Etiket: kadın hakları

  • Evun Okumuş: Kadın özgürlüğü bir slogan değil bir programdır -VİDEO

    Evun Okumuş: Kadın özgürlüğü bir slogan değil bir programdır -VİDEO

    PİRHA – Barış Akademisyeni Evun Okumuş, siyasetin, medyanın ve yerel yönetimlerin kadın özgürlüğünü çoğu zaman yüzeysel ve araçsal biçimde ele aldığını belirterek, “Kadın özgürlüğü bir slogan değil, bir programdır” diyor. Feminist kuram, özgürlüğü söylemden çıkarıp somut politikalar, bütçe ve uygulamalarla tanımlıyor.

    Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü mezunu olan Evun Okumuş, aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Barış Bildirisi imzacısı akademisyenler arasında yer alan Okumuş, arkeolog kimliğinin yanı sıra feminist ve LGBTİ+ alanında da çalışmalarıyla biliniyor. Okumuş, kadın özgürlüğü, toplumsal cinsiyet ve kadın hakları üzerine PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ SÖYLEMDE DEĞİL, UYGULAMADA OLUR”

    PİRHA: “Kadınların özgürlüğü” kavramı bugün siyaset, medya ve yerel yönetimlerde sıkça kullanılıyor. Sizce bu tanım neden eksik?

    Evun Okumuş: Siyasetin, medyanın ve yerel yönetimlerin kadın özgürlüğüne yaklaşımına baktığımızda parlak bir tablo görmüyoruz. Çünkü bu alanlarda kadın özgürlüğü çoğunlukla bir slogan olarak ele alınıyor. Oysa bu bir slogan değil, bir programdır. Eğer gerçekten kadın özgürlüğünden söz edilecekse, bunun somut politikalarla ve uygulamalarla desteklenmesi gerekir.

    Örneğin sığınma evleri meselesi. Keşke bunu konuşmak zorunda olmasaydık ama kadınların sığınma evlerine hâlâ çok ciddi bir ihtiyacı var. 85 milyonu aşan bir nüfusa rağmen Türkiye genelinde yaklaşık 144 sığınma evi bulunuyor ve toplam kapasite 3 bin 454 yatakla sınırlı. Günde ortalama beş kadının öldürüldüğü bir ülkede bu rakamlar son derece yetersiz. Eğer siyaset ve yerel yönetimler kadın özgürlüğü konusunda samimiyse, sığınma evlerinin sayısı ve kapasitesi artırılmalıdır. Kadın özgürlüğü söylemde değil, uygulamada görünür olur.

    İkinci önemli başlık ekonomik özgürlüktür. Yerel yönetimlerin kadın kooperatiflerini desteklemesi, kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılabileceği alanlara yatırım yapması gerekiyor. Üçüncü olarak kent hakkı meselesi var. Kadınlar kentin yalnızca kullanıcıları değil, öznesi ve karar vereni olmalıdır. Güvenli ve aydınlatılmış sokaklar, erişilebilir ulaşım, toplu taşıma sorunlarının çözümü ancak kadınların karar alma süreçlerine katılmasıyla mümkün olabilir. Bunun yolu da cinsiyete duyarlı bütçelemeden geçer.

    Dördüncü hayati konu ise bakım hizmetleri: kreşler, yaşlı, engelli ve hasta bakımına yönelik kamusal hizmetler. Bu hizmetler yaygınlaştırılmadıkça kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılımının önündeki en büyük engeller kalkmaz. Kadınların bedenini, hayatını ve geleceğini özgürce kurabilmesi için bu yapısal engellerin kaldırılması şarttır. Feminist hareket tam da bu noktada özgürlük kavramını genişletir: Kadın özgürlüğü bir vaat değil, bir haktır.

    Medya da bu sürecin önemli bir parçası. Kadın özgürlüğü çoğu zaman medya tarafından araçsallaştırılıyor; özgürlük görünüşe indirgeniyor, kadın hareketleri kriminalize ediliyor. Yapısal sorunlar görünmez kılınarak birkaç “başarı hikâyesi” üzerinden özgürlük bireysel bir meseleymiş gibi sunuluyor. Reklamlardan dizilere kadar pek çok alanda toplumsal cinsiyet rolleri yeniden üretiliyor; özellikle ev içi emeğin sürekli kadınlarla özdeşleştirilmesi bunun en somut örneklerinden biri.

    “ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ KADINLARIN YÜKÜNÜ ARTIRIYOR”

    -Aile, eğitim ve iş yaşamında özgürlük söylemleri kadınların yükünü artırıyor mu?

    Evun Okumuş:Toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiği ilk ve en temel alan ailedir. Feminist teori bu nedenle aileye özel bir vurgu yapar. Toplumsal yapılar değişmeden bireysel özgürlük çağrıları çok sınırlı sonuçlar doğurur. Kadının aile içindeki konumu hâlâ köklü biçimde değişmiş değil: Ekonomik söz hakkı sınırlı, miras ve karar süreçlerinde eşitlik hâlâ sağlanmış değil. Eğitimde kız ve erkek çocukları arasında süregelen eşitsizlikler de bunun bir parçası.

    Üstelik kadın, aile içinde söz almak istese bile buna ayıracak bir zaman ekonomisine sahip değil. Ev içi emek, çocuk, yaşlı ve engelli bakımı, evin tüm organizasyonu ve duygusal emek kadının omuzlarına yıkılmış durumda. Bu yükler ortadan kaldırılmadan kadın özgürlüğünden söz edilemez. Aynı örüntü eğitimde ve iş hayatında da karşımıza çıkıyor. “Güçlü ol, özgür ol” söylemleri dolaşımda ama cam tavanlar yerinde duruyor. Kadınlar hem evde hem işte çalışırken bu söylemler gerçek bir özgürlük üretmiyor.

    “KADIN BEDENİ ÜZERİNDEKİ DENETİM ÇOK KATMANLI”

    -Kadınların kendi bedeni üzerinde söz sahibi olma hakkı nasıl sınırlandırılıyor?

    Evun Okumuş: Bu sınırlandırmalar yalnızca muhafazakâr yapılarda değil; kendini demokratik ya da sol olarak tanımlayan çevrelerde de karşımıza çıkıyor. Kadının bedeni üzerinde söz sahibi olması istenmiyor çünkü bu kadının hayatı ve geleceği üzerinde de söz sahibi olması anlamına geliyor.

    En somut örnekler doğurganlık üzerinden karşımıza çıkıyor: Kaç çocuk doğuracağı, nasıl doğuracağı, kürtaj hakkına erişim, sağlıklı doğuma ulaşmadaki engeller… Seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, ilişkilerin denetlenmesi, kadınların belirli mekânlara hapsedilmesi de beden denetiminin diğer biçimleri.

    Bir de daha görünmez ve sinsi yöntemler var. Yasa yerine utanma, itaat ve rıza üzerinden işleyen mekanizmalar bunlar. Ne giyeceğinden ne söyleyeceğine kadar kadınlara normlar dayatılıyor ve bu dayatmalar sanki kadınların kendi tercihiymiş gibi sunuluyor. Bugün kadınlara sürekli “çocuk yap” denilirken, hamilelik iş hayatında cezalandırılıyor. Kadınlar işe alınırken evlilik ve hamilelik üzerinden sorgulanıyor. Sistem bir yandan doğurganlığı teşvik ederken, diğer yandan bunu bir yük gibi görüyor.

    “EŞİTLİK SÖYLEMİ BÜTÇEYE YANSIMIYORSA SAMİMİ DEĞİLDİR”

    -Siyaset kadın eşitliğini gerçekten savunuyor mu?

    Evun Okumuş: Yerel ve ulusal siyasetin büyük bir kısmı kadın eşitliğini gerçekten savunmuyor; eşitlik söylemi çoğunlukla araçsallaştırılıyor. Bunu ayırt etmek zor değil: Eğer kadınlara yönelik bütçe yoksa, somut politikalar yoksa, iyileştirici mekanizmalar hayata geçirilmiyorsa ortada gerçek bir eşitlik yoktur. Feminist hareketin yıllardır vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme olmadan yol almak mümkün değil. Vaat mi var, uygulama mı? Asıl ayrım noktası budur.

    “NEOLİBERAL ÖZGÜRLÜK VAADİ KADIN EMEĞİNİ UCUZLATIYOR”

    -Neoliberal düzenin kadınlara sunduğu özgürlük vaadini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evun Okumuş: Neoliberal düzen özgürlük vaat eder ama kadınların hayatı gerçekten kolaylaşıyor mu diye bakmamız gerekir. Kadınlar bu düzende çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz işlere yönlendiriliyor. Ev içi emek toplumsallaştırılmadığı için kadınlar hem evde hem dışarıda çalışıyor; yani iki kez sömürülüyor.

    Bu nedenle eşit iş, eşit ücret ve güvenceli istihdam talebini ısrarla dile getirmek zorundayız. Bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve ev içi emeğin toplumsallaşması olmadan kadınların özgürleşmesi mümkün değil. Feminist mücadele tam da bu nedenle inatla şunu söylüyor: Kadın emeği ucuz, esnek ve güvencesiz bir kaynak değildir; kadın özgürlüğü de piyasaya terk edilemez.

    Nuray ATMACA/DERSİM

     


  • HTŞ kadınların mayo ve bikini giymesini yasakladı

    HTŞ kadınların mayo ve bikini giymesini yasakladı

    PİRHA- Suriye’de cihatçı HTŞ yönetimi, yeni kararla, kadınların halk plajlarında mayo ve bikini giymesini tamamen yasakladı. Yerine, yalnızca burkini ve vücudu tamamen örten kıyafetlerin giyilmesi zorunlu hale getirildi.

    Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) kontrolündeki bölgelerde kadınlara yönelik kıyafet kısıtlamaları giderek sertleşiyor. HTŞ’nin 2025 Haziran ayında aldığı yeni kararla, kadınların halk plajlarında mayo ve bikini giymesi tamamen yasaklandı. Yerine yalnızca burkini ve vücudu tamamen örten kıyafetlerin giyilmesi zorunlu hale getirildi.

    HTŞ’nin fiili yönetimi ele almasından önce, Suriye’nin kuzeybatısındaki birçok kıyı ve tatil bölgesinde kadınların denize girmesi üzerindeki kurallar yerel yönetimlere göre değişkenlik gösteriyordu. Her ne kadar muhafazakar anlayış toplum genelinde güçlü olsa da, halk plajlarında ve bazı özel tesislerde kadınların kısa kollu mayo, yarı kapalı deniz kıyafetleri ya da zaman zaman bikini giymesi olağan karşılanıyordu.

    Kadınlar için ayrı yüzme saatleri veya alanlar ayrılması sıkça uygulanan yöntemler arasındaydı. Ancak bu uygulamalar, toplumun geniş bir kesimi tarafından dini gerekçelerle sorgulansa da doğrudan yasaklama ya da cezalandırma çok nadirdi.

    HTŞ SONRASI: BURKİNİ ZORUNLULUĞU

    HTŞ’nin yönetimi altında alınan son kararla birlikte bu görece özgürlük tamamen sona erdi. Yeni yönetmelik, kadınların halk plajlarında mayo ve bikini giymesini “ahlaki ve dini normlara aykırı” ilan etti. Artık sadece burkini ya da tüm vücudu örten kıyafetler giyilebilecek. Ayrıca, kadınların plajdan ayrılırken üzerlerini kapatmaları zorunlu tutuldu, erkeklerin ise üstsüz dolaşması yasaklandı.

    Uygulamanın yalnızca kamuya açık alanları kapsadığı, bazı lüks otel ve özel tatil tesislerinde ise daha esnek kuralların sürdüğü belirtiliyor. Bu durum, toplumda sınıfsal ayrışma ve çifte standart tartışmalarını da beraberinde getirdi.

    KARARA TEPKİ

    HTŞ’nin bu kararı, insan hakları savunucuları ve kadın hakları örgütleri tarafından eleştirildi. Kadınların kıyafet seçimlerinin dini gerekçelerle kısıtlanması, bireysel özgürlükler açısından “kaygı verici bir gerileme” olarak nitelendirildi.
    Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), Suriye’de kadınların kamusal yaşamdan giderek dışlandığına dikkat çekerek, bu tür yasakların kadınları görünmez hale getirdiği uyarısında bulundu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Eş Başkan Berivan Gülşen Sincar: 8 Mart’ta sesimizi barış için yükselteceğiz- VİDEO

    Eş Başkan Berivan Gülşen Sincar: 8 Mart’ta sesimizi barış için yükselteceğiz- VİDEO

    PİRHA-  Toplumdaki temel değişim dinamiğinin kadınlar olduğunu vurgulayan Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Berivan Gülşen Sincar, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne çağrı yaparak, “Eşitsizliklerin giderilebilmesi, demokratik ortamın yaratılabilmesi ve barış sürecinin çok daha güçlü olabilmesi adına kilit bir rolü olan kadınlar olarak bizler 8 Mart’ta sesimizi barış, eşitlik ve özgürlük için yükselteceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Diyarbakır Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Berivan Gülşen Sincar; belediyenin kadın çalışmalarını, eş başkanlık sistemini, kadın odaklı belediyecilik anlayışını ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    “SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR YAŞAM OLANAĞININ YARATILMA MÜCADELESİNİ SÜRDÜRÜYORUZ”

    PİRHA: 8 Mart’a giderken kadınların Türkiye’deki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    BERİVAN GÜLŞEN SİNCAR: 8 Mart dünyada 150 yılı aşkın bir süredir gündemde olan ve bu süreçte de önemli bir mücadele tarihi günü olarak kutlana gelmektedir. Tüm kadın hareketlerinin perspektifi olarak önüne almış olduğu önemli bir mücadele günü ve deneyimi olarak da kutlana gelmektedir. Türkiye’de de yüz yıla yakın bir süreçtir aslında kadın kazanımlar noktasında önemli bazı atılımlar yapılmakla birlikte son mevcut iktidarla birlikte kadın kazanımlarının riske atılmasına dönük bazı hamlelerin yapılmasının akabinde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı. Pandemi sürecinde özellikle kadını ev içi şiddet oranlarındaki artış, işsizlik durumunda her zaman gözden çıkarılan kesim olarak görünen kadınların kazanımlarının gasp edilmesiyle süren süreçler boyutuna baktığımızda kadın mücadelesi ve hakları bakımından tekrar kendi kazanımlarını daha da güçlendirmeye yönelik önemli adımlar atıldı. Yine kadınların temsiliyeti bakımından da baktığımızda kamusal alandaki temsil oranlarında ne yazık ki dünya standartlarında olması gereken noktada değiliz.

    Kadın hakları bakımından mevcut iktidarların kadınlara çok ciddi bir alan açtığı fikrini ne yazık ki net olarak göremiyoruz. Bu noktada da kadınlar elde edilen her kazanımda saha mücadelesi ve ortak platformlardaki tutumuyla bir basınç oluşturarak elde ettiğini de görmekteyiz. Geçtiğimiz yılın gündemine baktığımızda belki tüm dünyada da kadınlar hakları için alanlarda mücadele yöntemlerini zenginleştiren pratikler içerisinde de yer almıştık. Bugün Türkiye’de ve dünyada toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çok geride olduğumuzu görüyoruz. Özellikle dünyadaki şiar da bu sene ‘Eylemi hızlandır’ olarak ortaya konulmuş. Buna da baktığımızda bugünkü koşullarda cinsiyet eşitliğinin geliştirilip, güçlendirilebilmesi istenen seviyeye varabilmesi ne yazık ki 130 yılı aşkın bir zaman ve emek gerektiriyor. Mevcut duruma baktığımızda bu 130 yıllık süreç oldukça kaygı verici bir durumu da ortaya koyuyor. Yani mevcut Türkiye’deki duruma da baktığımızda mevcut haliyle tam eşitlik sürecinin yaratılabilmesi 100 yıllık ya da 100 yıldan daha fazla bir süreci göz önüne aldığımızda hem eylemi hızlandırma hem kadın hareketleri ve mücadelesinin kadına dair kazanımları daha da arttırabilmesi, toplumsal cinsiyet rollerindeki eşitlik sürecin yaratılabilmesi konusunda da önemli bazı süreçleri ortaya koyabilmek gerekiyor.

    Bunu da belki İstanbul Sözleşmesi’nin gündeme gelmesiyle birlikte 6284’ün ne yazık ki istenen etkin bir şekilde kullanılmaması gerçekliği ortada. Kadın cinayetleri ne yazık ki yaşanıyor, her gün bir kadın sessizce aramızda ayrılıyor. Yine çocuklara dönük gelişen şiddet olaylarının sonuçları toplumda çok ciddi bir kırılma yaratıyor. Mesele aslında şu: Kadın bedeni üzerinde geliştirilen politikaların toplumun tamamında bir ötekileştirme ve ötekileştirmeyle birlikte dezavantajlı kesimlerin haklarının gasp edilmesine kadar da yol açan bir sürece karşı, kadın hareketleri bu konuda tüm bu ötekileştirilen dezavantajlı kesimlerin de yaşam hakkını savunma, eşit ve demokratik ölçülerde istikrarlı, sürdürülebilir bir yaşam olanağının yaratılma mücadelesini sürdürme gayreti içerisindeyiz.

    “YEREL YÖNETİMLERİN DAHA CİDDİ BİR DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMÜ YAŞAYABİLMESİ GEREKMEKTEDİR”

    Kent ve kadın ilişkisi bağlamında yerel yönetimler bu sürecin neresinde duruyor, misyonunu yerine getirme konusunda ne tür zorluklar veya mevzuat sorunları var?

    Merkezi yönetimlerin toplumun tamamına erişebilme, sorunlarını yerinde ve zamanda çözebilme konusundaki hantallığı ve bürokratik işleyişine alternatif olarak yerel yönetimler toplumun tamamının kent sorunlarını çözebilmek ve bu sorunların öncelik sıralamasını belirleyebilme adına önemli bir aşamayı da ortaya koymakta. Bizler de özellikle DEM Parti belediyeleri olarak yerel yönetimlerde kent uzlaşısı yöntemini esas alan bir noktada ‘Kentimizi ve kendimizi birlikte yönetiriz’ şiarıyla toplumsal tüm dinamiklerin kent yaşamı üzerinde, kent hattı üzerinde söz kurabilmesi ve önceliklerini belirleyebilmesi konusunda da birlikte ortak hareket etmeye çalışıyoruz.

    Kadın temsilinin hem dünyada hem ülkemizde sınırlı bir düzeyde olmasının yaratmış olduğu erkek bakış açısı, argümanını aşma konusunda karşılaştığımız sorunlar ve problemler olabilmekte. Bizler de yerel yönetimlerde eş başkanlık sistemiyle de baktığımızda kadının temel sorunlarının tespit edilip bu sorunların nasıl giderilebileceği noktasında sadece katılımcı değil aynı zamanda yönetim ve karar alma mekanizmalarında etkin olmasının koşullarını beraberinde getirmesiyle birlikte kadın alanlarının daha da çoğaltılabilmesi, kadınların yönetimde de söz ve karar mekanizmalarında görev, sorumluluk almasının yol ve imkanlarının da açıldığını ifade etmek gerekiyor.

    Yerel yönetimlerde görevin sorumluluğunu yerine getirmede karşılaşılan mevzuat ve eksikliklere dair de aslında şöyle belirtmek gerekiyor. Biraz siyasal yapılanmaların kadın bakış açısının yerel politikalara yansıtması da aynı eş değerde ilerliyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, eş başkanlık sistemini uygulamaya koyan partimiz tabii ki kadın katılımını, eşit temsiliyeti ön planda tutarken diğer siyasi partilere baktığımızda onlardaki kadın temsiliyeti ne yazık ki biçimsel olmakla sınırlı kalabiliyor.

    Yerel yönetimlerin, Avrupa Yerel Yönetimler Şartnamesi‘ndeki çekinceli duruma da baktığımızda yerelde inisiyatif alma, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçe oluşturmadan tutalım sosyal politikaları geliştirmede atılacak adımlar ve hamleler konusunda kısıtlayıcı tedbirler; yine Mayıs ayı içerisinde geliştirilen tasarruf tedbirleri genelgesi de eklenince aslında çözülmesi gereken birçok sorun ve problemin önünde bir engel olarak duruyor. Ne yazık ki burada da fazla çifte standartlara maruz kalma durumu söz konusu. Kentle ilgili, kent yaşamıyla ilgili, toplum yaşamıyla ilgili alınan kararlar merkezi politikaların belirlediği sınırların ötesine çıkarılmaması aslında daha doğrudan demokrasinin geliştirilebileceği, toplumsal sorunların zamanında çözüme kavuşabileceği yerel yönetimlerin hem bu özerklik şartnamesi içerisinde biraz daha özgün alanların gözetilmesi gerekiyor. Bizler mevcut belediyecilik olarak baktığımızda biraz halk belediyeciliğinin esas alan belediyeler olarak her türlü kısıtlayıcı imkan doğrultusunda da öncelik sıralamasını belirleyerek daha çok sosyal ve kültürel politikaların yaşam bulabilmesi, toplumun uzun yıllardır mahrum kalmış olduğu alanlarda biraz daha pekiştirebilecek ve güçlendirebilecek adımlarla bunu bir nebze de olsa giderebilmeyi gerektiriyor. Ama tamamına baktığımızda ne yazık ki çok daha yasal mevzuatlarla yerel yönetimlerin daha ciddi bir değişim ve dönüşümü yaşayabilmesi gerekmektedir.

    “KENTTEKİ KADIN MESELELERİNE ÇÖZÜM SUNAN POLİTİKALARI HAYATA GEÇİRİYORUZ”

    Eş Başkanlık sürecinin başlamasıyla belediyelerde neler değişti?

    Eş Başkanlık sistemi içerisinde katı merkeziyetçi, hiyerarşik yapılanmaya alternatif olarak daha eşit ve demokratik bir bakış açısını yerel yönetimlerde kendini etkin kılmasının, yol ve yöntemlerin geliştirilmesi olarak ifade etmek gerekiyor. Bizler de eş başkanlık sisteminde DEM Parti ve geleneği olan belediyelerde kadına dair politikalar her zaman için bir adım önde olma özelliğini ortaya koymaktadır. 1990’lardan bu yana üçüncü dalga feminizmin gelişmiş olduğu bölgemizde kadın hareketleri ve mücadelelerini etkin bir şekilde toplumda toplumsal öncelik rolün üstlenmesinin yerel yönetimlerdeki yansıması da toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele yöntemlerinin nasıl bir daha eşit ve demokratik değerlerle dönüş noktasında kadının nesnel bir varlık olmaktan çıkıp öznel bir varlık olarak kendi ifadesini yaşamsal kılabileceği noktalar olarak da ifade ediyoruz.

    Toplumda tekil, tekçi düşünceye karşı daha demokratik ve komünal yaşam değerlerinin buluşmasını beraberinde getirebiliyor. Bizler özellikle kadın eş başkanlar çerçevesinden baktığımızda belediyecilik biraz teknik ve biraz da hizmeti barındıran bir alan olmasına rağmen, özellikle toplumsal ve halkçı sosyal belediyecilik anlayışının geliştirilebilmesinde toplumun dezavantajlı diğer kesimlerinde söz ve karar mekanizmalarında katkı sunmaya çağırabilmek, daha demokratik, daha şeffaf, daha katılımcı anlayışını geliştirilebilmesi, kadın temsil oranının çok daha fazla artması, seçilmiş meclis üyeleri içerisinde de eşit temsiliyeti esas aldık. Belediyemizin temel prensiplerinden biridir eş başkanlık ve eş yaşam kültürü.

    Avrupa’da kadın erkek eşitliği sözleşmesinin altında da imzacı olduğumuzu da burada belirtmek isterim. Bu sadece bir beyannamenin altına imza atmak değil bir taahhütte bulunmak. Önümüzdeki iki yıl süresi içerisinde kadın çalışan oranının arttırılmasından tutalım kadına dair farkındalık çalışmalarını geliştirmesinden, eşit iş ve ücret koşullarının düzeltilmesinden tutalım kentteki kadın meselelerine karşı güç getiren, çözüm sunan perspektif ve politikalarında hayata geçirilmesini esas alıyoruz. Biz DEM Parti’li belediyeler olarak seçim öncesi bir kadın beyannamesi geliştirerek buna benzer, uzun yıllardır mücadelesini sürdürdüğümüz, sözünü söylediğimiz, yerel yönetimlerde de eyleme ve pratiğe geçirme derdi içinde olduğumuzu söyleyebilirim.

    “KENTTEKİ KADIN KURUMLARI VE MAHALLELERDEKİ KADINLARLA BİR ARAYA GELEREK GELEREK 5 YILI PLANLADIK”

    Kayapınar Belediyesi olarak ne tür kadın çalışmaları yaptınız, neler planladınız?

    Bizler belediyeye geldiğimiz günden bu yana özellikle sekiz yıllık sürecin açığa çıkarmış olduğu kadın kazanımlarının, birimlerinin ve merkezlerinin kapatılmıçtı. Göreve gelir gelmez ilk yaptığımız şey kadın politikaları müdürlüğünün aktif bir şekilde hayata geçirilebilmesi. Yine şiddete maruz kalan kadının başvurabileceği alanların kısıtlı olmasının yaratmış olduğu duruma bazı birimlerin kadın müdürlüğüne bağlanarak şiddete maruz kalan kadınların psikolojik destek, hukuki danışmanlık hizmeti alabilecekleri birimleri oluşturduk. Kadının tarihsel hafızasından yoksun bırakılmasına karşılık bir kadın eserleri kütüphanesi çalışmasını da hayata geçirerek, kadının toplumsal cinsiyet eşitliği ve farkındalık çalışmalarını geliştirilebilmesini amaçladık. Ekonomik boyutuyla kadınları güçlendirecek çeşitli kadın emeği buluşmalarını gerçekleştirmekle birlikte, aynı zamanda mesleki eğitim çalışmaları, çeşitli branşlarda eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi, kooperatif benzeri çalışmaların geliştirilmesine dönük önemli çalışmalar yapıyoruz. En önemlisi de bizler beş yıllık stratejik planımızı geliştirirken tüm kentteki kadın kurumlarıyla yine sahadaki, mahalledeki kadınlarla bir araya gelerek önümüzdeki beş yılda neler yapabiliriz ve yapacağımız bu pratik faaliyetlerin bütçesini oluştururken de toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe faaliyetleri nasıl açığa çıkarılabilir noktası da bizim için oldukça önemli bir boyutu ortaya koyuyordu.

    Yani bünyemizde hem kadının şiddete maruz kaldığı durumlara ilişkin tedbirlerin geliştirilmesi hem de kadının farkındalık çalışmalarının geliştirilebilmesinde birebir saha anket çalışmaları yapıyoruz. Kadınların bu kentteki beklentileri, talepleri nelerdir, en temelde yaşadıkları sorunlar nelerdir, bunlara ne gibi çözümler üretilebilir sorularına eğildik. Aynı zamanda belediyemizde çalışan ve seçilmiş arkadaşlarımızın dahiliyetinde geniş bir kadın meclisi oluşumunu da hayata geçirerek, sadece yönetimde olan kadınların değil çalışan, emek veren tüm kadınların dahiliyetinde kadın politikalarının, yerelde yaşanan kadın sorunlarının çözümüne dair biraz daha örgütlü ve deneyimli bir perspektifi açığa çıkarabilme konusunda da önemli çalışmalar yapmaktayız.

    PİRHA- 8 Mart çağrınız nedir?

    BERİVAN GÜLŞEN SİNCAR- 8 Mart bütün dünya kadınlarının mücadelesini taçlandırdığı bir dönem olarak da kendini yükselten bir noktada. Özellikle eşitsizlikleri giderebilme, doğru toplumsal zeminde demokratik ortamın yaratılabilmesi ve barış sürecinin çok daha güçlü olabilmesi adına toplumdaki değişimin temel dinamiği olan kadınlar olarak bizler 8 Mart’ı tüm kadınlarla kutlamak istiyoruz. Tüm kadınları 8 Mart’ın ruhuna denk olarak sokaklarda sesimizi ve sözümüzü barışa dair, eşitliğe dair, kadın özgürlüğüne dair haykırmaya da davet ediyorum.

    Fatoş SARIKAYA-Ferhat GÜRGEN/ DİYARBAKIR

     

     

  • DEDEF Kadın Meclisi: Yozlaşmaya tahammülümüz kalmadı-VİDEO

    DEDEF Kadın Meclisi: Yozlaşmaya tahammülümüz kalmadı-VİDEO

    PİRHA- DEDEF Kadın Meclisi’nin düzenlediği etkinlikte kadınlar bir araya geldi. Etkinlikte yapılan konuşmalarda “Toplumsal eşitsizliklere ve yozlaşmaya karşı artık tahammülümüz kalmadı” denilerek mücadele çağrısı yapıldı.

    Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Kadın Meclisi, dernek genel merkezinde yaptıkları etkinlik ile kadınlarla bir araya geldi. Kartalkaya’daki otel yangınında hayatını kaybedenler adına durulan saygı duruşunun ardından Xızır lokmasının duasını Sarı Saltık evladı Fecire Dilekçi Ana verdi.
    Açılış konuşmasını DEDEF Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Zengin yaptı.

    “ARTIK TAHAMMÜLÜMÜZ YOK”

    Zengin konuşmasından Türkiye’nin artık suç sarmalı merkezi haline geldiğine vurgu yaparak, “Önümüzde 6 Şubat var. 2 yıl önce çok ciddi bir deprem yaşadık. Özellikle bu depremde siz değerli kadın arkadaşlarımız kolektif bir çalışma yürüterek depremde yitirdiğmiz canlarımızı ve orada yaşamını idame ettiren canlarımıza bir damla su olmak adına çok ciddi emek verdiniz. Daha 10 gün önce Bolu Kartalkaya’da ihmal sonucu 78 tane canımızı kaybettik ve bunların 36’sı çocuk. Her gün uyandığımızda ya kayyum, ya gözaltılar, ya katliamlar, ya tutuklamalar, ya operasyonlar ile karşılaşıyoruz. Biz bunlara dur demek istiyoruz, tahammülümüz yok. İhmaller son bulsun. Bir canımızı daha kaybetmeye tahammülümüz yok. Çocuk istismarlarına ve kadın cinayetlerine tahammülümüz yok. Öncelikle İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkarak kadınlarımızı ve çocuklarımızı koruma altına alsınlar” dedi.

    “ATAERKİL DÜZENİN DEĞİŞMESİ İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Geçtiğimiz günlerde Dersim’in Pertek ilçesine 12 yaşındaki bir kız çocuğunun istismara uğramasına ilişkin de konuşan DEDEF Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gamze Yentür, şunları ifade etti:

    “Bu olayla ilgili S.K adlı erkek ve çocuğun annesi S.Ç tutuklanmış ve yargı süreci de devam etmektedir. Bu vahim olayın ardında Pertek halkı ve kadınlar sokağa çıkarak protesto düzenlemiş, çocuk istismarlarının örtbas edilmesine karşı mücadele edeceklerini vurgulamışlardır.

    Bu aslında kültürel olarak bir yozlaşmanın, kültürel olarak bir çürümenin de başka bir göstergesidir. Dersim Dernekleri Federasyonu Kadın Meclisi olarak tüm Dersim’deki halkımızı ve demokratik kitle örgütlerini bu davanın takipçisi olmaya, çocuk istismarına karşı birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. Toplumsal eşitsizliklere ve yozlaşmaya karşı artık tahammülümüz kalmamıştır. Çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın yozlaştırılmasına, katledilmesine, hayattan koparılmasına izin vermeyeceğiz.

    Bizler buradan kadın meclisi olarak tekrar şunu söyleyeceğiz; çocuklarımızın güvenliği ve hakları için birlikte hareket edeceğiz. Bu ataerkil düzenin değişmesi gerekiyor. Bunun değişmesi için de biz kadınlar mücadele edeceğiz.”

    Etkinlik lokmaların pay edilmesi ile sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Yalovalı kadınlar: Şiddet ve istismar tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz!

    Yalovalı kadınlar: Şiddet ve istismar tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz!

    PİRHA – Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü sebebiyle Yalova’da eylem yapıldı. Okunan basın metninde, “Bize dayatılan kimliklerle yaşamayı, dünyanın bakımı da dahil tüm bakım yüklerini karşılıksız olarak yüklenmek zorunda görülmeyi, şiddet ve istismar tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz” denildi.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü nedeniyle Yalova’da da basın açıklaması yapıldı.

    Kadınlar eylemleri boyunca, “Haklarımızdan, hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz”, “Jin, jîyan, azadî”, “Deniz Poyraz ölümsüzdür”, “6284’ü uygula” pankart ve dövizleri taşıdı.

    “İSYANIMIZI MEYDANLARA TAŞIYORUZ”

    Yapılan açıklamada, “Savaşa, şiddete, yoksulluğa karşı barışı, hayatlarımızı ve haklarımızı savunuyoruz” denilerek şöyle devam edildi:

    Dünyada ve ülkemizde sağ, muhafazakâr iktidarlar, savaş ve şiddet politikalarıyla kadın kimliğine ve emeğine dönük saldırılarını sürdürüyor. Biz kadınların mücadelesi her zaman olduğundan çok daha fazla baskıyla susturulmaya çalışılıyor.

    Evde, işte, okulda, sokakta, sosyal medyada, dijital platformlarda erkek şiddetine maruz bırakılıyoruz. Erkek şiddetine dair veriler iktidarlar tarafından açıklanmıyor. Şiddet vakalarının üstü örtülmeye çalışılıyor. 2022 yılında erkek şiddeti 334 kadını öldürdü. Sadece 2022 verilerine baktığımızda bile şiddetin hedefi haline gelen kadınların sayısının arttığını görüyoruz. LGBTİ+ örgütlerinden gelen raporlar nefret söyleminin de her geçen gün arttığını gösteriyor. Ama AKP-MHP iktidarı sorun çözmek yerine kadın düşmanı siyasetine ve nefret söylemlerine yenilerini ekliyor.

    Her 25 Kasım’da olduğu gibi bu yıl da sınırları ve zamanları aşan kadın dayanışmasını ve Mirabal Kardeşler’in 1960’larda Trujillo’nun diktatörlüğünün devrilmesinde yol açan direniş ve mücadelesini selamlayarak isyanımızı meydanlara taşıyoruz.

    Haftalardır İsrail’in Gazze’ye her geçen gün artan şiddetli saldırılarına tanık oluyoruz. Savaşta öldürülenlerin çoğunun kadın ve çocuk olduğunu üzüntüyle takip ediyoruz. Gazze’de savaş ve soykırım suçu işleniyor. İkiyüzlü devletler her zaman olduğu gibi, dünyanın her yerinde, kadınların bedenlerini savaş politikalarına alet ediyor, hayatlarını hiçe sayıyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyada maalesef yalnızca bazı hayatlar kutsal sayılıyor.

    “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Yıllardır sürdüğümüz mücadeleyle elde ettiğimiz en önemli kazanımlarımızdan biri, kadına yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden doğduğu yaklaşımı üzerine inşa edildiği için oldukça önemli olan İstanbul Sözleşmesi bir gecede feshedildi. AKP bu yolla erkek şiddetini ve erkek egemen zihniyeti değiştirme yükümlülüğünü almayacağını açıktan duyurmuş oldu. Şimdi de 6284 sayılı yasayı tartışmaya açarak eril yargının nicedir süren cezasızlık politikalarını meşrulaştırıyor. Erkek şiddeti cezasız bırakılırken, kendi hayatlarını savunan kadınlar oldukça ağır cezalarla karşı karşıya kalıyor.

    Haklarımız ve hayatlarımız için İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğiz diyoruz. Sözleşme yeniden yürürlüğe girene, gereği yerine getirilene ve 6284 Sayılı yasa etkin bir biçimde uygulanana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.

    Dünyada krizlerle daha da artan ekonomik eşitsizlikler ve kemer sıkma politikaları kadın emeğinin sömürüsünü katlayarak artırıyor. Kadının tek istihdam biçiminin güvencesiz, evden, kısmi zamanlı, parçalı ve esnek istihdam olmasını sağlayan düzenlemeler yaygınlaşıyor.

    Kadın emeği üzerindeki denetimini sıkılaştırarak ayakta kalmaya çalışan AKP-MHP erkek iktidarının Türk-İslam sentezine yaslanan bir kültürel hegemonya kurma çabası da ailenin kutsallığına zeval getirmeyecek cinsiyetçi politikalarla devam ediyor. Kürtajın ve sezaryenin hak olmaktan çıkarılması, şiddet uygulayan erkekle arabuluculuk uygulaması, boşanmayı zorlaştırma raporları, nafaka hakkına dair tartışmaları ile kadınları sistematik olarak aileye mahkûm etmeye çalışıyor.

    Ekonomik ve sosyal güvenceden yoksun bırakılmayı, yoksullaşmayı, bize dayatılan kimliklerle yaşamayı, güvencesiz- kayıt dışı çalıştırılarak sömürülmeyi, dünyanın bakımı da dahil tüm bakım yüklerini karşılıksız olarak yüklenmek zorunda görülmeyi, şiddet ve istismar tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz. Bu sorunlara çözüm üretecek politikalar yapılsın, kadına yönelik şiddetin tüm biçimleri ortadan kalksın istiyoruz.

    Kadınların eşitlik ve özgürlük sorunu çözülmeden siyasi, medeni, sosyal ve ekonomik haklara erişimden bahsedilemeyeceğinin altını çiziyoruz.”

    PİRHA/YALOVA

  • Prof. Dr. Karatay: Kadın cinayetleri münferit değil, Türkiye şiddette birinci sırada -VİDEO

    Prof. Dr. Karatay: Kadın cinayetleri münferit değil, Türkiye şiddette birinci sırada -VİDEO

    PİRHA- Munzur Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülnaz Karatay, kadın cinayetlerinin münferit olmadığını belirterek, “OECD ülkeleri arasında Türkiye şu anda şiddet sıralamasında birinci sırada yer alıyor” dedi. Karatay, Dersim’le ilgili olarak ise, “Kuşkusuz inanç alanından kaynaklı kadının hareket alanı biraz daha geniş ancak Dersim’de de tablonun çok parlak olmadığını söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı. 

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Munzur Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülnaz Karatay’la kadın mücadelesini, kadına yönelik şiddeti, Türkiye’de ve Dersim’de kadınların sorunlarını konuştuk.

    “KADINLARIN SAĞLIK, EĞİTİM, ÜREME, EKONOMİK HAKLARINI YETERİNCE TARTIŞAMIYORUZ”

    Toplumun katmanları arasında, örneğin cinsler arasında meydana gelen şiddetin genel barış ortamından ayrı düşünülemeyeceğinin altını çizen Karatay, “Esasında kadınlara yönelik şiddet, bir yaşam hakkı ihlalidir. Anayasanın 17. ve 50. maddelerinde tanımlanmış olan doğal olmayan ölüme karşı insanları ayrıcalıksız, ayrımsız bir şekilde koruyan yasaların ihlali demektir kadına şiddet. Dolayısıyla toplumsal bir suç türü olarak tanımlanması gerekiyor. Biz bugün aslında kadına şiddeti konuşurken varlık yokluk sorununu konuşuyoruz. Oysa kadın mücadelesinin tarihine baktığımızda patlama noktasının emek mücadelesi olduğunu görüyoruz. O günlerden bugüne Clara Zetkin’lerden bugüne, daha geri bir noktadan tartışıyoruz meseleyi. Kadının yaşam hakkı üzerinden tartışıyoruz. Bunu tartıştığımız için de bugün kadının sağlık hakkını, eğitim hakkını ücretsiz ev işçisi olarak çalışan kadınların hakkını, üreme haklarını, ekonomik haklarını yeterince tartışamıyoruz, çünkü hala biz varlık noktasında sorunlar yaşıyoruz” dedi.

    “KADIN CİNAYETLERİ MÜNFERİT DEĞİL”

    Kadın cinayetlerinin aylık seyrine bakıldığında ayda 30, 40, 50 kadının öldürülmesinin aslında bir kadın kırımına işaret ettiğini, bunların münferit olmadığını, sistematik bir hal aldığını, son 10 yıldaki verilere göre yüzde 1400 artış olduğunu belirten Karatay, ihmal ve istismar meselesi konusunda da şunları dile getirdi:

    “Tabii ki cinayetler dışında bir de ihmal istismar meselesi var. Toplum gündemini çokça meşgul eden, kriz düzeyinde yaşanan bir şey. Artık evlerimiz, sokak, kampüsler, güvenli alan olmaktan her geçen gün uzaklaşıyor. Neredeyse kampüslerde her beş kadından biri ihmal, istismar kurbanı ve bu alanlarda üniversitelerin tutum belgeleri yok. Çok az üniversitede ihmali, istismarı, kadına şiddeti önleyen tutum belgesi var. Bunların da ne kadar kararlılıkla uygulandığı büyük bir sorun. Bu yüzden içinde bulunduğumuz koşullarda kadına şiddet çok yönetilemez bir hal aldı. Sözleşmeler işe yaramıyor. Örneğin Türkiye 1986 yılında kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine dair CEDAW Sözleşmesi’ne imza atmış. Bunun dışında İLO sözleşmeleri var. İLO, kadının doğrudan ayrımcılığa uğramasını, ihmal istismarını önleyen bir sözleşme. Uluslararası sözleşmelerimiz var. Türk Medeni Kanunu var. Ceza hukuku var. Buna rağmen kadına şiddet tercihen önlenemez bir boyutta.”

    “TÜRKİYE, ŞİDDET SIRALAMASINDA BİRİNCİ SIRADA”

    Şiddetin öğrenilen bir şey olduğunu, öğrenilerek yaygınlaşan bir şeyin aynı zamanda önlenebilir de olduğuna vurgu yapan Karatay, “Buna rağmen neden önlenemiyor? Neden bu konuda herkeste stratejik bir sessizlik gözlemleniyor. Bu sorunun cevaplarını oluşturmadan bir çözüm için de adım atmakta zorlanıyoruz. Kadın mücadelesi ne yazık ki 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, cumhuriyetin ikinci yüzyılını kutladığımız bugünlerde hala kadının yaşam hakkı diyor. Bizim bugün modern demokrasilerde olduğu gibi kadının çok farklı düzeyde ikinci üçüncü kuşak haklarını konuşmamız gerekirken Türkiye’de ne yazık ki kadın haklarını çok geri bir noktadan tartışıyoruz. Toplumun yarısını oluşturan kadınlara siz haklarını ne kadar garanti edebiliyorsanız ne kadar teminat yaratabiliyorsanız ne kadar güvenli alan oluşturabiliyorsanız o kadar gelişmiş bir ülke olduğunuza ilişkin birtakım göstergeler ortaya koymuş oluyorsunuz. Ama OECD ülkeleri arasında Türkiye şu anda şiddet sıralamasında birinci sırada yer alıyor” dedi.

    “KURU KURUYA TEMSİLİN ANLAMI YOK”

    Prof. Dr. Gülnaz Karatay, bu şiddet sarmalından nasıl çıkılacağına dair ise şunları söyledi:

    “Bakanlık diyor ki bu, siyaset üstü bir alan. Bu, siyaset üstü bir alan olamaz. Kadına şiddetin önlenmesi için sözün bizzat siyaset üzerinden kurulması gerekli. Bu anlamda politik mücadele çok önemli. Politik mücadeleyi örerken de kesinlikle kadın perspektifinden görmek gerekiyor. Çünkü failden bu sorunun çözümünü beklemek çok akılcı bir yaklaşım değil. O yüzden kadınların muhakkak politik mücadele içerisinde daha fazla sandalye işgal etmeleri ve kendilerine alan açmaları gerekir. Temsili düzeyde değil gerçekten nüfusun yarısıyız.

    Tabii ki temsilin de bir anlamı var. Yani temsil ne üzerinden olmalı? Kadının her türlü alanda dışlanmışlığını ortadan kaldıracak, ekonomik, sosyal, kültürel haklarını ön plana çıkarabilecek, bu anlamda mevzuatların uygulanması yönünde baskı oluşturabilecek ya da yeni mevzuatlar oluşturabilecek, İstanbul Sözleşmesi’ne bir an önce dönülmesi için politik alanları etkili bir şekilde kullanacak bir temsilden bahsediyoruz. Kuru kuruya temsilin anlamı yok.”

    “KADIN HAREKETİ YÜKSELİŞTE AMA BİRLEŞİRSE DAHA ETKİLİ SONUÇ ALIR”

    Türkiye’de, tıpkı doğa hareketleri gibi kadın hareketiyle ilgili bir yükselişin olduğunu vurgulayan Karatay, “Kadınlar gerçekten çok ciddi inisiyatifler alıyorlar. Türkiye’deki kadın hareketinin belki de en önemli handikabı çok parçalı ve mikro ilerliyor olması. Bunların daha bütünlüklü, daha kapsamlı bir mücadeleye dönüşmesi gerekiyor. Örneğin Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu çok etkili veriler yayınlıyor. Her bir vakayı raporluyor ama bunlar daha bütünlüklü bir hal alırsa yani birleşebilirse bu örgütlerin gücünün daha etkili sonuç alacağını düşünüyorum” dedi.

    “DERSİM’DE DE KADIN AÇISINDAN TABLO O KADAR PARLAK DEĞİL”

    Kadın sorununu ve mücadelesini Dersim toplumu açısından da değerlendiren Munzur Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülnaz Karatay, konuyla ilgili şunları belirtti:

    “Dersim’de de tablonun çok da parlak olmadığını söyleyebiliriz. Kuşkusuz inanç alanından kaynaklı kadının hareket alanı biraz daha geniş. Kadına yönelik cinsiyetçi kodlar biraz daha gerilemiş durumda. Dersim’de kadın açısından yaşam biraz daha kolay ama sorunlarımız yok mudur? Elbette bu alanda da sorunlar var. Örneğin ekonomik sorunları var kadınlarımızın, istismar vakaları var. Kaynakları farklı farklı olan ihmal, istismar vakaları var. Kadının kendini ifade edebileceği alanlar sınırlı. Ev içinde yoksullukla bağlantılı bazı sorunlarımız artmaya başladı. Bütün bunlar tabii ki kadın üzerinde yük demek. Hatta bazı konularda örneğin ihmal, istismar konusunda toplum çok gerilimli bir hal almış durumda. Bunların bir an önce nedenlerinin doğru bir şekilde anlaşılması ve üzerine gidilmesi gerekiyor. Bu anlamda kentte de bir örgütlülük var. İş gören bir örgütlülük var. Bu çalışmalar iyi bir şekilde sürüyor diye düşünüyorum”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • HEDEP, Kadın Bakanlığı’nın kurulması için Meclis’e kanun teklifi sundu

    HEDEP, Kadın Bakanlığı’nın kurulması için Meclis’e kanun teklifi sundu

    PİRHA- Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Kadın Bakanlığı kurulması için Meclis Başkanlığı’na kanun teklifi sundu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Kadın Bakanlığı kurulması için Meclis Başkanlığı’na kanun teklifi sundu. Kanun teklifinin gerekçesinde, kadınların her alanda ayrımcılığa maruz kaldığına işaret edildi.

    “CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE DEMOKRASİ BİRBİRİ İLE DOĞRUDAN BAĞLANTILI”

    Teklifte, “Demokrasinin güçlü olduğu gelişmiş ülkelerde, toplumsal cinsiyet eşitsizliği tümüyle giderilmemiş ise de cinsiyet eşitliği sağlanmadan gerçek bir demokrasinin sağlanamayacağı bilinciyle, cinsiyetler arası eşitliği tesis etmede önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Dolayısıyla cinsiyet eşitliği ve demokrasi birbiri ile doğrudan bağlantılı, birbirini güçlendiren ve biri olmadan diğerinden bahsedilemeyecek iki kavramdır. Kadınlara yönelik cinsiyet ayırımcılığı birçok toplumda görülmekle birlikte, ayırımcılığının türü ve derecesi farklıdır ve bu farklılık demokrasinin gelişmişliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bugün gelişmiş ülkelerde cinsiyet ayırımcılığı, kadınların çalışma yaşamında işe alınma aşamasında ve terfide karşılaştıkları engeller ile erkeklerle aynı işi yapmalarına rağmen daha az ücret almaları gibi konularda belirginleşirken, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu sorunların yanı sıra, çok daha temel ve ağır sorunların yaşanması şeklinde tezahür etmektedir” ifadelerine yer verildi.

    “KADINLARIN YAŞAMA HAKKI DAHİ KORUNAMIYOR”

    2018 yılının ilk 9 ayında 180 kadının katledildiği belirtilen teklifte, 2016 yılında 280; 2017 yılında 300; 2018 yılının sadece ilk 9 ayında ise 180’i aşkın kadının erkekler tarafından katledildiği ifade edildi. Bu durumun kadınların en temel insan hakkı olan yaşam hakkının dahi korunmadığının açık göstergesi olduğu vurgulandı.

    KANUN MADDELERİ

    Teklifte, “Kadın Bakanlığı’na bağlı olarak teşkil edilen Kadının Statüsü Kurulu’nun kuruluş ve çalışma esaslarının düzenlenmesi; toplumsal cinsiyet kalıpları ile mücadele etmek ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikanın geliştirilmesi; kadınların toplumsal alanda uğradığı tüm ayrımcılık türleri ile etkin mücadele edilmesi, bu yönde yasal düzenlemelerin ve bağlayıcı kuralların geliştirilmesi konusunda çalışmalar yürütülmesi; LGBTİ’lerin uğradığı homofobi ve transfobi temelli ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarıyla etkin mücadele edilmesi; okul öncesi eğitimden itibaren eğitimin her aşamasında cinsiyet eşitliği bilincinin arttırılması; kadın ve erkek arasında eşit statünün oluşmasını teşvik edilmesi, kadınlara kamusal alanda, sosyal güvenceli, eşit işe eşit ücret temelinde istihdam alanları yaratılması, kadın girişimciliğinin desteklenmesi, kadınlar için kadın kooperatifleri gibi alternatif ekonomik modellerin yaratılması; kadın istihdamını artırma politikasının bir parçası olarak ücretsiz kreş hizmeti sunulması; toplumsal cinsiyet eşitliğini temel bir devlet politikası olarak yürütülmesi ve bu yönlü yerel yönetimler ve kadın kurumlarıyla sürekli etkileşim ve işbirliği halinde olunması; kadınlar için iç ve dış ilçeler bazında özel Kadın Çalışma Destek/Danışma Merkezleri kurulması, kadın dostu kentlerin yaratılmasına öncülük edilmesi” şeklindeki maddeler yer aldı.

    KADIN BAKANLIĞI HİZMET BİRİMLERİ

    Teklifte, hizmet birimleri ise şu şekilde sıralandı:

    * Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü

    * LGBTİ’lerin Statüsü Genel Müdürlüğü

    * Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme Daire Başkanlığı

    * Kadına Yönelik Her Türlü Cinsel, Fiziksel ve Psikolojik Şiddet ile Etkin Mücadele Daire Başkanlığı

    * Kadın İstihdamını Denetleme ve Geliştirme Daire Başkanlığı

    * Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü

    * İletişim, Dokümantasyon ve Yayın Daire Başkanlığı

    * Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı

    * Hukuk Müşavirliği

    * İnsan Kaynakları ve Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı

    (HABER MERKEZİ)

  • EŞİK’ten Yeniden Refah Partisi’nin nafaka hakkının sınırlandırılması teklifine tepki

    EŞİK’ten Yeniden Refah Partisi’nin nafaka hakkının sınırlandırılması teklifine tepki

    PİRHA-Eşitlik için Kadın Platformu (EŞİK), Yeniden Refah Partisi’nin TBMM’ye sunduğu nafaka düzenlemesinde değişiklik öngören yasa teklifine tepki gösterdi. EŞİK açıklamasında,”Kadınların kazanılmış hakkı olan nafaka, kapalı kapılar ardında, erkeklerin politik pazarlıklarına malzeme haline getirildi” dedi

    Yeniden Refah Partisi, TBMM’ye nafaka düzenlemesiyle ilgili Türk Medeni Kanunu’nda değişiklik öngören kanun teklifi sundu. Kanun teklifinde; nafakanın süresiz olmaması, nafaka ödemesinin 5 yılla sınırlandırılması gibi düzenlemeler yer aldı.

    EŞİK Platformu, Yeniden Refah Partisi’nin nafakayla ilgili değişiklikler öngören kanun teklifine yaptığı açıklama ile tepki gösterdi.

    “BU TEKLİF PARTİNİN KADIN HAKLARINA KARŞI AÇTIĞI SAVAŞIN KANITI”

    EŞİK, Yeniden Refah Partisi’nin bu kanun teklifi ile kadın haklarına karşı savaş açtığının altına çizdi. EŞİK açıklamasında şunlara yer verdi:

    “Yeniden Refah Partisi (YRP), Meclis İç Tüzüğü’nün 74. maddesine göre bir imza yeterli iken Meclis’teki beş vekilinin beşinin birden imzaladığı, nafaka hakkı aleyhine, bir kanun teklifi verdi. Teklif jet hızıyla Meclis komisyonlarına gönderildi. YRP, Türkiye’nin dört bir yanından gelen EŞİK’li kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini, kazanılmış haklarına sahip çıkma kararlılığını ortaya koyduğu 3 Ekim TBMM ziyaretinin hemen ardından, 6284 sayılı Şiddet Yasası’nı budama isteğini de dile getirmişti. YRP’nin tüm milletvekilleri ile kendince gövde gösterisi yaparak verdiği nafaka teklifi, Parti’nin kadın haklarına karşı açtığı savaşın kanıtlarından biri.”

    “HERKESİ MEDENİ YASA’YI SAVUNMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    Nafakanın, erkeklerin politik pazarlıklarına malzeme haline geldiğini söyleyen EŞİK, “Teklif’in gönderildiği Meclis Komisyonları (Adalet Komisyonu, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu, Plan ve Bütçe Komisyonu) TBMM İç Tüzüğü’nün 38. maddesi gereği, teklifi Anayasa’nın metnine ve ruhuna aykırı olduğu için müzakere etmeksizin reddetmelidir. Teklif, toplumda ve ailede eşitlik sağlanması sürecini baltalayacağı gibi, kadınlar aleyhine net bir dolaylı ayrımcılık uygulaması olacaktır. Bu yönüyle, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler’in kadınlara karşı ayrımcılığa dair sözleşmesi olan CEDAW’ın ihlal edilmesinin önünü açacağından, Anayasa’nın 90. maddesine aykırıdır. Ayrıca, Anayasa’nın kadın erkek eşitliğini güvence altına alan 10. maddesine ve ailede eşitliği düzenleyen 41. maddesine de açıkça aykırıdır. Komisyonlar bu görevlerini yerine getirmezlerse Meclis Genel Kurulu sahte mağduriyetlere dayanan ve asıl mağduru milyonlarca kadın ve çocuk olacak bu teklifi reddetmelidir. Milyonlarca kadını ve çocuğu ilgilendiren bu yaşamsal konuda herkesi, kadın ve çocuk haklarını savunan bir duruş sergilemeye, laik hukukun temeli olan Medeni Yasa’yı savunmaya çağırıyoruz” diye ekledi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Kadınların düzenlediği piknik suç unsuru gösterilerek ifadeye çağrıldılar-VİDEO

    Kadınların düzenlediği piknik suç unsuru gösterilerek ifadeye çağrıldılar-VİDEO

    PİRHA-Sosyalist Kadın Hareketi Ankara, düzenlediği pikniğin ardından bir üyelerinin Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından  Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne çağrılması üzerine basın açıklaması yaptı.

    Sosyalist Kadın Hareketi Ankara (SKH) tarafından 10 Eylül’de Mavigöl’de düzenlen pikniğe katılması nedeniyle SKH üyesi, Ankara Terörle Şube Müdürlüğü’nce Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne çağrıldı.

    Sosyalist Kadın Hareketi Ankara, konuya ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın açıklaması düzenledi. Basın metnini Sosyalist Kadın Hareketi üyesi Meryem Serel okudu.

    “HER TÜRLÜ HAKSIZLIĞA KARŞI MÜCADELE YÜRÜTEN BİR KADIN HAREKETİYİZ”

    Sosyalist Kadın Hareketi’nin toplumun her alanında ezilenlerin yanında olduğunu belirten SHK üyesi Meryem Serel şunları ekledi:

    “Biz sosyalist kadın hareketi olarak, kurulduğumuz günden bu zamana kadınların çifte sömürüsüne ve sömürünün her türüne, çocuklara ve kadınlara yönelik şiddet, taciz, tecavüzlerle, tüm toplumsal kesimlere yönelik her türlü haksızlık ve adaletsizliğe karşı mücadele yürüten bir kadın hareketiyiz.

    Bizler direnen işçilerin, emekçilerin, doğasına, yaşam alanlarına sahip çıkanların, özgür ve bilimsel eğitim için mücadele eden öğrencilerin, kimliğine, kültürüne, diline sahip çıkan halkların ve dünyanın dört bir tarafında mücadeleyi sokaklarda, meydanlarda yaşamın her alanında büyüten kadınların safındayız.”

    PİKNİK GEREKÇE GÖSTERİLEREK İFADEYE ÇAĞRILDILAR

    Bu tutumun Ankara Emniyeti’nin Sosyalist Kadın Hareketi ve üyelerine yönelik baskı ve sindirme politikalarının açık göstergesi olduğunu vurgulayan Meryem Serel, “10 Eylül tarihinde Sosyalist Kadın Hareketi Ankara olarak Mavi Göl’de kadınlarla birlikte “el ele özgürlüğe” şiarı ile bir piknik gerçekleştirdik. Gerçekleştirdiğimiz piknikten bir hafta sonra 17 Eylül tarihinde pikniğe katılan arkadaşlarımızdan biri Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından aranarak katıldığı piknik gerekçe gösterilerek kendi yasalarına dahi uygun olmayan bir yöntem ile Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne çağrılmıştır. Adının fatma olduğunu ve Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görevli polis olduğunu belirten bir kişi arkadaşımıza şubeye gitmesi gerektiğine ve piknik ile ilgili görüşmek istediklerini belirtmiştir” dedi.

    “KADINLAR SOKAĞI TERK ETMİYOR, ÖRGÜTLENİYOR”

    Serel, kadınların bir araya gelerek gerçekleştirdiği pikniğin suç unsuru olarak gösterilmek istendiğini ifade ederek, “Biz bu tarz arama ve saldırıların ilk olmadığının da farkındayız ve bu saldırıların kendi korkularından kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Bu yollarla ne arkadaşlarımızı ne de bizi korkutup sindiremezsiniz. Biz yarının adil ve özgür dünyasını bugünden yaratanlar olarak buradan bir kez daha seslenmek istiyoruz Asıl siz hesap vereceksiniz. Saldırılarınız nafile ve bizden korkuyorsunuz, korkmakta çok haklısınız. Çünkü tüm topluma yaymaya çalıştınız baskı politikalarına ve korku iklimine rağmen biz kadınlar meydanları, sokakları terk etmiyoruz, örgütleniyoruz. Korkularınızı gerçeğe çevirmeye hakkımız olan adil, özgür bir dünyayı yaratmaya, kokuşmuş düzeninizi başınıza yıkmaya hazırlanıyoruz” şeklinde konuştu.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

  • ‘Kadına yönelik şiddetin failleri cezasız kaldıkça hiçbirimiz güvende değiliz’-VİDEO

    ‘Kadına yönelik şiddetin failleri cezasız kaldıkça hiçbirimiz güvende değiliz’-VİDEO

    PİRHA-Ankara Kadın Platformu, kadınlara yönelik şiddetin cezasız kalması sonucu kadın ölümlerinin artması ve Mahsa Amini’nin ölüm yıl dönümü nedeniyle açıklama yaparak, “Mahsa Amini’nin anısına ve İranlı kadınların hayatı için mücadelelerini sürdürme kararlılığından aldığımız güçle İran’da, Türkiye’de ve tüm dünya genelinde geleceğimiz için birlikte mücadeleye devam edeceğiz” dedi.

    Ankara Kadın Platformu Mahsa Amini’nin ölüm yıl dönümü nedeniyle basın toplantısı düzenledi.  Basın toplantısında AKP-MHP iktidarının baskı ve zor aygıtlarını kullanarak başta Kürt kadın hareketi olmak üzere, feminist harekete, LGBTİ+ ve bir bütünen kadın hareketine yönelik şiddet ve saldırganlığı körüklediği vurgusu yapıldı. Açıklamada geçen yıl 16 Eylül’de İran’ın Rojhilat bölgesinde öldürülen Jina Mahsa Amini’ni de anıldı.

    “JİN JİYAN AZADİ SLOGANI HER SINIFTAN KADININ TALEBİNİN ORTAK SESİ OLDU”

    Kadın Platformu adına Sibel Göktaş açıklamayı okudu.

    Göktaş, yaptığı açıklamada, Jina Amini’nin ölümünün İranlı kadınların özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olduğuna vurgu yaparak, “Kadınlar, örgütlü bir şekilde sokaklara çıkarak seslerini duyurdu ve toplumsal muhalefeti güçlendirdi. Türkiye’de Kürt kadınların da yıllardır özgürlük mücadelesinin sesi olan ve İranlı kadınların da direnişinin önemli bir parçası olan “Jin Jiyan Azadi” sloganı bölgede ve tüm dünyada yankılandı. “Kadın, Yaşam Özgürlük” her dilde, her sınıftan kadının ortak talebi ortak sesi oldu” dedi.

    “BU SALDIRILAR TÜMÜYLE KADIN MÜCADELESİNE YÖNELİK”

    Sibel Göktaş, ülkede yaşanan kadın katliamlarını hatırlatarak, iktidar eliyle kurumsallaşan ve artan erkek şiddetinin cezasızlık politikaları ile körüklendiğini belirtti.

    Sibel Göktaş, açıklamanın devamında şunları ifade etti:

    “Bugün Kürt kadınlar üzerinde özel savaş politikaları devam ederken, Türkiye’nin batısında da kadınları katleden fail erkekler çeşitli bahanelerle erkek yargı tarafından salıveriliyor. Cinsel saldırı ya da kadın cinayeti faili erkekler türlü bahanelerle ceza indirimi alıyor ya da serbest bırakılıyor. ‘Çok seviyordum, beni aldattı’, ‘kadınlık görevlerini yapmadı’ dedikleri için serbest bırakıldılar. Takım elbise giymek, milliyetçi duyguları besleyen anlatılar iyi hal indirimine sebep; kadın düşmanı iktidarın faillere sağladığı bir çıkış yolu olarak sunuluyor.

    AKP-MHP iktidarı eliyle kurumsallaşan, artan erkek şiddetini görüyoruz, biliyoruz, tanıyoruz. Bu saldırılar tümüyle kadın mücadelesine yönelik; özellikle Kürt illerinde de devletin özel savaş politikasının bir yansıması olarak sürmektedir. Kadına yönelik şiddetin failleri cezasız kaldıkça, devlet bu faillerin arkasında durdukça hiçbirimiz güvende değiliz. Ancak bizler bu örgütlü şiddete karşı nerede olursak olalım kadın mücadelemizi büyüterek ve şiddete maruz bırakılan tüm kadınlarla yan yana durmak zorundayız.

    DEVLET DESTEĞİYLE NEFRET VE AYRIMCILIK YAYGINLAŞTIRILIYOR

    Kadınlar, LGBTİ+’ların iktidar tarafından hedef gösterildiğinin altına çizerek, onur yürüyüşlerine katılanlar işkenceyle gözaltına alınarak, LGBTİ+ların barınma, sağlık, iş yaşamı, eğitim hakları engellenerek devlet desteğiyle nefret ve ayrımcılık yaygınlaştırılıyor. Çocukların istismar edildiği, gençlerin, kadınların LGBTİ+’ların şiddet, baskı ve katledildiği aile karşısında hayatımızı nasıl yaşayacağımız, kimi sevip sevmeyeceğimizi biz seçeriz.

    Nefret eylemi için yapılan kamu spotu RÜTÜK tarafından onaylanıyor, yürüyüşleri valilik tarafından destekleniyor. LGBTİ+’lara karşı ayrımcılık, şiddet ve nefret devletin tüm kurumları ile güçlendiriliyor. Devletin işlediği bu nefret suçu karşısında bizler de hayatın her alanında birlikte ve bir arada mücadele etmeye devam edeceğiz. Birlikteyiz, bir aradayız.”

    “DEVLET ALENEN NEFTER SUÇU İŞLİYOR”

    AKP-MHP iktidarının kadın düşmanı politikalar uyguladığını belirten Sibel Göktaş, şunları aktardı:

    “Aile politikaları ile Diyanetin bütçesini artıyor, tarikatlara kaynak aktarıyor. Kadın dayanışma merkezlerini kapatırken aile irşat bürolarının sayısını her geçen gün artırıyor. Din ile aile üzerinden toplumsal yaşam dizayn etmeye çalışıyor.

    Aileyi merkezine koyan AKP-MHP faşist iktidarı, Kürtlerin 5-10 çocuk yaptığını söyleyerek milliyetçiliği körüklüyor. Kadınlara biçtiği annelik görevini milliyetçilik üzerinden pekiştiriyor.

    Mücadele ederek kazandığımız İstanbul Sözleşmesi’nden aileler dağılıyor bahanesiyle çıkarak, kadınları şiddet dolu ilişkilere mahkum ederek boşanmaları engelleyerek nafaka hakkını gasp etmeye çalışan devlet alenen nefret suçu işliyor.
    İstismarcılara af getirmeye çalışırken, çocuk istismarının yaşandığı aileler birer suç şebekesi gibi çalışıyor.

    Biz kadınlar, bu ayrımcılığa karşı durmaya ve nefreti reddetmeye, nefrete ve şiddete karşı dayanışma içinde mücadele etmeye birbirimizin yaşamını ve özgürlüklerini savunmaya kararlıyız.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • EŞİK’ten milletvekillerine kadın haklarını savunma çağrısı

    EŞİK’ten milletvekillerine kadın haklarını savunma çağrısı

    Meclis’in açılış gününde yazılı açıklama yapan EŞİK, laiklik ve eşitlikten yana olan vekillere, Meclis’e getirilebilecek kadın haklarını yok etme girişimlerine karşı hayır demelerini istedi.

    Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), iktidar blokunun ülkenin en “kadın düşmanı” Meclis çoğunluğunu oluşturmasından dolayı Meclis’in açılış gününde laik ve eşitlikten yana olan tüm milletvekillerine yazılı açıklama yaparak, çağrıda bulundu.

    “EŞİTLİK KARŞITI İKTİDAR BLOKU”

    Yeni Meclis’te oluşan iktidar blokunun eşitlik karşıtı erkek ittifakı olduğuna değinilen açıklamada, “Önümüzdeki yasama döneminde kadın ve kız çocuklarının hayatlarının daha çok tartışılacağı, kadınları ve çocukları babalarının ve kocalarının ‘mülkü’ olarak tanımlayan ve onlardan gelecek her türlü ekonomik, fiziksel, cinsel, duygusal şiddeti hoş gören ve buna devletin müdahale etmeyeceği bir toplum yaratmak istiyorlar” denildi.

    “KADIN VE ERKEK VEKİLLERE ÇOK İŞ DÜŞÜYOR”

    İktidar bloku tarafından İstanbul Sözleşmesi’ne dair 6251 sayılı uygulamanın kaldırılmasının seçim vaadi olarak gösterildiği hatırlatılarak, Meclis’teki kadın ve erkek vekillere çok iş düştüğü belirtildi. Açıklamada, “Arzu edilen toplum, gücü gücü yetene; hiçbir sınırlama, müdahale, ceza ve yaptırım olmaksızın şiddet uygulayabildiği bir toplum. Kadına şiddetin olağan bir olgu olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar” ifadesi kullanıldı.

    Açıklamada son olarak, “Tüm kadın ve eşitlikçi erkek vekillerine, önümüzdeki süreçte meclise getirilebilecek kadın haklarını yok etme girişimlerine hayır demelerinin, edecekleri milletvekili yemininin ve Anayasa’nın bir gereği olduğunu hatırlatıyoruz” çağrısı yapıldı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yeşil Sol Parti Milletvekili Adayı Çiçek Otlu: Kadınlar özgürlüğünü elde etmek zorunda-VİDEO

    Yeşil Sol Parti Milletvekili Adayı Çiçek Otlu: Kadınlar özgürlüğünü elde etmek zorunda-VİDEO

    PİRHA – ESP Eski Genel Başkanı Çiçek Otlu, Yeşil Sol Parti listesinden İstanbul Milletvekilliği için çalışmalarına başladı. Otlu, PİRHA’ya yaptığı açıklamada “Kadının eşitliğinin olmadığı yerde Kürt halkının, Alevilerin, işçi sınıfının kendi mücadelesini kazanamayacağını çok iyi biliyoruz” dedi. 

    14 Mayıs seçimlerine giderken siyasi partilerin milletvekili adayları da netleşti. Yeşil Sol Parti, en çok kadın aday ile yarışa dahil olan parti oldu. Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eski Genel Başkanı Çiçek Otlu da İstanbul Milletvekilliği için 3. Bölge 3. sıradan aday gösterilen isim oldu.

    “KADINLAR VİTRİN GİBİ KULLANILMIŞ”

    Çiçek Otlu, Yeşil Sol Parti’nin eşit temsiliyet konusundaki hassasiyetine dikkat çekerek, “Emekçi sol hareketi ve Kürt özgürlük mücadelesi kadınların değiştirme gücünü çok net görmüş, bu yüzden de eşit temsiliyet, eş başkanlık sistemini geliştirmiş durumda. O yüzden bizim tek bir sözümüz var; yaşamak istiyorsak önce kadınlar özgürlüğünü elde etmek zorunda” dedi.

    Otlu, kadın temsiliyeti konusunda diğer partilerin yetersiz kaldığını vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Eşit temsiliyet yoksa kotanın uygulanması yönünde fikirlerimiz var. Kotanın uygulandığını da görüyoruz. 200’ün üzerinde kadın adayla bu yıl 28. döneme gideceğiz. Cumhuriyetin 2. yüzyılında herkes, kadın politikalarını açıklıyor. AKP ve MHP ittifakı politikasına baktığımızda kadınları ve gençleri ön plana koyacaklarını söylediler ama gördüğümüz listelerde kadınlar daha çok arka planda ve daha çok vitrin gibi kullanılmış. Kadınların hiçbiri kentlerde 1. sırada gösterilmemiş. CHP ve İyi Parti’de de aynı sorunu görüyoruz ama Yeşil Sol Parti’ye baktığımızda hem 200’ü aşkın kadın aday var, hem de 36’ya yakın ilde 1. sırada kadınların yer alacağını görüyoruz. Büyük ihtimalle 2023 seçimlerinden sonra da seçilme oranı olursa kotanın üzerinde eşit temsiliyete yakın kadın vekille, mecliste kadın rengimizle sözümüzü söyleyeceğimize inanıyoruz.”

    “KADINLAR, BİRÇOK MÜCADELENİN ÖNÜNDE YER ALDI”

    Çiçek Otlu, kadınlar olarak yeni söylemlerinin, “Kadınlar değiştirecek ve bu mücadelede özgürlük kazanılacak” olduğunu belirtti. Otlu, kadın haklarının geri alınması konusunda ısrarcı olacaklarının altını çizerek şöyle devam etti:

    “Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede feshedilmesi ile birlikte başlayan ya da 2016 yılında OHAL ilanı ile birlikte özellikle cinsel taciz, istismar davalarında yargılanan erkeklerin tahliyesi söz konusuydu. Bu dönem bakımından başladığımız bir mücadele var. 2016’dan beri bu erkek faşist rejimine karşı asla kadınlar geri durmadı, sözünü söyledi ve susmadığını, itaat etmediğini, bu rejime haykırdı. Bazen Gülistan Doku’nun mücadelesinde bazen Pınar Gültekin’in mücadelesinde bazen 8 Mart’ta, 25 Kasım’da ya da Kürt özgürlük mücadelesinin herhangi bir talebinde, demokratik Alevi mücadelesi ya da ekoloji mücadelesi önünde hep kadınlar yer aldı. Değiştirecek gücümüzün olduğuna da inanıyoruz. ’21. yüzyıl kadın yüzyılı olacak’ dedik ve bunun ilk aşamasını Rojava devriminde gerçekleştirdik. Şimdi İran’da, Rojhilat’ta çok büyük bir isyan var. ‘Jin, jîyan, Azadî’ gibi bir slogan bütün kadınların evrensel sloganı olmuş durumda. Demek ki 21. yüzyılda kadının olmadığı yerde devrim olmaz. Kadının olmadığı yerde eşitlik olmaz. O yüzden Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında söyleyeceğimiz şey; kadının eşitliğinin olmadığı yerde Kürt halkının eşit olamayacağını, Alevilerin eşit olamayacağını, işçi sınıfının kendi mücadelesini kazanamayacağını çok iyi biliyoruz. O yüzden de kadınların sözü ve değiştirme gücünü bence emekçi sol hareketi, devrim mücadelesi ve Kürt özgürlük mücadelesi bunu çok net görmüş. Bu yüzden de eşit temsiliyet, eş başkanlık sistemini geliştirmiş durumda. O yüzden bizim tek bir sözümüz var; yaşamak istiyorsak önce kadınlar özgürlüğünü elde etmek zorunda. O yüzden özgürlük mücadelesini doruk noktasına getirip bu rejimi; erkek egemen rejimi değiştireceğimize inanıyoruz.”

    “EMEK SEFERBERLİĞİNE GİRİŞECEĞİZ”

    İstanbul Milletvekili adayı Çiçek Otlu, sahada nasıl çalışma yürüteceklerini anlattı. Otlu, “Çok zorlu bir süreç olacak. Gerçekten tarihsel ve kritik bir süreç. Ve bu süreçte sadece vekil adayları değil, aynı zamanda halkımızla birlikte büyük bir emek seferberliğine girişeceğiz. Büro açılışlarımızdan bire bir kitle çalışmasına, bütün halkımızı, yani sadece Kürt halkını değil, Türk halkını, Arap, Laz, Çerkez, Roman, Ermeni, dini inanç olarak Hristiyanları, Yahudileri, kimler varsa herkese bize oy vermeye ve bu iktidarın değişmesi gerektiğine ikna edeceğiz. Bu dönem gerçekten birlikte kazanacağımız bir dönem.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Yeşil Sol Parti’nin programını değerlendirdiler: Ezilenlerin seçim bildirgesi!-VİDEO

    Yeşil Sol Parti’nin programını değerlendirdiler: Ezilenlerin seçim bildirgesi!-VİDEO

    PİRHA – Yeşil Sol Parti’nin “Buradayız, Birlikte Değiştireceğiz” şiarıyla açıkladığı seçim bildirgesine birçok kesimden olumlu eleştiriler geldi. Hukukçu Rıza Türmen, “Ezilenlerin seçim bildirgesi” yorumunda bulunurken İHD Eş Genel Başkanı Türkdoğan ise bildirgede yazanların, Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talebi olduğunu söyledi.

    Yeşil Sol Parti, “Buradayız, Birlikte Değiştireceğiz” şiarıyla seçim çalışmasını başlattı. Ankara’da yapılan lansmanda seçim müzikleri de beğeniye sunuldu.

    Yoğun katılımın görüldüğü programa Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Celil Kaya, Hamit Geylani, Hasan Cemal, Nurten Ertuğrul, Onur Hamzaoğlu, Şebnem Oğuz, Veli Büyükşahin, Zerrin Şahin Kurtoğlu ve eski Bakan Ziya Halis de katıldı.

    “EZİLENLERİN SEÇİM BİLDİRGESİDİR”

    Seçim bildirgesine dair hukukçulardan da olumlu tepkiler geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığı görevinde bulunan Rıza Türmen, Yeşil Sol Parti bildirgesini çok önemli bulduğunu ifade etti. Türmen, bildirgeyi ‘bir değişimin habercisi’ olarak yorumlayıp şunları söyledi:

    “Türkiye’nin büyük ve radikal bir değişime ihtiyacı var. Ayrıca yeni bir demokrasinin kurulmasına ve bunu alttan yukarıya doğru yapmaya ihtiyaç var. Bugün okunan seçim bildirgesi bu amacı gerçekleştirmeye yönelmiş. Bunu gerçekleştirecek başka hiçbir kuruluşu Türkiye’de göremiyorum. Bu büyük değişimi gerçekleştirmek bakımından bugün okunan seçim bildirgesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun bütün topluma yayılması, anlatılması, amacın ne olduğunun söylenmesi, seçimin sonuçları bakımından da önem kazanacaktır diye düşünüyorum. Bu seçim bildirgesi, sesi duyulmayanların, ezilenlerin seçim bildirgesidir. Bu bakımdan onlardan gelen bir değişimin habercisidir.”

    “KADIN HAKLARI OLMADAN İNSAN HAKLARI OLMAZ”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise bildirgenin Türkiye’nin temel sorunlarına karşılık verdiğini belirtti. Türkdoğan, bildirgedeki çözüm önerilerinin de iyi anlatıldığına işaret ederek şunları söyledi:

    “Türkiye’nin öncelikle bu katı, merkezi otoriter sistemden kurtulması, yerinden yönetim ilkesinin hayata geçebileceği; yani yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılacağı yeni bir yönetim yapısına kavuşması gerekiyor. Bu da yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün. Ne gariptir ki yıllardır insan hakları alanında yeni ve demokratik anayasayı talep ediyoruz. 1982 Darbe Anayasası, 2017 OHAL koşullarında otoriter anayasa ve 2023’deyiz artık. Bu kötü anayasadan kurtulmamız ve gerçekten bütün halkların kendilerini bulundukları yerden temsil edebileceği yeni bir anayasaya kavuşmamız gerekiyor. Tabii ki bunu yapabilmek için de Kürt meselesini demokratik ve barışçıl yoldan çözmek gerekiyor. Kürt sorunu sadece artık Türkiye’nin değil bütün Ortadoğu’nun, hatta dünyanın en önemli sorunudur. Kürt sorununun Türkiye maliyeti korkunç bir ekonomik ve insani krizdir. Ama tabii ki güncel bir konu kadın hakları olmadan insan hakları olmaz. Dolayısıyla Türkiye’deki tüm kadınların haklarına sahip çıkması ve onların haklarını sık sık dile getiren Yeşil Sol Parti’ye ilgi duymaları gerektiğini vurgulamak istiyorum.”

    “ALEVİLERİN TALEPLERİ YEŞİL SOL PARTİ’NİN DE TALEBİ”

    Öztürk Türkdoğan, Yeşil Sol Parti’nin bildirgesinde yer alan “Zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiği” maddesini de değerlendirerek şöyle devam etti:

    “Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talebi çok temel bir taleptir. Birincisi bu talep cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulmasıdır. Peki bu iktidar ne yaptı? Cemevlerini ‘Kültür Merkezi’ statüsüne getirdi. Oysa Alevilerin talebi bu değil. Alevilerin talebi cemevlerinin ibadethane olmasıydı. Zorunlu din derslerinin mutlaka kaldırılması gerekiyor. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bunu gerektiriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği kararlar bunu gerektiriyor. Özellikle de laikliğin hayata geçmesinin yolu buradan geçer. Eğer zorunlu din dersleri kaldırılmazsa laiklik, söylem düzeyinde kalır ve hayata geçmez. Elbette ki insanların, kendilerini nasıl ifade ediyorlarsa o şekilde yaşama hakları vardır. Özellikle Alevilerin kendi kültürlerini diledikleri gibi yaşamaları ile ilgili taleplerinin Yeşil Sol Parti’nin de talebi olduğunu özellikle vurgulamak isterim.”

    “HER İNANCA EŞİTLİK ÖNERİYORUZ”

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ise “Türkiye’nin en demokratik seçim bildirgesi bugün açıklandı” diyerek şu yorumda bulundu:

    “Bu faşizm iktidarını tarihin çöp sepetine atacağız ama öbür taraftan millet ittifakının sunduğu eksik bir demokrasi var. Biz ise amasız, fakatsız tam bir demokrasiyi öneriyoruz. Her kimliğe, her inanca eşitlik öneriyoruz. Emeğin haklarını savunan, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir yaşamı öneriyoruz. Bu açıdan partimle, Emek ve Özgürlük İttifakı ile gurur duyuyorum. HDP’de yürüttüğümüz mücadeleyi Yeşil Sol Parti’de sürdüreceğiz. En az 100 milletvekili ile parlamentoda olacağız. Çünkü yeni dönemin iktidarının da yapıcı bir muhalefete ihtiyacı var. Bu yapıcı muhalefet tavrını da biz göstereceğiz ve yeni dönem meclisinde en etkili şekilde emeğin, kadınların ve doğanın haklarını savunacağız.”

    Eren GÜVEN – Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • İHD’li Kadınlar: Kadınlar için güvenli bir yer kalmadı, failler korunmaya devam ediyor!

    İHD’li Kadınlar: Kadınlar için güvenli bir yer kalmadı, failler korunmaya devam ediyor!

    PİRHA-İHD’li Kadınlar, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne ilişkin yaptığı açıklamada artan şiddet vakaları ve ekonomik krize vurgu yaparak, “Kadınlar için güvenli bir yer kalmadı. Sokakta öldürülüyoruz, haneler şiddet ve yoksulluk dolu, dolaplar ise boş” dedi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) bünyesinde faaliyet yürüten kadınlar, “Yoksulluğa, savaşa ve şiddetin her türüne karşı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde mücadele için sokaklardayız!” başlıklı yazılı açıklama paylaştı.

    KADINLAR İÇİN GÜVENLİ BİR YER KALMADI”

    Kadınların, hayatın her alanında şiddet altında olduğuna vurgu yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    Bir 8 Mart’ta daha Türkiye’nin kadınlara yönelik ihlaller listesini sıralamaya kalemimiz yetmiyor! Şiddeti, yoksulluğu, savaşı, ekonomik krizi en yoğun şekilde hayatlarımızda hissediyoruz. Çözüm üretmesi gerekenler failleşiyor, yasalar uygulanmıyor, kadın kazanımları yok ediliyor, yoksulluğun ve krizin ortasında savaşlar yükseliyor.

    Sokaklar, kentler, haneler, hastaneler, kurumlar, işyerleri… Kadınlar için güvenli bir yer kalmadı. Sokakta öldürülüyoruz, haneler şiddet ve yoksulluk dolu, dolaplar ise boş.

    Aysel Tuğluk gibi birçok kadın, sağlıkları cezaevine uygun olmadığı halde işkenceye maruz bırakılıyor. Hasta kadın tutsakların sağlıkları tekrar işkence unsuru olarak kullanılıyor. En temel insan hakları bile yok sayılıyor.

    Garibe Gezer, cinsel şiddete ve işkenceye maruz kaldığı cezaevinde şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

    Deniz Poyraz, göz göre göre katledildi.

    Gülistan Doku 2 yıldır kayıp.

    Şule Çet katledildikten sonra birçok kadın benzeri şekilde katledildi.

    Cezasızlık olası failleri teşvik etmeye devam ediyor.

    Kadın cinayetleri IŞİDleşirken, failler korunmaya devam ediyor.

    Kamu görevlilerinin hedef gösterdiği LGBTİ+’lar nefret cinayetleriyle katlediliyor.

    İşyerlerimiz ayrımcılık, mobbing dolu!

    İktidar yıllarca süren mücadelelerle kazandığımız hakları, sözleşmeleri, nafaka hakkını sözde mağduriyetlerle yok etmeye çalışıyor. Ödemedikleri nafakaların ‘mağduriyetini’ çeken erkekler için nafaka hakkını tartışmaya açan iktidara kadınların eviçi emeğini ve hayatlarını koruma sorumluluğunu hatırlatıyoruz.

    Biz kadınlar olarak, yoksulluğa, şiddete, savaşa karşı mücadeleye devam ediyoruz.

    İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi kabul etmiyoruz.

    Ne Türkiye’de ne Suriye’de ne Ukrayna’da ne dünyanın başka bir yerinde savaşı da savaş politikalarının desteklenmesini de kabul etmiyoruz!

    Ekonomik kriz yoksulluğu açlığa çevirirken, coğrafyamızda mülteci kadınlar ayrımcılığı, şiddeti, yoksulluğu yaşarken yanıbaşımızdaki savaş için kabul edeceğimiz tek söz BARIŞ’tır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Batıkentli Kadınlar: Ekonomik şiddetin de en derinini yaşıyoruz!-VİDEO

    Batıkentli Kadınlar: Ekonomik şiddetin de en derinini yaşıyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Batıkentli Kadınlar, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında basın açıklaması yaptı. “Yoksulluğa, şiddete ve savaşa karşı bir aradayız” diyen kadınlar, şiddetsiz bir yaşam için mücadele çağrısında bulundu.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken Batıkentli Kadınlar, Murat Karayalçın Parkı’nda bir araya geldi. “Savaşa, yoksulluğa, erkek ve devlet şiddetine karşı birlikte mücadeleye!” pankartı taşıyan kadınlar, “Kadın cinayetleri politiktir. Erkek vuruyor devlet koruyor. Zam, zulüm, işkence; işte AKP. Jin, jiyan, azadî” sloganları attı.

    Batıkentli Kadınlar adına basın açıklamasını Türkan Akbıyık okudu. Akbıyık, Türkiye’de 2021’in ilk 10 ayında en az 326 kadının, erkekler tarafından katledildiğine işaret ederek “Sadece geçtiğimiz ekim ayında bilinen 22 kadın cinayeti yaşandı. 53 kadın şiddete uğradığı için şikâyette bulundu. 9 kadın tecavüze uğradığını, 280 kadın ise taciz edildiğini resmi makamlara bildirdi” dedi.

    “NE HAKLARIMIZDAN NE DE HAYATLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ!”

    Türkan Akbıyık, iktidarın, kadınların haklarına yönelik saldırılarının yoğunlaştığına dikkat çekerek şunları söyledi:

    “Kadına yönelik şiddetin böylesi arttığı bir  dönemde, iktidar, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alarak kadınların şiddete karşı korunmasının hukuki zeminini sağlayan, Türkiye’nin de ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni kendisine tehdit görerek tek taraflı feshetti.

    Kadına yönelik şiddetin münferit değil politik olduğunu biliyoruz! Şiddetin önlenmesi için iktidarların alması gereken sorumluluğun farkındayız! Biz kadınlar her gün daha fazla tehdit altında, her gün daha tedirgin yaşamaya çalışırken bizleri koruyan mekanizmalara göz dikenlerin amacını biliyoruz! Kadınlar şiddet karşısında yalnızlaşmayacak, boyun eğip ‘kader’ diyerek şiddeti kabullenmeyecek, kendine dayatılan hayatla yetinmeyecek!

    Biz kadınlar ne İstanbul Sözleşmesi’nden, ne haklarımızdan ne de hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz! Ve yine biliyoruz ki eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam ancak kadınların dayanışması ve örgütlü mücadelesiyle mümkün!

    Kovid 19 salgını, emekçiler açısından sömürünün giderek arttığı, hukuksuz işten çıkarmaların yasal hale getirildiği, mobbingin katlandığı, yoksulluğun daha da derinleştiği bir dönem olarak ilerliyor. Yurttaşlar ülkenin dört bir yanında yapılan eylemlerde ‘geçinemiyoruz’ diyor. Artan sömürü, şiddet ve yoksulluk ise en çok biz kadınları etkiliyor. Pandemi döneminde erkeklere oranla işini kaybeden kadınların oranı %32 daha fazlayken, ev içi iş yükü artışı ise %65 daha fazla. Evlerin içi kadınlar ve kız çocukları için daha çok yükün, daha çok şiddetin ve daha çok baskının alanı haline geldi, geliyor.

    Artan hayat pahalılığı, neredeyse her kadını birer ev ekonomistine çeviriyor. Evin nasıl döndürüleceği, akşam ne pişirileceği, hangi marketten-hangi pazardan elimizdeki parayla ne kadar alışveriş yapılabileceği her birimizin aklında. Katlanan faturalar karşısında yerinde sayan ücretlerimizle en temel ihtiyaçlarımızdan bile kısmaya çalışıyor, ekonomik şiddetin de en derinini yaşıyoruz.

    Halkın ekmeği küçülürken 2022 yılı için planlanan bütçede ‘savunma ve güvenlik’ başlığına ayrılan pay tam % 30 arttı. Irak ve Suriye’ye sınır ötesi operasyon ve asker bulundurmayı da kapsayan tezkere iki sene daha uzatıldı. Savaşın etkisiyle yeni göçler, yeni yoksulluklar kapıda. Her savaş döneminde kadınlara daha çok şiddet ve yoksulluk olarak dönen savaş politikaları karşısında yerli ve göçmen kız kardeşlerimizle beraber barış istemeyi sürdürüyoruz, sürdüreceğiz!

    Tüm bu saldırılar karşısında kadınlar olarak mücadeleden vazgeçmiyoruz! İktidarın kadın katillerini koruyup kollarken mücadele eden, hayatlarına sahip çıkan kadınları cezalandırma yoluna gittiğini de biliyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Ankara’da kadınların birçok eylemine kolluk kuvvetleri saldırmış, siyasetçi kadınlara onlarca yıllık cezalar verilmiş, kadınlara cezaevlerinde çıplak arama dayatılmıştır. Kendisine sistematik şiddet uygulayan kocasını ölmemek için öldüren Çilem Doğan’a Yargıtay kararı sonrası hapis cezası verilmiştir. Başak Cengiz, cezasızlık politikalarının ve katilleri koruyan kararların bir sonucu olarak samuray kılıcı ile sokak ortasında katledilmiştir.

    Tüm bu saldırılar karşısında biz kadınlar eşitlik, özgürlük mücadelemizden, haklarımızdan, kazanımlarımızdan ve hayatlarımızdan asla vazgeçmeyeceğiz!

    İşşizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe, gericiliğe, tacize, tecavüze, şiddete, katliamlara ve savaşlara karşı birlikte mücadele edeceğiz!”

    “ŞİDDETSİZ BİR YAŞAM İÇİN MÜCADELEYİ BÜYÜTÜYORUZ”

    Yapılan basın açıklamasında, son dönemde Batıkent civarında yaşanan kadınlara yönelik şiddet ve taciz olaylarına da dikkat çekildi. Konuya ilişkin şu açıklama yapıldı:

    “Tacize karşı birlikte ses çıkaracağımızı, parklarımızı meydanlarımızı terk etmeyeceğimizi ve mahallelerimize sahip çıkacağımızı da buradan duyuruyoruz. Batıkent, kadınlar ve çocuklar için güvenli hale gelene kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. İki kız çocuğuna yönelik tacizi engellemeye çalışırken katledilen Batıkentli komşumuz Haydarcan Kılıçdoğan’ı da burada anıyoruz. Meydanları, sokakları terk etmiyoruz! Güvenli mahalleler, güvenceli işler ve şiddetsiz bir yaşam için mücadeleyi büyütüyoruz!”

    PİRHA/ANKARA

  • Yargıtay Çilem Doğan’ın cezasını onadı

    Yargıtay Çilem Doğan’ın cezasını onadı

    PİRHA- Yargıtay, kendisine şiddet uygulayan ve fuhuşa sürüklemeye çalışan kocası Hasan Karabulut’u öldürdüğü için 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Çilem Doğan’ın cezasını onadı. Karar kesinleşince Doğan, tekrardan cezaevine girecek.

    Adana’da yaşayan Çilem Doğan, 2013’te evlendiği kocası Hasan Karabulut’u, şiddet gördüğü ve kendisini fuhşa sürüklemek istediği için 8 Temmuz 2015’te tabancayla vurarak öldürmüştü. Ardından tutuklanan Doğan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılandığı Adana 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘tahrik ve iyi hal indirimi’ ile 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

    Çilem Doğan’ın avukatı, müvekkilinin uygun görülecek adli kontrol tedbirleriyle tahliye edilmesi için talepte bulunmuş ve mahkeme heyeti Çilem Doğan’ı 20 Haziran 2016’da 50 bin TL kefaletle tahliye etmişti. Dava ise Yargıtay’a gönderilmişti.

    5 yılın ardından bugün mahkemenin Doğan’a verdiği 15 yıllık hapis cezası Yargıtay tarafından onandı. Kararla birlikte Doğan, yeniden cezaevine girecek.

    Doğan’ın avukatı İsa Ayanoğlu ise alınan kararı Ceza Genel Kurulu’na taşıyıp karar düzeltme talep edeceklerini ve bu durumun adil olmadığını belirterek, kararın şiddet uygulayanları cesaretlendireceğini ifade etti.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Vestel’de Covid-19 önlemleri alınsın’ dedi işten atıldı; yarın duruşması var-VİDEO

    ‘Vestel’de Covid-19 önlemleri alınsın’ dedi işten atıldı; yarın duruşması var-VİDEO

    PİRHA-Vestel’de artan Kovid-19 vakalarına dair eyleme katılan ve “performans düşüklüğü” sebep gösterilerek işten atılan Yeliz Kurt’un, yarın (17 Ağustos) Manisa Adliyesi 1. İş Mahkemesi’nde saat 10.00’da duruşması var. Manisa İşçi Kadın Meclisleri temsilcisi Yeliz Kurt, işine geri dönmek istediğini ve bu davanın emsal olmasını istedi. 

    Vestel’de üretim işçisi olarak çalışan Yeliz Kurt, Covid-19 sürecinde firma tarafından alınmayan önlemlerin alınması için Manisa İşçi Kadın Meclisleri Temsilcisi adına 10 Ağustos 2020 tarihinde bir basın açıklaması yapmıştı.  Bunun üzerine Kurt, 4 yıldır çalıştığı firmadan performans düşüklüğü gerekçe gösterilerek işten çıkarıldı.

    Yeliz Kurt, işten çıkarılma sürecini PİRHA‘ya anlattı. Kurt, işverenlerin uzlaşma sürecini kabul etmediğini, işe iade ve firması hakkında tazminat davası açtığını söyledi.

    “PANDEMİDE ÖNLEMLER ALINMADI”

    Kurt, Covid-19 önlemlerin alınmadığını ve çalışanların saatlerce çalıştırıldığını söyleyen Yeliz Kurt, şunları kaydetti:

    “10 Ağustos 2020 yılında Covid-19 sürecinde Vestel firmasına, İşçi Kadın Meclisleri olarak tedbirlerin alınması için çağrıda bulunarak bir basın açıklaması yaptık. Ben orada bir çalışan olarak önlemlerin alınmasını, iş yerlerinin dezenfekte edilmesini ve işçilerin sürekli 12 saat çalıştırılmaması gerektiğini söyledim. Sonrasında 24 Ağustos günü haksız bir şekilde işten atıldım. Bunları dile getirirken işverene çağrımız şuydu: Birlikte yapabileceğimiz önlemler varsa  gelin hep birlikte mücadele edelim, şeklinde çağrımız vardı ama işverenler çalışanları dinlemedi. Ne yazık ki karına kar, parasına para ekledi. Çalışanların ölümünü göze alarak bile bu tutuma devam ettiler. Sonrasında işveren uzlaşma süreci başlattı ama biz kabul etmedik. Dava süreci başladı.”

    “TEK TEMENNİM İŞİME GERİ DÖNEBİLMEK VE İŞTEN ATILAN TÜM İŞÇİLERE EMSAL OLMASI”

    İşten çıkarılan Manisa İşçi Kadın Meclisleri temsilcisi Yeliz Kurt çağrıda bulundu.

    Kurt, “17 Ağustos günü saat 10.00’da Manisa Adliyesi’nde davanın 3. Duruşması görülecek. Şahitlerimiz var, bilirkişi raporumuz geldi. Tam anlamıyla duruşmaya hazırız. Dolayısıyla karar çıkabileceğini düşünüyoruz. Haklı olduğum bu davada tek temennim, tekrar işime geri dönebilmek ve bütün haklarımı alabilmek olduğu gibi, kararın haksız yere işten atılan tüm işçilere emsal olmasıdır. Haksız ve hukuksuz şekilde işten atılan hiçbir kadın asla yalnız yürümeyecek”diye konuştu.

    Berfin YILDIZ / MANİSA

  • KESK’li kadınlar: Kadınların taleplerini yok sayan TİS istemiyoruz-VİDEO

    KESK’li kadınlar: Kadınların taleplerini yok sayan TİS istemiyoruz-VİDEO

    PİRHA- KESK Kadın Komisyonu, 2 Ağustosta, milyonlarca kamu emekçisi ve emeklisinin yaşamını doğrudan etkileyen TİS sürecine ilişkin açıklama yaptı. Komisyon, “Siyasal iktidar yaşadığı çöküşten ve ekonomik krizden salgını korku ve baskı aracına dönüştürerek, toplumu ve emeği daha fazla sömürerek çıkmaya çalışıyor. Kadın emeğine yönelik açık bir saldırı var. Kadınların taleplerini ve sorunlarını yok sayan TİS istemiyoruz” dedi.

    KESK Kadın Komisyonu, 2 Ağustosta, milyonlarca kamu emekçisi ve emeklisinin yaşamını doğrudan etkileyen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecine ilişkin taleplerini dile getirdikleri bir basın açıklaması yaptı.

    KESK Kadın Komisyonu Sekreteri Döne Gevher Koyun’un okuduğu açıklamada, ‘TİS sürecine haklarımıza, emeğimize, ücretlerimize, iş güvencemize saldırıların arttığı, ağırlaşan çalışma yaşamına bir yandan da pandeminin, savaşın, şiddetin ve ekonomik, ekolojik başta olmak üzere çoklu krizlerin eşlik ettiği koşullarda karşılıyoruz’ denildi. Koyun, bu koşullara mahkûm olmayacaklarını ve KESK’li kadınlar olarak bu TİS dönemine ilişkin belirledikleri her biri yaşamsal öneme sahip özgün ortak talepleri etrafında birlikte mücadele edeceklerini belirtti.

    “PANDEMİ AKP-MHP ORTAKLIĞI TARAFINDAN BİR FIRSAT ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    AKP’nin 19 yıllık iktidarı boyunca saray şatafatı ve bir avuç sermaye sınıfının aşırı zenginleşmesi uğruna doğaya, kadına ve emeğe saldırılarının sonu gelmediğini, nerdeyse ülke kaynaklarının sonunu getirildiğini ifade eden Koyun şunları dile getirdi:

    “Diğer yandan AKP’nin, özellikle 2015 genel seçim sonuçları ile birlikte, iktidarını kaybetmemek adına MHP’yi de yanına alarak hız verdiği savaş politikalarının yarattığı tahribat onulmaz boyutlara ulaştı.  Bu aymazlık halinin yarattığı ekonomik kriz, bugün çok daha derinleşmiş ve tüm kesimleri etkisi altına almış durumda. Doğanın tahakküm altına alınmasının sonuçlarından birisi olarak ortaya çıkan Covid-19 pandemisi de AKP-MHP ortaklığı tarafından bir fırsat aracına dönüştürüldü. Siyasal iktidar yaşadığı çöküşten ve ekonomik krizden salgını korku ve baskı aracına dönüştürerek, toplumu ve emeği daha fazla sömürerek çıkmaya çalışıyor. Bir taraftan topluma evde kal çağrısı yapılırken diğer taraftan ne ekonomik, ne sosyal hiçbir destek sağlanmadığını, sağlık emekçileri başta olmak üzere, emekçilerin yaşamlarının hiçe sayıldığını hepimiz ölümle burun buruna çalışmak zorunda kaldığımız bu dönemde çok daha acı bir şekilde tecrübe etmek zorunda kaldık.

    “SİYASAL İKTİDAR KATİLLERİN, TECAVÜZCÜLERİN YANINDA YER ALIYOR”

    Pandemi ve ekonomik krizle birlikte kadınların işgücü piyasasından çekilme hızının, kadın işsizliği ve yoksulluğunun hiç olmadığı kadar arttığını belirten Koyun sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bu dönemde, kadına yönelik şiddet de aynı oranda artıyor. Zira, ataerkiye, cinsiyetçi politikalara ve cezasızlığa ek olarak, işsizlik ve yoksulluk kadınları şiddet karşısında çok daha çaresiz bırakıyor. Hal böyle iken bir yandan da Erdoğan’ın Saray rejimi şiddetle mücadele mekanizmalarına savaş açmış durumda.  Kadını, çocuğu, LGBTİ+ları erkek şiddetinden koruyan en önemli kazanımlarımızdan birisi olan İstanbul Sözleşmesinden bir gece yarısı kararnamesi ile çıkılması bunun en veciz örneği oldu. Böylelikle aslında siyasal iktidar, katilleri, tacizcileri, tecavüzcüleri cesaretlendirerek açıkça yanlarında olduğunu ilan etmiş oluyor.  Diğer yandan,  2016 yılından bu yana çocuk istismarcılarına af getirmek için çabalayan AKP-MHP bloğunun son hamlesi, çocuk istismarı dahil bazı katalog suçlarda tutuklama gerçekleşebilmesi için kuvvetli suç şüphesinin “somut delillere” dayanması koşulunu dördüncü yargı paketiyle birlikte yasalaştırması oldu.  Siyasal iktidarın tüm bu niyet ve girişimlerini açıkça, kadın, LGBTİ+ ve çocuk düşmanlığı olarak gördüğümüzü ve bu düşmanlığa karşı mücadelemizi büyüterek sürdüreceğimizi ifade etmek istiyoruz.”

    “KADINLAR ÜREME MAKİNESİ OLARAK GÖRÜLÜYOR”

    AKP iktidarının, milliyetçi, tekçi, dinci, muhafazakâr, mafyatik, politikalarını, neoliberal politikalar aracılığıyla sürdürmesinin bedelini en çok kadınların ödediğini vurgulayan Koyun; “Neoliberalizm doğrultusunda şekillendirilen yeni emek rejiminin yapı taşları olan, yarı zamanlı, evden, performansa dayalı gibi esnek çalışma türleri güvencesizlik ve yoksullaşma temelinde tüm emekçileri olumsuz etkileyecek bir strateji.  Ancak, bu stratejinin özellikle ve öncelikle kadınlar üzerinden kurgulanıyor ve uygulanıyor olmasının ideolojik ve politik nedenleri bulunuyor.  Eve sabitlenmek istenen kadın emeği ile hem devlet üstlenmesi gereken sorumluluklardan kurtulmayı,  hem de küçük devlet olan aile içinde kadınları daha kolay kontrol edebilmeyi amaçlıyor. Bu amacın bir parçası olarak bir yandan da sosyal politikaların geriletilmesi, ücretlerin düşürülmesi, yaşlı, hasta ve çocuk bakım kurumlarının sayısının azaltılmış olması gibi politikalar da,  Covid-19 salgını fırsata çevrilerek kalıcı hale getirilmek istenen esnek çalışmayı kadınlar için cazip hale getiriyor. Tüm bunlarla birlikte, kürtaj sınırlandırılması, boşanmanın zorlaştırılması ve gebelik takibine ilişkin politikaları göz önüne aldığımızda, kadınların hem ücretsiz emek gücü olarak hem de geleceğin ucuz işgücünü ve savaşa verilecek kurbanları büyütecek üreme makineleri olarak eve hapsedilmek istendiğini açıkça görebiliyoruz” şeklinde konuştu.

    “KADIN EMEĞİNE YÖNELİK AÇIK BİR SALDIRI VAR”

    Çalışma yaşamında esas hale getirilmek istenenin güvencesizlik olduğunu da belirten Koyun şunları kaydetti:

    “Güvencesizlik biz kadınlar açısından mobbingi, ayrımcılığı artırıyor, örgütlenmenin ve hak aramanın önüne geçiyor. Performans yarışı da, ev ve bakım yükümlülüğünü taşıyan kadınlar açısından çok daha fazla çabayı gerektirirken yine baskıyı artıran bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Kamuda güvenceli çalışmanın fiilen ortadan kaldırıldığı KHK’lerle işten atma gibi yasa ve hukuk dışı uygulamalarda görüldüğü gibi otoriterliğin keyfiliği, hesap vermezliği, yeni emek rejiminin tesis edilmesinde “yol temizleyici unsurlar” olarak kullanılıyor. İhraç politikasının birçok amacının yanında, AKP’nin kadını geleneksel cinsiyetçi rollere hapsetme, bağımlı kılma amacının bir parçası olduğunu görmek, kadın emeğine yönelik açık bir saldırı olarak nitelendirmek gerekiyor.”

    “MEMUR-SEN’DEN BİR BEKLENTİMİZ YOK, GÖLGE ETMESİN YETER”

    ‘Her iki yılda bir bugüne dek 5 kez kurulan grevsiz, yetkisiz bir masaya sıkıştırılarak imzalanan toplu iş sözleşmelerinde, kamu emekçilerinin her seferinde daha da katmerlenmiş bir yoksulluğa mahkûm edildiğini, haklarının eridiğini, kadın temsiliyetinin ısrarla reddedildiğini ve kadın taleplerinin görmezden gelindiğini gördük’ diyen Koyun son olarak şunları aktardı:

    “Bu tabloda büyük vebali bulunan, İstanbul Sözleşmesi2nin iptalini de büyük coşkuyla karşılayarak siyasal iktidarın yanında saf tutan Memur-Sen, bu yıl bir kez daha masaya oturacak.  Bugüne dek kamu emekçileri lehine tek bir kazanıma imza atmayan ve hatta maaş zammı dahi alamadığımız bir toplu sözleşme imzalayan konfederasyon olarak tarihe geçen Memur-Sen’den emekçilerin hiçbir beklentisi olmadığını çok iyi biliyoruz. Hele hele biz kadınların, İstanbul Sözleşmesinin iptalini destekleyen Memur-Sen’den, gölge etmemesinden başka hiçbir beklentisi olamaz. Ayrıca TİS masasını en hafif ifadeyle “uzlaşma” masası haline getirenlerin imzaladığı sözleşmenin nezdimizde bir hükmü de bulunmuyor.

    KESK olarak,  4688′ in ve bu yasayla kurulan TİS masasının antidemokratik olduğunu,  tarafların belirlenmesinden, imza yetkisine kadar gerçek bir toplu pazarlıktan uzak olduğunu, ayrıca kadınların taleplerini ve sorunlarını yok sayan cinsiyet körü bir düzenek olduğunu yıllardır ifade ediyoruz.  Öte yandan TİS masasında kadın temsilinin olması ve kadın taleplerinin ayrı başlık ve fasıllarda tartışılması için yıllardır büyük çaba sarf ediyoruz.”

    KESK’li kadınların 2022-2023 yılları için imzalanacak TİS sözleşmesinde yer almasını istediği talepleri ise şunlar:

    1-ILO standartları ve kamu emekçisi kadınların fiziksel ve sosyal koşulları dikkate alınarak, çalışan hamile kadına doğum öncesi 8 hafta, doğum sonrası 24 hafta olmak üzere en az 32 hafta ücretli doğum izni verilmelidir. Doğum sonrası ücretli-ücretsiz izin ile süt izni kullananlar sosyal ve özlük hak kaybı yaşamamalıdır.

    2-ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi imzalanmalıdır. Kadınlara ve LGBTİ+lara uygulanan ayrımcılık, fiziksel cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet ve taciz, sözlü sataşma, ısrarlı takip ve dijital taciz son bulmalı,  toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir çalışma yaşamı ve ortamı sağlanmalıdır.

    3-Boşanan, boşanma aşamasında olan, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet ve taciz, ısrarlı takibe uğrayan kadın emekçilerin tayin ve yer değişikliği talepleri herhangi bir belge ibrazı istenmeksizin kabul edilmelidir.

    4-Çalışma yaşamında şiddet ve taciz aynı zamanda çalışanların sağlığı sorunu olarak görülmeli ve İşçi Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun çalışmalarının bir parçası haline getirilmelidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve şiddet ve tacizin önlenmesine yönelik eğitimler ve farkındalık çalışmaları kadınların ve LGBTİ+ bireylerin ihtiyaç duyabileceği sağlık ve/veya psikolojik destek kurul çalışmalarının parçası haline getirilmelidir.

    5-8Mart’ta tüm kamu çalışanı kadınların ücretli izinli sayılması için yasal düzenleme yapılmalıdır.

    6-Kamu kreşleri yeniden açılmalıdır. Kadın erkek fark etmeksizin en az 50 çalışanın olduğu işyerlerinde, ücretsiz, nitelikli, anadilinde ve gerektiğinde 7/24 hizmet verecek, istihdam biçimine bakılmaksızın tüm çalışanların yararlanacağı kreşler açılmalıdır.

    7-İstanbul Sözleşmesi’nin feshi iptal edilmeli, sözleşmenin etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır.

    8-Kadınların çifte mesaisi göz önünde tutularak erken emeklilik ve yıpranma payı sosyal güvenlik sistemine dâhil edilmelidir.

    9-Nüfusu 50 bini geçen belediyelerde şiddete ve istismara uğrayan kadın ve çocuklar için sığınma evleri açılmalı, sığınma evlerinin uluslararası standartlara uygun hizmet verecek hale getirilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmetlerden trans kadınların da yararlanması sağlanmalıdır.

    10-Kamuda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortadan kaldırmak ve kadınların yönetim düzeylerinde yer almalarını sağlamak için cinsiyet eşitliği sağlayan mekanizmalar uygulanmalıdır.

    11-Eğitim alanında müfredat toplumsal cinsiyet eşitliği esas alınarak düzenlenmeli, cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımcılığının ortadan kalkması için okul öncesinden itibaren tüm kademelerde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eğitimi zorunlu ders olarak okutulmalıdır.

    12-HPV aşısı (rahim ağzı kanser aşısı) ücretsiz olmalıdır ve özellikle risk grubundaki kadın emekçiler başta olmak üzere 26 yaşından büyük olsalar dahi tüm kadınlar açısından aşıya ulaşımın önündeki engeller kaldırılmalıdır.

    13-Talepleri halinde kadınlara regl dönemlerinde ayda 2 gün ücretli izin hakkı tanınmalıdır.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

     

  • Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor-VİDEO

    Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor-VİDEO

    PİRHA- EŞİK tarafından düzenlenen mitingde bir araya gelen binlerce kadın ve LGBTİ+ HDP’ye yönelik saldırıda katledilen Deniz Poyraz’ın fotoğraflarını taşırken, iktidara “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğiz’ mesajı verdi.

    “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” demek için EŞİK tarafından düzenlenen miting, Maltepe miting alanında yapıldı. İstanbul’un pek çok ilçesinin yanı sıra Konya, Bursa, Balıkesir, Gömeç, Elazığ, Tekirdağ, Isparta, Datça, Kırklareli’nin aralarında olduğu çok sayıda kentten kadınlar ve LGBTİ+’lar isyanlarını buluşturdu.

    Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) tarafından düzenlenen “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” mitingi için binlerce kadın İstanbul Maltepe miting alanında buluştu. Kadınlar miting alanına yürüyüş yaparak geldi.

    Sosyalist Kadın Meclisleri, Özgür Genç Kadın, Yeni Demokrat Kadın ve HDK’li kadınlar İdealtepe köprü altında buluştu. Miting alanına “Yaşasın kadın dayanışması”, “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganıyla yürüdü. Polis “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganının yasadışı olduğunu iddia ederek kadınlara müdahale tehdidinde bulundu. Kadınlar polisin tehdidine slogan atmaya devam ederek yanıt verdi.

    İki ayrı arama noktasından geçerek miting alanına gelen kadınlar ve LGBTİ+’lar pankartları, dövizleri ve sloganlarında İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini taşıdı. Polis gökkuşağı bayraklarına el koyarken, polisin LGBTİ+ bayraklarına el koyma saldırısı üzerine kitlenin bir kısmı ikinci arama noktasında polis barikatlarını yıkarak miting alanına girdi.

    Mitinge katılan kadınlar ve LGBTİ+’ların büyük bir kısmı Deniz Poyraz’ın resimlerini taşıdı. Mitingde bir araya gelenler “Deniz Poyraz isyanımızdır”, “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganları atarken, “İstanbul Sözleşmesi bizim” sloganını hep bir ağızdan haykırdı. 

    Mitinge, Sosyalist Kadın Meclisleri, Özgür Genç Kadın, Halkların Demokratik Kongresi Kadın Meclisleri, Hakların Demokratik Partisi Kadın Meclisi, Özgür Kadın Hareketi, TİP’li kadınlar, EKA, Emek Partili Kadınlar, Ekmek ve Gül, Tuzla’dan Genç Kadınlar, Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği, Gülsuyu Gülensu Kadın Dayanışma Evi, Üniversiteli Kadınlar, Yeni Demokrat Kadın, Kızıl Okyanus LGBTİ, Sosyalist Kadın Hareketi, Kadın Zamanı Derneği, Kadın Savunması, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Nar Kadın Dayanışması, KESK Kadın Meclisi, Gömeç Kadın Konseyi, Burhaniyeli Kadınlar, Kocaeli Kadın Platformu, Kırmızı Biber Derneği, Datça Kadın Platformu, Demir Leblebi, DİSK’li Kadınlar, İşçi Emekçi Kadın Komisyonları, İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu, Deva ve CHP’li kadınlar katıldı.

    Ortak metni kadınlar ve LGBT+’lar okudu. “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” denilen açıklamada sözleşmeyi savunmaya devam edeceklerinin altını çizdiler.

    Kalben’in sahne almasıyla başlayan miting Pınar Aydınlar’ın söylediği türkülerle kadınların halaylarıyla sürdü.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • ‘Haklarımızdan da, birbirimizden de vazgeçmiyoruz!’

    ‘Haklarımızdan da, birbirimizden de vazgeçmiyoruz!’

    PİRHA-‘İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula’ kampanya grubunun çağrısıyla ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nün 34. yıldönümü nedeniyle Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda bir araya gelen kadınlar; “Bu düzen haklarımızı gasp etmeye çalışıyor. Devlet katilleri koruyor. Biz kadınlar direnmeye, haklarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz.” dedi.

    ‘İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula’ kampanya grubunun çağrısıyla ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nün 34. yıldönümü nedeniyle kadınlar Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda bir araya gelerek, 1 Temmuz’a kadar eylemlerini devam ettireceklerini açıkladı.

    Yoğurtçu Parkı’nda buluşan kadınlar eylem öncesi 34 yıl önce yapılan ‘Dayağa karşı dayanışma yürüyüşü’nden tarihsel fotoğrafların yer aldığı bir sergi yaptı. Sergide yer alan fotoğrafları kadınlar tek tek anlattılar. Ardından basın açıklaması yapan kadınlar danslar ve halaylarla eylemlerine devam ettiler.

    Kadınlar, ‘Yıllarca mücadelesini verdiğimiz hakların bir gecede elimizden alınmasına, kadınların ve LGBTİ+’lerin hayatlarının iyice güvensiz, eşitsiz kılınmasına izin vermeye hiç niyetimiz yok’ 1 Temmuz’a kadar eylem yapmaya devam edeceklerini söylediler.

    34 YIL ÖNCE BAŞLATILAN MÜCADELEYİ ZAMAN TÜNELİ OLUŞTURARAK ANLATTILAR

    ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nün üzerinden 34 yıl geçti. Bu mücadelenin başladığı yer olan Yoğurtçu Parkı’nda buluşan kadınlar fotoğraflardan zaman tüneli oluşturdu. Zaman tüneli mor kurdelelerin ağaçlara bağlanarak fotoğrafların tutturulmasıyla oluşturuldu. Serginin yapıldığı yerde kadınlar gezerek sergideki fotoğrafları tek tek anlattı.

    “DEVLET KATİLLERİ KORUYOR”

    Sergide sergilenen 31 adet fotoğraf anlatılırken kadınlar şunları dile getirdi:

    “9 Haziran 2009’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Nahide Opuz davasında erkek şiddetine maruz kalan bir kadının savcılığa başvurduğu halde etkili korunmamasına ayrımcılık dedi. Türkiye’yi tazminata mahkûm etti. Bu kararla AİHM, tarihinde ilk defa aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkûm etmiş oldu. Maalesef kazandığımız haklara rağmen bugün devlet hala kadınları korumuyor. Kadınların eylemlerini engellemek için alınan onca ‘önlem’, yığılan yüzlerce polis, bir kadın şiddete dair şikâyette bulunduğunda nedense ortada yok. Her gün onlarca kadın ‘devletin müdahale etmesi için ille de ölmem mi gerekiyor’ diye sosyal medyadan sesini duyurmaya çalışıyor.

    İçişleri Bakanı’nın mafyayla ilişkilerini, devletin bir suç şebekesi olduğunu Youtube’da dinlemeden önce de kadın cinayeti faillerini koruyan düzenden biliyorduk. Gülistan Doku’dan, Nadira’dan, İpek Er’den biliyorduk. Soruyoruz: Yeldana Kaharman’ın ölümünün Tolga Ağar’la bağlantısını açığa çıkaracak etkin bir soruşturma niye yürütülmüyor? Polise gitmesine rağmen Yeldana niye korunmadı? AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan Nadira Kadirova’ya dair soruşturma niye alelacele kapatıldı? Gülistan Doku nerede? Şüpheli Zaynal Abakarov nasıl oldu da kaçtı? Hiçbirinin tesadüf olmadığını biliyoruz. Katilleri devlet koruyor. Katilleri, bizim haklarımızı gece yarası kararnameleriyle gasp edebileceğini zannedenler koruyor.”

    “KUŞAKLAR BOYU VERDİĞİMİZ MÜCADELELERLE KAZANDIKLARIMIZI GERİ VERMEYİZ”

    ‘Erkek vuruyor devlet koruyor’, ‘1 Temmuz’da İstanbul Sözleşmesi için sokaktayız’ ve ‘1 Temmuz’da İstanbul Sözleşmesi için isyandayız’ sloganlarının atıldığı eylemde fotoğraf anlatımlarının ardından basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasını 1987 yılında gerçekleştirilen yürüyüşün düzenleyicileri arasında bulunan Ayşe Düzkan okudu.

    Düzkan yaptığı açıklamada geçtiğimiz hafta ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nün 34. Yıl dönümü olduğunu hatırlatarak şunları dile getirdi:

    “34 yıl önce binlerce kadın burada Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda bir araya geldi. İlk defa ev içinde şiddete karşı kitlesel bir eylem yaptı. ‘Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz’ dedi. O günden bugüne bu mahalle, bu sokaklar sayısız kadın eylemi gördü. İsyan ederek çıktığımız evlere bir daha dönmedik. Eşit ve özgür yaşama yolunda burada, bu zaman tünelinde anlattığımız gibi pek çok kazanım elde ettik. Saldırılarla karşılaştık çoğu zaman ama haklarımızı gasp etmeye çalışan erkeklere, erkek-devlete karşı hep direndik.

    Şimdi bir gece yarısı kararnamesiyle çekildik dedikleri, meclisin tamamının onayıyla yürürlüğe girdiği halde mecliste gündem dahi etmeden tek adamın kararıyla yürürlükten kaldırmaya kalktıkları İstanbul Sözleşmesi’nin hikâyesi, işte bu mücadelenin hikâyesi. O gün burada başlayan yürüyüşün bir sonucu. Bizlerin kuşaklardır erkek şiddetine karşı verdiğimiz mücadelenin bir kazanımı. Yani onu biz var ettik, kimse bizden bir gece yarısı alamaz.”

    “HAKLARIMIZDAN DA, BİRBİRİMİZDEN DE VAZGEÇMİYORUZ”

    Düzenin bir gasp düzeni olduğunu vurgulayan Düzkan açıklamasına şöyle devam etti:

    “Haklarımızın, hayatlarımızın gasp edildiği, katillerin sırtının sıvazlandığı bir düzendir. Yeldana’yı, Nadira’yı, Gülistan’ı öldürenlerin cezasızlık zırhıyla korunduğu, homofobinin, transfobinin, nefretin, kadın düşmanlığının körüklendiği, emeğimize, bedenimize, hayatımıza el koymanın ‘ailenin bütünlüğü’ diye yüceltildiği, bizleri korumakla yükümlü olanların en önce haklarımızı ihlal ettiği bir düzendir. Ama biz 34 yıldır hiçbir hakkımızı kolay elde etmedik. Kimseye bırakmaya, vazgeçmeye niyetimiz yok. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyoruz. Bunu LGBTİ+fobiyle meşrulaştırma çabalarına karşı susmuyoruz. Haklarımızdan da, birbirimizden de vazgeçmiyoruz.”

    “1 TEMMUZ’A KADAR BULUNDUĞUMUZ HER YERDE EYLEM YAPACAĞIZ”

    İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kalkacağı tarih olan 1 Temmuz’a kadar çeşitli eylem ve etkinlikler yapacaklarını belirten Düzkan son olarak şunları aktardı:

    “Ne olursa olsun kazanacağımıza inanıyoruz çünkü 34 yıl önce burada bir grup feministin çabasıyla başlayan mücadele bugün bir çığa dönüştü. Her evde, her iş yerinde, her üniversitede, okulda, sokakta yükseliyor artık. Biz kadınlar susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

    1 Temmuz’a kadar bulunduğumuz her yerde, tüm araçlarımızla İstanbul Sözleşmesi’nin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin kadınlar ve LGBTİ+’lar için neden bir hayat mücadelesi olduğunu anlatıyoruz. 1 Temmuz’da ise sokakta buluşuyoruz. Haklarımız bizim. Hayatımız bizim. Mücadelemiz bizim. İstanbul Sözleşmesi bizim. Eşit ve özgür yaşama hakkımızdan vazgeçmiyoruz.”

    NE OLMUŞTU?

    Çankırı’da Mustafa Durmuş adlı bir hakim, dayak nedeniyle boşanmak isteyen bir kadının davasını, ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemeli’ diyerek reddetmişti. Kadınlar erkek şiddetinin toplumda nasıl meşru görüldüğünü örnekleyen bu karara karşı önce protesto telgrafları çektiler, adliyelere toplu gidip dava dilekçeleri verdiler. Bu karara ve dayağı meşru sayan sisteme karşı mücadele genişledi ve bir miting yapma fikri olgunlaştı. ‘Anneler günü’nde yapılması planlanan ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’, valilik engeliyle ‘Anneler günü’nden bir hafta sonra, 17 Mayıs’ta gerçekleştirildi. Mitinge katılan yaklaşık 2500 kadın, ‘Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz’, ‘Haklı dayak yoktur’, ‘Dayak aileden çıkmadır’ sloganları attılar ve tüm kadınları, dayağa karşı dayanışmaya çağırdılar.

    İstanbul’da 12 Eylül askeri darbesi sonrası ilk izinli, kitlesel kadın yürüyüşü olan ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’ Kadıköy iskeleden başladı, Yoğurtçu parkındaki mitingle devam etti. Yürüyüşü, ‘Feminist’ ve ‘Kaktüs’ dergilerinden kadınlar, Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği’ni kurma hazırlığı yapan kadınlar ve bağımsız feministler örgütledi. Aile içi şiddete, dayağın meşrulaştırılmasına karşı düzenlenen 17 Mayıs eylemi, sadece kadınların düzenlediği ve katıldığı ilk yürüyüş oldu.

    (HABER MERKEZİ)