Etiket: kemal kahraman

  • Dersimli sanatçılardan Seyit Rıza Meydanı’ndan Gülistan Doku çağrısı- VİDEO

    Dersimli sanatçılardan Seyit Rıza Meydanı’ndan Gülistan Doku çağrısı- VİDEO

    PİRHA- Dersimli aydın ve sanatçılar, Gülistan Doku soruşturmasının adaletli bir şekilde yürütülerek, “Gülistan Doku nerede?” sorusunun cevap bulunmasını istediler.

    Dersimli sanatçılar, yazarlar, tiyatrocular ve müzisyenler, Seyit Rıza Meydanı’nda buluşarak Gülistan Doku soruşturmasının adaletli bir şekilde yürütülmesi için çağrıda bulundular.

    ”Gülistan Doku için adalet, tüm kadınlar için yaşam istiyoruz! Kadın cinayetlerine, kayıplara, cezasızlığa ve erkek şiddetine karşı sesimizi yükseltiyoruz” diyen sanatçılar, Gülistan Doku’nun akıbetinin her ayrıntısıyla aydınlatılmasını talep ettiler.

    Sanatçı Kemal Kahraman, Hüseyin Çağlayan, Yılmazcan Şare, Rukiye Girgin’in yaptıkları konuşmaların ardından, katledilen tüm kadınların anısına, Seyit Rıza Meydanı’ndaki ağaca öldürülen kadınların fotoğrafları asıldı.

    “DEVLETİN İMKANLARI KULLANILARAK ÖRTBAS EDİLDİ”

    Burada ilk olarak söz alan Kemal Kahraman, Gülistan Doku, olayında 6 yıl boyunca bizzat devletin imkanlarını kullanarak şehrin mülki amirinin bu olayı örtbas etmek için uğraştığını dile getiren Kemal Kahraman, ”Herkes de biliyor ki özellikle Dêrsim hakkında konuşacaksak güvenlik anlamında en fazla devletin birimlerinin olduğu bir alandayız. Burada askerle, polisle, efendim istihbaratla Jandarmayla, gerçekten de devlet kameralarıyla, her şeyle burada fazlasıyla var. Bu olayın örtbas edilmesi hepimizin yüreğinde bir yara olmuştur. Bizler Dêrsimli sanatçılar olarak, müzisyenler, tiyatrocular, yazarlar, eğitim kurumları olarak burada bir kez daha sesleniyoruz. Gülistan Doku olayı 6 yıl boyunca devletin imkanları kullanılarak olay örtbas edildi. Bir hafta 10 gün içinde de devlet istediğinde bu olayları çözdü. Bütün kadın cinayetleri konusunda aynı duyarlılığı bekliyoruz, istiyoruz. Bu bir lütuf değildir. Adalet arayışıdır” dedi.

    “HERKESİN ÜSTÜNE DÜŞENİ YAPMASINI UMUT EDİYORUZ”

    Dersim Eğitim ve Yardımlaşma Derneği üyesi Ruziye Girgin Kandil, Gülistan Doku olayının, her ne olursa olsun hukukun üstünlüğü ve masumiyet karinesi ilkeleri ışığında aydınlatılması ve faillerinin gün yüzüne çıkarılmasını istediklerini söyledi.

    Ruziye Girgin Kandil, “Bu olayda sorumluluğu olan herkes, konumuna, görevine bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılmalıdır. Ki adalet tecelli edebilsin ve Gülistan’ın ailesi özelinde aynı kaderi paylaşmış olan herkesin vicdanı bir nebze de olsa rahat edebilsin. Fakat bizler aynı zamanda başka Gülistanların olmaması için de gereken her türlü önlemin alınarak, herkesin ve her kurumun üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini temenni etmekteyiz. Ki gelecekte bu ve benzer olaylar bir daha yaşanmasın ve Gülistan olayı buna vesile olarak, başka kadınlarımızın ve kızlarımızın canı yanmasın. Bugün burada toplanan bizler bu olayların gelecekte yaşanmaması için üzerimize düşen sorumluluğu seve seve yerine getireceğimizi kamuoyuna duyurmak istiyoruz” diye konuştu.

    “DAVANIN SONUÇA ULAŞACAĞI HALA BELİRSİZ”

    “Devlet kurumları, emniyet, istihbarat birimleri, vali ve diğer yetkililer Gülistan Doku’yu koruyamamış; aksine olayın üzerini örtmeye çalışmıştır” diyen Dersim Yazarlar Birliği’nden Hüseyin Çağlayan, “Ancak altı yıl sonra dava yeniden çözülmeye başlamış, ölümünde şüpheli görülen kişiler yakalanmıştır. Buna rağmen davanın nereye varacağı, ne kadarının açığa kavuşacağı hâlâ belirsizdir. Bundan 34 yıl önce de Ayten Öztürk kaçırılıp öldürülmüştü. Ayten’in babası Hıdır Öztürk o gün şöyle seslenmişti: “Ayten benim narin kızımdı. Kaçırılıp öldürüldü. Katilleri nerede?” Acılı babanın bu haykırışı ne yazık ki yıllardır cevapsız kalmaktadır. Hâlâ adalet aramaktadır” dedi.

    “UTANÇ DUVARININ YIKILMASINK İSTİYORUZ”

    Devletin, faili meçhul olayları örtbas etmek için devlet kurumlarının ördüğü bir duvar olduğunu dile getiren Çağlayan, “O duvardan suçluların tuğlaları çekilirse duvar yıkılır. Ancak yıkılmaması için harcını sürekli yenileyen, işini iyi bilen ustaların da bulunduğu açıktır. Bugün sorulan soru şudur: Ayten Öztürk ve Gülistan Doku’nun ve daha nice faili meçhulün davalarında örülen duvardaki tuğlalar birer birer yerinden sökülecek mi? Vatandaşın vergileriyle örülen liyakatsizlik ve utanç duvarı yıkılacak mı? Toplumun merak ettiği soru budur. Dersim Yazarlar Birliği olarak bu soruların peşinde olacağız. Utanç duvarının yıkılması için çaba harcayacağız. Yazarlar Birliği olarak adaletin sağlanmasını ve bu utanç duvarının yıkılmasını talep ediyoruz” şekline konuştu.

    Tiyatrocu Yılmaz Can Şare, Gülistan Doku’nun annesinin 6 yıldır bu coğrafyaya gelip bir pepuk kuşu gibi ağıt yakarak kızının akıbetini sorduğunu dile getirerek şunları söyledi: “Toprağa sordu, “Gördün mü?” Toprak, “Ben görmedim” dedi. Gökyüzüne sordu, “Sen gördün mü?” Gökyüzü de “Ben görmedim” dedi. Ona, “Kızın kendini suya atmış” dediler. Ancak yaşlı anne buna inanmadı ve kızını aramaya devam etti. Onu öldürenlerin de çocukları yok mu? Eve gittiklerinde çocuklarının yüzüne nasıl baktılar? Aynaya baktıklarında kendi yüzlerine nasıl bakıyorlar? Bu soruların cevabı vicdandadır. Bazı insanların yüreği taştandır.Gülistan’ın annesi, “Kızımı öldürseniz de en azından bir mezarı olsun, gidip onu görmek istiyorum” dedi. Bugün sadece Gülistan Doku’nun değil, katledilen ve kaybedilen bütün kadınların akıbetini soruyoruz. Adaletin yerini bulmasını, gerçeğin ortaya çıkmasını istiyoruz.”

    Konuşmaların ardından Seyid Rıza Meydanı’nda bulunan bir ağaca katledilen ve kaybettirilen kadınların resimleri asıldı.

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Metin Kahraman: Kardeşim Kemal’in ameliyatı başarılı geçti-VİDEO

    Metin Kahraman: Kardeşim Kemal’in ameliyatı başarılı geçti-VİDEO

    PİRHA-Daha önce akciğer kanseri geçirip iyileşen Kırmanc müziğinin önemli isimlerinden sanatçı Kemal Kahraman, bugün tümörün beynine sıçraması nedeniyle ameliyat oldu. Gerçekleştirilen ameliyat hakkında bilgi veren Metin Kahraman, “Bugün saat 08.30’da kardeşim Kemal ameliyata alındı, saat 14.30’da da ameliyat sona erdi. Doktoru son derece başarılı bir ameliyat gerçekleştiğini bize söyledi” dedi.

    Daha önce akciğer kanserine yakalanan, geçen yılın mayıs ayında kanser tedavisi biten ve sağlığına kavuşan Kırmanc müziğinin önemli isimlerinden sanatçı Kemal Kahraman 3 ayda bir kontrole gidiyordu. En son gittiği ekim ayındaki kontrolde tümörün beynine sıçradığı tespit edilen Kahraman, bugün bir ameliyat geçirerek bir hafta kadar hastanede kalması bekleniyor.

    “KEMAL’İN TEDAVİSİ DEVAM EDECEK”

    Gerçekleştirilen ameliyat hakkında bilgi veren Metin Kahraman, “Bugün saat 08.30’da kardeşim Kemal ameliyata alındı, saat 14.30’da da ameliyat sona erdi. Doktoru son derece başarılı bir ameliyat gerçekleştiğini bize söyledi. Kemal’in tedavisi önümüzdeki dönemde devam edecek. İlgilenen, arayan, soran bütün dostlarımıza selamlarımızı ve saygılarımızı iletiyoruz” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:
    -Sanatçı Kemal Kahraman, beynine sıçrayan tümör yüzünden ameliyat olacak

  • Sanatçı Kemal Kahraman, beynine sıçrayan tümör yüzünden ameliyat olacak

    Sanatçı Kemal Kahraman, beynine sıçrayan tümör yüzünden ameliyat olacak

    PİRHA- Daha önce akciğer kanseri geçirip iyileşen Kırmanc müziğinin önemli isimlerinden sanatçı Kemal Kahraman, sosyal medya hesabından, gittiği son sağlık kontrolünde tümörün beynine sıçradığını ve ameliyat olması gerektiğini bildirdi.

    Daha önce akciğer kanserine yakalanan, geçen yılın Mayıs ayında kanser tedavisi biten ve sağlığına kavuşan Kırmanc müziğinin önemli isimlerinden sanatçı Kemal Kahraman 3 ayda bir kontrole gidiyordu. En son gittiği Ekim ayındaki kontrolde tümörün beynine sıçradığı tespit edilen Kahraman, bugün bir ameliyat geçirecek ve bir hafta kadar hastanede kalması bekleniyor.

    Kahraman, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, sağlık durumundaki yeni gelişmeleri bildirdi. Endişelenecek bir şey olmadığını ama tümörün beynine sıçramasından dolayı ameliyat olması gerektiğini ve bir hafta kadar hastanede kalacağını ifade etti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Sanatçı Kemal Kahraman: Üretmek en önemli direniştir-VİDEO

    Sanatçı Kemal Kahraman: Üretmek en önemli direniştir-VİDEO

    PİRHA-Yasaklar karşısında üretmenin en önemli direniş olduğunu belirten sanatçı Kemal Kahraman, çalışmalarına, bestelerine ve albümlerine ilişkin sorularımızı yanıtladı. Kahraman, “Üretmeye devam etmek, sözünü söylemeye devam etmek kendini müzikle, şiirle var etmeye devam etmek önemli. Direnmek adına üretmeye devam etmeliyiz” dedi.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin ‘Sümbülteber’ isimli yeni albümünün ilk şarkısı olan ‘Ey Kör’ 8 Nisan günü dinleyicileri ile buluştu.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşler 1993 yılında yayınladıkları ‘Deniz Koydum Adını’ isimli ilk albümlerinden itibaren hem kendi özgün besteleri hem de Dersim bölgesine ait geleneksel eserleri örnekleyen albümlerine yenilerini ekliyor. Araştırma-derleme albümlerinin her birinin 5-6 yıl gibi uzun süreler alması sebebiyle Metin ve Kemal Kahraman’ın özgün bestelerinden oluşan çalışmalar geri plana düştü.

    Metin ve Kemal Kahraman, bu birikmiş eserleri pandemi sürecinde kaydetmeye başladı ve 4 albüm olarak tasarladıkları bir çalışma sürecine girdi. Bu albümlerden ilki, özgün bestelerden oluşan Sümbülteber. Toplam 10 eserden oluşan bu albümde sözlerini kendi yazdıkları şarkıların yanında, Ömer Hayyam gibi klasik, Turgut Uyar, Metin Altıok gibi çağdaş şairlere ait şiirlerden yaptıkları besteler yer alıyor.

    Sanatçı Kemal Kahraman, ‘Sümbülteber’ isimli yeni albümlerinin hazırlanma süreci, insanların albüme verdikleri tepkileri ve yasakların olduğu bir dönemde albüm çıkarmanın önemine dair PİRHA’ya konuştu.

    “SÜMBÜLTEBER ALBÜMÜ ÖZGÜN BESTELERDEN OLUŞUYOR”

    PİRHA: Sümbülteber albümünü nasıl hazırladınız?

    KEMAL KAHRAMAN: Sümbülteber isimli albümün yaklaşık 7-8 ay önce ilk şarkısını yayınladık. Bizim pandemi sürecinde kaydettiğimiz 40 şarkımız vardı ve bu 40 şarkı ilk çalışmaya başladığımız yıllardan itibaren hem kendi bestelerimizden oluşan bazı şarkılarımız, hem derlemelerden oluşup albümlerde yer almayan şarkılar. Bu bestelerimiz de eski olmalarına rağmen çoğu özellikle o dönemde yayınladığımız albümlerde yer veremediğimiz şarkılarımız. Bir kısmı da son üç beş yılda bestelediğimiz şarkılardan oluşuyor.

    Sümbülteber telden tele ve düğün müzikleri ile halay parçalarıyla üç tane albümü paralel çalışmış oluyoruz bu 40 şarkıyla. Sümbülteber ismiyle yayınlamaya başladığımız albüm bizim kendi özgün bestelerimizden ya da bazı arkadaşlarımızdan severek söylediğimiz bestelerden oluşuyor. Telden tele de bizim yıllar içerisinde geleneksel müziklerden derlediğimiz ya da öğrendiğimiz şarkılardan oluşuyor. Düğün müzikleri ve halaylar da yine derlemelerden oluşan bir çalışma, özellikle düğün müziklerini, aşk parçalarını örnekleyen bir çalışma.

    Sümbülteber özgün bestelerden oluşuyor. Bugüne kadar üç şarkısını yayınladık. Bunlardan ilki, ‘Ey Kör’ bir Ömer Hayyam rubaisi, Mustafa Yılgör bestesi. İkinci şarkı Veré Çeveré Sıma de Zazaca bir şarkı, Metin’in bir bestesi. Üçüncü şarkı da Sümbülteber-Kırlardan Geliyorlar’ı bir ay kadar önce yayınladık, Turgut Uyar’ın kırlardan geliyorlar şiiri ekseninde yayınladığımız bir şarkı. Önümüzdeki dönemde de yine Metin Altıok’tan bestelediğimiz bir şarkımız var, onun dışında da kendi yazdığımız sözlerden oluşan şarkılar var, bunları yayınlamaya devam edeceğiz.

    “ALBÜMDE VAROLUŞ SORUNLARINI TARTIŞAN ŞARKILAR VAR”

    -Albümün bir teması var mıydı ve insanların albüme verdiği tepkiler nasıl?

    Albümün bütünlük olarak özel bir teması yok ama şarkılardan baktığımızda şunu söyleyebiliyoruz: Özellikle insanlığın varoluş sorunlarını tartışan, anlamaya çalışan ve sorularını soran, modern çağın en önemli sorunlarından biri olan çevre ve insan ilişkisine değinen şarkılar var daha çok. Şarkıların her birine reaksiyonlar görece farklı. Mesela Ey Kör çok beğenilip konuşuldu ama diğer şarkılarımız da beğenildi. Ama her birine tepkiler farklı oldu.

    “DİRENMEK ADINA ÜRETMEYE DEVAM ETMELİYİZ”

    -Yasakların yoğunlaştığı bugünlerde bu tür çalışmaların önemi nedir ve 2023 yılı için mesajınız nedir?

    Genelde kötü yıllar yaşıyoruz. Son 30-40 yıla bakarsak çok umutlu değiliz. İnsanın umudunu kıran çok şeyler yaşanıyor ve bu durum giderek daha da katmerleşiyor. Süreç iyiden ve güzelden yana değil gibi. Ama biz hâlükârda var olmaya devam ediyoruz. Konserler yasaklanıyor, konser salonları bize açılmıyor. Yasaklar çerçevesinden bakarsak üretmek en önemli direniştir. Onun için üretmeye devam etmek, sözünü söylemeye devam etmek, kendini müzikle, şiirle var etmeye devam etmek önemli. Direnmek adına üretmeye devam etmeliyiz. Yeni yıl mesajımızda da her şeye rağmen bütün insanlığa umutlu, mutlu, huzurlu bir yıl diliyorum. Artık güzellikler bu güzel dünyaya ve hepimize yakışır.

    PİRHA/DERSİM

  • Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin ‘Sümbülteber’ albümünün ilk şarkısı: ‘Ey Kör’

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin ‘Sümbülteber’ albümünün ilk şarkısı: ‘Ey Kör’

    PİRHA-Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin ‘Sümbülteber’ isimli yeni albümünün ilk şarkısı olan ‘Ey Kör’ 8 Nisan günü dinleyicileri ile buluşacak. Kahraman kardeşler sırasıyla 4 yeni albüm yayınlayacak.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşler 1993 yılında yayınladıkları ‘Deniz Koydum Adını’ isimli ilk albümlerinden itibaren hem kendi özgün besteleri hem de Dersim kültür bölgesine ait geleneksel eserleri örnekleyen albümlerine yenilerini ekliyor.

    Araştırma – derleme albümlerinin her birinin 5-6 yıl gibi uzun süreler alması sebebiyle Metin ve Kemal Kahraman’ın özgün bestelerinden oluşan çalışmalar geri plana düştü. Metin ile Kemal Kahraman bu birikmiş eserleri pandemi sürecinde kayıt etmeye başladı ve 4 albüm olarak tasarladıkları bir çalışma sürecine girdi. Bu albümlerden ilki, özgün bestelerden oluşan Sümbülteber. Toplam 10 eserden oluşan bu albümde sözlerini kendi yazdıkları şarkıların yanında, Ömer Hayyam gibi klasik, Turgut Uyar, Metin Altıok gibi çağdaş şairlere ait şiirlerden yaptıkları besteler yer alıyor.

    DÖRT YENİ ALBÜM GELİYOR

    Şarkıların tek tek yayınlanacağı Sümbülteber’i, türkü ve deyişlerden oluşan ‘Telden Tele’ takip edecek. ‘İbrahim Peygamber ve Çoban’, ‘Düğün Müzikleri ve Aşk Şarkıları’ da Kahraman kardeşlerin daha sonra sırasıyla yayınlanacağı albümler olacak.

    Sümbülteber isimli albümün ilk şarkısı ‘Ey Kör’ ise 8 Nisan 2022 günü dinleyicilerinin karşısına çıkacak. ‘Ey Kör’ bir Ömer Hayyam rubaisi, Mustafa Yılgör bestesi.

    Ey Kör ilk kez 90’lı yılların sonunda, bizzat Mustafa Yılgör’ün kurucuları arasında yer aldığı Grup Buse tarafından seslendirilmiş. O yıllardan itibaren Kahraman kardeşlerin de özellikle dost ortamlarında, bazen de konserlerde severek söyledikleri bir şarkı olarak repertuarlarına girmiş.

    PİRHA/DERSİM

  • Kemal Kahraman’a akciğer kanseri teşhisi konulmuştu; tedavisine başlanıyor

    Kemal Kahraman’a akciğer kanseri teşhisi konulmuştu; tedavisine başlanıyor

    PİRHA- Sanatçı Kemal Kahraman’a erken evre akciğer kanseri teşhisi konuldu.

    Sanatçı Kemal Kahraman’a rutin bir kontrol için gittiği Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi’nde erken evre akciğer kanseri teşhisi konuldu. Kardeşi sanatçı Metin Kahraman, tedaviye bugün başlanacağını belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Müzisyen Karabıyık, 3600 liralık cezadan sonra ‘Korona’ adlı beste yaptı-VİDEO

    Müzisyen Karabıyık, 3600 liralık cezadan sonra ‘Korona’ adlı beste yaptı-VİDEO

    PİRHA-Müzisyen Erdoğan Karabıyık’a hafta içi 21.05’te sokakta olması sebebiyle 3600 lira para ceza kesildi. Şu an hiçbir geliri olmadığını ifade eden Karabıyık, cezayı ödeyemeyeceğini belirterek, “Korona” isimli bestesini saz çalıp seslendirdi.

    Ankara’nın Mamak ilçesinde yaşayan Erdoğan Karabıyık, geçimini müzik icra ederek sağlıyor. Ancak pandemi nedeniyle ekonomik zorluk yaşayan Karabıyık’ın şimdi bir de devletin kestiği para cezası ile başı dertte.

    Hafta içi 21.05’te bekçiler tarafından ceza-i işlem uygulandığını anlatan Erdoğan Karabıyık, “Sokakta kalma durumu oldu. 5 dakika gecikmeyle bekçiler ceza yazdılar” dedi.

    Aldığı para cezası sonrasında ‘Korona’ adlı bir beste yapan Karabıyık, “Bir türlü derdimi bekçilere anlatamadım. Sanırım devletin paraya ihtiyacı var. Gelene-gidene ceza yazdılar. Hiç affetmiyorlar. Beste hikayesi de buradan çıktı. İnsanlar koronadan, hastalıktan korkmuyorlar; devletten korkuyorlar artık” dedi.

    Erdoğan Karabıyık’ın, sanatçı Metin&Kemal Kahraman’ın ‘Yapma’ adlı ezgisine uyarladığı bestenin sözleri şöyle:

    KORONA

    Simit alamaz her yer kapalı

    Kovit-19 çocuk yapalı

    Kızlık soyadıydı adı korona

    Düş yakamdan korona

    65 yaş sokağa çıkamaz

    Cezalara karşı çıkılamaz

    Koronadan daha betersiniz

    Düş yakamdan korona

     

    Mezarlar insanlarla doldu taştı

    Akrabalar bile ölüsünden kaçtı

    Sıcak yuvalar ısınmaz oldu

    Düş yakamdan korona

     

    Elektrik doğalgaz zamlandı

    Ya kafeler lokantalar, dükkanlar

    Fırsatçılık bununla tamamlanmadı

    Düş yakamdan korona

     

    Patron beni işimden atmış

    Müzisyenler kendini asmış

    Adana da bir baba kendini yakmış

    Düş yakamdan korona

     

    İşsiz güçsüz bir müzisyenim

    3600 ceza yedim

    Bekçiler sarmış dört bir yanımı

    Düş yakamdan korona


    Kendine gel akıllı ol Erdoğan

    Koronadan kaçsan bile Erdoğan

    Zindanların Kapısı var Erdoğan

    Düş yakamdan korona

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    PİRHA-Yaptıkları müzikle Dersim’in kültürünü, inancını, dilini yaşatan ve geleceğe taşıyan Metin-Kemal Kahraman kardeşler aynı zamanda Dersim’e yönelik yüz yıllardır yapılan baskı politikalarına, katliamlara, sürgünlere birer ses ve çığlık oluyor. Dersim kültürünün önemli taşıyıcıları ve çınarlarından olan Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, kültürüne, diline yönelik keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşler, Zazaca müziğe gönül vermişler. Kahraman kardeşler Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı bir dağ köyünde dünyaya geldiler. Çocukluklarının ilk yıllarını Erzincan’da geçiren Kahraman kardeşler, yaz aylarında Dersim’deki köylerine giderek doğdukları yerle bağlarını hiç koparmadılar. Erzincan ve Dersim arasında gidip gelen kardeşler bu sayede hem Türkçe’yi hem de anadilleri olan Zazaca’yı iyi konuşuyorlar. İlk, orta ve lise eğitimlerini Erzincan’da tamamlayan kardeşler üniversite dönemlerinde Dersim’den ayrıldılar.

    1983 yılında İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne giren Kemal Kahraman, 1984 yılında bu okulu bırakarak Ankara’da ODTÜ Felsefe bölümüne başladı.

    Metin Kahraman ise 1984 yılında Marmara Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Televizyon bölümüne girdi. 1985 yılında bu okulda okuyan birkaç arkadaşıyla birlikte Grup Yorum’u kurdu.

    Aynı yıllarda Kemal Kahraman da Ankara’da çeşitli amatör müzik gruplarında yer aldı. 1988’den 1991 yılları arasında bir cezaevi süreci yaşayan Kemal Kahraman cezevinden çıktıktan sonra ilk albümleri olan “Deniz Koydum Adını”yı çıkardılar. Bu albümü çıkardıktan sonra Kemal Kahraman Almanya’ya sürgün gider ve albüm çalışmalarını orada sürdürmek zorunda kaldı. Metin Kahraman ise Türkiye’de kalarak derleme çalışmalarına devam etti. İki kardeş yurtdışında verdikleri çeşitli konserlerde bir araya geldiler.  Uzun yıllar süren sürgünün ardından 2014 yılında Türkiye’ye dönen Kemal Kahraman, burada inancına, kültürüne ve diline yönelik çalışmalar yapmayı sürdürüyor.

    Metin-Kemal Kahraman’ın çıkardıkları albümler ise sırasıyla “Seher Yeli Desmal”, “Deniz Koydum Adını”, “Renklerde yaşamak”, “Yaşlılar Dersim türküleri söylüyor”, “Ferfecir”, “Çeverê Hazaru (Binler Kapısı)”, “Şahmaran”, “Ax de vaji (Ah hadi söyleyeyim)”.

    Albümlerinde sözlü kültür geleneğinden beslenen Kahraman kardeşler, Dersim’in acılarını, yaşam biçimini, kültürünü, inancını anlatıyorlar. Şüphesiz Dersim’in Kızılbaş Alevi inancı da Kahraman kardeşlerin albümlerinde önemli yer tutuyor. Alevi kültürünü, inancını, mana sistemini ve bu inancın geleceğe aktarılması için Alevi sözlü kültür geleneğinde önemli yer tutan deyişlerini, beyitlerini, gülbanglarını kayıt altına almaya devam eden Kahraman kardeşler, tüm bunları anadilleri olan Zazacayı yaşatmak için ağırlıklı olarak Zazaca yapıyorlar.

    Kemal Kahraman’a albümlerini özellikle neden Zazaca yaptıkları ve Aleviliğin albümlerine yansımasıyla ilgili keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Bestelerinizi yaparken özünüze dönüş yapıyorsunuz anadilinizden yola çıkıyorsunuz. Anadilinize yönelmeye nasıl karar verdiniz?  

    İlk albümümüzü 1993 yılında ‘Deniz koydum adını’ olarak yayınlamıştık. Bu albümden önce de Metin ile Gülbahar’ın beraber çalıştıkları ‘Seher Yeli/Desmal’ diye Zazaca Türkçe karışık şarkılardan oluşan bir çalışma vardı. Bu aslında 90’lı yılların ortamından da çok bağımsız bir yöneliş değil. Bence bu 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinde Kürt mücadelesinin getirdiği en büyük zenginlik ya da değer, aslında 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinin bütün normlarının yeniden sorgulanması, her şeyin yeniden soruya dönüştürülmesi gibi bir kazancı olmuştur. Şimdi 90’lara gelindiğinde başka etnik gruplardan olan arkadaşlarımızın da kendileriyle ilgili soruları olduğunu görüyorduk. Onlar belki zaman içerisinde çok kalıcı ya da görünür bir sürece dönüşmemiş olabilir ama o zamanın gençliğinde genelde böyle bir yönelim vardı. Kendi kimliğini anlamak, tanımak 90’lı yılların politik ortamından bağımsız bir şey değildi. 70-80 yıl boyunca dayatılmış Türklük kimliğinin bütün boyutlarıyla yeniden soruya dönüştürülerek herkesin kendince cevap aradığı bir dönemdi. Biz de farklı gruplarla çalıp söylüyorduk zaten bir müzisyen geçmişimiz vardı, şarkılar da yapıyorduk Türkçe şarkılarımız da vardı. 90’lı yılların ortamına geldiğimizde de ‘Türkçe şarkılar yapıyoruz neden anadilimizde de şarkılar yapmıyoruz? Bu dilde de güzel şarkılar biliyoruz, bunları öne çıkartmamız lazım, kendi anadilimizde şarkılar, yeni derlemeler yapmamız lazım’ gibi bir yöneliş içerisindeydik. Böyle bir ortamda ‘Deniz koydum adını’ öncesinde ‘Seher Yeli/Desmal’ albümleri çıktı. Başlangıçta sadece ‘kendi anadilimizde de şarkılar yapabiliriz’ şeklinde başlayan süreç dilin, kültürün içine girdikçe, derlemeler yaptıkça ki bizim önümüzde farklı bir alternatif yoktu o zaman Zazaca şarkı söylemek istiyorsak ya kendimiz yazmak zorundaydık ya da kendi yaşlılarımıza dönmek zorundaydık çünkü çalışılmamış bil dildi. Yazılı kaynaklara geçmiş bir literatürü fazla yoktu. Şarkıları, ağıtları, masalları derlenmiş, arşivlenmiş ya da icra edilmiş bir birikim yoktu önümüzde. O yüzden Zazaca şarkı söylemek istiyorsak dediğim gibi ya kendimiz şarkılarımızı yazmak durumundaydık ki ilk çalışmalarda böyle bir yönelim daha ağır basıyor. Biz zengin bir Zazaca literatürle buluşmak istiyorsak kesinlikle kendi köylerimize, yaşlılarımıza dönmemiz lazım, onlardan derlemeler yapmamız lazım gibi bir farkındalığımız da vardı.1991’dir bizim derlemelere başlama sürecimiz.

    HER ÇALIŞMA ÖĞRENME SÜRECİ OLARAK GELİŞTİ  

    Cezaevi sürecinden sonra mı?

    Tabi. Ben cezaevinden 1991’de çıktım. Metin sürekli gelir giderdi görüşlerimize, biz cezaevinde de sürekli tartışırdık bu meseleleri. Metin’in kendi çalışmaları vardı ben de orada bir şeyler yapmaya çalışıyordum yeni şarkılar yazmak gibi. Fakat ilk derleme ben cezaevinden çıktıktan sonra oldu. Çok kısa bir süre sonra biz olgunlaşmış bir fikir olarak derleme çalışmalarına başladık. İlk önce kendi yakın çevremizden tanıdığımız kaynak olabilecek kişilere gittik. Ama bu zamanla farklı insanları duydukça genişledi. Yani dilin, kültürün içine girdikçe o otantik damarla daha sahici kaynaklar aracılığıyla yüz yüze geldikçe de bizim için bu şarkı söylemekten öte en geniş kültürel hafızayı çalışmak, tartışmak, anlamaya çalışmak şeklinde gelişti. Yani bizim için de her çalışma aslında bir öğrenme süreci olarak gelişti. Nitekim ‘Şahmaran’, ‘Çeverê Hazaru’ ya da daha öncesinde ‘Sürela’ bütün bunların hepsi bizim için de bir öğrenme süreci. Sorularımızdan hareketle başlattığımız çalışmalardır. Yani bir ‘Çeverê Hazaru’  literatürünü Zazaca, Kürtçe örnekleriyle toparlamaya çalışan o çalışma bizim için aynı zamanda Dersim Alevi ibadet takvimini, uygulamalarını, ritüellerini, mana sistemini anlama çalışması olarak yürüdü. Bizim kendi sorularımızdan hareketle kurduğumuz bir şeydi. ‘Şahmaran’ yine öyledir. Yani sözlü hafıza üzerinden aktarılmış Şahmaran versiyonlarıyla yazılı hafıza üzerinden aktarılmış versiyonları kıyaslamak bu anlamda sözlü hafızayla aktarılmış versiyonların yazıya göre nasıl özgünlükler taşıdığını ortaya koymaya çalışmak buradan hareketle ‘Şahmaran’ın kültür tarihinde nasıl bir yeri vardır’ı tartışmak. Gılgamış’a kadar uzanan kökleri vardır Şahmaran’ın. Biliyorsunuz Gılgamış Destanı yazılı geleneğin en eski metnidir. Yani bütün bu çalışmalar bizim de kendi dilimizi, kültürümüzü ve Anadolu Mezopotamya dediğimiz kültür coğrafyasını anlamaya çalışmak üzerine kuruldu. Dilin, kültürün içine girdikçe de çok farklı çok daha zengin bir kültür hafızasıyla karşılaştık. Yani bizim işe başladığımız yerle geldiğimiz noktayı kıyasladığımızda ‘girdiğimiz yer başka çıktığımız yer başka’ diyebiliriz. Çalışma sürecinin de bizi yönlendirmesiyle çok zengin bir kültürel hafızayla karşılaştık. Gerek dil üzerinde gerekse o dil üzerinden aktarılmış literatür aracılığıyla Gılgamış’a kadar uzanan bir hafızayı tartışabileceğimizi gördük. O anlamda da bunların hepsi aslında yıllar öncesinden ‘Ah de vaji’ de dahil bundan sonra yapmak istediğimiz bazı projelerimiz de var önümüze koyduğumuz. Bunların hepsi aslında 25-30 yılın olgunlaştırdığı bir kendini anlamaya çalışma, kendi dilini, kültürünü anlamaya çalışma, tanıma. ‘Bunun insana, insanlığa kazandırabileceği bir değer var mıdır?’ bunu göstermek ya da ‘Bu dil, bu kültür yok olursa insanlık ne kaybeder’i tartışmaya çalışmak şeklinde yürüyor.

    Alevi inancında sözlü kültür geleneği çok önemli bir yerde duruyor. Günümüzde Alevilikle ilgili çıkarılan yazılı kaynakları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Alevilik gerçekten bir derya denizdir öğreti olarak. Alevi mana sistemi, inanç öğretisinin dinler tarihindeki yeri sözlü hafızadan bakıldığında çok başka görünüyor. Bütün Alevi sözlü hafızası ki deyişler, beyitler, gülbanglar, dualar aslında sadece birer folklor ürünü olarak değerlendirilmiş bugüne kadar. Halbuki bunlar Alevi öğretisinin de kuşaktan kuşağa aktarılmasının en önemli araçlarıdır ve Aleviliğin bilinçli bir tercihidir sözlü gelenekle mana sistemini aktarmak. Ama bütün bunlar ister Türkçe olsun ister Kürtçe, Zazaca olsun hangi dil üzerinden aktarılırsa aktarılsın Alevi sözlü hafızası bizzat Alevi mana sistemini aktaran, anlatmaya çalışan kaynaklardır. Alevilik anlaşılmak isteniyorsa her şeyden önce beyitlere, deyişlere dönmek zorundayız. Bunlar sadece birer folklor ürünü değildir. Yani Türkçe’de derlenmişse Türkçe’nin folklor zenginliği gibi görülmüş türkülerimiz. Bundan öte bir mana aranmamış. Halbuki Alevilik tarihi yazılırken de güya akademik çalışmalar yapılırken, bilimsel, objektiflik adına tamamen Alevilik dışı Alevilerin kendi dışında üretilmiş kaynaklar esas alınarak teori kurulmuş. Bu yüzden de Alevilik hep farklı din ve kültürlerin karılmasından oluşmuş eklektik bir sistem olarak değerlendirilmiş. Alevilikle ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda Alevi öğretisinde ‘neyi nereye verebiliriz’ şeklinde olmuş. Şu taraf İslamdan geldi, şu kadarını Hristiyanlıktan almış, şu kadarı Yahudilikten geliyor galiba anlamadığımız bazı şeyler Şamanizm ya da Zerdüştlük gibi bunlarda da politik tercihler hakim olmuş. Yani eğer Türkçüyseniz ve Aleviliğe Türkçülük perspektifiyle bakıyorsanız Aleviliği ısrarla bir şaman damarla bağdaştırmak saf Türk kültürüne sizi ulaştıracak bir yöntem olarak görülmüş. Son 30-40 yıllık Kürt siyasi mücadelesinin çıkarttığı milliyetçi perspektiften Aleviliği okumak istediğinizde de ısrarla Zerdüştlükle olan benzerliğini öne çıkartmak şeklinde okunmuş.

    Aslında nereden bakıldığına bağlı.

    Çünkü bizdeki bütün kültür tarihi politize edilmiş. Biz Anadolu’da, Türkiye’de yaşayanların en büyük sorunlarından birisi folklorumuza, türkülerimize, şarkılarımıza kadar elimizdeki enstrümana kadar her şey politik bir perspektifle okunmuş ve her şeye o politik tercihin angajmanı neyi söylememizi istiyorsa onu söyleyecek materyaller, destekler ya da kaynaklar bulunarak kurulmuş.

    KÜLTÜREL HAFIZAYLA OYNAMAK BİR YIKIMDIR

    Bizim yaklaşımımız bu oluşturulmuş politik hafızanın ötesindeki hakikate ulaşmaya çalışmaktır. Mesela bizim 25-30 yıllık derleme sürecimizde bu sürecin temel dinamiği, çıkış noktası ‘Ben kimim?’ sorusudur, ‘Biz kimiz?’ sorusudur. Biz ‘Ben kimim?’ sorusunu önümüze koyduğumuzda bu sorunun cevabını gidip annemiz, babamız, dedemiz ya da o kültürün yaşandığı alandaki yaşanmışlıkları soruya dönüştürerek arıyoruz. Yani ‘Benim annem neden sabah şöyle bir dua yapıyor? Bu duanın içeriği niye böyledir? Niye bizde Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam mum yakılıyor? Niye gaxan, hızır, hawtemal diye bir şey var? Hızır ayında neden 3 gün oruç tutuluyor da 8 gün değil? Ya da bu 3 günlük oruç niye Salı, Çarşamba, Perşembe oluyor? Niye cemimiz cemaatimiz Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam oluyor? Yani o yaşanmışlığın kendisini okumaya, anlamaya çalışarak, varsa bir manası, mana sistematiği ortaya koymaya çalışarak, onun varsa kültür tarihinde, dinler tarihinde söyleyebileceği bir şey bu referanslardan bu kaynaklardan hareketle okumaya çalışıyoruz. Ama bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluyor. Milliyetçilik dönemindeyiz. Dolayısıyla ideolojik bir perspektifle bir Türk milleti yaratılmaya çalışılıyor ve bu Türk milletine bir kültürel hafıza oluşturulmaya çalışılıyor. İşte bu hafıza oluşturulurken kimse ‘Türkiye’deki Türkler nasıl yaşıyorlarmış, neden şunu şu tarihte yapıyorlarmış?’ gibi bir referanstan hareketle kurmuyor. Rus kaynakları, Türkler hakkında yazılmış İran kaynakları, Çin kaynakları vesaire gibi yazılı kaynaklar referans alınarak ‘Biz Ergenekon’dan geldik, bir kurt bize yol gösterdi, sazımızın adı aslında saz değildir, tambur da değildir kopuzdur’ gibi her şeye bir ideolojik bakışla bir hikaye yazıldı. Burada aslında yöntem olarak da çok ciddi temelden bir farkımız ortaya çıkıyor. Biz yani yaşanmışı bütün o dinler tarihinde kültür tarihinde bir yere koymaya çalışırken diğer taraftan toplumun hafızasında hiçbir yeri olmayan bir takım tercihler topluma devletin imkanları kullanılarak okullar, televizyonlar, zamanında halkevleri kullanılarak empoze edilmeye çalışılıyor. Bugün de bu devam ediyor. Çocuklarımız 3-5 yaşında yuvaya gittiği andan itibaren devletin müfredatına göre şekillenmiş bir kültürel kimlikle olgunlaştırılmaya çalışılıyorlar. Bu bir yıkımdır aslında. Kültürel hafızayla oynamak bir yıkımdır.

    SELAMLAŞMAK KÖKLÜ BİR KÜLTÜREL TARİFİN DIŞAVURUMUDUR

    Ben 20-22 yıl yurt dışında yaşadım. Geldiğimde ne fark görüyorsunuz diye genelde soruluyor benim en çok dikkatimi çeken ve söylediğim, 90’larda ben buradan gittiğimde kafa tokuşturarak selamlaşmak aslında bir siyasi tercihti, siyasi bir semboldü. Eğer MHP’liyseniz kafa tokuştururdunuz çünkü bu siyasi olarak MHP’lilerin tercih ettiği bir semboldü, selamlaşma adabıydı. Bugün bütün toplum kafa tokuşturuyor solcusundan sağcısına, dincisinden Kemalist’ine ve bunu saf Türk olmak, gerçek Türk olmak işte ‘Türkler aslında böyle kafa tokuşturarak selamlaşırlardı’. Bu da bir ideolojik hafızanın topluma empoze edilmesi sonucu 20 yıl içerisinde meşrulaştırılmış bir adaba dönüştürülmüş. Burada aslında çok ciddi bir sorun var. Bir toplumun selamlaşma adabını 20 yıl içerisinde değiştirebilmesi ne kadar ideolojik bir hafıza üzerine kurulu olduğunun göstergesi. Çünkü aslında selamlaşmak çok köklü bir kültürel tarifin dışavurumudur. Tanımadığınız ya da tanıdığınız bir insanla karşılaştığınızdaki selamlaşma adabınız sizin birçok konudaki sorularınızın cevabını içinde taşır. Aslında bunu kolayca 20 sene içinde değiştirebilmeniz sizin belki bin yıl, iki bin yıl geriye giden kültürel hafızanızı ideolojik bir şeyle ikame etmenizi yani kolayca o hafızayı terk ettiğinizi gösterir.

    “EN BÜYÜK YIKIM TÜRK HAFIZASI ÜZERİNDE GERÇEKLEŞMİŞTİR”

    Bu biraz da uzun yıllar süren asimilasyonun bir sonucu değil mi?

    Türkleri Türkler mi asimile ediyor? Doğru söylüyorsunuz aslında bir tarafıyla. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin yarattığı en büyük yıkım aslında Türk hafızası üzerinde gerçekleşmiştir. Biz mesela Zazalar, Kürtler diğer etnik gruplar inkar edilmişlikleriyle sistem onları inkar ederek bize sadece işte ‘bizi inkar ediyor, demek ki bizim düşmanımız bunu gizleyelim ama bizim böyle bir hakikatimiz var’ı her zaman hatırlatan bir inkardır. Benim böyle bir hakikatim var bunu toplum ya da devlet kamu alanında görmek istemiyor, gayrimeşru ilan etmiş, eğer sistem değişirse ben bunu rahatça yaşayacağım. Sistem değişmediği sürece mecbursam kendimi, çocuğumu korumak adına bunu gizlerim ama buradan sadece bir düşmanlık çıkar, ben düşmanımı tanımış olurum. İlk fırsatını bulduğumda da kendi kimliğimi, dilimi yaşamanın yolunu ararım. Aslında Türkiye toplumunun en büyük sorunu hafızasızlıktır, hafızasıyla oynanmışlıktır. Bunu aydınlarında da görüyoruz. Bence en büyük yıkım Türkiye Cumhuriyeti eliyle bizzat Türk hafızası üzerinde geçekleşmiştir. Bugün yerellik hala küçümsenir. Diyelim bir bölgede konuşulan Türkçe hala küçümseniyor. İstanbul Türkçesi ya da devletin resmi kurumları aracılığıyla yaydığı Türkçe bence en hafızasız dildir, bu dilin hafızasıyla oynanmıştır.

    SÖZLÜ HAFIZA DOĞRU BİR ŞEKİLDE YAZIYA GEÇİRİLMELİ

    Bunun yanında sadece Türkleri asimile etmediler Kürtleri, Zazaları da asimile ettiler. Yöresel Türkçe’den başka Kürtçe de Zazaca da konuşulmazsa yok olacak. Zira Zazaca ev dili grubuna giriyor. Bugün Zazacayı yaşatabilmek için neler yapılabilir?

    Bugün artık yazı çağındayız. Nasıl ki Dersim kültür hafızasının sözlü gelenekle aktarıldığını tespit ediyorsak bunu bir hakikat olarak söylüyorsak bugün artık sözlü hafızanın yazı olmadan devam edemeyeceğini de koymak durumundayız. Çünkü artık yazının hakim olduğu bir dünyadayız ve yazı artık dün olduğu gibi sadece hegemonların elinde değil, herkesin elinde kullandığı bir araç. Aslında biz yazıyla söz arasındaki bir kuşağız. Acaba Kürt aydınları, Dersim aydınları kurdukları kurumlarla ve yönelimleriyle tercihleriyle, yaptıkları işlerle bu asimilasyon ve yıkım sürecinin önüne küçük de olsa kendi imkanları ölçüsünde de olsa bir set mi kuruyorlar yoksa asimilasyon sürecini pekiştiren işler mi yapıyorlar? Mesela bugün Kürtçe’nin tekleştirilmesi Kürt aydınlarının ‘Bir an evvel yapmamız gerekiyor’ dedikleri bir tercihtir. Bence Türk Dil Kurumu’nun zamanında Türkçe üzerinden yaptığı yıkım son 20-30 yıldır Kürt kurumları ve Kürt aydınları üzerinden Kürtçe’de de devam ediyor. Çünkü Kürtçe’nin daha kendi zengin hafızası derlenmeden, otantik hayat alanlarına geri dönüp ‘Nasıl bir Kürtçe varmış, şu bölgedeki ağızda hangi kavramlar hangi kelimeler var’ böyle ciddi hiçbir çalışma yapılmadan Kürt aydınları ve Kürt kurumları Kürtçe’nin ya da Kürt kültürünün eksikliklerini tespit edip o eksiklikleri kapatacak bir an evvel herkesi aynı dil ya da aynı lehçede toparlayacak yönelimleri tercih ediyorlar. Bence bu da bir yıkım süreci olarak yaşanıyor.

    Örneğin geçen gün Türk televizyonlarında gördüğüm bir haberde Hakkari’nin dağlarına iki, üç metre kar yağmış ve bir köyün okul yolu kapanmış. Çocuklar iki- üç kilometre yürüyerek gidiyorlar, kar da yağınca çocuklar okula gidememişler. Televizyon çocuklarla röportaj yapıyor Hakkari’nin kışın yolu kapanan bir köyünde bile çocuklar saf İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar, hepsi okula gidememekten şikayetçi, hepsinin doktor, öğretmen vesaire olmakla meşgul kafaları ve bunu bir televizyon diliyle Türkçe olarak söylüyorlar ki ben eminim onların çoğu Kürtçe’yi artık bilmiyor. Bu 40 yıllık siyasi mücadelenin sonunda geldiğimiz noktadır. Ben hatta diyorum ki bu 40 yıllık mücadele sürecine bir dönüp bakmak istiyorum ne kazandık ne kaybettik diye. Böyle baktığımızda ben bu süreçle birlikte Kürtlerin 40 sene önce sahip oldukları bütün otantik hayat alanlarını kaybettiklerini düşünüyorum. Yani belki bin yıllık 5 bin yıllık Kürt kültür hafızası savaşla birlikte çökertildi, hayat alanları boşaltıldı ve orada düne kadar yaşayan bir Kürt kültür hafızası şehirlerin varoşlarında moderniteye entegre edilmiş oldu. O yüzden işimizin bir tarafı kurumsaldır. Aydınların doğru bir perspektifle yan yana gelerek devlete rağmen, devletin bütün engellemelerine rağmen bu sözlü hafızayı yazılı kaynağa geçirecek bir çalışma sürecini başlatmaları lazım. Yani biz eğer sözle yazı arasındaki kuşaksak doğrusuyla yanlışıyla sözün bize aktardığı hafızayı ilk önce yazıya geçirmemiz lazım, onu bir kaynağa dönüştürmemiz lazım. Ve gerektiğinde dönebileceğimiz, çocuklarımıza ya da bizden sonraki kuşaklara bırakabileceğimiz onların da kolayca dönebileceği o sözlü hafızayla onları yüz yüze getirecek bir sözlü kültür kütüphanesi kurmamız lazımdı. Bunu yapamadık. Onun dışında televizyonlarımızda konuşulan Zazaca’yı çoğumuz anlamıyoruz, televizyonlarımızda konuşulan Kürtçe’yi çoğu otantik Kürt bölgesi anlamıyor. Çünkü biz aydınların bir yüksek Kürtçe yaratma, eksiklikleri tamamlanmış bir Kürtçe yaratma gibi bir kaygıları doğru Kürtçe’yi yansıtma, bir hafızası olan otantik Kürtçe’yi yansıtmanın önüne geçmiş. Yani böyle çok ciddi sorunlarımız var. Ben diyorum ki bu dillerin kayboluşunu, yok oluşunu engellemenin tek yolu bugün bizzat en otantik kaynaklara geri dönüp kayıtlar yapmak ve kayıtlara sadık kalınarak bunları en azından bir kerelik olsun yazıya geçirerek herkesin ihtiyacı olduğun dönüp bakabileceği kaynaklara dönüştürmektir. Ondan sonrası herkesin kendi bileceği iştir. Tabi ki isteyen istediği şekilde de bunları yorumlar, kendi perspektifinden yeniden yazabilir. Ama öncelikli iş sözlü hafızanın doğru bir şekilde yazıya geçirilmesidir.

    Kimileri Kirmancî diyor, kimileri Zazakî, Dımılkî diyor dilinize. Hangisi doğru? Birbirlerinden farkı nedir?

    Bence hepsi de doğru. Milliyetçilik perspektifinden bu etnik tartışmalara yaklaşmak bizi hep yanlış sorulara götürüyor. Bence bu üç ifade de doğrudur. Birçok halkın geçmişinde de bu vardır. Halkların kendilerine verdikleri isimlerle onlara dışarıdan verilen isimler hep farklıdır. Zazaca demek, Kirmancî demek, Dımılî demek, Kırtkî demek bölgelere göre bunların hepsinin de söylediği bir şey vardır. Bu aidiyet ifadelerinin tarihsel, kültürel hafızaya ilişkin taşıdığı şeyler vardır. Biz bugün milliyetçilik perspektifinden bakınca etnik olarak kimler yan yanaysa onlar yan yana gelsin gibi görüyoruz, bunlara da bir isim bulalım oluyor. Fakat bu yanlış bir yaklaşımdır. Bence bu toprakları kurutan bir ideolojik tercih olmuştur milliyetçilik. Bu Türkçülükle daha öncesinden başlayıp gelen süreç aslında buradaki en büyük yıkıma sebep olmuştur. Dolayısıyla bizim aslında ilk önce bu kültürel hafızayı bütün farklılıklarıyla tanımaya çalışmamız lazım. Yani politik kurduğumuz örgütler de eğer bir imkan yaratacaklarsa bir politik hedefe ulaşmak için bir kurtuluş için kurulmuş örgütler de dahil eğer bir dil, kültür, aidiyet temsiliyle çıkmışlarsa ilk önce bu dili, kültürü, aidiyeti anlamaya çalışmaları lazım. Yani bir aydın hastalığıdır aslında ‘Ben her şeyi biliyorum. Kürtlük söz konusuysa her bölgeyi, ağızı, lehçeyi ben bilirim, öyleyse bunları katayım yeni bir dil yaratayım ya da bir aidiyet yaratayım’ tercihleri bence bizim kurduğumuz ve kuracağımız örgütler her şeyden önce bu farklılıkları anlamaya, bunların anlaşılmasını sağlayacak organizasyonlar yapmaya güçlerini yetirmelidir. Mesela Zazalar konusunda bence Kürt siyasi hareketi başından beri yanlış davranmıştır. Kendilerinin de bilmediği konularda sadece kulaktan duyma bilgilerle hep politik sıfatlarla adlandırılmıştır insanların bu yönlü ifadeleri. Yani devlet onlara ‘bölücü’ demiştir. ‘Zazalar diye birileri var’ diyenlere onlar da kendi içlerinde bölücü demekten çekinmemişlerdir. Halbuki Kürt siyasi örgütleri bu meseleyi kendi içlerine alabilirlerdi. Bu meselenin doğru zeminlerde doğru bir yöntemle tartışılmasını sağlayabilirlerdi. Yani bunu kendi çatıları altında yürüyen bir tartışmaya dönüştürebilirlerdi sahip çıkarak. Siyaseten bütün bu etnik farklılıklar yine yan yana durabilirlerdi bu tercih olsaydı. Ama bu kültürel hafızaya ilişkin tartışmalarda siyasi tercihlerimizi bu kadar öne alarak bir takım tarifler yapmamamız lazımdı ya da tercih ettiğimiz tariflere göre gücümüz oranında farklı davranmak isteyeni ezmeye çalışmak hep yanlış olmuştur. O yüzden bence Zazaca, Kirmanckî, Dımılkî, Kırtkî bunların bölgelerde temsili hepsi de doğrudur. Ben Türkçe konuşurken kendi dilime Zazaca diyorum, Zazayız diyorum. Çünkü Türkçe’de bu işin adı böyledir. Buna hiçbir siyasi anlam yüklemeden anlaşılabilmek için böyle kullanıyorum. Kendi dilimde konuştuğumda Dersim Zazacasıyla ‘Ma Kirmancî me, ma kirmanckî qesêy kenîme’ bunların hepsinin bir tarihi var. Yani Zaza kavramının söylediği bir şey var, kirmanc kelimesinin bir hafızası var. Neden mesela Dersim’de biz kendimize Kirmancî diyoruz ama kendimize kirmanc derken Kürtçe konuşanlara Kirdas diyoruz, dillerine Kirdaskî diyoruz? Bunun bir temeli var. ‘Neden Kirdaskî yani Kürtçe konuşanlar kendine Kurmanc derken sana Dimilî diyor?’ Bütün bunların bize söylediği bir şey var. O yüzden bu tür şeyleri çalışmalarımızın önüne çıkartmadan samimi bir şekilde biz iş yapmaya konsantre olmalıyız. ‘Sen Zaza dedin öyleyse sen Zazacısın. Sen Kirmanc dedin daha iyi. Kirtkîyi tercih ederim çünkü Kürt kelimesine daha yakın’ gibi pratik yüzeysel referanslarla bu iş tarif edilemez. Onun için bir tercih yapmadan önce ya da tercihlerine göre insanları kategorize etmeden önce bunları anlamaya çalışmamız lazım.

    Hawtemal ve Kara Çarşamba nedir? Bunların arasındaki farklar neler? Sadece Alevi kültüründe mi var?

    Hawtemal Dersim ibadet takviminin en önemli aylarından biridir. Dersim ibadet takvimi gaxan ile başlar yani 21 Aralık ile birlikte başlar. Gaxan uygulamalarından sonra bir aylık Hızır ayı gelir. O da ibadet ayıdır. Pir taliple buluşur, 3 günlük oruçlar tutulur. Hızır uygulamalarından sonra da hawtemal gelir. Bu üçü birbirini tamamlayan bir bütünlük taşır. Yani gaxanı hızır ayı olmadan hızır ayını hawtemal olmadan anlayamayız. Birçok araştırmacı bu ibadet takvimine, uygulamalarına baktığında gaxanın özellikle Hristiyanların Noel uygulamalarına denk gelmesi yüzünden Hristiyanlardan alınmış bir uygulama gibi okumak eğilimindedir. Hızır ayını çok kavrayamayız çünkü başka kimsede yok. Yani bunlar farklı farklı kültür kaynaklarından gelmiş şeyler gibi görünür. Bu doğru değildir. Evet Hristiyanların noeli vardır, gaxanla aynı döneme denk gelir. Fakat biz kendimizi ille başkalarıyla olan ortaklıklarımız ya da ayrılıklarımız üzerinden kurmak zorunda değiliz. İlk önce ‘bir Alevi bunları nasıl algılıyor ve niye uyguluyor?’ bunu sormamız, anlamaya çalışmamız lazım. Eğer Alevi öğretisi içerisinde bunlar bir sistematiğin, bir mana sisteminin unsurları olarak kendilerini anlaşılır kılmıyorsa o zaman deriz ki ‘herhalde başka bir yerden gelmiş’. Fakat biz Alevi öğretisinin içinden baktığımızda görüyoruz ki Alevi öğretisi gerek teorik, teolojik olarak anlattıklarıyla gerekse de ibadet takvimi ve uygulamalarıyla birbirinden ayrılmaz mükemmel bir mana sistemi oluşturuyor. Öyle ki siz ne yeni bir kavram ekleyebiliyorsunuz ne de keyfiyen kavram çıkartabiliyorsunuz. Bugün mesela Alevi kurumlarının en önemli tartışmalarından biri ki bence yine gereksiz bir tartışmadır, daha doğrusu meselenin temeline inen bir tartışma değildir ve tamamı politik tarihin şekillendirdiği referanslarla yürüyor, işte ‘Biz İslam içi miyiz, dışı mıyız? İslam kavramını atalım, onu alalım, bunu verelim’ gibi bir takım tartışmalar yürütülüyor. Bence Alevilik öğretisi hem teorisiyle hem de uygulamalarıyla birbirinden ayrıştırılamaz bir mükemmel mana sistemi kurar. O anlamda gaxan, hızır ve hawtemal uygulamaları Aleviliğin bir yıllık döngü içerisindeki sabit ibadet takvimi uygulamalarıdır. Hawtemal da bunların son aşamasıdır.

    HAWTEMAL YILBAŞI VE 4 AŞAMALI UYGULAMALAR ZİNCİRİDİR

    Hawtemal bir süreçtir Mart ayında başlar, dört aşamalıdır. Kara Çarşamba ile başlar. Bugünkü takvimde 13 dediğinde eski ay takvimine göre ayın 1’idir. Bu eski takvim mantığıyla baktığımızda Mart’a girdiğimizden itibaren Mart’ın ilk Çarşamba’sı Kara Çarşamba’dır. Ondan sonra ‘hawtemalu qiz’ diyoruz Zazacada. Yani ‘küçük yedili’ ya da küçük yedi haneler’ diye çevirebileceğimiz bir kavram. Bu Mart’ın 7’sidir. Ondan sonra ‘newo Mart’ ya da ‘Newroza Mart’ dediğimiz 2 gün sonrası Mart’ın 9’una denk gelen tarih vardır. Burası tam yılbaşıdır. Yani eskiden hawtemal yeni yılın başlangıcıydı. Yeni yıl bugünkü gibi Aralık’ın sonunda değil Mart ayında başlardı. Mart’ın 9’u eski yılın son günüydü, Mart’ın 10’u yeni yılın 1’inci günüydü. Mesela leylek için derler ki ‘8’e gelmez 9’a kalmaz’. Yani 8’in gecesi gelir. Kars’ta ‘7 leviler’ diye bir uygulama var. Aynen bizim hawtemalimizdir. Adı da oradan gelir, yani ‘7 levhalar’ ya da ‘7 haneler’. Anadolu’nun farklı bölgelerinde bu uygulama var. Ama bu özellikle 100-150 yıllık ya da daha önce İslam’la birlikte başlatabileceğimiz süreçte bölgesel olarak İslam’ın kendi Ortodoks kurumlarıyla uygulamalarıyla gidip yerleştiği alanlarda geri çekilmiştir ve bu uygulamalar ne kadar yoğun yayılmışsa o oranda da bu eski uygulamaların çoğu geri çekilmiştir. Sunni İslam’ın görece daha az girdiği bölgelerde bu uygulamaların hala nüvelerini Türk olsun, Kürt olsun, Zaza olsun Anadolu’nun bütün etnik topluluklarında görmemiz mümkün. Özellikle Türkmen Alevilerle de bizim zamanında yaptığımız görüşmeler vardı. 90’ların sonunda Toroslarda çok önemli bir Alevi köyü olarak tanınan Kırtıl Köyü var. Çevresi tamamen Sünni köylerdir. Kırtıl’da Metinlerin Alevilik teolojisiyle ve uygulamalarıyla ilgili röportaj yaptığı Bahar teyze diye 100 yaşına yakın bir teyzemiz var. Ben o teyzenin anlattığı Alevilikle benim annemden öğrendiğim Alevilik arasında hiçbir fark görmüyorum. Uygulamalarıyla, dualarıyla dil farklı olsa da bütün sembolleriyle, metaforlarıyla, kavramlarıyla hep aynı dualar edilmiş. Yani demek istediğim bu uygulamalar sadece Dersim’e has uygulamalar değil. Eskiden aslında bütün Ortadoğu bu takvimin içerisindeydi, bu zaman algısının içerisindeydi ve bütün Ortadoğu halkları hem ay takvimini hem de güneş takvimini paralel olarak kullanırdı. Ama İslam gibi İslam öncesinde Hristiyanlık gibi ondan önce Yahudilik gibi dinler hep zaman ve mekan kavramlarıyla uğraşmışlardır, zamanı kendileriyle başlatmak istemişlerdir. ‘Benden öncesi cahiliye’ der mesela İslam, ‘benimle birlikte Arap toplumu ya da Müslüman olanlar insan oldu’ gibi anlarız biz. Bunlar aynı zamanda tarihi de kendileriyle başlatır. Bugün Yahudi takvimine göre 5700 bilmem kaçıncı yıldayız. Bugün Hristiyan takvimini kullanıyoruz 2019’dayız İsa’nın doğumu diye teorize edilen bir takvim algısındayız ve yılbaşımız bugün Aralık’ta. İslam’da Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünü esas alan bir 0 ile başlatır tarihi bugün 1400 gibi bir tarih içerisindeyiz. Yani takvim ve zaman algısıyla her dönemde uğraşılmış. Eskiden yılbaşı Newrozdu ve bunun doğada da bir karşılığı vardı. Yani eski zaman algısı gerçekten de zaman birimi olarak 1 ay dediğimizde bizim uydumuz olan ayın hareketlerinden bağımsız olmayan, yani referansla işleyen bir ay mantığımız vardı. Yılımız da gerçekten güneşle dünyanın ilişkisi temelinde kurulurdu ve geceyle gündüzün eşit olduğu bugünkü takvimle 21 Mart, eski takvimle 9 Mart’ta yılbaşı kabul edilirdi. O yüzden yılbaşıdır hawtemal. Birinci günü Kara Çarşamba’dır. 7’si ‘hawtemalı qız/küçük yedili’ diyoruz. İki gün sonra Mart 9’udur ‘newo Mart’ diyoruz ve bir hafta sonrasında Mart’ın 17’sinde de ‘hawtemalı pil/büyük yedili’ diyoruz. Böyle 4 aşamalı bir uygulamalar zinciridir hawtemal.

    Kürtlerde de newroz vardır, birçok Türkiye halkında da newroz vardır fakat newroz bu Sünni Ortodoks gelenek kendi kurumlarıyla ve zaman algısıyla girdikçe gerilemiştir. Bugün Kürtlerde sadece newroz günü önemli özel bir gün olarak kutlanmaktadır, diğer aşamaları hep unutulmuştur. Halbuki Dersim’de bu hala en eski gelenekle kutlanır. Kara Çarşamba günü sabah gün ışımadan en yakındaki en büyük ırmağa gidilir. Çünkü bugün dünyaya maya atılmıştır. O yüzden de bütün su kaynaklarının, su gözelerinin gelip birleştiği ana yataktan daha kuşlar su kaynaklarına inmeden gidip su almak ve onu getirip evi, evdekileri, evin bütün hayvanlarını, evin bütün odalarını köydeyse köydeki her yöne doğru giden çığırlar onunla kutsanır. Bu suyun maya olduğu düşünülür, onunla yoğurt mayalanır ve gerçekten süt mayalanır ve yoğurt olur.

    Bizim bütün bu sembollüğü doğru okumamız lazım. Bunların hiçbiri keyfi tercihler değildir. Orada meşe yerine şilan getirmenin bir manası vardır. Dinler tarihine, kültür tarihine ilişkin çok farklı bir perspektiften her şeyi okuyabileceğimizi gösteren referanslar sunar bize. Herkesin hawtemali kutlu olsun diyelim.

    İsmet SEFER/Suay ABAK
    İSTANBUL

  • Dersim ağıtları ‘Ax de vaji’ albümünde hayat buldu-VİDEO

    Dersim ağıtları ‘Ax de vaji’ albümünde hayat buldu-VİDEO

    PİRHA- Metin-Kemal Kahraman ve Maviş Güneşer’in birlikte çıkardıkları Zazaca “Ax de vaji/ah hadi söyleyeyim” albümü ağıtlarla tarihe bir not düşüyor. Albümde tarih yazımının sadece resmi kaynaklardan yapıldığı günümüzde sözlü geleneğin de önemli olduğuna dikkat çekiliyor. Son 100 yılda Dersim’i ve Dersimlileri ilgilendiren olaylar, katliamlar, sürgünler ve acılar “ax de vaji” albümünde hayat buluyor.

    1975 yılında Muş Varto’nun Tanzik Köyü’nde doğan Maviş Güneşer, 6 yaşına kadar köyde yaşamış, ardından babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin çeşitli şehirlerini gezmiş. Küçüklüğünden beri müziğe ilgisi olan Güneşer, anadili olan Zazaca müzik yapmaya 1990’larda yönelmiş. O yıllardan bugüne kadar Zazaca şarkı söylemekten vazgeçmeyen Güneşer’in sesini Metin-Kemal Kahraman’ın birçok albümünde duyabilirsiniz.

    Şimdilerde Zazaca çıkardığı “Ax de vaji/ah hadi söyleyeyim” albümüyle Dersim’in son 100 yılında söylenmiş politik ağıtlara hayat veriyor Güneşer. Dersim sözlü kültür ve tarih geleneğinde önemli bir yere sahip olan ağıtlarla tarihe, geçmişe farklı bir bakış açısı getiriyor “ax de vaji/ah hadi söyleyeyim”. Dersim’in son 100 siyasi tarihine resmi kaynaklardan başka bizzat olayları yaşamış kişilerin ağızlarından dökülen ve sözlü aktarımla günümüze kadar gelen ağıtlar üzerinden bakıyor. İnsanlara farklı bir tarih okumasının mümkün olduğunu gösteriyor.

    Toplamda 8 tane Zazaca parçadan oluşan albümde, 1. Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kore Savaşı, Dersim Katliamı ve 1994 köy boşaltmaları anlatılıyor.

    Albümü hazırlayan Maviş Güneşer ve Kemal Kahraman ile keyifli bir sohbet ediyoruz. Sohbete ilk olarak Maviş Güneşer ile başlıyoruz.

    Müziğe nasıl başladınız?

    Maviş Güneşer: Her müzisyende olduğu gibi benim de çocukluktan beri ilgim vardı. Hafta sonları müzik kurslarına gidiyordum. Daha sonra Agire Jiyan diye Kürtçe müzik yapan bir grupla müzik yapmaya başladım MKM’de 94-95 ve 96 yıllarıydı. O grupla birlikte sahnelerde şarkı söylemeye başladık kendi dilimizde.

    Bir yurt dışı süreciniz var, kendi isteğinizle mi gittiniz yoksa zorunlu bir gidiş miydi?

    Bugün olduğu gibi o zaman da politik sorunlar vardı. Türkiye’de biliyorsunuz bazı sorunlar hallolmuyor, kuşaktan kuşağa devrolup geliyor. Biz de 80’lerden devraldığımız yolda devam ederken yapılan baskılar sonucu yurt dışına çıktık. Cezaevi hikayem vardı, cezam kesinleşebilirdi. Ben de yurt dışına çıkmayı tercih ettim. Ama yurt dışına çıkmadan önce 1997 yılında bir albüm kaydettim 11 şarkıdan oluşuyor. Bunun 10’u Zazacaydı kendi bestelerimden oluşan. Cezaevinde yaptığım bestelerimdi. İlk bestelerimdi hatta. O zaman çok fazla Zazaca bilmiyordum. Yani ailede konuşuluyordu çocukluğumdan hafızamda olan bir Zazaca vardı ama ortaokul, lise süreçlerinde metropollere gelince dil geriye düşmüştü. Ben 95-96 yıllarında yeniden kendi anadilime dönmeye başladım. Çünkü o dönemlerde Kürtçe deyince akla daha çok Kurmanci geliyordu. Yani piyasada gördüğümüz albümler daha çok Kurmanci dilindeydi. Mahalli albümler çoktu Dersim’e gittiğinizde Zazaca evde yapılmış kayıtlar vardı. Ama biz onlardan haberdar değildik. 90’lı yıllarda Metin-Kemal Kahraman dışında profesyonel olarak daha çok kamusal yayınlanmış albümler yoktu. O yüzden ben de bizim dilimizde fazla bu iş yapılmamış bunu biraz da bir misyon, görev olarak da düşündüm. Dili duyulan duygusal bağ ayrı. Ama ‘Sadece Zazaca şarkılardan oluşan bir albüm yapacağım’ deyip 98 yılında Keje albümünü çıkardım. O zamanlar Sozdar ismini kullanıyordum. Ama 90’ların sonu bugünler gibi sertti. Gençler kaçıyorlardı ben de onlardan birisiydim. Yurt dışına gitmek zorunda kaldığım için o albüm için çok fazla çalışamadım açıkçası. O zaman bugünkü gibi herhangi bir konser salonunda konser de veremiyorduk. Kendi illerimize gidip kitlemizle de buluşamıyorduk. Daha çok İstanbul İzmir hatta İzmir Ankara bile çok azdı, belli salonlara sıkıştırılmıştık. Böyle bir imkansızlık vardı. Yurtdışına çıkınca benim için iki kat daha zor oldu müzik yapmak çünkü artık bir mültecisin. İlk önce yaşamını idame etmen lazım, bir yere yerleşmen gerekiyor, bir dil öğrenmen gerekiyor, yeni bir dünyaya giriyorsun orayı tanıman gerekiyor. Entegre olma süreci benim için çok uzun sürdü.

    Kaç yıl kaldınız yurt dışında?

    Hala orada yaşıyorum. 2000’den beri Almanya’dayım.

    Bu süreçte neler yaptınız? Sadece Metin-Kemal Kahraman’ın Kürtçe, Zazaca eserlerini mi seslendirdiniz?

    O süreçte 2002 yılında Metin-Kemal Kahraman ile tanıştım ve bu benim için büyük bir şanstı. Kendi anadilimde iyi müzik yapan insanlarla yollarım kesişmişti. O zaman Metin ve Kemal ‘meyman’ albümünü çalışıyorlardı. Stüdyoya götürdüler beni, bazı vokaller yaptım onlara. Ondan sonra Metin-Kemal’in albümlerinde bazen solo bazen vokal devam ettim. Genelde Avrupa’da olan konserlerde yer aldım. Aynı zamanda yine ‘Lilith’ diye bir kadın grubu vardı. Onlarla da Berlin’de tanıştık Gariel Etiyakop, Şehriban Özdemir İstanbul’da yaşıyorlardı ama Berlin’e geri dönmüşlerdi, 6 dilden kadın şarkısı söylüyorlardı. ‘Neden olmasın ben de Zazacasını seslendireyim’ diye 2004 yılında onlarla bir albüm kaydettik. Ben orada Aktaş’ı söylemiştim Türkçe bir de Meso’yu okumuştum.

    Anadile nasıl yöneldiniz?

    Ben anadil konusunda tutucuyum. Bunun politik olarak görülmemesi lazım. Bu çok içten gelen bir şey. 18-19 yaşındayken Zazacayı ‘ben var gelmek, sen var gitmek’ gibi konuşurken bugün kendi çabalarımla kendi kızımla konuşuyorum. Yani bizim ev dilimiz Zazacadır. Kızımızla ne Türkçe ne de Almanca konuşmayız. Bunda ısrar ettik ve başardık. Dilin konuşulması gerektiğine, konuştukça gelişeceğine inanıyorum ve bu konuda bu dili konuşan herkesten hassasiyet göstermelerini bekliyorum. Özel bir çabadır insanı yorar ama sonra yol aldıkça onun tadına da varacaktır bunun çabasını veren insan.

    DİL KAMUSAL ALANDA KONUŞULDUĞU ORANDA YAŞAR

    UNESCO’ya göre Zazaca unutulmaya yüz tutmuş diller arasında yer alıyor. Bu dil nasıl yaşatılabilir?

    Diller ancak kamusal alanda konuşulduğu oranda yaşayabilir. Zazaca uzun yıllardır bir ev dilidir. Yani sadece evlerde konuşulan bir dil, çarşıda pazarda konuşulan bir dil değil. Dolayısıyla hafızalardan peyderpey azalıyor. Belki biz son otantik temsilcileri olacağız ki bizim dilimiz yani benim kullandığım Zazacayla annemin ya da anneannemin kullandığı Zazaca arasında dağlar kadar fark var. Yani o otantizme sahip değilim. Ona rağmen bir 20 yıl sonra da ben otantik kalacağım. Yani bu kadar dil kaybediyor kelime haznesinden ve ifade biçiminden. Çok günlük ‘nasılsın, iyi misin, ne var, ne yok’ bunları konuşabiliyoruz ama sanatı ve siyaseti artık bu dille konuşamıyoruz. Bunun sebebi de dilin yeterli olmaması değil bunun sebebi bizim dili bilmememizdir. Yoksa aslında ağıtlar, şarkılar üzerinden bile gittiğinizde anlatılan Zazaca masallara baktığımızda, Metin-Kemal’in yaptığı derlemeleri dinlediğimizde duru ve zengin bir dil var. Yani biz şu anda konuşmadığımız için de zaman içinde maalesef yok olacak.

    TÜRKİYE’DE ASİMİLASYON POLİTİKALARI BAŞARILI OLMUŞ

    Burada Türkçe’nin çok fazla etkisindeler. Yani Türkçe, hayatın her alanına hakim. Almanya’da öyle değil, biz kendimize paralel bir hayat kurabiliyoruz kendi dilimizde. Üç arkadaş da olsak o dili konuşmak için çaba sarf edebiliyoruz. Burada öyle bir çaba görmüyorum. Herkes kolaya kaçıyor İngilizce de öğrenmiyorlar, Fransızca da öğrenmiyorlar Türkçe onlara yetiyor. Bence bunu sorgulamak lazım. Burada yaşayan gençler, orta yaşlılar benim yaşıtlarım da Türkçe ile kurduğu ilişkiyi sorgulaması gerekiyor. Burada egemen bir dile yenilmişler yani. Aslında o yapılan asimilasyon politikasının nasıl da başarılı olduğunu görüyorsun Türkiye’de. Türkçe de güzel bir dildir, her dili güzel konuşmak lazım, burada Türkçe’ye düşmanlık kastetmiyorum. Türkçe’yi çok güzel konuş ama kendi dilini de konuşmaya çalış. Burada bir kolaycılık, rahata kaçmışlık var. Sahnede biraz Zazaca konuştuğunda rahatsız oluyorlar. Ben Türkçe bilmediğim için Zazaca konuşmuyorum, bu dilin biraz daha kamusal alanda konuşulduğunu göstermek için yapıyorum. Bu bir çabadır. O yüzden dinleyicilerin de yani bu kültürü seven insanların da biraz daha bu çabayı göstermesi gerekiyor.

    “Ax de vaji” albümünü hazırlamaya nasıl karar verdiniz?

    Ah de vaji’nin hikayesi çok eski. Aslında Metin-Kemal Kahraman 90’dan beri sözlü tarih çalışmaları yapıyorlar. Dersim’in neredeyse dağını ve köyünü bırakmadılar. Ne kadar otantik kaynak varsa kadın, erkek, yaşlı ulaştılar. Zaten Metin-Kemal Kahraman’ın en az 25-30 yıllık bir arşivi var. Biz o arşivden de çok beslendik. Ama ilk böyle bir albüm kaydı yapalım fikri ilk tanıştığımız zamanlarda yine bu albümde okuduğumuz Uşenê Seydi ağıtıyla başladı. O ağıt bizi çok etkiledi ve böylece ağıtların içerisine girmeye başladık. Her ağıt o kadar bizi sarstı ki kendiliğinden ‘Biz bu ağıtları bir araya getirelim, çünkü bu ağıtlar bir şeyler söylüyorlar, bir tarihi anlatıyorlar’ dedik. Zaman içerisinde tek tek ağıtları çalışmaya başladık. Yüzlerce ağıt var ama ben okuyabileceğim, sesime daha uygun olan ağıtları seçtim, tematik olarak da ona dikkat ettik. Ama bu nereden bakarsanız yine bir 15-16 yıllık bir çalışmadır.

    En başta bu işi bize getiren Uşenê Seyid ağıtıdır. Arkadaşımız Şiyar Munzur Kemal’e şarkılarını getirdi ‘benim için aranje eder misin?’ diye. Kemal o albümü çalışırken biz Uşenê Seyid’e vurulduk. Çünkü Uşenê Seyid’in götürülüş hikayesini bir film gibi, bir sinemacının gözünden anlatır gibi anlatmıştı. Müzik başka güzeldi, sözler başka güzel. Bu ağıtla Hewa Derê Laçi/Laç Deresi Havası ağıtı beni en çok etkileyen ağıtlardır anlatımsal olarak da müzikal olarak da.

    Ağıtların Dersim sözlü tarih ve kültür geleneğinde çok önemli bir yeri var ama neden politik ağıtlar?

    Çünkü Dersim deyince tarihsel olarak sadece 100 yıllık değil 8 yüz yıllık 9 yüz yıllık, bin yıllık bir hikayeden bahsediyoruz. Alevi kimliğine sahip olması, ocakların orada olması Dersim’i her zaman merkezi otoritenin hedefine koymuştur. Dersimli ozanlar da bütün yaşadıklarını ağıtlar üzerinden aktarmışlar. Yani aslında ağıtlar o olayların aktarıcılarıdır. Onların kendilerini ifade etme biçimleri ve geleceğe bir kayıt düşmedir. Biz de bunu fark ettik ‘bunlar sadece şarkı söylememişler kayıt düşmüşler’. Bunu fark edince ben de bir sanatçı olarak bunu devam ettirmek istedim. Sılo Qız Hewea Dere Laçi’yi okumuş bir şey söylemiş ben ‘ne diyor Sılo Gız?’ diye sözlerine tek tek baktığımda zaten o sorumluluk otomatikmen geliyor. ‘Ben bunu şimdiki gençliğe kendi kuşağıma aktarmalıyım’ diye bir aracı rolü üstlenmiş oluyorsun.

    YENİ KUŞAKLAR KENDİ TARİHİNİ ÖĞRENSİN DİYE BU ALBÜMÜ YAPTIK

    Dinleyicileriniz genellikle yaşlılar mı? Nasıl tepkiler alıyorsunuz albümle ilgili?

    Genelde yaşlılar. Ama gençlere de ulaşacağız. Aslında ben bu albümü gençler için yaptım. Yaşlılarımız zaten biliyor. Yeni kuşakların anlayacağı dilde yapmaya çalıştık. Yeni kuşaklar kendi tarihini öğrensinler diye yaptık. Gençlere de elimizden geldiğince ulaşmaya çalışacağız. Sözlü tarih kuşaktan kuşağa aktarılarak geçer. Gençler farklı romanlar okuyabilirler, araştırma kitapları, başka tarzlarda müzik dinleyebilirler kesinlikle açık olmalılar. Ama kendi tarihlerine, kültürlerine de kulaklarını tıkamamaları gerekiyor. Ayakları yere değmeyen, kendi köklerinden beslenmeyen bir toplum havada kalır. ‘Bir yaprak gibi savrulur’, ‘kengere vere vaye’ diyoruz ya toplumumuz rüzgar önündeki bir yaprağa, kengere dönüşmüş. Onun için bunu tutuculuk, geçmişte ısrar, yerelde ısrar olarak görmesinler. Her toplum kendi kültürü üzerinden yükselir. Alevi toplumu en çok kodlarıyla oynanmış toplum. Ne kadar kendi geleneksel kültürlerinden beslenirlerse geçmişlerinden, kendi tarihlerinden, anlatımlarından buna masallar, hikayeler, meseller, şarkılar dahildir ne kadar beslenirlerse o kadar evrenselleşebilirler yani bunları birbirinden koparamayız. İyi bir rock müzisyeni pop müzisyeni olmak istese bile kendi geleneksel nüvelerini tanıması, bilmesi lazım. Bir bilim adamı, tarihçi bile olsa kendi tarih anlatımından haberdar olması lazım. Yani bu Asya’dan Avrupa’ya Amerika’ya bütün toplumlar için geçerlidir, bizim için de geçerlidir.

    Albüm tanıtım konserleriniz oldu mu, olacak mı?

    Almanya’da iki konser yaptık, İstanbul’da iki konser yaptık Şili ve Kadıköy’de. Türkiye’de Diyarbakır’da, Batman’da, Dersim’de, Mardin’de gidebileceğimiz her yere gitmek istiyoruz. Koşullarımız elverdiğince hem Avrupa’da hem Türkiye’de şarkılarımızı dinleyicilerimize ulaştırmaya çalışacağız. Şu anda planlanıyor yeni konserler gelecek.

    SANATÇI HER YERDE BİRAZ MUHALİFTİR

    Uzun yıllar Almanya’da yaşadınız. Orasıyla Türkiye’yi kıyasladığınızda sanata ve sanatçıya bakışı nasıl değerlendirirsiniz, özellikle muhalif sanatçılara yaklaşım nasıldı orada?

    Sanatçı aslında her yerde biraz muhaliftir, her yerde biraz sistem dışıdır. Bu Avrupa’da da öyle. Devletten vergi alan opera, tiyatro sanatçıları da vardır ama bizim gibi dahil olmayıp kendi projelerini, fikirlerini geliştiren sanatçılar da vardır. Genel anlamda sanata, sanatçıya bir saygı vardır, değer verilir.

    Peki bizim ülkemizde?

    Bizim ülkemizde her şey ‘kimin yanındasın, neredesin’ ona göre biçimleniyor. Yani eğer iktidarın yanındaysan iktidar tarafından değer görebilirsin ya da politik bir organizasyona yakınsan örneğin MKM’liysen o çevrenin dinleyicisi tarafından saygı görüyorsun, şu ‘A’ grubuna dahilsen oradan daha çok destek alıyorsun. Tabi bunlar bizim eleştirdiğimiz konular sanatçılar biraz durdukları yere göre konserler alıyorlar, ilişkileri öyle gelişiyor, albümleri öyle satılıyor ya da öyle kitlesine ulaşabiliyor. Ama bana göre sanatçının tabi ki bir politik görüşü olmalı bütün bu politik gruplar, çevreler herkese eşit yaklaşmalı diye düşünüyorum.

    İKTİDAR VE MUHALEFET AÇISINDAN BİR ŞEY DEĞİŞMEMİŞ

    Yurt dışına gittiğiniz zamanla günümüzü kıyaslarsak baskı anlamında Türkiye’de ne değişmiştir?

    Aslında hiçbir şey değişmemiş tek değişen Kemal’in her zaman vurguladığı inşaat hikayesi. Yani fiziksel olarak çok değişim var, çok fazla yüksek binalar kurulmuş, doğa ve şehir özellikle büyük oranda tahrip ediliyor neredeyse yeşil alan kalmamış, evler birbirinin içine geçmiş. Bu eskiden de büyük şehirler için böyleydi ama şimdi daha korkunç boyutlara ulaşmış. Sosyal olarak ben çok büyük bir fark görmüyorum. Yani 90’lardaki kafa değişmemiş ne iktidar açısından ne de muhalefet açısından pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.

    Bir kadın sanatçı olarak çalışmalarınızda zorlandınız mı kadın kimliğinizden dolayı?

    Roller hızlı dağılıyor o beni rahatsız eder. Bir ortama girdiğinde ortama göre roller dağılıyor, bazen sen kadın oluyorsun bazı ortamlarda da kimse kimseye bunu hissettirmiyor. Ama o klasik, geleneksel rollerin dağıldığı ortamları çok yaşıyoruz, onlar benim hoşlandığım şeyler değil. Ama bu da bizim toplumsal gerçeğimiz yani. Ciddi bir kadın hareketi de var, böyle bir bilinç de gelişiyor. Bence Türkiye açısından en büyük gelişme kadınlar perspektifinden oldu. Yani çok farklı bir kadın bilinci oluşuyor şimdi. Müzikte de daha çok müzisyenler erkeklerden oluşuyor. İyi bağlama çalan, iyi enstrüman çalan kadın sayısı maalesef çok az. O yüzden genelde nereye konsere gidersek gidelim bir kadın solist olur, iki olur, genelde sahne erkeklerden oluşur. Ama bunu da erkeklere yükleyecek değiliz. Biraz kadının da kendisini teknik anlamda geliştirmesi gerekiyor. Mesela kamerada görüyoruz kadınları, başka iş alanlarında da görüyoruz ama müzikte enstrüman anlamında teknik alanlarda kadınlar fazla yok. Biraz daha genç kadınları bu yönde teşvik edip geliştirmek lazım. Bu alanlarda maalesef genelde solist olarak varız. Kadınlarda müzikte enstrümanda yetkinleşmek henüz oran olarak düşük yani.

    Bu biraz da ülke politikalarının kadına bakışıyla alakalı değil mi?

    Muhakkak genel politikalar etkiliyor bunu ama yine sosyolojik bir olay bence. Hani roller hemen dağılıyor diyoruz ya bu çocukluktan olan bir şey. Yani kaç genç kız konservatuvara gittiğinde kaçı enstrüman bölümünü seçiyor, kaçı şan bölümünü seçiyor. Yani bu önde görüneyimden çok biraz enstrüman daha çok emek isteyen bir şey olduğu için o emeğe yeterince zaman ayırmıyor bence. Ama klasik orkestralarda görüyoruz Avrupa’da da burada da kadın sanatçılar var büyük orkestralarda. Ama halk kültürü içerisinde bu daha az.

    SANKİ BİR FORMALİTE YERİNE GETİRİLİYOR

    Önümüzde bir yerel seçim var. Siz bu seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz, beklentileriniz neler ya da var mı bir beklentiniz?

    Almanya ve Türkiye için aynı şey. Yerel ya da genel hangi seçim olursa olsun aslında sistem anlamında bir değişim olmuyor. Belli partiler bazen yer değiştirebiliyorlar. Almanya’da da kaç dönemdir Merkel başbakan. Türkiye’deki seçimler de çok sık olduğu için ben artık anlamsız buluyorum. Beni çok heyecanlandırmıyor ‘Aa bir seçim olacak da belki bir şey değişecek’ diyemiyorum. Bunları çözüm olarak görmüyorum şu dönemde. Sanki bir formalite yerine getiriliyor. Çok gerçeğe dokunan bir şey yok bana göre. Kendimizi yormamıza gerek yok.

    Kemal kahraman

    “Ah de vaji” isimli yeni bir albüm çıkardınız. ‘Ah de vaji’nin oluşum öyküsünü biraz anlatır mısınız?

    Kemal Kahraman: 20-25 senedir Dersim sözlü kültürüyle ilgili derleme çalışmaları yapıyoruz. Bu derleme çalışmalarını anladıkça, içine girdikçe de farklı başlıklar vardı yıllar öncesinden belirlediğimiz. ‘Şahmaran’ masalı böyle bir şeydi. Dersim dini literatürünü çalışmak ‘çeverê hazaru’da farklı bir başlıktır. Ağıtlar da bizim yıllar önce çalışılması gereken bir başlık olarak önümüze koyduğumuz bir işti. Çok zengin bir ağıt literatürü var Dersim’de. Bunları özel olarak ‘Dersim politik ağıtları’ diye bir başlık altında toplayıp çalışmak da en başından beri zaten önümüze koyduğumuz işlerden biriydi.

    Neden Dersim politik ağıtları?

    Çünkü özellikle son 7-8-10 yıldır Dersim siyasi tarihi görece daha fazla tartışılmaya başlandı, akademi dünyasında da bu konuda çalışma yapan birçok yeni insan çıktı. Fakat bütün bu çalışmalar hep aynı yöntem sorununu taşıyor diye düşünüyoruz biz. Özellikle Dersim gibi sözlü gelenekle aktarılmış bir kültür hafızasına sahip toplumların kendi yöntemleri ve kendi araçları da var tarihe kayıt düşmek üzere. Ama bütün tarih yazıcılığı temelde belge üzerine kuruluyor. Dersim siyasi tarihi yazılırken de özellikle bizim son 10 yılda yapılan çalışmalarda gördüğümüz en büyük eksiklik bu kültür bölgesinin kendine has kaynaklarının ciddiye alınmaması, o perspektiften meselenin nasıl görüldüğüne ilişkin herhangi bir çalışmanın olmaması. Şimdi nasıl ki döneme ilişkin bir takım yazılı belgeler varsa ve bunlar tarih yazıcılığında önemli kaynaklar oluyorsa Dersim sözlü kültür hafızasının da kendine ait tarihe kayıt düşme yöntemleri var. Ağıtlar da bunların en önemli araçları.

    AĞITLAR BÜTÜN TOPLUM ŞAHİTLİĞİNİN DİLE GETİRİLMİŞ HALİDİR

    Bu albümde 1. Dünya Savaşı’ndan başlayarak son 100 yıllık Dersim siyasi tarihinin ağıtlar üzerinden nasıl okunabileceğinin bir örneğini sunmaya çalıştık. Dönemin gazeteleri, resmi belgeleri, devlet raporları vesaire bu konunun yazılmasında nasıl kaynak olarak kabul ediliyorsa ve bir perspektifi sunuyorsa yani devletin ya da resmi bakış açısının kaynaklarını sunuyorsa aslında ağıtlar da yaşanan olayın diğer tarafı olarak karşı tarafın kaynaklarını sunmuş oluyor. Çünkü bu ağıtlar sadece bir acıyı söylemiyorlar aynı zamanda bir gazete haberinde okuyabileceğiniz detayda ‘kim nereden gelmiş, neden böyle bir savaş çıkmış’ ya da ‘toplum bu savaştan nasıl etkilenmiş, kimler nerede ölmüş, kim nasıl bir kahramanlık ya da hainlik yapmış’ gibi bütün toplum şahitliğinin dile getirilmiş halidir aslında. O anlamda ağıtlar bizim için Dersim politik tarihinin anlaşılmasında en önemli referanslardan biridir. Özellikle de araştırmacıların bu konuda çalışma yapan genç arkadaşlarımızın dikkatini biraz da bu yöne çekmek için bunları bir kronoloji ile paylaşmak istedik.

    MÜZİKAL OLARAK ÇOK BEĞENİLDİ

    Albümle ilgili geri dönüşler oluyor mu size nasıl tepkiler alıyorsunuz?

    Albüm daha çok yeni bizim için değil ama. En azından 7-8 yıldır bizzat albüm başladı. Ama öncesinde yapılmış derlemelere dayanıyor. Henüz çok yeni. O yüzden dinleyicinin nasıl bir reaksiyon verdiğini söylemek zor. Bizim yakın çevremizden gelen bazı tepkiler var. Genelde çok beğenildi müzikal olarak. Aynı zamanda böyle bir bütünlüğün oluşturulması Dersim siyasi tarihine ağıtlarla bakmak, ağıtların perspektifinden bakmak bir kronolojiyle, bir tarih okuması olarak gençlere çok faydalı olacağını söyledi arkadaşlarımız. Yani güzel tepkiler alıyoruz şu anda. Bizi arayan arkadaşlarımız oldu. ‘Ben bununla 10 yıl giderim’ diyen arkadaşımız da oldu. ‘Epey bir zamandır ihtiyacını duyduğumuz bir albüm’ diyen arkadaşlarımız da oldu.

    Albüm için tanıtım konserleriniz oldu mu ya da olacak mı?

    Konserlerimiz oldu. Albümümüzün özellikle bizden çıktıktan sonra gerek matbaası gerek cd basım süreçleri de bizim öngördüğümüzden biraz uzun sürdü. Dolayısıyla biz albümün çıktığı tarihlere bazı konserlerimizi denk getireceğiz diye hazırlıklar yapmıştık fakat albüm çıkmadan Almanya’da iki tane albüm konseri yaptık. Şimdi Türkiye’de de İstanbul ile sınırlıyız. Şişli’de ve Kadıköy’de albüm eksenli iki etkinlik oldu. Şimdi Dersim önceliğimiz var. Baharda mutlaka Dersim’e gitmemiz lazım. Tabi Diyarbakır, Bingöl, Elazığ gibi illerimize gitmek gibi bir planımız ve hazırlıklarımız da var. Onun dışında yine yurt dışında bazı girişimlerimiz var. Önümüzdeki birkaç hafta içerisinde konser planı biraz daha şekillenmiş olacak biz de duyuracağız. Albüm eksenli konserlerimiz olacak. Yaklaşık 4-5 aydır bir ekiple beraber çalışıyoruz albüm repertuvarını şimdilik ben de ekipte varım. Ama albüm belli bir dinleyiciyle buluştuktan sonra Maviş kendi ekibiyle konserlerine devam edecek.

    Albümde kaç ağıt var, bunların kaçı Zazaca?

    Albümde 8 ağıtımız var. İki tane 1. Dünya Savaşı’na ilişkin, biri Çanakkale Cephesi, birisi Doğu Cephesi, birisi yine seferberlik yani Çanakkale Savaşı ağıtı. Seferberlik çerçevesinde askere alınmış Dersimlilerin hikayesine şahitlik ediyor ‘Hewa Helil Begi’ ağıtı. Osmanlı-Rus Harbi ekseninde okuduğumuz ağıtımızda Dersim aşiret kuvvetlerinin Ruslara karşı direnişini anlatıyor. Ondan sonra 38 ile ilgili 4 tane ağıtımız var. Bunlardan 3’ü 37’de idam edilmiş Dersim ileri gelenlerinin hikayelerini anlatıyor. Birisi Kureyşan Ocağı ileri gelenlerinden Uşenê Seyid ağıdı, öbürü Yusufhan ileri gelenlerinden Fındıq Ağa hakkında söylenmiş bir ağıt, bir diğeri de bütün Dersim büyüklerini özellikle idam edilenlerin adlarını anan ‘Dersim Büyükleri’ ağıtımız var. 38 ile ilgili ağıtımız da ‘Hewa Derê Laçi/Laç Deresi’ en büyük toplu katliamların, sivil katliamların olduğu bir direniş noktası. Çünkü coğrafi olarak sığınılabilecek bir alan, dolayısıyla da bütün kaçan sivillerin sığındığı birkaç vadiden birisi. En büyük direnişlerin ve aynı zamanda en büyük toplu katliamların yaşandığı bir yer. Laç Deresi ağıtı 38 katliamını anlatıyor. Yani böylece 4 tane şarkımız 37-38’i anlatıyor. Sonra 94 köy boşaltmalarıyla ilgili bizim yaktığımız bir ağıt var. Bizim şöyle bir tezimiz de var yani bu son kuşak Dersimli müzisyenlerin biz de dahil Zazaca müzik yapmalarında da aslında Zazacanın sözlü hafızasındaki bu ağıt söyleme geleneği ya da kendi hakikatini müzikle anlatma, tarihe kayıt düşme bizim kuşağımızda da devam ediyor. Nitekim hiç yaşamadıkları halde hemen hemen bu son kuşak müzisyenlerin hepsinin bir 38 ağıtı vardır biz de dahil. Mehmet Çapan’ın da ‘daye daye’si neredeyse bir 38 klasik ağıtı gibi algılanıyor bugün. Mikail’in olsun, Ahmet’in olsun, Aynur’un olsun, Sakinelerin olsun bütün arkadaşlarımızın bizzat kendilerinin yazdığı 38 ağıtları var. Yani bu da aslında araştırmacıların ‘Neden?’ diye sorarak cevap aramaları gerektiği bir şeydir. 94 ile ilgili sözlerini o dönemlerde kendimiz yazdığımız ama albümlerinde yer veremediğimiz bir şarkımız var. Bir de 2000’lerde daha çok aktüel olan baraj projelerine ilişkin yine bizim kendi yaktığımız bir ağıtımız var. Böyle 8 tane şarkımız var, hepsi Zazaca. Albümümün belki de en önemli eksikliği odur çünkü Dersim aynı zamanda Kirmancî ağıtlar anlamında da zengin bir bölge. Fakat biz dile çok vakıf değiliz bunlar da çok uzun metinler, öyle birkaç cümleyle öğrenip söylenebilecek şarkılar da değil. Ama şöyle gidereceğiz o eksiğimizi; bu çalışmamızın yayınlanmamış bir dokümanter kitapçığı var. Kitabı var yani bu özetlenmiş halidir. Bizim için her çalışma bizim kendimiz için de bir öğrenme anlama sürecidir, araştırma sürecidir. Öğrendiklerimizi dinleyicilerimizle paylaşmak için kitap şeklinde hazırlamıştık. Eğer o kitabımız çıkarsa buradaki kronolojiyi daha da zenginleştiren hem ağıt sayısı olarak daha zenginleştiren hem de kronolojiyi daha doğru takip eden örneklerle bir dokümanter kitabımız çıkacak. Orada tabi ki Kürtçe ağıtlarımız da olacak bütün bu sürece tanıklık eden.

    Sadece bu albümün mü kitabı çıkacak yoksa diğer albümleriniz için de böyle bir şey söz konusu mu?

    Aslında bizim daha önce ‘Çeverê hazaru’ yayınlandığında da yayınlanmamış bir kitapçığımız kenarda kaldı. Bu özetidir, asıl yapılmış olan araştırma, çalışma kitap olarak yayınlanacak. Ama bunlar hep bir imkan meselesi. Bizim de çok işimiz var. İşte ‘Çeverê hazaru’yu bitiriyoruz ‘şu albümle birlikte kısa zaman içerisinde dokümanter kitabımızı da yayınlayalım’ diyoruz ama başka bir çalışma öne geliyor. Bunlar imkan meselesi. İstediğiniz her an ‘Kitabım var hadi basın’ diyebileceğiniz koşullar yaratamıyorsunuz. O öyle kaldı. Sonra ‘Şahmaran’ı çalıştık. Şahmaran’ın yine yayınlanmamış bir kitabı var. Şimdi bunun da yine yayınlanmamış yaklaşık 200-250 sayfalık bir kitabı var. Hem ağıtlar olarak daha zenginleştirilmiş örneğin 1. Dünya Savaşı’na ilişkin sadece iki ağıt değil de 7-8 tane ağıt var. 38 ile ilgili birçok ağıt var. Ama durumu biraz daha anlaşılır kılacak örnekler seçilmiş. 90’lara ilişkin de ağıtlar var.

    AĞITLAR BİZİ FARKLI BİR TARİH OKUMASINA GÖTÜREBİLİR

    Bir kronoloji kurmak gerekirse son 100 yıllık Dersim siyasi tarihinin 1. Dünya Savaşı’ndan başlamak üzere 1920 Koçgiri, 21 Koçan aşiretine yapılan operasyon, 1937-38’de Dersim Katliamı, 1950 Kore Savaşı, 1960’lardan itibaren başlayıp 80’lere kadar gelen sol mücadele yıllarında ölenlere ya da yaşanan olaylara yakılmış ağıtlar var. 1990’lardan itibaren yoğunlaşmak üzere Kürt mücadelesiyle birlikte gelişen sürece tanıklık eden ağıtlar var, cezaevlerinde annelerimizin yaktığı. Yani bu geçmişte olup bitmiş kapanmış bir süreç değil bugüne kadar uzayan ve örnekleriyle biz son 100 yıllık Dersim tarihinin önemli köşe taşlarıyla ağıtlar üzerinden okunabileceğini ve farklı bir tarih okumasına bunun bizi götürebileceğini söylüyoruz.

    Başka albüm çalışmanız var mı?

    Evet. Hem Maviş’in hem de bizim çalışmalarımız var. Zaten bu çalışmaların her biri 6-7 yıl gibi uzun sürelerimizi aldığı için tabi bu 6-7 yıl boyunca bu işlerle uğraşıyorsun ama üretimlerin de yerine göre devam ediyor. Bizim de özellikle birikmiş hem Zazaca hem Türkçe kendi bestelerimiz var, Maviş’in de öyle olgunlaştırdığı bir repertuvarı var. Özellikle yine Maviş ve Şehriban arkadaşımızın çalışmak istedikleri Maraş Elbistan bölgesinin Kürtçe halayları ve bazı deyişleri, beyitleri yani yine bir bölge çalışması olarak bir kültür bölgesinin repertuvarını örneklemek amacıyla girdikleri bir çalışma var. Biliyorsunuz artık bir taşıyıcı olarak cd dönemi bitti. Bu çalışmanın cd olarak yayınlanması tamamen dokümanter boyutu dolayısıyladır. Kendi içinde bir bütünlük olduğu içindir. Bir de 6-7 yıl önce biz başladığımızda cd bu kadar perişan durumda değildi. Ama bundan sonraki çalışmalarımızda kendi şarkılarımızı duyurmak istiyoruz. Bunlar da sanırım bugünün yöntemi olarak bir, iki ayda bir yeni şarkılarımızı kaydedip sosyal medyadan paylaşmak şeklinde olacak.

    Suay ABAK/İsmet SEFER
    İSTANBUL

  • Baharın müjdeleyicisi Heftemal İçerenköy’de kutlandı-VİDEO

    Baharın müjdeleyicisi Heftemal İçerenköy’de kutlandı-VİDEO

    PİRHA- Aleviler için kutsal kabul edilen Heftemal, geçtiğimiz gün İçerenköy’de bulunan Roza Dersim Mutfağı’nda türkülerle ve yöresel Dersim yemekleriyle kutlandı. Etkinliğe katılan Maviş Güneşer ve Kemal Kahraman “Ah de vaji/Ah hadi söyleyeyim” isimli yeni albümlerinden parçalar seslendirdi. 

    Aleviler için kutsal kabul edilen Heftemal, geçtiğimiz Çarşamba günü ‘Kara Çarşamba’ ile başladı. Heftemal, Dersim ibadet takviminde önemli bir yere sahiptir. Gaxan ile başlayan Dersim ibadet takvimi Hızır ayı ve ardından da Heftemal ile devam eder. Baharın gelişini müjdeleyen Heftemal yeni yılın da başlangıcı kabul edilirmiş eskiden.

    Heftemal, çeşitli asimilasyon politikalarıyla birlikte bazı yerlerde unutulmaya yüz tutmuş bir gelenek olsa da günümüzde hala kutlayanlar var. Geçtiğimiz gün İstanbul İçerenköy’de bulunan Roza Dersim Mutfağı’nda sanatçı Kemal Kahraman ve Maviş Güneşer’in katılımıyla kutlandı.

    Yöresel Dersim yemeklerinin yendiği etkinlikte Maviş Güneşer ile Kemal Kahraman’ın yeni albümleri olan “ax de vaji” (Dersim’in politik ağıtları) albümünden parçalar seslendirdiler.

    AX DE VAJİ ALBÜMÜ HAKKINDA

    Maviş Güneşer’in “Ax De Vaji / Ah hadi Söyleyeyim” isimli albümü Metin – Kemal Kahraman düzenlemeleri ve 118 sayfalık kitapçığıyla yayınlandı. 2002 yılından beri Meyman, Çeveré Hazaru, Saé Moru, Oğul gibi Metin – Kemal Kahraman çalışmalarından sesini tanıdığımız Maviş Güneşer, Ax de Vaji / Ah hadi Söyleyeyim” isimli yeni albümüyle ikinci solo albümünü yayınlamış oldu. Maviş Güneşer’in ilk albümü Keje 1999 yılında Sozdar sanatçı adıyla yayınlanmıştır. Metin-Kemal Kahraman düzenlemeleriyle, toplam 8 eserin yer aldığı bu yeni albümde geleneksel Dersim ağıtlarından örnekler belli bir sistematik dahilinde anlaşılmaya ve icra edilmeye çalışılmıştır. Sözlü gelenekte ağıtlar sadece bir acının dışa vurumu değildir. Aynı zamanda toplumsal hafızaya kayıt düşmenin en sahici yöntemidir. “Dersim Politik Ağıtları” alt başlığıyla yayınlanan bu albümde de son 100 yılda devletler arası savaşlarda veya devletle yaşanmış çatışmalarda ölmüş kişilere yakılan ağıtlar yer almaktadır. Bu yaklaşımla 1. Dünya Savaşı’ndan başlayarak son 100 yıllık Dersim politik tarihi ağıtlar üzerinden okunmaya çalışılmıştır. Albümde 1. Dünya Savaşı’nın farklı cepheleri olarak Çanakkale Savaşı ve Osmanlı-Rus Savaşı’na ilişkin
    birer ağıt; 1937-38 katliamına ilişkin dört ağıt, son olarak da ’94 Köy boşaltmalar süreci ve baraj projelerinin yıkımına tanıklık eden birer ağıt yer almaktadır. Albümün ilk lansman konseri Metin – Kemal Kahraman ile beraber 8 Mart 2019 tarihinde, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleşen konserde Maviş Güneşer, Ax De Vaji albümünde yer alan ağıtların yanı sıra Elbistan bölgesinden Kürtçe eserler seslendirdi.

    PİRHA/İSTANBUL