PİRHA-Sivas Katliamının 32. Yıldönümünde yaşamını yitirenler PSAKD Yenimahalle Şubesi’nde dönülen semahlar ile anıldı. PSAKD Yenimahalle Şube Başkanı Kamil Ateşoğulları konuşmasında, Alevilere dönük katliamların her dönem yaşandığına vurgu yaptı.
2 Temmuz Sivas Katliamının 32. Yılı dolayısıyla katledilen 33 aydın, yazar ve sanatçı için Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Yenimahalle Şubesi çağrıcılığında anma programı düzenlendi.
Batıkent Emek ve Demokrasi Güçleri’nin katılımı ile gerçekleştirilen yürüyüşte “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atıldı.
“KERBELA’DAN BUGÜNE KADAR KIRIMLARA UĞRAMIŞ BİR TOPLUMUZ”
Açılış konuşmasında Alevi katliamlarını hatırlatan PSAKD Yenimahalle Şubesi ve Cemevi Başkanı Kamil Ateşoğulları, şunları kaydetti:
“Kerbela’dan bugüne kadar kırımlara uğramış bir toplumuz. Madımak Alevi tarihinde önemli bir olay. Çünkü Alevi örgütlenmesi o tarihte başladı. Önce Alevileri fiziki olarak yok etmeye çalıştılar. Sonra Aleviliği öldürmeye çalışıyorlar. Sahte Alevi kurumları kurdular. Orta Doğu kan gölü. Öldürülenler Suriye’de yine Aleviler oldu. Biz toplumsal barış istiyoruz. Demokratik bir Türkiye istiyoruz. Bizim anladığımız anayasa değişikliği ile onların anladığı anayasa değişikliği farklı. Demokratik bir Türkiye’yi kendi ellerimiz ile kurmak istiyoruz.”
Hasan Şeneldik Dedenin verdiği gülbengin ardından semahlar dönüldü. Nimet Yıldız, Ali Ekber Eren, Kamber Nar katliamda yaşamını yitirenler anısına ezgiler seslendirdi.
PİRHA-Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Sivas Madımak Oteli Katliamı’nda adı geçen kişilerin serbest bırakılması hakkında konuştu. Ateşoğulları, kendi ideolojisine yakın olan kişileri tahliye ettikleri halde farklı görüşten oldukları için serbest bırakılmayan kişileri işaret ederek, “Özellikle cezaevinde yaşları ilerde olmalarına rağmen muhalif oldukları için serbest bırakılmayan kişiler için tahliye düşünmüyorlar” tepkisinde bulundu.
1993 2 Temmuz’da Sivas’ta bulunan Madımak Oteli’ne binlerce gerici, dinci güruh saldırarak ateşe vermiş, aydın, yazar ve sanatçının olduğu 33 kişi yanarak katledilmişlerdi.
32 yıl aradan sonra Anayasa Mahkemesi ‘terörle bağlantısı’ olmadığı gerekçesiyle 17 kişi hakkında tahliye kararı verdi.
Verilen kararın Aleviler tarafından büyük bir tepkiyle karşılandığını söyleyen PSAKD Batıkent Şube Başkanı, eski Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Ankara Milletvekili Kamil Ateşoğulları, devlet kendine yakın gördükleri kişileri serbest bırakırken farklı görüşü savundukları ve yaşları ileride olmalarına rağmen birçok siyasi mahkumu tahliye etmediğini vurguladı.
YAŞLARI İLERDE OLDUKLARI HALDE BİRÇOK MUHALİF KİŞİ SERBEST BIRAKILMIYOR
Ateşoğulları, Sivas Madımak Katliamı sanıklarının serbest bırakılmasının toplumda büyük bir tepki yarattığını ifade ederek, “Özellikle Kürt hareketinden dolayı cezaevlerine konulan insanların birçoğu belki de yaşamlarının sonunda olmalarına karşın onlara tahliye falan düşünmüyorlar. Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi olduğu halde muhalif olan kesimler hakkında böyle bir karar uygulanmıyor. Saldırıları düzenleyen kişiler Almanya’da yerleri belli olduğu halde hatta kırmızı bültenle aranmasına rağmen herhangi bir işlem yapılmıyor. Hatta bir kısmı Sivas’ta yaşıyor. Suç işleyenler kendi düşüncesindense her şey onlar için mübah, daha önce de birçok kişiyi bu şekilde bıraktılar” şeklinde konuştu.
Yaşanan hukuksuzluklara ve adaletsizliğe ortak ses çıkarılması gerektiğinin altını çizen Ateşoğulları, “Türkiye’de herkes birlikten söz ediyor. Türkiye’de 13-14 milyon emekli var bu rakamla ülkede iktidar değiştirebilecek bir güce sahip. Şu an emekliler adına birçok sendika ve örgüt kurulmuş. Bu sendikalar ve kurumlar neden biraraya gelmiyor. Bu parçalı şekilde olan sendikaların örgütlenip seçimde bir ağırlık koymaları lazım, onlar bu şekilde haklarını alabilirler. Bizi suçu hep karşıya atıyoruz ama kendimizde aramıyoruz” ifadesinde bulundu.
“ARTIK HUKUK DEVLETİ DEĞİLİZ; BU DÜZENİ KARŞIMIZA ALMAMIZ LAZIM”
Düzende yaşanan sorunlara karşı bütün demokratik güçlerin sorunlarını bir kenara bırakıp ortak bir noktada birleşmeleri gerektiğini ifade eden Ateşoğulları, muhalif kurumlara çağrıda bulundu. Ateşoğulları, konuşmasında şunları söyledi:
“Şimdi devlet Gezi sürecine katılan insanların fotoğraflarına bakıp kimliklerini tespit etmek istiyorlar. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Artık hukuk devleti değiliz. Eskiden hukuk devleti olmalı derdik şimdi de kararnamelerle yaşıyoruz. Bir kişinin isteğiyle her şey yapılabiliyor. Artık tahliye edilen kişilerin tekrar cezaevine almazlar, ancak bize düşen bazı görevler var. Bizim bu düzeni karşımıza almamız lazım. O yüzden tüm demokrasi ve demokrasi güçlerinin aralarındaki tartışmaları bırakıp biraraya gelmeleri belli ilkeler çerçevesinde birlikteliği sağlamaları gerekiyor. Kimsenin biz yokuz, anlaşamıyoruz gibi konuşmaya lüksü yok. Herkes ayrı ayrı örgütlemeler üzerinden varlığını sürdürmeye çalışıyor.”
PİRHA- PSAKD Batıkent Şubesi/Cemevi’nde, Maraş Katliamı’nın tanıkları yaşadıklarını anlattı. Etkinliğe katılan PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi tarihinin katliamlarla dolu olduğunun altını çizdi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi/Cemevi’nde “1978 Maraş, Maraş Katliamı Tanıkları Anlatıyor” başlıklı panel düzenlendi. O dönemin tanıklarından Birgül Sarıkaya ve Hamit Kapan’ın katıldığı anma etkinliğinde Maraş ve tüm yaşanan katliamlarda yaşamlarını yitirenler için çerağ uyandırılırken, 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Cemevi yönetiminden Türkan Akbıyık ise etkinlik öncesi deyişler okudu.
“YILIN HER GÜNÜNÜ ANMALARLA GEÇİREN BİR COĞRAFYANIN ÇOCUKLARIYIZ”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe yaptığı konuşmada, “Neredeyse yılın her gününü anmalarla geçiren bir coğrafyanın çocuklarıyız, takvim yapraklarında yer kalmadı. Bugün evet Maraş 46. yıl dönümünde katliamda yaşamını yitiren canlarımızı anmak için toplandık. Ama bugün aynı zamanda yine sadece suçları sınırın ötesinden geçimlerini sağlamak için getirdikleri malları satmak isteyen çocukların üzerlerine bombaların atıldığı yıl. Çocuk yaşta insanların katledildiği yıl Roboski” dedi.
“ALEVİLER DÜNYANIN HER YERİNDE AYNI YÖNTEMLERLE KATLEDİLİYOR”
Takvim yapraklarında yer kalmadığını belirten Erçe, “Ama şunu da ifade etmek istiyorum ki bazen zaman değişiyor, mekân değişiyor, coğrafya değişiyor ama değişmeyen bir şey var Alevilerin kaderinde kader dediğime bakmayın Alevilerin yaşadığı her şey aslında onların bir nevi kaderi değil ama onlara kader olarak biçilmiş dedim ya coğrafya değişiyor zaman değişiyor değişmeyen bir şey var. Aleviler dünyanın her yerinde aynı yöntemlerle katlediliyorlar” diye konuştu.
“MARAŞ İNSANLIĞIN BİTTİĞİ YERDİR”
Söz alan PSAKD Batıkent Şube Başkanı Kâmil Ateşoğulları ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’ de yaşananlar bir insanlık suçu. Yapılan katliamlar bir insanlık suçu olduğu için insanlık suçunda zaman aşımı yoktur. Bu ülkede adaletsiz ve hukuka aykırı çok şeyler yapıldı. Bu nedenle bunları unutmayalım ve bunları yeniden gündeme getireceğiz. Bunları gündeme getirebilmek için de siyaset ve iktidar olmanın çok önemli olduğunu görüyoruz. Çünkü artık Türkiye’de yargı yok, güvenilecek hiçbir şey yok. Tek bir şey var ne yapıp yapıp iktidar olmak ve bunları çözmek gerek. Maraş insanlığın bittiği yerdir”
“MARAŞ KATLİAMI UZUN YILLAR TARİHİMİZDE YER ALMADI”
Maraş katliamı tanığı Birgül Sarıkaya ise, Maraş katliamının uzun yıllar tarihte yer bulmadığını belirterek, “Coğrafyamız gerçekten kanla dolu. Bütün katliamlar, bütün yok oluşlar, bütün kayıplar tarihlerde yer aldığı halde Maraş katliamı uzun yıllar tarihimizde yer almadı. Bu beni en çok yaralayan süreçtir ta ki 2011 yılına kadar. Son 17 yıl gündemde tutulup kendi STK’larımız, kendi cemevlerimiz ve Alevi canlarımızla birlikte yürütülen bu anlatımlarımızla sizin gibi gelen canlara sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Maraş Katliamı anlatımlarıyla ilgili bu konuda iki kişiden biriyim ben ve diğeri Hamit abi katliam sürecinde görmüş olduğu işkenceye aktarıyor bense yaşadıklarımı aktarıyorum” diye konuştu.
“YAŞADIĞIMIZ DRAM, TARİHİMİZİN EN BÜYÜK DRAMI”
“Yaşadığım sürece son nefesimize kadar bu görevi götüreceğiz” diyen Sarıkaya, ” Yaşadığımız dram tarihimizin en büyük dramı. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in söylemiş olduğu güzel bir cümle var onunla söze başlamak istiyorum; ‘Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz. Bir ölür bin geliriz, bizi öldürmek kurtulmuş mu?’ Bizi öldürmek kurtuluş değil.
46 yıl sonra bile olsa kendi sesimizi buradaki kıymetli canlara duyurabilme huzurunu yaşıyorum. Alevi halkını Maraş’ta toprakları çok verimsiz çok kötü olan ve sivrisineklerin bulunduğu yerlere Alevileri koymuşlar daha sonraki yapılan istimlahlarla ile birlikte Aleviler oraları verimli hale getirince doğal olarak Aleviler ekonomik olarak güçlenmişler. Ekonomik olarak eli güçlü olunca da Maraş’ın içerisinde sürekli dükkân alıp ticaret yapan Alevi Kürt halkı vardı ve bundan da çok rahatsız oluyorlardı. Çünkü orada şöyle bir anlayış vardı Biz Alevilerin altında çalışabilecek yapıda insanlar değiliz çünkü biz Müslümanız onlar Kızılbaş. Kızılbaşların böyle bir hakkı yok. Bu hakkı onlardan alma fikir olarak düşünüyorlardı. Hala da emin olun aynı zihniyetle devam ediyorlar” diye konuştu.
“BİR HAFTA ZULMÜ YAŞAMAK ZORUNDA KALDIK”
Maraş’a anmaya gidenlerin hala zorla içeri alındığını belirten Birgül Sarıkaya, “Basın açıklamasıyla insanlarımıza ulaşmamıza engel oluyorlar. Oysa biz oraya sadece karanfillerimizi alıp götürmek için gitmekteyiz sadece karanfil bırakacağız. Maraş denildiği zaman benim aklımda kalan havanın çok sisli, çok puslu olduğuydu. Çünkü evler, dükkanlar yanıyor. Normal sobalardan çıkan bir sis değil bu, insanlar yanıyor. Karanlık bir iklim ve sokaklardan akan insan kanı. Biz bir hafta bu zulmü yaşamak zorunda kaldık, bırakıldık neden Alevi kimliğimizden, inancımızdan dolayı” dedi.
“KATLİAM GÜNÜNE KADAR MARAŞ’TA YAŞADIM”
Maraş’ta doğup büyüdüğünü ama aslen Dersimli olduğunu belirten Maraş Katliam sanığı Hamit Kapan, “Dersimli bir ailenin çocuğuyum. 38 Dersim Terselesinden sonra Maraş’a yerleşmiş bir ailenin çocuğuyum. Kureyş aşiretindeyim. Katliam gününe kadar Maraş’ta yaşadım. Yörük Selim Mahallesi’nde büyüdüm. Maraş Yörük Selim Mahallesi dayanışmayı, birlikte olmayı, birlikte mücadele etmeyi, ortaklaşmayı en üst seviyede yaşayan bir mahalle olarak yaşamını sürdürürken sonraki yıllarda devrimcilerin de o bölgede siyasal bir yapıya bürünerek o birlikteliği, o dayanışma ruhunu en üst seviye taşımış bir mahalledir. Özellikle Maraş’ın o Sünni, gerici, yobaz halk Yörük Selim Mahallesi’ne elini kolunu sallayarak giremezlerdi ta ki katliam günü onları kışkırtanlara kadar. Ben Maraş Katliamı’nı genellikle üç başlıkta anlatmaya çalışıyorum; birincisi katliam öncesi ülkemizde ve Maraş’taki siyasi ve ekonomik yapılanmaların gelişmelerin anlatıldığı, ikinci bölümde vahşeti ve direnişi, üçüncü bölümde ise işkenceleri ve göçü işlemeye çalışıyorum. Çünkü bunların üçü birbirine bağlı ayrı düşünülmemesi gereken önemli kısımlardır diye düşünüyorum” dedi.
Maraş Katliamı’nın hala günümüzde hesabının sorulmadığını belirten Kapan, “Yaraları sarılmamış ve hala günümüzde yaralarımız kanıyor, hala günümüzde mezarlarımız kayıp, hala gerçek failler, bu işi tezgahlayan, planlayan gerçek sorumlular kavuşturulmamış, açığa çıkarılmamış, hesabı sorulmamış bir katliamdır.
Katliam günlerinde yeni doğan ya da o yıllarda 5-6 yaşında olanlar bugün 50 yaşında ama hala çocukların, insanların kulaklarına yaşadıkları katliamı, vahşetini fısıldıyorlar ve katliamı yaşayanlar her an hissediyorlar anlatırken, katliamı hissediyorlar, bugün Birgül Can’ın hissettiği gibi. Dolayısıyla Maraş Katliamı 19.00’da başladı 26’sında da bitti diye düşünüp, orada kaldı diye düşünmemek gerekir hala yaşıyor, hala sürüyor ve hala hesabı sorulmamış bir katliamdır” diye konuştu.
“MARAŞ KATLİAMI’NDAN 15 GÜN ÖNCE ZENGİNLER ‘MARAŞ’TAN ÇIKIN’ DENİLEREK UYARILMIŞ”
Hamit Kapan, Maraş Katliamı’na giden süreci anlatarak şunları kaydetti:
“Aslında ülkemiz üzerinde çıkarları olan uluslararası sermaye güçleri ve onların yerli oligarşik işbirlikçilerinin genel çıkarları giderek tehlikeye, çıkmaza giriyordu. İşte bunun önüne geçebilmek, toplumsal muhalefeti bastırabilmek için ülkemizde bir 12 Eylül faşizmi, diktatörlüğünün koşullarını için buna gidecek yol da yavaş yavaş döşeniyordu. 24 Ocak kararları ancak ve ancak böylesi bir askeri diktatörlükle yürütebilirdi. Asıl amaçları da buydu.
Maraş Katliamı’ndan 15 gün önce Maraş’taki fabrikatörleri, zenginleri ‘Maraş’tan çıkın, Maraş’ta çatışmalar olacak’ biçiminde uyarıyorlar ve onları Hatay’da otellere yerleştiriyorlar. Maraş Katliamı günleri öncesi yılbaşı arifesi olduğu için Milli Piyangocu kılığında birilerinin Maraş’a getirilip yerleştirildiği geçeği var. Bunların hepsi mahkeme tutanaklarında mevcut. Daha sonra Milli Piyango Genel Müdürlüğü’ne bu şahısların ismi soruluyor, ‘Maraş’ta bu isimler adında bayiniz var mı’ diye soruluyor, hayır. ‘Bizim Maraş’ta o isimlerde seyyar bayilerimiz yoktur’ deniliyor. Buradan anlaşılıyor ki o isimler bir yerlerden getirilip Maraş’a yerleştirilmiş. Belki çoğunu tanırsınız o dönem Ankara’nın Bahçelievler, Karşıyaka, Keçiören semtlerinde oturduğu bilinen; Hüseyin Yıldız, Haluk Kırcı, Mustafa Ülger, Remzi Çayır, Mustafa Ömür, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Güneş o dönem ülkenin genelinde siyasi cinayetler işlemiş, akademisyenlerimizi, aydınlarımızı, gazetecilerimizi katletmiş eli kanlı katillerdir.”
PİRHA- PSAKD Yeni Mahalle Şubesi ve Cemevi’nde yapılan panelde konuşan Cuma Erçe, kayyım politikaları eleştirerek “Biz kimsenin dilinden, dininden, renginden, cinsiyetinden, dünya görüşünden dolayı horlanmadığı, ötekileştirilmediği, katledilmediği, öldürülmediği bir dünya istiyoruz. Çok ağır bedeller ödeyerek kazandığımız bütün haklarımızı elimizden bir bir almak için çalışan siyasal iktidarla da karşı karşıyayız” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yenimahalle Şubesi ve Cemevi’nde “Cumhuriyet tarihinde ilk Alevi örgütlenmesi” başlıklı panel gerçekleştirildi. Panel, PSAKD Batıkent Şube Başkanı, eski Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Ankara Milletvekili Kamil Ateşoğulları’nın moderatörlüğünde, Eski Adalet Bakanı Mehmet Seyfi Oktay, Türkiye Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Timisi’nin katılımıyla yapıldı.
Panel; Hasan Dede’nin çerağ uyandırması ve gülbengin ardından, PSAKD Disiplin Kurulu Üyesi Kamber Nar’ın söylediği deyiş ve nefesler ile başladı.
“BEDELLER ÖDEYEREK ALDIĞIMIZ HAKLARIMIZI ELİMİZDEN ALMAYA ÇALIŞAN BİR İKTİDAR İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe panelin açılışında yaptığı konuşmasında, çok tarihi bir buluşma gerçekleştirildiğini vurgu yaparak, “Gerçekten yaşarken değerini bilmediğimiz değerlerin Hakk’a uğurladıktan sonra arkasından ne söylerseniz çok anlamı olmuyor. Bugünlere nasıl geldiğimizi bize anlatacak ya da hatırlatacak olan üstatlarımız burada. Az önce sevgili dedem gülbeng okurken aklıma şu geldi; Aleviler ne ister? Aslında Aleviler bütün isteklerini bir gülbenge sığdırırlar. Evet biz kimsenin dilinden, dininden, renginden, cinsiyetinden, dünya görüşünden dolayı horlanmadığı, ötekileştirilmediği, katledilmediği, öldürülmediği bir dünya istiyoruz. Bütün börtü böceğin, bütün canlıların özgürce yaşam alanı bulduğu bir dünya istiyoruz. Aslında istediğimiz açıkçası bir Rıza Şehri ama evet çok ağır bedeller ödeyerek kazandığımız bütün haklarımızı elimizden bir bir almak için de çalışan, gecesini gündüzüne katan ve büyük programlar, büyük organizasyonlar geliştiren siyasal iktidarla da karşı karşıyayız” dedi.
Erçe, iktidarın kayyım politikalarını eleştirerek, “Bugüne kadar uğruna nice bedeller ödeyerek kazandığımız haklarımızı bir bir ellerimizden alıyorlar. Seçme seçilme hakkı kadar kutsal bir hak uğruna nice bedelleri ödeyerek kazandığımız bir hak bugün bir irade tarafından halkın iradesine darbe yapılarak ellerinden alınıyor. Esenyurt’ta başladı, Dersim Merkez’de ve Ovacık’ta devam ediyor. Dolayısıyla Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin genel örgütlülüğü ve Alevi kurumlar adına çok açıkça söylüyorum bu darbe girişimidir, açıktan bir darbedir. Bu halkın iradesine vurulan darbeyi ve darbecileri şiddetle kınıyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun halkın iradesine karşı saygısızlık yapanlar ancak diktatörlerdir. Dolayısıyla bir dikta rejimiyle karşı karşıyayız. Sadece seçilmişlerin görevlerine Kayyum atanmıyor, Aleviliğe de bugün Kayyum atadılar. O kadar ileri gittiler ki Kültür Bakanlığı kontrolünde Alevi Bektaşi kültür ve Cemevi Başkanlığı oluşturarak Aleviliği yok etmek, Alevileri öldürmek yetmedi Aleviliği öldürmek için Aleviliğe kayyum atadılar” diye ekledi.
Kamil Ateşoğulları ise “Alevilerin örgütlenme sürecini anlayabilmek için 1960’lı yıllara gitmek gerekiyor. 1964’lere Alevi derneklerinin kurulduğunu bilmek gerekiyor. 1963 yılında, 1961 Anayasası hazırlandıktan sonra Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’di. 65 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden gözden geçirildi ve birtakım haklar verildi. Bu haklar düzenlenirken bir sınıf eklendi o güne kadar din hizmetler sınıfı yoktu, 65 yılında bunu da yaptılar. Bu noktaya gelinceye kadar 64 yılında bir dernek kuruldu bunların işaret fişeği ya da ilk adımı olarak Ankara’da bir olay gerçekleşti. Bunu bilmekte yarar var diye bu paneli bunun üzerine düzenledik” diye konuştu.
“TOPLUM KENDİSİNE VERİLEN NE GİBİ HAKLARA SAHİP BUNUN FAZLA BİLİNCİNDE DEĞİLDİ”
Mustafa Timisi, öğrencilik yıllarında Aleviliğe karşı yapılan baskılar karşısında nasıl tutum aldıklarını belirterek, şunları söyledi:
” Yıl 1963, İsmet Paşa Başbakan, iktidarda. Bizler öğrencileriz; ben akademide Seyfi Bey Hukuk Fakültesi’nde, diğer arkadaşlarımız Ankara Üniversitesinin çeşitli fakültelerinde okuyan Alevi öğrencileriyiz. Çok fazla birbirimizi tanıyor değildik. İsmet Paşa hükümeti 61 Anayasası’nın getirdiği genişlik içinde, Diyanet İşleri Teşkilatı’nı, Türkiye’de yaşayan tüm inanç gruplarını özellikle Alevi inanç gruplarını da içine alan yeni bir düzenlemeye gitti. Diyanet İşleri Teşkilatı ile ilgili bir tasarı hazırlıyor orada ilk defa Mezhepler Müdürlüğü adı altında bir birim oluşturuluyor. Bu birimin içinde de ülkede var olan Şiilik, Alevilik diğer inanç gruplarını da içine alan onların da inançsal algılarını isteklerini karşılayabilecek bir birim kurmak istiyor. Devrin Adalet Bakanı Hayri Mumcuoğlu diye bir zat, Tekirdağ milletvekili. Bu haber basında yer alınca, çok büyük bir fırtına koparıldı. Özellikle gerici çevrelerin de desteğiyle, perde arkasında Diyanet İşleri Teşkilatı’nın da tahrikleriyle ‘ne demek istiyorsunuz, kim bunlar? Aleviler var mı? Ne ihtiyaçları var? Alevilik herhangi bir mezhep mi, itikat mı ?’ gibi böylesi bir takım gerekçeleri ileri sürdüler. Hatta bir yazar, ‘camilerimizde mum söndü mü yaptıralım?’ diyerek bu kadar densiz, ileri düzeyde rahatsız edici suçlamalarda bulundu. O gün bütün basın bunları alabildiğine yaydı. Tabii bu Alevi toplumda rahatsızlık doğurdu. Ama 61 Anayasası’nın belli temel hakları öngörülmüş ama halk ve toplum kendisine verilen ne gibi haklara sahip bunun da fazla bilincinde değildi. Dolayısıyla sessiz ama kızgın üzüntülü bir ses bekliyor.
“GENÇLER OLARAK BİR ARAYA GELEREK, ALEVİLİKLE İLGİLİ BİR METİN KALEME ALDIK”
Timisi, gençler olarak bir araya gelerek bir metin kaleme aldıklarının altını çizerek, şunları söyledi:
“Bizde genç arkadaşlar toplandık kendi aramızda, ‘gidelim meclise onlarla bu konuyu tartışalım, bir hareket çıksın ve buna karşı bu tasarı desteklensin, CHP grubundan birtakım insanlarla görüşelim bu geri çekilmesin’ dedik ve bunun çalışmalarını yaptık.” Ama maalesef bizim büyüklerimiz o zaman ‘bırakın gençler bu böyle gelmiş böyle gider’ dediler. Tabii bu bizi rahatsız etti, bunun üzerine Ankara’da kendi aramızda çeşitli fakültelerdeki ulaşabildiğimiz kadar arkadaşlarımıza ulaştık. Ankara Cebeci’de toplandık ve orada bunu gündeme getirdik. Bizlerin istemlerine cevap verilmesi gerektiğine karar verildi. 12 kişilik bir tertip komite seçtik. Seyfi Bey’e böyle bir görev verdik, o bir çalışma yaptı. Bir araya gelerek bir metin hazırladık ve basına duyurduk. Çok büyük bir ilgi oldu. Özeti şu, Aleviler en az Sünni inanç mensubu yurttaşlarımız kadar haysiyetlerine, iffetlerine düşkün insanlardır. Aleviler insanı esas almıştır ırk, din, dil, renk gözetmeksizin insanı en yüce değer olarak gören bir anlayışın insanıdır. Hoşgörüsü vardır. Yasakları kabullenmez. Öte yandan madem ki eşitiz, eşit yurttaşız en az diğerleri kadar Alevi yurttaşlarımızın da devlet hizmetlerinden yararlanması gerekir. Bunu ve bu zihniyeti kınıyoruz hükümete de sesleniyoruz, bu tasarının arkasında durulsun geri çekilmesin.
EŞİT YURTTAŞLIK DİYORUZ, O GÜNLERDE BUNUN KAVGASINI VERDİK
İşte bu Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Alevi tarihinde Anadolu’da ilk olaydır. Örgütlü üniversite gençliği adına bir ilk olaydı. Müthiş bir rahatlama, müthiş bir takdir kazanıldı. Heyecanlandık, Türkiye’nin her tarafından tebrikler aldık. Seyfi Bey de, ben de, arkadaşlarım da bu gelişmelerden sonra bir panel düzenleyerek hocaları, milletvekillerini, avukatlar çağırdık. Mükemmel bir panel oldu. Her konuşan laikliğin ülkede yanlış uygulandığını, Alevilerle ilgili haksızlık yapıldığını, aslında devletin dini olmaması gerektiğini, dinin insani ve kişisel olduğunu, devletin hizmet verilecekse de eşit davranması gerektiğini belirttiler. Bugün herkes kullanıyor ya, ‘eşit yurttaşlık hakkı’ diyoruz, o günlerde biz bunların kavgasını verdik. Basında da müthiş bir kabul gördü.”
“GENÇLER OLARAK CEMAL GÜRSEL İLE GÖRÜŞTÜK”
Cemal Gürsel’in kendileri ile görüştüğünü de aktaran Timisi şu bilgileri verdi:
“Arkasından bir gün Nasır Zeytinoğlu, Cemal Gürsel’in Genel Sekreteri aradı. Cemal Gürsel, 27 Mayıs’ın Başkanı, devlet başkanı bizi köşke çağırdı. Kalktık gittik 4 arkadaş. Cemal Gürsel, ‘çok güzel şeyler yaptınız, mükemmel bir çıkış oldu’ dedi ve biz de kendisine anlattık. O da bize hiç unutmam, ‘Ben Alevi değilim’ dedi. Şu anda birçok kişi Cemal Gürsel’i Alevi olarak bilir. Hayır değil ama, ‘ben Alevi değilim ama askerde gördüm, tanıdım ülkeyi gezdim okudum şu an Alevi düşüncesi içerisindeyim’ dedi. ‘Keşke Yavuz Sultan Selim Sünniliği değil de Alevi olmuş olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyanın önde gelen devleti olurdu’ dedi. Tabii biz heyecanlandık, cesaret aldık. Bunun üzerine, ‘Diyanet İşleri Teşkilat yasa tasarısı var, Aleviler olarak bir yaylım ateşi altındayız. Müthiş bir yobaz tehlikesiyle karşı karşıyayız, bununla ilgili gayretinizi bekleriz’ dedik.”
İnsanca yaşamanın koşulunun demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğunu belirten Mehmet Seyfi Oktay ise şunları söyledi:
“Tarihe baktığımız zaman, tarihte birkaç çeşit yönetim biçimleri oluşturulmuş. Komünizm oluşmuş, faşizm oluşmuş, demokratik ve değişik sistemler oluşmuş. Bu sistemlere baktığımız zaman, insan onurunu, insan haysiyetini, insanın gelişmesini sağlayacak olan ve onu ön planda tutacak sistem demokratik, laik, sosyal hukuk devletidir bundan vazgeçmemek, bunun peşinde olmamız lazım. Kurtuluşumuz, insanca yaşamımız bunlara bağlı diye düşünüyorum. Milletvekilliği, Adalet Bakanlığı kısmet oldu, nasip oldu görevlendik ve bu görevimiz esnasında Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığım dava sayısı 74’tü. 74’ü de iptalle sonuçlandı. 74 tane yasa iptal olmasaydı ne olurdu diye düşündüğümüz zaman demokratik, laik sistem biçimi oluşurdu. Onun için de bu 74 tane davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıyınca düşmanlarım çoğaldı.”
PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi Başkanı, Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yaptığını vurgulayarak, Diyanet’in büyük bir holding durumunda olduğunu söyledi. Türkiye’yi İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalıştıklarını belirten Ateşoğulları, laikliğin olduğu yerde Diyanet’in olamayacağını kaydetti.
Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
“Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet”in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi Başkanı, 19.Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.
“HEM ÜLKEDE HEM ÜLKE DIŞINDA MİSYONERLİK GÖREVİ YAPAN BİR KURUM İSTEMİYORUZ”
PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
KAMİL ATEŞOĞULLARI: 1993 yılı görüşmelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bağlı olduğu Devlet Bakanı diyor ki ‘biz dinin emrine bir siyaset kabul ediyoruz.’ Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili değişik görüşler var. ‘Tümüyle devlet dışı sivil toplum mu yönetsin Diyanet İşleri Başkanlığını, yoksa orada bütün görüşler temsil mi edilsin?’ diye yıllardan beri bir tartışma devam ediyor. Hatta 1961 anayasası yapılırken o zamanki Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Aleviler de temsil edilsin dediği için gerici basından, çeşitli yazarlar tarafından hem ona hem de Aleviliğe çok hakaretler var. Alevi kökenli öğrenciler toplanıp dört imzalı bir bildiri yayınladılar. Dört kişiden ikisi Hakk’a yürüdü ikisi de Ankara’da yaşıyor. Kasım ayında da onlarla ilgili programımız olacak. Alevi örgütlenmesinin belki de ilk işareti, ilk adımı diyebiliriz ona. Biz Aleviler olarak, laik bir devlette altı ya da sekiz bakanlığın bütçesine dek bir bütçeyle bir Diyanet Başkanlığı istemiyoruz. Hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yapan bir kurum istemiyoruz ancak bu hükümet her şeyi kaldırır ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmaz. Avrupa’da, İngiltere’de birtakım yerler gördüm o kilise hangi inanca aitse onlar finanse ediyorlar. Bu özellikle sağ siyasetin ana damarıdır. Orduyu kaldırırlar, yargıyı her şeyi kaldırırlar ama Diyanet kaldırılmaz çünkü varlık nedenidir onların. Bir parti seçimlerde camilerde siyaset yapıyor. Haliyle kaldırmayacaktır onları ayakta tutan zaten bu yapıdır.
“İSLAM CUMHURİYETİNE DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR”
-Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?
Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kuruluşunda 1924’te orada çalışanlara hademe-i hayrat diyorlardı yani hayır için çalışanlar diyorlardı. Ama 1965’te din hizmetlerinin içine aldılar. En büyük bütçe onlarda. En alt bir görevli bile diğerlerinden çok daha yüksek bir maaşa bağlandı. Yani öğretmenlerden daha çok maaş aldılar. Çeşitli camiler, çeşitli tarikat ve cemaatlere ait olduğu için paylaşmış durumdalar. Zaten Milli Eğitim Bakanı şunu dedi açık açık: ‘Sizin tarikat ve cemaat dediğinize bir sivil toplum kuruluşu diyoruz ve onlarla çalışmaya devam edeceğiz.’ Böyle bir kararları var. Biz demokratik bir cumhuriyet isterken, güvenlik konseptli bir cumhuriyeti yaşıyoruz, şimdi bunu da çok gördüler. Bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalışıyorlar.
“HER GÜN CAMİLERDE AKP’NİN PROPAGANDASI YAPILIYOR”
-AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?
İlk baştan beri onlarla, onların çalışmalarıyla var oldu. Bütün her gün bunların propagandaları yapıldı. Böyle bir yapılanma ile demokrasi falan çıkacağı da yok, her gün de zorlaştırıyorlar. Özellikle Alevilere yönelik en büyük asimilasyon çalışmalarını yapıyorlar.
“DİYANET BÜYÜK BİR HOLDİNG DURUMUNDA”
-Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Artık güven kalmadı Diyanet’e. Aslında büyük bir kavga var onların içinde ama dışarı yansıtmıyorlar. Paylaşım, rant kavgası var. Çok büyük bir holding durumunda şu anda Diyanet.
“İSLAMIN GEREKLERİ İÇİN HİZMET VERİYORLAR”
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
Milli Eğitim’in Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü var bünyesinde bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var. Bir de yurt dışında çeşitli kuruluşları var onların, birlik çalışıyorlar. Hep birlikte çalışıyorlar. Bütün inançlara eşit davranması gerekir diyor anayasada ama kendi özel yasalarında İslam gerekleri için hizmet verir anlayışı var. ÇEDES var, MESEM var, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli var. Daha geride ne var onu da bilemiyoruz. İstanbul Bahçelievler’de her okulu bir camiye bağlamışlar.
“LAİKLİĞİN OLDUĞU YERDE DİYANET OLMAZ”
-Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?
Gerçek laikliğin olduğu bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı ama Türkiye’nin özel koşulları falan diyerek burada böyle olması gerekiyor, açık açık bunu da söylüyorlar. Olmaması gereken her şey yapılıyor, özellikle de bu dönemde. Aleviler yönünden büyük saldırılar var. Bizim örgütlerimizin çok sıkı bir örgüt deneyimleriyle buna karşı çıkması gerekiyor. Birtakım uluslararası kuruluşlar Türkiye’ye yönelik kararları uygulamıyor.
“KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR”
-Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?
Diyanetin değil de İslamiyet’in ya da Sünni anlayışın kadına bakışı olarak değerlendirelim. Osmanlı’da örnek vereyim bir tanık olduğu zaman karşı taraf iki kadın göstermek zorunda tanık olarak. Mirasta da böyle, toplumsal yaşamda da böyle. Eve kapanan kadın istiyorlar, çalışan kadın değil. Kaç çocuk doğuracağına varana kadar karışıyorlar. Dört çocuk diyorlar ama dört çocuk nasıl beslenir onu hiç düşünen yok. Kadınları insan olarak görmüyorlar. Bütün İslam ülkelerini görüyoruz, bu Türkiye’ye de sirayet etti.
PİRHA-“Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” dosyamızın bugünkü konuşmacısı Alevi toplumunun önemli isimlerinden, 18. Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları. AKP’nin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarak kendisine göre bir Alevilik yaratmayı düşündüğünü belirten Ateşoğulları, “Alevi örgütleri şubelerinden başlayarak iyi bir eğitimden geçmeli. Çok sıkı örgütlenmeli ki bu saldırı önlenebilsin” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Alevi toplumunun önemli isimlerinden, 18. Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları‘na sorduk.
“‘ALEVİLERİ KIRA KIRA BİTİRİRİZ’ DEDİLER, BAKTILAR BU OLMUYOR ŞİMDİ ALEVİLİĞİ NASIL BOZARIZ DİYORLAR”
PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
KAMİL ATEŞOĞULLARI: Devlet rejim olarak cumhuriyeti kabul etmiş. Cumhuriyet kabul edilince uzun yıllar cumhuriyetin olduğu yerde demokrasi var sanılıyordu. Oysa öyle bir kayıt yok. Bizim istediğimiz, güvenlik konsepti üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil, demokrasi üzerine kurulmuş bir cumhuriyettir. Çoğulculuğu, laikliği, katılımcılığı ve buna benzer hakları içeren bir cumhuriyet istiyoruz. Kurulduğu günden bu yana öyle olaylar var ki hiç değinilmedi. Değinilmeyen olaylardan biri de Alevi katliamları idi. Bir iki tane de değil çok sayı da katliam var. Osmanlı döneminde birçok ayaklanma oldu. Osmanlı’da ‘Alevileri kıra kıra bitiririz’ dediler, baktılar bu olmuyor şimdi ‘Aleviliği nasıl bozarız’ diyorlar. Nasıl kendimize göre bir Alevilik yaratırız, bunları da kim eliyle yaparız… Son uygulamalar, başkanlığın kurulması, bir takım ekonomik olarak güçsüz olan özellikle köydeki cemevlerine devletin yardım etmek istemesi, zoraki olarak bağ kuruyorlar toplumla. Yıllardır uğraşıyoruz, Anayasa Konferansı düzenledik. Ben Bekir Bozdağ ile de görüştüm, onlara da yazılı raporlar sunduk. Başbakan Ahmet Davutoğlu ile de görüştük. Anayasa Alt Komisyonu’na da gittim. Alevilerin temel sorunlarını bilmeyen yok. Kamuoyu da biliyor, yetkililer de biliyor. Ama hiçbir gelişme sağlanmıyor. Özellikle Avrupa Birliği’ne 2004’de gitmiştim orada Avrupa Birliği çok önemli 3 karar aldı. Bunlar; Alevilik resmen tanınmalı, cemevleri yasal statü kazanmalı ve zorunlu din dersleri zorunluk olmaktan çıkmalıydı. Hiç uygulanmadı bunlar. Ancak hile yaptılar, zorunlu din dersleri ile ilgili bazı konular eklediler mevcut din dersleri kitaplarına. Onları okuttular ki onlar Alevilerin temel sorunlarını çözecek şeyler değildi. 2003’te Enerji Piyasası Kurumu bir karar almıştı. Cami ve mescit olayını çıkardılar, parantez açtılar; cami, mescit, havra, sinagog parantez içine alındı bir tek orada cemevlerini de almışlardı. Aleviler birtakım haklarını aldılarsa da mahkeme kararlarıyla aldılar. Hatta Alevi dernekleri, vakıflarının çoğu mahkeme kararları ile kuruldu. Tüzüğü gönderiyorsunuz mesala diyorlar ki ‘oradan Aleviliği, cemi, semahı çıkarın.’ Geriye zaten bir şey kalmıyor. Alevi örgütleri temel durumlara değiniyorlar bu iktidarın hoşuna gitmiyor. Kendi doğrultusunda hareket edecek bir kurum oluşturuyorlar. Ya da bir cemevini ziyaret ettikleri zaman oradaki resimleri kaldırıyorlar, kendilerine göre resim asıyorlar. Kendilerine göre dizayn etmek istiyorlar. Bunun bir sonuç alacağını sanmıyorum. Birtakım dernekler başvursa da bu başkanlığa, bu bağlamaz onları. Alevi Bektaşi Federasyonu olsun, Alevi Dernekler Federasyonu olsun, Alevi Vakıflar Federasyonu olsun bir araya gelerek bağımsız örgütleri de katarak genel bir politika çizmeleri gerekiyor.
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Zaten geri kalanları da yıllardan beri Alevi İslam, Alevi İslam diyen kesimlerdi. Onlardan oluşan bir şey. Kendini topluma kabul ettirememiş Alevi derneklerindeki kişiler vardı onlar da oralarda yer alarak hem bir gelir temin ediyorlar hem de orada bir yer kazanıyorlar. Masa başında oturup da bir cemevi başkanlığı kurarak biz bu işi çözeriz mantığı yanlış. Asıl kurumlar dururken hiç ilgisi olmayan kurumları muhatap alıyor. Onların verdiği raporlara göre başarı kazandık diyorlar ama bu tutmayacak.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN ANSİKLOPEDİSİ ALEVİLERCE KABUL GÖRMEYEN BİR KİTAP YIĞINI OLACAK”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Alevi örgütleri de bunu yapamayabilir çünkü ansiklopedi öyle kolay bir iş değil. Her konunun uzmanı olması gerekiyor. Bir ansiklopediyi incelediğimiz zaman her konuya bir kişi el atmış. Alevi örgütünde görev almış insanlar olabilir ama uzmanlık alanı o değil. Ansiklopedi konusunda Alevi örgütlerinden çok bu konuda gerçekten araştırmacılara, akademisyenlere büyük görev düşüyor. Oraya giden kişilerin hazırladığı ansiklopedinin de ne olacağını biliyoruz. Alevilerce kabul görmeyen bir kitap yığını olacak.
“ALEVİ AİLELERİN HEPSİ AYNI DUYARLILIKTA DEĞİL”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Milli Eğitim Bakanı’nın Meclis’te bir konuşması var, “sizin tarikat ve cemaat dediğiniz şeylere, biz sivil toplum örgütü diyoruz” diyor. Tarikat ve cemaatleri öne çıkarıyor, onları muhatap alıyor. Sanıyorum İstanbul Bahçelievler’de bir okulu oradaki bir camiye zimmetliyorlar. Bütün her yerde bunu yapacaklar. Alevi ailelerin hepsi aynı duyarlılıkta değil. Komşularımıza ayıp olur, esnafsa ‘bizden alışverişi keserler’, memursa ondan korkuyorlar. Ben çocuğuma din derSi okutmak istemiyorum demiyorlar, diyemiyorlar. Çok az sayıda insan vardır başvuran ve iyi de sonuçlar alındı onu da söyleyeyim. Türkiye gerekten demokratikleşmezse Aleviliğin olsun hatta Kürtlerin de sorunları var bunların çözüleceğini sanmıyorum. Çoğulcu yapıyı kabul etmeyen bir zihniyet var. Yasa çıkartırsınız, anayasaya belirli şeyler koyarsınız ama önemli olan kitlelerin bunu kabul edip, etmeyeceği. Toplumun bir araya gelip, ortak noktalar bulup, uzlaşmaları gerekiyor. Anayasa aynı zamanda bir toplumsal sözleşmedir. Türkiye tek parçalı bir ulus değil çok parçalı bir yapısı var hem inanç bakımından hem de etnik yapı bakımından. Türkiye Devleti bir cumhuriyettir deniliyor ya demokratik bir cumhuriyettir yazılmalı. Barış ancak böyle sağlanır. Bir anayasa çalışması aynı zamanda bir barış projesidir.
“ALEVİ KURUMLARI SIKI ÖRGÜTLENMELİ Kİ BU SALDIRI ÖNLENEBİLSİN”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Çeşitli cemevleri var, çeşitli anlayışlar var. Alevi İslam var bunun dışında daha farlı görüşler var. Aşağı yukarı her cemevinde ayrı bir Alevilik yorumu yapılıyor. Bir de son zamanlarda internet üzerinde bunlar çok tartışılıyor. Bunların tartışma yerleri buralar değildir. Hangi bilgi birikimi ile bu tartışmalara giriyorlar ben o nedenle karşıyım. Bir şey okuduklarında Alevilik böyle olmalı diyorlar. Yalnızca Sünniler değil Aleviler de Aleviliği kötü noktalara çekiyorlar. Bir kesim de ister cemde ister Hakk’a yürüme erkanında tek tip bir şey olmalı diyor. Bu Alevilikte asimilasyonu da getiriyor çünkü biz deriz ya Yol bir Sürek bin bir. Mesela eşimin Hakk’a yürüme erkanında bağlama ve deyişlerle kaldırdık. Bu da bir uygulama. Çok eskiden böyle yapılırmış. Biz şehirlere geldikten sonra onlara uyalım diye biz de bazı şeyleri katmışız Aleviliğe. Yurt dışı ve kentleşme olayı Alevilikte bir takım olumsuz sonuçlar yarattı. Düşkünlüğü sadece o kişinin Piri verir, şimdi Alevi örgütleri de bunu söylüyor öyle bir hakları yok. Alevi örgütleri şubelerinden başlayarak iyi bir eğitimden geçmeli. Çok sıkı örgütlenmeli ki bu saldırı önlenebilsin.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ NELER YAPACAĞI KONUSUNDA KARAR ÇIKARTMALI”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Belirli etkinlikler var yıl içerisinde, bunların çoğu artık bitmek üzere. Bu etkinliklerden sonra özellikle Eylül’den sonra Alevi örgütleri danışma kurullarını, örgütlerini, şubelerini toplayarak neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı. 2 tane dernekler federasyonu, 1 tane de vakıflar federasyonu var. Hepsi bunu yapmalı ondan sonra da bir araya gelinmeli. Bana kimse dokunmasın diyorlar ama kimse kurtulamayacak bu asimilasyondan. Toplanarak belirli bir politika üretilmeli ve bunu da iktidar partisinin mensupları ile görüşmeliler. 2013 yılında 18 sayfalık bir rapor hazırlamıştım. Cemevlerinin yönetimlerinin bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Aşurede 2 bin 500 lokma dağıtıldı onların 500’ü anca üyeydi herhalde. “Biz oraya üye olursak zarar mı görürüz” diye düşünüyorlar, zaten görüyorsunuz. Önce aktif insanları pasifleştirirler sonra sıra er geç onlara da gelir.
PİRHA- Yazar Kamil Ateşoğulları, Hacı Bektaş Veli’nin portresinden aslan ve ceylanın kaldırılmasına tepki göstererek, “İktidar kendi kafasındaki Aleviliği oturtmaya, kendi düşüncelerini egemen kılmak istiyorlar. Aleviler buna tepkisiz kalmamalı” dedi. Ateşoğulları ayrıca okullara imam atanmasına karşı İzmir’de 16 Eylül’de yapılacak mitinge katılım çağrısı yaptı.
Yazar Kamil Ateşoğulları, Hacı Bektaş Veli anma etkinliklerini ve Alevi gündemlerini PİRHA’ya değerlendirdi.
“SÜNNİ GENÇLERİN BU ETKİNLİKLERE GETİRİLMELERİ YARARLI OLUR”
Etkinliklerde ulaşım ve konaklama sorunlarının çözülmesi gerektiğini ve programların içeriğinin daha derinlikli bir çerçevede hazırlanması gerektiğini belirten Ateşoğulları, bu etkinliklere Aleviliği tanımaları açısından Sünni gençlerin getirilmesinin de yararlı olacağına değindi.
“ALEVİLİĞİ ORTADAN KALDIRMAK İSTİYORLAR”
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen Hacı Bektaş VeliAnma Etkinliklerinde, Hacı Bektaş Veli portresinden aslan ve ceylanın kaldırılmasını yorumlayan Ateşoğulları, “Onlar kendi kafalarındaki Aleviliği oturtmaya çalışıyorlar. Osmanlıdan beri çok can verilmiş ama ne Osmanlı ne Selçuklu ne de Cumhuriyet o noktaya gelemedi. Aleviliği ortadan kaldırarak kendi düşüncelerini egemen kılmak istiyorlar. Her türlü olanakları olduğu için bu cüreti bulabiliyorlar. Bütün suç devletin ama Alevilerin bu gibi durumlara biraz tepkisiz kalmasından da kaynaklanıyor” sözlerini kullandı.
16 EYLÜL’DEKİ MİTİNGE ÇAĞRI
Kamil Ateşoğulları, ÇEDES protokolü kapsamında okullara din görevlilerinin atanmasına toplumun tüm kesimlerinin tepki göstermesi gerektiğinin altını çizdi. Konuya ilişkin 16 Eylül’de İzmir’de yapılacak olan büyük mitinge katılma çağrısı yapan Ateşoğulları, şu sözleri dile getirdi:
“Pek de demokratik olmayan cumhuriyeti İslam cumhuriyetine döndürme hesabı içindeler. Bunu çok iyi görüp ona göre tavır almak gerekiyor. Burada Alevi derneklerine büyük görev düşüyor. Genel politikalar çizip, o politikalar içerisinde belli programları gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu sadece Alevilerin sorunu değil, demokrat tüm kesimlerin bir arada olması gerekir. Bu sebeple herkesin İzmir’deki mitinge katılmasını, Alevilerin Aleviliğe demokratik kesimlerin demokrasiye sahip çıkmaları gerekiyor.”
PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Millet İttifakı’nın kamuoyuna açıkladığı yeni anayasa metnini yorumladı. Ateşoğulları “Parlamenter sistemi getirip ondan sonra ne düşünecekleri belli değil. Yani eski dille atiye bırakılmış bir konu. Böyle bir anlayış yurt içindeki bütün çatışmaların, kavgaların, tartışmaların devam etmesi demekten başka bir şey değildir” vurgusunu yaptı.
Altı muhalefet partisi, güçlendirilmiş parlamenter sistem için Ankara’da bir araya gelerek uzlaştıkları anayasa metni önerisini paylaştı.
Güçlendirilmiş parlamenter sistem için ortaklaşan 6’lı parti, üzerinde uzlaştıkları anayasa metni önerisinde ne vaat ediyor Sosyal Demokrat Halkçı Parti döneminde milletvekilliği yapmış Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.
“GÜVENLİK KONSEPTLİ BİR CUMHURİYET YERİNE…”
Altılı masanın, “Anayasaya özgürlükçü anlayış kazandırılacak” iddiasına karşılık Kamil Ateşoğulları’nın ilk yorumu “toplumsal beklentiye şu anda yanıt verecek bir metin değil” yönünde oldu.
Hukukçu Ateşoğulları, “Siz bu koalisyondan gerçek manada özgürlükçü bir anayasa çıkacağı umudunu besliyor musunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Bizler 2011 yılında Demokratik Anayasa Konferansı yapmıştık. Orada da Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Alevilerin taleplerini sonuç bildirgesinde anlattık. Çoğulculuğu esas alan demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasa belirlemiştik. Bir takım çatışmaların, anlaşmazlıkların çözüm noktası burada yatıyor. Öyle bir durum olunca Anadolu’da yaşayan tüm etnik yapılar, vatandaş olarak, yaşayan tüm etnik yurttaşlar olsun gerekse inançlar olsun hepsinin çözümü buradan geçiyor. Çünkü güvenlik konseptli bir Cumhuriyet yerine çoğulculuğu esas alan özgürlükçü bir anayasaya ihtiyaç var.
Yeni metine de göz attım. Görev yerine yükümlülük getirilmiş, ‘özgürlük’ sözü de hiç kullanılmıyor. Özgürlük ismi ‘Hürriyet’e çevrilmiş durumda. Bu çalışmayı okurken aklıma şu olay geldi: Ankara Hukuk Fakültesinde Anayasa Profesörümüz Bülent Nuri Esen esprisi bol bir adamdı. Özgürlük yerine baba ev içerisinde ‘Hürriyet’ diyor, oğlu ise tam tersine Hürriyet yerine ‘özgürlük’ diyor. Çatışma devam ederken bir gün çocuk, anayasa dersine giriyor ve eve geliyor. Diyor ki ‘Baba, senin dediğin ‘Hürriyet’ de benim dediğim ‘Özgürlük’ de yanlış’. Baba ‘Neden?’ diye soruyor. Çocuk ise ‘Baba, bizim Bülent Hoca hep ‘Hörriyet’ diyor’ diye eklemiş.
Altılı masanın anayasa çalışmasına göz gezdirdiğinde aklıma bu geldi. Yani özgürlükler hep kalkmış, onun yerine ‘hürriyet’ gelmiş. Bazı yerlerde de görev yerine ‘yükümlülükler’ gelmiş. Zaten baktığımız zaman toplumsal beklentiye şu anda yanıt verecek bir metin değil. Çünkü metnin adı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’ diye geçiyor.
“ALEVİ VE KÜRT SORUNU ES GEÇİLMİŞ!”
“Daha çok siyasi haklar, talepler üzerinde durulmuş. Örneğin Alevilerin beklediği 24. Madde hiç yok. 24. Madde, vicdan ve din hürriyeti dedikten sonra 2. fıkrasında zorunlu din dersleri var ki Alevilerin en çok beklediği konulardan bir tanesi oydu. Bir de ana dil konusunda yine es geçilmiş. Resmi değil Türkçe olabilir ama değişik kesinler kendi dillerini kendi yerellerinde okuyup, öğrenip, konuşabilmeliler. Mesela bu da yok. Yani Hem Kürtler açısından hem Aleviler açısından bu çalışma eksik. Üzerinde durulmadan geçilen ciddi maddeler var, sanıyorum bunu geride bırakmışlar. Anlaşamadıkları hususlar olabilir diye düşünüyorum. İşte onlardan biri de 24 maddedir.
Ayrıca çalışma yaşamı, sosyal ve ekonomik haklar konusu da pek işlenmemiş. Lokavt hala devam ediyor. Ancak bunların tek amacı bir an önce parlamenter güçlendirilmiş sisteme geçmek.”
Altılı masanın anayasa taslağında ‘Eleştiri hürriyeti güvence altına alınacak’ vurgusu da yapıldı. Buradan yola çıkarak “Anayasanın 25 Maddesi’nde yapılacak değişiklik ile cezaevindeki binlerce düşünce suçlusu da özgür kalacak mı?” sorusuna ise Kamil Ateşoğulları şu yanıtı verdi:
“Bu doğru bir tespit. Ama biliyorsunuz ki biz de bir maddenin 1. fıkrasında çok güzel şeyler söyler ama geri kalan fıkralarında ‘ama, lakin, çünkü’ diyerek onu geri alır. Sunulan metinde çeşitli kurumlar üzerinde de durulmuş. Ama orada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare yapısı içinde kalınmasına hiç değinilmiyor. Yani inançla ilgili ne varsa hep sessizce geçilmiş. Acaba bu taslağı hazırlarken şunu mu düşündüler: ‘Biz şimdi bunları yapalım, geçelim. Hükümeti kazanır da bu dediklerimizi yaparsak ondan sonra bunları gündeme getiririz’ falan mı diyorlar. ‘Yani biz gidelim İslim arkadan gelsin’ diye bir laf var, ben öyle bir yaklaşım gördüm.
12 Eylül’ün tasfiyesi gerekiyor. Bu tasfiye için de sırf anayasada yapılan bir değişiklik değil 20’nin üzerinde yasada değişiklik yapılması gerekiyor ki gerçekten anayasanın uygulanabilmesi için ilgili yasaların da bir an önce gündeme getirilmesi lazım.
Şimdi vurgulanması gereken noktalardan birisi de ‘Eşit Yurttaşlık hakkı’. Yani inancı, etnik yapısı, kültürü ne olursa olsun Türkiye’de çok sayıda çeşitlilik var. Eski anlayış sürerse çatışmalar, kavgalar bitmez.”
“BU HALK LÜTUF İSTEMİYOR HAK VE ÖZGÜRLÜK İSTİYOR”
Hukukçu Kamil Ateşoğulları, hazırlanan çalışmanın içerisinde temel hak ve özgürlüklerle ilgili “pek bir şey yok” diyerek sözlerine şöyle devam etti:
“ ‘Zülfü yare dokunmak’ diye bir söz var ama burada dokunulamamış. Temel hak ve özgürlükler bağlamında esas konular var onlar bu çalışmada yok. Devletin yapması gereken şeyleri kimi çalışmalara koyuyorlar ve onu da sanki bir lütufmuş gibi sunuyorlar. Bu halk lütuf istemiyor; hak istiyor, özgürlük istiyor, baskıdan kurtulmak istiyor. Her şeyden öncesi aç kalmamak istiyor. Ayrıca bu çalışmada ekonomik ve sosyal haklar geriye itilmiş. Gerçekten bugün toplumun en büyük sorunu ekonomik ve toplumsal haklardır. Çünkü bir toplumda eğer ekonomi bozuksa o toplumsal yapıyı da belirliyor. İnsanlar toplumsal değerlerini kaybediyor. Muazzam bir dejenerasyon var.”
“ATİYE BIRAKILMIŞ BİR KONU”
Kamil Ateşoğılları, açıklanan anayasa metninde Alevi ve Kürt toplumunun görmezden gelindiğinin altını çizdi. Mevcut anayasa taslağının ülkedeki çatışma ve tartışmalara bir karşılık olamayacağını söyleyen Ateşoğulları şu yorumda bulundu:
“Avrupa Birliği sürecinde cami ve mescit esas alınmıştı. Ve ardından parantez açıldı ‘Cami, Mescit, Kilise, Havra, Sinagog’ denildi ama cemevi yok. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003 yılında aldığı bir kararda ‘Cemevi’ diye konulmuştu. Bu yanlışlıkla olmuştu ki sonra geri çıkardılar.
Yahya Kemal İstanbul’da bir lokantaya gidiyor ve kuzu kapama istiyor. Biliyorsunuz ki kuzu kapamanın üzeri yeşil marul, yeşil soğan ile kaplanır, altında da hep et olur. Yahya Kemal, yemeğin üzerini bir açıyor ki bir parça et var. Ama yemeğin adı ‘kuzu kapama’dır. Garsonu çağırıyor ve diyor ki ‘oğlum şuraya yanlışlıkla bir et karışmış. şunu da al götür’.
Devletin cemevi politikası her aklıma geldiğinde bu fıkrayı da anımsar oluyorum.
Şimdi ‘Aleviler şudur, Süryaniler böyledir’ diye tek tek anayasaya girmez. Onun yerine şunu yapabilirler: parantezin içerisine cemevini de eklerlerse büyük oranda bu konu çözülmüş olur. Ama bunlar onu yapmıyorlar. Gizli çalışmalarla ‘işte 1.500 cemevine gidip konuştuk. onların isteklerini aldık’ diyor ama kendi kurdurdukları kaba tabiri ile çakma Alevi örgütleri ile konuşmuşlar. Toplumda karşılıkları olmayan insanlarla konuşmuşlar ve onların su, elektrik talepleri sanki herkesin talebi gibi anlatıyorlar. Avrupa Birliği İlerleme Raporunda da değinildiği gibi 2004 raporunda cemevlerinin yasal statüye kavuşması Avrupa Birliği’nin aldığı bir karardır. Bunlara yaklaşmıyorlar, böyle küçük küçük lütuflarla Alevileri oyalamaya çalışıyorlar. Alevilerin isteği sloganlarında da belli; ‘Cem ibadetimiz cemevleri ibadethanemizdir’ diye bir söz var. Bizler yurttaşız, lütuf değil hak istiyoruz. Bir başka kesime ne veriliyor, ibadethaneleri nasıl tanınıyorsa bize de o şekilde yaklaşılması lazım.
Bunlar eski dille muhataralı konular. Anlaşmazlık çıkmasın diye anlaştıkları ortak paydada bir an önce güçlendirilmiş parlamenter sistemini getirip ondan sonra ne düşünecekleri de belli değil. Yani eski dille atiye bırakılmış bir konu olarak bu devam ediyor. Böyle bir anlayış da yurt içindeki bütün çatışmaların, kavgaların, tartışmaların devam etmesi demekten başka bir şey değildir.”
PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, cemevleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini yorumladı. Söz konusu kararname için “Her şeyin ucu açık bırakılmış” diyen Ateşoğulları, hukuki itiraz sürecinde Alevi federasyonlarının sokak eylemleriyle birlikte diplomatik girişimlerde de bulunmaları gerektiğini vurguladı.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan karara tepkiler devam ediyor.
“ÇÖZÜM YENİ BİR ANAYASADA!”
AKP hükümeti tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununa çözüm sağlamayacağını belirten 18. Dönem Ankara Milletvekili/Hukukçu Kamil Ateşoğulları, düzenlemenin detaylarını değerlendirdi. Ateşoğulları, Cemevi Başkanlığı’nın “Eşit yurttaşlık” taleplerine karşılık vermediğine vurgu yaparak şunları söyledi:
“Cem Vakfı’nın açmış olduğu bir dava ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı söz konusu. Hükümet şimdi ‘Bu davanın gereğini yerine getirdik. AİHM’in kararlarına uyuyoruz’ diyeceklerdir. Oysa Alevilerin istediği çimento, beton falan değil. Aleviler cemevlerinin statüsünün tanınmasını istiyor. Çünkü Avrupa Birliği’nin, Alevilerle ilgili 2004’te verdiği bir karar var. O dönemde görüşmeye ben gitmiştim. Gelen kurumlar da ‘Alevilik resmen tanınmalı’ diyordu. ‘Cemevleri yasal statüye kavuşturulmalı, zorunlu din dersleri de zorunlu olmaktan çıkmalı’ talebi vardı. Ancak bunlar hiçbir zaman yerine getirilmedi.
Şimdi cemevlerine bir takım yardımlar yapmak, cemevlerinin statüsünü kazanması anlamına gelmiyor. Anayasal güvence altına alınması için çeşitli yasalarda ‘cami, mescit, kilise, havra, sinagog’ gibi ibareler var. Oraya cemevlerini de ekleyebilirlerdi ama yapmadılar. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003’te aldığı bir karar vardı, orada sanırım yanlışlıkla ‘Cemevi’ de eklenmişti. Ne İmar Yasası’nda, ne Köy Kanunu’nda ne de devlet yasalarının hiçbirinde cemevi yok. Bunun çözümü yeni bir anayasadadır. Demokratik bir cumhuriyetin, çoğulculuğu esas alan bir anayasaya ihtiyacı var. Türkiye’de hem dil anlamında hem de inanç anlamında çoğulcu bir yapı var ve bu yapı kabul edildiği zaman zaten bu kavgalar da çatışmalar da biter diye inanıyorum. Yani Türkiye’de demokratikleşmeye ihtiyaç var. Ancak bu iktidarla da olmaz. Şimdi seçimde AKP gitse, bir başka hükümet gelse gene değişecek fazla bir şey olmayacak. Bu bir hükümet sorunu değil, bir devlet mantalitesi, bir paradigma olayıdır.”
“3 ALEVİ FEDERASYONU ÇOK CİDDİ ŞEKİLDE ÇALIŞMASI GEREK”
Kamil Ateşoğulları, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde cemevlerinin bir tanımlamasının olmadığının altını çizerek “Oluşturulan maddelerde ‘… imkanları dahilinde yapabilir, edebilir’ gibi ifadeler kullanılmış. Yani her şeyin ucu açık. Bunun aksine yasa oluşturulurken ‘yapar, eder’ gibi kesin ibareler kullanılmalıydı.
Hukuki itirazın önce Danıştay’da açılacak davayla başlayabileceğini söyleyen Kamil Ateşoğulları, sonraki aşamaların Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olduğunu da belirtti. “Danıştay’dan bir sonuç alınacağını sanmıyorum” diyen Kamil Ateşoğulları, konunun hukuksal bir sürece yayılacağını vurguladı. Ateşoğulları şöyle devam etti:
“Bu iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidecektir. Orada da ilgili sözleşmenin 9. ve 14. maddelerine göre dava açılıyor ancak ne olacak o da belli değil. Bu süreç daha 3-5 yıl kadar sürer gider. O zamana kadar da hükümet, Cemevi Başkanlığı ile ilgili atamalarını yapar. Ayrıca kendi kurdurdukları Alevi kurumları var, onları da bu süreçte besler, büyütürler. Ama bu süreç içerisinde 3 Alevi federasyonunun çok ciddi şekilde çalışması gerekiyor.
Hükümetin değişmesi halinde bile fazla bir şey beklemiyorum. O yapıdan doğrusu bir demokrasi çıkıp çıkmayacağı konusunda endişem var. Bunlar tanıdığımız, geçmişini bildiğimiz insanlar. Yani bu durumda hak alma mücadelesinin şiddete bağlı olmadan başka yolları olmalı.”
“HUKUKSAL SÜREÇ EYLEMLERLE DESTEKLENMELİ”
Hazırlanan düzenlemede zayıf gördüğüm nokta şu: Alevilerin tek sorunu cemevleri değil aslında. Ama cemevlerini kabul etmeleri Aleviliği de kabul etmeleri anlamına geldiği için daha çok cemevleri konusunda direniyorlar. İkincisi, Diyanet konusunda direniyorlar. Bir de zorunlu din dersleri konusu var. Bu konuların çözülmesi için Alevi örgütlerinin çok ciddi hukuksal mücadele vermesi gerek. Tabii bu hukuksal süreç, eylemlerle de desteklenmeli.
Hükümet, ortağı Devlet Bahçeli gibi ‘Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir’ gibi bir söz kuramıyor çünkü kendi tabanını kaybetme durumu var. Bahçeli’nin bu sözü mahkemelerde kullanılamaz ancak bu söz AKP’ye karşı yapılacak görüşmelerde kullanılabilir. Aleviler, eşzamanlı sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimleri olmalı. Mesela Venedik Komisyonu ya da Avrupa’da çeşitli kuruluşlar var. Alevi örgütlerinin, Anayasa çalışmaları sırasında çıkan yasaları, temel hak ve özgürlükler bağlamında, o mecraları da harekete geçirmeleri gerekir.”
TÜRKİYE, AİHM’E EN FAZLA PARA AKTARAN ÜLKELERİN BAŞINDA!
Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne en fazla maddi destek veren ülkelerin başında geldiğini belirten Kamil Ateşoğulları, Alevi sorunuyla ilgili Avrupa’dan gelecek olası kararları ise şu sözlerle değerlendirdi:
“AİHM’e en çok para aktaran ülke Rusya. 2. sırada ise Türkiye var. Avrupa’nın iyi bir pazarlıkçı yanı var. Churchill’in bir sözü var, her zaman göz önünde bulundururum. Diyor ki ‘Ebedi dostluk yoktur, ebedi düşmanlık da yoktur ama ebedi çıkar vardır’. Avrupa’da işte böyle. Sonuçta Avrupa sana silah satıyor daha ne yapacak? Yani bunların hepsini bir araya getirdiğinizde ‘Bir zamanlar Roma’da hakimler vardı’ derlerdi, şimdi kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum!
Örneğin DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası’nı 2 defa kurduk ve kapattılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği ilk karar sonrasında ters bir karara imza attı. İlk kararında ‘çalışanlar, işsizler, ev kadınları ve emekliler sendika kurabilir’ denilmişti. Sonrasında ise öyle bir karar verdi ki hükümet AİHM kararıyla sendikayı kapattı.”
PİRHA – Alevi örgütlenmesinde büyük emekleri olan Hukukçu Kamil Ateşoğulları, AKP’nin seçimler sebebiyle Alevi toplumuna yaklaştığını belirterek, “Cumhurbaşkanının kafasındaki düşünceyi bizler biliyoruz. Samimi değiller.Artık bir gece bekçisi bile Alevilerden alınmıyor. Çünkü onlara göre Alevilik yasaklı bir inanç” diye konuştu. Ateşoğulları, kampa götürülen Alevi gençlerine Sünniliğin öğretileceğine de işaret etti.
Ankara’da Hüseyin Gazi Türbesi’ni ve hemen yanındaki cemevini ziyaret eden AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muharrem ayının 10’uncu günü dolayısıyla partilileri ve küçük bir Alevi grupla cemevinde posta oturarak “iftar” yapmıştı.
Erdoğan’ın Hüseyin Gazi Türbesine gitmesinin ardından tepkiler gelmeye devam ediyor. 18. Dönem Ankara Milletvekili, Alevi örgütlenmesinde büyük emekleri olan Hukukçu Kamil Ateşoğulları da Erdoğan’ın cemevine gidip posta oturmasına tepki gösteren isimlerden biri.
“İktidar, özellikle bu son 2-3 yıl içerisinde kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor” diyen Ateşoğulları, AKP hükümetinin, kendine yakın bir takım dernek ve vakıflar kurdurma girişimi olduğunu anlattı. Ateşoğulları, yaklaşan seçimler nedeniyle AKP’nin, Alevi toplumuna yakınlaştığını ifade ederek şunları söyledi:
“Temel çelişki, daha önce ‘cümbüş evi’ dediği cemevlerini neden ziyaret ediyorlar? Eğer kabul ediyorsa, cemevinin o zaman gereklerini yerine getirmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanının, belediye başkanlığı döneminde neler yaptığını da biliyoruz. Toplum halen onu unutmadı. Yaklaşımı, anlayışı, geldiği kaynak belli. Cemevlerini ziyaret etmesi samimi bulunan bir şey değil. Bir cumhurbaşkanının cemevine gitmesi kadar doğal bir şey yoktur ama inkar ettiği, kabul etmediği ve başka türlü tanımlar yaptığı bir yere gitmesini tamamen bir seçim yatırımı olarak görüyoruz. Cumhurbaşkanı bunu isteyebilir ama ona bu olanakları hazırlayan ve kendilerine ‘Alevi’ diyen insanlara asıl benim sözüm; onların bunu yapmamaları gerekirdi. Cumhurbaşkanı cemevine geliyor diye oranın dizaynını bozma hakları yok.”
“ALEVİLİK, DEVLET DIŞI BİR YAPI OLDUĞU İÇİN KENDİSİNİ KORUDU”
Kamil Ateşoğulları, iktidar tarafından açılan cemevleri ile dedelere maaş bağlanacağı konusuna da yorum yaptı. Ateşoğulları, “Kültür Bakanlığı’na bağlı cemevi yapacaklar ve o zaman o cemevleri birer bürokratik kimliğe bürünecek” uyarısında bulundu.
“İktidarın açtığı cemevlerinde görev alan insanlar, iktidarların verdiği doğrultuda hareket edecekler” diyen Ateşoğulları şu eleştiride bulundu:
“O cemevlerinden hayır geleceğini sanmıyorum. Çünkü devlete ait cemevi olacaktır. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl ki genel idare yapısı içerisindeyse o zaman da cemevi, genel idare yapısı içerisinde olacaktır. Bizler zaten o ilgili anayasanın 136. maddesinin kaldırılmasını istiyoruz ama bir taraftan da bu cemevi olursa kabul görüyor ve o zaman da bizler çelişkiye düşüyoruz. Yani Alevilik bugüne kadar devlet dışı bir yapı olarak geldiği için kendisini korumuştur. Eğer örneğin cuma günleri Diyanet İşleri Başkanlığından gelen ‘Şu metni okuyun’ derlerse buna da şaşmamak gerekir. Şimdi tam da o yöne doğru gidiyoruz. Tabii sadece devletin değil, belediyelerin de cemevi olmamalı.”
“ASLINDA GENÇLERE SÜNNİLİĞİ ÖĞRETECEKLER”
‘İktidar kuşatmasının’ son olarak gençler üzerinden yapıldığını da söyleyen Ateşoğulları, “Başka bir Alevilik anlatacaklar” vurgusu yaptı. Hukukçu Ateşoğulları, AKP’nin ‘gençlik kampı’ uygulamasını geçmişte MHP’nin başlattığını belirterek “Orada askeri eğitimler verildi. Şimdi de bu gençlere sabah boru ötecek, kalkacaklar sabah namazı, kahvaltı; ondan sonra da kendi bildikleri doğrultuda bir Alevilik anlatarak onlara aslında Sünniliği öğretecekler” ifadelerini kullandı. Ateşoğulları, gençlik kampının yapıldığı Hırka Dağının ise Aleviler tarafından kutsal olduğunu söyleyerek şu bilgileri paylaştı:
“Hacı Bektaş ve dervişler, oraya gidip zamanın şartlarında ardıç ağaçları yakarlarmış. Yaş ardıç ağacı ortama bir hava kazandırıyormuş ve sonrasında da semaha dönerlermiş. Çünkü semah aynı zamanda sözün bittiği bir yer. Böyle bir yerde bilerek bu kampı yapıyorlar. Hiç kimsenin bu kampa çocuklarını göndermemesi çok iyi olur.”
“HACI BEKTAŞ VELİ DOSTLUK VE BARIŞ ÖDÜLÜ, NOBEL’DEN DAHA ÜSTÜN”
Kamil Ateşoğulları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hacıbektaş ilçesine giderek farklı bir anma töreni organize etmesini de kınadı.
“Cumhurbaşkanının kafasındaki düşünceyi bizler biliyoruz. Hacıbektaş’a gelişi de yine seçim ortamına girilmesi sebebiyledir” diyen Ateşoğulları, layık görüldüğü ‘Dostluk ve Barış Ödülü’nün önemine vurgu yaparak şöyle devam etti:
“Hacı Bektaş Veli Anma Töreni’ndeki konuşmamda da değindim. Ödülü veren açısından bir emeğin değerlendirmesi ama ödülü alan açısından daha büyük bir sorumluluk ve yükümlülük getiriyor. O ödül sıradan bir ödül değil. Bana göre Nobel’den daha üstün bir olay. Çünkü Nobel, savaşan, insan kırımının ve doğa tahribatının bir nedamet ürünü olarak ortaya çıktı ama bizim Hacıbektaş’ta verilen ödül barış adına başladı. Çünkü Hacı Bektaş, anlatıya göre Anadolu’ya güvercin donuyla gelmiş ki, güvercin barışın sembolüdür. O nedenle bu ödül çok kıymetlidir.”
“ALEVİLER ÜZERİNDEN GÜÇ GÖSTERİSİ YAPILIYOR”
“İşin bir de başka bir yanı var. Bir taraftan Cumhurbaşkanı cemevlerini ziyaret ederken bir taraftan da Alevi kurumlarına ve cemevlerine saldırılar oluyor. Aklıma şu geliyor; Tayyip sonrası AKP içindeki çeşitli kanatların, Aleviler üzerinden bir güç gösterisi yapması olarak değerlendiriyorum ben bunu. Biri hoş görünmek için yaparken biri de onu sıfıra çıkaracak bir hareketle Alevilerin sempatisini değil nefretini kazanıyor. Böyle bir çelişki var. Bunun da AKP’nin kendi iç sorunu olarak düşünüyorum”
“ALEVİLİK SIRF MUHARREM’DE AŞURE YA DA LOKMA GÜNÜ DEĞİL”
“Saldırılar karşısında ne yapmalı?” sorusuna da yanıt veren Ateşoğulları, “örgütlere destek” vurgusuyla birlikte şu önerileri sıraladı:
“Örgütler olarak çok olanaksız durumlar var. Şimdi Aleviliğin geleceği ile ilgili düşünülmesi gereken şeyler var. Geçmişte köylerde kurulan bir kural, kentlerde ne kadar geçerli? Oturup bunların düşünülmesi gerekiyor. Yeniden sıkı bir örgütlenmeye nasıl gidilir ve Alevilere nasıl sahip çıkılır, Aleviler kendi örgütlerine nasıl sahip çıkmalı? Aslında buradan başlamak gerekiyor. Ama maalesef Aleviler örgütlerine sahip çıkmıyorlar. Günümüz koşullarında ekonomi çok önemli. Ekonomik yönden ne kadar güçlüysen o kadar da başarılı işler yaparsın. Tüm Alevilere çağırım; bulundukları her yerde örgütleri desteklesinler ama aynı zamanda da eleştirip bazı şeyleri sorsunlar. Alevilik sırf Muharrem’de aşure ya da lokma günü değil; başka zamanlarda da sahip çıkmalılar.”
“ALEVİ BİREYLER GECE BEKÇİSİ DAHİ YAPILMIYOR!”
Kamil Ateşoğulları son olarak kamuda Alevi ayrımcılığının hat safhada olduğunu ifade ederek, “Son yapılan Kamu Personeli Seçme Sınavı da bunu ön plana çıkardı. Bırakın devlet dairesinde bir memur olmayı, bir gece bekçisi bile artık Alevilerden alınmıyor. Yazılı sınavda 95 alan insanlar mülakatta hep kaybettiriliyor. Bunlar bilinçli şekilde yapılıyor. Alevileri artık devlet dışı bırakmak için elinden gelen her şeyi yapıyorlar. Çünkü onlara göre Alevilik yasaklı bir inanç.”
PİRHA-59. Ulusal, 33. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında bu yıl 29’uncusu verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü, Yazar Kamil Ateşoğulları’na verildi.
Hacıbektaş Belediyesi’nin her yıl verdiği ‘Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’ töreninin bu yıl 29’uncusu düzenlendi. 59. Ulusal, 33. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında bu yıl 29’uncusu verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü, Yazar Kamil Ateşoğulları’na verildi.
Kemal Kılıçdaroğlu Kültür Merkezi’nde yapılan ödül törenine Alevi yurttaşlar ve kurumların yanı sıra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar, CHP milletvekilleri ile parti yöneticileri katıldı.
“HÜNKÂR, ÖĞRETİSİNİN MERKEZİNE İNSANI KOYMUŞTUR”
Semah dönülmesi ile başlayan programda ilk olarak söz alan Hacıbektaş Belediyesi Başkanı Arif Yoldaş Altıok, Hacı Bektaş Veli’nin öğretisine değinerek, şunları söyledi:
“Hünkar, öğretisinin merkezine insanı koymuştur. İnsanları bir araya getirmenin yolunun sevgiden geçtiğini vurgulamıştır. Hacı Bektaş Veli’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. “Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir” demiştir. Düşüncesinde herkes birdir. Kadın, erkek tüm insanlar eşittir. En büyük ibadetin topluma hizmet etmek olduğunu söylemiştir. Anadolu kadın erenlerinden Kadıncık Ana’yı da unutmamalıyız. Hacı Bektaş’a evinin kapılarını açan Kadıncık Ana olmuştur. Hünkarın öğretisinde en önemli yerde olmuştur.”
“ALEVİLERİN ÜZERİNDEN ELLERİNİZİ ÇEKİN”
Alevi kurumlarının ortak bildirgesinin ardından Kamil Ateşoğulları ödülünün verilmesi için sahneye çağrıldı. Ateşoğulları yaptığı konuşmasında şunları dile getirdi:
“Bugün güneşin sofrasındayız, dostların arasındayız. Bu programda emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Bu ödül emeğe duyulan saygının bir sonucudur. Barış ödülü olması ayrıca anlamlıdır. İnancımızın temelinde rıza, sevgi ve hoşgörü vardır. İnsanı merkeze koyar. Alevilik ülkemizin yadsınamaz bir gerçekliğidir. Demokratik, laik bir anayasa yapılmalıdır. Buna Alevilerin büyük katkısı olacaktır. Son süreçte hem saldırılar hem ziyaretler arttı. İktidarın içinde çatışan gruplar var. Alevilerin üzerinden ellerinizi çekin. Eşit yurttaşlık hakkımızı verin. ”
Konuşmasının ardından Ateşoğulları’na ödülünü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu verdi.
“ADALETİ, EŞİTLİĞİ, DEMOKRASİYİ HEP BİRLİKTE TESİS EDECEĞİZ “
Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada, “Sevgi, barış, adalet istiyoruz. Ama istemekle olmaz bunları hep birlikte hayata geçireceğiz. Bizim felsefemiz de önceliğimiz ilimdir, bilimdir. Kimseyi ötekileştirmeden, ayırmadan bilimin ışığında hareket etmeliyiz. En geniş toplumsal mutabakatı sağlamalıyız. Hep birlikte üretip hakça bölüşeceğiz. Cömert olmalıyız. Karşılık beklemeden paylaşmalıyız her şeyi. Bir insanda utanma duygusu olmalı. Devleti yönetenlerin ahlaklı olması lazım. Bizler Hünkarımızdan insan olmayı, iyi olmayı öğrendik. İyiliği, liyakati, adaleti hep birlikte tesis edeceğiz.
Herkesin fikrine, düşüncesine saygı duyulmalı. Alacağımız kararlarla azami ölçüde geniş bir toplumsal mutabakatı sağlamaya özen göstermeliyiz. Çünkü ilim akıl bunu gerektirir. Çünkü Hünkara göre ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Hünkara göre kalbimizin ikinci muhafızı cömertliktir. Çünkü cömertlik bireyi beytülmale el uzatmaktan, insani, hukuki, ahlaki ve ekolojik ilkeleri yerle yeksan ederek zenginlik sağlama hoyratlarından, insanı uzak tutan bir duygudur.
Cömertlik hep birlikte üretmeyi ve hakça bölüşmeyi temel bir kural olarak önümüze koyar. Cömertlik, karşılıklı fedakârlıklarda bulunarak ortak bir gelecek inşasında hep birlikte yol yürüyebilmektir. Unutmayın daha fazla cömert olmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. İhtiyacınız olan hünkarın aslan ve ceylanı kucağında buluşturan huzur, güven ve kardeşlik duygusudur. Aslan ile ceylanın bir arada, huzur ve güven içinde, kardeşçe yaşayacağı bir ülkeyi el birliğiyle kuracağız. Beraber kurmalıyız, birlikte kurmalıyız” ifadelerini kullandı.
Ödül töreni ‘Kuvai Milliye’ adlı sinevizyon gösterimi ve sanatçı Cem Adrian’ın konseriyle son buldu.
PİRHA- Bu yıl 29’ncusu verilecek olan Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün sahibi olan Kamil Ateşoğulları, “Yaptığım çalışmalarla tüm kesimlere hizmet ettiğimi düşünüyorum. Aleviyim ve o kesime karşı da okumuş bir insan olarak borcum var. Bunu yaptığım çalışmalarla ödediğimi düşünüyorum” dedi.
Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü bu yıl, uzun yıllar Alevi toplumuna hizmet eden Kamil Ateşoğulları‘na verildi. Kamil Ateşoğullarına ödül, 16 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta verilecek.
Kamil Ateşoğulları, aldığı ödüle ilişkin konuşarak bu süreçte emeği geçen herkese teşekkürlerini iletti. Ödülün çok anlamlı olduğunu da belirten Ateşoğulları, yaptığı çalışmalarla toplumun tüm kesimlerine hizmet ettiğini düşündüğünü ve bu emekler sonucunda bu ödüle layık görüldüğünü aktardı.
“93’TEN BU YANA PİR SULTAN ÖRGÜTLÜLÜĞÜ İÇERİSİNDEYİM”
Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında bu kapsamda verilen ödülün bu yıl kendisine verilecek olmasını gururla karşıladığını ve emeği geçen herkese teşekkürlerini ileterek sözlerine başlayan Ateşoğulları, şunları dile getirdi:
“Bir ödül verilirken kriteri, ölçütü olmalı. 70’li yıllardan önce Alevilik ismiyle kurumların oluşturulması, kurulması yasaktı. Avukat Ali Celaleddin Ulusoy’un kurduğu Hacı Bektaş Turizm ve Tanıtma Derneği’nin Ankara şubesinde çalıştım. Daha sonra inancımız gereği Alevilik ile ilgili uğraşlarımız oldu. 1993 Madımak Katliamı’ndan sonra örgütlenme daha da arttı. 93’ten bu yana Pir Sultan örgütlülüğü içerisinde yer alıyorum. 94 ve 95 yıllarında Ankara’da yapılan 2 Temmuz etkinliklerinde komite başkanlığı yaptım. O günden bugüne Alevi örgütlerinde çalışmadığım örgüt kalmadı diyebilirim. Çeşitli konularda kitaplar hazırladım, yazdım. Yaptığımız tüm etkinlikleri büyük kitaplar ve cep kitapları olarak bastık, dağıttık.”
“AB’YE SUNULMAK ÜZERE TÜRKİYE VE ALEVİLERİN İLİŞKİSİ İLE İLGİLİ RAPOR HAZIRLADIM”
2003 yılında Avrupa Birliği ile görüşmeye gittiklerini ve Türkiye ve Alevilerin ilişkisi üzerine bir rapor hazırlayıp oraya sunduklarını söyleyen Ateşoğulları, “Ben, Kazım Genç ve Ali Balkız zorunlu din dersleri ile ilgili cep kitabı hazırladık. Bunun gibi sürekli olarak Alevilerin taleplerine, sorunlarına ilişkin çalışmalar yaptık. Necdet Saraç ile birlikte demokratik anayasa çalışması yaptık. 1. Alevi Konferansı’nı düzenledik. Anayasa çalışması için birçok kesimin görüşünü aldık. Çünkü anayasa bir uzlaşma sorunudur. Bu nedenle demokrasi güçlerinin hepsine birden gereksinim var. Alevi Bektaşi Federasyonu adına hükümetle görüşmeler yaptık. 18 sayfalık bir rapor hazırladım. Başbakan Davutoğlu ile görüştük, sorunlarımızı anlattık. Anayasa alt komisyonuna gidip sorunlarımızı anlattık. Alevilerin sorunlarının çözümü demokratik bir anayasa oluşturulması ile çözülür. Ve tabii bunu halkın içselleştirmesi ile çözülür. Siyasetçiler toplumu kamplaştırmayı, kutuplaştırmayı amaçlıyorlar. Bu durum onlara oy getirebilir ama toplumda onarılması güç yaralar açar” diye konuştu.
“TÜRKİYE’NİN TEMEL SORUNLARINI DEMOKRATİK SİVİL ANAYASA ÇÖZER”
Kardeşliğin yolunun eşitlikten geçtiğini vurgulayan Ateşoğulları, “Bu yüzden en büyük talebimiz eşit yurttaşlık hakkıdır. Madem bu ülkenin vatandaşıysak bizim de bir takım olanaklardan, fırsatlardan yararlanmamız gerekir. Biz anayasa hazırlarken de mottomuz şuydu; ‘Söyleyecek sözümüz var. Bize hiç sordunuz mu?’ dedik. Çünkü teknik olarak bir anayasa hazırlanıyor ve Meclise komisyona gidiyor. Daha sonra orada görüşülüp geçiliyor. Toplumsal kesimlere hiçbir şey sormuyorlar. Oysa anayasa bir toplumsal sözleşmedir. Türkiye’de yaşayan tüm inançları, tüm etnik yapıları, kültürleri kapsaması gerekiyor. Bu nedenle de çoğulcu bir yapıya ulaşmamız gerekiyor. Demokratik sivil anayasa Türkiye’nin temel sorunlarını çözmede ön koşuldur. Önümüzdeki günlerde bir anayasa çalışması olacaksa eğer Alevilerin buna çok büyük katkısı olacaktır. Çünkü bu konuda çok fazla çalışma yapan insanımız var ve Aleviler olarak bu ülkede bir arada yaşamak istiyoruz” dedi.
“TÜM TOPLUMSAL KESİMLERLE BİRLİKTE GELECEĞİ İNŞA ETMELİYİZ”
İnsan Hakları Derneği’nde Genel Sekreterlik yaptığını da kaydeden Ateşoğulları, şimdi de İnsan Hakları Akademisi’nde danışma kurulu üyesi olduğunu belirtti.
Alevilerin bugüne kadar hep ayrımcılığa, kırımlara, katliamlara maruz kaldığını aktaran Ateşoğulları, “Buna benzer olaylar yaşanmasın istiyoruz ancak daha 2-3 gün önce Ankara’da bazı saldırılar yaşandı. Bunlar artık geride kalmalı. Tüm toplumsal kesimlerle geleceği birlikte inşa etmeliyiz” ifadelerini kullandı.
“EMEK MÜCADELESİ KUTSAL BİR MÜCADELEDİR”
Aşağı yukarı 70’li yıllardan önce başlayan çalışmaları olduğunu anımsatan ve 50 yıllık bir geçmişi olduğunu dile getiren Ateşoğulları, son olarak şunları söyledi:
“İnsan hakları konusunda, barış konusunda, sendikalarda çalışmalar yaptım. Bu ödül bir emeğin değerlendirilmesi sonucu veriliyor. Emek mücadelesi kutsal bir mücadeledir. Bu ödüller emeği değerlendiriyor ve aynı zamanda da yaşadığın sürece sana bir yükümlülük getiriyor. Bu öyle basit bir ödül değil. Toplantıda verilen bir plaket değil çünkü. Hacı Bektaş adına verilen bu ödül çok anlamlı. Bu tercihi yapanlara teşekkür ediyorum. Yaptığım tüm çalışmalarla tüm kesimlere hizmet ettiğimi düşünüyorum. Çünkü benim görüşüm evrenseldir. Sonunda da belli bir inancım, bir etnik yapının belli bir kesiminin insanıyım ve onlara karşı da okumuş bir insan olarak borcum var. Bu borcumu da böyle ödediğimi düşünüyorum.”
KAMİL ATEŞOĞULLARI
Kamil Ateşoğulları 1944 yılında Maraş’ın Göksun İlçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi uzmanlık programını bitirdi.
SSK Genel Müdürlüğü’nde çalışırken DİSK/Sosyal-iş Sendikasında yöneticilik, serbest avukatlık, CHP ve SHP Altındağ İlçe Başkanlığı, 19.Dönem Ankara Milletvekilliği, TBMM Adalet Komisyonu üyeliği ve SHP Cezaevleri Komisyonu sözcülüğü yaptı.
Milletvekilliğinden sonra İnsan Hakları Derneği Genel Sekreterliği yaptı. Türkiye Barış Meclisi üyesidir. Mahkemece kapatılması kararı verilen DİSK /Emekli Sen’nin kurucularındandır. Şu anda İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesidir.
Alevi Kurumları adına hazırladığı rapor, yazı ve kitapçıklar dışında;
• Bir insanlık suçu, Ölüm Cezası
• Uluslararası Çalışma Örgütü /İLO
• Bir uzun yürüyüş ve iki uzun gün (Bu Kitap ayrıca belgesel olarak bazı TV kanalarında gösterimi yapıldı.)
PİRHA- Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları, “AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları‘na sorduk.
“AYRIMCILIK DEVAM EDİYOR”
PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?
KAMİL ATEŞOĞULLARI: Osmanlı döneminde olsun, Selçuklularda olsun her zaman kendileri gibi düşünmeyen bir kesime, kendileri gibi inanmayan bir kesime, kendileriyle aynı dili konuşmayan kesimlere karşı bir tavır geliştirmişler ve onlara karşı bir ötekileştirme politikası uygulamışlardır.
Bugün yaşadıklarımız yeni bir şey değil. Çünkü bir toplumda eğer müzakere kültürü, temel mutabakat ve ortak faydalanma kültürü yoksa dikte etme kültürü vardır. Kendi inancını, kendi dilini, kendi kültürünü bir başkasına kabul ettirme vardır. Bunun adı temsildir. Türkçesi asimilasyondur. Asimilasyon, bir kültürün başka kültür tarafından zorlanarak bir başka kültüre, egemenin kültürüne benzetme olayıdır. Toplumlar varlıklarını korumak isterler, asimile edilmemek isterler, bir takım haklardan yararlanmak isterler. Senin etnik yapın, kültürün, günlük yaşamın, dilin, rengin, cinsiyetin neyse ayrılabilir ama vatandaşsan herkesin haklardan eşit yararlanması gerekir. Anayasanın 10. maddesi eşitlikten söz eder. Bu eşitliği bugün göremiyoruz.
Ayrımcılık devam ediyor. Ayrımcılık iki türlü olur. Ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan yapılır. Örneğin son zamanlarda çokça gündeme gelen KPSS sınavları var. Bu sınavlarda en yüksek puanları alanlar işe giremiyor, daha düşük puan alanlar işe giriyor. Yazılı sınavlarda kazanan insanların nereli olduğu, etnik yapısı, kültürü, hangi siyasi partiye bağlı olduğu vesaire bunlar araştırılıyor. Sonrasında mülakatlarda eleniyorlar ve devlette görev alamıyorlar. Kadınların, Kürtlerin, işçi sınıfının, emeklilerin durumu ortada. Bunların hepsi bir ayrımcılık olayıdır.
Anadolu kırımlar tarihine baktığımızda isyanlar tarihi deniyor ama çoğu isyan değil direnmedir. Bu isyanlar, başkaldırılar, direnmeler haksızlıklara karşı yapıldı. Önce insanları katletmişler, kırıma uğratmışlar, sonrasında onları kültürel anlamda, inanç anlamında yok etmeye çalışmışlar. Örneğin bir Alevi yerleşkesini kırımdan geçirmişler, daha sonra oraya imam göndermişler, cami yapmışlar, oruç ve namazı dayatmışlar. Bugün bakıyoruz oralar hep Sünnileşmiş. Günümüze geldiğimizde onların mirasçısı olduğunu söyleyen, bunları örnek alan siyasi yapılar da bugün aynı şeyi uygulama içerisindeler. Bazı şeyler genetiklerine işlemiş insanların, vazgeçemiyorlar ondan, kurtulamıyorlar. Tarihte 24 Oğuz Boyu’nun 17’si Türk değildi. Neredeler şimdi bunlar? Yarısından fazlası Sünnileşmiş, çoğu sürgün edilmiş, kendi kültürlerinden, özlerinden koparılmışlar. Uluslararası ceza mahkemelerinde soykırım derken biz hep öldürmeyi anlıyoruz. Oysa bir kültürü, bir topluluğu alıp kendi ortamından, habitatından başka bir yere gönderirsen o da bir soykırım oluyor. Yalnız insan öldürmeyle katliam olmuyor, soykırım olmuyor. Soykırım zorunlu göçlerle de oluyor.
“ÇOCUKLAR BÜYÜK BİR PSİKOLOJİK VE PEDAGOJİK ÇIKMAZ İÇERİSİNDELER”
– Günümüz siyasal iklimde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
Anayasaya bakıyoruz, 67. maddesi çok açık. Bu maddede ‘Türkiye ile vatandaşlık bağı olan herkes Türk’tür’ diyor. Bu ülkede çeşitli etnik yapılar var. Bu nedir 1924 anayasasının tekçi Cumhuriyeti’nin eseridir. Türkiye’de sadece Türkler var, herkes Türk’tür, herkes sünnidir. Sünnilerin de hepsi Hanefi’dir. Burada Hanefilerin dışında kalan Şafiilere de yaşam şansı yok. Anımsarsanız Diyarbakır’da 40-50 bin kişilik cuma namazları kılınıyordu. Biz Hanefi imamın arkasında namaz kılmayız, diyorlardı. Türkiye’de 40’a yakın etnik yapı var. 10’un üzerinde inanç var. Bir o kadar dil var. Ya bunları baskı ve yasaklarla egemenlik altına alacaksın ya da bu çeşitlilik Türkiye’nin zenginliği olacak. Bu da eşit yurttaşlıktan, demokrasiden geçiyor. Eskiden bu kadar değildi. Ancak şimdilerde bu ayrımcı dil çok fazla kullanılıyor. Politikada siyasi partilerin programlarını eleştirirsin, bir partinin genel başkanı ya da milletvekilini politikası dışında gündeme getiremezsiniz. Onları meydanlarda yuhalatamazsın. Cumhurbaşkanı, Berkin Elvan’ın annesini de meydanlarda yuhalatmıştı. Bunu baştakiler yaparsa, bunun halkta da bir karşılığı olacaktır.
Özellikle okullarda din dersi öğretmenlerinin yaptığı uygulamalar bu politikaların sonucudur. Sıraların üzerinde zorla namazlar kıldırılıyor. Sünni olmayan bir çocuk evde başka bir şey görüyor, geliyor okulda öğretmeninden başka bir şey görüyor. Çocuk ya da genç, o yaşında bir ikilemin içerisinde kalıyor. İnsan hakları literatürüne göre bu bir işkencedir. Bu öğretim sistematik bir işkencedir. Kasıtlı yapılıyor ve bir sonuç almak için uğraşılıyor. Ayrıca periyodik bir şekilde yapılıyor. Belli haftalarda, belli saatlerde ve ülke çapında yapılıyor. Çocuklar büyük bir psikolojik ve pedagojik çıkmaz içerisindeler. Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3 maddesine çekince koydu. Bir çocuk ahlakı, terbiyeyi evinde alır, günlük yaşamın içerisinde öğrenir. Ama onları belli yere yönlendirmek için bilinçli olarak bir politika yürütülüyor. Bunların hepsi Türkiye’de eşitliği bozan bir durumdur.
ÜLKEMİZDE CUMHURİYET VAR AMA CUMHUR YOK
Anayasanın 2. maddesine baktığımızda laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olduğu yazıyor. Bana göre anayasanın 2. maddesi diye bir şey kalmamıştır. Bu ülke ne laiktir, ne demokratiktir, ne de sosyal hukuk devletidir. Adımız Cumhuriyet ve her devletin bir paradigması olur. Türkiye’de nasıl bir Cumhuriyeti tartışmamız gerekiyor. Bu Cumhuriyet güvenlik konsepti üzerine mi kuruldu yoksa demokratik bir yapı üzerine mi kuruldu? Böyle baktığımızda bir ülkede Cumhuriyet olması orada cumhurun olduğunu göstermez. Bizim ülkemizde Cumhuriyet var ama Cumhur yok. Cumhursuz Cumhuriyet diyebiliriz. Osmanlı’dan miras kalan ve bir takım kesimlerin genetiğine yerleşmiş alışkanlıklar var. Onları sürdürmek istiyorlar ve siyaset de bunu bir materyal olarak kullanmak istiyorlar. Oysa siyasette bir partiye karşıysanız kişilerle uğraşmazsınız, o partinin programına eleştiriniz olur. Biz de öyle değil. Bunları en baştaki kişilerin yapması kötü. Onlar öyle yaparsa düşünün halk da fanatik bir takım insanlar neler yapmazlar. Bunlar olmamalı. Bunlar toplumda barışı bozan, ortak payda aramayı öteleyen durumlardır. Toplumda barışın sağlanması için kesimlerin bir araya gelip ortak bir mutabakatta buluşmaları gerekiyor. Anımsarsanız bir akil adamlar grubu kuruldu, çeşitli raporlar hazırlandı. Orada düşüncelerinden dolayı bazı kişileri dışladılar. Yani kendi seçtikleri, belirledikleri adamları kendileri gibi düşünmedikleri için dışladılar. Böyle bir yönetim olamaz.
“AKP BUGÜN OY SAYILARINI ARTTIRMAK İÇİN TÜRKİYE’NİN GENETİĞİ İLE OYNUYOR”
– Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Yasalarda, semavi dinlere hakaret suçu diye bir şey vardı. Daha sonra bu değiştirildi ve herhangi bir dine hakaret olarak nitelendirildi, bu da nefret suçu kapsamında ele alındı. Buradaki maddede din değil, dini inanç denilmesi gerekiyordu. Dini inanç denilseydi nefret suçları bu kadar işlenmezdi. Örneğin birisi Hanefiliğin dışında bir inanca hakaret etti. Savcılığa şikayet edildiğinde savcılık Diyanet’e soruyor. ‘Bu din midir değil midir?’ diyor. Diyanet’te ‘Din değildir’ diyor. Sonrasında savcılık takipsizlik veriyor. Savcılık soruşturma açıp davaya dönüşse bile yargılama aşamasında yine Diyanet’e soruluyor. Bilirkişi olarak orada yine Diyanet ‘Din değildir’ diyor. Bu sefer beraatla sonuçlanıyor. Oysa yasalarda din yerine dini inanç denilseydi bu iş çözülüyordu. Ceza yasası değişeceği zaman bununla ilgili AKP iktidarı, ‘Bir yasa teklifi verin gündeme getireceğiz’ dedi. Söz verdi ama yapmadı.
AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor. Politikacılar ucuz, günü birlik politikalar yerine sosyoekonomik konularla, kültürel konularla Türkiye’nin daha ileriye gitmesi için dış dünya ile olan güzel şeyler geliştirmek durumunda. Bu sığ politikalardan vazgeçilmeli, toplumu bölen politikalardan vazgeçilmeli. Yaşanan ekonomik kriz nedeniyle de insanlar ne kadar böyle suni gündemlerle oyalanır, kandırılır bunu da göreceğiz.
PİRHA – Alevi Aktivist Zafer Şanlı Kökver, Hukukçu Kâmil Ateşoğulları’nın 2022 Hacı Bektaş Veli Uluslararası Dostluk ve Barış ödülüne layık bir isim olduğunu belirterek, “Ateşoğulları, biz dostlarının artık adayıdır. Kısa zamanda bir dilekçeye de atılacak imzalar ile Hacıbektaş Belediyesi Ödül Kurulu’na ulaştırma kararı aldık” dedi.
Alevi Aktivist Zafer Şanlı Kökver, Alevi toplumunun önemli isimlerinden, 18. Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları’na dair yazı kaleme aldı. “Kâmil insan” başlıklı yazısında Ateşoğulları’nın, Alevi-Bektaşi örgütlemesindeki emeklerine vurgu yapan Zafer Şanlı Kökver, bu yılki Hacı Bektaş Veli Uluslararası Dostluk ve Barış Ödülü için isim önerisinde bulundu.
“Kamil Ateşoğulları biz dostlarının artık adayıdır” diyen Zafer Şanlı Kökver’in ilgili yazısı şöyle:
“Düşünür, bilge insan Muhyiddin Şekur der ki:
“İnsan ancak dostları kadar büyür, dostları kadar gelişir.
Bu nedenle de İnsanın çapı da, dostlarının çapı kadardır.
Hayatta yerimizi kimliğimizi bizi tamlayan özelliklerden biride kuşkusuz dostlarımızdır.
Dost bazen bir sığınma, bazen de bir nefes alanı bazen bir güçlü duvardır. Dost bazen de bir deniz feneridir yolumuzu aydınlatan.
Dostluk aynı zamanda bir güven meselesidir, bugünlerde az rastlansa da.
Dostlar!
Size bir büyüğüm abim, dostum sevgili Kâmil Abiden; Kâmil Ateşoğulları’ndan bahsetmek ve sizleri onunla tanıştırmak istiyorum.
Biliyorum ki aslında aramızda onu benden çok önceleri tanıyanların da hep çoğunlukta olduğunu.
Ama yine de bir de benim gözüm ve kalemimden tanıyın istedim.
Kâmil Abi 1944 Göksun (Maraş) doğumlu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye Orta Asya Amme Enstitüsü’nde yükseköğrenimini sürdürdü. Daha sonrada sendikacılık, dernek yöneticiliği ve serbest avukatlık yaptı.
Bir dönem de SHP Ankara Milletvekili seçildi. Kâmil abi çeşitli dergi ve gazetelerde çalışma yaşamına ve insan haklarına ilişkin birçok makaleler yazdı, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Türkiye adlı bir de kitap ile DİSK ve İHD yayınları arasında 15-16 Haziran ve Çalışma Yaşamı temalı broşürleri yayınlandı.
Onu ben hep bir dönem beraber çalıştığımız Hünkâr Vakfın günlerinde o titizlikle el yazısı ile hazırlayıp masaya getirdiği, hep dostluk, barış, örgütlenme ve çağdaşlık öğeli önerileri ile hatırlarım.
Dostluklar hep bir sınav bir sınamadan geçer. Eşyanın tabiatı gereği hep de böyle olmuştur. Kamil abi bu sınavı, sınanmayı özellikle Alevi Bektaşi toplumuna yıllar içinde defalarca verdi, defalarca bu sınamadan geçti.
Onu hep kah mücadele alanlarında kah cem meydanında diz çökmüş, özünü dara koyan feyzullah misali darda gördüm, izledim.
Hayatın Kâmil Abi için hiç kolay olmadığına eminim. Daha kısa zaman önce eşini kaybetti. Dünya tatlısı bir oğlu var, Batıkent’te herkes tanır, hiç büyümeyecek çocuksu kişiliği ile herkesin sevgilisi, hatır ve gönül bilir. Umut’dur adı gibi, Kamil abinin Umut’u.
Şimdilerde Kâmil Abi ile oğlu Umut’la, baba oğul hayata tutunmaya, direnmeye çalışıyor hala.
“BİLGELİĞİ, YOLA SAYGISI VE ERDEMLİ KİŞİLİĞİYLE HEP BİZDEN 10 ADIM ÖNDE OLMUŞTUR”
Kâmil Abi, Alevi Bektaşi örgütlemesinde başından beri hep içinde kurucu yol gösterici, bir kanaat önderi vakurluğu ile hep yer almış, bir kişidir. Bilgeliği, yola saygısı ve erdemli kişiliği, toplumsal saygınlığı, tanınırlığı ile hep bizden 10 adım önde olmuştur.
Öyle ki nerede bir eylem var Umut’u da yanında Kâmil abiyi hep önde, saflarda görürüsünüz. O Alevi örgütlerin ‘Kâmil Abisi’ sıfatı ile koca koca genel kurullarının güvenilir divan başkanıdır hep.
Hele o inci gibi el yazısı ile kaleme aldığı divan tutanakları hiç mi hiç aklımdan gitmez.
Kâmil Abi bu günlerde artık biraz yavaşladı, eşini kaybetmek ve oğlu Umut ile ilgilenmek onu yoruyor, gözlerinde görüyorum bu yorgunluğu.
Dün onunla konuşurken birden aklıma geldi. Hacıbektaş Belediyesi tarafında her sene verilen Dostluk ve Barış Ödülü’ne en yakışacak insanlardan biriydi Kâmil Abi.
Bunca yıldır toplumsal barışın ve dostluğun gelişim bakımından onlarca çalışmaya imza atmış birisi olarak Kâmil Abi mutlaka bu ödül için adaylığa önerilmeliydi.
Bu tamda benim için dostları, sevenleri için bir vefa günü, birlikteliği göstermemiz için vesileydi, tam vakti, tam zamanıydı, artık vakti gelmişti.
Hemen dostlarım ile STK yöneticileri ile görüştüm.
Evet Kâmil ATEŞOĞULLARI bu sene 2022 yılında açıklanacak olan Hacı Bektaş Veli Uluslararası Dostluk ve Barış Ödülü‘ne biz dostlarının artık adayıdır.
Kısa zamanda bir dilekçeye de atılacak imzalar ile Hacıbektaş Belediyesi Ödül Kurulu’na ulaştırma kararı aldık.
Ayrıca bu önerime destek olacak tüm dostlara, STK’larına şimdiden teşekkür ederim.”
PİRHA-Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Dersim Katliamının yıldönümüne ilişkin kaleme aldığı yazıda “Her halkın bir ‘Kara günü’ vardır. Dersim’in ‘Kara günü’ de 4 Mayıs’tır. Bu gece bir mum yakıp çerağ uyandıralım” dedi.
On binlerce insanın katledildiği, bir o kadarının da sürgüne gönderildiği Dersim Katliamı’nın üzerinden 84 yıl geçti. Bakanlar Kurulu Kararı ile yapılan katliamın detayları, devlet arşivlerinde “Gayet gizlidir” ibaresiyle tutulsa da harekatın izleri halen net bir şekilde gözlenebilmekte.
UNUTULMAYAN TARİH 4 MAYIS 1937!
18. Dönem Ankara Milletvekili/ Hukukçu Kamil Ateşoğulları da Dersim Katliamı’nın yıldönümünde yaşananlara bir kez daha ışık tuttu.
“4 Mayıs Kara Gün/Roza Şae” başlığı ile Dersim Katliamı’nın detaylarını anlatan Kamil Ateşoğulları, “Dersim 1937-38 denince akla ilk gelen bu ‘Kara Gün’dür. Aradan 84 yıl geçmesine karşın belleklere yerleşmiş unutulmayan bir gün, bir tarih…” ifadelerini kullandı.
Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Dersim halkının, resmi devlet anlayışı dışında, özgün inançları doğrultusunda örgütlendiklerine işaret ettiği yazısında şu bilgileri kaleme aldı:
“Dersim, Osmanlı’nın varları içinde görünse de 1800’lü yıllara değin düzenli bir ilişkisi olmamıştır. Sistemin dışında kalan Dersim de resmi devlet inancı ve otoritesine karşı ‘resmi’ olanın dışında, geçmişten gelen inanç, gelenek ve görenekleriyle örgütlenerek kendi düzenini kurmuştur. 2. Mahmut’un merkezi yönetim kurma, asker alma, vergi toplama ve yol mükellefiyeti için hatırlanmış ve birçok rapor hazırlanmış, sonuçsuz seferler yapılmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise, 1923 yılı ile 1937 yılı arasında Dersim’le ilgili olarak;
Eylül 1926 Koçan Harekatı
Ekim 1930 Pülümür Harekatı
1934 Mecburi İskan Yasası
1935 Tunceli Vilayeti’nin ibaresi hakkındaki yasanın çıkarıldığı
1936’da silah toplamaya devam edildiği görülmektedir.
Hazırlanan raporlardan Fevzi Çakmak ve müfettiş Hamdi Bey’in raporları Dersim’e karşı alınan sert tutum ve önlemlerde büyük rol oynamıştır.
Hamdi Bey, raporunda özetle ‘Dersim, Cumhuriyet Hükümeti için bir çıbandır. Bu çıbanın üzerinde kesin bir ameliyat yapmak… memleketin selameti için gereklidir… Kısaca medenileştirmek suretiyle ıslaha çalışmak imkansız bir hayalden başka bir şey değildir’ diyordu.
Hazırlanan raporlar ve incelemeler sonunda, özellikle ‘İç Dersim/Deruni Dersim, Cebel Dersim’de yol yapımı, karakol, kışla, lojman yapımı artmış, telgraf hatları çekilmeye başlanmıştır.
Karakollardaki jandarmaların halka karşı tutumları şikayet edilmişse de dikkate alınmaması üzerine değişik yer ve tarihlerde aşiret ileri gelenleri toplantılar yaparak gelişmeler karşısında alacakları tavrı tartışmışlardır.
Yer yer karşı çıkışlar saldırılar yapılsa da bu girişimler aşiret bölgelerinin uçaklarla bombardımanıyla karşılanmıştır.
Dersim sorununun ‘nihai çözümü için asıl karar; 4 Mayıs 1937’de Atatürk ve Mareşal’in huzurlarıyla ve Başbakan İsmet İnönü başkanlığında toplanan ‘1937 Yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu’nda alınır. ‘Gayet Gizlidir’ başlıklı kararda;
-‘Şedit’ ve ‘müessir’ bir taarruz hareketi
-Köylere baskın düzenleme, silah toplama ve nakil
-Silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde, sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek’ vardı.”
“BU GECE ÇERAĞ UYANDIRALIM”
Dersim Katliamı’nın ‘Tenkil’ (uzağa göndererek cezalandırma) ve ‘Tedip’ (terbiye etme) kararı olduğunu belirten Kamil Ateşoğulları, “1937/1938 Dersim’ini; Tedip, Tenkil, Tehcir, Temdin, Temsil ve Taktil sözcükleri anlatır. Her halkın bir ‘Kara günü’ vardır. Dersim’in ‘kara günü’ de 4 Mayıs’tır. Bu gece bir mum yakıp çerağ uyandıralım” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Eski milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları’nın eşi Hatice Ateşoğulları, Ankara’da Batıkent Cemevinde yapılan Hakk’a uğurlama erkanının ardından toprağa sırlandı.
Eski ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları’nın eşi 1947 doğumlu Hatice Ateşoğulları’nın Hakk’a uğurlanma erkânı Batıkent Pir Sultan Abdal Cemevinde yapıldı.
Pandemi nedeniyle katılımın sınırlı tutulduğu cenaze erkanını Cemal Şahin dede yürüttü. Şahin, “Hatice canımız yaşamı boyunca halkın mutluluğu için mücadele etti” diyerek şu konuşmayı yaptı:
“Canımız Hatice Ateşoğulları bizlerle birlikte ağladı, güldü, dertlerimize, kederlerimize acılarımıza, sevinçlerimize ortak oldu. Bizlere evlatlar, torunlar bıraktı. Bu hizmetlerinden dolayı kendisine minnettarız ama aramızdan ayrıldığı için üzgünüz. Canlar, kainatta hiçbir şey olduğu gibi yerinde kalmıyor. Her şey değişiyor, her şey yaşamın bir sonu aynı zamanda. Başka bir yaşam da başlangıcıdır. Bu da hakkın değişmez yasasıdır. Hak’tan geldik Hakk’a gidiyoruz. O can aslına geri dönüyor ve böylece yaşam kesintisiz bir şekilde sürüyor. Bizim Hak’tan dileğimiz Hatice anayı, erenleri, evliyaların katarına, didarını hayırlı eylemesi, geride kalanlara da sağlıklı bir yaşam vermesidir. Erkanımızda bazen dil, bazen de tel konuşacak.”
Hatice Ateşoğulları, Aydın Birkan Özkan tarafından okunan deyişlerle Hakk’a uğurlandı.
PİRHA- Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları’nın eşi Hatice Ateşoğulları Hakk’a yürüdü. Ateşoğulları, yarın saat 12:00’de Pir Sultan Abdal kültür Derneği/ Batıkent Cemevinden uğurlanacak.
SHP’nin eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları’nın eşi Hatice Ateşoğulları KOAH hastalığı nedeniyle Ankara’da Hakk’a yürüdü.
Hatice Ateşoğulları KOAH hastalığından kaynaklı tedavi görüyordu.
Hakka yürüyen Hatice Ateşoğulları için birçok seveni taziye mesajlarını paylaştı.
Hatice Ateşoğulları’nın Hakk’a uğurlanma erkanı yarın saat 12:00’de Pir Sultan Abdal kültür Derneği/ Batıkent Cemevinde gerçekleştirilecek.
Hatice Ateşoğulları, 1976-1977 yılları arasında CHP Altındağ İlçe Kadın Kolları Başkanlığı da yapmıştı.
PİRHA- Hukukçu ve Ankara eski Milletvekili Kamil Ateşoğulları, koronavirüs salgını sürecinde “Karantina günleri bittikten sonra dünyada dengeler değişecek mi? İnsanlık adına neler yapılacak?” sorularına cevap bulunması gerektiğini ifade etti. Ateşoğulları, “Bir insanın zorunlu olarak birkaç gün, bir hafta, birkaç ay evde daha rahat bir ortamda tutulması/oturması bu denli zor ise, yıllarını cezaevinde çok daha zor koşullarda geçirenleri, ne denli anlayabiliyoruz?” diyerek cezaevlerine dikkat çekti.
Hukukçu ve eski Ankara Milletvekili Kamil Ateşoğulları, koronavirüs salgını günlerindeki yaşamını PİRHA’ya anlattı.
Ateşoğulları, soğumuş yerküre üzerinde kendini bulan insan soyunun ilk savaşımının doğa ile olduğunu ve insan doğa savaşımından, insan-insan savaşımına yöneldiğine vurgu yaparak, “Bu alanda birçok paylaşım savaşları olmuş, savaşanlar da daha sonra açgözlülüklerini doyurmak için birlikte doğaya saldırmışlar ve ekolojik sorunların doğmasına sebep olmuşlardır” dedi.
“ACABA YAŞANILAN BUGÜNLER ÇABUCAK UNUTULACAK MI?”
“Sonunda aya ayak basmayı başaranlar, göremediğimiz bir virüs karşısında aciz kalarak yüzbinlerce insan kaybetmişlerdir” diyen Ateşoğulları, şunları dile getiridi:
“Ormanlık bir doğa çöle dönüyor, dereler kuruyor, her yer bir maden ocağına/taşocağına dönüyor ve adına türküler yakılan yaylalarımızda çoban kavalı dinleyemiyorsak tüm bunlar neden? Oturup düşünmemiz gerek, ders çıkarmamız gerek. Acaba yaşanılan bugünler çabucak unutulacak mı? Yıllarca partide ve dernekte ”Cezaevleri” sorumlusu olan bir kişi olarak şu özeleştiriyi yapıyorum: Bir insanın zorunlu olarak birkaç gün, bir hafta, birkaç ay evde daha rahat bir ortamda tutulması/oturması bu denli zor ise, yıllarını cezaevinde çok daha zor koşullarda geçirenleri, ne denli anlayabiliyoruz?”
“UMUTSUZ DEĞİLİM”
Ateşoğulları, bu süreçte bol bol okuduğunu belirterek, “Karantina günleri bittikten sonra dünyada dengeler değişecek mi? İnsanlık adına neler yapılacak? Dünya kaç kutuplu olacak? Ortadoğu’da, dolayısıyla ülkemizde neler olacak, nerelerde olacağız? Çözümü hep birlikte bulmamız gerekiyor ama bir araya nasıl geleceğiz? Umutsuz değilim ama ne yapmak gerekiyor?” şeklindeki sorulara kafa yorduğunu söyledi.
Ateşoğulları, sağlıklı güzel günlerde buluşmak umudunu paylaşarak sözlerini tamamladı.
PİRHA- Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şubesi, ölümünün 36. yılında Ozan Feyzullah Çınar’ı andı.
Haberin Videosu
DAD Ankara Şubesi, Ozan Feyzullah Çınar anısına ölüm yıldönümünde andı. Anma programına çok DAD üyeleri, Alevi kurum temsilcileri, sivil toplum örgütleri ve yöre derneklerinin yanı sıra Barış Anneleri de katıldı.
Anmada konuşan DAD Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak, “Bugün yola hizmet eden bizim için bir değer olan Pir Sultan’ların türkülerini söyleyen çok değerli Ozanımız Feyzullah Çınar’ı anmak için bir araya geldik.” diyerek “Topraktan öğrenip kitapsız yaşayan canlarımız o günden, bugüne sohbetleriyle, deyişleriyle, türküleriyle yolu buraya kadar getirdiler. Onları anmak yaşatmak bizim boynumuzun borcudur. Kerbela’dan günümüze yola hizmet eden, zalimin zulmüne uğrayan, dünyanın neresinde olursa olsun emek için bedel ödeyen tüm canlar için özümüz dardadır” ifadelerini kullandı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi Dedesi Cemal Şahin, Aşık Feyzullah Çınar adına gülbeng okuyarak çerağ uyandırdı. Anmada Demokratik Alevi Derneği Ankara Şubesi yönetim kurulu üyesi Hatun Şimşek de Çınar’ın hayatıyla ilgili kısa sunum yaptı.
“SÖMÜRÜYE, HAKSIZLIĞA SESSİZ KALMAYAN BİR OZANDI”
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Metin, Feyzullah Çınar’ı anlattığı konuşmasında 1960’lı yıllarda Feyzullah Çınar’ın Alevi-Kızılbaş kimliğini sahiplendiğine dikkat çekti. Metin, “Toplumsal olaylarda Kaypakkaya’yı, Ulaş’ı, Mahir’i, Deniz Gezmiş’i ve bütün devrimci dostları Feyzullah Çınar’ın eserleriyle bulduk. Biz dayımız Feyzullah Çınar’la birlikte toplumsal başkaldırıyı, toplumun nelerde susmaması gerektiğini öğrendik. Yani bizim rehberimizdi. Biz o dönemler Cürek’te kalırdık. Cürek’te dayım yazları bize gelirdi. Minnet eylemem parçasını Feyzullah Çınar ilk Cürek’te okudu. Senden gayrı aşık mı yoktur eseri Feyzullah Çınar’ın Divriği Cürek’te yaptığı eserlerden biridir. Feyzullah Çınar yaşadığı dönemde en çok sömürüye, o günkü haksızlığa sessiz kalmayan ozanlarımızdan biriydi. Feyzullah Çınar Alevi ozanlar arasında 1960 larda ilk olarak Alevi Kızılbaşım diyen ozanlarımızdan aynı zamanda.Feyzullah Çınar Yezid yine geçtin elime diyen ozanlarımızdan biriydi” diye konuştu.
“CANI GÖNÜLDEN YAPIYORLARDI”
“O günün çarpıklıklarını, bozuk düzeni ve ve buna benzer şeyleri biz onlardan dinledik” diyen Hukukçu Kamil Ateşoğulları ise o günün sanatçılarının canı gönülden bu hizmeti yürüttüklerine vurgu yaptı. Ateşoğulları şunlara değindi:
“Feyzullah Çınar Ve o dönemin kulu Ahmet’i Kul Hasan’ı Şah Turna Mahsuni Şerif ve buna benzer ozanlarımız her gittikleri yerden muhakkak olay çıkarır nezarete ve cezaevlerine girerlerdi. Ve hepsi de yaşadı. O zamanın sanatçılarında menajer yoktu. Otellerde kalmazlardı, çoğu zaman evlerde kalırlardı. Ama yani canı gönülden yaparlardı. Bir inanç vardı, sanatı başka şeylere tahvil etme gibi düşünceleri olmayan bir gruptu. O günün çarpıklıklarını, bozuk düzeni ve ve buna benzer şeyleri biz onlardan dinledik.”
Konuşmalar ardında Halk müziği sanatçısı Zeynep Karababa ve Grup Pervaz, Feyzullah Çınar’ın eserlerini seslendirdi. Anma sonunda lokmalar pay edildi.
PİRHA- Hukukçu Kamil Ateşoğulları, AKP tarafından gündeme getirilen Yargı Reformu Strateji Belgesi’ne dair “Reform ne demek? Mevcut durumun daha iyi bir duruma getirilmesi, kısacası ıslahat. Demek ki mevcut durum iyi değil ki reform gereksinimi duyuyorlar” diyerek toplumsal bir uzlaşı sağlanarak yeni bir anayasa hazırlık süreci gerektiğinin altını çizdi.
HABERİN VİDEOSU
‘Yeni Anayasa’ başlığı muhalefet kanadında tartışıla giderken hukukçu ve aynı zamanda eski milletvekili olan Kamil Ateşoğulları da “Alelacele bir anayasadan çok vatandaş ne istiyor?” sorusunu yöneltti.
Ateşoğulları, “Her vatandaşın üzerinde uzlaşacağı bir metin, ortak payda” olmalı diyerek köklü bir Anayasa değişikliğinin şart olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
“17 Aralık 2011’de ABF olarak Ankara’da demokratik bir anayasa konferansı düzenledik. Ardından da bir bildirgemiz çıktı. Bu metni çeşitli partilere gönderdik. Hükümet adına konferansa Adalet Bakanı Bekir Bozdağ katılmıştı. Daha sonra Başbakan Davutoğlu ile görüştüğümüzde bu metni sunduk. Anayasa çalışmaları sırasında Anayasa Alt Komisyonu’na da gidip oraya da sunduk. Kamuoyu olsun, basın olsun, olayı bilmeyen yok ama buna karşılık adım atma da yok. Ne istediğimizi, ne gibi haksızlıklara uğradığımızı biliyorlar. Anayasanın bu sorunları çözmesi için gerçekten sonuç eksenli değil, süreç eksenli bir anayasa çalışmasına gereksinim var. O konferansta ‘mevcut koşullarda bir anayasa nasıl değişir’ yöntemini anlatırken hem İspanya’daki yol temizliğini, hem de Güney Afrika’da 6 yıl süren anayasa çalışmasını anlattım. Ama bizde hemen bir anayasa taslağı hazırlanıyor. Konuşacak konu komisyona geliyor, partilerin nasıl komisyon çalışmaları sürdürdüğünü biliyoruz. Ondan sonra parmak hesabıyla geçiyor. Böyle bir anayasa olmaz. Komisyonda da bunu söyledim. Sağ olun bizi çağırdınız ama tek başına çağırmayın. Çeşitli inançları çağırın, orada buluşsunlar. Her inancı, her etnik yapıyı, her vatandaşın üzerinde uzlaşacağı bir metin, ortak payda, herkesi kesen bir çizgi olmalı. Alelacele bir anayasadan çok vatandaş ne istiyor, bu ülkenin vatandaşıysam bir başka inançtaki arkadaş da bu ülkenin vatandaşı. Uzlaşalım ki demokrasi olsun, eşitlik olsun, adalet yerini bulsun.”
“DEMEK Kİ MEVCUT DURUM İYİ DEĞİL”
Adalet Bakanı ile Cumhurbaşkanı’nın görüşmesi ardından gündeme gelen Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin ne anlam ifade ettiğine açıklık getiren Ateşoğulları şöyle devam etti:
“Neden reform? Reform ne demek? Mevcut durumun daha iyi bir duruma getirilmesi, kısacası ıslahat. Demek ki mevcut durum iyi değil ki Bir reforma gitme gereksinimi duyuyorlar. O zaman mevcut durum nedir? Yargıda ne var? Yasa ve yasaları uygulayan savcı ve hakimler de ne var oturup düzenlenmesi gerekiyor. Bir ülkenin ceza hukuku o ülkedeki rejimin aynasıdır. Çok cezacı bir devlet mi? Suçu değil suçluyu yargılayan mı? Ya da suç ortamını ortadan kaldıran sosyal bir devlet mi? Oturup bunların düşünülmesi gerekiyor. Biz sonucu değerlendiriyoruz. Oysaki sonucu yaratan nedenler var burada. Bir maddede durulmuş oysa buna neden olan şeyler var.
Ülke bir ekonomik krize girdi. Bu kriz nedeniyle vatandaş, bu suçları işlemiş olabilir. Onun için diyorlar ki ‘af desen af değil, şartlı salı verme desen şartlı salı verme değil’. Bir de denetimli serbestlik mi oturup bunla ilgili bir karar verilmedi. Çünkü diğer partilerle de görüşülemedi. Eğer bir af çıkacaksa mecliste 360 sayısına ihtiyaç var. Oysaki şu andaki sayı 340 civarında. Muhalefetle görüşüp gerçekten bir toplumsal barışı sağlayacak sonuç gelecek mi? Bu hazırlanan taslak ne kadar adalet reformudur, toplumsal barışı sağlar mı, sağlamaz mı düşünmek gerek.”
YARGI REFORMU DEMOKRATİK BİR ORTAM GETİRECEK Mİ?
Ateşoğulları’nın altını çizdiği bir diğer konu ise Gülen Cemaati’ne bağlı yargıçların ceza verdiği bir takım insanların hala içeride tutulduğu konusu oldu. “hala içeride tutulan kimi isimler için bir çözüm getirmek istiyorlar” diyen Ateşoğulları’nın aktarımları şöyle:
“Eşitlik, adalet sistemi ve yargının durumu en çok üzerinde durulan konuların başında. Cezaevlerinin şu anki kapasitesi 210.000 kişi. Fakat 265.000’in üzerinde tutuklu ve hükümlü var. Bu tutuklulardan 162.000’i bu yeni anayasadan yararlanıyor.
2013’te Fetöcü yargıçların çok fazla ceza verdiği bir takım insanların hala içeride tutulduğu, bunlara bir çözüm getirmek istiyorlar. Bu 18 Mayıs 2018’den önce suçlar için. Daha sonraki suçlar için bir şey yok. Kapsam içinde olan organize suçlar, dolandırıcılık, uyuşturucu simsarları, kadına şiddet ve bazı eylemler adam öldürme, devlete karşı suçlar, orman suçları, çocuklara cinsel saldırı ve devlet sırları kapsam dışı kalıyor. Bu birinci pakette.
Şimdi bütün bunların olduğu yerde bu yargı reformu ne kadar toplumda barışı sağlayacak, ne getirecek? Bir de Türkiye’ye demokratik bir ortam getirecek mi oturup bunların tartışılması gerekiyor.”