Etiket: katliam

  • Çorum Katliamı’nın 46. yılı: Barış’ı Kadeş Meydanı’ndan bütün ülkeye yayalım!-VİDEO

    Çorum Katliamı’nın 46. yılı: Barış’ı Kadeş Meydanı’ndan bütün ülkeye yayalım!-VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumları öncülüğünde Çorum Katliamı’nın 46. yılında Çorum’da anma gerçekleştirildi. Anmada konuşan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Tarihte ilk barış anlaşması Kadeş Meydanı’nda yapıldı. Buradan Anadolu’nun barışı götürebilecek projeler geliştirelim. Barış olmazsa olmazımızdır. Barış olursa Çorum’da barışının anıtını, Madımak’ı ‘Utanç Müzesi’ yapabiliriz” dedi.

    Çorum’da 1980 yılının mayıs ayının son günlerinde başlayıp temmuz ayına kadar süren, resmi verilere göre 57 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlerce kişinin yaralandığı ve çok sayıda ev ile iş yerinin tahrip edildiği Çorum Katliamı’nın 46. yılında yürüyüş düzenlendi.

    Yüzlerce yurttaşın, Alevi kurumunun ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin katıldığı yürüyüşte atılan sloganlarda, Çorum Katliamı’nın hesabının verilmesi çağrısı yapıldı.

    HBVAKV Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, Alevi toplumu olarak başka acılar yaşanmaması için barış talebinde ısrarcı olduklarını belirterek, Çorum Katliamı’nın yapanların ve emri verenlerin açığa çıkartılmasını talep etti.

    Yürüyüşün ardından Alevi kurumları adına Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez konuştu.

    “KADEŞ MEYDANI’NDAN BÜTÜN ANADOLU’YA BARIŞI ÖRELİM”

    Ercan Geçmez, Çorum halkına seslenerek, “Tarihte ilk barış anlaşması Kadeş Meydanı’nda yapıldı. Buradan Anadolu’nun barışı götürebilecek projeler geliştirelim. Barış olmazsa olmaz bir şeydir. Barış olursa Çorum’da barışının anıtını, Madımak’ı ‘Utanç Müzesi’ yapabiliriz. O zaman bu ülke aydınlığı, eşitliği görecek, yoksulluk yok olacaktır. Biz Aleviler birlikte yaşamanın mücadelesini veriyoruz, vermeye de devam edeceğiz” dedi.

    Anma semahların dönülmesiyle sona erdi.

    PİRHA/ÇORUM

  • Sivas için İzmir’den seslendiler: Acımız da mücadele ruhumuzda ilk günkü tazeliğini koruyor – VİDEO

    Sivas için İzmir’den seslendiler: Acımız da mücadele ruhumuzda ilk günkü tazeliğini koruyor – VİDEO

    PİRHA – Alevi kurumları, 2 Temmuz 1993 yılında Sivas Madımak Oteli’nde katledilen 33 can için 33’üncü yılında İzmir’den seslendi. Sivas davasında zaman aşımı kararına tepki gösteren Alevi kurumları, Madımak Oteli bir “Utanç Müzesi” olana dek, bu katliamın arkasındaki derin yapılar açığa çıkıp yargılanıncaya kadar mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi, Sivas Madımak Katliamı’nın 33. yılında ‘Unutmadık, unutturmayacağız’ şiarıyla alanlarda basın açıklama yaptı. İzmir Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan açıklamaya çok sayda yurttaş katıldı. Saygı duruşuyla başlayan açıklamada sık sık “Sivas’ı unutma unutturma” “Madımak’ı yakanlar AKP’yi kuranlar” “Sivas’ın hesabı sorulacak” sloganları atıldı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Ege Sorumlusu Mehmet Bozkurt kısa bir değerlendirme yaptı. Bozkurt, Sivas davasında etkin bir soruşturmanın yapılmadığını belirterek, davada zaman aşımının kabul edilmediğini belirtti.

    Basın açıklamasını PSAKD Genel Merkez GYK Üyesi Kenan Yaşatürk okudu.

    2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde gerici güçler tarafından 33 aydının katledildiğini belirten Yaşatürk, aradan geçen 33 yıla rağmen o acının ilk günkü tazeliğini koruduğunu söyledi.

    Madımak Oteli’nde işlenen insanlık suçuna verilen zaman aşımı kararını kabul etmediklerini söyleyen Yaşatürk “Madımak’ın eli kanlı katillerinin tek tek, sudan bahanelerle sırtları sıvazlanarak, cumhurbaşkanının iki dudağı arasından çıkan “affettim” sözüyle serbest bırakılmasını, tahliye edilmesini asla kabul etmiyoruz. Bizler biliyoruz ki bu katliamlar sadece gelip geçici iktidarların değil, faşist sistemlerin bir sorunudur” diye konuştu.

    “CEMEVLERİ DOĞRUDAN ANAYASADA İBADETHANE OLARAK TANIMLANMALI”

    Yaşatürk, AKP-MHP bloğunun ses çıkaran herkesi abluka altına almaya çalışan, milyonların iradesini, tek adam rejiminin anti demokratik uygulamaları ile “Mutlak Butlan” kararları ve kayyum darbeleriyle meşrulaştırmaya çalışan sisteme karşı mücadele çağrısı yaptı.

    Alevi inancını asimile etmenin çeşitli yollarını denediklerini belirten Yaşatürk,  Cemevlerinin imar mevzuatında “kültürel tesis” olarak tanımlamasına tepki göstererek, “İbadetimizi yok saymaya, cami, kilise, havra gibi diğer ibadethaneler ile eşit statüye getirmekten kaçarak, anayasal haklarımızı ihlal etmeye yelteniyorlar. Cemevleri yönetmeliklerle geçiştirilemez, doğrudan Anayasa’da ibadethane olarak tanımlanmalıdır. Bizler asla devletin Alevisi olmayacağız!” ifadelerini kullandı. 

    “NATO’YU ANKARA’DA İSTEMİYORUZ”

    NATO zirvesinin Ankara’da yapılmasının coğrafyanın yeni savaş senaryolarının merkezi haline getirme çabası olduğuna dikkat çeken Kenan Yaşatürk, bu savaş örgütünün ve zirvesini istemediklerini belirterek, Suriye’deki Alevilerin cihadist barbarlar eliyle katledilmesi de bu emperyalist projelerin bir sonucu olduğunu söyledi. Yaşatürk, başka Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus’ta olmak üzere Alevilere yönelik katliamlarını sistematik bir soykırıma dönüştüğünü ifade etti.

    “MADIMAK OTELİ UTANÇ MÜZESİ OLUNCAYA KADAR MÜCADELEMİZ SÜRECEK”

    Madımak Katliamı’nın adalet mücadelesini ve eşit yurttaşlık talebini “33 Can, 33 Yıl” şiarıyla yıl boyunca devam edeceklerini belirterek, Madımak Oteli bir “Utanç Müzesi” olana dek, bu katliamın arkasındaki derin yapılar açığa çıkıp yargılanıncaya kadar mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

    2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı’nın insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ve insanlığa karşı işlenmiş suçların zaman aşımı olmayacağını belirten Yaşatürk, “Sivas davası bir insanlık davasıdır. Bu dava, biz bitti demeden bitmez. Hesabını soracağız…Unutmadık, Unutturmayacağız!” diyerek konuşmasını tamamladı.

    Açıklama sloganlarla son buldu.

    PİRHA/İZMİR

  • Sivas Madımak Katliamı Davası 12 yıldır tozlu raflarda tutuluyor: AYM neyi bekliyor?

    Sivas Madımak Katliamı Davası 12 yıldır tozlu raflarda tutuluyor: AYM neyi bekliyor?

    PİRHA- 2 Temmuz 1993; tarihte kara bir gün ve utanç sayfası olarak insanlık tarihine kaldı. Sivas Madımak Oteli’ne saldıran 15 bin kişiden sadece 124 saldırgan yargılandı. Katliamın arkasındaki güçler ve dönemin sorumluları da dahil kimseye dokunulmadı. Türkiye’de süren davalar zamanaşımına uğrarken, AYM’ye yapılan başvuru ise 12 yıldır tozlu raflarda bekletiliyor; Peki neden?

     

    Sivas Madımak Oteli’nde Asım Bezirci, Asaf Koçak, Ahmet Özyurt, Asuman Sivri, Behçet Aysan, Belkıs Çakır, Carina Cuanna, Edibe Sulari, Erdal Ayrancı, Gülender Akça, Gülsüm Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, Koray Kaya, Mehmet Atay, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Muammer Çiçek, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Uğur Kaynar, Yeşim Özkan, Yasemin Sivri, Serpil Canik, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Özlem Şahin, Sait Metin, İnci Türk bundan 33 yıl önce 2 Temmuz’da katledildi.

    30 Haziran’da başlayan Pir Sultan Abdal anma etkinliğine katılmak üzere Sivas’a gelmiş aydınlar, sanatçılar ile etkinlikleri izlemek üzere orada bulunanlar, Madımak Oteli’nde yakılarak, vahşice katledildiler. Devlet katliamı önleyebilirdi, önlemedi.  Orada, apaçık bir insanlık suçu işlendi ama gerçek sorumluları yargılanmadı, katiller korundu. 2 Temmuz 1993; tarihte kara bir gün ve utanç sayfası olarak insanlık tarihine kaldı.

    Sivas Madımak Katliamı, önceki pek çok katliamda yaşananlarla neredeyse aynıydı. Hazırlıklar çok öncesinde başlatılmış, saldırganlar örgütlenmiş, etkinlik sırasında Kuran’a , Kabe’ye, Peygambere ve Müslümanların maneviyatına saldırıldığına dair asılsız söylentiler yayılmış, bu içerikte bildiriler dağıtılarak, yerel gazetelerde haberler yapılarak belli bir kesim kışkırtılmış, tarih 2 Temmuz’u gösterdiğinde ise saldırının dozu artırılmış, önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırılmış, ardından bu saldırı kalabalık bir güruhla konukların kaldığı Madımak oteline yönelmiş, otel kuşatılmış, parke taşları sökülerek taşlanmış, ardından ateşe verilmiş, tüm çıkış kapıları kapatılmış, içindekiler ölüme teslim edilmişti. Madımakta alevlere karşı yaşam mücadelesi verildiği o dakikalarda;  dönemin Cumhurbaşkanı “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin” buyurmuş, hükümettekiler olayı izlemekle yetinmiş,  otel çevresinde bulunan askerler saldırganlara müdahale etmediği gibi yangını söndürme ve kurtarma faaliyeti yürütmemiş, hatta bölgeyi terk etmişti.

    YARGILANMADILAR

    2 Temmuz 1993 tarihinde iktidarda SHP-DYP hükümeti bulunuyordu. Tansu Çiller başbakan, Erdal İnönü başbakan yardımcısıydı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sivas Emniyet Müdürü Doğukan Öner, Sivas Valisi ise Ahmet Karabilgin’di.

    2012 yılına kadar devam eden ve Sivas Madımak Katliamı Davası olarak bilinen katliam davasında diğer katliam davalarında olduğu gibi etkin bir süreç yürütülmedi.

    15 BİN SALDIRGAN

    15 bin saldırganın olduğu katliamda sadece 124’ ü hakkında dava açıldı. Dava sanıklarından Ali Kurt ve Mevlüt Atalay pişmanlık yasasından yararlanmak için mahkemeye yaptıkları başvurularında olayda Hizbullah, İslami Hareket Teşkilatı ve Kaplancılar gibi örgüt bağlantılarını anlattılar, ancak mahkeme “olayda örgüt yok” dedi. Olay sonrası tutuklanan 124 saldırgandan birçoğuna hafif cezalar verilerek, ağır tahrik indirimleri uygulandı.  33’ü hakkında idam cezası verildi ancak bu ceza, sonrasında müebbet hapse çevrildi. İdam cezası alan sanıklardan 8’i 1997 yılında tahliye edildi ve bir daha yakalanmadılar. Mahkeme 2012 yılında, yakalanmayan 7 saldırgan hakkında zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi ve dosyayı kapattı.

    Ceza almasına rağmen yakalanmayan katiller arasında Refah Parti yöneticileri de vardı. Katillerin savunmanlığını yapan sekiz avukat ise sonrasında AKP’den milletvekili seçildi.

    UTANÇ!

    Başta katliamda yakınları kaybedenlerin aileleri olmak üzere Alevi toplumu, 33 insanın yakılarak katledildiği Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi yapılmasına izin vermezken, katliam sırasında ölen iki saldırganın adının da yer aldığı isimler listesi “Bilim ve Kültür Merkezi”ne yazıldı.

    KATİLLERE AF!

    Katliamın asli faillerinden olduğu gerekçesi ile hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmiş bulunan dava sanığı Ahmet Turan Kılıç, tartışmalı ve uzman hekimlerin itirazını içeren bir Adli Tıp Kurumu raporuna dayanılarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından affedildi ve 31 Ocak’ta tahliye edildi.

    1997 yılında tahliye edilen ve sonrasında hepsi firar eden sanıklardan Murat Karataş, Eren Ceylan ve Murat Sonkur hakkındaki dava 2023 yılında zamanaşımı nedeniyle düştü.

    Katledilenlerin aileleri 33 yıldır bu katliamın sorumlularının ceza alması için bir hukuk mücadelesi veriyor. Yıllarca süren ve cezasızlık politikasına karşı aileler, avukatları aracılığıyla 2014 yılında davayı AYM’ye taşıdı. 2024 yılında yapılan görüşmenin ardından ek bir rapor hazırlanması talep edildi ancak 12 yıldır henüz bir karara varılmadı.

    ANA DAVA SÜRECİ

    1993-2001 yılları arasında 8 yıl boyunca çeşitli mahkemelerde yargılamalar yapıldı. Bu yargılamalar sonucunda 2001 senesinde Yargıtay tarafından 33 sanığa idam, 4 sanığa 20 yıl ve 1 sanığa ise 15 yıl hapis cezası verildi. 13 Mart 2012 tarihinde firari olan 5 sanık hakkında dava, zamanaşımı nedeniyle kapatıldı. 2014 yılında 5 sanık için verilen zamanaşımı kararının kesinleşmesinin ardından ailelerin avukatı Şanal Sarıhan AYM’ye başvuruda bulundu. 14 Eylül 2023 tarihinde dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü.

    AYM’YE BAŞVURU VE BEKLEME SÜRECİ

    2014: Aileler AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
    29 Haziran 2021: Başvurunun 7.yılında AYM ilk olarak başvuruyu gündemine aldı.
    15 Şubat 2024: Başvurunun 10. yılında AYM Genel Kurulu başvuruyu görüştü.
    Şubat 2024: Ek rapor hazırlanmasına karar verildi.
    30 Haziran 2026: Başvurunun 12. yılında hala bir karar yok.

    AYM’NİN BENZER DAVALARDAKİ KARAR SÜRELERİ

    2012 Eylül – 2022 Ağustos tarihleri arasında 10 bin 397 davada AYM’nin ortalama karara süresi, 2 yıl 6 ay 27 gün. Delil sorunu/adil yargılanma ihlali kararlarındaki ortalama süre, 2 yıl 8 ay 19 gün. AYM’nin karara varmak için en uzun süre beklettiği dava için geçen süre ise 8 yıl 24 gün. Sivas Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl AYM’ye başvurunun üzerinden ise 12 yıl geçmesine karşın neden karar vermiyor? AYM neyi bekliyor?

    AİLELERİN BAŞVURU GEREKÇELERİ

    Aileler AYM’ye yapmış oldukları 2014 tarihli bireysel başvuruda şu ihlalleri iddia etmişlerdir:

    1.Yaşam Hakkının İhlali – 35 kişinin akıbetinin belirsizliğinin 30 yıldan fazla devam etmesi
    2.Adil Yargılanma Hakkının İhlali – Etkisiz ve oyalayıcı yargısal süreç
    3.Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali – 30 yılı aşan yargılama süresi
    4.Toplantı ve Gösteri Hakkının İhlali
    5.İnsanlığa Karşı Suç Statüsü – Zamanaşımına uğramaması gerekliliği

    AİLELER VE AVUKATLARIN İDDİALARI

    Metin Altıok’ın kızı Zeynep Altıok, Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan ve Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen adına avukatlar, dosyanın 33 yıldır derdest durumda olduğunu, otuz yılı aşan bu süre zarfında faillerin korunması, firari sanıkların yakalanmaması ve yargılamanın bilinçli bir şekilde sürüncemede bırakılması konularını gündeme getirdiler.

    SOMUT İHMAL ÖRNEKLERİ

    Davanın yeterince önemsenmediği ve ihmallerin çok fazla olduğu belirtilen başvuruda, 30 yıl içinde firari sanıkların ciddi şekilde aranmadığı, yurt dışında bulunanların iade talep işlemlerinde gecikmeler olduğu ve seçici bir arama stratejisi izlendiği (bazı sanıkların evlerinde dahi aranmadığı) belirtilmiştir.

    AYM’NİN YAKLAŞIMI VE “ART NİYET” İŞARETLERİ

    1.2014-2021 (7 yıl): Başvuru gündeme alınmadı.
    2.2021-2024 (3 yıl): İnceleme yapıldı ancak kararlaştırılmadı.
    3.2024 (Şubat): Ek rapor hazırlanmasına karar verildi – (bir erteleme şüphesi)

    Avukatlar, dosyanın 33 yıldır derdest (görülmeye devam eden) durumda olduğunu ve 2014’teki başvurunun AYM tarafından 12 yıldır karara bağlanmadığını, bu süreçte herhangi bir ara karar dahi verilmediğini belirterek bunun etkisiz bir hukuk yolu oluşturduğunu savundu.

    ULUSLARARASI YARGIYA GİDİŞ

    AYM’deki bu bekletilme nedeniyle Metin Altıok’ın kızı Zeynep Altıok, Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen adına avukatlar Av. Dr. Günal Kurşun, Av. Zahide Beydağ Tıraş Öneri ve Av. Deniz Özbilgin dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.

    Başvuru gerekçeleri arasında ulusal yargı mekanizmalarının adaleti tesis etmekte tamamen yetersiz kalması, yargısal sürecin bir oyalama aracına dönüşmesi ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılık nedenleri yer almıştır.

    Diren KESER-Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

     

  • Zeynep Altıok: Sivas’ta gerçek sorumlular hiçbir zaman yargılanmadı-VİDEO

    Zeynep Altıok: Sivas’ta gerçek sorumlular hiçbir zaman yargılanmadı-VİDEO

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok, katliamın 33. yılında PİRHA’ya konuştu. Sivas davasının başından itibaren gerçek sorumluların yargılanmadığını belirten Altıok, cezasızlık politikalarının sistemli şekilde işletildiğini söyledi. İç hukukta yaşanan usulsüzlükleri anlatan Altıok, Anayasa Mahkemesi’nin ailelerin başvurusunu yıllarca gündeme almadığını, buna karşın sanıkların başvurularını hızla değerlendirdiğini belirtti.

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması sonucu çoğunluğu Alevi 33 aydın ve sanatçı ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Katliamda babası şair Metin Altıok’u kaybeden Zeynep Altıok, katliamın 33. yılında dava sürecini, yaşanan ihmalleri ve adalet mücadelesini PİRHA’ya anlattı.

    “SİVAS KATLİAMI’NDA SUÇU OLANLAR GERÇEKTEN SORGULANMADI”

    Sivas Katliamı’nın 33 yıllık dava sürecini değerlendiren Zeynep Altıok, gerçek sorumluların hiçbir zaman yargılanmadığını belirterek şöyle konuştu:

    “Davanın da otuz üç yıllık bir geçmişi var. Ana dava yıllar sürdükten sonra firari sanıklar üzerinden iki ayrı davanın sürecini otuz üç yıl boyunca bugünlere kadar taşıdık. Ancak o sürecin içerisinde zaten tüm yargılama sürecinin en başından itibaren gerçek suçluların, sorumluların, örgütleyenlerin, planlayanların, dahil olanların, katliam sırasında müdahale etmeyen polisin, kolluk kuvvetinin, itfaiyenin, sağlıkçının, yöneticilerinin, sorumlularının, emir verenlerinin dahil olduğu gerçekten bu suçta payı olan hiç kimsenin sorgulanmadığı, sadece eylemciler arasından rastgele yakalanmış bir avuç insanın yargılandığı o ana davanın firarileri üzerinden sürdürmeye gayret ettiğimiz bir dava sürecimiz vardı.”

    “ANAYASA MAHKEMESİ, SİVAS AİLELERİNİN İTİRAZ DİLEKÇESİNİN KAPAĞINI BİLE AÇMADI”

    Firari sanıklar hakkındaki ilk davanın 2012 yılında zaman aşımına uğratıldığını, ikinci davanın da benzer şekilde sonuçlandığını söyleyen Altıok, ailelerin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun yıllarca bekletildiğini ifade etti.

    “Bu sonuçtan bir iki yıl evvelde de yine hatırlayacaksınız yaşı dolayısıyla aslında elinde benzin bidonuyla insanları tutuşturduğu delillerle, belgelerle sabit olan bir katilin vahşi bir barbarın Cumhurbaşkanı tarafından kişiye özel affıyla karşı karşıya kalmıştık. Ardından ertesi yıl bir kişinin daha salınmasıyla karşı karşıya kalmıştık. Ancak bu yıl ne yazık ki artık tüm hükümlülerin, insanlık suçu işlemiş olan tüm katillerin göstermelik bir hukuk kararıyla serbest bırakılmasıyla karşı karşıya kaldık.

    Burada şöyle çarpıcı bir mesele var. 2012’deki zaman aşımı kararının arkasından biz aileler olarak avukatlarımız aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne itiraz dilekçemizi vermiştik ve bizim itiraz dilekçemiz bunca senedir hiçbir şekilde gündeme alınmamış, kapağı bile kaldırılmamışken geçtiğimiz yıl aynı Anayasa Mahkemesi’ne serbest bırakılan bu sanıklardan birinin dilekçesi ivedilikle derhal görüşmeye alınarak işte bu tümünün serbest kalmasını sağlayan kararla gündeme geldi. Bunlar iç hukukun son aşamadaki usulsüzlükleri ve hakikaten olmaz denilecek insanlık suçu, zaman aşımı, devlet sırrı gibi kavramların nasıl ideolojik erk lehine eğilip büküldüğünü bize gösteren somut veriler olarak karşımızda duruyor.”

    “AİHM BAŞVURUSUYLA TÜRKİYE’DEKİ ÇARPIKLIĞI DİLE GETİRDİK”

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru sürecini anlatan Zeynep Altıok, Türkiye’de iç hukuk yollarının fiilen tüketilmediğini belirterek şunları söyledi:

    “Bu nedenle bir süredir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi iç hukuk yolları tükenmeden Türkiye’den dosya almamaya başlamıştı. Bizim 2012 yılında verdiğimiz dilekçenin gündeme alınmamasının bir sebebi zaman aşımını ikinci dava lehine yineleyebilmek, o emsali değerlendirebilmek ama daha önemli bir sebebi de iç hukuk yolunu ila nihai tüketmemek ve dolayısıyla da AİHM yolunu bize kapalı tutmak. Ancak geldiğimiz son noktada yaptığımız değerlendirmeler ve çalışmalar, uluslararası emsaller, hatta Türkiye’deki benzer başvurular incelenerek biz de aslında buradaki yanlışlığı, çarpıklığı da dile getirebileceğimiz, iç hukuk yollarının da özellikle tüketilmediğinin, sonuçlandırılmadığının kanıtını gözler önüne sermek istediğimiz bir başvuru çalışması yürüttük ve dilekçemizi avukatımız Günal Kurşun aracılığıyla verdik.”

    “33 YILLIK YARGI SÜRECİNDE SANIKLAR KORUNDU”

    Sivas dosyasında yaşananları bilinçli bir cezasızlık politikası olarak değerlendiren Altıok, katliamın planlı ve örgütlü bir saldırı olduğunu belirterek, 33 yıllık yargı süreci boyunca sanıkların korunduğunu söyledi.

    “Otuz üç yıllık yargı sürecinde sanıkların, hüküm giymeden önce sanık olanların, hüküm giydikten sonra cezalarını çekmek için hapishaneye gönderilmiş olan hükümlülerin korunup kollandığı, onların mağdur olarak iktidar basın organları ya da iktidarın en üst mertebesindeki temsilcileri, milletvekilleri, bakan tarafından korundukları, kayırıldıkları, mağduriyetle bir arada anıldıkları bir söylemle o süreç yönetildi.”

    “BU KATLİAMIN FİKİR BABALARI ÖDÜLLENDİRİLDİ”

    Altıok, katliamın yalnızca sanıkların korunmasıyla sınırlı kalmadığını, sürecin sorumlularının da ödüllendirildiğini belirterek şöyle konuştu:

    “Elbette bu süreç de tıpkı iç hukuk yolunun tüketilmemesini düşünen aklın mahareti gibi aynı maharetle sürüncemede bırakıldı. Buna mukabil sanıkların avukatlarının içinden bir değil; bakanlar, milletvekilleri, baro başkanları, HSK’ya atananlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başkanlığına atananlar, birçok iktidar partisinin üst düzey yöneticiliğine getirilenler oldu.

    Hiçbir zaman soruşturulmayan, yargılanmayan ama bu işin müsebbibi olan, en başında örgütçüsü, fikir sahibi ve gizli temsilcisi olan insanlar da bu ödüllendirmelerden, bu mertebelerden, bu makamlardan faydalandırıldılar. Dolayısıyla elbette tamamına baktığımızda yıllar geçtikçe odalar dolusu dosyayla daha da açmaza sürüklenen, ilgilenilmesi ve yeniden ele alınması güçleştirilen büyük bir kalabalığa terk edilen ama o yıllar içerisinde de bütün o kalabalığın üzerine kalın tozlar yerleştirilen bir süreçle karşı karşıya bırakıldık.”

    “YÜZLEŞME GÖSTERMELİK MEKÂNLARLA GERÇEKLEŞMİYOR”

    Sivas Katliamı’yla yüzleşmenin her şeyden önce adalet mekanizmasının işletilmesi ve sorumluların cezalandırılmasıyla mümkün olacağını belirten Altıok, katliamın arkasındaki siyasal anlayışın iktidarda olmasının gerçek bir yüzleşmenin önünü kapattığını söyledi.

    Katliamın aydınlatılması için yıllardır mücadele eden aileler, Alevi kurumları ve sivil toplum örgütlerinin engellemelerle karşılaştığını ifade eden Altıok, 2 Temmuz anmalarında da tehdit, polis müdahalesi, gaz ve provokasyonlarla karşı karşıya kaldıklarını belirtti.

    Madımak Oteli’nde oluşturulan anı köşesinin gerçek bir yüzleşme örneği olmadığını söyleyen Altıok, şunları kaydetti:

    “Orada katliamı unutturmamak için kurdukları bir kültür merkezi olarak adlandırdıkları yerin anı köşesinde katillerin ismiyle mağdurların ismini yan yana koydular. Buna yaptığımız müdahaleyi, itirazı, hukuk yoluyla açtığımız davayı da hükümsüz bıraktılar. Otuz üç yılın sonunda bir iki yıl evvel sessiz sedasız bir şekilde kaldırdılar. Yüzleşme göstermelik mekânlarla gerçekleşmiyor. Bir ülkede en vahşi suçu işleyen insanlar Cumhurbaşkanı tarafından bizzat meşrulaştırılarak serbest bırakılıyor ve özellikle korunuyorsa o yüzleşme zaten mümkün değildir.”

    “AABF’NİN SANAL MÜZE PROJESİ ÖNEMLİ BİR YÜZLEŞME ÖRNEĞİ”

    Madımak Oteli’nin yerinde gerçek bir anı merkezinin bulunmasının önemli olduğunu vurgulayan Altıok, Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun 30. yıl kapsamında hazırladığı sanal müze çalışmasının önemli bir yüzleşme örneği olduğunu belirtti.

    “Otuzuncu yıl sürecinde Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu tarafından yürütülen, Madımak Oteli’nin sanal müze olarak kurgulandığı proje çok iyi bir yüzleşme örneğidir. Sözlü tarihle tüm belgelerin kayıt altına alındığı, arşivle, yapılan röportajlarla ve sanal müzenin kendisiyle birlikte koca bir projenin ortaya çıktığı bu çalışma yüzleşme projelerinin en doğru örneğidir.”

    “SİVAS’A PİR SULTAN ABDAL HEYKELİ DİKİLMELİ”

    Altıok, katliamın başladığı noktaya yeniden Pir Sultan Abdal heykelinin dikilmesinin de yüzleşmenin önemli adımlarından biri olacağını söyledi.

    “Yoksa Alevilere tanınan kendi köyleri, kendi ilçeleri, kendi bölgesiyle kısıtlanan bir hayat… Pir Sultan Abdal heykelinin yeniden oraya dikilmek yerine Banaz’a gönderilmesi bile bu işin aslında ne kadar yapılmadığını, yapılmak istenmediğini ve yapılmayacağının göstergesi gibidir.”

    O ACIYI HAYATIMIZIN HER GÜNÜ YAŞIYORUZ”

    Katliamın acısının yalnızca 2 Temmuz’da hissedilen bir acı olmadığını dile getiren Altıok, şöyle konuştu:

    “Belki de benim açımdan kimliğim haline gelen, belki de Zeynep Altıok başka biri olacaktı ama bugün bundan ayrı bir hayatı olmayan bir insana dönüşmemi sağlayan belirleyici bir gün. Senede bir kez yaşamadığımız bir acı. Hiç tahmin edilmeyen en sıradan günlük bir anda bile sizi bırakmayan bir belirleyici ya da işte o adalet mücadelesini yürütürken onu hayatımızın içine yedi yirmi dört tüm yaşamınıza sirayet etmiş bir öncelikli gaye olarak her gün yaşadığımız bir süreç.”

    “YILLARA YAYILDIKÇA MÜCADELE HATTINDAN FİRE VERİLDİ”

    Bu mücadelenin yaşamlarının merkezine yerleştiğini söyleyen Altıok, kendisini en çok yaralayan şeyin katliamı gerçekleştirenler değil, yıllar içinde mücadele hattının zayıflaması olduğunu ifade etti.

    “Yıllara yayıldıkça bir bir eksilen, giderek zayıf mücadele hattının omuzdaşlarından verilen fire olduğunu söylemeliyim.”

    2012 yılında verilen zaman aşımı kararının ardından güçlü bir toplumsal tepki oluştuğunu, ancak son davada verilen zaman aşımı kararından sonra bu duyarlılığın ciddi biçimde azaldığını belirten Altıok, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Ana muhalefet partisi, kendi partimin de dahil olduğu tüm muhalif kesimlerin bu konuya duyarsızlığı, bir açıklama yapmaktan, bir tweet atmaktan dahi imtina eder oluşu, bugün AİHM başvurusunu yürüttüğümüz süreçte bunu kendi görünürlüğü için konu etmek isteyen kişilerle karşı karşıya kalmış olmak gibi alt alta koyduğumda, mücadele hattında beraber olduğumuzu düşündüğümüz birçok kişinin aslında hiç de orada olmadığını tekrar tekrar deneyimlemiş olmama rağmen en şiddetli tokadı yediğim yıl olarak duygusal anlamda bu yılın benim için bir milat, başka bir bilinç ayrımına varmak için benzersiz bir deneyim sunduğunu üzülerek belirtmek zorundayım.”

    Semra ACAR / İZMİR

     

     

     

  • PSAKD Başkanı Cuma Erçe: Suriye’deki Alevi katliamını dünyanın gündeminde tutacağız-VİDEO

    PSAKD Başkanı Cuma Erçe: Suriye’deki Alevi katliamını dünyanın gündeminde tutacağız-VİDEO

    PİRHA – Suriye’de devam eden Alevi Katliamı’nda kadınların ve çocukların kaçırıldığına, cinsel tacize maruz kaldığına dikkat çeken PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, 13 yıldır süren savaşın sonuçlarını yoksul Suriye halklarının çektiğini belirtti. Erçe, bu konuyla ilgili imza kampanyalarını TBMM’ne verdiklerini belirterek, bu konuyu dünyanın gündeminde tutmaya devam edeceklerini söyledi. 

    ABD ve işbirlikçisi İsrail’in destekleriyle cihadist HTŞ’nin Suriye’de katliam yaptığını söyleyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, bu katliamların daha çok Alevi halkı üzerinde yoğunlaştığını ve bir soykırıma dayandığına dikkat çekti.

    Soykırım tanımlanırken sadece ölen insan sayısı üzerinden değil yerinden, kültüründen, dilinden ve inancından ettirilmenin de soykırımı ifade ettiğini belirten Erçe, Suriye’de sadece Aleviler değil aynı zamanda Dürzüler, Hristiyanlar daha önceleri Süryaniler, Ezidiler ve Kürtler’in katledildiğini,  seküler düşünen Arapların da baskı ve şiddete maruz kaldığının altını çizdi.

    Suriye’de yaşayan Aleviler başta olmak üzere kadın ve çocukların kaçırıldığını, cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirten Erçe, aynı zamanda kaçırılan insanların başka inançlara zorlanması gibi göç ettirilmeye mecbur bırakıldıkları bir sürecin işlediğini ifade etti.

    Bütün bunların dünyanın gözü önünde gerçekleştiğini ifade eden Cuma Erçe, “Düne kadar terör listelerinin başında yer alan kırmızı bültenle aranan bir örgütün lideri ikiyüzlü Avrupa ve  tabii dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından kırmızı halılarla karşılanan bir şahsiyete dönüştü. Kendi ülkesinde asla meşru olmayan bu şahsiyet yani halkımın iradesine dayalı bir hükümet olmayan bir şahsiyet ne yazık ki kravat takarak sakallarını kırparak bir başka biçime dönüştürmek istendi” diye konuştu.

    “İMZA KAMPANYALARINI TBMM’NE İLLETİK”

    Suriye’de yaşanan katliamı; Dünyada faaliyet yürüten insan hakları örgütleri, Alevi kurumları ve sosyalist yapıların desteğiyle gündemde tutuklarını belirten Erçe,  İngiltere Avancam Kamerasına,  Avrupa Parlamentosu’na ve Birleşmiş Milletler’e yapılan müracaatlar ve imza kampanyalarının sonuçlarının da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ilettiklerini söyledi.

    Bu konuda partilerin grup başkanlarıyla da görüştüklerini belirten Erçe, Suriye’de yaşanan soykırımı dünyanın gündemine çekmeye çalıştıklarını ve bunun mücadelesine devam edeceklerini söyledi. 

    13 yıldır süren savaşın sonuçlarını yoksul Suriye halklarının çektiğinin altını çizen Erçe, savaştan etkilenenlerin kadınlar ve çocuklar olduğuna dikkat çekerek, yaşadıkları yerlerden göç edenlerin geri dönmeyi beklediğini ifade etti. 

    PİRHA-İZMİR

  • DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    PİRHA- Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yapan Demokratik Alevi Dernekleri, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu katliamlarla “halklar mezarlığına” çevrildiğini ifade etti.

    Çorum’da faşistler tarafından 1980 Mayıs-Temmuz aylarında yapılan katliam sonucu çoğu Alevi olmak üzere resmi kaynaklara göre 57 yurttaş yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. Saldırılar sonucu Alevi ve solculara ait çok sayıda ev ve işyeri de kullanılamaz hale getirildi.

    “SOYKIRIM OSMANLIDAN CUMHURİYETE SÜRDÜ”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yaptı. Çorum Katliamı’nın, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu’yu “halklar mezarlığına” çeviren soykırım sarmallarının önemli merhalelerinden biri olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Aleviler Osmanlı ve öncesi imparatorluklar ve diğer hegemon merkezler tarafından soykırım politikalarına tabi tutulmuş, bu durum İttihatçı-tekçi faşizmi devralıp derinleştiren Cumhuriyet döneminde de değişmemiş, daha merkezi ve sistematik biçimde sürdürülmüştür” denildi.

    “ALEVİLER, YÜZYILLARDIR SOYKIRIM POLİTİKA VE PRATİKLERİNİN KURBANI DURUMUNDA”

    Kapitalizm koşulları sosyal-siyasal alt üst oluşlara yol açtığına dikkat çekilen açıklamada, “Küresel ölçekte yükselen hak ve özgürlük mücadeleleri farklı halk-sınıf ve inanç gerçekliklerinden insanlarımızı buluşturmuş, daha yaşanabilir yarınlar için kolektif mücadeleye sevk etmiştir. Yüzyıllardır soykırım politika ve pratiklerinin kurbanı durumunda olan Alevi halkların bu durumdan çıkabilmek için devrimci-demokratik mücadele saflarında yer alması somut durum ve felsefeleri gereği olarak bir zorunluluk teşkil etmekteydi” ifadelerine yer verildi.

    “MİLYONLARCA ALEVİ GÖÇERTİLMİŞ, DEMOGRAFİK DEĞİŞİM GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR”

    DAD tarafından yapılan açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:

    “Mazlumların yükselen hak ve özgürlük mücadelesini bastırmak için Türkiye muktedirleri ve emperyalist merkezler 12 Eylül faşist darbesini tezgahlamakta, devrimci-demokratik mücadeleyi bastırma politikaları kapsamında soykırımların nesnesi durumuna getirdiği Alevi halkları özellikle hedef almaktaydı.

    12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte, hak ve emek mücadelesi vermekte olan Alevilere ve devrimci-demokratik muhalefete yaşatılan katliamlar bilindiği ve deşifre olduğu üzere tekçi faşizmin derin yapıları tarafından organize edilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Bu saldırılar her türlü hak mücadelesini hedeflerken Alevi soykırımını daha da derinleştirmeyi esas almış, milyonlarca Alevi göçertilmiş, Alevi halkların tarihsel yaşam alanları adeta insansızlaştırılarak demografik değişim gerçekleştirilmiştir.

    46. yıldönümü vesilesiyle Çorum’da hak ve özgürlükler için omuz omuza mücadele ederken düşen her halk ve inançtan canlarımızın huzurunda dara duruyor, ikrarımızın ve mücadelemizin baki olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    HABER MERKEZİ

     

     

  • PSAKD: Çorum Katliamı’nı unutmadık, unutturmayacağız!

    PSAKD: Çorum Katliamı’nı unutmadık, unutturmayacağız!

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi, yazılı açıklama yaparak Çorum Katliamı lanetleyerek, hayatını kaybedenleri andı. Açıklamada, toplumsal barışın inşası için faillerin yargılanması istendi. 

    Çorum’da faşistler tarafından 1980 Mayıs-Temmuz aylarında yapılan katliam sonucu çoğu Alevi olmak üzere resmi kaynaklara göre 57 yurttaş yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. Saldırılar sonucu Alevi ve solculara ait çok sayıda ev ve işyeri de kullanılamaz hale getirildi.

    “DEVLETİN KOLLUK GÜÇLERİ SALDIRGANLARDAN YANA OLMUŞTUR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, Çorum Katliamı’nın başlangıç tarihi olan 27 Mayıs vesilesiyle yazılı açıklama yaptı.

    1980 yılında Çorum’da yaşanan katliamın lanetlendiği açıklamada yaşamını yitirenler anıldı. Katliamın sadece Alevi yurttaşlara değil, birlikte yaşama inancına yöneltilmiş  bir saldırı olduğu belirtilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

    “1980 Mayıs ve Temmuz ayları arasında sistematik olarak uygulanan bu saldırılarda onlarca insanımız yaşamını yitirmiş, yüzlercesi yaralanmış, evler yakılmış, mahalleler kuşatma altına alınmıştır. Devletin kolluk güçleri ise, ne yazık ki yine mazlumların yanında değil, saldırganların gölgesinde durmuştur.”

    “HAKİKATLE YÜZLEŞMEDEN TOPLUMSAL BARIŞ İNŞA EDİLEMEZ”

    Çorum,  Maraş, ve Sivas Katliamı gibi katliamların faillerinin yargı önüne çıkarılması çağrısı yapılan açıklamada, “Hakikatle yüzleşmeden, adaletsizliğe sessiz kalınarak gerçek bir toplumsal barış inşa edilemez. Unutmak, bir daha yaşanmasına zemin hazırlar. Bu nedenle, yaşanan acılarla yüklendiğimiz mücadeleyi diri tutmak, yalnızca geçmişteki canlarımızın değil, gelecekteki kuşakların da özgür ve eşit bir ülkede yaşama umududur” ifadeleri kullanıldı.

    HABER MERKEZİ

     

     

  • Dersim Tertelesi tanığı Hanife Güleç (Anê Xatun) toprağa sırlandı!-VİDEO

    Dersim Tertelesi tanığı Hanife Güleç (Anê Xatun) toprağa sırlandı!-VİDEO

    PİRHA- 38 Dersim Tertelesi’nin tanığı, sürgün ve direnişle harmanlanmış bir asırlık çınar olan Hanife Güleç (Anê Xatun) toprağa sırlandı.

    Dersim’in acıyla, sürgünle ama en çok da onurla örülmüş tarihinin en önemli canlı tanıklarından biri olan, halkın “Anê Xatun” olarak bildiği Hanife Güleç Hakk’a yürüdü. PİRHA (Pir Haber Ajansı) Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç’in annesi olan Anê Xatun, Dersim’in Ovacık ilçesinde Hakk’a Uğurlama Erkanı yürütüldü.

    Hasan Hayri Şanlı tarafından yürütülen erkan sonrası Hanife Güleç’in (Anê Xatun) oğlu Veli Haydar Güleç konuştu.

    “ANNEM BÜTÜN ACILARI GÖĞSÜNE, YÜKÜ DE SIRTINA ALDI”

    Dersim Katliamı yıllarında annesinin çocuk olduğunu paylaşan Veli Haydar Güleç, “İnsanın annesi öldü mü evin ışığı söndüğünü söylerler. Bugün evimizin ışığı söndü. Annemin ağır acıları vardı. Annesini, babasını, akrabalalarını kaybetti. Sürgün yaşadı. Acılar bir türlü peşini bırakmadı. 90’lı yıllarda bir oğlunu kaybetti. Acısıını içine atarak sessizliğe gömüldü. Annem bütün acıları göğsüne, yükü de sırtına aldı. Bugünde aramızdan ayrıldı. Uğurlar olsun” dedi.

    Hanife Güleç (Anê Xatun) için rızalık alındıktan sonra 1994 yılında yaşamını yitiren oğlunun yanında toprağa sırlandı.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER
    >Bir devrin hafızası, Dersim’in Anê Xatun’u Hakk’a yürüdü: Menzili ışık olsun!

     

  • Seyit Rıza’nın torunu Zeliha Polat, Ağdat’ta toprağa sırlandı-VİDEO

    Seyit Rıza’nın torunu Zeliha Polat, Ağdat’ta toprağa sırlandı-VİDEO

    PİRHA- 17 Ocak’ta Hakk’a yürüyen Seyit Rıza’nın torunu Zeliha Polat, yürütülen Hakk’a Uğurlama Erkânı’nın ardından Ağdat’ta toprağa sırlandı.

    17 Ocak’ta Hakk’a yürüyen Dersim 1937-38 katliamında idam edilen, halkın hafızasında direnişin ve inkâra karşı mücadelenin simgesi Seyit Rıza’nın oğullarından Ali Rıza’nın kızı olan Zeliha Polat, doğduğu topraklarla buluştu.

    Zeliha Polat’ın, Hakk’a yürüdüğü zaman yoğun kar yağışından kaynaklı Gülmez Mezarlığı’nda olan naaşı, Ovacık’ın Ağdat Köyü’ne götürüldü.

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, DEM Parti il, ilçe örgütleri ve Demokratik Alevi Dernekleri yöneticilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaşın katıldığı Hakk’a Uğurlama Erkanı’nın ardından Zeliha Polat, toprağa sırlandı.

    Uzun süredir kanser tedavisi gören Zeliha Polat, son iki aydır yoğun bakım servisinde tedavi altındaydı. Polat’ın Hakk’a yürümesi, Dersimliler ve Alevi toplumu başta olmak üzere birçok kesimde derin üzüntü yarattı.

    PİRHA/DERSİM

  • Ankara Dersim-Der: Dersim halkından özür dilenmelidir-VİDEO

    Ankara Dersim-Der: Dersim halkından özür dilenmelidir-VİDEO

    PİRHA-Dersim Katliamı’nın 89. yılında Ankara’da katledilenler anıldı, “Unutmayacağız, unutturmayacağız” denildi. 

    Dersim-Der Ankara Şubesi Dersim Katliamı’nın 89. yılında Tüm Bel-Sen Genel Merkezi konferans salonunda katledilenler anıldı.

    Anmada, 89 yıl önce 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en kanlı katliamlarından birinin Dersim’de yaşandığı belirtildi.

    “Tunceli Tenkil Kararı” adı altında alınan karar doğrultusunda; binlerce kadın, çocuk ve yaşlı katledilmiş, onbinlerce insanın zorla yerinden edildiğini vurgulandığı anmada, katliamın yalnızca Dersim ile sınırlı kalmadığı, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak, Gazi ve Roboski ile devam ettiği ifade edildi. 

    “​Kürtler, Aleviler ve tüm ötekileştirilen halklar bu duruma karşı çaresiz değildir. Mücadele büyütülerek bu zulmün hesabı sorulacaktır” denilen anmada, talepler şöyle sıralandı:

    ​”Dersim ismi iade edilmelidir.

    ​Seyit Rıza ve idam edilenlerin mezar yerleri açıklanmalı ve ailelerine teslim edilmelidir.

    ​1937’de yaşananlar soykırım olarak kabul edilmeli ve Dersim halkından özür dilenmelidir.

    ​Başta Dersim ismi olmak üzere, köy ve mezra isimleri iade edilmelidir.

    ​1937’de Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılananların akıbeti açıklanmalıdır.

    ​Dersim’in kayıp kızlarının ve çocuklarının akıbeti açıklanmalıdır.

    ​Genelkurmay ve TBMM arşivleri açılmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Mersin’de Dersim anması: Barışın yolu yüzleşmeden geçer-VİDEO

    Mersin’de Dersim anması: Barışın yolu yüzleşmeden geçer-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla başlatılan askeri harekatın 89. yıldönümünde, demokratik kitle örgütleri ve Alevi kurumları Mersin’de bir araya gelerek yaşamını yitirenleri andı. Yapılan açıklamada 4 Mayıs’ın “Dersim 38 Tertelesi Günü” olarak kabul edilmesi çağrısı yapıldı.

    Mersin’de düzenlenen anma etkinliği, inanç ritüelleriyle başladı. Program kapsamında Baba Mansur Ocağı’ndan Baki Erdoğan, katliamda hayatını kaybedenlerin anısına gülbeng okudu ve açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Duygusal anların yaşandığı anmada çerağlar uyandırıldı ve katılımcılara lokma dağıtıldı.

    “MODERN DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE BİR HALK YOK EDİLDİ”

    Kurumlar adına hazırlanan ortak basın açıklamasını Mersin Dersimliler Derneği Başkanı  Ruşen Çığlık okudu. Açıklamada, 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararının Dersim halkı için bir “ferman” niteliği taşıdığı vurgulandı. “Roza Şaye / Roza Reş” (Kara Gün) olarak adlandırılan bu sürecin, toplumsal tarihin en trajik sayfası olduğu ifade edilen metinde şu ifadelere yer verildi:

    “Bu kararnameyle, ‘Tunceli’ adı verilen bir soykırım projesinin startı verilmiş; bir halk tüm insani değerleri ve toplumsal varoluşuyla yok ediliş sürecine tabi tutulmuştur. Binlerce insan bomba yağmurlarıyla, on binlercesi ise askeri operasyonlarla katledilmiş; çocuklar ganimet olarak evlatlık verilmiş, aileler sürgünlerle parçalanmıştır.”

    “DÜNYA ÖRNEKLERİYLE YÜZLEŞİLMELİ, TÜRKİYE ÖZÜR DİLEMELİ”

    Açıklamada, Almanya, İtalya, Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin geçmişteki asimilasyon ve katliam politikalarıyla yüzleşerek mağdurlardan özür dilediği hatırlatıldı. Türkiye’nin de ancak kendi tarihiyle yüzleşerek saygın bir toplum haline gelebileceği belirtilerek; toplumsal barışın yolunun geçmişin acılarını kabul etmekten geçtiği vurgulandı.

    Anmada, devlet yetkililerine şu talepler yöneltildi:

    “Arşivler Açılsın: 1937-38 dönemine ait tüm devlet arşivleri kamuoyuna sunulmalıdır.
    İsim İadesi: “Tunceli” ismi yerine “Dersim” ismi resmi olarak iade edilmelidir.
    Resmi Özür: Dersim halkından ve mağdur ailelerden devlet nezdinde resmi olarak özür dilenmelidir.
    Kayıplar Açıklansın: Sürgün listeleri ve “ganimet” olarak verilen kayıp çocukların akıbeti açıklanmalıdır.
    Mezar Yerleri: Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı, naaşları ailelerine teslim edilmelidir.
    İnanç ve Dil Özgürlüğü: Kızılbaş Alevi inancına ve bölge dillerine (Zazaca/Kırmancki ve Kürtçe) yönelik engeller kaldırılmalıdır.
    Doğa ve Kültür Koruması: Dersim’deki doğa talanı projeleri durdurulmalı, yok olma tehlikesi altındaki kültürel miras koruma altına alınmalıdır.

    Anma, “Unutmadık, unutturmayacağız” sloganları eşliğinde, toplumsal barış ve adalet temennileriyle sona erdi.

    PİRHA/MERSİN

  • Yusuf Baran Beyi: Toplumsal barış için, devlet Dersim Katliamı ile yüzleşmeli!

    Yusuf Baran Beyi: Toplumsal barış için, devlet Dersim Katliamı ile yüzleşmeli!

    PİRHA- Eğitimci-yazar Yusuf Baran Beyi, Dersim Katliamı gibi geçmişte yaşanan kitlesel travmalarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlar açısından değil; demokratik toplum düzeni açısından da önemli olduğunu vurgulayarak, toplumsal barışın güçlenebilmesi için, devletin geçmişteki ağır uygulamalarla dürüst biçimde hesaplaşması, mağduriyetleri tanıması ve sembolik ya da hukukî adımlar atması gerektiğini belirtti.

    Bu bağlamda Dersim Katliamı da tarihsel hafızanın önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Hakikat, adalet ve toplumsal onarım talepleri, gelecek kuşaklara uzanan bir sorumluluk alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

    Dersim’de 1937–38 yıllarında yürütülen askerî harekât, binlerce insanın öldürüldüğü, on binlerce kişinin sürgün edildiği bir yıkıma yol açtı. Geçen 89 yıla karşın katliama dair arşivler paylaşılmazken, idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin nerede olduğu açıklanmıyor.

    Eğitimci-yazar Yusuf Baran Beyi ile, Dersim Katliamı’na giden yolu ve sonrasını konuştuk.

    “SERT MERKEZİLEŞME POLİTİKALARININ BİR UZANTISI”

    PİRHA: 4.Mayıs 1937’de Dersim katliamı kararı alınmadan önceki Dersim’den söz eder misiniz?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938 olaylarını doğru biçimde değerlendirebilmek için meseleyi yalnızca Cumhuriyet dönemiyle sınırlı ele almak yeterli değildir. Konunun tarihsel arka planı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet-toplum ilişkileri çerçevesinde ele alınmalıdır. Zira merkezî devlet yapısının Dersim coğrafyasına yönelik yaklaşımı, uzun yıllar boyunca güvenlik merkezli ve mesafeli bir karakter taşımıştır. Osmanlı döneminde bu mesafe daha çok inanç farklılıkları üzerinden şekillenirken, Cumhuriyet döneminde ulus-devlet inşası politikaları doğrultusunda yeni bir içerik kazanmıştır.

    Bu nedenle Dersim meselesi, yalnızca belirli bir tarihte alınmış askerî bir karar olarak değil; Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında farklı toplumsal gruplara yönelik uygulanan sert merkezileşme politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir.

    “M.KEMAL’İN İRADESİ DIŞINDA HİÇBİR KARAR ALINMADI”

    -Dersim Katliam kararının altında kimlerin imzası vardı?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim katliamına yönelik 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı, dönemin Cumhuriyet yönetimi tarafından alınmıştır. Kararın altında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası başta olmak üzere, Başbakan İsmet İnönü ve ilgili bakanların imzaları bulunmaktadır. Dolayısıyla bu sürecin yalnızca bazı hükümet üyelerine yüklenmesi, tarihsel gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir.

    Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen, “Mustafa Kemal hastaydı, olaylardan habersizdi; bütün sorumluluk Celal Bayar ve çevresine aittir” şeklindeki yorumlar, tartışmalı ve eksik değerlendirmelerdir. Çünkü devlet arşivlerinde yer alan belgeler, Dersim sürecinin en üst düzeyde takip edildiğini göstermektedir. Ayrıca 1 Kasım 1938 tarihinde Dersim’de yürütülen operasyonlara ilişkin, M.Kemal’in Meclise tebrik mesajı gönderdiğine dair belgelerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Kısacası o dönemde M.Kemal’in iradesi dışında hiçbir kararın alındığı görülmemiştir.

    “HOMOJEN ULUS YARATILMAK İSTENDİ”

    -Dersim harekâtının gerekçesi neydi?

    Yusuf Baran Beyi: Resmî söylemde harekâtın gerekçesi olarak “isyan”, “vergi vermeme”, “askere gitmeme” ve “devlet otoritesinin kurulamaması” gibi nedenler ileri sürülmüştür. Ancak çok sayıda araştırmacı, tarihçi ve tanıklık kaynağına göre meselenin temelinde yalnızca güvenlik sorunu değil; Dersim toplumunun Kürt kimliği, Alevi/Kızılbaş inancı ve özerk toplumsal yapısı yer almaktadır. Bu yönüyle Dersim harekâtı, Cumhuriyet’in homojen ulus yaratma politikalarının sert tezahürlerinden biri olarak yorumlanmaktadır.

    “SOYKIRIM NİTELİĞİ TAŞIYAN BİR SÜREÇ”

    -Dersim katliamı sırasında uygulanan öldürme yöntemleri hangi boyutta uygulanmıştır?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938 harekâtı, dönemin Cumhuriyet yönetiminin aldığı siyasî kararlar doğrultusunda, devletin merkezî otoritesi ve tüm askerî imkânları kullanılarak uygulanmıştır. Operasyon, yalnızca belirli bir askerî birlik tarafından değil; kara kuvvetleri, hava unsurları, jandarma teşkilatı ve idarî mekanizmaların eşgüdümüyle yürütülmüştür. Bu devasa güç tahkimi, spontane bir olayı bastırma biçimini aşıyor.

    Uygulanan yöntemlere ilişkin tanıklıklar, resmî belgeler ve sonraki dönem araştırmaları, olayların sıradan bir güvenlik operasyonunun ötesine geçtiğini göstermektedir. Sivillerin hedef alındığı, köylerin boşaltıldığı, zorunlu göçlerin yaşandığı ve kitlesel ölümlerin meydana geldiği yönünde çok sayıda anlatım bulunmaktadır. Bu nedenle bazı siyaset bilimciler, hukukçular ve tarihçiler Dersim’de yaşananları “katliam”, “etnik temizlik” ya da “soykırım niteliği taşıyan bir süreç” olarak değerlendirmektedir.

    “ORDU ZEHİRLİ GAZ KULLANDI”

    -Katliamın yöntemleri hakkında hangi iddialar ve tanıklıklar bulunmaktadır?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim Katliamına ilişkin sözlü tarih anlatıları, hayatta kalan tanıkların beyanları ve dönemin bazı askerî personelinin aktarımları, son derece ağır insan hakları ihlallerine işaret etmektedir. Bu anlatımlarda insanların toplu halde öldürüldüğü, bazı bölgelerde yakılarak imha edildiği, kitlesel olarak makineli tüfeklerle tarandığı ve uçurumlardan atıldığı yönünde ifadeler yer almaktadır.

    Ayrıca son yıllarda gündeme gelen bazı belge ve tanıklıklarda, harekât sırasında kimyasal veya zehirli gaz kullanıldığı iddiaları da bulunmaktadır. Bu husus tarihçiler arasında hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Dersim hafızasında derin iz bırakan anlatılar arasında yer almaktadır.

    Bölgede sorumluluk üstlenen, önemli yetkililerinden olan İ.Sabri Çağlayangil bakın ne diyor: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    Bu ifade aynı zaman devletin dili ve itirafıdır. Başka da söz söylemenin, ispat için belge-bulgu aramanın gereği yoktur. Tanıkların Munzur ve Harçik çaylarının cesetlerle dolduğunu, suların kan rengine büründüğünü anlatmaları, olayların bölgesel bellekte ne denli travmatik bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

    “DERSİM ‘İDARİ’ BİR SORUN DEĞİLDİ”

    -Dersim raporları ve devlet yöneticilerinin yaklaşımı neyi göstermektedir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’e ilişkin devlet raporları, dönemin yönetici elitinin bölgeye bakış açısını anlamak açısından son derece önemlidir. Bu raporlarda Dersim çoğu zaman “çözülmesi gereken bir mesele”, “ıslah edilmesi gereken bir alan” ya da “devlet otoritesine bağlanması gereken sorunlu bölge” olarak tanımlanmış olsa da aslında devlet katında Dersim ahalisinin varlığı; “Çıbanbaşı”, “kökünden sökülüp atılması”  gibi yok edilmesi “temizlenmesi” gerektiren “marazi” bir yer olarak tasavvur edilmiştir.

    Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen ve kamuoyunda sıkça aktarılan şu ifade, bu yaklaşımın sertliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

    “İç işlerimizde en önemli bir safha varsa, o da Dersim sorunudur. İçte bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi, her ne pahasına olursa olsun yapılmalıdır.”

    Bu yaklaşım, sonraki askerî harekâtların zihinsel ve siyasal zeminini hazırlayan unsurlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca “kökünde tıraş etme” fiili, birçok siyaset bilimci ve tarihçi tarafında “soykırım” ifadesine denk geldiği iddia edilmektedir.

    Bu tür ifadeler, Dersim meselesinin yalnızca idarî bir sorun olarak değil, devletin ideolojik kodlarına göre, ortadan kaldırılması gereken bir güvenlik problemi olarak ele alındığını düşündürmektedir.

    KİMLİK BASKISI VE SUSKUNLUK KÜLTÜRÜ!

    -Dersim katliamının günümüze yansımaları nelerdir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938’in etkileri yalnızca geçmişte kalmış tarihsel hadiseler değildir. Yaşanan travmalar, kuşaklar boyunca aktarılan kolektif hafıza üzerinden günümüze kadar ulaşmıştır. Zorunlu göçler, aile parçalanmaları, kayıplar, kimlik baskısı ve suskunluk kültürü, bölge insanının toplumsal belleğinde derin yaralar bırakmıştır.

    Bugün Dersim meselesi, yalnızca tarihî bir tartışma değil; aynı zamanda hafıza, adalet ve yüzleşme meselesi olarak da değerlendirilmektedir. Tıpkı dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan ağır insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, Dersim konusunda da hakikatlerin ortaya çıkarılması, arşivlerin açılması, mağdur ailelerin taleplerinin dinlenmesi, idam edilenlerin mezar yerlerinin bulunması ve kayıpların akıbetinin açıklanması yönünde beklentiler sürmektedir.

    “KİTLESEL TRAVMALARLA YÜZLEŞMEK, YALNIZCA MAĞDURLAR AÇISINDAN DEĞİL; TOPLUM AÇISINDAN DA ÖNEMLİ”

    -Yüzleşme ve hesaplaşma neden önemlidir?

    Yusuf Baran Beyi: Geçmişte yaşanan kitlesel travmalarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlar açısından değil; demokratik toplum düzeni açısından da önem taşımaktadır. Toplumsal barışın güçlenebilmesi için, devletlerin geçmişteki ağır uygulamalarla dürüst biçimde hesaplaşması, mağduriyetleri tanıması ve sembolik ya da hukukî adımlar atması evrensel bir ilke olarak kabul edilmektedir.

    Bu bağlamda Dersim Katliamı da tarihsel hafızanın önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Hakikat, adalet ve toplumsal onarım talepleri, gelecek kuşaklara uzanan bir sorumluluk alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

    “ANMA, ÖĞRENME VE YÜZLEŞME ALANLARI”

    -Katliam mekânları nasıl değerlendirilmelidir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’de 1937-1938’in yaşandığı birçok yer, bugün toplumsal hafıza açısından önemli sembolik alanlardır. Bu mekânların yalnızca coğrafi noktalar olarak kalmaması; “anma, öğrenme ve yüzleşme alanları” hâline getirilmesi önemlidir.

    Bu kapsamda söz konusu bölgeler düzenlenebilir; bilgilendirici panolar, hafıza müzeleri, anıtlar veya temsili heykellerle desteklenebilir. Böylece ziyaretçiler, olayların geçtiği yerleri yalnızca görmekle kalmaz; orada yaşanan trajediyi tarihsel bağlamı içinde öğrenme imkânı da bulurlar.

    Festival dönemlerinde Dersim’e gelen ziyaretçilerin bu alanlara rehberler eşliğinde götürülmesi, sessiz ve saygılı anma programlarının yapılması, hafıza kültürünün gelişmesine katkı sağlayacaktır. Bu ziyaretler, turistik gezi anlayışından ziyade bir vicdan ve tarih bilinci çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

    “AĞITLAR HAFIZAYI CANLI TUTAR”

    -Kültürel hafızanın yaşatılmasında ağıtların ve anlatıların rolü nedir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim toplumunda ağıtlar, dengbêj geleneği, sözlü anlatılar ve yerel hafıza metinleri, geçmişin kuşaktan kuşağa aktarılmasında son derece önemli bir yere sahiptir. Festival ve anma programlarında bu eserlerin icra edilmesi, toplumsal hafızanın korunmasına katkı sunacaktır.

    Özellikle katliam bölgelerinde söylenen ağıtlar, yalnızca bir müzik icrası değil; aynı zamanda kaybedilen canların hatırlanması, acının paylaşılması ve tarihin unutulmaması anlamına gelir. Böylece kültürel üretim ile tarihsel bilinç arasında güçlü bir bağ kurulmuş olur.

    “TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN TEMEL ADIMDIR”

    -Bu tür projeler neden önemlidir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’in geçmişine ilişkin hafıza projeleri, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil; gelecekte benzer acıların yaşanmaması için de gereklidir. Toplumların kendi tarihleriyle yüzleşmesi, demokratikleşme ve toplumsal barış açısından temel bir adımdır.

    Dersimliler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, sanatçılar ve yerel yöneticiler ortak çaba göstererek bu tür projeleri hayata geçirebilirler. Çünkü bu mesele yalnızca tarihsel bir olayın anılması değil; aynı zamanda toplumsal hafızaya, insan onuruna ve adalet duygusuna karşı bir sorumluluktur.

    Bu yönüyle Dersim’e dair atılacak her adım, hem geçmişe karşı bir vefa borcu hem de geleceğe karşı ahlaki bir yükümlülük niteliği taşımaktadır. Bu durum, sistemin yaptıklarıyla yüzleşmesi ve hesap vermesi kadar, Dersim halkı için de önemli bir sosyolojik ve tarihsel görevin yanında, sahiplenme ve bir vefa borcudur.

    PİRHA/MERSİN

     

     

     

     

     

  • AFA: Arşivleri açın, hakikatle yüzleşin!

    AFA: Arşivleri açın, hakikatle yüzleşin!

    PİRHA-Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, 1937–38’de on binlerce insanın katledildiği, sürgün edildiği ve “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen çocukların ailelerinden koparıldığı bu tarihsel acıyı unutmayacaklarının altını çizerek, hakikatle yüzleşme çağrısında bulundu.

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), Dersim Soykırımı’nın 89. yıl dönümüne dair açıklama yaptı.

    “ARŞİVLER AÇILSIN”

    1937–38’de on binlerce insanın katledildiği, sürgün edildiği ve “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen çocukların ailelerinden koparıldığı bu tarihsel acıyı unutmayacaklarının altı çizilen açıklamada, “Bu vesileyle; devletin resmi özür dilemesini, Dersim isminin iadesini, arşivlerin açılmasını, Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesini, kayıp çocukların akıbetinin açıklanmasını ve bölgedeki kültürel/doğal tahribata son verilmesini talep ediyoruz” denildi.

    “HAKİKATLE YÜZLEŞİLMELİ”

    Hakikatle yüzleşmenin ve adaletin sağlanmasının, güçlü bir siyasi iradeyle mümkün olduğununun vurgulandığı açıklamada, “Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu olarak, Dersim Soykırımı’nın 89. yıl dönümünde yaşamını yitirenleri saygıyla anıyoruz. 1937–38’de on binlerce insanın katledildiği, sürgün edildiği ve “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen çocukların ailelerinden koparıldığı bu tarihsel acıyı unutmuyoruz. Bu vesileyle; devletin resmi özür dilemesini, Dersim isminin iadesini, arşivlerin açılmasını, Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesini, kayıp çocukların akıbetinin açıklanmasını ve bölgedeki kültürel/doğal tahribata son verilmesini talep ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD’dan 4 Mayıs açıklaması: Katliamlara karşı demokratik mücadeleyi büyütelim!

    DAD’dan 4 Mayıs açıklaması: Katliamlara karşı demokratik mücadeleyi büyütelim!

    PİRHA- DAD Genel Merkezi, Dersim Katliamı’nın 89. yıldönümüne dair yaptığı açıklamada, yüz yılları kapsayan Dersim kuşatmasının kesintisiz biçimde sürdüğü belirtilerek, “Bugün Dersim’de halkın iradesine atanan kayyum, Gülistan Doku cinayetinde açığa çıkan kadın kırım politikaları ve Dersim doğasına yönelik geliştirilen talancı yönelimlerde bu durumun en somut kanıtlarındandır. Gerek 4 Mayıs, gerekse 15 Kasım halkımız için tarihsel toplumsal hakikatimizle buluşma, demokratik mücadeleyi büyütme, sorun ve ihtiyaçlarımıza somut projelerle cevap ve atılım gerekçesi olmalıdır” dedi.

    Dersim Katliamı, modern zamanların en büyük katliamlarından biri. “Şakileri modern dünyaya entegre edeceğiz” diyerek doğmamış bebekten, yürüyemeyen yaşlıya kadar on binlerce Dersimli, mağaralara zehirli gaz atılarak, kayaların dibinde kurşuna dizilerek, sığındıkları evler, ormanlar yakılarak katledildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi de, Dersim Katliamı’nın 89. yıldönümüne dair açıklama yaptı.

    “Bugün, insanlık ağacının bir dalı, halklar bahçesinin ulu bir çınarı olan Dersim’in soykırım startı olan 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinin 89. Yıldönümü nedeniyle bir kez daha meydanlardayız” denilen açıklamada, halkın Dersim’i unutmamak, unutturmamak, adalet çağrısını yinelemek, halkların ve insanlığın yüreklerine seslenmek için, 4 Mayısı Roza Şaye/Roja Reş/Kara Gün ilan etmiş, bu nedenle de bugün Dersim başta olmak üzere yaşadığı her yerde dostlarıyla birlikte meydanlara çıktığı belirtildi.

    “SOYKIRIMA KARŞI MÜCADELEYİ BÜYÜTELİM”

    DAD’ın, açıklamasınnın devamında şunlar ifade edildi:

    “İnsanlık tarihinin birer bileşkesi, somut gerçekliği olarak vücuda gelmiş olan halklar, özgün insani gerçeklikleri, toplumsal karakteristikleriyle; tartışılamaz, vazgeçilemez ve devredilemez olan haklarıyla mevcuttur.

    Dersim, Kürt halk gerçekliğinin Raa/Reya Heqi-Alevi öğretisi ve inancıyla karakterize olmuş ikrarlı bir toplamın, coğrafya ve kültürün adı olup yüz yılları kapsayan bir kuşatma altında varlık mücadelesi vermek zorunda bırakılmıştır.

    HALKLARI YOK ETME PROJESİ UYGULANDI

    Osmanlıdan süregelen ve soykırım odaklı olan seferler silsilesi ulus devlet döneminde daha da derinleştirilerek sürdürülmüş, ittihatçı-tek tipçi gelenek soykırımlar zincirine Dersim’le bir halka daha eklemiştir.

    Kesintisiz ve yüz yılları kapsayan bir kuşatma altında tutulmakta olan Dersim, hakikatte Koçgiri halk hareketinden itibaren ittihatçı-tek tipçi vahşetle tasfiye sürecine konulmuştur. Birinci emperyalist paylaşım savaşı süreci, ittihatçı vahşet tarafından homojen toplum yaratmaya odaklı soykırımlar süreci olarak değerlendirilmiş, Hristiyan halklardan başlanarak farklı halk ve inanç kimlikleri yok etmeye odaklı politikalarla hedef alınmıştır.

    TOPRAKLAR HALKLAR MEZARLIĞINA ÇEVRİLDİ

    Tüm özgün renkleriyle Kürt halkı da bir bütün olarak hedefe konulmuş, hak talepleri kabul görmemiş, direnişler bastırılmış, Dersim 1937-38 süreci ise bu tasfiye süreçlerinin son halkası olmuş, bu topraklar adeta halklar mezarlığına çevrilmiştir.

    Makro düzeyde planlanıp on binlerce asker, uçak filoları ve zehirli gazlarla yürütülen Dersim 1937-38 seferlerinde on binlerce insanımız katledilmiş, uzak diyarlara sürülmüş, yerleşim birimlerimiz yakılıp yıkılmış, ormanlarımız ateşe verilmiş, özellikle kız çocuklarımız el konularak götürülmüş ve akıbetleri öğrenilememiştir.

    DERSİM ÜZERİNDEKİ KUŞATMA SÜRÜYOR

    Tüm bu yaşanmışlıkların ardından başta halkımızın ve demokratik kamuoyunun dikkatini çekmek isteriz ki; yüz yılları kapsayan Dersim kuşatması halen kesintisiz biçimde sürdürülmekte, Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde yazılmış Dersim raporlarında belirlenen fiziki kıyım, göçertme ve asimilasyon politikaları sektirilmeden sürdürülmektedir. Bugün Dersim’de halkın iradesine atanan kayyum, Gülistan Doku cinayetinde açığa çıkan kadın kırım politikaları ve Dersim doğasına yönelik geliştirilen talancı yönelimlerde bu durumun en somut kanıtlarındandır.

    YAŞAM BİÇİMİMİZ TAHRİP EDİLMİŞTİR

    Toplumsal varlığımızı mümkün kılan kurumlaşma biçimlerimiz Sekasur örneğinde olduğu üzere Ocak evlatları katledilerek, sürgün edilerek işlevsizleştirilmiş, inanç ve dilimiz yasaklanarak halkımız sistematik biçimde asimile edilmiş, toplumsal bütünlüğümüz parçalanmış ve yaşam biçimimiz tahrip edilmiştir.

    MÜCADELEYİ BÜYÜTELİM

    Halkımıza çağrımız şudur ki; bu somut gerçeklikler karşısında yas tutmakla yetinemeyiz. Gerek 4 Mayıs, gerekse 15 Kasım halkımız için tarihsel toplumsal hakikatimizle buluşma, demokratik mücadeleyi büyütme, sorun ve ihtiyaçlarımıza somut projelerle cevap ve atılım gerekçesi olmalıdır. Halkımız özelinde tecelli eden insan gerçekliğini savunamaz ve geleceğe taşıyamaz isek tarih bugünün kuşakları olan bizleri mahkûm edecektir.

    4 Mayıs Roza Şaye vesilesiyle vurgulamak isteriz ki her çağda halklar ortak coğrafyaları paylaşmış, farklı etnik kimlikler, inançlar ve dillerden insanlar ortak vatanda ortak bir yaşam inşa edebilmişlerdir. Halklar esas olarak simbiyotik bir ilişki içindeyken, muktedirler halkları karşıtlaştırıp çatıştırmış, insanlık suçları işlemiş, yarattıkları vahşet üzerinden de tahakküm ve talanlarını sürdürebilmişlerdir.

    Muktedirlerin ihtiyacı tahakküm ve her türlü insanlık suçu ise, halklar ve mazlumların ihtiyacı demokratik toplumla mümkün olabilecek özgürlükçü, eşitlikçi toplumdur ki toplumsal özelimizde bunun adı Rızalı-İkrarlı birlik ve yaşam biçimidir.

    Ülke ve halklarımızın, farklı toplumsal kesimlerin sorun ve ihtiyaçlarıyla toplumsal özelimizin sorun ve ihtiyaçlarının iç içe olduğu bilinciyle “Barış ve Demokratik Toplum sürecini” sahipleniyor, mevcut iktidarı da samimiyete ve geciktirmeden bu süreci ilerletecek adımlar atmaya davet ediyoruz.”

    “KATLİAMLA YÜZLEŞİN”

    89. yıldönümünde, “4 Mayıs Roza Şiyaye” vesilesiyle bir kez daha Seyit Rıza, Alişer ve Ana Zarife şahsında tüm mazlumların huzurunda dara durduklarını, katledilenleri saygıyla andıklarını vurgulayan DAD Genel Merkezi, taleplerini şöyle sıraladı:

    “Halkımıza yaşatılan vahşeti insanlığın huzurunda bir kez daha mahkûm ediyoruz. Bu toprakların kadim halklarından biriyiz, saygı ve kabul görmek istiyor, dünyada ki örnekleri üzerinden tarihle yüzleşme çağrısında bulunuyor ve diyoruz ki:

    Seyit Rıza ve idam edilen Dersim ileri gelenlerinin mezar yerleri açıklanmalı, cenazeleri ailelerine teslim edilmeli, Dersim’e nakline engel olunmamalıdır.

    Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.

    Sürgünler, kayıplar ve el konularak götürülen çocuklarımızın listesi ve akıbetleri açıklanmalıdır.

    Toplumsal haklarımız tanınmalı, Anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır

    Hali hazırda yürütülmekte olan çok boyutlu şiddet, asimilasyon ve göçertme politikaları derhal durdurulmalı, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet için gerekli adımlar atılmalıdır.

    Zaman Sahipsiz, Mekân Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Pirler Meclisi, Dersim Katliamı’nda katledilenler anısına çerağ uyandırdı!-VİDEO

    Pirler Meclisi, Dersim Katliamı’nda katledilenler anısına çerağ uyandırdı!-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de Dersim Katliamı’nda katledilenler anısına darda duruldu, çerağlar uyandırıldı. Yapılan konuşmalarda, katliamla devletin yüzleşmesi gerektiği belirtildi.

    Dersim Katliamı, modern zamanların en büyük katliamlarından biri. “Şakileri modern dünyaya entegre edeceğiz” diyerek doğmamış bebekten, yürüyemeyen yaşlıya kadar on binlerce Dersimli, mağaralara zehirli gaz atılarak, kayaların dibinde kurşuna dizilerek, sığındıkları evler, ormanlar yakılarak katledildi.

    Dersim başta olmak üzere bir çok kentte anmalar düzenleniyor. Dersim’de de Pirler Meclisi’nin çağrısıyla Tunceli Cemevi’nde Dersim Katliamı’nda katledilenler anısına darda duruldu, çerağlar uyandırıldı.

    Anmaya Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ve İstanbul Milletvekili Celal Fırat’ın yanı sıra onlarca ocak evladı ve yurttaş katıldı.

    Pirler Meclisi üyesi Baba Mansur Ocağı’ndan Baki Aydın tarafından katledilenler anısına gulbang okunurken, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat birer konuşma yaparak, acıların bir daha yaşanmaması için yüzleşme çağrısında bulundular.

    Konuşmaların ardından çerağlar yakıldı.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim Katliamı tanığı Sabriye Aslan: Şimdi herşey biliniyor o zaman sessiz zamanlardı!-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Sabriye Aslan: Şimdi herşey biliniyor o zaman sessiz zamanlardı!-VİDEO

    PİRHA-Dersim Katliamı’nda katledilenlerin arasında yaşama tutunan Sabriye Aslan, “Şimdi herşey biliniyor o zaman sessiz zamanlardı” diyerek, o günleri ağıtlarla ifade ediyor.

    Dersim Katliamı, modern zamanların en büyük katliamlarından biri. “Şakileri modern dünyaya entegre edeceğiz” diyerek doğmamış bebekten, yürüyemeyen yaşlıya kadar on binlerce Dersimli, mağaralara zehirli gaz atılarak, kayaların dibinde kurşuna dizilerek, sığındıkları evler, ormanlar yakılarak katledildi.

    O dönemin tanıklarıysa sürgüne yollananlar yada tesadüfen katledilenlerin arasından sağ çıkanlar.

    Peki bu yaşanmışlıklara yürek nasıl dayanır? Sabriye Aslan, ağıtlara sığınarak dayanmış. Eşiğini aşıp hanesine mihman olduğumuz Sabriye ana, sevdiklerinin fotoğrafları arasında, yitirdiklerine yaktığı ağıtlarla karşılıyor.

    “Ne yaşandı, sen ne yaşadın?” sorusu odanın penceresinden uçup, Dersim’in dağlarına, ovalarına, sularına karşıyor. On binlerin 89 yıl önceki çığlığı Sabriye ananın cümlesinde yankılanıyor: “Bizim suçumuz neydi?”

    Dersim’in bitmeyen ağıdı, kadınların yüreğinden yükseliyor. Ailesi Nazımiye’nin Kıl köyünde katledilen ve bu ölülerin altında dağlara sığınan halası tarafında çıkarılan Sabriye ana, tutunmak için dayandığı bastonundan güç alıp, ağıtlar yakıyor sevdiklerine.

    Yüzlerce kitaba sığmayacak cümleyi fısıldıyor: Şimdi herşey biliniyor o zaman sessiz zamanlardı.

    Nuray ATMACA/DERSİM

     

  • Gazi Cemevi Kadın Meclisi: Alevi kurumları kadın katliamına karşı sesini yükseltmelidir!

    Gazi Cemevi Kadın Meclisi: Alevi kurumları kadın katliamına karşı sesini yükseltmelidir!

    PİRHA- Gazi Cemevi Kadın Meclisi, Alevi kurumları ve cemevlerinin artan kadın katliamına sessiz kalmaması çağrısında bulunarak, “Artan kadın kırımı karşısında hakikati meydana çağırmalı ve birlikte mücadele etmeliyiz” dedi. 

    Gülistan Doku soruşturmasındaki gelişmelere ve artarak süren kadın katliamına dair Gazi Cemevi Kadın Meclisi, yazılı açıklama yaptı.

    “BU MESELE ARTIK BİR DOSYA DEĞİLDİR”

    Gülistan Doku’nın cinayetinin yalnızca bir kayıp vakası olmadığının işaret edildiği açıklamada, “Bu, hakikatin meydandan çekilmesi, rızalığın bozulması, yolun incinmesidir. Yıllardır cevapsız kalan sorular, toplumun vicdanında ağır bir dara dönüşmüştür. Bu mesele artık bir dosya değil, hakikatle dara durma meselesidir” denildi.

    “BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİYİZ”

    “Alevi yolunda rıza olmadan hiçbir iş yürümez, hakikat söylenmeden hiçbir yara kapanmaz” denilen açıklamada, şunlar ifade edildi:

    “Meydan, hakikatin konuşulduğu yerdir. Bugün eksik olan da budur: meydanın suskunluğu. Kaybolan yalnız bir can değil; güven, hakikat ve rızalık duygusudur. Bu nedenle bizler, Alevi kurumları ve cemevleri olarak sessiz kalmamalı; artan kadın kırımı karşısında hakikati meydana çağırmalı ve birlikte mücadele etmeliyiz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • MARDEF: Saldırılar tesadüf değildir!

    MARDEF: Saldırılar tesadüf değildir!

    PİRHA- Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanan saldırılara dair açıklama yapan MARDEF, “Bu yaşananlar tesadüf değil; yıllardır eğitimden adalete, kültürden toplumsal değerlere kadar birçok alanda biriken sorunların ağır bir sonucudur” dedi.

    Urfa Siverek’te okula düzenlenen saldırının ardından, bugünde Maraş’ta bir okula saldırı oldu. Saldırıda 9 yurttaşın yaşamını yitirdiği açıklanırken, çok sayıda yaralının olduğu bildirildi.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF), Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanan saldırılara ilişkin açıklama yaptı.

    “YAŞANANLAR TESADÜF DEĞİLDİR”

    Yaşananların tesadüf olmadığının altı çizilen açıklamada, “Çocukların hedef alınmasının, toplum olarak ne kadar derin bir krizle karşı karşıya olduğumuzu açıkça göstermektedir. Çocuklarımızın göz göre göre şiddetin ortasında kalmasını büyük bir üzüntüyle izliyoruz. Bu yaşananlar tesadüf değil; yıllardır eğitimden adalete, kültürden toplumsal değerlere kadar birçok alanda biriken sorunların ağır bir sonucudur” denildi.

    “SALDIRILAR BİR SONUÇTUR”

    Şiddetin, güç ve silah üzerinden meşrulaştırıldığı bir ortamın olduğuna dikkat çekilen açıklamanın devamında şunlar belirtildi:

    “Toplumu ayrıştıran, öfkeyi besleyen, bireyciliği ve “her yol mubah” anlayışını normalleştiren bir yaklaşımın uzun vadede neye yol açacağı bugün çok daha acı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Şiddetin, güç ve silah üzerinden meşrulaştırıldığı bir ortamda, özellikle gençlerin ve çocukların korunmasız kalması kaçınılmazdır.

    Medya, diziler ve kamusal söylemler aracılığıyla şiddetin sıradanlaştırılması; adalet duygusunun zedelenmesi ve hukuka olan güvenin azalması, toplumda derin bir kırılma yaratmaktadır. Adaletin zayıfladığı yerde, bireylerin kendi “adaletini” aramaya yönelmesi ciddi ve tehlikeli bir sürecin habercisidir.

    Urfa ve Maraş’ta yaşanan bu saldırılar bir sonuçtur. Eğitimde, adalette ve toplumsal değerlerde yaşanan aşınmanın yansımasıdır. Ve ne yazık ki gerekli önlemler alınmazsa bu tür acıların son olmayacağı açıktır. Bu noktada en önemli sorumluluk, toplumu yönetenlerdedir. Çocuklarımızın güvenliğini sağlamak, onları şiddetten uzak tutacak politikaları geliştirmek ve uygulamak bir tercih değil, zorunluluktur.

    Aynı zamanda toplum olarak da sessiz kalmamak zorundayız. Sivil toplum kuruluşları etrafında birleşmek, dayanışmayı büyütmek ve güçlü bir toplumsal ses oluşturmak artık hayati bir ihtiyaçtır. Urfa ve Maraş’taki saldırılarda hayatını kaybeden çocuklarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyoruz. Yaralanan çocuklarımıza acil şifalar temenni ediyoruz. Acımız büyük. Sorumluluk ise ortaktır.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Kızıldere’nin 54. yılı: Dayanışmanın ve direnişin simgesi!

    Kızıldere’nin 54. yılı: Dayanışmanın ve direnişin simgesi!

    PİRHA- 30 Mart 1972’de yaşanan Kızıldere Katliamı, Türkiye devrimci hareketinin en kritik kırılma anlarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. Mahir Çayan ve arkadaşlarının, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idamını durdurmak için başlattığı eylem, dayanışmanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.

    Aradan geçen 54 yıla rağmen Kızıldere’de yaşananlar yalnızca bir çatışma değil aynı zamanda Türkiye’de devrimci hareketin yönünü belirleyen tarihsel bir eşik olarak değerlendiriliyor. O gün yaşananlar, devletin sert müdahalesi ile devrimci dayanışmanın karşı karşıya geldiği bir moment olarak hafızalara kazındı.

    MAHİRLER VE DENİZLER: İDAMLARA KARŞI BİR DAYANIŞMA HAMLESİ

    Mahir Çayan ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyesi arkadaşları, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında verilen idam kararlarını engellemek amacıyla harekete geçti.

    Bu çerçevede, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ile ideolojik ve örgütsel farklılıklara rağmen kurulan dayanışma, dönemin devrimci hareketi açısından önemli bir eşik oluşturdu.

    Mahir Çayan ve arkadaşları idamların durdurulması için yabancı teknisyenleri kaçırarak devlete bir müzakere zemini yaratmayı hedefledi. Amaç, idamların infazını durduracak bir takas ya da siyasi baskı oluşturmaktı.

    KIZILDERE’DE KUŞATMA VE KATLİAM

    Kaçırılan teknisyenlerle birlikte Kızıldere köyüne geçen grup burada güvenlik güçleri tarafından kuşatıldı.

    Gerçekleşen operasyonda, Mahir Çayan ve beraberindeki 10 devrimci ile birlikte 3 yabancı teknisyen hayatını kaybetti. Resmi anlatıda “çatışma” olarak geçen olay, kamuoyunda ve sol hareket içinde “katliam” olarak tanımlandı.

    KIZILDERE’DE HAYATINI KAYBEDENLER

    Operasyonda yaşamını yitiren devrimciler şunlardı:

    Mahir Çayan

    Sinan Kazım Özüdoğru

    Hüdai Arıkan

    Saffet Alp

    Ertan Saruhan

    Sabahattin Kurt

    Nihat Yılmaz

    Ahmet Atasoy

    Cihan Alptekin

    Ömer Ayna

    “BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK”

    Kızıldere aynı zamanda Mahir Çayan’ın “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” sözleriyle simgeleşti.

    Bu ifade, devrimci hareket içinde yalnızca bir direniş söylemi değil aynı zamanda dönemin politik atmosferine karşı bir meydan okuma olarak yorumlandı.

    BİR DÖNEMİN KAPANIŞI, BİR HAFIZANIN BAŞLANGICI

    Kızıldere Katliamı yalnızca bir operasyonun sonucu değil; Türkiye’de 1970’ler boyunca şekillenen siyasal çatışma ortamının dönüm noktalarından biri oldu.

    Olayın ardından hem THKP-C hem de THKO büyük ölçüde dağıldı. Ancak Kızıldere, devrimci hareket açısından bir “yenilgi”den çok, dayanışma ve fedakârlığın sembolü olarak anılmaya devam etti.

    Aradan geçen yıllara rağmen Kızıldere, Türkiye’de hâlâ politik ve toplumsal tartışmaların merkezinde yer alıyor.

    Her yıl 30 Mart’ta yapılan anmalar yalnızca geçmişi hatırlamak değil aynı zamanda adalet, yüzleşme ve tarihsel hafızanın korunması talebini de içeriyor.

    Kızıldere, bugün hâlâ bir soruyu canlı tutuyor: Farklı siyasal çizgilerin ortak bir adalet talebi etrafında kurduğu dayanışma mümkün mü?

    HABER MERKEZİ

  • 7 Mart Mitingine çağrı: Gelin savaşa ve katliamlara dur diyelim!- VİDEO

    7 Mart Mitingine çağrı: Gelin savaşa ve katliamlara dur diyelim!- VİDEO

    PİRHA- Suriye’de Alevilere dönük süren soykırıma karşı 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge katılım çağrısında bulunan insan hakları savunucuları ve Alevi kurum temsilcileri, “Gelin canlar bir olalım, birbirimizin Xızır’ı olalım, savaşa ve katliamlara dur diyelim” dedi.

    Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılı geride kalıyor. 7 Mart’ta başlayan saldırılarda on binlerce Alevi katledildi, yerinden edildi. Kadınlar kaçırılıp tecavüze uğradı ve satıldı, çocuklar ailelerinden koparıldı. Alevilerin topraklarına ve mallarına el konuldu, işlerinden atılarak açlığa mahkûm edildi.

    Alevi kurumları, kadınlar, sanatçılar, yazarlar ve aydınlar Samandağ’da düzenlenecek büyük mitinge katılım çağrısında bulunmaya devam ediyorlar. Mitingde, Suriye’de Alevilere yönelik devam eden soykırımın durdurulması, faillerin yargılanması ve mağdurların haklarının iade edilmesi talep edilecek. Aleviler, saldırıların unutulmaması ve uluslararası kamuoyunun sessizliğinin kırılması için herkesin 7 Mart’ta meydanlarda olmasını istedi.

    “SAVAŞA DUR DİYELİM

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Eş Başkanı Zeynep Kaya, “Suriye’de başta Aleviler olmak üzere orada yaşayan azınlık halklara yönelik IŞİD ve benzeri çetelerin yapmış olduğu saldırıların ve katliamların birinci yılındayız. Bu katliamlara ve orada devam eden savaşa dur demek için 7 Mart’ta Samandağ’da buluşuyoruz” dedi.

    “7 MART DÜNYANIN UTANÇ GÜNÜDÜR”

    Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği (AHAD-DER) Başkanı Hamit Karaoğullarından, 8 Aralık 2024 Suriye halkları adına karanlık kapıların açıldığı günü olduğunu vurgulayarak, şunları ifade etti:

    “Selefi, cihadist ve başına ödül konan eli kanlı Colani’nin altın tepsi ve kırmızı halılarla liderliğe getirildiği gündür. Colani mezhepçi yaklaşımları ve Esad’ın Alevi olması sebebiyle Alevileri hedef noktası haline getirmiş, 6 Mart kara perşembe gecesi sonrası katliamlar soykırım noktasına varmıştır. 7 Mart dünyanın utanç günüdür. Alevi katliamı yıldönümü olması sebebiyle Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği olarak, katile katil diyebilmek, faşizme dur demek, yobazlığa hayır diyebilmek için 7 Mart Cumartesi saat 13.00’te Samandağ 75. yıl parkındayız. Sesimize ses olmanız için gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım.”

    “SESE SES OLALIM”

    İHD Mersin Şube Yöneticisi Elif Sert de, 7 Mart tarihi Suriye’de Alevilere yapılan katliamın yıldönümü olduğunu hatırlatarak, “Yeşil dalı kırmayan, yaşamı kutsayan bir inançtan geliyoruz. Savaşa ve katliamlara karşı olan tüm canlarımızı Hatay Samandağı’nda buluşup sese ses olalım, ses verelim, birbirimizin Xızır’ı olalım” diye konuştu.

    PİRHA/MERSİN