Etiket: Kara Çarşamba

  • Dersim’de ‘Çarşeme Şaye’ günü dolayısıyla çerağlar uyandırıldı, dualar edildi, niyazlar dağıtıldı- VİDEO

    Dersim’de ‘Çarşeme Şaye’ günü dolayısıyla çerağlar uyandırıldı, dualar edildi, niyazlar dağıtıldı- VİDEO

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba’nın son günü nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.

    Dersim’de “Çarşeme Şaye” inancı, bölgedeki Alevi inanç sistemi ve yerel halk içerisinde önemli bir yere sahip olan inanıştır. Bu inanç, özellikle Hızır ve baharın gelişiyle ilgili ritüellerin bir parçası olarak yaşatılır. Çarşeme Şaye, genellikle Xızır orucu sonrası gelen ve Newroz döneminde, yılın uğursuz ve tehlikeli olduğuna inanılan Çarşamba günlerine verilen isimdir. Halk arasında bugün, kötü ruhların ve felaketlerin etkili olabileceğine inanılır.

    Kara Çarşamba’nın uğursuz olduğuna inanılır, bu gün yeni işlere başlamaktan, yolculuğa çıkmaktan veya temel ev işleri yapmaktan kaçınılır. Evlerde suyun başında dua edilir, kimi zaman ocak külleri veya tuzla koruma ritüelleri uygulanır. Halk arasında, o gün komşular arasında yiyecek paylaşımı olur; bunun kötülüğü uzaklaştıracağına inanılır.

    Dersimliler, Çarşeme Şaye’nin son çarşambasında Gola Çetu’da buluştu. Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) de bulunduğu ziyarette, Şix Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu, gulbank vererek lokmaları pay etti.

    Gulbanklerin verilip, lokmaların pay edilip dağıtılmasının ardından ise Ergün Haydaroğlu, klamlar söyledi.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersimli yurttaşlar, Çarşeme Şaye’nin son gününde Gola Çetu ziyaretinde biraraya geldi- VİDEO

    Dersimli yurttaşlar, Çarşeme Şaye’nin son gününde Gola Çetu ziyaretinde biraraya geldi- VİDEO

    PİRHA- Dersim Merkez’de Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Aleviler tarafından kutsal sayılan Gola Çetû ziyareti, Çarşeme Şaye (Kara Çarşamba) inancı dolayısıyla Dersimli yurttaşların lokma ve niyazlarının buluştuğu yer oldu. Dersimliler, kutsal gördükleri bu günde Gola Çetu’da çerağlar uyandırıp, niyaz dağıttı.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre, “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayının arkasından gelen Mart ayının ilk üç çarşambası “Çarşeme Şaye” olarak kabul edilir. “Çarşeme Şaye” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Bugünlerde evlerde, ziyaretlerde ve kutsal mekanlarda çerağlar uyandırılır, niyaz ve lokmalar dağıtılarak, kötülüklerden korunmak için dualar edilir. Aynı zamanda evlerde çerağlar uyandırılır ve çeşmelerden getirilen temiz sularla ev temizlenir. İnanışa göre bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin uzaklaştırılarak, bir nevi arındırılma sağlanır.

    “XIZIR HERKESİN YARDIMCISI OLSUN, KÖTÜLÜKLER BİZLERDEN UZAK KALSIN”

    Gola Çetu ziyaretinde bir araya gelen Dersimli yurttaşlar, bu zamanlarda niyaz ve dualarıyla ziyaretlere gittiklerini, niyaz olup kötülüklerden arınmak istediklerini anlattılar.

    Gola Çetu ziyaretinin kendileri için çok önemli ve kutsal olduğunu belirten yurttaşlar, inanışa göre kışın zorluk ve kötülüklerini bahara geçerken ziyaretlere giderek, evlerde çeşmelerden aldıkları temiz sularla temizlik yapıp, çerağlar uyandırarak, kötülükleri uzak tuttuklarına inanıyorlar. Aynı zamanda yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen bu süreçte, yeni yılda da kötülüklerin ve sıkıntıların kendilerinden, ailelerinden, komşularından uzak durmasını temenni ediyorlar.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim Pirler Meclisi üyeleri, Kara Çarşamba inancı gereği Gola Çeto’daydı-VİDEO

    Dersim Pirler Meclisi üyeleri, Kara Çarşamba inancı gereği Gola Çeto’daydı-VİDEO

    PİRHA – Dersim Pirler Meclisi üyeleri, Kara Çarşamba sebebiyle Gola Çeto Ziyaretgâhında çerağ uyandırıp lokma dağıttı.

    Dersim coğrafyasında Xızır Ayı’ndan sonra Mart ayının ilk üç çarşambası ‘Kara Çarşamba’ olarak kabul edilir. Kadim bir gelenek olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) aynı zamanda baharın başlangıcı olarak da yorumlanıyor.

    Kara Çarşamba inancı gereği evlerde ve kutsal mekanlarda çerağlar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır.

    Kara Çarşamba ritüeli gereği Dersim Pirler Meclisi üyeleri de Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan Gola Çeto Ziyaretgâhındaydı.

    Baba Mansur ocağından pirlerinden Baki Aydın, Mehmet Halis, Ali Önal ile Seyit Sabun Ocağından Pir Kaya Şahin, kutsal mekan içerisinde önce çerağ uyandırdı, ardından gülbeng okudu.

    Dersim Pirler Meclisi üyeleri, Gola Çeto Ziyaretgâhı önünde deyişler seslendirip lokma da paylaştı.

    PİRHA/DERSİM

  • DAD, Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da çerağlar uyandırdı-VİDEO

    DAD, Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da çerağlar uyandırdı-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri, Kirmanckî anadil atölyesi öğrencileri olan çocuklarla birlikte Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle Gola Çeto Ziyaretgâhı’na giderek çerağ uyandırdı.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çeto Ziyaretgâhı’nda, Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle Kirmanckî anadil atölyesi öğrencileri olan çocuklarla birlikte çerağ uyandırdı. Çocuklar, uyandırdıkları çerağlarla barışa dair dileklerde bulundu.

    “YAKACAĞIMIZ ÇERAĞLAR ÜLKEYE BARIŞ GETİRSİN”

    DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Kara Çarşamba’nın yer ile göğün birbiriyle ikrarlaştığı bir gün olduğunu belirterek “Masumu pakların yakacağı çerağlar ışık olsun, ülkenin yaşadığı bu kaos dolu günlerde barış getirsin. Kötülükler uzak gitsin çocuklarımızdan, savaşlar dursun” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da lokmalar pay edildi-VİDEO

    Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da lokmalar pay edildi-VİDEO

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çeto Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.

    Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çeto Ziyaretinde, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) nedeniyle çok sayıda yurttaş ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Dersim Şubesi yöneticileri çerağ uyandırdı. Kureyşan Ocağı evladı Kadir Bulut’un okuduğu gülbengin ardından da lokmalar pay edildi.

    PİRHA/DERSİM

  • Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da çerağ uyandırılıp, lokmalar pay edildi-VİDEO

    Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çeto’da çerağ uyandırılıp, lokmalar pay edildi-VİDEO

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba’nın son günü nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.

    Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çetu Ziyaretinde, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) son gününde çok sayıda yurttaş çerağ uyandırıp, lokmalarını pay etti.

    Yurttaşların yanı sıra Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ve DAD yöneticileri de çerağlar uyandırıp lokmalar pay etti.

    “GELENEKLERİMİZİ SÜRDÜRMEK İÇİN GOLA ÇETO’YA GELDİK”

    Geleneklerini sürdürmek için Gola Çeto’ya geldiklerini söyleyen Piri Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, “Bu gece bizim inanç, itikat ve kültürümüzde yer ve gök  birbirleriyle dar ve didar olma gecesi olduğuna inanılıyor. Bu geceden sonra bütün suların, doğanın aklandığına inanılıyor. Bizde bu dönemde ziyaretlere, sulara ve ulu ağaçlara gidilir. Gola Çeto Hızır’ın nişangesi olduğu için buraya niyaz olup lokmalarımızı dağıtıp dileklerimizi istedik” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersimliler, Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çetu’da çerağ uyandırıp lokma pay etti-VİDEO 

    Dersimliler, Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çetu’da çerağ uyandırıp lokma pay etti-VİDEO 

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba’nın son günü nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre, “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayının arkasından gelen Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir.

    Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Bugünlerde evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.

    Dersim’de Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çetu Ziyaretinde, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) son gününde çok sayıda yurttaş çerağ uyandırıp, lokmalarını pay etti.

    “MART AYININ SON ÇARŞAMBA’SINA KADAR BURAYA GELİYORUZ”

    Mart ayının ilk haftasından itibaren Gola Çetu ziyaretine geldiğini söyleyen Cemile Güngörmüş, “Burası Pülümür çayının ve Munzur nehrinin birleştiği bir alandır. Mart ayının ikincisi haftasında yani ikinci çarşambasında, son haftasında buraya geliyoruz. Aslında çok kalabalık oluyor son hafta ama bugün hava koşullarından kaynaklı çok insan gelmemiş. İnsanlar buraya gelip dua ediyor” dedi.

    “İNSANLAR LOKMALARINI DAĞITIYOR”

    Xızır ayından sonra Hewtemal’in geldiğini belirten Yıldız Deniz de, “Mart ayında çarşamba günleri buraya ziyarete gelip dua ediyoruz. Mart’ın dördüncü haftasında aynı zamanda doğa yeşeriyor börtü böcek her şey uyanmış halde oluyor. Aynı zamanda iklim de ısındığı için hava güzel oluyor, güneşli oluyor. İnsanlar gelip burada çıralarını yakıyorlar, lokmalarını dağıtıyor, dualarını ediyor, minnet ediyor. Yani bizde Kara Çarşamba’nın son haftasında bu gece tabiat secdeye geliyor. Her iki suyun birleştiği bir mekândır burası. Aynı zamanda burada gelip lokmalarımızı pay ediyoruz, dualarımızı ediyoruz ve inancımızı yerine getirip gidiyoruz. Tabi burası eskiden daha güzeldi, bu suyun önü açıktı. Sonra barajlarla şimdi gölet olmuş” diye belirtti.

    “ARTIK ÜLKEDE BARIŞ OLSUN”

    Kibar Durmuş ise, “Buraya insanlar gelip kurban kesiyor, lokma dağıtıyor, çerağ yakıyor. Biz her Çarşamba buraya geliyoruz. Bu sene ülkede barış olsun, artık insanlarda huzur kalmadı” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersimliler, Kara Çarşamba’nın son gününde Gola Çetu Ziyaretinde -VİDEO

    Dersimliler, Kara Çarşamba’nın son gününde Gola Çetu Ziyaretinde -VİDEO

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba son günü nedeniyle yurttaşlar Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırılıp, lokmalar pay edildi.

    Dersim’de Alevilerin inanışına göre, “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayının arkasından gelen Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir.

    Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Bugünlerde evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.

    Dersim’de Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çetu Ziyareti, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) son gününde çok sayıda yurttaş çerağ uyandırıp, lokmalarını pay etti.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Hawtemal’de bütün canlılar üç gün toprağa secdeye gelir’-VİDEO

    ‘Hawtemal’de bütün canlılar üç gün toprağa secdeye gelir’-VİDEO

    PİRHA-Aleviler için kutsal olan ve baharın gelişini ifade eden ‘Kara Çarşamba’ ve ‘Hawtemal’ ile ilgili olarak açıklamalarda bulunan DAD İstanbul Eş Başkanı Ali Şeker, unutulmaya yüz tutan geleneklerin devam ettirilmesi gerektiğini kaydetti.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Eş Başkanı Ali Şeker, Aleviler için baharın başlangıcı olarak görülen ve kutsal olan ‘Kara Çarşamba’, ‘Hawtemal’ ile ‘Newroz’a ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu. Özellikle Dersim coğrafyasında çetin geçen kış mevsiminden sonra baharın gelişi çeşitli inanç ve ritüellerle karşılanır.

    Şeker, unutulmaya yüz tutan gelenekleri anlatırken; eski ve kadim bir inanca ait olan bu ritüellerin devam ettirilmesi gerektiğini kaydetti.

    “KARA ÇARŞAMBA BİRÇOK İNANÇTA VAR”

    Hızır ayından sonra baharın geldiğini belirten Şeker, ‘Kara Çarşamba’ geleneğinin birçok halk ve inançta yer aldığını söyledi. Şeker şöyle konuştu:

    “Özellikle Dersim coğrafyasında kutlanır. Pirler, analar, mürşitler taliplerine giderler. Dua ederek taliplerini üç kez şilandan (kuşburnu ağacının dalından yapılmış çember) geçirirler. Kara Çarşamba’da fazla yolculuk yapmazlar. Herkes evini temizler. Lokmalarını yaparlar.

    HAWTEMAL’DE BÜTÜN CANLILAR ÜÇ GÜN SECDEYE GELİR

    ‘Raa Haq’ inancı güneşi, havayı, suyu, toprağı kutsar. Kara Çarşamba’da dere kenarından getirilen taşlar evin bacasının etrafına dizilir. Hawtemal zamanı da giderlerdi, dereden su getirirlerdi. Ya da derede, çayda duş alırlardı. Dereden getirilen suyu evin içine, çevresine, hayvanlara serperlerdi. Çocuklara içirirlerdi. Lokma dağıtırlardı. Yakında ziyaret var ise oralar ziyaret edilirdi. Ayrıca inancımıza göre Hawtemal’de bütün canlılar üç gün toprağa secdeye gelir. Dedelerimiz, nenelerimiz üç gün ağaç kesmezdi, balta vurmazlardı. Hawtemal’de dokuz gün oruç tutanlar da var.”

    Hawtemal’in ayrıca Newroz’a denk geldiğini belirten Şeker, “Kürtlerin kadim bayramlarından biridir Newroz. Bu coğrafyada yeni yılın başlangıcıdır” diye konuştu.

    “BİRÇOK GELENEĞİMİZ UNUTTURULMAYA ÇALIŞILIYOR”

    Şeker, “İnancımız çok eski ve kadim bir inançtır. Maalesef asimilasyon ile birçok geleneğimizi ve inancımızı unutturmaya çalışıyorlar. Dilimizi, inancımızı, kültürümüzü unutturmamak gerek. Pirler, analar eskisi gibi taliplerini ziyaret etmelidir. Talipleriyle ibadet etmelidir” diyerek Alevi toplumunun inancına sahip çıkmaya çağırdı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Kara Çarşamba’da çılalar uyandırıldı-VİDEO

    ‘Kara Çarşamba’da çılalar uyandırıldı-VİDEO

    PİRHA- Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba nedeniyle yurttaşlar Dersim’de bulunan Gola Çeto Ziyaretgahına geldi. Lokmaların pay edilip, çılalar uyandırılırken, savaşların durması ve barışın gelmesi çağrısında bulundular.

    Kara Çarşamba ya da Zazaca’daki adıyla Qerê Çarseme. Bu kadim gelenek yüzyıllardır Dersim’deki Aleviler için kutsal bir gün olarak kabul ediliyor. Bugün Dersim, Erzincan, Erzurum, Varto, Bingöl gibi bölgelerde yaşayan Aleviler arasında ‘Kara Çarşamba’ geleneği hala devam ediyor. Eski takvime göre, Şubat ayının son çarşambası ile Mart ayının ilk iki çarşambası arasında kalan çarşamba günleri halk arasında “Kara Çarşamba” olarak adlandırılıyor.

    Dersim’de yaşayan yurttaşlar, “Kara Çarşamba” günü Gola Çeto Ziyaretgahında bir araya geldi. Gulbagların okunup, lokmalar pay edilirken, çılalar uyandırılıp, huzur, barış, sağlık dileklerinde bulunuldu.

    PİRHA/DERSİM

  • Yazar Hakan Kerimoğlu Gağan, Xızır, Howtemal ve Kara Çarşamba’yı anlattı-VİDEO

    Yazar Hakan Kerimoğlu Gağan, Xızır, Howtemal ve Kara Çarşamba’yı anlattı-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Hakan Kerimoğlu, kış mevsimi ile başlayan ve Raa Heqî Alevilik inancının kutsallık ile birlikte yas atfettiği günleri olan Gağan, Xızır, Howtemal ve Kara Çarşamba’ya (Carşema Şîyaye) dair PİRHA’ya konuştu. Kerimoğlu, Gağan, Raa Heqi-Kırmanc halk takviminde 10. aydır. Gaxan yeni yıl değildir. Yeni yılımız 21 Mart’a denk gelen Newroz’dur” dedi. 

    Uzun süren araştırma ve gözlemlerini paylaşan Araştırmacı-Yazar Hakan Kerimoğlu, Raa Heqî(Alevi) takvimi olarak da bilinen halk takviminin asimilasyoncular tarafından inkar edilerek tanınmak istenmediğine işaret etti.

    Bu bayramlar ve kutsal günler için kabul gören tarihlerde Gağan ile başlayan ilk sürecin Kırmanclıkta ve diğer bir çok toplumlarda bütün yıl boyunca ekilip biçilerek kışlığa hazırlanan lojistik bayramı olduğunu ifade eden Kerimoğlu, Gağan’ın sosyal yardımlaşma olduğunu söyledi. Ayrıca, Gaxan’ın Raa Heqî halk takviminde 10’ncu ay olduğuna dikkat çeken Kerimoğlu, Gağan’ın yeni yıl olmadığını dile getirdi. Kerimoğlu, yeni yılın 21 Mart’a denk gelen Newroz olduğunu sözlerine ekledi.

    Raa Heqî halk takviminde Xızır ayında haftanın 8 gün ve ayın da toplamda 32 güne tekabül ettiği bilgisini paylaşan Kerimoğlu, dört haftanın her bir haftasında farklı bölge ve aşiretlerin Xızır orucu tuttuğuna değinerek, Xızır  ayının-orucunun 12-13-14 Şubat diye belirlenen belli günlere sığdırılmasının doğru olmayacağını belirtti.

    Xızır ayından sonra yeni bir zaman, yeni bir döneme girebilmesi için doğanın gerekli koşulları sağlayabilmesinin ancak  cemrelerin düşmesi ile gerçekleşeceğine değinen Kerimoğlu, düşen bu üç cemreden sonra doğa ve canlılar için hayatın yeniden hareketlenmesinin Howtemal’a denk geldiğinin altını çizdi.

    Bölge insanının yaşamın bu dönemde oluştuğuna kanaat getirdiğini sözlerine ekleyen Kerimoğlu, ilk 7 günde iyi şeylerin var olduğuna-varlık kazandığına, diğer 1 günde ise kötü şeylerin varlık kazandığına inanıldığına vurguda bulundu. Geri kalan bir günün ise Çarşamba gününe denk geldiği için yas tutulduğuna işaret eden Kerimoğlu, Howtemal ve Kara Çarşamba’nın karıştırılmaması gerektiğini dile getirdi.

    “GAXAN KIŞA HAZIRLANAN ERZAK BAYRAMIDIR; YILBAŞI DEĞİLDİR”

    PİRHA: Kültürel ve tarihsel değerler, yeni nesillerin tarih ile arasındaki bağı kuruyor. Bu değerler arasında da topluma en fazla sirayet eden, ilgilendirenler ise bayramlar oluyor. Mezopotamya toplulukları içerisinde de özellikle Gaxan, Howtemal, Xızır, Newroz özellikle çok zengin geçen bayramlar. Bölge bölge olarak Gaxan, Gaxand, Gaxandê, Gaxend, Goxan, Kosegeli, Kalo vb. adıyla kutlanıyor. En önemli karakterler de Khalo Gaxan ve eşi Fatike’dir. Onlar, kapı kapı gezer, yiyecek toplarlar. Toplanan yiyecekler pişirilerek pay ediliyor. Yani bir erzak-gıda bayramı da diyebilir miyiz? Siz Gaxan’ı nasıl değerlendiriyorsunuz ?

    HAKAN KERİMOĞLU: Gağan, Kırmanclıkta ve diğer bir çok toplumlarda bütün yıl boyunca ekilip biçilen, sağılan, kışlığa hazırlanan lojistik bayramıdır. Yanı sıra kışlığa hazırlanan yiyeceğin bayramıdır ve sosyal yardımlaşma dayanışmasıdır. Gağan, ayrıca Raa Heqi-Kırmanc halk takviminde 10. aydır. Gağan yeni yıl değildir. Yeni yılımız 21 Mart’a denk gelen Newroz’dur. Gaxan’da yapılan kutlamalar genelde erzak ve onun bereketi üzerinedir. Günümüz Miladi takvimine göre 22 Aralık’ta başlar ve Ocak ayının 20’sin de sona erer. Bu günler içerisinde Gağan için ritüeller, kutlamalar, cemler yapılır.

    Köy ortamında ve bir toplum içerisinde birlikte hareket etmek için bir araya gelinir. Belki birinin erzağı iyi çıkmamış veya kışa hazırlığı iyi geçmemiştir. Bunlar genelde birlik ceminde sorulur. Yine bir heyet seçilir; bu heyete de Kalo denilir. Bölge bölge ritüelleri farklıdır. Ev ev gezerek erzak toplarlar. Bu bazen gıdadır, bazen yiyecektir, bazen de giyimdir. Bunlar toplanarak bir araya getirilir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Yine onun bereketi için hububat olan buğday veya mısır kaynatılır, dağıtılır. Aynı zamanda hayvanlara yedirilir. Yine kendi ahırında kaç hayvanı varsa, bir kat fazlası ipe hedik dizilir ve ahıra asılır. Gelecek üretim yılı için hayvanlarının sayısı bir kat fazla olması istenir. Pişirilen bulgur veya makarna içerisine belirlenmiş iki nişan konulur. Bunlardan birinin ismine rızık, diğerinin ismine rençberlik verilir. Aynı yemekten yenir ve kimin kaşığına denk gelir ise; eğer rızık nişanı ise o kişinin rızıklı olduğu düşünülür. O rızık nişanı götürülüp bir çuvalın içerisine konulup saklanılır. Tarım üzerine olan rençberlik nişanı kime denk gelmiş ise oda ahırda bir yere konulur. Orada da hem rızıklı olduğu hem de hayvanlarının çoğalacağı düşünülür.

    Bacalardan içeriye su dökülür. Evler temizlenir. Dökülen su daha çok yine bereket içindir. Su, aynı zamanda dinginliktir, sağlıktır ve yaşamın kendisidir.

    “DERSİMLİLER KENDİ HALK TAKVİMİNİ KULLANIYORDU”

    Raa Heqî Alevi takvimi dediniz. Bunu biraz açar mısınız.

    Bizim takvimimiz çok önemlidir ve hassastır, şaşmaz. Gağan’ın 10. ay olduğunu söyledik. Bugün ki Miladi takvime baktığınız da doğmak, olmak anlamını taşır. Bu takvim İsa’nın doğumundan alınmıştır. Bu sıfır kabul edilerek 2021 yılına değin gelmiştir. Bu da 13. Papa tarafından 1582 yılında ortaya çıkarılmıştır. İlkin Avrupa’da kullanılmış ve daha sonra yayılmıştır. Bu takvimin Türkiye’ye gelişi 1925 yılının sonlarını bulmuş ve 1926 yılında kabul edilmiştir. Dersim’de ise bu takvim okullar ile birlikte geldi. Ama bizler toplum içerisinde kendi takvimimizi kullanıyorduk.

    Miladi takvimde ay isimleri değişmemiştir. Eylül ayına September denir. Seten, Latince’de yedidir. September yedinci ay demektir. Günümüzde ise dokuzuncu aydır. Yani Miladi takvime göre 2 ay ileridedir. Yine Ekim ayı için October denir. Octo (okta) sekiz, Octonber ise sekizinci ay demektir. Onun ardından gelen Kasım ayı için November denir ve dokuzuncu aydır. Yine Aralık ayı olan 10. aya Miladi takvimde December (Desenber) denir. Buradaki ‘Des’ kelimesi yine 10’dan kök almıştır.

    “XIZIR ORUÇLARINI BELLİ GÜNLERE SIĞDIRMAK YANLIŞTIR”

    Yine yakın zamanda Xızır ayları vardı. Bölgede ve bir çok yerde Aleviler Xızır’ı karşıladı. Lokmalar dağıtılıp, kavutlar yapıldı. Xızır’a dair neler söyleyebilirsiniz?

    20 Ocak’tan sonra takvim işlediğinde Xızır başlar. Biz 32 günü dört haftaya bölmüşüzdür çünkü; bizde hafta 8 gündür. Bütün insanlık, doğa ve hayvanlar için Xızır çok önemlidir. Xızır yardım edendir, darda olana yetişendir; darında hazır ve nazır olandır. Cana can veren ya da can kurtaran birine can adanılmaz. Bu çok yanlıştır. Xızır adına başka birine yardımda bulunuruz. Xızır orada bir simgedir, içimizdeki manevi güçtür. Xızır ayında evimize gelen birini boş çevirmezdik. Belki bu Xızır’ın donuna girmiş fakirdir denirdi. Herkes kendi durumuna göre ona bir şey verirdi. Dört haftanın her bir haftası farklı bölge ve aşiretlerde Xızır orucu tutulurdu. Xızır 12-13-14 diye belirlenen üç gün değildir. Bu çok yanlıştır.

    “ÇIRA YAŞAMIN KAYNAĞIDIR, IŞIĞIDIR”

    Bunun yanı sıra evli olmayanlar Xızır’ın son günü oruç tutar, su içmez çünkü evlenecekleri kişinin o gece rüyasına gireceği ve kendisine su vereceğine inanılır. Xızır ayının olduğu ay boyunca gün batımında evlerde de çerağlar yakılır…

    Hiç evlenmemiş kimseler yine o gün Xızır için oruç tutarlar. Tuzlu yiyecek yerler. Ya da bu yiyecek hiç tuzlu da olamayabilir. Sonuç olarak insan kendini ona inandırmıştır. Belki de rüyasında görmek istediği kişi vardır. Evleneceği köyden veya çeşmeden bir insanın elinden su içtiğinde su duru ise yaşamının iyi geçeceğine inanılır. Suyun temizliği veya kirliliği kader veya hayat çizgisidir. Xızır’a olan bağlılığından dolayı kişi kendini ona ayarlamıştır.

    Xızır ayında aslında bizim oralarda her gün cem yapılır. Dergahlarımızda çıra hiç sönmez. Çünkü çıra yaşamın kaynağıdır, ışığıdır. Sevginin, barışın, dostluğun, özgürlüğün ve birçok şeyin simgesidir. Xızır aylarında kendi evlerimizde de çıramızı yakarız.

    İnsanlığın var olduğundan beri Xızır’ın var olduğunu, çağrıldığını düşünüyoruz. Çünkü her zaman yardım, dayanışma vardır. Xızır zaten birinin yardımına koşan hızlı neferdir. Dolayısıyla bunu tam olarak yerinde uygulamamız için kendi felsefemizin realitesini yaşatıp toplumu bilinçlendirmeliyiz ve gerçek anlamda kendimizi kutlamalı, anmalıyız. Biz kendi gerçek felsefemizi ortaya koyup yaşatmak istiyor isek. Doğruların anlatılması, gerçek realitenin ortaya konulması istenmiyor. Bir doğru üzerinde birleşelim Xızırımızı, Gaxanımızı, Howtemalımızı ve yas olan Kara Çarşamba’yı da gerçeğinde, özünde yaşayalım.

    “ÜÇ CEMREDEN SONRA HAYATIN YENİDEN HAREKETLENMESİ HOWTEMAL’A DENK GELİR”

    Xızır orucunun ardından hemen sonra havaya, suya ve toprağa cemre düşüyor. Bu üç cemreden sonra hayatın yeniden hareketlenmesinin Howtemal’a denk geldiğini ifade etmiştiniz. Buna biraz değinebilir misiniz?

    Yeni bir zaman, yeni bir dönem için önce doğanın o koşulları sağlaması lazım. Önce 3 tane cemre düşer. Dilimiz olan Kırmancki’de periyot olarak gün vakitlerine cema sodir, cema perut, cema sonî, cema sevî denir. Bu şu demek; sabah vakti, öğle vakti , akşam vakti ve gece vakti. Böyle cem dönüyor. Cem, kainatta olup biten tüm hareketlerin, aksiyonların ortak adıdır. Bir bitkinin oluşu, tohum vermesi, insanın doğması-yaşaması-hareketi-Hakk’a yürümesi, bir yıldızın oluşması-patlaması-sönmesi, rüzgarın sesi, suyun akışı, yağmurun yağması ve bulutun oluşması bir bütün olarak cemin kendisidir. Burada da karşılıklı bir fikir alışverişi, aksiyon var. Bu da muhabbet cemidir. Biz bunu semah figürleri ile anlatırız. Her cemin semah figürü de ayrıdır. Hakk’a yürüme ceminin, birlik ceminin, görgü veya Xızır ceminin figürleri farklıdır.

    Cemre yani dilimizdeki ‘Ra’ doğmak, açmak anlamındaydı. Ortaya çıkmaktı, yol almaktı, felsefeydi. Ayın 19’un da ilk cemre düşer. 7-8 gün aralıkla ikinci cemre düşer. Son cemre de 5-6 Mart’ta düşer. Hemen peşinden Howtemal başlar. Cemre havaya düştü ve bir hava açımı oldu. Bir tohumun döllenmesi için oluşan faktör. Sonra suya, daha sonrasında da toprağa düşer. Hava, toprak, su yaşamın sürdürülmesi için gerekli olandır. Bu üç cemreden sonra hayatın yeniden hareketlenmesi tekrar Howtemal’a denk gelir.

    “HOWTEMAL İÇİN KUTLAMALAR YAPILIR, KARA ÇARŞAMBA İÇİN YAS TUTULUR”

    Bölgede yaşayan Aleviler, dünyanın yedi günde varlık kazandığına, kötülükler ve belaların ise Çarşamba günü varlık kazandığına inanıyor. Haftanın 8 gün olarak belirlendiği bu zamanda ilk 7 günde iyiliklerin varlık bulduğuna inanıldığı için Howtemal, bu tarihler arasına rast gelen çarşambalara “Kara Çarşamba” deniyor…

    Bütün toplumlar var oluşu kendilerine göre takvimlendirirler. Belli bir zaman ölçüsü koyarlar. Bu kimine göre bir hafta, kimine göre dört hafta, kimine göre de 16 gündür. Bizde Howtemal 16 gündür. İlk haftasına küçük Howtemal, ikinci haftasına büyük Howtemal deriz. Haftanın 8 gün olduğunu söylemiştik. Varoluş bu iki haftayı (16 günü) kapsayan zamanda olmuştur. Big bang patlamasından sonra kainat oluşumu halen devam ediyor. Bitkiler kış ayı ile birlikte yaşamını dondurur; Howtemal ile canlılık kazanır, Newroz ile birlikte tekrardan çiçek açmaya ve ürün vermeye başlar. Yine kış uykusuna yatmış hayvanlar vardır. Bu Howtemal döneminde onlar da tekrardan canlılık kazanırlar. Bizim insanlarımızda hayatın bu dönemde oluştuğuna kanaat getirmiştir. Buda 8 günde olmuştur. İlk 7 günde iyi şeylerin var olduğuna, varlık kazandığına, diğer 1 günde ise kötü şeylerin varlık kazandığına inanılır. İlk 7 güne Howtemal (dilimizde de yedi anlamındadır), o bir günde Çarşamba gününe denk geldiği için Kara Çarşamba denir. İyiliklerin olduğu Howtemal için kutlamalar yaparız. Kara Çarşamba denilen yasta da yas tutarız. İkisini birbirine karıştıranlar var. Aynı şeyler değildir. Aynı zaman döngüsü içerisinde olmuş, birbiri ile ilişkili ama farklı kutlama ve yaslardır.

    “BU 7 GÜNDE KUTLAMALAR YAPILIR, 7 ÇEŞİT TAHIL PİŞİRİLİR, LOKMALAR DAĞITILIR”

    Kendi bölgemizden bir ritüeli örnek vermek istiyorum. Kara Çarşamba’da sabahın erken saatlerinde köyden biri kalkar, araziden kesilip getirilen kuşburnu ağacının dallarından çember yapılırdı. Bu çemberin içinden her aile bireyi üç defa geçerdi. Böylelikle günahlarından arındığına inanılır, hastalıklardan kurtulduğuna ve kötülüklerden korunduğuna inanılırdı. 

    Küçük Howtemal’da gezegeni var edecek hava, su, toprak ve güneş oluştu. Canlıların kendisi için büyüklük gördüğü şey kendi yaşamının huzurudur. Onu huzur içerisinde yaşamaktır. İkinci bölümde ise tabiatın varlığı, canlıların varlığı ortaya çıkmıştır. Buna da büyük Howtemal denmiştir. Bu 7 günde kutlamalar yapılır. 7 çeşit tahıl ürünü pişirilir. Lokmalar yapılır, dağıtılır. Jar û diyarlarda lokmalar dağıtılır. Orada çıralarını yakarlar. Yine Howtemal cemi yapılır. Kara Çarşamba da yas ritüelleri yapılır. Bu anmada kuşburnu (şilan) ağacından bir dal kesilir ve bir çember oluşturulur. Gülbenkler ile onun içerisinden geçilir. Buranın içerisinden geçen her kişi Çarşamba’nın kötülüğünden arınmış olur. Hem arınmış hem de o iyiliğe sahip olmuş olur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    PİRHA-Yaptıkları müzikle Dersim’in kültürünü, inancını, dilini yaşatan ve geleceğe taşıyan Metin-Kemal Kahraman kardeşler aynı zamanda Dersim’e yönelik yüz yıllardır yapılan baskı politikalarına, katliamlara, sürgünlere birer ses ve çığlık oluyor. Dersim kültürünün önemli taşıyıcıları ve çınarlarından olan Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, kültürüne, diline yönelik keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşler, Zazaca müziğe gönül vermişler. Kahraman kardeşler Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı bir dağ köyünde dünyaya geldiler. Çocukluklarının ilk yıllarını Erzincan’da geçiren Kahraman kardeşler, yaz aylarında Dersim’deki köylerine giderek doğdukları yerle bağlarını hiç koparmadılar. Erzincan ve Dersim arasında gidip gelen kardeşler bu sayede hem Türkçe’yi hem de anadilleri olan Zazaca’yı iyi konuşuyorlar. İlk, orta ve lise eğitimlerini Erzincan’da tamamlayan kardeşler üniversite dönemlerinde Dersim’den ayrıldılar.

    1983 yılında İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne giren Kemal Kahraman, 1984 yılında bu okulu bırakarak Ankara’da ODTÜ Felsefe bölümüne başladı.

    Metin Kahraman ise 1984 yılında Marmara Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Televizyon bölümüne girdi. 1985 yılında bu okulda okuyan birkaç arkadaşıyla birlikte Grup Yorum’u kurdu.

    Aynı yıllarda Kemal Kahraman da Ankara’da çeşitli amatör müzik gruplarında yer aldı. 1988’den 1991 yılları arasında bir cezaevi süreci yaşayan Kemal Kahraman cezevinden çıktıktan sonra ilk albümleri olan “Deniz Koydum Adını”yı çıkardılar. Bu albümü çıkardıktan sonra Kemal Kahraman Almanya’ya sürgün gider ve albüm çalışmalarını orada sürdürmek zorunda kaldı. Metin Kahraman ise Türkiye’de kalarak derleme çalışmalarına devam etti. İki kardeş yurtdışında verdikleri çeşitli konserlerde bir araya geldiler.  Uzun yıllar süren sürgünün ardından 2014 yılında Türkiye’ye dönen Kemal Kahraman, burada inancına, kültürüne ve diline yönelik çalışmalar yapmayı sürdürüyor.

    Metin-Kemal Kahraman’ın çıkardıkları albümler ise sırasıyla “Seher Yeli Desmal”, “Deniz Koydum Adını”, “Renklerde yaşamak”, “Yaşlılar Dersim türküleri söylüyor”, “Ferfecir”, “Çeverê Hazaru (Binler Kapısı)”, “Şahmaran”, “Ax de vaji (Ah hadi söyleyeyim)”.

    Albümlerinde sözlü kültür geleneğinden beslenen Kahraman kardeşler, Dersim’in acılarını, yaşam biçimini, kültürünü, inancını anlatıyorlar. Şüphesiz Dersim’in Kızılbaş Alevi inancı da Kahraman kardeşlerin albümlerinde önemli yer tutuyor. Alevi kültürünü, inancını, mana sistemini ve bu inancın geleceğe aktarılması için Alevi sözlü kültür geleneğinde önemli yer tutan deyişlerini, beyitlerini, gülbanglarını kayıt altına almaya devam eden Kahraman kardeşler, tüm bunları anadilleri olan Zazacayı yaşatmak için ağırlıklı olarak Zazaca yapıyorlar.

    Kemal Kahraman’a albümlerini özellikle neden Zazaca yaptıkları ve Aleviliğin albümlerine yansımasıyla ilgili keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Bestelerinizi yaparken özünüze dönüş yapıyorsunuz anadilinizden yola çıkıyorsunuz. Anadilinize yönelmeye nasıl karar verdiniz?  

    İlk albümümüzü 1993 yılında ‘Deniz koydum adını’ olarak yayınlamıştık. Bu albümden önce de Metin ile Gülbahar’ın beraber çalıştıkları ‘Seher Yeli/Desmal’ diye Zazaca Türkçe karışık şarkılardan oluşan bir çalışma vardı. Bu aslında 90’lı yılların ortamından da çok bağımsız bir yöneliş değil. Bence bu 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinde Kürt mücadelesinin getirdiği en büyük zenginlik ya da değer, aslında 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinin bütün normlarının yeniden sorgulanması, her şeyin yeniden soruya dönüştürülmesi gibi bir kazancı olmuştur. Şimdi 90’lara gelindiğinde başka etnik gruplardan olan arkadaşlarımızın da kendileriyle ilgili soruları olduğunu görüyorduk. Onlar belki zaman içerisinde çok kalıcı ya da görünür bir sürece dönüşmemiş olabilir ama o zamanın gençliğinde genelde böyle bir yönelim vardı. Kendi kimliğini anlamak, tanımak 90’lı yılların politik ortamından bağımsız bir şey değildi. 70-80 yıl boyunca dayatılmış Türklük kimliğinin bütün boyutlarıyla yeniden soruya dönüştürülerek herkesin kendince cevap aradığı bir dönemdi. Biz de farklı gruplarla çalıp söylüyorduk zaten bir müzisyen geçmişimiz vardı, şarkılar da yapıyorduk Türkçe şarkılarımız da vardı. 90’lı yılların ortamına geldiğimizde de ‘Türkçe şarkılar yapıyoruz neden anadilimizde de şarkılar yapmıyoruz? Bu dilde de güzel şarkılar biliyoruz, bunları öne çıkartmamız lazım, kendi anadilimizde şarkılar, yeni derlemeler yapmamız lazım’ gibi bir yöneliş içerisindeydik. Böyle bir ortamda ‘Deniz koydum adını’ öncesinde ‘Seher Yeli/Desmal’ albümleri çıktı. Başlangıçta sadece ‘kendi anadilimizde de şarkılar yapabiliriz’ şeklinde başlayan süreç dilin, kültürün içine girdikçe, derlemeler yaptıkça ki bizim önümüzde farklı bir alternatif yoktu o zaman Zazaca şarkı söylemek istiyorsak ya kendimiz yazmak zorundaydık ya da kendi yaşlılarımıza dönmek zorundaydık çünkü çalışılmamış bil dildi. Yazılı kaynaklara geçmiş bir literatürü fazla yoktu. Şarkıları, ağıtları, masalları derlenmiş, arşivlenmiş ya da icra edilmiş bir birikim yoktu önümüzde. O yüzden Zazaca şarkı söylemek istiyorsak dediğim gibi ya kendimiz şarkılarımızı yazmak durumundaydık ki ilk çalışmalarda böyle bir yönelim daha ağır basıyor. Biz zengin bir Zazaca literatürle buluşmak istiyorsak kesinlikle kendi köylerimize, yaşlılarımıza dönmemiz lazım, onlardan derlemeler yapmamız lazım gibi bir farkındalığımız da vardı.1991’dir bizim derlemelere başlama sürecimiz.

    HER ÇALIŞMA ÖĞRENME SÜRECİ OLARAK GELİŞTİ  

    Cezaevi sürecinden sonra mı?

    Tabi. Ben cezaevinden 1991’de çıktım. Metin sürekli gelir giderdi görüşlerimize, biz cezaevinde de sürekli tartışırdık bu meseleleri. Metin’in kendi çalışmaları vardı ben de orada bir şeyler yapmaya çalışıyordum yeni şarkılar yazmak gibi. Fakat ilk derleme ben cezaevinden çıktıktan sonra oldu. Çok kısa bir süre sonra biz olgunlaşmış bir fikir olarak derleme çalışmalarına başladık. İlk önce kendi yakın çevremizden tanıdığımız kaynak olabilecek kişilere gittik. Ama bu zamanla farklı insanları duydukça genişledi. Yani dilin, kültürün içine girdikçe o otantik damarla daha sahici kaynaklar aracılığıyla yüz yüze geldikçe de bizim için bu şarkı söylemekten öte en geniş kültürel hafızayı çalışmak, tartışmak, anlamaya çalışmak şeklinde gelişti. Yani bizim için de her çalışma aslında bir öğrenme süreci olarak gelişti. Nitekim ‘Şahmaran’, ‘Çeverê Hazaru’ ya da daha öncesinde ‘Sürela’ bütün bunların hepsi bizim için de bir öğrenme süreci. Sorularımızdan hareketle başlattığımız çalışmalardır. Yani bir ‘Çeverê Hazaru’  literatürünü Zazaca, Kürtçe örnekleriyle toparlamaya çalışan o çalışma bizim için aynı zamanda Dersim Alevi ibadet takvimini, uygulamalarını, ritüellerini, mana sistemini anlama çalışması olarak yürüdü. Bizim kendi sorularımızdan hareketle kurduğumuz bir şeydi. ‘Şahmaran’ yine öyledir. Yani sözlü hafıza üzerinden aktarılmış Şahmaran versiyonlarıyla yazılı hafıza üzerinden aktarılmış versiyonları kıyaslamak bu anlamda sözlü hafızayla aktarılmış versiyonların yazıya göre nasıl özgünlükler taşıdığını ortaya koymaya çalışmak buradan hareketle ‘Şahmaran’ın kültür tarihinde nasıl bir yeri vardır’ı tartışmak. Gılgamış’a kadar uzanan kökleri vardır Şahmaran’ın. Biliyorsunuz Gılgamış Destanı yazılı geleneğin en eski metnidir. Yani bütün bu çalışmalar bizim de kendi dilimizi, kültürümüzü ve Anadolu Mezopotamya dediğimiz kültür coğrafyasını anlamaya çalışmak üzerine kuruldu. Dilin, kültürün içine girdikçe de çok farklı çok daha zengin bir kültür hafızasıyla karşılaştık. Yani bizim işe başladığımız yerle geldiğimiz noktayı kıyasladığımızda ‘girdiğimiz yer başka çıktığımız yer başka’ diyebiliriz. Çalışma sürecinin de bizi yönlendirmesiyle çok zengin bir kültürel hafızayla karşılaştık. Gerek dil üzerinde gerekse o dil üzerinden aktarılmış literatür aracılığıyla Gılgamış’a kadar uzanan bir hafızayı tartışabileceğimizi gördük. O anlamda da bunların hepsi aslında yıllar öncesinden ‘Ah de vaji’ de dahil bundan sonra yapmak istediğimiz bazı projelerimiz de var önümüze koyduğumuz. Bunların hepsi aslında 25-30 yılın olgunlaştırdığı bir kendini anlamaya çalışma, kendi dilini, kültürünü anlamaya çalışma, tanıma. ‘Bunun insana, insanlığa kazandırabileceği bir değer var mıdır?’ bunu göstermek ya da ‘Bu dil, bu kültür yok olursa insanlık ne kaybeder’i tartışmaya çalışmak şeklinde yürüyor.

    Alevi inancında sözlü kültür geleneği çok önemli bir yerde duruyor. Günümüzde Alevilikle ilgili çıkarılan yazılı kaynakları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Alevilik gerçekten bir derya denizdir öğreti olarak. Alevi mana sistemi, inanç öğretisinin dinler tarihindeki yeri sözlü hafızadan bakıldığında çok başka görünüyor. Bütün Alevi sözlü hafızası ki deyişler, beyitler, gülbanglar, dualar aslında sadece birer folklor ürünü olarak değerlendirilmiş bugüne kadar. Halbuki bunlar Alevi öğretisinin de kuşaktan kuşağa aktarılmasının en önemli araçlarıdır ve Aleviliğin bilinçli bir tercihidir sözlü gelenekle mana sistemini aktarmak. Ama bütün bunlar ister Türkçe olsun ister Kürtçe, Zazaca olsun hangi dil üzerinden aktarılırsa aktarılsın Alevi sözlü hafızası bizzat Alevi mana sistemini aktaran, anlatmaya çalışan kaynaklardır. Alevilik anlaşılmak isteniyorsa her şeyden önce beyitlere, deyişlere dönmek zorundayız. Bunlar sadece birer folklor ürünü değildir. Yani Türkçe’de derlenmişse Türkçe’nin folklor zenginliği gibi görülmüş türkülerimiz. Bundan öte bir mana aranmamış. Halbuki Alevilik tarihi yazılırken de güya akademik çalışmalar yapılırken, bilimsel, objektiflik adına tamamen Alevilik dışı Alevilerin kendi dışında üretilmiş kaynaklar esas alınarak teori kurulmuş. Bu yüzden de Alevilik hep farklı din ve kültürlerin karılmasından oluşmuş eklektik bir sistem olarak değerlendirilmiş. Alevilikle ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda Alevi öğretisinde ‘neyi nereye verebiliriz’ şeklinde olmuş. Şu taraf İslamdan geldi, şu kadarını Hristiyanlıktan almış, şu kadarı Yahudilikten geliyor galiba anlamadığımız bazı şeyler Şamanizm ya da Zerdüştlük gibi bunlarda da politik tercihler hakim olmuş. Yani eğer Türkçüyseniz ve Aleviliğe Türkçülük perspektifiyle bakıyorsanız Aleviliği ısrarla bir şaman damarla bağdaştırmak saf Türk kültürüne sizi ulaştıracak bir yöntem olarak görülmüş. Son 30-40 yıllık Kürt siyasi mücadelesinin çıkarttığı milliyetçi perspektiften Aleviliği okumak istediğinizde de ısrarla Zerdüştlükle olan benzerliğini öne çıkartmak şeklinde okunmuş.

    Aslında nereden bakıldığına bağlı.

    Çünkü bizdeki bütün kültür tarihi politize edilmiş. Biz Anadolu’da, Türkiye’de yaşayanların en büyük sorunlarından birisi folklorumuza, türkülerimize, şarkılarımıza kadar elimizdeki enstrümana kadar her şey politik bir perspektifle okunmuş ve her şeye o politik tercihin angajmanı neyi söylememizi istiyorsa onu söyleyecek materyaller, destekler ya da kaynaklar bulunarak kurulmuş.

    KÜLTÜREL HAFIZAYLA OYNAMAK BİR YIKIMDIR

    Bizim yaklaşımımız bu oluşturulmuş politik hafızanın ötesindeki hakikate ulaşmaya çalışmaktır. Mesela bizim 25-30 yıllık derleme sürecimizde bu sürecin temel dinamiği, çıkış noktası ‘Ben kimim?’ sorusudur, ‘Biz kimiz?’ sorusudur. Biz ‘Ben kimim?’ sorusunu önümüze koyduğumuzda bu sorunun cevabını gidip annemiz, babamız, dedemiz ya da o kültürün yaşandığı alandaki yaşanmışlıkları soruya dönüştürerek arıyoruz. Yani ‘Benim annem neden sabah şöyle bir dua yapıyor? Bu duanın içeriği niye böyledir? Niye bizde Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam mum yakılıyor? Niye gaxan, hızır, hawtemal diye bir şey var? Hızır ayında neden 3 gün oruç tutuluyor da 8 gün değil? Ya da bu 3 günlük oruç niye Salı, Çarşamba, Perşembe oluyor? Niye cemimiz cemaatimiz Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam oluyor? Yani o yaşanmışlığın kendisini okumaya, anlamaya çalışarak, varsa bir manası, mana sistematiği ortaya koymaya çalışarak, onun varsa kültür tarihinde, dinler tarihinde söyleyebileceği bir şey bu referanslardan bu kaynaklardan hareketle okumaya çalışıyoruz. Ama bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluyor. Milliyetçilik dönemindeyiz. Dolayısıyla ideolojik bir perspektifle bir Türk milleti yaratılmaya çalışılıyor ve bu Türk milletine bir kültürel hafıza oluşturulmaya çalışılıyor. İşte bu hafıza oluşturulurken kimse ‘Türkiye’deki Türkler nasıl yaşıyorlarmış, neden şunu şu tarihte yapıyorlarmış?’ gibi bir referanstan hareketle kurmuyor. Rus kaynakları, Türkler hakkında yazılmış İran kaynakları, Çin kaynakları vesaire gibi yazılı kaynaklar referans alınarak ‘Biz Ergenekon’dan geldik, bir kurt bize yol gösterdi, sazımızın adı aslında saz değildir, tambur da değildir kopuzdur’ gibi her şeye bir ideolojik bakışla bir hikaye yazıldı. Burada aslında yöntem olarak da çok ciddi temelden bir farkımız ortaya çıkıyor. Biz yani yaşanmışı bütün o dinler tarihinde kültür tarihinde bir yere koymaya çalışırken diğer taraftan toplumun hafızasında hiçbir yeri olmayan bir takım tercihler topluma devletin imkanları kullanılarak okullar, televizyonlar, zamanında halkevleri kullanılarak empoze edilmeye çalışılıyor. Bugün de bu devam ediyor. Çocuklarımız 3-5 yaşında yuvaya gittiği andan itibaren devletin müfredatına göre şekillenmiş bir kültürel kimlikle olgunlaştırılmaya çalışılıyorlar. Bu bir yıkımdır aslında. Kültürel hafızayla oynamak bir yıkımdır.

    SELAMLAŞMAK KÖKLÜ BİR KÜLTÜREL TARİFİN DIŞAVURUMUDUR

    Ben 20-22 yıl yurt dışında yaşadım. Geldiğimde ne fark görüyorsunuz diye genelde soruluyor benim en çok dikkatimi çeken ve söylediğim, 90’larda ben buradan gittiğimde kafa tokuşturarak selamlaşmak aslında bir siyasi tercihti, siyasi bir semboldü. Eğer MHP’liyseniz kafa tokuştururdunuz çünkü bu siyasi olarak MHP’lilerin tercih ettiği bir semboldü, selamlaşma adabıydı. Bugün bütün toplum kafa tokuşturuyor solcusundan sağcısına, dincisinden Kemalist’ine ve bunu saf Türk olmak, gerçek Türk olmak işte ‘Türkler aslında böyle kafa tokuşturarak selamlaşırlardı’. Bu da bir ideolojik hafızanın topluma empoze edilmesi sonucu 20 yıl içerisinde meşrulaştırılmış bir adaba dönüştürülmüş. Burada aslında çok ciddi bir sorun var. Bir toplumun selamlaşma adabını 20 yıl içerisinde değiştirebilmesi ne kadar ideolojik bir hafıza üzerine kurulu olduğunun göstergesi. Çünkü aslında selamlaşmak çok köklü bir kültürel tarifin dışavurumudur. Tanımadığınız ya da tanıdığınız bir insanla karşılaştığınızdaki selamlaşma adabınız sizin birçok konudaki sorularınızın cevabını içinde taşır. Aslında bunu kolayca 20 sene içinde değiştirebilmeniz sizin belki bin yıl, iki bin yıl geriye giden kültürel hafızanızı ideolojik bir şeyle ikame etmenizi yani kolayca o hafızayı terk ettiğinizi gösterir.

    “EN BÜYÜK YIKIM TÜRK HAFIZASI ÜZERİNDE GERÇEKLEŞMİŞTİR”

    Bu biraz da uzun yıllar süren asimilasyonun bir sonucu değil mi?

    Türkleri Türkler mi asimile ediyor? Doğru söylüyorsunuz aslında bir tarafıyla. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin yarattığı en büyük yıkım aslında Türk hafızası üzerinde gerçekleşmiştir. Biz mesela Zazalar, Kürtler diğer etnik gruplar inkar edilmişlikleriyle sistem onları inkar ederek bize sadece işte ‘bizi inkar ediyor, demek ki bizim düşmanımız bunu gizleyelim ama bizim böyle bir hakikatimiz var’ı her zaman hatırlatan bir inkardır. Benim böyle bir hakikatim var bunu toplum ya da devlet kamu alanında görmek istemiyor, gayrimeşru ilan etmiş, eğer sistem değişirse ben bunu rahatça yaşayacağım. Sistem değişmediği sürece mecbursam kendimi, çocuğumu korumak adına bunu gizlerim ama buradan sadece bir düşmanlık çıkar, ben düşmanımı tanımış olurum. İlk fırsatını bulduğumda da kendi kimliğimi, dilimi yaşamanın yolunu ararım. Aslında Türkiye toplumunun en büyük sorunu hafızasızlıktır, hafızasıyla oynanmışlıktır. Bunu aydınlarında da görüyoruz. Bence en büyük yıkım Türkiye Cumhuriyeti eliyle bizzat Türk hafızası üzerinde geçekleşmiştir. Bugün yerellik hala küçümsenir. Diyelim bir bölgede konuşulan Türkçe hala küçümseniyor. İstanbul Türkçesi ya da devletin resmi kurumları aracılığıyla yaydığı Türkçe bence en hafızasız dildir, bu dilin hafızasıyla oynanmıştır.

    SÖZLÜ HAFIZA DOĞRU BİR ŞEKİLDE YAZIYA GEÇİRİLMELİ

    Bunun yanında sadece Türkleri asimile etmediler Kürtleri, Zazaları da asimile ettiler. Yöresel Türkçe’den başka Kürtçe de Zazaca da konuşulmazsa yok olacak. Zira Zazaca ev dili grubuna giriyor. Bugün Zazacayı yaşatabilmek için neler yapılabilir?

    Bugün artık yazı çağındayız. Nasıl ki Dersim kültür hafızasının sözlü gelenekle aktarıldığını tespit ediyorsak bunu bir hakikat olarak söylüyorsak bugün artık sözlü hafızanın yazı olmadan devam edemeyeceğini de koymak durumundayız. Çünkü artık yazının hakim olduğu bir dünyadayız ve yazı artık dün olduğu gibi sadece hegemonların elinde değil, herkesin elinde kullandığı bir araç. Aslında biz yazıyla söz arasındaki bir kuşağız. Acaba Kürt aydınları, Dersim aydınları kurdukları kurumlarla ve yönelimleriyle tercihleriyle, yaptıkları işlerle bu asimilasyon ve yıkım sürecinin önüne küçük de olsa kendi imkanları ölçüsünde de olsa bir set mi kuruyorlar yoksa asimilasyon sürecini pekiştiren işler mi yapıyorlar? Mesela bugün Kürtçe’nin tekleştirilmesi Kürt aydınlarının ‘Bir an evvel yapmamız gerekiyor’ dedikleri bir tercihtir. Bence Türk Dil Kurumu’nun zamanında Türkçe üzerinden yaptığı yıkım son 20-30 yıldır Kürt kurumları ve Kürt aydınları üzerinden Kürtçe’de de devam ediyor. Çünkü Kürtçe’nin daha kendi zengin hafızası derlenmeden, otantik hayat alanlarına geri dönüp ‘Nasıl bir Kürtçe varmış, şu bölgedeki ağızda hangi kavramlar hangi kelimeler var’ böyle ciddi hiçbir çalışma yapılmadan Kürt aydınları ve Kürt kurumları Kürtçe’nin ya da Kürt kültürünün eksikliklerini tespit edip o eksiklikleri kapatacak bir an evvel herkesi aynı dil ya da aynı lehçede toparlayacak yönelimleri tercih ediyorlar. Bence bu da bir yıkım süreci olarak yaşanıyor.

    Örneğin geçen gün Türk televizyonlarında gördüğüm bir haberde Hakkari’nin dağlarına iki, üç metre kar yağmış ve bir köyün okul yolu kapanmış. Çocuklar iki- üç kilometre yürüyerek gidiyorlar, kar da yağınca çocuklar okula gidememişler. Televizyon çocuklarla röportaj yapıyor Hakkari’nin kışın yolu kapanan bir köyünde bile çocuklar saf İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar, hepsi okula gidememekten şikayetçi, hepsinin doktor, öğretmen vesaire olmakla meşgul kafaları ve bunu bir televizyon diliyle Türkçe olarak söylüyorlar ki ben eminim onların çoğu Kürtçe’yi artık bilmiyor. Bu 40 yıllık siyasi mücadelenin sonunda geldiğimiz noktadır. Ben hatta diyorum ki bu 40 yıllık mücadele sürecine bir dönüp bakmak istiyorum ne kazandık ne kaybettik diye. Böyle baktığımızda ben bu süreçle birlikte Kürtlerin 40 sene önce sahip oldukları bütün otantik hayat alanlarını kaybettiklerini düşünüyorum. Yani belki bin yıllık 5 bin yıllık Kürt kültür hafızası savaşla birlikte çökertildi, hayat alanları boşaltıldı ve orada düne kadar yaşayan bir Kürt kültür hafızası şehirlerin varoşlarında moderniteye entegre edilmiş oldu. O yüzden işimizin bir tarafı kurumsaldır. Aydınların doğru bir perspektifle yan yana gelerek devlete rağmen, devletin bütün engellemelerine rağmen bu sözlü hafızayı yazılı kaynağa geçirecek bir çalışma sürecini başlatmaları lazım. Yani biz eğer sözle yazı arasındaki kuşaksak doğrusuyla yanlışıyla sözün bize aktardığı hafızayı ilk önce yazıya geçirmemiz lazım, onu bir kaynağa dönüştürmemiz lazım. Ve gerektiğinde dönebileceğimiz, çocuklarımıza ya da bizden sonraki kuşaklara bırakabileceğimiz onların da kolayca dönebileceği o sözlü hafızayla onları yüz yüze getirecek bir sözlü kültür kütüphanesi kurmamız lazımdı. Bunu yapamadık. Onun dışında televizyonlarımızda konuşulan Zazaca’yı çoğumuz anlamıyoruz, televizyonlarımızda konuşulan Kürtçe’yi çoğu otantik Kürt bölgesi anlamıyor. Çünkü biz aydınların bir yüksek Kürtçe yaratma, eksiklikleri tamamlanmış bir Kürtçe yaratma gibi bir kaygıları doğru Kürtçe’yi yansıtma, bir hafızası olan otantik Kürtçe’yi yansıtmanın önüne geçmiş. Yani böyle çok ciddi sorunlarımız var. Ben diyorum ki bu dillerin kayboluşunu, yok oluşunu engellemenin tek yolu bugün bizzat en otantik kaynaklara geri dönüp kayıtlar yapmak ve kayıtlara sadık kalınarak bunları en azından bir kerelik olsun yazıya geçirerek herkesin ihtiyacı olduğun dönüp bakabileceği kaynaklara dönüştürmektir. Ondan sonrası herkesin kendi bileceği iştir. Tabi ki isteyen istediği şekilde de bunları yorumlar, kendi perspektifinden yeniden yazabilir. Ama öncelikli iş sözlü hafızanın doğru bir şekilde yazıya geçirilmesidir.

    Kimileri Kirmancî diyor, kimileri Zazakî, Dımılkî diyor dilinize. Hangisi doğru? Birbirlerinden farkı nedir?

    Bence hepsi de doğru. Milliyetçilik perspektifinden bu etnik tartışmalara yaklaşmak bizi hep yanlış sorulara götürüyor. Bence bu üç ifade de doğrudur. Birçok halkın geçmişinde de bu vardır. Halkların kendilerine verdikleri isimlerle onlara dışarıdan verilen isimler hep farklıdır. Zazaca demek, Kirmancî demek, Dımılî demek, Kırtkî demek bölgelere göre bunların hepsinin de söylediği bir şey vardır. Bu aidiyet ifadelerinin tarihsel, kültürel hafızaya ilişkin taşıdığı şeyler vardır. Biz bugün milliyetçilik perspektifinden bakınca etnik olarak kimler yan yanaysa onlar yan yana gelsin gibi görüyoruz, bunlara da bir isim bulalım oluyor. Fakat bu yanlış bir yaklaşımdır. Bence bu toprakları kurutan bir ideolojik tercih olmuştur milliyetçilik. Bu Türkçülükle daha öncesinden başlayıp gelen süreç aslında buradaki en büyük yıkıma sebep olmuştur. Dolayısıyla bizim aslında ilk önce bu kültürel hafızayı bütün farklılıklarıyla tanımaya çalışmamız lazım. Yani politik kurduğumuz örgütler de eğer bir imkan yaratacaklarsa bir politik hedefe ulaşmak için bir kurtuluş için kurulmuş örgütler de dahil eğer bir dil, kültür, aidiyet temsiliyle çıkmışlarsa ilk önce bu dili, kültürü, aidiyeti anlamaya çalışmaları lazım. Yani bir aydın hastalığıdır aslında ‘Ben her şeyi biliyorum. Kürtlük söz konusuysa her bölgeyi, ağızı, lehçeyi ben bilirim, öyleyse bunları katayım yeni bir dil yaratayım ya da bir aidiyet yaratayım’ tercihleri bence bizim kurduğumuz ve kuracağımız örgütler her şeyden önce bu farklılıkları anlamaya, bunların anlaşılmasını sağlayacak organizasyonlar yapmaya güçlerini yetirmelidir. Mesela Zazalar konusunda bence Kürt siyasi hareketi başından beri yanlış davranmıştır. Kendilerinin de bilmediği konularda sadece kulaktan duyma bilgilerle hep politik sıfatlarla adlandırılmıştır insanların bu yönlü ifadeleri. Yani devlet onlara ‘bölücü’ demiştir. ‘Zazalar diye birileri var’ diyenlere onlar da kendi içlerinde bölücü demekten çekinmemişlerdir. Halbuki Kürt siyasi örgütleri bu meseleyi kendi içlerine alabilirlerdi. Bu meselenin doğru zeminlerde doğru bir yöntemle tartışılmasını sağlayabilirlerdi. Yani bunu kendi çatıları altında yürüyen bir tartışmaya dönüştürebilirlerdi sahip çıkarak. Siyaseten bütün bu etnik farklılıklar yine yan yana durabilirlerdi bu tercih olsaydı. Ama bu kültürel hafızaya ilişkin tartışmalarda siyasi tercihlerimizi bu kadar öne alarak bir takım tarifler yapmamamız lazımdı ya da tercih ettiğimiz tariflere göre gücümüz oranında farklı davranmak isteyeni ezmeye çalışmak hep yanlış olmuştur. O yüzden bence Zazaca, Kirmanckî, Dımılkî, Kırtkî bunların bölgelerde temsili hepsi de doğrudur. Ben Türkçe konuşurken kendi dilime Zazaca diyorum, Zazayız diyorum. Çünkü Türkçe’de bu işin adı böyledir. Buna hiçbir siyasi anlam yüklemeden anlaşılabilmek için böyle kullanıyorum. Kendi dilimde konuştuğumda Dersim Zazacasıyla ‘Ma Kirmancî me, ma kirmanckî qesêy kenîme’ bunların hepsinin bir tarihi var. Yani Zaza kavramının söylediği bir şey var, kirmanc kelimesinin bir hafızası var. Neden mesela Dersim’de biz kendimize Kirmancî diyoruz ama kendimize kirmanc derken Kürtçe konuşanlara Kirdas diyoruz, dillerine Kirdaskî diyoruz? Bunun bir temeli var. ‘Neden Kirdaskî yani Kürtçe konuşanlar kendine Kurmanc derken sana Dimilî diyor?’ Bütün bunların bize söylediği bir şey var. O yüzden bu tür şeyleri çalışmalarımızın önüne çıkartmadan samimi bir şekilde biz iş yapmaya konsantre olmalıyız. ‘Sen Zaza dedin öyleyse sen Zazacısın. Sen Kirmanc dedin daha iyi. Kirtkîyi tercih ederim çünkü Kürt kelimesine daha yakın’ gibi pratik yüzeysel referanslarla bu iş tarif edilemez. Onun için bir tercih yapmadan önce ya da tercihlerine göre insanları kategorize etmeden önce bunları anlamaya çalışmamız lazım.

    Hawtemal ve Kara Çarşamba nedir? Bunların arasındaki farklar neler? Sadece Alevi kültüründe mi var?

    Hawtemal Dersim ibadet takviminin en önemli aylarından biridir. Dersim ibadet takvimi gaxan ile başlar yani 21 Aralık ile birlikte başlar. Gaxan uygulamalarından sonra bir aylık Hızır ayı gelir. O da ibadet ayıdır. Pir taliple buluşur, 3 günlük oruçlar tutulur. Hızır uygulamalarından sonra da hawtemal gelir. Bu üçü birbirini tamamlayan bir bütünlük taşır. Yani gaxanı hızır ayı olmadan hızır ayını hawtemal olmadan anlayamayız. Birçok araştırmacı bu ibadet takvimine, uygulamalarına baktığında gaxanın özellikle Hristiyanların Noel uygulamalarına denk gelmesi yüzünden Hristiyanlardan alınmış bir uygulama gibi okumak eğilimindedir. Hızır ayını çok kavrayamayız çünkü başka kimsede yok. Yani bunlar farklı farklı kültür kaynaklarından gelmiş şeyler gibi görünür. Bu doğru değildir. Evet Hristiyanların noeli vardır, gaxanla aynı döneme denk gelir. Fakat biz kendimizi ille başkalarıyla olan ortaklıklarımız ya da ayrılıklarımız üzerinden kurmak zorunda değiliz. İlk önce ‘bir Alevi bunları nasıl algılıyor ve niye uyguluyor?’ bunu sormamız, anlamaya çalışmamız lazım. Eğer Alevi öğretisi içerisinde bunlar bir sistematiğin, bir mana sisteminin unsurları olarak kendilerini anlaşılır kılmıyorsa o zaman deriz ki ‘herhalde başka bir yerden gelmiş’. Fakat biz Alevi öğretisinin içinden baktığımızda görüyoruz ki Alevi öğretisi gerek teorik, teolojik olarak anlattıklarıyla gerekse de ibadet takvimi ve uygulamalarıyla birbirinden ayrılmaz mükemmel bir mana sistemi oluşturuyor. Öyle ki siz ne yeni bir kavram ekleyebiliyorsunuz ne de keyfiyen kavram çıkartabiliyorsunuz. Bugün mesela Alevi kurumlarının en önemli tartışmalarından biri ki bence yine gereksiz bir tartışmadır, daha doğrusu meselenin temeline inen bir tartışma değildir ve tamamı politik tarihin şekillendirdiği referanslarla yürüyor, işte ‘Biz İslam içi miyiz, dışı mıyız? İslam kavramını atalım, onu alalım, bunu verelim’ gibi bir takım tartışmalar yürütülüyor. Bence Alevilik öğretisi hem teorisiyle hem de uygulamalarıyla birbirinden ayrıştırılamaz bir mükemmel mana sistemi kurar. O anlamda gaxan, hızır ve hawtemal uygulamaları Aleviliğin bir yıllık döngü içerisindeki sabit ibadet takvimi uygulamalarıdır. Hawtemal da bunların son aşamasıdır.

    HAWTEMAL YILBAŞI VE 4 AŞAMALI UYGULAMALAR ZİNCİRİDİR

    Hawtemal bir süreçtir Mart ayında başlar, dört aşamalıdır. Kara Çarşamba ile başlar. Bugünkü takvimde 13 dediğinde eski ay takvimine göre ayın 1’idir. Bu eski takvim mantığıyla baktığımızda Mart’a girdiğimizden itibaren Mart’ın ilk Çarşamba’sı Kara Çarşamba’dır. Ondan sonra ‘hawtemalu qiz’ diyoruz Zazacada. Yani ‘küçük yedili’ ya da küçük yedi haneler’ diye çevirebileceğimiz bir kavram. Bu Mart’ın 7’sidir. Ondan sonra ‘newo Mart’ ya da ‘Newroza Mart’ dediğimiz 2 gün sonrası Mart’ın 9’una denk gelen tarih vardır. Burası tam yılbaşıdır. Yani eskiden hawtemal yeni yılın başlangıcıydı. Yeni yıl bugünkü gibi Aralık’ın sonunda değil Mart ayında başlardı. Mart’ın 9’u eski yılın son günüydü, Mart’ın 10’u yeni yılın 1’inci günüydü. Mesela leylek için derler ki ‘8’e gelmez 9’a kalmaz’. Yani 8’in gecesi gelir. Kars’ta ‘7 leviler’ diye bir uygulama var. Aynen bizim hawtemalimizdir. Adı da oradan gelir, yani ‘7 levhalar’ ya da ‘7 haneler’. Anadolu’nun farklı bölgelerinde bu uygulama var. Ama bu özellikle 100-150 yıllık ya da daha önce İslam’la birlikte başlatabileceğimiz süreçte bölgesel olarak İslam’ın kendi Ortodoks kurumlarıyla uygulamalarıyla gidip yerleştiği alanlarda geri çekilmiştir ve bu uygulamalar ne kadar yoğun yayılmışsa o oranda da bu eski uygulamaların çoğu geri çekilmiştir. Sunni İslam’ın görece daha az girdiği bölgelerde bu uygulamaların hala nüvelerini Türk olsun, Kürt olsun, Zaza olsun Anadolu’nun bütün etnik topluluklarında görmemiz mümkün. Özellikle Türkmen Alevilerle de bizim zamanında yaptığımız görüşmeler vardı. 90’ların sonunda Toroslarda çok önemli bir Alevi köyü olarak tanınan Kırtıl Köyü var. Çevresi tamamen Sünni köylerdir. Kırtıl’da Metinlerin Alevilik teolojisiyle ve uygulamalarıyla ilgili röportaj yaptığı Bahar teyze diye 100 yaşına yakın bir teyzemiz var. Ben o teyzenin anlattığı Alevilikle benim annemden öğrendiğim Alevilik arasında hiçbir fark görmüyorum. Uygulamalarıyla, dualarıyla dil farklı olsa da bütün sembolleriyle, metaforlarıyla, kavramlarıyla hep aynı dualar edilmiş. Yani demek istediğim bu uygulamalar sadece Dersim’e has uygulamalar değil. Eskiden aslında bütün Ortadoğu bu takvimin içerisindeydi, bu zaman algısının içerisindeydi ve bütün Ortadoğu halkları hem ay takvimini hem de güneş takvimini paralel olarak kullanırdı. Ama İslam gibi İslam öncesinde Hristiyanlık gibi ondan önce Yahudilik gibi dinler hep zaman ve mekan kavramlarıyla uğraşmışlardır, zamanı kendileriyle başlatmak istemişlerdir. ‘Benden öncesi cahiliye’ der mesela İslam, ‘benimle birlikte Arap toplumu ya da Müslüman olanlar insan oldu’ gibi anlarız biz. Bunlar aynı zamanda tarihi de kendileriyle başlatır. Bugün Yahudi takvimine göre 5700 bilmem kaçıncı yıldayız. Bugün Hristiyan takvimini kullanıyoruz 2019’dayız İsa’nın doğumu diye teorize edilen bir takvim algısındayız ve yılbaşımız bugün Aralık’ta. İslam’da Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünü esas alan bir 0 ile başlatır tarihi bugün 1400 gibi bir tarih içerisindeyiz. Yani takvim ve zaman algısıyla her dönemde uğraşılmış. Eskiden yılbaşı Newrozdu ve bunun doğada da bir karşılığı vardı. Yani eski zaman algısı gerçekten de zaman birimi olarak 1 ay dediğimizde bizim uydumuz olan ayın hareketlerinden bağımsız olmayan, yani referansla işleyen bir ay mantığımız vardı. Yılımız da gerçekten güneşle dünyanın ilişkisi temelinde kurulurdu ve geceyle gündüzün eşit olduğu bugünkü takvimle 21 Mart, eski takvimle 9 Mart’ta yılbaşı kabul edilirdi. O yüzden yılbaşıdır hawtemal. Birinci günü Kara Çarşamba’dır. 7’si ‘hawtemalı qız/küçük yedili’ diyoruz. İki gün sonra Mart 9’udur ‘newo Mart’ diyoruz ve bir hafta sonrasında Mart’ın 17’sinde de ‘hawtemalı pil/büyük yedili’ diyoruz. Böyle 4 aşamalı bir uygulamalar zinciridir hawtemal.

    Kürtlerde de newroz vardır, birçok Türkiye halkında da newroz vardır fakat newroz bu Sünni Ortodoks gelenek kendi kurumlarıyla ve zaman algısıyla girdikçe gerilemiştir. Bugün Kürtlerde sadece newroz günü önemli özel bir gün olarak kutlanmaktadır, diğer aşamaları hep unutulmuştur. Halbuki Dersim’de bu hala en eski gelenekle kutlanır. Kara Çarşamba günü sabah gün ışımadan en yakındaki en büyük ırmağa gidilir. Çünkü bugün dünyaya maya atılmıştır. O yüzden de bütün su kaynaklarının, su gözelerinin gelip birleştiği ana yataktan daha kuşlar su kaynaklarına inmeden gidip su almak ve onu getirip evi, evdekileri, evin bütün hayvanlarını, evin bütün odalarını köydeyse köydeki her yöne doğru giden çığırlar onunla kutsanır. Bu suyun maya olduğu düşünülür, onunla yoğurt mayalanır ve gerçekten süt mayalanır ve yoğurt olur.

    Bizim bütün bu sembollüğü doğru okumamız lazım. Bunların hiçbiri keyfi tercihler değildir. Orada meşe yerine şilan getirmenin bir manası vardır. Dinler tarihine, kültür tarihine ilişkin çok farklı bir perspektiften her şeyi okuyabileceğimizi gösteren referanslar sunar bize. Herkesin hawtemali kutlu olsun diyelim.

    İsmet SEFER/Suay ABAK
    İSTANBUL

  • Dersim’de Kara Çarşamba için çılalar yakıldı-VİDEO

    Dersim’de Kara Çarşamba için çılalar yakıldı-VİDEO

    PİRHA- Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba nedeniyle halk Dersim’de bulunan Gola Çeto ziyaretgahına geldi. Burada lokmalar pay edilip çılalar yakıldı. 

    Kara Çarşamba ya da Zazaca’daki adıyla Qerê Çarseme. Bu kadim gelenek yüzyıllardır Dersim’deki Aleviler için kutsal bir gün olarak kabul ediliyor. Bugün Dersim, Erzincan, Erzurum, Varto, Bingöl gibi bölgelerde yaşayan Aleviler arasında ‘Kara Çarşamba’ geleneği hala devam ediyor. Eski takvime göre, Şubat ayının son çarşambası ile Mart ayının ilk iki çarşambası arasında kalan çarşamba günleri halk arasında “Kara Çarşamba” olarak adlandırılıyor.

    Bölgede yaşayan Aleviler, dünyanın yedi günde yaratıldığına, kötülükler ve belaların ise Çarşamba günü yaratıldığına inanıyor. Bu nedenle bu tarihler arasına rast gelen çarşambalara “Kara Çarşamba” deniyor.

    Kara Çarşambalarda bölgede yaşayanlar, kutsal kabul edilen ziyaretgahlara akın ediyor. Dersim’de Pülümür Çayı ve Munzur Çayı’nın birleştiği yere olan ‘Golê Çeto’ yu ziyaret etti.

    Dualarını edip çıralarını yakan halk huzur, barış, sağlık dileklerinde bulundu.

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Kara Çarşamba gününde Gola Çetu’yu ziyaret edip, barış ve özgürlük istediler

    Kara Çarşamba gününde Gola Çetu’yu ziyaret edip, barış ve özgürlük istediler

    Alevilerce kutsal kabul edilen ve halk arasında baharın müjdeleyicisi de sayılan “Kara Çarşamba (Çarseme Şiya)” gününde Dersim’deki kutsallardan biri olan Gola Çetu’yu ziyaret eden kadınlar, barış ve özgürlük diledi.

    Dersim’in Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiren ve Aleviler tarafından kutsal sayılan Gola Çetu ziyareti, “Kara Çarşamba (Çarseme Şiya)” olarak bilinen inanış nedeniyle dolup taştı. Kent halkı önem atfettikleri bu günde ziyaretgahlarında mum yakıp dua etti, sonrasında niyaz dağıttı.

    Dersimli Alevilerin inanışına göre, “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayının arkasından gelen Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek Kara Çarşamba aynı zamanda baharın başlangıcı olarak da kabul edilir. Bugünlerde evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir, cemler tutulur ve lokmalar dağıtılır. Yılın iyi geçmesi ve kötülüklerin defedilmesi dilenir.

    Kara Çarşamba nedeniyle Gola Çetu ziyaretine gelen kadınlar, bugünün önemine ilişkin Mezopotamya Ajansı’na konuştular. 

    BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK DİLEDİLER

    Medine Sitoci, aynı zamanda Xızır günü olduğunu belirttiği Kara Çarşamba’da darda olanların sıkıntılarından kurtulduğunu ifade etti. Sitoci, “Bizim için büyük bir öneme sahiptir. Özen gösterdiğimiz bir gündür. Bulunduğumuz ziyaretleri giderek, her şeyin hayırlısı olması temennisinde dilekler tutarız. Ben de bu Kara Çarşamba’da barış ve özgürlük dileklerinde bulundum” dedi.

    Bese Çelik de, Kara Çarşamba’nın tüm murat, dilek ve isteklerin kabul görüldüğü bir gün olduğunu dile getirdi. Bugünlerde yılın iyi geçmesi temennisinde bulunduklarını söyleyen Çelik, “Ben de bu yıl lokma dağıtarak, sağlıklı ve huzurlu bir yıl geçmesini diledim” dedi.

    Sultan Korkmaz ise, Kara Çarşamba’nın baharın gelişini müjdelediğini belirterek, “Özelikle sağlık ve huzur dileklerinde bulunulur. Ardından ülkeye huzur getirmesi temennisinde bulunulur. Kara Çarşamba iyilikleri ve güzellikleri temsil eder. 3 Çarşamba gelerek, mum yakıp dua ettim. Niyaz dağıttım” diye belirtti.

  • Varto Cemevi’nde Kara Çarşamba Haşıl yemeğiyle kutlandı

    Varto Cemevi’nde Kara Çarşamba Haşıl yemeğiyle kutlandı

    PİRHA – Alevilerce kutsal sayılan ve halk arasında baharın müjdeleyicisi gün olan ‘Kara Çarşamba'( Çarseme Şiya) inanışı Varto Cemevi’nde kutlandı. 

    Yüzyıllardır devam eden bir gelenek Kara Çarşamba. Kara Çarşamba aynı zamanda baharın başlangıcı olarakta kutlanır. Toplumsal birliğin sürmesi ve bereketli bir yıl olması için bir kutsal mekanlara gidilerek dualar edilir ve bir takım gelenekler yerine getirilir, Xaşıl yemeğiyle taçlandırılır…

    Muş Varto Cemevi’nde geleneksel olarak kutlanan baharı müjdeleyen Kara Çarşamba ‘Haşıl’ (Xaşıl) yemeği pişirilerek kutlandı. Kuşburnu ağacından yapılan daire şeklindeki ağaçtan cemevine gelen yaşlı, kadın, hasta ve çocuklar tek tek geçti. Daha sonra cemevinde kadınların yaptığı Haşıl yemeği yenildi.

    BÖLGELERE GÖRE FARKLILIK GÖSTERİR

    Kara Çarşamba bölgelere göre farklılık gösterir. Dersim, Bingöl, Hınıs ve Varto çevresinde ‘Kara Çarşamba’ olarak kabul edilen bugün eski takvime göre Mart ayının ilk Çarşamba günü kutlanır.

    Özellikle dağlık bölgelerde yaşayan yörenin erkekleri eskiden alınlarına ‘kara bir leke ya da is’ sürüp sonra da ırmak ya da dere suyuyla bu karaları temizlerlerdi. Ayrıca yabani gül ağacı, kuşburnu ağacı (özellikle kuşburnu) veya esnek ağaçların uçları kesilir, iki uç birbirine bağlanarak daire veya çember şekli verilirdi. 

    Böylelikle kurt kafasının ağzı bağlanırdı. Çünkü kurtlar dağda yaşayan insanlara zarar veriyordu. Kurtlar canlılara zarar vermesin diye ağzı bağlanırdı. Öte yandan yaşanan olumsuzluklar yok olsun diye de bağlanırdı. Dolayısıyla tüm insanlar bu kuşburnu çemberinden geçirilirdi. Özellikle hasta olanlar geçirilirdi ki hastalıklardan, kötülüklerden arınsınlar. Bütün olumsuzlukları son bulsun. 

    “DUALAR VE NİYAZLARLA BUGÜN ANILIR”

    Başka bir deyişle bugünün anlamı “İnsanların kurtulmasına sebep olduğundan bugünün hürmetine hastalarımıza şifa verilsin, bugünün hatırına kurtlar hayvanlarımıza dokunmasın” diye dua ve niyazda bulunulurdu. Bugünde ayrıca Hz. Muhammed’in yapılan eziyetlerden kurtulduğu gün olarak ta anılır. Halk bir araya gelerek dua ve niyazlarla bugünü anar. İnsanlar için kurtuluş ve varoluş anlamında sayılırdı. 

    Bugünde; Şubat’ın son ve Mart’ın ilk haftası arasındaki Çarşamba gününde evlerde çokça sevilen yemekler yapılıp o köydeki tüm canlar davet edilerek ikram edilirdi. Yapılan yemekler fakirlere de dağıtılırdı. O tarihlerde özellikle ‘Xaşıl’ yemeği yapılır komşularla bir araya gelinerek yenilirdi.
    Bir bakıma nefsin için ne istersen bir başkasına da onu dile ya da iste” inancının ve ilkesinin gereğini yerine getirmektir bugün.

    XAŞIL YEMEĞİ NASIL PİŞİRİLİR?

    Yarmalar su ile kaynatılır. Haşlanan yarmalara un eklenir ve karıştırılır. Dibi tutmasın diye sürekli karıştırmak gerekir ve buğdayları ezmek içinde kaşığın arkasıyla sürekli ezilir. Pişen xaşıl derin bir kabın içine konulur. İçine yuvarlak yapılır ve tere yağı dökülür.

    (HABER MERKEZİ)