Etiket: itikat

  • ‘Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez’-VİDEO

    ‘Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez’-VİDEO

    PİRHA – Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancındaki “Yol Bir Sürek Bin Bir” sözünü açıkladı. Alevi inancının, bütün zaman ve coğrafyalarda değişim gösterdiğini belirten Yıldırım, “Hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez” dedi.

    Alevi toplumunu inançsal ve kültürel yönü ile tarif eden “Yol Bir, Sürek Bin Bir” sözündeki manayı Yazar Ali Yıldırım’dan dinledik. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir”kuramının, geniş coğrafyaya yayılan Alevi toplumunun, temel kurallar üzerinde nasıl bir bütün olarak kendini var ettiğine işaret etti.

    “ESAS OLAN YOLUN TEMEL İLKELERİDİR”

    “Yol Bir Sürek Bin Bir” sözü ile asıl anlatılmak istenenin, toplumların inanç özgünlüğü olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, Aleviliği tarif ederken mutabakata varılan temel kavramların olduğuna işaret etti. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü ile Alevi coğrafyasının zenginliklerinin ifade edildiğini belirterek şunları kaydetti:

    “Aleviliğin içeriğinden çok Aleviliğin uygulanışı, kendisini somutlaması, var etmesi noktalarına dair bir yaklaşım içeriyor. ‘Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü; esas olan bir Yol var, bu yolun farklı coğrafyalarda kendisini nasıl var ettiğini, nasıl cisimleştiğini ifade eden bir şeydir. İçerikten ziyade esas olan Yol’un temel ilkeleridir. Yani öncelikli olarak Yol’a özellik kazandıran, onu somutlayan temeller vardır. Bu temeller üzerine çeşitli coğrafyalarda, tarihsel süreçlerde, yani bir zamanın yolu ile başka bir zamanın yolu farklılıklar gösterebilir. Aleviliği başka inançlardan, öğretilerden ayıran nedir? İşte biz buna ‘Yol’ diyoruz.
    Şimdi şunu görmemiz lazım ki Alevilik kendisini var etmek için birtakım kurallar geliştirmiştir ve bu kurallar hayatın devamında Alevi toplumunun kendi varlığı, birliği, dirliğini korumak noktasında bizzat hayatın ihtiyaçlarından doğan kurallar olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurallara bir manevi inançsal değer atfedilmiştir. Yani Alevilikteki birçok kural, esas olarak varlık meselesine işaret eder. Yani Alevi toplumunun, tarihsel olarak siyasi iktidarlar, egemen sınıflar, devlet karşısında kendisini var etmesi gereken kuralları var.

    İkinci olarak, egemen dinsel inançlar karşısında kendisini var etmesine yönelik de kurallar var. İşte bu iki kuralların toplamı Aleviliğin Yol kurallarını oluşturuyor. Bunlar tamamen maddi hayattan kaynaklı kurallardır. Yani şunu açık söylemek lazım: Alevilik’te inanca, itikata dayalı dogmatizm kaynaklı unsurlar söz konusu değildir.”

    “ALEVİLİKTE DEĞİŞMEYEN KURALLARDAN SÖZ EDİLEMEZ”

    Yazar Ali Yıldırım, tarih boyunca Alevi Yol’unda bir değişimin yaşandığının da altını çizdi. Aleviliğin daima devlet sistemine karşı kendisini koruyup temel kurallar geliştirdiğini anlatan Yıldırım, şöyle devam etti:

    “Alevi yolu bütün zaman ve coğrafyalarda kendisini hayatın gerçekliği ile yeniden sınamak durumundadır. Yani buna güncel deyimle ‘adaptasyon’ diyebiliriz. Çünkü hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez. Öyle olduğu zaman hayat karşısında kendi varlığını devam ettirmez. Tabii tarihsel süreçte Alevi toplumu kapalı bir toplum olarak yaşadı, üretim ilişkileri de Anadolu’da bin yıllar boyu değişmeden sürdü. O toplumsal üretim karşısında Aleviler kendilerini gerek devletten, gerek egemen dinden yalıtarak kurtarılmış bölgeler diyebileceğiniz unsurlar yarattılar. Yani Alevi coğrafyası aslında nerede olursa olsun egemen iktidar ve egemen dinsel anlayışa karşı kurtarılmış bölgeler coğrafyasıdır. Alevi coğrafyası aslında çok büyük bir coğrafya. Bir tarafta diyelim ki Ardahan Damal Alevileri, bir tarafta ise Bulgaristan Demir Baba Tekkesi. Bu coğrafya, ortalama 3 bin kilometre. Ortaya çıkan coğrafya çok büyük. Bu kadar büyük bir alanda Alevilik, temel unsurlarıyla kendisini yaşatabilmiş. İşte ‘Yol’ dediğimiz o genel çizgileriyle kendisini var edebilmiş.
    Burada şu soru sorulabilir; Devleti, hiyerarşisi yok. Peki bu kadar büyük bir coğrafyada devletsiz, hiyerarşisiz, efendisiz bir toplum nasıl örnek bir inanç unsurları sergileyebiliyor? Nasıl bir Yol değerleri var edebiliyor. Yani nasıl oluyor da bu coğrafyada temel Yol değerleri aynı olabiliyor?
    Çünkü resmi bir din değil. Kitabı olan bir din de değil. Peygamberi olan, devlet tarafından örgütlenen, arkasına iktidar gücünü yasladığı bir inanç değil bu ama buna rağmen bu büyük coğrafyada Yol kuralları gerçekleşiyorsa bu çok anlamlı bir şeydir. Buna ben ‘Devleti olmayan devlet’ diyorum.”

    “DEVLET, DİNİN İDEOLOJİK İKNA AYGITI OLARAK KULLANILIYOR”

    Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancı ile tek tanrılı dinler arasındaki nüans farkına da dikkat çekti. Yıldırım, “Tek tanrılı dinlerin esas özelliği şudur: Bu dünyayı boş ver. Çünkü bu dünya gerçek değil. Bu dünya bir sınanma yeridir o yüzden boş ver ve bunun karşılığında biz sana sonsuz zenginliklerin olduğu bir ahiret hayatı sunalım” yorumunda bulunurken “Bu dünyayı boş vermek ne demektir?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

    “Sistemin, egemenlerin bütün uygulamalarına, zulme, zorbalığa boyun etmektir. Yani kul, köle olmak. O yüzden tek tanrılı dinlerin tanrısı diyor ki ‘Bana ve benim peygamberime itaat edeceksiniz’. Bir de iktidar sahiplerine itaat edeceksiniz! Yani bu yaşadığınız hayatı bir yazgı olarak göreceksiniz ve bu sömürüyü, insanlık dışı uygulamaları, size görülen her türlü haksızlığı bir tanrısal buyruk olarak algılayacaksınız.
    Yani bizim coğrafyamızda tek tanrılı dinler devletsiz yapamıyor. Devlet de dinin bir tür ideolojik ikna aygıtı olarak kullanılıyor. Şimdi esas olarak Alevi Yol’unun özü işte buna itiraz etmektir.
    Sürek dediğimiz farklılıklar bu temel kuralların üzerinden oluşan farklılıklardır. Yani temeli reddeden, bu temelden sapan, bu temelle hiç ilişkisi olmayan sürekler olmaz. Farklılıklar bu temel üzerinden yükseliyor. Yani bir zemin atıyorsunuz ve sonrasında inşa edeceğiniz binayı kendiniz coğrafi koşullarına, kültürel değerlerimize göre rengini, penceresini, kapısını, kendi mimarisi ile inşa ediyorsunuz. Biz şimdi bu temeli yadsıyan bir sürekten söz edemeyiz. Coğrafi ve esnek özelliklerden, tarihsel zaman dilimi farklılıklarından kaynaklanan şeyleri de yok sayamayız. Bu durum bugünkü TOKİ evlerine benziyor. Yani ruhsuz, hiçbir yerin özelliğini yansıtmayan bir beton kafa. İşte Alevilik bu betonlaşmayı zamanında aşabilmiş. Yani her yere kendisini daha güzel estetize edip çiçeklendirmiş. Ortaya büyük, renkli bir bahçe çıkmış. Ama zemin değişmiyor. Şimdi sorun burada. Bu zeminin özelliklerini bilince çıkarmak. Yani Aleviliğin varlık koşulları nedir? Tarih boyunca bu var eden değerler bugün yeniden nasıl üretilebilir? Bunun üzerine bizim kafa yormamız gerekir.”

    “HER ŞEY BİRBİRİNE BENZEMEYE BAŞLADI”

    Alevi inancı üzerindeki esas meselenin bir “Alevi ütopyası” var etmek olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, kapitalizm eleştirisi yaparak inanç üzerindeki deformasyona da dikkat çekti.

    “Bütün zamanların Aleviliği elbette ki farklıydı ama kapitalizm koşullarında, özellikle 1950’lerden sonra yeni bir Alevilik var. Alevilerin şehre taşınması ile birlikte Alevilik de şehirlere taşındı. Aleviler şehirlere geldikleri zaman şaşa kaldılar. Baktılar ki yanı başlarında başka inançlar kültürler unsurlar var.
    Coğrafyaların kendine has özellikleri kapitalizm koşullarında tekleşmeye başladı. O nedenle de bir hayli yontuldu ve aşındırdı. Çünkü her şey birbirine benzemeye başladı. Ama bizim de son zamanlarda bir ‘TOKİ’leşme’ durumumuz var. Her şeyi bir şeye benzetmek; yani bütün semahları bir yere benzetmek gibi. Örneğin Adıyaman, Hubyar, Tahtacı veya Rumeli semahını tek bir semaha dönüştürmek gibi. Yani bir tür betonlaştırma, ruhsuzlaştırma, içeriksizleştirme ve renksiz hale getirme durumu var. O güzellikleri kalıplaştırma yaklaşımları var. Özellikle de bu işin bilincinde olmayan cahil cühela takımının ortaya koymaya çalıştığı işler bunlar.

    Cemler her coğrafyada esaslara sahiptir ama onu renklendiren, o coğrafyanın özelliklerini katan unsurlar da var. Ama hepsini birleştirip ‘bu böyle olur’ demeye kalktığın zaman farkında olmadan bütün o renkleri çiçekleri öldürmüş oluyorsun. Sözgelimi cemlerde dem alma meselesi… Tahtacılarda ya da Bulgaristan Alevilerinde demsiz cem yapmıyorlar. Bulgaristan’dan canlarımız bir süre önce Ankara’ya Hüseyin Gazi Türbesi’ne gelmişti, cem yapacaklarını söylemişlerdi. Biz de cemevini gösterdik, bunun üzerine ‘Ama bizler demsiz cem yapamayız’ dediler. Bizler de ‘Siz bu şekilde cem yapıyorsanız sizin ceminize karışma gibi bir hakkımız olamaz’ dedik. Özünüze, kendi süreğinize uygun nasıl yürütüyorsanız öyle yapın zaten. Ama şöyle bir kafa da var şimdi ‘Vay efendim cemde dem mi olur?’

    Senin köyünde demsiz cem oluyordu evet ama başka insanın köyünde de başka türlü oluyordu. Bunları tek tipleştirme hakkını kendimizde gördüğümüz zaman başkası da sizin yaptığınız ritüel ya da pratiklere ‘bu böyle olmaz’ deme hakkı kazanır. Sürekleri kurutmamamız gerekir. Sürekler esasın üstüne kuruluyor ve o renkleri olabildiğince var kılmamız gerekir ki Alevilik kurumasın ve hayatın bütün alanlarında o farklılıklarıyla o güzelliği var edebilsin.”

    “BİZİ ÇEVRELEYEN DİNSEL DOGMALARDAN ARINMAMIZ GEREKİYOR”

    Ali Yıldırım, Aleviliğin esas Yol değerlerinin tarihsel olarak zulme, zorbalığa karşı insanı savunan bir yerde olduğunun altını çizdi. Alevi inancının, insanı ve doğayı merkezine aldığını söyleyen Yıldırım, “Egemen anlayışa karşı ‘insan merkezli bir anlayışsız’ diyorduk. Bugün artık her şeyin ölçüsü doğadır. Birinci önceliğimiz doğa hakkıdır diye söze başlamak gerek” ifadelerini kullandı.

    Yazar Ali Yıldırım, 21. Yüzyıl’da egemen anlayışların, doğayla birlikte inançları da himayesine alma çabasında olduğunu belirterek şu aktarımda bulundu:

    “Bugün geldiğimiz noktada 100 Alevinin belki bir tanesinde müsahiplik kurumu işliyor. Çünkü kapitalizm, insanları dağıttı ve o türden bir ilişkiyi de yaşanamaz hale getirdi. Dayanışma, paylaşma çok önemlidir ama bu ruh hali kapitalizm koşullarında darmaduman olmuş. Dün çok manevi hazlar duyup gönlümüzü dolduran ritüellerin bugün bir gösteriye dönüşmüş olmasını hepimiz görüyoruz. Yani dün kırdaki cemde sosyal, hukuki, inançsal bir şey olan cemin bugün sembol hale gelip çok şekilsel bir hale geldiğini görüyoruz. ‘Bir an önce bitsin de gidelim’ denilen bir hale geldiğini görmezlikten gelemeyiz. Kırda 8-10 saat insanlar cem sürdürürken bugün iki saati bile çok fazla gören bir durum söz konusu. Çünkü ihtiyaçlara karşılık gelmiyor artık. O zaman bütün Alevi canlarının ruhunu, gönlünü dolduracak, doyuracak ve ona bir sevinç kaynağı oluşturacak şeyler yapmalısınız.
    Yani bizlerin bugününü anlamlandıracak, yarınımız için de bize sevinç ve umut kaynağı olacak bir Alevi ütopyası geliştirmek durumundayız.

    Bu anlamda dogmatizme karşı yıkıcı olmaktan da korkmamamız gerekir. Yeniyi var etmek için öncelikle yıkmak gerekiyor. Yıkmak bu anlamda iyi bir şeydir. Tarihsel olarak da Alevilere hep egemen sınıflar ‘yıkıcı’ demişlerdir. Çünkü onların egemenlik anlayışlarını reddeden bir yerde durduğu için hep ‘yıkıcı’ denilmiş. Bu nedenle yıkıcılık iyi bir şeydir. Bir olmak, diri olmak, iri olmak için arınmak gerekiyor öncelikle. Gerek resmi ideolojiden, gerek bizi çevreleyen dinsel dogmalardan arınmamız gerekiyor. Bu takdirde Alevilik insanlık açısından anlamlı, değerli mesajlar verebilir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Dersimli Elif Ana: Xızır hepimize yetişendir; Ana’lık itikatın yarısıdır-VİDEO

    Dersimli Elif Ana: Xızır hepimize yetişendir; Ana’lık itikatın yarısıdır-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in zengin coğrafyasında tarihin emaneti olan Dersimli Ermeniler’in Xızır’a ve Xızır’ın günlerine bakışlarını anlatan Elif Ana, “Onlar bizim canımızdı biz de onların canıydık” dedi. Kadınların Dersim Aleviliği için önemli olduğunu belirten Elif Ana, “Pirlerimiz, dedelerimiz hiçbir zaman kadın olduğumuz için ne bizde ne de inancımızda bir eksiklik görürlerdi. Analık itikatın yarısıdır. Bizler de inancın yaşaması için çalışıyoruz” diye konuştu. 

    Haberin Videosu

    Dersim inanç coğrafyasının en önemli aylarından Xızır ayının yaşandığı günlerin içindeyiz. Tüm Alevi yurttaşların oruç ve cemlerle yaşadığı bugünlerde cemevlerinde küskünlüklerin, dargınlıkların sonlandırılıp herkese huzur ve barış getirmesi temennileri dile getiriliyor.

    Dersim’in zengin coğrafyasında tarihin emaneti olan Dersimli Ermeniler’in Xızır’a ve Xızır’ın günlerine bakışlarını CAN TV’den Ali Şeker’e anlatan Elif Ana; “Onlar bizim canımızdı biz de onların canıydık” dedi.

    “XIZIR’IN ATEŞİNE ODUN TAŞIMAYI GÖREV BİLİRLERDİ”

    Dersimli Ermenilerin birçoğunun Hristiyan olduğunu ama bazı köylerde küçük grupların Alevi inancını benimsediğini belirten Elif Ana, “Biz canların kimliğini bilmezdik. Babam taliplerinin kimliğini sormazdı, ibadetlerini eda etmelerini sağlardı. Bu topraklarda böyle hesaplaşmalar hiç olmadı” dedi. Dersimli Ermenilerin kültürel geleneği olan Xızır ceminin yapıldığı eve odun taşımanın onlar için büyük bir görev olduğunu belirten Elif Ana “Xızır’ın ateşine odun taşımayı görev biliyorlardı, yaşlı kadınlar yeleklerinin içine bir tane bile olsa bir odun koyup getirirdi. Gençler ve erkekler daha çok odun getirirlerdi” dedi.

    “KARAKOL NEDİR BİLMEZDİK, HEPİMİZ KARDEŞDİK”

    Geçmiş Xızır günlerini ve cemlerini anlatan Elif Ana, “Bizler birbirimize kardeş gözüyle bakardık. Ayrım yapmazdık. Kimsenin ayıbını görmez eksikliğini dillendirmezdik. Babam Piri olduğu taliplerine hep dostluğu kardeşliği ve itikatı anlatırdı” dedi. Geçmişte kurulan divanların halkın sorun ve taleplerini çözdüğünü, pirin hükmünün en haklı karar olduğuna inanılır ve sorunun çözülmesi için gayret edilirdi. Karakol nedir bilmiyorduk. Sorunu olan pirin divanına anlatıyordu” dedi.

    “İTİKATIMIZI KAYBETMEMELİYİZ”

    Ocakların unutulmaması ve yolun gidilmesi için ocakların öncü olması gerektiğini belirten Elif Ana, “Geçmişi geri getiremeyiz ama geçmişi yaşayabiliriz. Pirlerin, dedelerin itikatlarını yaşamaları için taliplerin de nefes alması ve pirinin, dedesinin ocağına gitmesi lazımdır” diyen Elif Ana, “Pirlerden ve dedelerden uzaklaştığımızda itikatımızı zayıflatıyor, hatta kaybediyoruz. Bizler dünden bugüne miras aldığımız görevimizi layıkıyla yerine getirmek istiyoruz. Gayret ediyoruz. Ra Haq inancının yok olmaması için çalışıyoruz” dedi.

    “KALBİNİ TEMİZ TUT, XIZIR HEP YANINDADIR”

    Xızır’ın iyi temenniler ile anılması gerektiğini belirten Elif Ana, “Xızır, inancımızın en ulu makamı ve zatıdır. Dualarımız onadır. Geçmiş ve geleceğin kendisidir. Yüreğimizi kalbimizi temiz tutarsak Xızır’ı hep yanımızda hissederiz. Kalbimizdedir. Xızır’ın kendisi ruhumuzun özüdür” diyen Elif Ana “Xızır darda yolda hasta olanın yanındadır. Xızır hepimize yetişen, hepimizi kollayandır” dedi.

    “KADIN, İNANCIMIZDA GÜÇLÜ BİR KİMLİKTİR”

    Kadınların Dersim Aleviliği için önemli bir figür olduğunu belirten Elif Ana, “Pirlerimiz, dedelerimiz hiçbir zaman kadın olduğumuz için ne bizde ne de bizim inancımızda bir eksiklik görürlerdi. Kadın’a hayat veren olarak bakılırdı. Önemli bir sosyal konumu vardı. Analık itikatın yarısıdır. Bizler de inancın yaşaması için çalışıyoruz” dedi.

    Düzgün BULUT/DERSİM

  • ‘Cem yürütürken asker cemi basıp pirleri gözaltına almıştı’-VİDEO

    ‘Cem yürütürken asker cemi basıp pirleri gözaltına almıştı’-VİDEO

    PİRHA- 1964 yılında Dersim Hozat’tan çıkıp büyük şehirlere göç etmek zorunda kalan Besime Diyaroğlu, çocukluk dönemindeki Alevi yolunun itikatı, ibadeti ve ritüellerine dair özlemini hüzün ile anlattı. Diyaroğlu, “Kültürümüzden, ziyaretlerimizden, ocaklarımızdan uzak kaldık. Benim için en büyük servet o inancımdı” diye vurguluyor. 

    Haberin videosu

    Balıkesir’de yaşayan Besime Diyaroğlu, çocukluk dönemindeki anılarında kalan Aleviliği PİRHA‘ya anlattı. Balıkesir’de Pir Sultan lokmasını hazırlamak için açtığı evinin bahçesinde tanışıyoruz Besime Ana ile. Ak düşmüş saçları ve güler yüzü ile bizi Kırmancki (Zazaca) karşılaması ise hikayenin başlangıcı oluyor.

    Pir Sultan lokması pişer iken Kırmancki lokma gülbengi okuması ona karşı ayrıca bir hayranlığı da beraberinde getiriyor.

    “‘Halla halla, halla halla, halla halla. Haq mînet û xizmeta sima hêçe nivero. Neq u sitsiz û sima u aj ra dürbero. Derde cigere ra kes isla mekero. Safate Ana Fatma ra morim nimane. Honde ke sima wesiye bîrlîgena sima. Ya Axuçan, Bava Düzgün, Babamansur û Hacı Bektaş…”

    Kim bilir heybesinde neler biriktirmiş diyerek sohbete koyulduğumuz Besime Diyaroğlu Dersim’de yaşadığı Aleviliğe olan özlemini dile getiriyor. “Keşke ama keşke o topraklardan kopmasaydık” diyor.

    Yaşadığı coğrafyanın doğası, suyu, dağ keçisi ve ormanına olan güzel anılarının yanı sıra ‘acısı yüreğimden hiç çıkmaz’ dediği anıları da biriktirmiş. Çocukken askerlerin köyü basmaması için zifiri karanlıkta yaptıkları cemin basılması ile birlikte babası, pirleri, köçek, gözcü başta olmak üzere 6 kişinin tekke ve zaviye kanununa muhalefetten tam 2 sene cezaevinde kalması aslında bir inancın kendini yaşatabilmesi çektiği zulmü de gözler önüne seriyor.

    “BÜYÜKLERİMİZİN SÜRDÜĞÜ YOLU ARTIK GÖREMİYORUM”

    Ayrılmak zorunda kaldığı topraklara dair özlemini her defasında tekrar eden Besime Diyaroğlu  “Keşke o kültürümüzden kopup da kentlere dağılmasaydık. Kentlere dağıldıkça kültürümüzden ödün verdik. Kültürümüzden kopuk yaşıyoruz. Bir geçmişe bakıyorum bir de bugün yaşanan Aleviliğe. Dünya kadar fark var. Dersim coğrafyasında büyüklerimizin sürdüğü yol, inanç, birlik ve bütünlüğü buralarda göremiyorum” ifadelerini kullanıyor.

    Çocukluğunda kalan cem anılarının kendisi için en değerli anları olduğuna dikkat çeken Besime Diyaroğlu geçmişe dair anılarını tazeleyerek şöyle konuşuyor:

    “Sonbahar’da dedelerimiz toplanıyordu. Hangi ev müsait ise önce onda konaklanıyordu. Kaldığı evin sahibine bu evde haksızlık, hukuksuzluk, küskünlük var mı diye sorarlardı. Bu bilgiyi öğrendikten sonra tüm köylüyü o cemde toplar çözerdi. O dönem devlet kapısına, mahkemelerine giden yoktu. Mahkememizi dedelerimiz yapardı. Dedenin eşliğinde köyün ileri gelenleri, söz sahipleri toplanırdı. Bunların değerleri söz ile biçilmez. Haksız, hukuksuz kim ise onu köyden çıkarırlardı. Hak, hukuk, adalet Aleviliğin felsefesidir. O anıları burada göremiyorum.”

    “BABAM, PİRİMİZ, GÖZCÜ VE KÖÇEK 2 YIL TUTUKLU KALDI” 

    “Cemi gizli de tutsak, yürekten yürütmeye devam ediyorduk” diyen Besime Diyaroğlu eski cemlerde insanların muhabbete odaklandığını ve son anına kadar cemin bir ahenk içerisinde gittiğini sözlerine ekliyor. Cem tuttukları esnada askerlerin köyü basıp babası, pirler, gözcü ve köçek ile birlikte 6 kişiyi gözaltına alması ve 2 yıl boyunca cezaevinde tutulmaları ise Besime Ana’nın anılarında acı bir gerçek olarak kalıyor.

    “ALEVİ TOPLUMU ÇOK EZİLDİ”

    Besime Diyaroğlu şöyle devam ediyor:

    “Bu inanç kendi iradesi ile kendini yönetiyor. Bir başkasının baskısı, deyimleriyle, sözleriyle olmuyordu. Gizli de tutsak daha cemi yürekten yürütmeye devam ediyorduk. O dönemler ceme girdiğimizde kapılar kilitleniyordu, muhabbete odaklanıyorduk. Son anına kadar cemlerimiz öyle biterdi. O dönem haddinden fazla baskı vardı. Bizde arazi yok. Orman var ve hayvancılık yapardık. Uçak uçunca annem korkuyordu. ‘Acaba nereyi bombaladı’ diyordu kendi dilinde. Bunları hatırlarken insanın içi acıyor. Gerçekten Alevi toplumu çok ezildi, yakıldı, yıkıldı. Ama yine ayaktayız, bitmeyeceğiz. Biz bunu çocuklarımıza işleyeceğiz. 38 Dersim’i, Maraş’ı, Sivas’ı asla unutmayız. Küçükken köyde cem tutarken köyümüz basılmıştı. Zifiri karanlıkta cem yapılıyordu. Askerler ile köyümüz karşı karşıya idi. Devamlı denetim ve gözetim altındaydık. O esnada cem erkanı basıldı ve birçok kişiyi toplayıp götürdüler. Annelerimiz biz çocukları bir odaya topladı ve kapıyı kilitledi. Babam, gözcü, köçek ve iki dede olmak üzere toplam 6 kişiyi cezaevine attılar. Tam 2 sene cezaevinde kaldılar. Babamı çok özlüyorum diye ağabeyim beni babamın yanına götürmüştü. Hozat Cezaevi’nin bahçe duvarından beni kaldırıp babama veriyordu. Akşama kadar babamın yanında kalıyordum ve tekrar geri geliyordum. Acılarımız çok. Eşeledikçe yüreklerimiz kan ağlıyor. Geçmişi unutup atamıyorsun.”

    “HIZIR VE HAKK’IN İSMİ GEÇMEDEN İŞ YAPILMAZDI”

    “Ne iş yaparsan yap Hızır’ın, Hak’ın ismi geçmeden yapılmazdı” diyerek Hak inancında Hızır’ın bir bütün yaşamın her alanında olduğu gerçekliğine vurgu yapan Besime Diyaroğlu, Hızır ayı ve pişirilen kavuta dair kendisinde kalanları şöyle paylaşıyor:

    “O dedeler ile bugünkü dedeler arasında dağlar kadar fark var. Alevi kurumları bunları bitirdi. Birbirleri ile didişmeleri, şikayet etmeleri ile sorunları sevk eden biz Alevileriz. O dedeler kavgaya, dövüşe yol vermezlerdi. Ama şimdi ise kopuk, neredeyse hiç yok. Sadece sembolik olarak götürüyoruz. Her kültürün kendisine göre bir güzelliği var ama ben Aleviliği hiçbir kültüre değiştiremem. Çünkü hak yemez, haksız hukuksuz hareket etmez. Geçmişte bu konular daha da ön plandaydı. Ne iş yaparsan yap Hızır’ın, Hak’ın ismi geçmeden yapılmazdı. İnsanlar Hızır’ı çağırırken sanki yanı başında gibi çağırıyordu. O zamanki Hızır orucu ile şimdiki Hızır Orucu arasında da fark var. Orucumuzun 3. gününde temizlik yapılıyor, kavut kavruluyordu. Hızır uğrayacak diye kavut beyaz çarşafların içerisine dökülüyor, kapıları kilitleniyordu. Bu kadar duyarlılık vardı. Ertesi gün kapılar açılıyor, Hızır uğramış mı diye bakılıyordu. Şimdi ise o kavutu öğütmek, kavurmak için imkanlarımız yok. Olmayınca da bunlardan mahrum kalıyoruz. Keşke hiç kopmadan o kültürüm, dilim, inancım ile bir bütün olarak yaşasaydık.”

    “ANADİLDE İBADET EDEMEMEK BENİ ÇOK ÜZÜYOR”

    Alevi kurumlarının bir arada olmayışı ve parçalı duruşlarını da eleştiren Besime Ana ayrıca cemlerin Kırmancki yapılmamasının kendini en çok üzen noktalardan biri olduğunu dile getiriyor. En büyük servetinin inancı olduğunun altını çizen Besime Diyaroğlu sözlerini şöyle sonlandırıyor:

    “Başımızda devletin parçala-böl-ez diye bir politikası var. Bu Alevi kurumları içerisinde de kullanıyor. Alevi kurumları olarak bir arada değiliz. Parçalanır isek daha çok harcanır, ezilir, katliama uğrarız. Tek el, tem yumruk her zaman güçlüdür. Genel merkezler kendini yoklamalı. Paylaşmanın yolunu arayıp bulmak lazım. Alevilik boğulmak üzere ve nefes almaya çalışıyor. Pirlerimiz ve toplumuzda artık dilimiz Kırmanckiyi (Zazaca) konuşmuyor. Bitmiş durumda. Biz anadilimizde ibadet ediyorduk. En çok üzüldüğüm nokta da bu. Kültürümüzden, ziyaretlerimizden, ocaklarımızdan uzak kaldık. Burada ne yapabiliyor ne de onu bulabiliyoruz. Büyük bir hüzün yaşıyoruz. Benim için en büyük servet o inancımdı.”

    Ersin ÖZGÜL / BALIKESİR