PİRHA – Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünde açıklama yaparak darbecileri protesto etti. Okuna bası metninde “yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” ifadelerine yer verildi.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin 45. yıldönümü sebebiyle Antalya’da basın açıklaması yapıldı.
Attalos Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını, emek ve demokrasi güçleri adına Halkevleri Akdeniz Bölge Sorumlusu Kadriye Tuğcu okudu.
“12 EYLÜL BİTMEDİ, AKP ELİYLE SÜRÜYOR”
Kadriye Tuğcu,, okuduğu basın metninde 12 Eylül darbesinin bugün AKP eliyle yürütüldüğünü söyledi. “12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Darbeyle birlikte ülke yönetimini ele geçiren askeri faşist cunta, siyasi partileri, sendikaları gazete ve dergileri, ilerici dernekleri kapatmış, sendikal faaliyetler durdurulmuş, grevler yasaklanmış, her tür demokratik hak yok edilmiştir. El koydukları sendikalara, derneklere kayyumlar atanmış bu ilerici kurumların içi boşaltılmış yağmalanmıştır. Onbinlerce insan tutuklanmış, yüzlerce devrimci sosyalist işkencelerde, sokak infazlarında ve idam edilerek katledilmiştir. Bir milyona yakın insanımız gözaltına alınıp işkencelerden geçirilmiştir. Biliyoruz ki; 12 Eylül faşist darbesi, Türkiye’de emeği bastırmak, toplumu depolitize etmek, devlet aygıtını egemenlerin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmak ve neoliberal ekonomik politikaların önünü açmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
12 Eylül’ü bugün hatırlamak hatırlatmak bir nostalji değildir. Cunta tarafından katledilen devrimcilerin, sendikacıların mücadelesine ve anısına sahip çıkmak, cuntanın kurduğu siyasi düzeninin bugüne neler ürettiğini hatırlamak önemlidir.
Emperyalizmin bölgesel çıkarları ve sermayenin istekleri doğrultusunda gerçekleştirilen faşist darbenin yarattığı siyasal-toplumsal süreç, bugün AKP-MHP saray rejimi eliyle sürdürülmeye devam ediyor. 23 yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır. Sermayenin 12 Eylül öncesi özlemini duyduğu otoriter sendikasız, derneksiz emek rejiminin inşası AKP eliyle mülksüzleştirme, güvencesizleştirme ve yoksullaştırma saldırılarıyla devam ediyor. 12 Eylül’ün kurduğu baskıcı, otoriter ve sermaye yanlısı rejim; bugün AKP iktidarı ile yeni biçimler altında sürdürülmeye devam ediyor.
Muhalefet partilerinin yöneticilerini bile mahkeme kararlarıyla belirlemeye çalışan, halkoyuyla seçilmiş belediyelere kayyum atayan saray rejimi eliyle sürüyor. Saray iktidarı, yerel seçimlerden bugüne kadar muhalif yetmiş kadar belediyeye, kayyum, şantaj ve transfer yoluyla el koymuştur. AKP seçimle kazanamadığını hukuk ve demokrasi dışı yöntemlerle almaya çalışmaktadır.”
BİRYANDAN BARIŞ SÜRECİ, BİR YANDAN YASAKLAR!
Kadriye Tuğcu, AKP İktidarı döneminde yapılan antidemokratik uygulamalara değinerek şöyle devam etti:
Yargı, saray iktidarının basit bir aparatına dönüştürülmüş, farklı siyasi renklerden binlerce muhalif siyasetçi, aydın, gazeteci cezaevlerine doldurulmuş, binlerce basın yayın organları iktidar tarafından bir avuç yandaş patronun denetimi altında sokulmuştur.
Grevler yasaklanmaya, sendikalar baskılanmaya, toplumsal muhalefet kriminalize edilmeye çalışılmaktadır. Üniversiteler sarayın aparatı haline getirilmiştir.
İktidar tarafından biryandan barış süreci işletilirken, Kürt halkına yönelik inkâr ve baskı politikaları sürdürülmeye devam ediyor. Ülkemizde 40 yıldır süren silahlı çatışmanın son bulması, Kürt sorununun demokratik ve eşit haklara dayalı çözümü ve silahların susması için TBMM de kurulan komisyonda bir Kürt kadının Kürtçe konuşması bile yasaklanabiliyor.
Kadınların kazanımları geriletilmeye çalışılıyor, LGBTİ+’lara sistematik nefret körüklenmeye devam ediyor.
Doğamız, suyumuz, ormanlarımız, kentlerimiz son hızla talan edilmeye devam ederken, yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor.
Biz Antalya emek ve demokrasi güçleri olarak, askeri ve sivil darbe zihniyetine karşı fiili ve meşru mücadeleyi yükseltme kararlığımızı sürdürüyoruz. AKP’nin faşizan ve baskıcı uygulamalarına ve darbe hukukuna karşı omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz.”
PİRHA- Çok sayıda demokratik kitle örgütü, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yıldönümü sebebiyle Taksim’de basın açıklaması yaptı. Okunan metinde “Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz!” denildi.
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından 12 Eylül 1980’de Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi yapıldı. Darbe sonucu, 650 bin kişi gözaltına alındı ve 1 milyon 683 bin kişi, komünist, Alevi, Kürt, dinci, şeriatçı denilerek fişlendi. 517 kişiye idam cezası verilirken, 171 kişinin de işkenceden öldüğü belgelendi.
Etkisi uzun yıllar süren askeri darbe, 45. yılında da protesto edildi. Taksim’de bir araya gelen yurttaşlar, “12 Eylül Darbesiyle Hesaplaşıyoruz! Darbecilerle Toplumsal Suç Ortaklığını Reddediyoruz” yazılı pankart açtı. Eylemde ilk olarak 45 yıl önce yaşamını yitiren devrimciler için saygı duruşunda bulunuldu.
“Faşizme karşı omuz omuza”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atılırken, kurumlar adına ortak basın metnini Nimet Tanrıkulu okudu.
TÜM ISRARA RAĞMEN DARBECİLER YARGILANMADI!
12 Eylül Darbe rejiminin sürdüğünü ifade eden Tanrıkulu, “Somut yaşayarak tanık olduğumuz gibi tekçi, baskıcı, darbeci özüyle iç içe katlanarak sürüyor. 25 yıl önce 12 Eylül 2000’li yılın başında 12 Eylül darbecilerinin yargılanması kampanyası için yola çıkarken, 12 Eylül darbe döneminin askeri mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarının gayri meşru olduğu, bunun içindir ki tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesi talebimizin gereği yerine getirilmedi, gayri meşru mahkeme kararlarına tüm ısrarlarımıza karşın, hala dokunulmadı” diye belirtti.
“DÜNYANIN EN KÖKLÜ TOTALİTER REJİMİ”
Nimet Tanrıkulu, 12 Eylül darbesiyle birlikte totaliter bir rejim yaratıldığını söyleyerek metnin devamında şunları söyledi:
“12 Eylül 1980 darbesi, toplumu ve devleti yukarıdan aşağıya doğru anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Bu düzenlemeyi siyasal ve askeri zor kullanarak gerçekleştirdi. Darbe öncesinin halkta yurttaşlık ve hukuk bilincinin geliştiği nispi demokratik süreç tasfiye edildi. Yerine kayıtsız şartsız itaat eden, demokratik değerleri tüketen bir toplum biçimi ikame edildi.
12 Eylül darbecileri ‘anarşi ve terör’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler. Kötücül sonuçları günümüze kadar gelen dünyanın en kalıcı ve en köklü totaliter rejimlerinden birini inşa ettikleri gibi darbe yıllarında vahşi bir devlet terörü uygulayan da yine 12 Eylülcüler oldu. Bugünden geriye doğru bakıldığında, 12 Eylül darbeciliğinin kendi içinde son derece tutarlı olduğu ortaya çıkıyor. Neden mi? Özgürlük ve demokrasi düşüncesine karşı kapılar sonuna kadar kapatıldı. Emsal olsun, AB üyelik sürecinde Türkiye yıllardır ülke hayatından darbe anayasasını, yasaları ve anti- demokratik uygulamaları kendi meşrebince temizlemeye çalışıyordu. Ancak AB aday üyeliği için peş peşe düzenlemeler yapılırken, her defasında da 12 Eylül anayasasında yer alan başka bir hüküm yeni bir engel olarak ortaya çıkıyordu. Bütün bunlar 12 Eylül darbe rejiminin reforme edilemez olduğunu, külliyen tasfiye edilmesi gerektiğini gösteriyordu. Ancak reforme edilemediği gibi tasfiyesi de ciddi olarak denenemeyince, darbe kanunları ve kurumlar, düşünce ve davranış kalıplarıyla toplumda içselleşti.
“PENTAGON PATENTLİ BİR SOĞUK SAVAŞ ÜRÜNÜ”
12 Eylülcü faşist cuntacıların güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ kurma stratejik hedefi de vardı. 12 Eylülcülerin temel stratejik amacı demokratik bir şal altında darbe rejimini kurumsallaştırmaktı. Başka bir ifadeyle güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ inşa etmekti. Bunu yaptılar. ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ aynı ismi taşıyan doktrin çerçevesinde, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü bir devlet anlayışı idi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, 12 Eylülcüler, demokrasi ve özgürlük fikirlerinin geliştiği 1970’li yıllar ve sonlarına doğru mücadele içinde boy veren, Türkiye solu, Kürt halkının yurtsever devrimci kesimleri ve bizim kuşak olmak üzere, toplumu siyaseten itiraz eden, düşünen devrimci halk kesimlerini ‘İç düşman’ kabul ettiler.
Darbecilere göre, boyun eğmeyi reddeden, resmi ideolojiyi benimsemeyen, verilmek istenen tek boyutlu kimliği kabul etmeyen, kendi toplumsal ve kültürel kimliklerini savunan farklı kesimlerle ‘barış içinde birlikte yaşama’ mümkün değildi. Bu tür görüşlerin yaygınlaşmasını engellemek için her türlü yasağı uyguladılar ve bu düşünceleri savunanları cezalandırdılar.
Ez Cümle… Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz! Darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim! Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun Emperyalizm!”
“DEVLET DEDİĞİNİZ CİDDİYET İSTER”
Siyasetçi Sebahat Tuncel de eyleme katılanlar arasındaydı. Tuncel, yaptığı konuşmada, darbe zihniyetiyle yüzleşilmediği için benzer uygulamaların sürdüğünü ifade etti. Kadınların, darbe zihniyetinden en çok etkilenenler kesim olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, şu konuşmayı yaptı:
“12 Eylül faşist darbesiyle yüzleşme olmadığı için mevcut iktidar tarafından da 12 Eylül uygulamaları devam ettiriliyor. Örneğin kayyum uygulaması darbe uygulamasıdır. Kayyum, şimdi genelleşmiş, bütün Kürdistan’da ve Türkiye’de genel bir rejim haline gelmiştir. Bu aslında darbenin siyaseten devam ettiği anlamına gelir. Türkiye’de milyonlarca insan sorgudan, kovuşturmadan geçiriliyor. Yani Türkiye’deki tüm yurttaşlar neredeyse devlet denetimi altında, baskı altında, yargı araçsallaştırılarak baskı altına alınmış durumda. Dolayısıyla aslında biz darbeyle yüzleşmediğimiz için, darbe zihniyeti farklı uygulamalarla devam ediyor. Biz ‘bir daha asla’ demek için bir an önce devletin bu gerçeklikle yüzleşmesi gerekir. Hele hele önümüzde yeni bir tartışma süreci varken, Kürt sorununu, barışı tartışma yaptığımız bir dönemde buna ihtiyaç var.
Darbeyi kabul etmiyoruz. Devlet dediğiniz ciddiyet ister. Eğer bunu kabul etmiyorsanız bununla gerçek anlamda yüzleşeceksiniz. Darbeci zihniyetle yüzleşmek, Türkiye’nin aydınlık geleceği için, halkların kardeşliği, barış için, sınıf mücadelesinin geleceği açısından ve kadın özgürlüğü açısından önemli bir süreç. Bu darbeci zihniyete artık dur diyoruz. DEM Parti’ye yönelik operasyonları arkadaşlar biliyor. CHP’ye yönelik yürütülen siyasi operasyonlar ya da HDK’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. Bütün bunlar darbe zihniyetinden bağımsız ele alınamaz. Eğer yüzleşecekseniz bunları da yani tüm sonuçlarıyla 45 yıldır ortaya çıkan uygulamaların hepsini ortadan kaldırmaya ihtiyaç var.”
Açıklamada imzası bulunan kurumlar şöyle:
78’liler Hareketi, İHD, DEM PARTİ, DBP, DK- DER, DGD Platformu, EHP, EMEP HDK, Karşı Sanat Çalışmaları, KOMÜN, SMF, SODAP SOL DEP, SYKP, TÖP, UİD-DER, Yeşil Sol Parti
PİRHA- 12 Eylül Faşist Askeri Darbesinde idam kararı verilen ilk isim olan Sosyalist Necdet Adalı’nın idam edilişinin 44’üncü yılı. Adalı, idam sehpasını kendisi devirirken, “Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun sömürgecilik. Yaşasın anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimi” sloganını atmıştı.
12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçmesine karşın, o dönemin uygulamaları ve günümüze yansımaları devam ediyor. Darbeci generallerin emirleriyle devrimci gençler ya gözaltında kaybediliyordu ya işkenceden geçiriliyordu ya da idam ediliyordu.
12 Eylül’de darbeci generallerin idam kararları ardı ardında düzmece mahkemelerde okutulurken, ilk idam edilen isim Necdet Adalı oldu. 19 yaşında genç bir devrimci olan Necdet Adalı, 1977 yılında tutuklanmış ve idamla yargılanmaya başlanmıştı. Darbe sonrası herhangi bir delil olmamasına karşın idam kararı verildi. 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevinde saatler 03:40’ı gösterdiğinde idam kararı infaz edildi.
Necdet Adalı, idam edilmeden birkaç gün önce ailesine son bir mektup yazarak, şunları ifade etti:
“Sevgili anneciğim ve babacığım, sizleri ve ezilen halklar adına mücadeleyi, erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm, ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadan ve şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden ezilen halklar adına verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım ve bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık. Fakat onların bizi böyle göstermeleri ve faşistlerle bizi aynı kefeye koyarak cezalandırmaları, bizim nezrimizde ezilen halkların mücadelesine yapılan bir saldırıdır. Anneciğim ve babacığım; sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık duymuyorum. Sizlerin de ezilen halklar uğruna verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi ve bundan gurur duymanızı bekliyorum.”
Yıllar sonra Necdet Adalı’nın davası yeniden ele alındı ve onun olayla ilgisinin bulunmadığı ispat edildi.
PİRHA- 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçti. 650 bin kişinin gözaltına alındığı, yüzde 95’inin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişinin öldürüldüğü darbenin faillerinden sadece Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine ‘kara bir leke’ olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 44 yıl geçti.
Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala güncelliğini koruyor.
Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkencede katledildiği’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.
Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.
GÖZALTI SÜRELERİ 90 GÜNE ÇIKARILMIŞTI
Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak sıkıyönetim komutanlıklarınca Sıkıyönetim mahkemeleri kuruldu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.
Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan komuta kademesiydi.
SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ
12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.
Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.
Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.
Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.
Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan ‘güdümlü’ referandumla yüzde 92’lik evet oyu aldı.
Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.
CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ
Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.
Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.
12 Eylül 2010’da yapılan referandumdan sonra anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.
CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.
Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.
Mahkeme Başkanı Oktay Saday’ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, müebbet hapis cezası”ina çevrildi.
Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında öldü.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 43 yıl geçti.
Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.
Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.
Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.
Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.
Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.
SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ
12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.
Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.
Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.
Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.
Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.
Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.
CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ
Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.
Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.
Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.
CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.
Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.
Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.
Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.
PİRHA-12 Eylül’ün üzerinden 42 yıl geçmesine karşın Darbe Anayasası’nın hala yürürlükte olduğunu belirten Yazar İbrahim Bilen, “Darbe, Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek için yapıldı. Bundan çıkışın yolu demokrat, devrimci, sosyal demokrat, ilerici güçlerin bir araya gelmesidir” dedi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.
Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.
İşkencenin ve işkencede ölümlerin yaşandığı cezaevlerinin başında yer alan Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelere maruz kalmış Şair İbrahim Bilen, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni ve günümüze yansımalarını PİRHA‘ya değerlendirdi.
“DEVRİMCİ DALGAYI BASTIRMAK İÇİN DARBE YAPTILAR”
12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçmesine karşın araştırılması gerektiğini ifade eden Bilen, “Çünkü özellikle bazı dönemler örtbas edilip gizleniyor. Yapılan tüm adaletsizliklerin, hukuksuzlukların, katliamların, jenositlerin (soykırım) temelinde bu yatıyor. Emperyalist güçler Türkiye’yi denetim altında tutmak ve gelişen devrimciyi dalgayı bastırmak için darbe yaptılar. Bir taraftan devrimcileri katlederken diğer taraftan 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’yi ekonomik kıskacın içine aldılar” dedi.
“DEVRİMCİ DİRENİŞ TÜM BU POLİTİKALARI VE UYGULAMALARI BOŞA ÇIKARDI”
Darbeyle birlikte Türkiye’nin bir açık cezaevi haline getirildiğini ve toplum üzerinde büyük bir korku yaratıldığına dikkat çeken Bilen, “12 Eylül sürecini Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdim. Biz o döneme vahşet ve barbarlık dönemi diyoruz. Çünkü özel olarak devrimci mücadeleyi tamamen teslim almak için büyük bir vahşet uygulandı. Diyarbakır Cezaevi’ndekileri baskı, işkence ile kişiliksizleştirme, ihanet ettirme politikasını yürüttüler. Bunu yapabilmek için büyük bir güç kullandılar. İlk zamanlarda bu başarılı olsa da devrimci direniş tüm bu politikaları ve uygulamaları boşa çıkardı ve bu zulmü yapanlar başarısız oldu” diye konuştu.
“HER GELEN İKTİDAR DARBE ANAYASASIYLA ÜLKEYİ YÖNETİYOR”
Bilen, 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasanın toplumu baskı altına almayı amaçladığını ve ‘Devletin bekası’ denilerek darbenin sürdürüldüğüne işaret ederek, “12 Eylül Askeri Darbe Anayasası’nın Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek üzerine kurgulandı. Darbe Anayasası’nın özgürlüklerden uzak, korkuyu ve bastırmayı hedef alan, toplumun bütün katmanlarını sindiren ve silikleştiren bir ruhu var. Bugün de bunun yansımalarını görüyoruz. Her gelen iktidar darbe anayasasıyla ülkeyi yönetiyor. Darbeciler gitti ancak anayasası yürürlükte” diye belirtti.
“DEVRİMCİ, DEMOKRAT GÜÇLER BİRLEŞMELİ!”
Ülkedeki ilerici, demokrat, devrimci, sosyal demokrat güçler iktidarı değiştirdiğinde 42 yıldır süren darbenin ürünü olan anayasanın değiştirilebileceğini vurgulayan Şair İbrahim Bilen, şöyle devam etti:
“Yeni bir sayfa açılırsa halkın istediği bir anayasa ancak o zaman olur. Türkiye’de bir değişim olacaksa demokratik güçlerle olacaktır. Bu da bu güçlerin birleşmesi halinde mümkün. Yoksa bir 42 yıl daha bu anayasa ile yönetiliriz. Birlikte hareket edersek kazanabiliriz.”
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 42 yıl geçti.
Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.
Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.
Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.
Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.
Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.
SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ
12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.
Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.
Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.
Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.
Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.
Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.
CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ
Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.
Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.
Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.
CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.
Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.
Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.
Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.
PİRHA – HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, düzenlediği basın toplantısında cezaevinde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekti. “Cezaevlerinde fiili idam uygulanıyor” diyen Başaran hasta tutukluların derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, HDP Diyarbakır İl İrtibat Bürosunda haftalık basın toplantısı yaparak, kadın gündemine ilişkin değerlendirme yaptı. Başaran konuşmasında “Kadın katliamlarının gün geçtikçe arttığı ve katmerleştiği, bunun IŞİD’vari yöntemlerle gerçekleştiği, cezaevlerindeki hukuksuzluğun 80 dönemindeki pratiklerin daha da derinleştiği bir yıl oldu. 2021 yılı ayrıca tecritin mutlaklığını koruduğu ve derinleştiği bir yıl olarak tarihe geçti” dedi.
“GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ ISRARLI BİR ŞEKİLDE YANLIŞ İLİKLENİYOR”
Ayşe Acar Başaran, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecride vurgu yaptığı konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Biz biliyoruz ki bu ülkenin en temel sorunu, görünmez kılınmaya çalışılıyor. Etrafında gelişen bütün problemler de aslında tecritten kaynaklanıyor. Yaşadığımız süreç, bir gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesi olarak tariflenebilir. İktidar bir süredir, Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmekten vazgeçerek aslında ülkenin en temel sorununu, yani gömleğin ilk düğmesini ısrarlı bir şekilde yanlış ilikliyor. Attığı adımlarla sanki bu ülkenin problemlerini çözecekmiş gibi bir illüzyon yaratıyor, hakikati flulaştırmaya çalışıyor.”
“TEK DIŞ GÜÇ İKTİDARIN KENDİSİ”
HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, ülkede yaşanan ekonomik krizin nedenlerine de değinerek, “Son süreçte yaşadığımız bu büyük ekonomik krizin esaslı nedeni, aslında iktidarın yürüttüğü tekçi politikadır, savaş politikalarıdır. Toplum açlıkla cebelleşirken, kadınlar yoksullukla yüzyüzeyken, Diyarbakır’da iki yaşındaki bir çocuk DEDAŞ’ın elektriklerini kesmesi nedeniyle yaşamını yitirirken, her gün kadınlar işsizlik ve yoksullukla cebelleşirken, Batman’ın köylerinde sular aylarca kesilirken iktidar dış güç arıyor. Biz kendilerine buradan bir kez daha ifade etmek istiyoruz ki bu ülkedeki tek dış güç iktidarın kendisi. Oluşturduğu illüzyonla sanki ekonomik bir manipülasyon varmış gibi bir yaklaşım sergiliyor. Dolar 17 TL’den 12 TL’ye müdahaleler sonucunda indirildiğinde sanki bir refah ortamı sağlanmış gibi bir algı oluşturmaya çalışıyor. Ama bugün de gördük ki ekmeğe, mazota, elektriğe, doğalgaza, gıdaya zam devam ediyor. Toplum yoksullukla cebelleşiyor, iktidar savaşla ve milliyetçilikle ayakta durmaya çalışıyor” diye konuştu.
“CEZAEVLERİNDE ESAT OKTAY’IN ZİHNİYETİ VAR”
Ayşe Acar Başaran, konuşmasının devamında cezaevlerinde yaşanan ihlalleri hatırlattı. Hasta tutsakların bir an önce serbest bırakılması gerektiğini söyleyen Başaran şöyle devam etti:
“Sadece 10 günde Türkiye cezaevlerinden toplam 7 cenaze çıktı. Bunlardan 2’si şüpheli bir şekilde yaşamını yitirenlerden Garibe Gezer ve Vedat Erkmen’di. Garibe’nin yaşadıkları, maruz kaldığı işkence, cinsel saldırı bütün kamuoyuna yansımıştı. Garibe, milletvekillerine mektuplar gönderdi, ailesi vasıtasıyla kamuoyuna sesini duyurmaya çalıştı. Garibe tekli hücrede kalmaya devam etti. İşkence ile yüz yüze kalmaya devam etti, sonunda şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Aynı Vedat Erkmen gibi. Tekli hücrede yaşamını yitiren bir diğer tutsak da Vedat Erkem idi. Biz çok iyi biliyoruz ki bunun esas sorumlusu iktidarın kendisi ve Kürtlere dönük yürüttüğü düşmanca politikalardır. Israrlı bir biçimde cezaevindeki 604’ü ağır olmak üzere toplam bin 605 hasta tutsakla ilgili olarak adım atmama yaklaşımını sergiliyor. Bu Türkiye tarihinde ilk defa gördüğümüz bir yaklaşım değil. 80 dönemini hatırlayalım. Kenan Evren, ‘Asmayalım da besleyelim mi’ diyordu. Esat Oktay, Diyarbakır’da binlerce siyasi tutsağa işkence uygulayanlardı. Bugün cezaevlerinde Esat Oktay, iktidarın başında da Kenan Evren’in zihniyeti var.
İdamın olmadığını söylüyorlar; ama cezaevlerinde fiili bir idam uygulanıyor. Göz göre göre cezaevlerinde Adli Tıp Kurumu’nun da desteğiyle her gün cenazeler çıkıyor. Hala bu ülkede iktidar, işkenceye sıfır tolerans uyguladıklarını ifade ediyor. Ama Garibe Gezer gibi cezaevlerindeki hasta tutsaklar da ölümle yüz yüze bırakılmaya devam ediyor. Bunlardan biri -bütün kamuoyunun bilgisinin de olduğu üzere- Aysel Tuğluk arkadaşımız. Aysel Tuğluk, bu ülkede milletvekilliği yapmış, önceki dönem partilerimizde eş genel başkanlık yapmış, DTK eşbaşkanlığını yapmış, kadın mücadelesi yürütmüş, en son tutuklandığında HDP’nin hukuktan sorumlu Eş Genel Başkanı olan arkadaşımız. Tuğluk, bu ülkede yıllardır kadın ve demokrasi mücadelesi veren bir arkadaşımız. Maruz kaldığı hukuksuzlukların yanı sıra Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçen, bütün toplumun vicdanını yaralayan, annesinin cenazesinin mezardan çıkartılmasıyla da toplumun hafızasına kazınmış bir arkadaşımız.
“AYSEL TUĞLUK’UN SAĞLIK SORUNLARI HER GEÇEN GÜN ARTIYOR”
Aysel Tuğluk’un, annesinin cenazesinin mezardan çıkarılmasının ardından yaşadığı sağlık sorunları her geçen gün artmış durumda. Kocaeli Tıp Fakültesi, Aysel Tuğluk’la ilgili ‘cezaevinde kalamaz’ raporu verdi. Tıpkı yaşamını yitiren diğer hasta tutsaklar gibi. Hepsinde aslında fakülte hastanelerinde ‘cezaevinde kalamaz’ raporu veriliyordu. Ancak siyasi saiklerle hareket eden, iktidarın tutsakları cezaevinde tutma aracı haline gelmiş ATK, sadece 5 dakika Aysel Tuğluk’la yüz yüze gelerek ‘cezaevinde kalabilir raporu’ verdi. Aysel, tekli hücrede tutulmaya çalışıldı. Aysel, bugün bu uygulamalarla her gün biraz daha hafızasını yitirirken, toplum da her gün biraz daha vicdanını yitiriyor. Tam da bu nedenle demokratik kamuoyu, öncelikli olarak kadınlar Aysel Tuğluk’a özgürlük diye haykırıyorlar. Tuğluk’u cezaevinde tutmak, yaşamını daha zor duruma getirmesi ve hastalığının ilerlemesi anlamına geliyor. Bunun için bir kez daha toplumsal vicdana sesleniyoruz: Artık bir cenazenin daha, bir tabutun daha cezaevinden çıkmasına tahammülümüz kalmadı! İktidarın Kürt ve kadın düşmanı politikalarına karşı hep beraber mücadele edelim. 2021 yılında tekrar benzer tablolarla yüz yüze kalmayalım diye çağrımızı yinelemek istiyoruz.”
PİRHA-Maraş Katliamı mağdurlarından Mahmut Duman, yaşadıklarının üzerinden 43 yıl geçse de acısının dinmediğini dile getiriyor. Duman, “Saldırılar sonrası oğlum ve eşimin mezarını dahi ziyaret edemedim” diyerek “Ne suçumuz vardı ki bu zulmü bize yaşattınız?” diye soruyor.
19 Aralık 1978’de başlayıp yaklaşık bir hafta süren Maraş Katliamı’nda saldırıya uğrayan ailelerden birisi de Mahmut Duman ve ailesi oldu. Altı çocuklu Duman ailesinin her bir ferdi, bugün memleketlerinden çok uzaktaki şehir ve ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Baba Mahmut Duman ise Ankara’nın en muhafazakar semtlerinden birinde; Keçiören’de, çok katlı bir binanın en üst katında yaşamını idame ediyor.
Doksan yaşına gelen Mahmut Duman, bugün birçok sağlık sorunu ile mücadele ediyor. Katliam sürecinde ve sonrasında yaşadıklarına dair konuşmak üzere Mahmut Duman ile evinde buluştuk.
“BEBEĞE DAHİ KURŞUN SIKTILAR!”
Maraş Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçse de hissedilen acı ve sorumlulara karşı duyulan öfkenin dinmediği, Mahmut Duman’ın ilk sözleri oluyor. “Beni Maraş bitirdi” diyen baba Duman, elindeki bastonu koltuğunun kenarına yaslayarak hafızasında kalanları şu sözlerle aktardı:
“Oturduğum mahalledeki çoğunluk Sünniydi. Maraş olayı başladığında ben de o esnada dükkanımda (bakkal) çalışıyordum. O dönemde halim vaktim çok iyiydi. Köyde arazilerim vardı ve iyi gelir sağlıyordum. Ayrıca şehirde dükkan çalıştırıyordum. Evimizi de yeni yapmıştık ki bu Maraş olayları çıktı.
Ben o olaylarda bir taş dahi atmış değilim. Sadece dükkanımda işimle uğraşıyordum. Yaşadığım mahalle fakirdi. O nedenle beni göstererek ‘İşte bir Alevi-solcu da burada var’ diyerek beni göstermişler. Ve evimi bastılar… Gelenlere ‘Ben işimde gücümde bir insanım. 11 senedir buradayım. Sizin bütün aileniz bu dükkana geliyor, sorun bakalım eğer bir yanlışım olmuşsa buradayım’ dedim. Belki 2000 kişi vardı. Mahallede hiçbir fert çıkıp da ‘Bu insanın suçu nedir? Bu ne yaptı, hangi olaya karıştı?’ demedi. Sonrasında biz, evin içerisindeyken yağma kurşuna tuttular. Sonrasında evimizin içinden 120 adet mavzer mermi çekirdeği çıkarmışlardı, hesap et.
O esnada evimizde bir misafir çocuk, eşim ve 16 yaşında bir oğlum vardı. Kızlarım ise evde değildi. İçeriye çok yoğun kurşun sıktılar. Hiçbir kaçacak yerimiz yoktu. Tüm etrafımız çevrilmişti. Tam da o esnada tanıdığım bir Alevi hamile kadını kaçarken tutup karnını yarmışlardı. Bebeğe de kurşun sıktılar. Ondan sonra biz ‘Eyvah!’ dedik. Ne yapacağız diye telaşa düştük.”
Mahmut Duman’ın eşi Ümmühan Doğan, Maraş Katliamı’nın ne derece yakıcı olduğunu “Beni sen öldür, bunlara bırakma” sözü ile özetleyen isim oldu. Duman ailesinin evini çevreleyen saldırganlar, “Alevilere ölüm” naraları ile ellerinde silah ve kesici aletlerle kapıya dayandıklarında anne Ümmühan Duman, Mahmut Duman’a yalvarırcasına “Beni sen öldür” diyor. Mahmut Duman ise o esnada elindeki tek bir tabanca ile ailesini korumaya çalıştığını belirterek şunları anlatıyor:
“Eşim, ‘Şu silahlı insanlara bir bak, biz nasıl, nereye gidebileceğiz ki’ dedi. Çaresiz bir haldeydim. Elimde bir tabanca vardı ancak dışarıdakiler çok yoğun kurşun sıkmaktaydı. Mermi sesinden dolayı korku içindeydik. Ben de kendimizi savunmak için tabancayla dört el ateş ettim. Karşı tarafın saldırısı yoğunlaşınca bir mermi alt çenemden girip üstten çıktı. O esnada eşim çığlık atarak ‘Bizi kurtarın, kocamı da vurdular’ dedi.
O ana kadar eve giremiyorlardı. Artık benim de elimden bir çare gelmiyordu. Kapıya 30 civarında kişi dayanıp kırdılar. Sonrasında bizi dışarı çıkarttılar. Beni, eşimi, oğlumu bir de genç bir misafiri… Eşim, ‘Bu çocuk bizim misafirimiz’ dedi. Ardından nasıl oldu ise o çocuğu sorgusuz bıraktılar. O esnada bana saldırdılar. Bir kurşun sıktılar, mermi koluma isabet etti. Diğer bir kurşun ise bacağıma girip çıktı. Gözümden de çok büyük bir yara aldım. Uzun süre tedavi gördükten sonra ancak bu gözümü açabildim. O saldırıda dört kurşun yemiştim.
Hiç bilemedim çocuklarımın vurulduğunu…
Bizi dükkanın önüne diziler. Birisi gelip beni çevirdi, başımda belki 20 kişi vardı. Hepsinin elinde mavzer silahlar… Beni çevirdiklerinde bir daha kurşun sıkarlar diye gözümü yumdum. Vücuduna isabet eden mermi boşta girip çıkmıştı. Ölmeyeceğimi biliyordum. Biri o esnada ‘Gözünü yummuş zaten daha ne diye kurşun sıkıyorsun’ dedi.
Kalabalık azalınca kafamı kaldırıp şöyle bir baktım ki eşimi ve oğlumu vurmuşlar. 16 yaşındaki oğlumun vurulduğunu görseydim ‘Henüz ölmedim’ derdim. Kalabalık başımdan dağılmıştı. Ondan sonra gelen subaylar da hep o saldıran kişilerden yana…”
“ALEVİYİM DİYE BENİ ŞİKAYET EDEN BUNLAR…”
Mahmut Duman, saldırılar sonrasında yaptığı hiçbir şikayetin karşılık bulmadığını sözlerine ekledi. Kimi saldırganları tanıdığını aktaran baba Duman “Kimi şikayet ettiysem götürüp geri serbest bıraktılar” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Saldırıda eşimin de beline bir kurşun isabet ederek bel kemiğini kırmış. Hiç konuşamıyordu.
Aradan geçen süre sonrasında beni Adana’ya götürüp ifademi aldılar. Cezaevinde belki 2000 kişi vardı beni aralarına götürüp ‘Bir gez bakalım, tanıyacağım kimse var mı?’ dediler. İçeriye girdim, arkamda ise subaylar geziyor. Bana ‘Bu mu, bu mu?’ diye soruyorlar. Emin olamadım. Belki de hiç suçu olmayan bir kişiyi zan altında bırakacaktım, kimseyi gösteremedim. Ancak komşum olan 7 kişiyi tanıdım.’ Beni şikayet eden bunlar’ diye subaylara söyledim. ‘Benim evimi gösterip Alevi olduğumu söyleyerek şikayet eden kişiler bunlar’ dedim. ‘Tamam’ deyip beni çıkarttılar. Ancak o yedi kişi 6’şar ay gibi yatıp çıktılar.”
SALDIRILAR KATLİAMDAN SONRA DA SÜRDÜ
Mahmut Duman, katliamdan sonra da baskıların dinmediğine işaret etti. Oğluna yapılan saldırı sonrası Maraş’ı terk etme kararı aldığını söyleyen Duman “Erkek olan bir diğer çocuğumu, 4 kişi tutup öldürmeye götürüyorlar. O esnada bizim Alevi gençler görüp müdahale ediyor. Yaşanan arbedede bir Alevi genç bıçaklanıyor. Olayı sonradan duyduğumda Maraş’taki ev-mülk artık gözümden çıktı. Bütün varlığımı düşük fiyata satıp Ankara’ya göçtüm. Rahatladım ancak bugün düşmanımı bilsem affetmem” ifadelerini kullandı.
ANNE DUMAN, ÇEKTİĞİ ACIYA DAYANAMADI!
Mahmut Duman, saldırılarda eşinin bel kısmına aldığı kurşun yarası sebebiyle felç olduğunu da sözlerine ekledi. “Tedavisi için Adana’ya gidiyorduk. Beline isabet eden kurşun sebebiyle yürüyemiyordu” diyen Mahmut Duman, eşinin yaşadıkları sebebiyle travma içerisinde olduğunu belirtti. Münevver Duman’ın defalarca kez intihar girişiminde bulunduğunu söyleyen Mahmut Duman, “Bir gece zehir içerek hayatına son verdi” dedi.
“BENİ TANIRLAR DİYE KORKTUM”
Mahmut Duman, Ankara’ya göç ettikten 4 yıl sonra Maraş’a ziyarete gittiğini aktardı. Duman, evinin olduğu yere kadar gittiğini belirterek “Uzaktan baktım ancak içeri giremedim. Her taraf düşman doluydu. Türkeşçiler vardı. Beni tanırlar diye korktum. Yine saldırırlar korkusu vardı” ifadelerini kullandı.
Mahmut Duman’ın Maraş’a bir sonraki gidişi ise yaklaşık 20 sene sonra olmuş. Katliamın ardından tüm yakınlarının, şehri terk ettiğini söyleyen Duman’ın aktarımları şu şekilde oldu:
“Ben cahil bir insan değilim. Büyük bir baba çocuğuyum. Aslımız Lolanlıdır. Aleviyim ben. Lakin babam Erzurum taraflarından göçmüş ve bu kafir memlekete gelmiş.
Saldırıdan sonra yakınlarımın çoğu İzmir ve Mersin’e taşındı. Muhsin Yazıcıoğlu ve adamları buradaydılar, biz nasıl Maraş’ta durabilecektik ki? Bütün Maraş yükünü aldı ve gitti. Saldırı öncesinde durumumuz iyiydi. Hatta bir Sünni benim için ‘O kö..ğe neden o yüksek evi sattınız’ dediğini duymuştum. Ardından Ankara’ya gelip yerleştik ve yine eskisi gibi olduk. Ekonomimiz iyi bir hale geldi.”
“AİLEMİN MEZARINA HİÇ GİDEMEDİM, YÜREĞİM YETMEDİ”
Katliam sonrası ailesinin mezarlarını dahi ziyaret edemediğini söyleyen Mahmut Duman “Hiç gidemedim. Gitmek için yüreğim tutmadı. Mezar başında ölürüm, diğer çocuklarım yetim kalacak diye korktum. Canım gitti, 16 yaşındaki çocuğumu oraya, toprağa gömdüler. Buna insan nasıl dayanır? Halen daha gözyaşı döküyorum. Şimdi de hastalandım felç gibiyim” sözleriyle yaşadığı acıyı tarifledi.
Mahmut Duman, Ankara’ya yerleştikten sonra dahi polisler tarafınca arandığını belirterek aktarımlarına şöyle devam etti:
“Tanıdığımız bir kişi, bana ‘seni polisler arıyor’ dedi. Polisler beni neden arar ki diye şaşırdım. Beni 2-3 kere sormuşlar. Ben işte o zaman kafaya taktım, dedim ‘beni burada da yaşatmayacaklar’. Yine taşınmayı düşündüm ve şu an yaşadığım eve geldim. Lakin burası da aynı. Daha bir komşuyla dahi merhabalığımız yok. Bizi gördüklerinde yüzlerini dönerler. Ya kardeşim ben ne yaptım. Ben kendi halimde bir insanım. Ben de bir görgü var. Ben cömert büyüdüm. Dedelerin elinde büyüdüm. Doksan yaşıma geldim ve şimdi bu hale düştüm. Artık ne yapayım ben?”
PİRHA- Yargıtay başsavcılığı, 12 Eylül davasında haklarında verilen müebbet hapis cezası kesinleşmeden ölen Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın mirasçılarının kullandığı bütün hakların alınması gerektiği gerekçesiyle yerel mahkeme kararının bozulmasını talep etti.
Yartgıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 12 Eylül davasına dair hazırladığı tebliğnamede, darbeciler Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın mirasçılarının mal varlığının araştırılmasını istedi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin darbeciler Evren ve Şahinkaya’ya yönelik davada ‘ölüm’ nedeniyle verdiği bozma kararı sonrası hazırladığı tebliğnameyi açıkladı.
9 Şubat tarihli tebliğnamede, sanıklar Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan kamu davasının ölüm nedeniyle düştüğü hatırlatıldı. Davanın düşürülmesine dair kararda ‘isabetsizlik görmeyen’ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, sanıkların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarıldığını ve general olan rütbelerinin alınarak, er statüsüne düşürüldüğünü kaydetti. Tebliğnamede, darbeciler Evren ile Şahinkaya’nın mirasçılarınca ‘general’ rütbesinin vermiş olduğu hak ve yetkilerin kullanılma imkânı doğduğu belirtildi.
Tebliğnamede, “Somut olay bakımından değerlendirildiğinde bozma ilamından sonra sanıklar hakkında ‘müsadereye tabi eşya ve maddi menfaatler yönünden müsadere kararı verilmesine yer olmadığına ilişkin karar verilmesi nedeniyle sanıklar hakkında 30 ve 31 maddelerdeki ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarma’ cezası tatbik edilmemiş, dolayısıyla sanıklar general rütbesinin vermiş olduğu hak ve yetkileri mirasçıları eliyle kullanma imkânı ortaya çıkmıştır. Bu durum ise zamanaşımı ve ölüme rağmen devam eden müsadereye tabi eşya ve maddi menfaatler yönünden davaya devam edilmesini öngören yasal düzenleme ve ilk bozma ilamının özüne ve ruhuna aykırı olacaktır” denildi.
PİRHA – Erdal Eren, 39 yıl önce tam bugün darbeciler tarafından 17 yaşında yaşı büyütülerek idam edildi. Dönemin Genelkurmay Başkanı darbeci Kenan Evren tarafından “Asmayalım da besleyelim mi?” denilerek idam edilen Erdal Eren, sadece 17 yıl 3 ay yaşadı.
Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi Erdal Eren, Er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü suçlamasıyla hüküm giydi.
Hakkında hiçbir delil ortaya konulmamasına rağmen 12 Eylül darbecileri tarafından 13 Aralık 1980 tarihinde idam edilerek katledilen Erdal Eren’e tarih hakkını verdi.
“Asmayalım da besleyelim mi?” diyen darbeci Kenan Evren katil olarak lanetle anılırken, 17 yaşında idam sehpasına gönderilen Erdal Eren bugün hala mücadelesinden vazgeçmemiş, onurlu bir devrimci olarak anılıyor.
ANMA YAPILACAK
Ölümünün 39’uncu yılında Ankara’da saat 12.00’de Karşıyaka Mezarlığı’nda anma yapılırken İstanbul’da ise saat: 19.00’da Kadıköy Rıhtım Eminönü iskelesi önünde basın açıklaması gerçekleştirilecek. Anma etkinliği yapılacak bazı iller şöyle:
İzmir: Alsancak Sevinç Pastanesi önü, saat: 18.30
Antalya: Attalos Meydanı, saat 18.30
Diyarbakır: ‘Oğlumuz Erdal’ belgesel gösterimi, 14 Aralık, Eğitim Sen 1 No’lu Şube, saat: 14.00
Dersim: Anma, 14 Aralık, saat: 14.30, Belediye Konferans Salonu
PİRHA- Alevilerin yaşadığı hak ihlallerine ilişkin konuşan eski CHP Milletvekili Mehmet Tüm, “Eğer bu ülkede Aleviler biz Aleviyiz bizim ibadet yerimiz cemevleri diyorsa başkasına hiçbir söz düşmez. Çünkü inanç kişinin kendisi ile ilgilidir. Devletin dini ve mezhebi olmaz” dedi.
Haberin videosu
Eski CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm, Alevi köylerine cami yapılması, Alevi çocuklarına zorla din derslerinin dayatılması, cemevlerinin ibadet yeri olarak görülmemesine ve Alevilerin yaşadığı hak ihlallerine ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Bu çağda halen Alevilerin sorunlarının çözülmemesinin ülke adına utanç verici olduğunu dile getiren Tüm, Alevilerin bu ülkede bugün eşit yurttaş olarak görülmesi gerekirken asimilasyon ve baskı politikalarına maruz kalmasının doğru olmadığını kaydetti.
Tüm, “Aleviler bugün dünyanın her yerinde kendi imkanları ile cemevleri yapıyorlar ancak halen devlet cemevlerini inanç yeri olarak kabul etmiyor. Bu devlet politikasından ve bu tekçi devlet anlayıştan vazgeçmek gerekiyor. Bu ülkede herkesin inancı kutsaldır. Eğer bu ülkede Aleviler biz Aleviyiz bizim ibadet yerimiz cemevleri diyorsa başkasına hiçbir söz düşmez. Çünkü inanç kişinin kendisi ile ilgilidir” dedi.
Devletin dinin ve mezhebinin olmayacağına vurgu yapan Tüm, “Bizim ülkemizde devletin dini ve mezhebi var. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı var ve bütçesi 11 bakanlıktan daha fazla. Ancak bu bütçe Alevilerin verdiği vergi ile oluşuyor. İmamlara ve belli bir kesime tek taraflı sürekli bu kaynağı aktarıyorlar ancak Alevilere bir kuruş para ödenmiyor. Devlet bu taraflı anlayışından vazgeçmeli. Ve bu ülkede inançları ne olursa olsun Alevilere, Sünnilere ve herkese eşit davranmalıdır. Ama devlet her konuda olduğu gibi Aleviler konusunda bir adım atmış değil.
“BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT DAVRANILMALIDIR”
İktidarın Aleviliğe dair olan tüm terimleri programından kaldırdığını ve Alevileri aslında iktidarın hedefi haline getirdiğini belirten Tüm, şöyle devam etti:
“Devlet katında evet Aleviler bizim yurttaşlarımız bunların inanç yeri cemevi denilse bu problem ortadan kalkar. İsteyen cemevine, isteyen camiye isteyen, kiliseye gider. Zaten demokratik devlet budur. Bütün inançlara eşit davranılmalıdır. Ama ne yazık ki Aleviler üvey evlat muamelesi görüyor ve yok sayılıyor. Bu nedenle Alevilerin daha çok örgütlenmesi bu konuda daha çok mücadele etmesi gerekiyor.”
“YAKILMALARINA, KESİLMELERİNE RAĞMEN ALEVİLER DİP DİRİ AYAKTA”
Alevilerin sorunlarının çok basit olduğunu parlamentoda Alevilerin inanç ve ibadet yeri olan cemevlerinin tanınması durumunda sorunların 5-10 dakikada çözülebileceğine işaret eden Tüm, Alevilerin taleplerine ve sorunlarına ilişkin şunları aktardı:
“Sivas’ta diri diri insanlar yakıldı. Madımak Otelini utanç müzesi yapın. Halen onu bile yapmadılar. Alevi çocuklarına zorunlu din dersi öğretmeyin. Çünkü Alevi çocukları kendi inançları ile büyümek istiyorlar. Zoraki bir inanç dayatılmaz. Bu topraklarda Alevileri asimile etmeye çalıştılar ama başaramadılar. Tarihte yakılmalarına, asılmalarına rağmen, kesilmelerine rağmen bu ülkede halen Aleviler dip diri ayakta ve giderekte örgütleniyorlar. Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde Alevilik okullarda ders olarak öğretiliyor. Kendi ülkemizdeki insanların kendi inancını yasaklanması kadar acı bir şey var mı? Bütün sorun demokratik devlet olmamasıdır. Devlet yurttaşlarına eşit davranmıyor.”
“DARBECİ BİR ANLAYIŞLA BU ÜLKE İDARE EDİLİYOR”
Son dönemlerde Alevi köylerine yapılan camilere ilişkin sorduğumuz soruyu ise Tüm şöyle yanıtladı:
“Alevi köylerine cami yapılması olayı 12 Eylül Kenan Evren dönemini hatırlatıyor. Halen o günden bugüne kadar yol almış değiliz. Tamamen darbeci bir anlayışla bu ülkeyi idare ediyoruz. Yani zoraki bir şeyi dayatmak senin ibadet yerin cemevi ama ben sana başka bir yer gösteriyorum. Bu mümkün değil. Bu insanın doğasına aykırıdır. Bunu kabul etmek mümkün değil. Önce bu tutumdan bu devlet ve bu iktidar vazgeçmeli. Alevilerin demokratik hakkı olan cemevlerini ibadet yeri olarak kabul etmeli. Aleviler üzerindeki bu asimilasyon politikalarından bir an önce vazgeçmeleri gerekiyor.”
PİRHA- Cumartesi Anneleri eyleminin 741’inci hafta oturumunda kayıp yakınları 12 Eylül darbesinin ardından Antep’te ev baskınında gözaltına alınan ve askeri mahkemedeki yargılamanın ardından idam edilen Veysel Güney için adalet talebiyle buluştu.
Galatasaray Meydanı’ndaki eylem yasakları nedeniyle Çukurluçeşme Sokak’ta bulunan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi önünde yoğun polis ablukası altında bir araya gelen kayıp yakınları, ellerinde karanfiller ve kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını taşıdı.
Cumartesi Annelerine Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilleri Oya Ersoy, Zeynel Özen ve Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) Başkanlar Kurulu’ndan Alper Taş da destek verdi.
“TÜRKİYE DERİN BİR HUKUK VE DEMOKRASİ KRİZİ YAŞIYOR”
Haftanın basın açıklamasını Cumartesi Annelerinden kayıp yakını Serpil Taşkaya okudu. “AKP iktidarının yürüttüğü politikalar sonucunda Türkiye, derin bir hukuk ve demokrasi krizi yaşıyor” diyerek sözlerine başlayan Taşkaya, Türkiye’de iktidarlar değişse bile toplumsal travmalara yol açan yaygın insan hakları ihlalleri ve cezasızlığın devam ettiğini söyledi.
“GEREKLİ ADIMLARI ATMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Taşkaya, “Bu hafta iktidardan iktidara devreden bir hukuksuzluk, kuşaktan kuşağa devam eden bir mücadele dosyası ile kamuoyunun karşısındayız. Bugün Veysel Güney’i unutmadık diyerek buluştuk. Devleti yönetenleri 12 Eylül’ün suçlarını ve suçlularını korumaktan vazgeçerek Veysel Güney’in 38 yıldır gizlenen mezar yerinin tespit edilmesi için gerekli adımları atmaya çağırıyoruz. Oğluna kavuşmaya ömrü yetmeyen Zeynep Güney’in bıraktığı yerden Veysel’i arama ve faillerini tarihin lanetliler sayfasına kaydetme mücadelemizi sürdüreceğiz. Kayıplarımızdan ve Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.” diye konuştu.
“SORUMLULAR YARGILANSIN”
“Veysel’in idamından ve kaybedilmesinden; başta Kenan Evren olmak üzere, 12 Eylül’ün tüm asker ve sivil unsurları, Gaziantep Sıkıyönetim Komutanı General Şahabettin Balkan, Veysel’in bedenini tutanakla teslim alan Yüzbaşı Burhan Erdem sorumludur” diyen Taşkaya, “Veysel Güney’in idamı ve bedeninin kaybedilmesi insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve zaman aşımına tabi değildir. Adli makamları; etkili bir soruşturma ve kovuşturma yaparak, Veysel Güney’in idamı ve kaybedilmesi ile ilgili karar alma ve uygulama mekanizmalarında yer almış tüm devlet görevlilerinin cezalandırılmasını sağlayacak hukuki bir süreci başlatmaya çağırıyoruz” dedi.
“DEMOKRASİ DAR SOKAKLARDA OLMUYOR”
Taşkaya’nın ardından gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız konuştu. Yıldız, “Kayıplarımızı ve toprağa verdiğimiz arkadaşlarımızın önlerinde saygı ile eğiliyorum. Geçen hafta bir paket açıldı. Demokrasi, ‘herkes kendisini özgür ifade edebilir’ diyorlardı. Biz de dedik ki ‘Galatasaray Meydanı açılır. Biz de sesimizi duyururuz’ dedik. Ne yazık ki demokrasi böyle dar sokaklarda olmuyor. Galatasaray Lisesi önünde ve burada olan bize emek veren tüm insanları en içten duygularımla selamlıyorum. Ben herhangi bir siyasi partiye üye değilim. Biz adalet aradığımız için nerede bir adalet konuşulacak hak arama varsa onları takip ediyoruz. ‘Kardeşim’ diyorlar ‘burada Diyarbakırlılar var.’ Bunlar neden sizin kardeşiniz değiller? Zaten onların kardeşliği ile bizim kardeşliğimiz arasında dağlar var” dedi.
“ACI VE YAS İÇİNDEYİZ”
“Bayramların gelip geçtiğini herkesin öyle ya da böyle bayram ettiğini kendilerinin ise acı ve yas içinde olduğunu kaydeden Yıldız, “Gözlerimiz yollarda ya devletten ya hükümetten bir ses duyarız diye bekliyoruz ne yazık ki biz bayramları bayram gibi yaşamıyoruz. Biz intikam peşinde değiliz. Bizim ne aradığımızı herkes iyi biliyor, devlet de iyi biliyor. Ama ne yazık ki bu zulmü yaşatmaya devam ediyor. Galatasaray Lisesi önünden vazgeçmeyeceğiz. Eğer demokrasiden özgürlükten bahsediliyorsa bizim alanımızı açsınlar bizim sesimizi duyursunlar. Halka sesleniyorum bizim yanımızda olun bizim sesimizi duyun.” dedi.
“BİZE BU ACILARI YAŞATANLAR YARGILANSIN”
Yıldız’ın ardından Veysel Güney’in ailesi adına Doğan Güney söz aldı. Güney şunları söyledi:
“Bundan tam 38 yıl önce amcam adaletsiz ve suçsuz bir şekilde devlet tarafından katledildi. Ve bir anneyi ve evladının mezarına muhtaç hala getirdiler. Bundan 38 yıl önce annemin acısı hiç bir şekilde dinmedi. Burada Galatasaray Lisesi’nde ilk ağıtlarını yaktı, sesini duyurdu. Son nefesine kadar da kendi mezarına evladının eşyalarıyla gömülmekti isteği. Bir anneyi bu ıstırapla 31 yıl yaşattılar. Bütün Cumartesi Anneleri bu şekilde yaşadı. Bizler tüm kayıpların bulunmasını faillerin adalet önüne çıkarılmasını istiyoruz. Bizlere bu acıları yaşatanların varsa adalet önünde yargılanmalarını istiyoruz.”
Konuşmaların ardından Evrensel Gazetesinin 25. yılı olduğu hatırlatıldı. Bu nedenle de Cumartesi Anneleri, karanfillerini Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer’e verdi.
PİRHA- 12 Eylül darbecileri tarafından yaşı büyük gösterilerek 17 yaşında idam edilen Erdal Eren, katledilişinin 37. yılında bugün mezarı başında anıldı. Her yıl olduğu gibi Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda düzenlenen anmada, “12 Eylül darbe koşulları, bugün de AKP tarafından devam ettiriliyor” denildi.
12 Eylül askeri darbe döneminde 17 yaşındaki Erdal Eren’le birlikte idam edilen Sinan Suner ve Ercan Koca, ölümlerinin 37’nci yıl dönümünde mezarları başında anıldı. Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda gerçekleşen anmaya, Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Selma Gürkan, EMEP üyeleri, Ankara Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı Hüseyin Esentürk ile yüzlerce kişi katıldı.
Saygı duruşuyla başlayan anmada, konuşan EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, “Erdal Eren, Sinan Suner ile Ercan Koca’yı buluşturan şey, sömürgeci politikalara, halkları, emekçileri soyan düzene karşı birikmiş öfkeleri ve halklarına olan bağlılıklarıydı” dedi.
“12 EYLÜL SÜRÜYOR”
Gürkan, Erdal Eren ile mücadele arkadaşları Suner ve Koca’yı öldüren baskıcı rejimin günümüzde de devam ettiğini belirterek şunları söyledi: “12 Eylül darbe koşulları, bugün de AKP tarafından devam ettiriliyor. AKP, faşizme giden yolların taşlarını hızla döşenmektedir. Ülke sömürü cehennemine dönüşmüş durumdadır. Yine Türkiye, barış isteyenlerin cezaevine dönüşmüştür. AKP’nin artık bu ülkenin sorunlarına getireceği bir çözümü yoktur.”
Gürkan, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’i başkenti olarak tanıması kararına da değinerek, hükümetin politikasını eleştirdi. Gürkan, “Hükümet utanmadan Kudüs’ü politikalarına alet ediyor. Filistin’de İsrail askerlerinin yaptığını Türkiye devleti, Kürt çocuklarına karşı yapıyor” dedi.
ERDAL’IN MÜCADELE RUHU İLE KUŞANALIM’
Daha sonra konuşan Ankara Devrimci 78’liler Derneği Başkanı Hüseyin Esentürk ise şunları dile getirdi: “Kardeşler 37 yıl oldu. Ve bugün Erdal’ın başucundayız. 37 yıldır, 12 Eylül devam ediyor. Darbe rejimi devam ediyor her alanda. Hala hastane yapmak yerine, okul yapmak yerine cezaevleri ve camiler yapılıyor. Bizler de Erdal’ın mücadele ruhuyla kuşanarak, darbeye karşı, OHAL’e karşı sokaklarda mücadele edeceğiz. Biz bunu yapacağız.”
Kitle daha sonra sloganlar eşliğinde alandan ayrıldı.
“17 YAŞI BİR GÜN İÇİNDE 18 YAPTILAR”
Erdal Eren idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan’a, “avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18’den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını” söyledi. İdam kararı verilen Erdal Eren’in 17 olan yaşı bir gün içinde 18 olarak büyütüldü ve sonrasında hemen idam edildi.
“İNFAZI RADYODAN ÖĞRENDİK”
Ağabeyi Erkan Eren, Erdal’ın Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldığı dönemde gördüğü ağır işkencenin izlerine tanık olduğunu dile getirdi. Erdal Eren’in idam edildiği tarihte yaşının 18’den küçük olduğunu belirten Erkan Eren, infazı radyodan öğrendiklerini ve Erdal Eren’in kimsesizler mezarına gömülmek istendiğini söyledi.
ERDAL EREN İÇİN BİRÇOK ŞİİR VE ŞARKI YAZILDI
Erdal Eren için yıllar içinde birçok şiir yazıldı şarkı yapıldı. Bunlardan bazıları şöyle: Daha sonra Erdal Eren’in akrabası olduğunu açıklayan Teoman “İki Çocuk” ve “On Yedi”.
Sezen Aksu, Aysel Gürel’in “Son Bakış” adlı şiirini Onno Tunç’un bestesiyle söyledi.
Diğer şarkılar: Ahmet Kaya “Yaşamadın Sen”, Ali Asker “Şu Metrisin Önü”, Ali Ekber Eren “Ankara Adı Kara”, Duman, “Kolay Değildir”, Mor ve Ötesi “Darbe”, Saian Sakulta Salkım “Suç”, Ümmü Şen “Nenni”.
ERDAL EREN HAKKINDA
Erdal Eren 25 Eylül 1964, Giresun Şebinkarahisar, doğumluydu. 13 Aralık 1980’de asılarak idam edildiğinde 16 yaşını henüz bitirmişti.
Erdal Eren Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisiydi ve Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesiydi. Bu derneğin üyelerinden Sinan Suner, 30 Ocak 1980’de Milliyetçi Hareket Partili (MHP) Bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından vurularak öldürülmesini protesto eden grubun içindeydi. 2 Şubat 1980’de düzenlenen bu gösteride gözaltına alınan 24 kişinin arasındaydı. Gösteri sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge öldürülmüştü. Önge’yi öldürmekle suçlanan Erdal Eren, bu suçlamayı kabul etmedi.
Eren, 19 Mart 1980’de idama mahkûm edildi. Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar, 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde infaz edildi. 12 Eylül Darbe döneminde Kenan Evren’in Erdal Eren için söylediği “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, 12 Eylül davasında Kenan Evren’e sorulduğunu tanımadığını söylemişti. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cemevlerinin halen bir inanç merkezi olarak resmi statüye kavuşmamış olması ve zorunlu din derslerinin kaldırılmamasına Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur’dan tepki geldi. Çamur, “Eğer zorla bir inanç bir başka inanca sahip olan bireye dayatılıyorsa bu bir zulümdür. Ve burada bir demokrasi yok demektir” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur Alevilerin inanç yerleri olan cemevlerinin resmi statüye kavuşmamasına ve zorunlu din derslerinin kaldırılmamasına ilişkin Pir Haber Ajansına konuştu.
Alevilerin ibadethanesinin cemevi olduğunu ve inanç ritüellerini orada yaptığını belirten Çamur, “Hangi inançtan olursa olsun kişi kendi ibadethanesini tayin etmiş ise burası benim ibadethanem, diyorsa hiçbir yetkili ona bir adres gösteremez. Senin ibadethanen burasıdır sen burada ibadet yapacaksın gibi bir yetki ve hakka sahip değildir. Eğer biz de laikliği savunuyorsak ve resmiyette de laik bir ülkeyse o devletin vatandaşları istedikleri yeri ibadethane olarak kabul eder” şeklinde konuştu.
“HER SOKAĞA BİR CEMEVİ YAPILMASIN”
Çamur, “Nerede ibadet edileceğine sadece yurttaş karar verir. Cemevleri, Alevilerin ibadethanesidir. Bu açık ve nettir. Bunun teolojik kökenleri de sağlanır, tarihsel kökenleri de sağlanır” diyerek şunları ekledi:
“Cemevleri dün veya 3-5 yıl önce ortaya çıkmış bir olay değildir. Eskiden cemevlerine baba damı, cem meydanı gibi yörelere göre çeşitli isimler verilirdi. Çünkü eskiden çok cemevi yoktu. Bir köyde büyük bir odada bile cem yapılırdı. Ancak artık kentlere geldik. Ve köylerdeki o küçük odalar yetmiyor. Bundan dolayı daha büyük şehirlerde büyük cemevlerine ihtiyaç duyuldu. Ancak her sokağa bir cemevi yapılmasına karşıyım. Çünkü tek tek bireysel olarak hiçbir tabanı olmayan ve ellerine çanta alarak cemevi yapacağız diye yardım toplanmamalıdır. Eğer o bölgede toplumun cemevine ihtiyacı var ise toplum onu kendisi yapar zaten. Bir kilo metre ve iki kilo metre ara ile cemevi yapmak yanlıştır.”
Estetiği olan, mimari özelliği olan içerisinde sosyal faaliyetlerin ve kültürel etkinliklerin yapıldığı cemevlerinin olması gerektiğine vurgu yapan Çamur, “Hiçbir ülkede kimsenin çocuğuna kendi dinini zorla öğretme hakkı yoktur. Eğer zorla bir inanç bir başka inanca sahip olan bireye dayatılıyorsa bu bir zulümdür. Ve burada bir demokrasi yok demektir. Ayrıca kişinin hak ve hukukuna saldırıdır” dedi.
Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, sünni mezhebin militanlığını yapanların çocuklara bilgileri objektif olarak aktaramayacağını belirterek, şunları dile getirdi:
“Benim çocuğuma imam hatibi, ilahiyatı bitirmiş ve Sünni mezhebinin militanlığını yapacak kişi hangi yöntem ile olursa olsun öğreteceği şeyleri objektif olarak aktaramaz. Bugün tüm mahalle okullarına imam hatip yapıldı. Herkes çocuklarını bu okullara göndermek zorunda bırakılıyor. Bu açık ve net olarak insanlara yapılmış bir zulümden öte bir şey değildir. Türkiye’deki tüm ilerici, laik, demokrat ve yurtseverlerin güçlerini bir araya getirerek buna bir çözüm aramaları gerekiyor. Bu sadece Alevilerin sorunu değil ve Türkiye’de sadece Alevilerden ibaret değildir. Tüm laik, aydın, yurtsever kesimlerle diyaloğa geçerek en geniş şemsiye altında laik bir Cumhuriyet için çözüm arama zorunluluğumuz var. Küçük küçük mikro mitingler ile bu sorunlar çözülemez. Bu şekilde olmayacağının örneklerini gördük.”
Hiçbir ülkenin anayasasında din dersinin zorunlu olmadığına dikkat çeken Mehmet Çamur, “Bir tek Kenan Evren’nin çıkardığı 12 Eylül Anayasası’nda din dersinin zorunluluğu var. Terör örgütü lideri FETÖ, ‘Şu Kenan Evren’nin çok günahı var ama şu zorunlu din derslerini anayasaya koyduğu için cennetliktir’ diye konuşmuştu. Bunun kimin işine yaradığı da gayet açık. Ellerinde bu kadar yetki varken hükümet neden zorunlu din derslerini kaldırmadı veya böyle bir öneri getirmedi” diyerek şöyle devam etti:
“Halen 12 Eylül Anayasası, yüzde 10 barajı kaldırılmadı, zorunlu din dersi dayatılıyor, sendikalar kısıtlanıyor ve siyasi partiler iktidarın cenderesinde. Ancak bu hükümet halen faşist 12 Eylül Anayasası’nın getirmiş olduğu ilke ve kurallara dört elle sarılmış ve bize demokrasi naraları atıyorlar. Biz bunlara inanmıyoruz. Tüm herkes kendi çocuğuna kendi inancını kendi vermelidir. Devlet dini finanse etmemelidir.”