sürekli bir şüphe var. Süreç acaba ne olacak? İçeriden neler konuşuluyor, hangi maddeler üzerinde duruluyor, süreç akamete uğrar mı? Çünkü önceki dönemlerin yaratmış olduğu bir tereddüt var. Bunu gidermek lazım.

    Bunu gidermenin yolu da şeffaflıktan geçiyor. Komisyon bu noktada çok şeffaf olmalı. Halkı sık sık bilgilendirmeli, süreçle ilgili bilgi vermeli. Diğer önemli konu ise kararlar çoğulcu bir şekilde alınmalı, dayatma olmamalı. Şu an komisyonda İYİ Parti dışında birçok parti var. O açıdan bir toplumsal mutabakatın olduğunu söylemek lazım.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • ‘Dersim’de Türkleşme yatılı bölge okulları üzerinden başladı’-VİDEO

    ‘Dersim’de Türkleşme yatılı bölge okulları üzerinden başladı’-VİDEO

    PİRHA- Dr. İsmet Konak, Dersim Katliamı’ndan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladığına dikkat çekerek, “Bu planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti” dedi. Dersim’de anadil kullanımının zayıflığına işaret ederek “Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sordu.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Akademisyen, Dr. İsmet Konak, oldu.

    İsmet Konak, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, dil, kültür ve kimliğin önemini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “KÜRTLER, OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE BASKI YAŞADI”

    -Dersim Katliamı’na gelinen süreçte Kürtler nasıl baskılara maruz kaldı? 

    1937-38 Dersim Katliamı’na kadar Kürtler birçok zulme ve baskıya maruz kaldı. Kürtler sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı Devleti döneminde de baskı yaşamıştı. 1898 yılında Kürdistan gazetesi sürgünde Kahire’de yayımlanmak zorunda kaldı. Buna benzer bir örnek de Güney Kürdistan’da 1907 yılında yaşandı Şeyh Abdusselam Barzani özerk bir idare ve anadilinde eğitim için II. Abdülhamit’e başvuruda bulundu ama Türk yönetiminin cevabı çok sert oldu. Asker gönderildi, Barzani’ye karşı orantısız güç kullanıldı. 1908 yılından itibaren iktidara ittihatçıların gelmesiyle birlikte Barzani’ye karşı daha fazla güç kullanıldı ve 1914 yılında idam edildi. İdam ettiren de Musul Valisi Süleyman Nazif’ti. Süleyman Nazif’in Amedli olduğu ve Kürt olduğu malumdur. Bu dönemde Osmanlı’nın baskısı Dersim üzerinde de söz konusuydu. Dersimli aşiretlerin bir kısmı Türk yönetimine karşı mücadele etmekteydi. Mesela Qoçan Aşiret Reisi İdare İbrahim Ağa onlardan biriydi. Şu cümlesi oldukça ünlüdür: “Ben Osmanlı’nın çeşmesinden su içmem. Çünkü suyu bulanıktır.” Yine Dersim’den örnek verilmesi gereken isimlerden biri Kurêşan Aşiret Reisi Alîyê Gaxî’dir. 1916 yılında Doğu Dersim’de Osmanlı yönetimine karşı direnmiştir. Tabii bu yıllarda tüm Kürdistan’da örnekler çoğaltılabilir.

    1918 yılına gelindiğinde Kürtler arasında Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla yeni bir örgüt tesis edildi. Kürdistan Teali Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasında 1918 yılının aralık ayında bir antlaşma yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre İstanbul yönetimi bir Kürt özerkliğini tanıyacaktı. 1919 yılına gelindiğinde ise konjonktür yeniden değişti. Bir taraftan Paris’te devam eden bir konferans, diğer taraftan Anadolu’da Mustafa Kemal inisiyatifinde şekillenen bir hareket söz konusuydu. Paris Barış Konferansı sonucunda Sevr Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma bir Kürdistan öneriyordu ama sınırları oldukça küçüktü. Dolayısıyla Kürt dinamikler arasında bir tartışma yaratmıştı. Kürtlerde büyük bir Kürdistan hayali vardı. Her ne kadar Binbaşı Noel’le bazı görüşmeler yapıldıysa da kafalar karışıktı. Bu açıdan Mustafa Kemal’in Anadolu’da başlattığı hareket bazı Kürtlerde olumlu karşılanmış olabilir. Bu hareketi fırsata çevirme algısı tecessüm etmiş olabilir.

    “DEVLET, KIZ ÇOCUKLARINA TÜRKÇE ÖĞRETİP ASİMİLASYONU HIZLANDIRMAYI PLANLADI”

    -Ulus-devletin temellerinin atıldığı 1924 Anayasası, Kürtler ve diğer etnik kimlikler için neyi ifade ediyordu?

    Bu keşmekeş içinde Dersim’in pozisyonu da kaygandı. Dersim’in kimi ileri gelenleri Ankara yönetimine olumlu yaklaşırken, bir kesim mutlak suretle karşı çıkıyordu. Hasan Hayri Bey ve Diyap Ağa gibi isimler mebusluk yapmış Ankara yönetimiyle bir dayanışma kurmuştu. Buna mukabil Seyit Rıza, Alişer gibi isimler Ankara’ya karşı mukavemet yanlısıydı. Mustafa Kemal yönetiminin maskesi, aslında Koçgiri direnişi esnasında düşmüştü. Özellikle Koçgiri ve Dersim Kürtleri, Ankara’nın Kürtler karşısındaki tutumunu gözler önüne sermişti. Buna rağmen Kürtlerin konformist tutumu devam etmişti. Lozan Barış Antlaşması karşısında takınılan uzlaşmacı tavır Kürtlere çok şey kaybettirdi ve hiçbir statü verilmedi.

    Daha sonra Mustafa Kemal yönetimi 1924 Anayasası ile ulus-devletin resmi temellerini atmıştı. Anayasanın 2. maddesinde devletin resmi dili Türkçe olarak formüle edilirken, 88. maddesinde Türk kimliğine dayalı bir vatandaşlık tanımlaması yapıldı. Yani çanlar Kürtler ve diğer etnik kimlikler için çalmaya başlamıştı. 1 yıl sonra ise devletin “Kürdistan Anayasası” yani Şark Islahat Planı hazırlandı. Sinsice hazırlanan bu planın 13. ve 14. maddeleri Dersim’i yakından ilgilendirmektedir. 13. maddeye göre Kürdistan’ın birçok vilayetinde ve Dersim’de çarşı, pazar, sokak, kamusal alanda Türkçe dışında diğer dillerden biri konuşulursa ceza verilmesi şart koşuluyordu. 14. madde ise direkt Dersim’i konu ediyordu. Buna göre Dersim’de müstacelen leyli mektepler ve kız mektepleri açılmalıydı. Neden kız mektepleri? Devletin malikleri kızlara Türkçe öğretip asimilasyonu hızlandırmayı planlıyordu. Zira kadının aile üzerindeki rolünü iyi biliyorlardı.

    “KATLİAMDAN 1 YIL SONRA MİSYONERLİK ÇALIŞMASI BAŞLADI”

    -Kemalist rejim döneminde ‘çıban’ olarak görülen Dersim’de neler yapıldı?

    1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Dersim’i bir “çıban” olarak tanımladı. Kemalist yönetim bu tarihten itibaren Dersim’i tamamen mercek altına aldı. Birçok rapor hazırlandı ve “imha planı” teşkil edildi. Bu plan 1937-38 yıllarında icra edildi. Kimilerine göre 50 bin, kimilerine göre ise 70 bin Dersim Kürdü katledildi. Katliamdan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladı. İmha planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti”.

    Şunun altını çizmek gerek sanki Dersim veya diğer yerlerde herkes “al, çocuklarımıza Türkçe öğret” coşkusu yaşamış gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor. Bu doğru değil. Mesela Sıdıka Avar’ın Karlıova’ya geldiğini duyan aileler, bir gecede kızlarını küçük yaşta evlendirmek zorunda kalmış ki alıp gitmesin. Yine Sıdıka Avar, Nazmiye’ye gitmiş, Zerif adında bir kız çocuğunu almak isterken annesi ve babası tarafından kendisine izin verilmemiş, üstelik dayak yemişti. Daha sonra Sıdıka Avar, Mazgirt’te bir eve misafir olmak istemiş ama kabul edilmemişti. Ezcümle Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde geçmiş dönemleri şekilde özetliyor:

    Tanzimat devri/Hürriyet devri/Cumhuriyet devri/Hepsini de gördüm/Bizim payımıza sadece felaket ve terteleler düştü.

    “20 MİLYON KÜRT, KENDİ ANADİLİNDE EĞİTİM GÖREMİYOR”

    -Dersim Tertelesi’nden sonra devlet Dersim’de nasıl bir politika izledi ve bu politikalarda başarılı oldu mu? 

    Dersim Tertelesi’nin üzerinden 88 yıl geçti. Bu süre zarfında Dersim çok şey gördü. Ulus-devlet her türlü yönteme başvurdu. Irkçılık, ayrımcılık, asimilasyon, baskılar hiç eksik olmadı. 85 yıl sonra özellikle dil, kültür ve kimlik bağlamında devletin “başarılı” olduğunu kabul etmek gerek. Maalesef Dersim’de ciddi bir kimlik bunalımı yaşanıyor. Bu bunalımı aşmanın iki yolu var. Biri devletin kendi görevini yapması, diğeri ise toplumun üzerine düşenler. 21. yüzyıla girmişiz, hala ulus-devlet yüzyıl öncesinin kodlarıyla hareket ediyor. 1924 Anayasası’nın 2. maddesi, şimdiki anayasada 3. madde olarak Dersim halkına ve tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Yine şimdiki anayasanın 42. maddesinde Türkçe dışında diğer dillerde eğitim verilemeyeceği belirtilmektedir.

    Dolayısıyla 21. yüzyıla uygun bir anayasaya ihtiyaç var. Anadilinde eğitim hakkının mutlak suretle sağlanması gerekiyor. Örneğin Almanya’da Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde yaklaşık 60 bin Sorb yaşıyor. Brandenburg eyaletinin 25. maddesine göre Sorbların dili, kültürü ve kimliği garanti altına alınmaktadır. Yine Finlandiya’da Laponya bölgesinde 7 bin Sami yaşamaktadır. Samiler için birçok hukuki düzenleme yapıldı. 1992 yılında kabul edilen Sami Dili Kanunu’na göre Samiler kendi anadillerinde eğitim görebiliyor. Bir de Türkiye ve Kürdistan’a bakalım. 20 milyon Kürt kendi anadilinde eğitim göremiyor, bu kabul edilemez.

    “DERSİMLİLERİN, ANADİL KONUSUNDA KOLAY PES ETMEMESİ LAZIM”

    -Dil, kültür ve kimliğin önemi nedir? Dersim halkı, anadilini korumak için mücadelesi yeterli mi?

    Dersim halkının üstlenmesi gereken bir görev var. Ulus-devlet paradigması zaten belli. Ancak Dersimlilerin bu kadar kolay pes etmemesi gerek. Özellikle anadilini kullanma, konuşma ve yazma açısından büyük eksiklikleri var. Anadilinde çok inatçı olmak gerek. Tıpkı insanların başına konma inatçılığına sahip bir “at sineği” gibi olmak lazım. Dil, kültür ve kimliği korumak için bu inatçılık bize gerekiyor. Filozofun biri diyor ki kişinin anadili onun derisidir, diğer diller ise kıyafetidir. Kıyafetleri değiştirebilir ama derisini asla. Dolayısıyla anadilinin değerini bilmek gerek. Dersimliler çok okuyor, entelektüel şahsiyetler var, ama anadiline yeterince önem vermiyorlar. Felsefe okuyorlar, derin analizleri var ama asıl soruyu sormuyorlar: “Ben kimim? Kimlik ve dilim ne durumda?”. Felsefe her şeyden önce varlık üzerine soru sormaktır.

    Geçen Ramazan Bayramı’nda annemle beraber Amed’e bağlı Eğil ilçesine gittik. Orada Kırmancki’nin çok konuşulduğunu duymuştum. Göl kenarına gittik, çok sayıda lokanta ve kafe vardı. Bir o kadar da genç vardı. Biraz kulak verdim, gençler kendi arasında yüzde 90 oranında Kırmancki konuşuyordu. Çok şaşırdım ve bir o kadar da sevindim. Kırmancki soru sordum, cevabını Kırmancki aldım. Bu durum beni çok ümitlendirdi. Dersim’e her geldiğimde ise ümidim daha fazla kırılıyor ve öfkeleniyorum. Köylerde dahi sorduğunuz soruya Kırmancki cevap alamıyorsunuz.

    Biliyorsunuz biz Bingöl ve Elazığ Zazalarını çok eleştiriyoruz, devletçi oldukları ve sağ partilere oy verdikleri için. Lakin kendi aralarında yüksek oranda Kırmancki konuşuyorlar ve geleneklerini koruyorlar. Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sık sık kendime soruyorum. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde şöyle yazıyor: “Güneş ve ay olmazsa dünya karanlıktır, ilim ve irfan olmazsa körlüktür. Dil, kültür ve kimlik bizim için ay ve güneştir. Onlar yoksa dünya karanlıktır.”

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO
    -BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO
    -‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

  • Akademisyen İsmet Konak: AKP iktidarının artık halkla gönül bağı kurması imkansız-VİDEO

    Akademisyen İsmet Konak: AKP iktidarının artık halkla gönül bağı kurması imkansız-VİDEO

    PİRHA-AKP’nin paradigmasının 31 Mart Yerel Seçimlerinde iflas ettiğini belirten Akademisyen İsmet Konak, “31 Mart seçimlerinin sonucu kitlelerde ümit, umut ve sevinç yarattı. Halkta bir değişim talebi var ve bu durum 31 Mart’ta sandığa yansıdı. Şu an AKP iktidarı büyük bir çıkmazın içerisinde. AKP iktidarının artık halkla gönül bağı kurması imkansız” dedi.

    31 Mart 2024 Yerel Seçim sonuçları muhalefet partilerinin kazanımı ile sonuçlandı. MHP destekli AKP Hükümeti, birçok ilde belediyeleri kaybederken, Kürt illerinde ise taşımalı oylar toplumun tepkisini çekti.

    Akademisyen İsmet Konak, 31 Mart seçimlerinde çıkan sonucu PİRHA’ya değerlendirdi.

    “HALK, 31 MART’TA AKP’NİN ÜZERİNDEN SİLİNDİR GİBİ GEÇTİ”

    AKP’nin paradigmasının 31 Mart’ta iflas ettiğini belirten İsmet Konak, “21 yıl sonra AKP iktidarı da MYK toplantısında bunu kabul etmişti. AKP rejimi 9 yıldır halkın üzerinden silindir gibi geçti ancak 31 Mart seçimlerinde halk AKP’nin üzerinden silindir gibi geçti” dedi.

    AKP’nin, halkın müştereklerine saldıran bir rejim yarattığını belirten Konak, “AKP, halkı son damlasına kadar sağılması gereken bir inek olarak görme küstahlığına sahip ve bu küstahlık sandıkta cezasını çekti. 1 yıl önce genel seçimler olmuştu ve bu seçimlerde Erdoğan rejimi iktidarını konsolide etmiş gibi gözükmüş ve hiç yıkılmayacak gibi bir imge oluşturmuştu. Dolayısıyla iktidara muhalif olan kesimde bir ümitsizlik yaratmıştı. AKP’ye oy verenlerde ise ekonominin iyileşeceğine yönelik bir beklenti vardı ancak bu beklentiler karşılık bulmadı” diye konuştu.

    “DEĞİŞİMİN OLMASINI SAĞLAYAN EN ÖNEMLİ FAKTÖR YOKSULLUK”

    Akademisyen İsmet Konak, 31 Mart’ta yapılan seçimlerde değişimin olmasını sağlayan en önemli faktörün yoksulluk olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Ülkedeki ekonomik buhran derinleşti ancak AKP iktidarı bu konuda bir önlem almadı. İkinci önemli etken ise genel seçimlerden sonra CHP’de bir kongre oldu ve CHP daha muhafazakar, milliyetçi bir kimliğe büründü. Hem Ekrem İmamoğlu hem de Özgür Özel’de tecessüm eden bir kimlik ve bundan sonra AKP’nin tabanı artık bu iki figüre kendini daha yakın hissetmeye başladı. Daha önce CHP’nin başında olan Kılıçdaroğlu’nun sahip olduğu etnik ve dini kimliği AKP’nin tabanında pek kabul görmüyordu. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte CHP daha fazla kabul görecektir. Zaten bu kentlerde seçim sonucu da bunu gösteriyor.”

    “AKP İKTİDARI BÜYÜK BİR ÇIKMAZIN İÇERİSİNDE”

    31 Mart seçimlerinin başarısının sadece CHP’nin başarısı olmadığını ifade eden İsmet Konak, “Seçim başarısında DEM Parti ve bileşenlerinin de ciddi bir etkisi var. 31 Mart seçimlerinde kent uzlaşısı politikası uygulandı ve bu politika içerisinde birçok kentte CHP’ye destek verildi ve saray rejimi geriletildi. Bu bir taktikti, bu tür taktikler seçimlerde uygulanır. 31 Mart seçimlerinin sonucu kitlelerde ümit, umut ve sevinç yarattı. Halkta bir değişim talebi var ve bu durum 31 Mart’ta sandığa yansıdı. Şu an AKP iktidarı büyük bir çıkmazın içerisinde. Erdoğan, seçimden sonra ‘Halkla gönül bağımızı kuvvetlendirmemiz lazım, yoksa toparlanamayız ve güneşe karşı olan buz gibi eririz’ diyor. Ancak AKP iktidarının artık halkla gönül bağı kurması imkansız” diye belirtti.

    “KÜRT İLLERİNDE HALKIN İRADESİ YOK SAYILDI”

    31 Mart’ta Kürtlerin yaşadığı kentlerde Erdoğan rejimine karşı halkın büyük bir reaksiyon gösterdiğini ve büyük bir coşkuyla sandıklara gittiğini vurgulayan Konak, şunları kaydetti:

    “Ancak Erdoğan rejiminin bazı oyunları, senaryoları, taktikleri neticesinde Bitlis ve Şırnak’ta istenen sonuç alınamadı. AKP iktidarı buralara taşımalı seçmen, polis ve asker götürdü. O yüzden halkın iradesi yok sayıldı, ayaklar altına alındı. 21. yüzyılda Türk ulus devleti ciddi bir bekâ ve adaptasyon sorunu ile karşı karşıya. AKP iktidarı yeni Osmanlı politikasını uygulamaya çalışıyor. Kürt illerinde ve Kürdistan’ın diğer parçalarında bunu görebiliyoruz. Bu politika Türk devletini bir noktaya götürmez.

    Kürtlere boyun eğdirerek, onlara kulluk, köleliği zorlayalım diyerek bir politika uygulayalım derlerse kaybederler. Sonuçlar onlar için iç açıcı olmaz. Charles Darwin, ‘Zeki ve güçlü olan ayakta kalmaz, değişime adapte olan ayakta kalır’ diyor. Dolayısıyla Türk ulus devletinin 21. yüzyılın ruhuna uygun hareket etmesi lazım ve değişime adapte olması lazım. Yerinde yönetim, öz yönetim, ademi merkeziyetçilik, eşit yurttaşlık, hukukun bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü gibi bu kavramları dikkate alarak refleks göstermesi gerekir. Eğer bunlara dikkat etmezse bekâ sorunu daha fazla derinleşecektir.”

    Cihan BERK/DİYARBAKIR

  • İsmet Konak: Her evi dilimiz için direniş alanına çevirmemiz lazım-VİDEO

    İsmet Konak: Her evi dilimiz için direniş alanına çevirmemiz lazım-VİDEO

    PİRHA- Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak, Kürt illerinde öncelikli sorunlarının ana dil olduğunu ve bu konuda ciddi adımların atılması gerektiğini vurguladı. Konak, “Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım” dedi.

    UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.

    Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.

    Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.

    Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.

    “ÇÖLDE YALNIZ SES OLMA MELANKOLİSİNİ BIRAKMAMIZ LAZIM”

    PİRHA- Kırmancki edebiyatı alanında ilk yazılı eserler ne zaman yayınlandı? Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?

    İSMET KONAK: Son 15-20 yılda Kırmancki’de edebi alanda bir gelişme var. Son dönemde bunu görebiliyoruz. Çok sayıda kitap çıkıyor, bu önemli. Özellikle akademik sahada bazı gelişmeler var bunu da görmek lazım. Artuklu, Bingöl ve Munzur üniversitelerinde bazı çalışmalar yapılıyor. Son dönemde bazı dergiler ön plana çıkıyor. Bizim kendi gazetemiz Xwebûn Gazetesi de bu anlamda hizmette bulunuyor. Şu anda bir sayfasını Kırmancki’ye ayırmış durumda ama bazen 2 sayfa da olabiliyor.

    Şöyle bir çelişki var; geçmişte edebiyatta ve basın alanında dil ile ilgili çok çalışma yoktu ama dil daha fazla konuşuluyordu. 80 yıl önce dilin konuşulma oranı %90 ile %100’dü ama günümüzde ise bu oran %15’e kadar düştü. Ama dilin çok konuşulduğu o dönemde de edebiyat alanında ilerleme yoktu. Bu durum bizim için bir tehlike. Kırmancki edebiyat alanındaki bütün bu ilerlemeler yeterli değil. Xwebûn Gazetesinde şu anda 1 sayfa Kırmancki’ye yer veriliyor ama Kırmancki ile ilgilenen editör ve gazeteciler gelirse sayfa sayısı daha fazla da artabilir. Bizim 1 sayfamız var ve biz köşe yazısı bulmakta zorlanıyoruz.

    Bizim kendi konumumuzu bilmemiz lazım. Kürtler olarak asimilasyon okyanusu içerisinde yaşıyoruz ve bu okyanus içerisinde ada kurmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla her yazarımızın, araştırmacımızın, akademisyenimizin bu konuda daha fazla özverili olması lazım. Çölde yalnız ses olma melankolisini bırakmamız lazım.

    “YENİ KUŞAK DİL BİLİNCİNE SAHİP OLMALI”

    PİRHA-Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?

    İSMET KONAK: Yeni kuşağı öncelikle bir tanımamız lazım. Yeni kuşağın Kırmancki’ye ilgisi son derece az. Bu kuşağın bazı özellikleri var eğer biz bu kuşağın özelliklerini bilirsek neden Kırmancki’ye ilgi göstermediğini anlayabiliriz. Yeni kuşak neo-liberal, pragmatist, sınıf bilincine de sahip değil. O yüzden bir kişi de sınıf bilinci olmazsa dil bilinci de olmaz. Kırmançlarda şuanda egemenlerin diline sempati duyma söz konusu. Amed’de bir kitabevine gidip Kürdi dillerde yazılmış kitaplara bakmak istedim ve Kürtçe için ayrılmış rafta tamamen Kurmanci yazılmış kitaplara denk geldim ve Kırmancki sadece 1 kitap vardı. ‘Neden Kırmancki kitap hiç yok?’ dediğimde bana ilgi yok dedi. İlgi olmadığı için ana dilimizle yazdığımız eserler de yer edinemiyor.

    Yeni Jenerasyonun da büyük bir sorumluluğu var. Türkiye devleti bizi tek tipleştirmeye çalışıyor, yeni jenerasyon bu politikayı iyi bilmeli ve sınıf bilinci ile dil bilincine sahip olmalı. Şunu unutmamalıyız; dilimiz fırtınada bir sığınaktır. Kültür de dil ile birlikte yaşar. Biz eğer dilsiz ve kültürsüz olursak bu sığınaktan yoksun oluruz. O yüzden gençler tembellik yapmayıp dillerini öğrenmeliler.

    “SALYANGOZ GİBİ KABUĞUMUZA ÇEKİLMEYİ BIRAKMAMIZ LAZIM”

    PİRHA-Kırmancki yazarlar, dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?

    İSMET KONAK: Kırmancki yazarların, dili yeterince anlatabildikleri konusunda bence sıkıntı var. Evet, iyi bir üretim söz konusu ama yeterli değil, bir inzivaya çekilme söz konusu. Yazarlarımız çok iyi eserler yazıyorlar ancak okuyucuya ulaşma noktasında bir bağlantı kopukluğu var. Salyangoz gibi kendi kabuğumuza çekilmeyi de bırakmamız lazım. Sadece roman, şiir, öykü yazmak bizim için yeterli değil dilimizin artık bir statü kazanması lazım. Dil statü kazanmazsa yazılan bütün eserler okuyucuya ulaşmaz. Geçen sene Amed’de 15 Mayıs’ta Kürt Dil Bayramı’nı kutladık ve orada çok az kişi vardı. Sayımızı artırmak lazım, kolonyalistlerin hareket alanının daraltmak lazım. Bu durumda korku ortaya çıkıyor. Entelektüeller korkmamalı çünkü elindeki meşaleyle topluma öncülük ediyor. O yüzden daha fazla bedel ödemek gerekir.

    “KÜLTÜR-SANAT ALANINDA KIRMANCKİ’YE YER VERİLMESİ LAZIM”

    PİRHA-Kırmancki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?

    İSMET KONAK: Gittiğim bazı etkinliklerde ne belediye başkanı ne de diğer toplumun kanaat önderleri olsun gelip yeterince sahip çıkmıyorlar. Kültür-sanat etkinlikleri önemli o yüzden mutlaka Kırmancki’ye yer verilmesi lazım. Etkinliklere %50 oranında Kırmancki yazarlar, araştırmacılar ve müzisyenleri davet ederek sahip çıkmamız gerekiyor. Bugün gelinen noktada bizim belediye başkanlarımızın, milletvekillerimizin, derneklerin ve kanaat önderlerinin dil konusunda daha dikkatli olması gerekir. Dilimizi ve kültürümüzü inkâr edenlerin değirmenine su taşımamaları lazım. Bugün Kürt illerinde bizim en büyük sorunumuz yoksulluk değil, öncelikli sorunumuz dildir. Dil ile ilgili çok ciddi adımlar atılması gerekiyor ama bu konuda bir duyarsızlık var.

    “ACİL OLARAK KREŞLERİN AÇILMASI LAZIM”

    PİRHA-Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?

    İSMET KONAK: Dilin kurutuluşu için acil olarak Kırmançların yoğun yaşadığı yerlerde kreş açılması lazım. Çocukları kısa bir süre içerisinde kreşlere alarak dili öğretmek lazım. Bizim ailelerimiz, çocukları Türkçenin öğretildiği kreşlere teslim ediyorlar. Belediyelerimizin kreşler açarak bunu engellemeye çalışması gerekiyor. Belediyelerin durumu iyi değil anlıyoruz ama Avrupa Birliği ile beraber çalışıp bir proje oluşturularak kreşleri açmak zor değil. Kreşlerde yetişen çocukları ilerleyen süreçte Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerine teşvik etmek gerekir ve o bölümlerde okumaları için burs da verilebilir. Okulları bitirdikten sonra da istihdam da sağlanabilir belediyelerde. Ana dil konusunda farkındalık oluşturulabilir. Örneğin bir milletvekili, minibüse binip insanlarla Kırmancki sohbet ederse toplumda bir farkındalık oluşabilir. Belediyeler kendilerine ait araçlarda sesli anonslar yapabilir. Dil konusunda ailelere büyük bir görev düşüyor. Her ev bir direniş alanına çevrilebilir. Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım. Ümitsiz değilim, Kırmancki ve Kurmanci konusunda ciddi bir bilinç var. Artık yumurtadan çıkmış bir civciv söz konusu. O yüzden bu civcivi bir kez daha yumurtaya koymaları çok zor.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO
    -‘Türkçe daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı’-VİDEO
    -Yazar Munzuroğlu: Evimize, düğünümüze ve cemimize Kırmancki’yi geri getirmeliyiz-VİDEO
    -‘Bir dilin kurtulması sadece devletten beklenilerek yapılabilecek bir şey değil’-VİDEO
    -‘Kırmancki’nin altyapısını oluşturarak kurslar, okullar açılmalı; duyarlılık olmalı’-VİDEO
    -Fintoz Dikme: Biz vazgeçersek başkaları bizim dilimiz için hiçbir şey yapmaz-VİDEO