PİRH- Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Diyanet’in kadınları ve kazanımlarını hedef alan hutbelerine tepki göstererek, kadın düşmanlığına karşı mücadele vurgusu yaptı.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından camilerde okutulan hutbeler üzerinden kadınların kazanılmış haklarının hedef alınmasına bir tepki de Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan geldi.
Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) yaptığı açıklamada, 1 Ağustos’ta kadınları giyimleri üzerinden hedef gösteren Diyanet’in bu haftaki “Kul hakkı ateşten gömlektir” başlıklı hutbesine dikkat çekerek kadınların kazanılmış haklarına yönelik her saldırının aynı zamanda toplumsal eşitliğe ve demokrasiye yönelikte olduğunu ifade etti.
“EŞİTLİKTEN, LAİK EĞİTİMDEN VE HALKIN İRADESİNDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
“Laiklik, eşit yurttaşlık, kadın hakları ve halkın iradesi saldırı altında!” başlığıyla yayımlanan açıklamada ayrıca belediye başkanlarına yönelik operasyon da eleştirilerek, şu ifadelere yer verildi:
“15 Ağustos 2025’te Diyanet hutbesinde, kadınların eşit miras hakkı dini söylemlerle sorgulandı; “kul hakkı” denilerek eşitlik talebi itibarsızlaştırıldı. Bu söylem, Anayasa’nın eşitlik ilkesi, Medeni Kanun ve laiklik ile açıkça çelişmektedir. Kadınların kazanılmış haklarına yönelik her saldırı, yalnızca kadınlara değil, toplumsal eşitliğe ve demokrasiye yöneliktir.
Bu saldırılar yalnızca kadın haklarıyla sınırlı kalmadı. Hutbenin okunduğu aynı günün akşam saatlerinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney ve 44 kişinin hukuksuzca gözaltına alınması, demokrasiye vurulmuş bir darbedir. Belediyelere halkın oyuyla seçilen kişilerin yargı eliyle görevden alınması, seçmen iradesinin gaspıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı ile el ele, tarikat ve cemaatlerin etkisiyle okullarımız bilimden uzaklaştırılırken; hukuk yerine baskı ve keyfi yönetim anlayışıyla Türkiye karanlık günlere sürüklenmektedir.
Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu olarak; eşitlikten, laik eğitimden ve halkın iradesinden vazgeçmeyeceğiz!”
PİRHA- Dr. Zeynep Türkyılmaz, Cumhuriyet elitinin, Dersimli kadını ‘kurtarılması’ ve ‘modernize edilmesi’ gereken bir varlık olarak gördüğünü belirtti. Dr. Türkyılmaz, kız çocuklarının eğitim aracılığıyla Türkleştirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesidir” diye belirtti.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dr. Zeynep Türkyılmaz oldu.
Zeynep Türkyılmaz, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, kadın ve kız çocukları üzerinden uygulanan soykırım politikasını Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KIZ ÇOCUKLARI, DEMOGRAFİK POLİTİKANIN EN ÖNEMLİ AYAKLARINDAN”
-Dersim Tertelesi’nde kadınlar ve kız çocukları üzerinden nasıl bir politika izlendi?
“Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesi. Tam da bunun ne kadar merkezde olduğunu görerek, anlayarak konuşmak lazım. Kız çocuklarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı ailelerinden alındı, bir kısmı da okullaşmayla hayatlarında radikal değişiklik yaşadılar. Genel olarak bakıldığında bir tezatlık olduğu düşünülüyor. Nasıl oluyor da bir kısmı öldürülsün diğer bir kısmına da okul gibi insanı geliştirecek fırsatlar sağlasın! Bu durumun bir tezat olduğu ifade ediliyor ama bence bu tam da Cumhuriyet’in Dersim’e uygulamak istediği demografik politikasının en önemli ayaklarından bir tanesiydi.
1925 yılından itibaren Dersim ile ilgili hazırlanan raporlara baktığımızda bir kısmının Türk olup Kürtleşme yolunda olduğu, bir kısmının Kürtleştiği ve bunların artık kurtarılamayacağı ve Türk olup yeniden Türklüklerine kavuşturulabilecek olanların kurtarılması gerektiği yazıyor. Beyaz adamın orada yaşayan yerlileri kurtarma, özgürleştirme misyonu varsa Cumhuriyet eliti de kendisine Dersim’i özgürleştirme, kurtarma misyonu olduğuna inanıyor ve burada da kadınlar ve kız çocukları çok temel bir noktada oluyor.”
-Bir taraftan kız çocukları öldürülürken bir taraftan da okullarda eğitilmesini nasıl değerlendirmek lazım?
“Şükrü Kaya’nın, askeri operasyonun başladığı haziran ayında jandarma ile yazışmasında ‘Dersim’de Kürtleşme var, Dersimli kadınlar Dersimli erkeklerden daha önce Kürtleşiyor ve onun için bizim onları kurtarmamız lazım’ diyor. Peki kurtarılmayacak olanlara ne oluyor? Bazı bölgeler tümden imha ediliyor, bazı bölgelerdeki kız çocuklarının ise alınmasına izin veriliyor ve bu şekilde bir kadın politikası yürütülüyor. Yeni kuşak kız çocuklarının eğitimle yeniden Türkleştirileceğine inanılıyor. Türkleşen kız çocuklarının kendilerine Türk aileler kuracaklarına, Türkleşmiş evler yaratacaklarına ve yeniden Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli’ye erişileceğine inanıyorlar. Bu sebeple aslında Dersim’de yaşanan soykırımı konuşurken kadın konusunu her zaman en öne alarak konuşmamız gerekiyor. Çünkü kimin hayatta kalıp eğitim alacağına, kimin subay ailelerine verileceğini ve kız çocuklarının bir mal gibi dağıtılabileceği aslında bir önceki dönemin köleliğine çok benzeyen bir hikaye.
Okullaşma ilk başta bu Elazığ’da hali hazırda var olan kız enstitüsüne eklenen bir yatılı okul vasıtasıyla yürütülüyor ve bunun fikrini oluşturan en temel insanlardan biri Şükrü Kaya, uygulamasını yapan ise Abdullah Alpdoğan. Şükrü Kaya, daha önceki dönemde aslında Ermeni soykırımında çok ciddi roller üstlenmiş birisi. Ermeni çocuklarının toplandığı, bir kısmının Türkleştirildiği; son derece benzer uygulamalar. Yani bu açıdan devamlılıklar var. Daha önceki deneyimlerden edinilenlerden kız çocuklarına dair politikaların burada birebir hayata geçirildiğini görüyoruz.”
“KAYBEDİLEN KIZ ÇOCUKLARINA AİT BİLGİLERE ULAŞMAK ÇOK ZOR”
-Neden şimdiye kadar kaçırılan kız çocuklarının akıbetine ilişkin net bilgilere ulaşılamadı?
“Kaybedilen kız çocuklarıyla ilgili bilgilere ulaşmak çok zor elde edilebilecek bir şey. Zaten 1947 yılına kadar herhangi bir normalleşme yok. Kız çocuklarının özel kimlikleri var, hareketleri sınırlı ve yaşadıkları çok ciddi bir travma var. Kimsenin ses çıkartıp başkalarını arayacak hali yok. Ama 1960’lardan itibaren bir hareketlenme görüyoruz, Haydar Kang’ın Cumhuriyet arşivinde nasıl ailesinin yakıldığını anlatıyor ve yavaş yavaş bir yerlerden çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Ama şimdi kız çocuklarına dair bir şey göremiyoruz. Çünkü ailelerinden koparılmış, tamamen farklılaşmış ve bir kısmının geriye dönme fikri bile yok. Çünkü geridekilerini kendisinden çok uzak görebiliyor, bir kısmı da geri dönmeye utanıyor, ne yapabileceğini bilmiyor.
Tabii bu süreçte yaşadıklarının travmatik deneyimler olduklarını ve ailelerinden alınan çocukların özellikle kız çocuklarının imkanlarının çok sınırlı olduğunu ve çok azının buna dair bir şey yapabilecek durumda olduğunu anlamamız lazım. Erkek çocuklarına dair çok daha az şey biliyoruz. Bir kaç çocuğun askeri okula verilme örneğini biliyoruz. Onlar zaten bir devlete eklemlenmiş durumda ve oradan tamamen çıkıp bağımsızlaşıp eski kimliğine dönmesi son derece radikal bir şey olurdu ve 60’lar, 70’ler Türkiye’sinde çok da mümkün olmazdı. Hem kendileri için hem de aileleri için korktular. Ama 90’dan itibaren biz bunları konuşmaya başladığımızda da hani bir kısmı için zaten çok geçti. Bir kısmı içinse bulunmaları çok zordu. Çünkü bu insanlar zaten kendilerini belli etmek istemiyorlardı.
Çünkü travma ve soykırım aslında biten bir süreç değil. Yani bu insanlar hayatlarını radikal olarak değiştirmek zorunda kalmışlar. Böyle bir mekanizmaya maruz bırakılmışlar ve bu mekanizmayı kırıp çıkmanın ne kadar da zor olduğunun farkındalar. Çok uzun sürede insanlar özellikle Dersim dışındakiler bunu bir isyan anlatısı içerisinde kurdukları için de bir kahramanlık anlatısı içinde bu tür kurbanlık hikayeleri aslında çok da değer görmedi. Ancak 90 sonrasında 1938’in nasıl sistematik bir soykırım politikası olduğunu algılamaları kayıplarını aramaya başlamalarıyla mümkün oldu.”
-Cumhuriyet döneminde, soykırım politikasında kadının önemi nedir, nasıl bir politika uygulandı?
“Kadınlar üzerinden bir toplumu yeniden dizayn etmek, toplum mühendisliğinin temelinde var. Bu uygulamaları soykırımlarda görüyoruz. Aileyi dönüştürmeye çalışıyorlar. Aile kadındır, kız çocuğudur, annenin çocuğa vereceği eğitimdir. Yani bunu direkt olarak hedefler bütün soykırım rejimleri. Yani bunun için Amerikan yerlileri ve Avustralya’daki yerliler, bu tür yatılı okullar veya kadınların kaçırılması benzeri uygulamalara maruz bırakılmıştır. 1915 ve ondan öncesinden çok etkilendikleri ve Osmanlı döneminde olan yatılı misyoner okulları gibi misyoner okulu kurmak istiyorlar. Bunun için de işte ismi İzmir’de misyonerlikle alakalandırmış ama kendini Türk misyoneri olarak gören Sıdıka Avar’ı bir şekilde Elazığ’a getirerek bunu gerçekleştiriyorlar. Aslında bunlar soykırım süreçlerinde çok görülen uygulamalar. Bir kısmı başarıya ulaşmış bir kısmı daha kısmi başarıyla gördüğümüz uygulamalar.
Cumhuriyet eliti, Dersimli kadınlara yapılan etnografik çalışmalara da çok fazla yer veriyor. Kadınların diğer bölgelere göre daha rahat yaşadığından, erkeklerden kaçınmadığından, güler yüzlü olduğundan, yabancılarla sohbet edebildiğinden, kılık kıyafetlerinin kapalı olmadığından bahsediliyor. Bu özellikleri Alevi Kızılbaş olmasından kaynaklı olduğunu görmemiz gerekiyor. Cumhuriyet eliti, Dersimli kadını Orta Asya’daki İslamiyet öncesi, Şama gelenekleri sürdüren ve onun için kurtarılması gereken kadın toplulukları olarak düşünüyorlar. Cumhuriyet projesiyle bu duruma ‘kadınlar nispi ölçüde daha rahat ve özgürler ama ortaçağ dünyasında yaşıyorlar, o yüzden bunların modernize edilmeleri lazım’ diyorlar. Modernite aynı zamanda Türklükle eşleştiriliyor. Dili değişecek, kılığı kıyafeti değişecek, okullaşma olacak, gündelik hayatında kullandığı her şey değişecek.”
-Cumhuriyet döneminde, Dersimli anne neden düşman olarak görüldü?
“Dersimli annelerin hedef alınması gibi bir hikaye var burada. Yani Dersimli anneliğin meşru bir annelik olmadığı, çocuğunu Kürtleştiren bir annelik olduğu için tehlikeli bir annelik. Bu yüzden anne çocuk ilişkinin kırılması gerekiyor ki bundan dolayı aslında yatılı okul projesi yapılıyor. Çocuk ailesinin kültüründen uzak tutulacak, onun dilini konuşmayacak, onun gibi yemek pişirmeyecek gibi… Cumhuriyet’in Dersim politikasında en başarılı olduğu şeylerden birisi de annenin çocuğuna olan aktarımını kırmak. Kız çocukları yatılı okula gelip artık Sıdıka Avara’ya ‘anne’ dedikleri ve onu örnek aldıkları bir kız çocuğu modeli gelişti.
Burada gördüğümüz şey; Dersimli annenin, anneliğinin elinden alınması. Yani sen biyolojik anne olabilirsin ama onun hayatını belirleyen, onun kültürünü, yaşamını, görgüsünü geliştirecek olan anne sen değilsin. Yani sen bunu meşru olarak yapamazsın, bu hak elinden alınıyor. Annelik sadece doğurmayla ilişkili bir şey değil. Bu tamamen Dersimli annelerden 1938’le birlikte alınıyor ve bu ilişki benim görebildiğim kadarıyla uzun solukta da belirleyici olan bir kırılma. Bir anne var ama sonuç olarak dili, konuşmayı, görgüyü öğrendiğiniz yani sizi şekillendiren başka bir yer. Hani siz annenize saygı duyabilirsiniz ama onu bir bilgi kaynağı olarak görmeme hali… Anne ile çocuk arasındaki hiyerarşinin büyük bir anlamda kırıldığını görüyoruz. Tabii ki 1938 çok büyük bir kırımdı ama 1947’den sonra dönmek ve belirli bir noktada toparlanmak mümkün oldu. 1990 süreciyle yaşananlar, özellikle köy yakmalarıyla yaşanan süreçler geri dönüşleri daha azalttı. Artık Dersim’e gittiğiniz zaman kadınlar yalnız yaşadığı ve hani o toplumsal, yani yaşlı ve gencin bir arada yaşayıp birbirini desteklediği, bir arada yaşamını sürdürdüğü o toplumsal yapının da büyük ölçüde zarar gördüğünü söylemek mümkün.”
PİRHA-DEM Parti Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerine ilişkin Adalet Bakanlığı’na soru önergesi verdi. Koçyiğit, “Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının tutuldukları koşullar, maruz bırakıldıkları sorunlar ve bu koşulların sebep olduğu tahribatlara dair bir çalışmanız var mıdır?” diye sordu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerini araştırmak için yaptığı incelemenin ardından yayınladığı rapor üzerine Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a soru önergesi sundu.
“BİRÇOK SORUN TESPİT EDİLDİ”
Koçyiğit, soru önergesinin gerekçesini şöyle açıkladı:
“9 kız çocuğuyla toplam 15 kez gerçekleştirilen görüşmelerde; kız çocuklarının işkence ve kötü muamele kapsamında değerlendirilen çıplak aramaya maruz bırakıldığı, hastaneye sevk sırasında ve kendi aralarında çıkan tartışmaya müdahale esnasında kelepçe kullanıldığı, kurum içi gerçekleştirilen etkinliklerden çocukların yararlandırılmadığı, birlikte gerçekleştirilen etkinliklerin çocuklara özgü biçimde düzenlenmediği, kız çocuklarının bulundukları koğuşta ısıtmanın yetersiz olduğu, çocuklara koğuş temizliği ve kişisel hijyen için yeterli miktarda ve yeterli sıklıkta hijyen ürününün sağlamadığı, kantin fiyatlarının çok yüksek olması nedeniyle çocukların cezaevinde derin yoksulluk etkilerini ve regl yoksulluğu yaşadığı, yemeklerin hijyen koşullarına göre hazırlanmadığı, çocuklara mevsimine uygun meyve ve benzeri gıdaların sağlanmadığı, özel beslenme düzenine ihtiyaç duyan çocuklara özgü menülerin oluşturulmadığı ve yemek dağıtımında çocukların özel durumlarının gözetilmediği, kahvaltı öğünün yer almadığı, kantin fiyatlarının yüksek olduğu, kantinde istenilen ürünlerin yer almadığı, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan ailelerin çocuklarına maddi destek sağlayamaması nedeniyle kantinden ihtiyaçlarını gideremedikleri gibi birçok sorun tespit edilmiştir.”
“KIZ ÇOCUKLARININ ÇIPLAK ARAMAYA MARUZ BIRAKILDIĞI DOĞRU MU?”
Önergede, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a cevaplaması üzere şu sorular yöneltildi:
*Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlalleri üzerine raporunu Bakanlığınız incelemiş ve tespitler hakkında yerinde bir soruşturma başlatmış mıdır?
*2024 yılı itibarıyla cezaevlerinde kaç çocuk bulunmaktadır? Kaçı kız çocuğudur?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının tutuldukları koşullar, maruz bırakıldıkları sorunlar ve bu koşulların sebep olduğu tahribatlara dair bir çalışmanız var mıdır?
*Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, çocukların tutulduğu cezaevlerinde denetim yapabilmekte midir? Yapamıyorlarsa gerekçesi nedir?
*Kız çocuklarının kadın cezaevlerinde tutulduğu ve cezaevlerinde kız çocuklarına dair bir bölümün bulunmadığı aktarımları doğru mudur? Doğru ise gerekçesi nedir?
*Kız çocukların tutulduğu cezaevlerinde pedagog var mıdır? Hangi cezaevlerinde pedagog istihdam edilmiştir?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerine ilişkin son 5 yıldır Bakanlığınıza yapılan başvuru sayısı kaçtır? Kaçı hakkında soruşturma başlatılmıştır?
*Cezaevlerindeki kız çocuklarının düzenli izleme ve denetim gibi mekanizmaların sağlanması için Bakanlığınız bir adım ataca mıdır?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının maruz bırakıldığı hak ihlallerinin önlenmesine dair bir girişimde bulunacak mısınız?
*Kız çocuklarının çıplak aramaya maruz bırakıldığı doğru mudur? Doğru ise failler çocuğun cinsel istismarı suçundan yargılanacak mıdır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının yeterli ve dengeli beslenmesi neden sağlanmamaktadır?
*Kız çocuklarına kelepçe takılmasının izahı nedir? 18 yaş altı çocuklara kelepçe takılmasının yasal dayanağı var mıdır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının hijyen koşulları neden sağlanmamaktadır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının maruz bırakıldıkları işkence ve cinsel istismar konusunda sorumluluğu bulunan görevli ve yetkili kişilerin belirlenmesi ve haklarında gereken yasal işlemlerin uygulanması konusunda adli ve idari bir soruşturma başlatılmış mıdır?
*Çocuk adalet sisteminde bir çocuk hakları temelli bir değişim planlanmakta mıdır?
*Çocuk hakları sözleşmesi çerçevesinde çocuk cezaevlerinin kapatılmasına yönelik bir çalışma var mıdır?
PİRHA- Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Kız okulları kurulabilir” şeklindeki skandal açıklamasına tepki gösteren Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca,”Eğitimde laik ve bilimsel uygulamalar zaten pek yok ama kalan son bir iki uygulamayı da ortadan kaldırmayı aklınızdan bile geçirmeyin” dedi.
Hemen her eğitim öğretim döneminde harem selamlık eğitim tartışmalarının yaşandığı Türkiye’de, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin skandal bir çıkışa imza attı.
İktidara yakın bir televizyon kanalında konuşan Tekin, ailelerin, “Kızımın erkeklerin olduğu yerde olmasını istemiyorum” dediğini savunarak, “Ancak biz bu kızlarımızı eğitime dahil etmeliyiz. Karma eğitim önemlidir. Ancak ihtiyaç duyulması halinde kız okulları kurulabilir” sözlerini kullandı. TBMM Genel kurulda söz alan Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Sözcüsü ve Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, bakanın skandal çıkışına tepki gösterdi.
Perihan Koca, “Eğitimde laik ve bilimsel uygulamalar zaten pek yok ama kalan son bir iki uygulamayı da ortadan kaldırmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Kız çocuklarının üzerinden ellerinizi çekin” dedi.
Koca, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“TBMM Genel Kurulu’nda dün çiçeği burnunda Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ‘Kız çocuklarını okula göndermeyen ailelerin ilk söylediği şey ‘Erkeklerin olduğu yerde olmasını istemiyorum’ oluyor. Karma eğitim esas ama kız okulları kurmak gerekiyorsa kurulur.’ beyanına ilişkin konuştum. Her ne kadar sözlerimi zaman sınırı dolayısıyla tamamlayamamış olsam da bu düşünceler karma eğitimi adım adım ortadan kaldıracak olan adımların ilkidir. Kız ve oğlan çocuklarının ayrı okullarda okumasının hiçbir bilimsel gerekçesi yoktur. Meclis sıralarında oturan bazı vekiller daha önce kız çocuklarının 14 yaşında evlenebileceklerini de ifade etmişlerdi. Bu söylemler toplamda çocuklara yönelik bir bakışı ifade ediyor. Bu bakış kadınları ikinci sınıf gören ve onu erkeklerin nesnesi olarak gören bir bakıştır. Eğitimde laik ve bilimsel uygulamalar zaten pek yok ama kalan son bir iki uygulamayı da ortadan kaldırmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Kız çocuklarının üzerinden ellerinizi çekin.”
TBMM Genel Kurulu'nda dün ćiçeği burnunda milli eğitim bakanı Yusuf Tekin'in "Kız çocuklarını okula göndermeyen ailelerin ilk söylediği şey 'Erkeklerin olduğu yerde olmasını istemiyorum' oluyor. Karma eğitim esas ama kız okulları kurmak gerekiyorsa kurulur." beyanına ilişkin… pic.twitter.com/Hlrq7SYTQf
PİRHA-Tunceli Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne bağlı ‘Sevgi Evi’nde kalan kız çocuklarının, il dışı gezisinde kurum personeli E.Ç.’nin tacizine uğradıkları iddiası üzerine valilik idari, savcılık da adli soruşturma başlattı.
Tunceli Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bağlı sevgi evinde kalan kız çocukları, kurum çalışanı E.Ç.’nin de eşlik ettiği Urfa ve Mardin gezisine katıldı. Gezi sırasında, iddiaya göre, bazı kız çocukları, E.Ç.’nin kendilerine tacizde bulunduğunu, kurumda çalışan başka personele anlattı. Personel de bunu kurum psikoloğuna iletti. Psikolog, çocuklar ve E.Ç. ile görüşerek durumu kuruma bildirdi. Tunceli Valiliği, soruşturma başlatarak, olayla ilgili tutulan tutanakları cumhuriyet başsavcılığına gönderdi.
VALİLİK VE SAVCILIK SORUŞTURMA BAŞLATTI
İdari soruşturma başlatan Tunceli Valiliği’nce iddiaların asılsız olduğunun anlaşıldığı ancak adli makamların da durumu incelemesi için raporların savcılığa gönderildiği belirtildi.
Yapılan açıklamada, şöyle denildi:
“İddialara ilişkin süreç konunun hassasiyeti nedeniyle titizlikle takip edilmiş, söz konusu iddiaların tarafımıza ulaşmasına müteakip Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğümüzce ivedilikle inceleme başlatılmış, Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’müz ve Sağlık Müdürlüğü’müz tarafından konunun uzmanı psikolog görevlendirilmeleri yapılmıştır. Uzman psikolog ve sosyal çalışma uzmanları tarafından yapılan incelemeler neticesinde düzenlenen raporlarda iddiaların asılsız olduğu değerlendirilse de konunun adli makamlarca da incelenmesi için tanzim edilen raporlar Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.”
Valiliğin raporları göndermesinin ardından Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı da çok yönlü adli soruşturma başlattı.
PİRHA – Eğitim Sen, Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızının beyanları sonucu ortaya çıkan çocuk istismarı hakkında basın toplantısı düzenledi. Yapılan açıklamada “Toplumu ve özellikle eğitim sistemini dini kurallara göre yeniden düzenleyerek ‘dindar ve kindar’ bir nesil yaratmak isteyen AKP iktidarı; MEB, Diyanet İşleri Başkanlığı ve dini tarikat ve cemaatler ile iş birliği içinde eğitimi dinselleştirmeye çalışmaktadır” denildi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), tarikatçı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızının beyanları sonucu ortaya çıkan çocuk istismarı hakkında basın toplantısı düzenledi.
Eğitim Sen Genel Merkezinde yapılan açıklamayı Genel Başkan Prof. Dr. Nejla Kurul okudu. Kurul, “Eğitim, adları istismar ile anılan, demokrasi ve laiklik karşıtı cemaat, tarikat ve vakıfların eline bırakılamaz” dedi.
“OKULLAR TARİKAT VE CEMAATLERİN ARKA BAHÇESİNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”
Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın onursal başkanı Yusuf Ziya Gümüşel’in kızının, babası tarafından 6 yaşındayken evlendirilmesine ilişkin “Bu beyanlar, çocuklara karşı işlenen ve merkezinde yine dini cemaat, tarikat ve vakıfların olduğu suçların bilinen son örneğini oluşturuyor. Siyasi iktidarın dinselleştirme politikaları ve uygulamalarıyla, okulların neredeyse tarikat ve cemaatlerin arka bahçesine dönüştürüldüğü eğitim sisteminde, üstü örtülen, duyulmayan istismar ve tecavüz suçlarının çok daha fazla olduğunu tahmin etmek güç değildir” ifadelerini kullandı.
Nejla Kurul, söz konusu skandal ile ilgili şu ana kadar siyasi iktidar ile vakıfla protokoller imzalayan MEB’in, tatmin edici bir açıklama yapmadığına vurgu yaparak şunları söyledi:
“Tarikat ve cemaatler istedi diye İstanbul Sözleşmesi’ni geri çekenler, Ensar Vakfı’ndaki tecavüzler ortaya çıktığında ‘bir defadan bir şey olmaz’ diyenler, her istismar olayından sonra basını susturarak olayın üstünü kapatmaya, çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmaya çalışanlar, büyük bir toplumsal öfkeye yol açan bu insanlık suçu karşısında da yine ve yeniden suskunluğa bürünmüştür.
Çocuğa yönelik istismar vakalarının Adalet Bakanlığı verilerinde artık paylaşılmaması, siyasi iktidarın sorunu çözmekten uzak tutumunu bizlere bir kez daha gösterirken, 2019 verileri bile durumun korkunç boyutuna dair fikir vermektedir.
TÜİK’in 2019 verilerine göre, güvenlik birimlerine suç mağduru olarak gelen 206 bin 498 çocuğun yüzde 15,2’si cinsel suçlardan mağdur olmuştur. Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı adli istatistiklere göre, Türkiye’de 2019’da ‘cinsel dokunulmazlığa karşı suç’ kapsamında 49 bin 57 dava açılmıştır. Bunların 22 bin 689’unu çocuklara yönelik cinsel istismar suçları oluşturmuştur. Yine Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre, 2012’de çocuğun cinsel istismarı davalarında suç sayısı 17 bin 589 iken, 2019’da bu sayı 22 bin 689’a çıkmıştır. İnsan Hakları Derneği’nin İstanbul Şubesi Çocuk Hakları raporuna göre ise 2002’den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yapmıştır.
“EĞİTİM SİSTEMİ DIŞINDA BIRAKILAN KIZ ÇOCUKLARI NEDEN TAKİP EDİLMİYOR?”
MEB’e Soruyoruz: Eğitim sistemi dışında bırakılan kız çocukları neden takip edilmiyor?
Eğitime erişen çocukların şiddete ve istismara maruz kalma durumunda ilgili mekanizmalara erişimi daha kolay olmaktadır. Ancak Türkiye’de milyonlarca kız çocuğu eğitimin dışında bırakılmıştır. Eğitime devam etmeyen kız çocukları şiddet, istismar riski altında yaşamlarını sürdürmekte, çocuk yaşta evliliğe maruz bırakılmaktadır.
Anayasa’nın 42. maddesinde ‘Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz’ hükmü belirtilmiştir. Devletin eğitim ve öğretim alanındaki yükümlülükleri ise MEB eliyle yaşama geçirilmektedir. Ancak 6 yaşında evlendirilen kız çocuğunun eğitime erişip erişemediği bilinmemektedir, zorunlu eğitimin ise dışında bırakıldığı düşünülmektedir. Bu durumda, Milli Eğitim Bakanlığı’na soruyoruz, eğer okula gidememişse MEB bunu neden takip etmemiştir?
Toplumu ve özellikle eğitim sistemini ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına uygun olarak dini kurallara göre yeniden düzenleyerek ‘dindar ve kindar’ bir nesil yaratmak isteyen AKP iktidarı; MEB, Diyanet İşleri Başkanlığı ve dini tarikat ve cemaatler ile iş birliği içinde eğitimi dinselleştirmeye çalışmaktadır. Bu anlayışla, kadını ve kız çocuklarını eğitimden dışlayan, eve kapatan, güçsüzleştiren ve sömüren bu cinsiyetçi, mezhepçi, ayrımcı anlayışın okulların içine girmesine izin vererek, bunlara aktarılan özel ve sınırsız kaynaklarla özel yurt ve evlerde çocukları tecavüze, istismara ve şiddete açık hale getirmektedir. Üstelik siyasi iktidarın şiddet ve istismar faillerinin elini kolaylaştıran yasal düzenlemeleri ve özellikle kadına ve çocuğa yönelik şiddet ve istismardan yargılananları koruyan ve cezasız bırakan yargı kararları mağduriyetleri derinleştirmektedir.
MEB’in görevi çocuk ve gençleri tarikat ve cemaatlerin eline bırakmak değil, insanlığın ortak evrensel değerleri doğrultusunda yetiştirmek, temel insan hakları ve çocukların yararını gözetecek, çocuk ve gençlerin eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak somut adımlar atmak olmalıdır.
Özellikle kız çocuklarının durumu ile ilgili derhal çözüm bekleyen ciddi sorunların var olduğu Türkiye’de, çözüme dair yaklaşımların sistematik, yapısal ve sürdürülebilir olması gerekmektedir.
Bu nedenle;
İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme iptal edilerek, sözleşme etkin biçimde uygulanmalıdır.
Kız çocuklarının ilköğretimde okul terklerinin azaltılması için önlemler alınmalı, okullaşma oranları yükseltilmeli ve eğitim öğretim müfredatı, cinsiyet eşitliği perspektifi esas alınarak yeniden düzenlenmelidir.
Risk altındaki kız çocuklarının belirlenmesi ve korunmaları için gereken erişim ve müdahale ilgili mekanizmalar tarafından derhal sağlanmalıdır.
Siyasi iktidar, Millî Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulu aracılığıyla uluslararası sözleşmelere atılan imzaların gereğini yapmalı, toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi tüm kademelerde ve üniversitelerin tüm bölümlerinde ders olarak okutulmalıdır.
6 yaşındaki çocukları evlendiren, istismarı meşrulaştıran gerici, ataerkil zihniyetinizi kabul etmiyoruz! Çocuklarımızı karanlığınıza teslim etmeyeceğiz. Laik, eşit ve demokratik bir eğitim, çocuklarımıza özgür bir dünya bırakma mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!”
Suudi Arabistan, 15 yaş altındaki çocukların evlenmelerine yasak getirdi. 18 yaş altında olanlar için ise mahkemenin özel izni gerekecek. Bu tür evlilik yapan kişilere cezai işlem uygulanacağı belirtildi.
Ülkenin resmi haber ajansı SPA’da yer alan habere göre, bakanlığın ‘Çocukları Koruma Kanunu’ndaki yeni düzenlemede, “Mahkemelerin, evlenmek için başvuru yapan kişilerin evliliklerini tamamlamadan önce kız veya erkek olsun 18 yaş altında olup olmadığını kontrol etmesi ve çocukların zarar görmeyeceği bir şekilde özel mahkemelere yönlendirmesi gerekir” ifadelerine yer verildi.
Çocuk hakları örgütlerinin uzun süredir çocuk yaşta evliliklerin önüne geçilmesi için yürüttüğü kampanyaların ardından, kadın hakları konusunda düzenlemeler yapan Suudi Arabistan’da, daha önce de kadınların ehliyet alabilmesinin önü açılmış, ardından kadın izleyicilerin futbol müsabakalarına girmesine izin verilmiş ve kadınların eşlerinin izni olmadan yurt dışına çıkabilmeleri için yasa değişikliğine gidilmişti.
PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği GYK Üyesi Özgür Kaplan, Diyanet’in tüm hayatı işgal eden misyoner bir kurum olduğunu belirterek, “Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı ve tüm mal varlığı kız çocuklarının eğitim/öğretimine aktarılmalıdır” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği GYK Üyesi Özgür Kaplan, okulların açıldığı bugün sosyal medya hesabından bir mesaj yayınlayarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını istedi.
Kaplan, “Diyanet İşleri Başkanlığının, İslamın, ahlak ve inanç esaslarını devlet adına kamu hizmeti olarak yürütmesi, ülkemizde “kamusal alan” olarak tariflenen tüm alanları dincileştirmesi anlamına gelmektedir” dedi.
Kaplan, “Diyanet İşleri Başkanlığı, bir bütün olarak toplumun ahlaki değerlerinden doğa ile kurduğu ilişkiye, kültürlerarası diyalogların nasıl olması gerektiğini belirlemeye kadar uzanan ve tüm hayatı işgal eden misyoner bir kurumdur” ifadelerini kullandı.
Diyanet’in insan vicdanını körelten ve zamanla kendinden olmayana düşmanlığı öğütleyen bir kurum olduğunu vurgulayan Özgür Kaplan, “Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı ve tüm mal varlığı kız çocuklarının eğitim/öğretimine aktarılmalıdır” önerisinde bulundu.
İran Parlamentosu Kadın Grubu, 16 yaş altı kız çocuklarının evliliğinin yasaklanması için hazırladığı yasa tasarısını meclise sunacak. İran’da 13 yaşından küçük kız çocuklarının evlilik engeli bulunmuyor.
İran Parlamentosu Kadın Grubu, çocuk evliliklerini sona erdirmek amacıyla ’16 yaş altı kız çocuklarının evliliğini’ yasaklayan bir yasa tasarısı hazırladı.
İran Parlamentosu Kadın Grubu Üyesi Tayyibe Siyavuşi, yerel basına yaptığı açıklamada çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarının konusunu çözmek için hazırladıkları yasa tasarısının önümüzdeki hafta meclis genel kuruluna getirileceğini açıkladı.
İran’da yürürlükteki medeni kanuna göre evlilik yaşı kız çocuklarında 13, erkek çocuklarında ise 15. Parlamentodaki Kadın Grubu Üyesi Pervane Mafi de bu düzenlemeyle özellikle zorla evlendirilen kız çocuklarına yardım etmeyi hedeflediklerini belirtti. (HABER MERKEZİ)
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Cumali Atilla’nın eşi Lütfiye Atilla, anaokulu çağındaki kız çocuklarına başörtüsü takıldığı etkinliğe katıldı. Bu çocuklarla birlikte çektirdiği fotoğraflar belediyenin internet sitesinde yayınlandı.
Diyarbakır’da faaliyet yürüten Nuriye Çelebi Eser Minikler Kur’an Kursu tarafından eğitim verilen anaokulu çağındaki kız çocukları için organize edilen etkinlikten skandal fotoğraflar belediyenin internet sitesinde yer aldı.
Cîgerxwîn Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlikte küçücük kız çocuklarının başları başörtüsü ile bağlandı. Kız çocuklarına pembe renkte, erkek çocuklarına ise mavi renkte tek tip kıyafetlerin giydirildiği etkinlikte, çocuklarının başlarına “Ben kur’an okuyorum” yazılı taçlar da takıldı.
Belediyenin internet sitesindeki paylaşımda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Cumali Atilla’nın eşinden bahsedilirken “Hanımefendi Lütfiye Atilla” ifadeleri dikkat çekti.
PİRHA – PSAKD Ankara Şubesi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dün yaptığı açıklamalarına tepki göstermek için bugün saat 17.00’de Kızılay Sakarya Meydan’da protesto edecek.
Diyanet İşleri Başkanlığı, web sitesinde bulûğ yaşının alt sınırını kızlarda 9, erkeklerde 12 olduğunu belirterek, bulûğ çağına girmiş olanların dinen nikahlanabileceğini belirtti. Bunun üzerine sosyal medya üzerinden Diyanet İşleri’ne tepkiler geldi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ankara Şubesi de Diyanet İşlerinin sanal ortamda kınanmasının yetersiz olduğunu belirterek bugün saat 17:00’de Kızılay Sakarya Meydan’da protesto edecek.
PSAKD Ankara Şubenin protestoya çağrısı ise şöyle:
“9 yaşında kız çocuğu evlendirilebilir diyen Diyanet İşleri’ni kınıyoruz. Sadece sanal ortamda, sosyal medyada hak aramak yerine, çocuklarımızın geleceğini kurtaracağımızı düşünen tüm duyarlı yurttaşları siyasal İslamın temsilcisi AKP’nin yani bugün bizlere dayatılmak istenen
Diyanet’in tek taraflı dayatmalarına sessiz kalmayan yurtseverleri saat 17:00’de bekliyoruz.”
Hatay İl Müftüsü Hamdi Kavillioğlu, Narlıca Hz. Ayşe Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde velilere yönelik verdiği konferansta, İslam’a göre, çocukların anne ve babaları üzerinde bazı hakları olduğunu kaydederek, bunlardan birinin de çocuğun ergenlik çağına eriştiğinde babası tarafından evlendirilmesi olduğunu bildirdi. Kavillioğlu kız çocuklarının 9-15 yaş arsında evlendirilebileceğini savundu.
Antakya gazetesinde yer alan habere göre Müftü Kavillioğlu, İslam’a göre çocukların anne ve babaları üzerinde, ‘Güzel bir isim koymak’, ‘İyi bir eğitim ve terbiye vermek’, ‘Çocuklara güzel davranmak’ ve ‘Evlilik çağına geldiğinde evlendirmek’ gibi bir takım hakları olduğunu söyledi.
Kavillioğlu, çocuğun evlilik çağı ile ilgili olarak, “Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biri de, buluğ çağına erişince çocuğunu evlendirmesidir. Hem Kur’an-ı Kerim hem de Hz. Peygamber (s.a.v), gençlerin ve yetimlerin buluğ çağına erince evlendirilmelerini emretmektedir” açıklamasında bulundu.
Buluğ çağı, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kızlarda 9-15, erkeklerde 12-15 yaşları arası olarak belirlenmiştir. Yalnız İmam-ı Azam Hazretleri, buluğ çağının sonu olarak kızlarda 17, erkeklerde ise 18 yaşını kabul eder” diyerek çocuk evliliklerine destek çıktı.