PİRHA- FEDA ve DAKB, 6 Şubat depreminin “doğal afet” değil siyasal bir yıkım olduğunu belirtti. Açıklamada, Alevi coğrafyasının bilinçli biçimde yalnız bırakıldığı, Rojava ve Kobanî’de sürdürülen kuşatma ve saldırıların aynı yok etme siyasetinin devamı olduğu vurgulandı.
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ile Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) tarafından yapılan ortak açıklamada, 6 Şubat 2023’te yaşanan depremin Türkiye’de “asrın doğal felaketi” olarak sunulduğu ancak gerçekte bunun egemen devlet aklının yarattığı siyasal bir yıkım olduğu belirtildi.
Açıklamada, bu yıkımın en ağır bedelini Alevi halkının ödediği vurgulanarak, “Alevi coğrafyası bilinçli biçimde yalnız bırakılmış; yardım ve kurtarma ekipleri bilerek ve isteyerek gönderilmemiştir. Enkaz altındaki insanlar günlerce kurtarılmayı beklemiş, soğukta donarak yaşamını yitirmiştir” denildi.
Deprem sonrası hayatta kalan ve ailesini yitiren çocukların dinci-cemaatçi yapılara peşkeş çekildiği belirtilen açıklamada, bu yolla çocukların Alevi kimliğinden koparılmak istendiği kaydedildi. Açıklamada, “Alevi halkına yönelik yok sayma ve imha siyaseti, bu kez ‘doğal afet’ perdesi arkasına gizlenerek devlet eliyle bir kez daha hayata geçirilmiştir” diye belirtildi.
“KOBANÎ’DE AYNI YOK ETME SİYASETİ DEVAM EDİYOR”
Açıklamada, bugün Suriye’de, Rojava’da farklı araçlarla aynı yok etme siyasetinin sürdüğü belirtildi. Arap Alevilerin, Türkiye destekli HTŞ çeteleri eliyle yeniden soykırım saldırılarına maruz bırakıldığı ifade edildi.
Bu imha politikalarının yalnızca Alevilerle sınırlı olmadığı vurgulanan açıklamada, Dürziler, Hristiyanlar, Süryaniler ve Êzidîlerin de Ortadoğu’nun kadim halkları ve inançları olarak tekçi ve cihatçı bir zihniyetle topyekûn yok edilmek istendiği belirtildi. Bu saldırıların geçici olmadığı, uygun zamanı kollayan ve süreklilik taşıyan bir yok etme siyaseti olduğu kaydedildi.
“KOBANÎ, ALEVİ İNANCININ HAFIZASINDA KERBELA’NIN BUGÜNKÜ ADIDIR”
Kobanî’nin bu zulmün en yakıcı örneği olduğu vurgulanan açıklamada, “ Etrafı kuşatılmış kadim kentin suyu, elektriği, interneti kesik, çocuklar soğukta donarak can verdiler” ifadelerine yer verildi. FEDA ve DAKB, bu nedenle Kobanî’nin Alevi inancının hafızasında Kerbela’nın bugünkü adı olduğunu belirtti.
Tüm bu yaşananlar karşısında dünya devletlerinin seyirci kaldığı belirtilen açıklamada, Suriye’de Alevi halkına ve diğer kadim halklara yönelik katliamların görmezden gelindiği, Kobanî halkının açık katliam tehlikesi karşısında uluslararası güçlerin sessizliği tercih ettiği ifade edildi.
Açıklamada son olarak, “Biz Aleviler dostlarımızla yaşamı savunuyoruz, teslim olmuyoruz; Kerbela’dan Kobanî’ye direniyoruz” diye kaydedilerek, depremde ve katliamlarda Hakk’a yürüyen tüm canlar saygıyla anıldı.
PİRHA- Kobani’deki insani kriz derinleşirken, doğum hastanesinde, oksijenin tükendiği ve kuvözdeki 8 bebeğin yanı sıra tüm çocukların yaşamının tehlikede olduğunu belirtdi. SOHR ise, Kobanê’de yerinden edilenlerin kaldığı tüm okullarda elektrik, su ve ısınma bulunmadığını aktardı.
HTŞ’ye bağlıgrupların Kobani’ye yönelik saldırıları devam ediyor. 11’inci gününe giren kuşatmayla birlikte su, elektrik ve internet kesintisi yaşanıyor.
Ayrıca doğum hastanesinde, oksijenin tükendiği ve kuvözdeki 8 bebeğin yanı sıra tüm çocukların yaşamının tehlikede olduğunu belirtdi. Uluslararası sağlık kuruluşlarına ve çocuk haklarını savunan kurumlara seslenen hastane yetkilileri, “Bebeklere yönelik sessiz bir katliam gerçekleştirilmeden, kuşatma derhal kaldırılmalıdır. İlaç, yakıt, oksijen ve tıbbi malzemelerin kente girişi sağlanmalı. Halk bir felaketle karşı karşıya. Sadece kuvözdeki çocuklar değil, daha binlerce çocuk kuşatma yüzünden acı çekiyor” çağrısında bulundu.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) Efrin’den zorla göç ettirildikten sonra Tebqa ve Reqa’dan da yeniden yerinden edilen ve Kobani’deki okullara sığınan ailelerin durumuna ilişkin açıklama yaptı. Ailelerin, sert kış koşulları ve temel ihtiyaç maddelerindeki ciddi yetersizlik nedeniyle ağır bir insani kriz yaşadığına dikkat çeken SOHR, Kobanê’de yerinden edilenlerin kaldığı tüm okullarda elektrik, su ve ısınma bulunmadığını aktardı.
PİRHA- 16 baro tarafından ortak yapılan açıklamada, Kobani’de yaşanan insani krizin daha da ağırlaşmaması için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın derhal açılması ve insani yardımların bölgeye engelsiz şekilde ulaştırılması talep edildi.
Kuzey ve Doğu Suriy’de yaşanan ağır abluka ve saldırılara dair Adıyaman, Ağrı, Batman, Şırnak, Bingöl, Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Iğdır, Hakkari, Kars, Siirt, Mardin, Muş, Van ve Urfa Barosu açıklama yaptı.
Suriye’nin kuzeyinde yer alan Kobani’de devam eden çatışmalar ve derinleşen insani kriz, başta kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve hastalar olmak üzere siviller açısından hayati bir noktaya ulaştığına dikkat çekine açıklamada, “Temel gıda, sağlık ve barınma ihtiyaçlarına erişimin ciddi biçimde kısıtlandığı bu süreçte, sivillerin yaşam hakkı ağır bir tehdit altındadır” denildi.
Türkiye sınırları içerisindeki Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın kapalı tutulması ve Kobani’ye yönelik insani yardım geçişlerinin engellenmesi, uluslararası insancıl hukuk ve temel insan haklarıyla bağdaşmadığının altı çizilen açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:
“İnsani yardımların ulaştırılması, siyasal veya güvenlik gerekçeleriyle engellenemeyecek kadar yaşamsal bir zorunluluktur.
Uluslararası hukuk; çatışma bölgelerinde sivillerin korunmasını ve insani yardımların engelsiz biçimde ulaştırılmasını devletler için açık bir yükümlülük olarak düzenlemiştir. Yardım koridorlarının kapalı tutulması, insani krizi derinleştirmekte ve telafisi güç sonuçlar doğurmaktadır.
Bölge Baroları olarak; Kobani’de yaşanan insani krizin daha da ağırlaşmaması için Mürşit Sınır Kapısı’nın derhal açılmasını, insani yardımların bölgeye engelsiz şekilde ulaştırılmasını talep ediyoruz. Bu amaçla ilgili tüm mercilere yazılı başvurularımız iletilecek olup, sürecin hukuki ve insani boyutlarıyla takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.”
PİRHA- FEDA ve DAKB, 26 Ocak Kobanî’nin kurtuluş yıldönümünde yaptıkları açıklamayla, kente yönelik abluka ve saldırıların kadın özgürlük mücadelesini hedef aldığını belirtti. “Susmak tarafsızlık değil, zulme ortaklıktır” vurgusu yapıldı.
26 Ocak 2015’in Kobanî’nin kurtuluş günü olduğuna dikkat çekilen açıklamada, bu tarihin yalnızca askeri bir kazanım değil; kadın özgürlüğünün, özgür kadın iradesinin ve onurlu direnişin zaferi olduğu ifade edildi. Kobanî’de verilen mücadelenin, yaşamı savunan tarihsel bir eşik olduğunun altı çizildi.
KOBANİ YENİDEN KUŞATMA ALTINDA
Açıklamada, Kobanî’nin bugün Türk devleti ve DAİŞ artığı HTŞ çeteleri tarafından dört bir yandan kuşatıldığı belirtilerek, “İŞİD terörünü yenerek insanlığın onurunu kurtaran halk bugün yeniden abluka altındadır” denildi. Kentte elektrik, su ve internetin kesildiği, halkın açlık, soğuk ve karanlıkla teslim alınmak istendiği vurgulandı.
FEDA ve DAKB, uygulanan ablukanın ağır insani sonuçlara yol açtığını belirtti. Açıklamada, beş çocuğun soğuktan donarak hayatını kaybettiği, diğer çocukların ise temel besin maddelerine dahi ulaşamadığı ifade edildi. Yaşananların bilinçli ve planlı bir insanlık suçu olduğu vurgulandı.
“DÜN HÜSEYİN SUSUZ BIRAKILDI BUGÜN KOBANİ”
Alevi inanç ve tarihine göndermede bulunan açıklamada, “Kerbelâ çölünde Hüseyin ve yoldaşları nasıl susuz bırakıldıysa, bugün Kobanî de susuz bırakılmaktadır” denildi. Bu saldırıların kadın özgürlük mücadelesine ve halkların eşit, özgür yaşam iradesine yönelmiş açık bir saldırı olduğu ifade edildi.
Dünya devletleri, Birleşmiş Milletler ve uluslararası karar verici kurumların sessizliği de sert sözlerle eleştirildi. Açıklamada, “Hangi vicdana sığar bu? Bu zulmün adı ne zamandan beri ‘sessizlik’ oldu?” sorusu yöneltildi.
Açıklamada, Kobanî halkının yalnız olmadığı vurgulanarak, Kürdistan’ın dört parçasında ve dünyanın dört bir yanında Kürtlerin ve dost halkların ayağa kalktığı belirtildi. Bu mücadelenin, zulme boyun eğmeyen, direnişi esas alan tarihsel bir yol olduğu ifade edildi.
“Bizler Aleviler olarak Kerbelâ’dan Kobanî’ye uzanan zulüm zincirini tanıyoruz” denilen açıklamada, kadın özgürlüğünü, toplumsal adaleti ve onurlu yaşamı savunan mücadelenin dün olduğu gibi bugün de yanında olunduğu vurgulandı. Mücadelede yaşamını yitirenler saygıyla anılırken, direnen savaşçılar ve halklar selamlandı.
Açıklama, güçlü bir vurgu ile sonlandırıldı:
“Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez. Kobanî’nin özgürlüğü insanlığın özgürlüğüdür. Bütün dünyanın haramilerine karşı yaşasın özgür Kobanî!”
PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere ilişkin parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Kobani’nin, karanlığa karşı aydınlığın zaferine; karanlığa meydan okuyan kadınların öncülüğünde de cesaretin simgesine dönüştüğüne dikkat çekerek, “Askeri bir zihniyetle, silah tehdidiyle ya da güvenlikçi bir paradigmayla Suriye’de demokrasi, istikrar ve barış sağlanamaz. Esas olan diyalog, müzakere ve diplomasidir” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere ilişkin Genel Merkezimizde basın toplantısı düzenledi. Doğan, şunları söyledi:
“Suriye’deki gelişmeler ve Rojava gündemiyle ilgili bir kriz koordinasyon masası kurduğumuzu paylaşmıştım MYK’mızın bünyesinde 7/24 çalışan. Bu kriz koordinasyon masasının hazırladığı bilgileri, son gelişmeleri, yapılanları ve yapılması gerekenleri sizlerle paylaşmak üzere yeniden karşınızdayım. Daha sık buluşacağımızı da ifade etmiştim. Bugün çok anlamlı bir gün bir anlamda da. 26 Ocak Kobanî’nin IŞİD karanlığından kurtuluşunun yıl dönümü bugün. Bu cesur direnişi 11. yılında, bir kadın olarak, bir Kürt olarak, bir Türkiyeli olarak şükran ve minnetle selamlıyorum. Kobanî düşmedi, düşmeyecek! Bu kararlılıkla da çalışmalarımız devam edecek. O gün Kobanî’yi kuşatan karanlık, bir karanlık zihniyeti yaymak istiyordu. Onları destekleyen güçlere karşı kadınların öncülüğünde verilen mücadele ise insanlık onuru için verilen bir mücadelenin simgesine dönüştü. Adeta ortak bir vicdana dönüştü. Kobanî, o yüzden karanlığa karşı aydınlığın zaferine; karanlığa meydan okuyan kadınların öncülüğünde de cesaretin simgesine dönüşmüş vaziyette. Direnişin sembolü olan Kobanî işte bu nedenlerle bugün yeniden kuşatma altında. Bugünkü kuşatma Suriye ordusuna bağlı güçler tarafından yapılıyor. Bu önemli noktanın altını defaatle çiziyoruz, çizmeye devam edeceğiz.
KOBANÎ’NİN ÖZGÜRLÜĞÜ HALKLARIN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR
Kobanî’nin özgürlüğü, halkların özgürlüğü demektir; Kobanî’deki kuşatmanın yarılması, savaşmak isteyenlerin boşa çıkarılması demektir. Şimdi kriz koordinasyon masasıyla neredeyse tüm komisyonlarımız eşzamanlı olarak kesintisiz bir biçimde çalışıyor. Bir yandan diplomatik faaliyetler sürüyor, bir yandan görüşmeler yapılıyor. Bu hafta içerisinde Eş Genel Başkanlarımız başkanlığında bir heyet siyasi partilerle, muhalefet partileriyle görüşecek. Yarın Cumhuriyet Halk Partisi ile görüşecekler. Ondan sonraki günlerde de diğer siyasi partilerle; DEVA, Saadet Partisi ve Gelecek Partisi ile de planlanan bir ziyaret olacak. Gündem Suriye olacak.
ABLUKANIN YARILMASI İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Yine bildiğiniz üzere Eş Genel Başkanlarımız Tülay Hatimoğulları’nın da içinde olduğu bir heyet Rojava’ya gitmişti. Oradaki izlenimlerini ve gözlemlerini yine Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’la birlikte sizlerle paylaştılar. Önümüzdeki günlerde yapılacak bu görüşmelerin ana gündemi Suriye’deki gelişmeler, Rojava’daki izlenimler ve siyaset kurumunun yapması gerekenler olacak. Partimizin bir başka heyeti de sivil toplum örgütleri ve demokratik kitle örgütleriyle görüşecek. Bu ablukanın yarılması, bu kuşatmanın dağıtılması için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Çünkü bu bir Kürtlük meselesi değildir, bir insanlık meselesidir. Savaş ile barış arasında tercih meselesidir. O yüzden çok önemli bir mesele. Bu meseleye tüm bu kimliklerin üstünde insani ve vicdani açıdan yaklaşmak gerektiğini düşünüyoruz.
ÇÖZÜM VE BARIŞ ARAYIŞLARINI BİTİRMEYE DÖNÜK GİRİŞİMLER OLDU
Şu ana kadar gerek sahada gerek Meclis’te gerek farklı buluşmalarda ve ziyaretlerde özellikle dikkat çektiğimiz bir nokta var. Bu tarihsel anda bunun altını bir daha çizmek isteriz. Türkiye’de ne zaman iç barışa dönük bir arayış olsa, Türkiye’de ne zaman Kürt meselesinin savaş, şiddet ve silah dışı yöntemlerle çözümünün devreye girdiği bir ihtimal güçlü bir şekilde belirse; gerek Türkiye içinden gerek dışından her zaman müdahaleler, provokasyonlar olmuştur. Çözüm ve barış arayışlarını sabote etmeye, süreci bitirmeye dönük girişimler olmuştur. Suriye’de bugün yaşananları, Rojava’daki kuşatmayı da bunlardan bağımsız değerlendirmemek gerekiyor. Şimdi öncelikli olarak yapılması gereken provokatif zemine çekmek değil Türkiye’yi; aksine, çözüm ve demokratik hak arayışına alan açmaktır.
SURUÇ’TAN İSTANBUL’A KADAR DEMOKRATİK TEPKİLERE MÜDAHALE EDİLİYOR
Bakınız, günlerdir herkes ayakta. Kürtlerin, duyarlı insanların, vicdan sahibi insanların kalbi orada atıyor. Nerede kuşatma varsa orada atıyor. Rojava’da atıyor dolayısıyla. Çözüm isteniyor, kalıcı bir ateşkes isteniyor. Demokratik bir Suriye talep ediliyor. Bunlarda demokratik olmayan ne var? Hiçbir şey yok. Her şey son derece açık. İtirazımızın, isyanımızın nedeni açık. Öfkemizin nedeni açık. Gizli saklı hiçbir şey yok. İnsanlar bir araya geliyor, yürüyüşler düzenliyor. Biz bu yürüyüşlere katılıyoruz. Demokratik tepkilerini ifade ediyorlar. Bunlar çeşitli kurum, kuruluş, siyasi parti ve şahsiyetlerin birlikte yol aldığı, yürüdüğü yürüyüşler. Bunlar Türkiye’yi provokatif bir zemine çekmek için değil, aksine bunu yapmak isteyenlere dur demek için yapılan yürüyüşlerdir. Dayanışmayı büyütmek için yapılan yürüyüşlerdir. Haksızlığa, hukuksuzluğa, zulme karşı bir araya gelişlerin sesidir. Böyle değerlendirilmeli. Oysa ne görüyoruz? Suruç’tan İstanbul’a kadar bu demokratik tepkiye müdahaleler görüyoruz. Müdahale demek az kalır, doğrudan saldırı görüyoruz. Son derece demokratik olan bu eylemlere haksız ve hukuksuz bir şekilde saldırı var. İnsanların neredeyse doğrudan yaşamlarına kastediliyor.
YETKİLİLERİN YAPMASI GEREKEN BU ÖFKENİN NEDENİNİ ANLAMAK
İstanbul Aksaray’da Rojava için yapılan barışçıl yürüyüşe mesela polis müdahalesi oldu. Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyesi milletvekilimiz, yani çözüm ve demokrasi sağlayacak komisyonun üyesi milletvekilimiz Celal Fırat öyle darp edildi ki geceyi hastanede gözetim altında geçirmek durumunda kaldı. Üstelik oldukça kritik bir aşamaya gelmişti sağlık durumu. Bunun haklı bir güç kullanımı, orantılı bir güç kullanımı olduğunu kim iddia edebilir? Buradan İçişleri Bakanlığına bir daha sesleniyoruz: Demokratik tepkileri böylesine orantısız güç kullanımıyla engellemeye çalışarak insanların öfkesini daha fazla kabartmayın, bunu yapmayın. Bu ülkedeki tüm yetkililerin bugün yapması gereken şey bu öfkenin nedenini anlamaktır. Bu demokratik tepkinin neden şimdi bu kadar yüksek bir biçimde ortaya çıktığını anlamaya çalışmaktır.
ROJAVA’DA SİVİL İNSANLARIN YAŞAMI TEHDİT ALTINDAYKEN HİÇBİR DUYARLI İNSAN SUSAMAZ
Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, MYK üyelerimiz bölgedeydi. Suruç’taydık, Nusaybin’deydik. Yayladağı’ndaydık. Çeşitli yerlerde bu tepkiyi birebir gördük. Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan özellikle altını çizdi. Kürtlerin derin bir kırılma yaşadığını söyledi. Kürtlerin öfkesini zorla bastırmaya çalışmak yerine bu öfkenin nedenini ve sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekiyor. Üstelik Türkiye böyle bir yola girmişken yapılması gereken budur. Aksine acı, kayıp Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadı. Günlerdir meydanları dolduran halk iradesine, seçilmişlere, aktivistlere, yurttaşlara dönük saldırıları kabul etmek mümkün değil. Bu saldırılara karşı durması gereken yine yalnızca DEM Parti değil. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini doğrudan hedef alan saldırılara ilişkin, darp ve işkenceye ilişkin TBMM de sorumluluk hissetmeli. Meclis Başkanı buna dur demeli, inisiyatif kullanmalı. Meclis’in üzerine bu şekilde bir gölge düşmesine izin vermemeli. Rojava’da sivil insanların yaşamı tehdit altındayken hiçbir duyarlı insan susamaz. Nasıl sussunlar? Nasıl isyan etmesinler? Yaşanmış onca katliamdan, onca zulümden ve onca zorla yerinden edilmeden sonra nasıl sussun insanlar? Bu haklı itiraza bu tür zorbalıklarla yanıt vermeyin. Bu yıllarca denendi. Buradan bir yol açılmıyor, açılmayacak. Provokasyon ve kışkırtmalara karşı tüm kesimleri sorumlu davranmaya davet ediyoruz.
PROTESTO, ANAYASAL BİR HAKTIR; İNSANLAR PROTESTO HAKLARINI KULLANIYOR
Dün akşam Tarsus’ta olanlar, 24 yaşında gencecik bir insanın hayatına mal oldu. Baran Abdi katledildi. Baran Abdi Suriyeli bir Kürt. Muhtemelen Suriye’de yaşanan savaştan sonra göç etmek zorunda kaldı. Ve ölüm, katliam, katledilme geldi kendisini nerede buldu? Mersin’in Tarsus ilçesinde. 24 yaşında bir genç. Valilik ne yapıyor? Açıklama yapıyor. Savcılık soruşturması henüz tamamlanmamış, olay yerindeki kamera kayıtları incelenmemiş, tanık beyanları ve diğer maddi deliller toplanıp değerlendirilmemiş. Bunların hiçbiri yokken Mersin Valiliği, olanlara dair hukuken ilerletilmesi gereken süreç işletilmeden açıklama yapıyor. Soruşturma yükümlülüğüne aykırı bir şekilde davranıyor. Bu doğru değil. Lütfen son günlerde yaşananları yan yana getiriniz ve düşününüz. Tüm Türkiye kamuoyuna sesleniyoruz: Sorumlu davranmamız gereken bir zamandan geçiyoruz. Bu sorumluluğa öncülük etmesi gerekenler de siyasetçiler, hak savunucuları, sivil toplum örgütleri, yaşam hakkı savunucuları ama en önce bu ülkeyi yönetenlerdir. Bu ülkeyi yönetenler provokasyonlara karşı tedbir almalıdır. Sokaklarda olması gereken, gaz, cop, polis şiddeti değil; hukuktur. Hukuk da insanlara demokratik tepkilerini ifade etme hakkı tanıyor. Protesto hakkı anayasal bir haktır. İnsanlar protesto haklarını kullanıyor. İnsanlar dayanışma haklarını kullanıyor. İnsanlar barış içinde yaşam hakkı için itirazlarını yükseltiyor. Buna zorbalıkla yanıt vermek suçtur. Bu suçu işlemekten lütfen artık vazgeçin. Yine mesela Diyar Koç. Hapishane koşullarında tutulamayacak bir halde tutuklandı. Bunları yapmaya devam etmeyin. Bunları yapmaya devam ettiğiniz zaman o derin kırılmaları daha da derinleştirirsiniz. Bu da DEM Parti olarak uyarımız. Bunu paylaşmak görevimiz, sorumluluğumuz. Siyaset, sorunları derinleştirmek için değil çözmek için var. Sorunların çözümünde sorumluluk üstlenmek, inisiyatif almak, cesur olmak için var. Şimdi tam da böyle bir zamandan geçiyoruz.
SURİYE’DE SORUNLAR DİYALOG VE MÜZAKERE YOLUYLA ÇÖZÜLMELİDİR
Çok kritik bir dönemden geçiyoruz. Uzun süren bir iç savaştan çıkmış bir ülkeden bahsediyoruz. Suriye halen bu savaşın izlerini taşıyor. Yeni bir iç savaş denemesine izin vermemek gerekiyor. Kürt-Arap ya da Türk-Kürt çatışması çıkarmak isteyen karanlık odaklara karşı Rojava ile dayanışmayı yükseltmek gerekiyor. DEM Parti olarak yaklaşımımız, sorunların diplomasi, diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesidir. Bugüne kadar yapılan bütün anlaşmaların da gereklerinin yerine getirilmesi için çabalıyoruz. Anlaşmaya uygun davranılması için çabalıyoruz. Suriye’nin demokratik bir rejim olarak şekillenmesi gerektiğini söylüyoruz. Suriye’nin demokratik bir rejime kavuşana kadar Türkiye’nin özellikle sorumlu ve yapıcı bir rol oynaması gerektiğini söylüyoruz. Demokratik Suriye rejimi, Suriye’de yaşayan farklı kimlik ve inançların haklarını anayasal güvenceyle tescil etmeli diyoruz. İnsanların eşit haklarının tanındığı bir ülke olmalı Suriye. Suriye’de bunların olabilmesi için de Türkiye öncülük yapmalı. Böyle bir misyon üstlenmeli. Askeri bir zihniyetle, silah tehdidiyle ya da güvenlikçi bir paradigmayla Suriye’de demokrasi, istikrar ve barış sağlanamaz. Esas olan diyalog, müzakere ve diplomasidir. Bizim için de vazgeçilmez olan yaklaşım tüm sorunlar için budur. Yeni dönemin stratejisi de böyle olmalı. İttifakları da böyle kurulmalı. Bizim teklifimiz budur.
SURİYE’DE KÜRT BÖLGESİNİ SOLUKSUZ BIRAKAN İNSANLIK DIŞI KUŞATMA SON BULMALIDIR
Suriye Demokratik Güçleri Komutanı Mazlum Abdi dün akşam bir televizyon kanalına verdiği söyleşide, yaşananlara ilişkin son bilgileri de paylaştı. Çok açık bir biçimde diyalogdan, müzakereden ateşkesin uygulanması gerektiğinden yana olduklarını söyledi. 18 Ocak mutabakatının hayata geçirilmesi gerektiğini ve tüm tarafların buna uyması gerektiğini söyledi. Bugüne kadar kendilerinin neler yaptığına, üzerlerine düşenin neler olduğuna, bu sorumlulukları hangi koşullarda nasıl yerine getirdiklerine ilişkin de kamuoyunu detaylıca bilgilendirdi. Şimdi biz de diyoruz ki; Suriye’deki Kürt bölgesini soluksuz bırakan insanlık dışı kuşatma artık son bulmalıdır. Çocukların donarak ölmesine kimse ama kimse seyirci kalmamalı. Bu bir sayı meselesi değil, can meselesidir. Bu kadar zor koşullarda bütün dünyanın gözü önünde donarak açlıktan, soğuktan ölmemeli çocuklar. Eğer çocuklar donarak ölüyorsa biz siyasetçiler ne yapıyoruz? Bu soruyu herkes kendine sormalı ve bunun önünü almalı. Endişeyle izlemek yetmez. Endişeyle izlemek yerine aktif bir pozisyon alarak tüm olanaklar insani yaşam koridorlarının açılması için değerlendirilmeli.
KAPILAR AÇILMALI, KOBANÎ’YE ACİL BİR ŞEKİLDE YARDIM ULAŞTIRILMALIDIR
Şu anda büyük bir insanlık krizi yaşanıyor orada. İlaç yok. Sağlık krizi, barınma krizi var. Gıda krizi var. İnternet yok. Hiçbir şeye erişim yok ve kuşatma altında bir Kobanî’den bahsediyoruz. Kobanî’nin özgürleşmesinin 11. yılını geride bıraktığımız bir zamanda böyle bir insanlık krizinden bahsediyoruz. Bu krizin büyümesini kimse seyretmemeli. Yapılacaklar da belli, o yüzden herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz. Mesela Mürşitpınar Sınır Kapısı açılmalı. Bunun için neden inisiyatif kullanılmıyor? Buradan DEM Parti olarak çağrımız sınır kapılarının açılmasıdır. Nusaybin Sınır Kapısı da açılabilir. Mürşitpınar Sınır Kapısı açılmalı, Kobanî’ye acil bir şekilde yardım ulaştırılmalıdır. Biz bu çağrıları daha önce de yapmıştık. Suriye’deki Kürtlerle dostluk ilişkileri kurulabilir, kapılar açılabilir dedik. Siyasi ilişkiler geliştirilebilir dedik. Kültürel ilişkiler geliştirilmelidir dedik. Ekonomik işbirliği yapılmalıdır dedik. Kriz olması beklenmemeliydi. Şimdi işte zamanı, tüm bunları yapabiliriz. İnsani yardım koridoru bir an önce açılmalı. Sokaklardaki zorbalığa son verilmeli. Kürtlerin öfkesi kabartılmamalı ve bu kırılma derinleştirilmemeli.
ATEŞKES ÖNEMLİ, BU SÜREÇTE MUTABAKAT HAYATA GEÇİRİLMELİ
DEM Parti olarak, ateşkesin uzatılmasını son derece önemli buluyoruz. Bu süre zarfında mutabakatın hayata geçirilmesini sağlamak gerekiyor. Bunun için de tüm imkanlar, tüm olanaklar kullanılmalı. Zamana yayma, başka hesaplar için zaman kazanma ya da oyalama hesapları yapılmamalı. Tüm taraflar ortak mutabakata uygun davranmalı. Sahada yeniden silahların konuşmasına, bir iç savaş denemesine kesinlikle alan açılmamalı. Bu, Suriye’nin geleceği açısından son derece tehlikeli olur. Bu tehlikenin müsebbibi ya da ortağı olmamak gerekir. Bu, insanlık tarihinin affetmeyeceği bir suç olur. Böyle bir suça ortaklık yerine bu suçu organize edenleri, isteyenleri boşa çıkarmak, diyalog ve müzakere kanallarını güçlendirmek gerekir. Kolaylaştırıcı ve garantör ülkeler de buna uygun bir şekilde hareket etmeli ve kalıcı barışın sağlanması için çaba göstermeli.
KÜRTLÜĞÜN HER TÜRÜ SUÇTUR DİYORSUNUZ
Son olarak şu noktanın da altını çizmek istiyorum. Sokaklarda haksız gözaltılar, tutuklamalar var. Demokratik protesto hakkını kullandığı için insanlar yalnızca gözaltına alınmıyor, tutuklanıyor da. Bundan vazgeçilmeli. Bir de kadınların saç örgüsü korkuttu belli ki. Buradan da bir suç icat edilmeye çalışılıyor. Kürtlüğün her türü suçtur diyorsunuz. Mesaj Kürtlere böyle ulaşıyor. Dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler, yüzünü bugün Ankara’ya dönmüş olan Kürtler şu soruyu soruyor: Ankara Kürtlerin kazanımlarını böyle önemli bir tarihsel kırılma anında bir tehdit olarak mı kabul edecek, yoksa kendi kazanımı olarak mı görecek? Bu sorunun yanıtını vermenin ve bu kararı stratejik bir şekilde vermenin zamanı. Bizim isteğimiz, bu sorunun yanıtının stratejik bir şekilde demokratik bir çözümden yana verilmesi, kazanımların korunması için Ankara’nın sorumluluk üstlenmesidir. Buna hemen Mürşitpınar’ı açarak başlayabiliriz. Bunun için hemen haksız gözaltı ve tutuklamalara son vererek somut bir emare ortaya koyabiliriz. Bu demokratik tepkileri yasaklamak, onlardan korkmak, saçını ördüğü için insanları gözaltına alıp açığa almak yerine, kesilen saç örgüsüne karşı gösterilen tepkinin ve direnişin hangi karanlık zihniyete gösterildiğini anlamaya çalışmak gerekir. O zihniyet Türkiye’nin sınır komşusu olduğunda biz bunları o gün söylemiştik demek istemiyoruz. Onların sonuçlarını yaşamak istemiyoruz. Hepimizin güvenliği, hepimizin özgürlüğü, hepimizin yaşam hakkı bu stratejik yan yana gelişten geçiyor. Bu saç örgüsünden neden korkuluyor biliyor musunuz? Çünkü o karanlığa karşı aydınlığa doğru direnişin gücü biliniyor. Bunun o gün de yenildiği, bugün de yenileceği gayet iyi biliniyor.”
PİRHA- HTŞ’ye bağlı grupların Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları sağlanan ateşkese rağmen sürüyor. Devam eden saldırılarda bir çocuk katledilirken, 3 çocuk da yaralandı. Saldırılara dönük protestolar ise dünyanın bir çok kentinde devam ediyor.
Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik HTŞ’ye bağlı grupların saldırıları sürüyor. Özellikle Kobani’ye bağlı köylerde devam eden çatışmlarda ölü ve yaralılar var.
Suriye Demokratik Güçleri (QSD, HTŞ’nin saldırılarına ilişkin yazılı açıklama yaparak, HTŞ’ye bağlı gruplarının ateşkesi ihlal ettiğini ve Kobanê’ye yönelik saldırılarına devam ettiğini duyurdu.
Federe Kürdistan Bölgesi’nde Rojava direnişine destek eylemleri devam ederken, Federe Kürdistan Bölgesi Maliye Bakanı Awat Şêx Cenab, Rojava’ya 500 milyon dinar (yaklaşık 400 bin dolar) destek verilmesi yönündeki kararı imzaladı. Alınan karara göre, Rojava için mali yardım toplamak üzere tüm kurumlara bilgi gönderildi.
DÜNYAYA YANSIMASI
Avrupa’dan Afrika’ya, Güney Amerika’dan Asya’ya gençler, kadınlar ve halk inisiyatifleri, pankart, toplantı, sprey boya eylemi ve dayanışma çağrılarıyla Rojava Devrimi’ni sahiplendi.
Rojava’ya yönelik saldırılara tepki gösteren Avrupa Birliği Parlamentosu üyeleri, ABD, Avrupa Birliği kurumları ile ilgili devletlerin tutumunu eleştirerek yaşananları “utanç verici” olarak değerlendirdi.
Avusturya Viyana Eyalet Meclis Üyesi Heidemarie Sequenz, Avrupa’nın saldırılar karşısındaki sessizliğinden ve Şara’ya verilen finansal destekten utanç duyduğunu belirterek, Colani ile iş birliğinin Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştıracağı varsayımının gereksiz olduğunu söyledi.
Rojava’ya yönelik saldırılara tepki gösteren İsveç Eğitim ve Entegrasyon Bakanı Simona Mohammson, “Sizi görüyor ve duyuyoruz. Şiddete, nefrete ve kadın düşmanlığına dayanan hiçbir baskıyı kabul etmiyoruz” dedi.
PİRHA – Kobanê Davası’nın gerekçeli kararı 1 yıl 1 ay 10 gün sonra açıklandı. DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, gelişme sonrası yaptığı açıklamada “Kobanî Kumpas Davası çökmüştür!” dedi.
Türkiye siyasi tarihinin en kapsamlı davalarından biri olan Kobanî Davasında gerekçeli karar yaklaşık 13 ay sonra açıklandı.
108 siyasetçinin yargılandığı, 24 kişi hakkında hapis cezası verildiği davanın gerekçeli kararı 32 bin sayfadan oluşuyor.
“HUKUK DIŞI BİR DAVA OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞTIR”
DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, gerekçeli kararın 13 ay boyunca açıklanmamasını “siyasi kumpasın devamı niteliğindedir” sözleriyle tarifledi. Konuya dair yazılı açıklama paylaşan DEM Parti, şu ifadelere yer verdi:
“Bu durum, yargının siyasallaşmasının ve yargılama sürecine siyasi müdahalenin en açık göstergelerinden biridir. Bu süreçle birlikte arkadaşlarımızın tutukluluğu keyfi olarak uzatılmış, hukuksuz mahkûmiyet kararlarına karşı itiraz imkanı ortadan kaldırılmıştır.
Davanın ilk gününden bugüne arkadaşlarımız şahsında demokratik siyaset hakkı yargılanmıştır. Bu davanın rotası hiçbir zaman adalet olmamış; dava, siyaseti dizayn etme aracı olarak kullanılmıştır. Kobanî Kumpas Davasının siyasi iktidar ve yandaş medya tarafından ilk günden beri dayandırılan bütün gerekçeleri boşa düşmüştür.
Gerekçeli kararla bir kez daha Kobanî Kumpas Davasının tüm iddialar bakımından asılsız, hukuk dışı ve siyasi bir dava olduğu ortaya çıkmıştır. Arkadaşlarımız suç işledikleri için değil, demokratik siyaset hakkına sahip çıktıkları için cezalandırılmıştır.
Dava boyunca yapılan olumsuz propagandalar, asılsız iddialar ve şaibeli mahkeme heyetleri siyasi bir mühendislik örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Yasin Börü üzerinden yaratılmak istenen siyasi linç ve algı operasyonları çökmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2020 yılında aldığı kesin kararla, Demirtaş’ın sosyal medya paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğu ve şiddet olaylarıyla hiçbir bağlantısının bulunmadığı hukuki kesinlik kazanmıştır. AİHM’in bu bağlayıcı kararının derhal uygulanması, Türkiye’nin uluslararası hukuka bağlılığının bir gereğidir.
Türkiye’nin barış ve demokratik toplumun inşasını konuştuğu bu dönemde, başta Kobanî Kumpas Davası olmak üzere demokratik siyaset hakkının yargı eliyle engellenmesi artık tarihe karışmalıdır. Bu iklime geçiş için atılması gereken adım, başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere dava kapsamında tutuklu yargılanan tüm arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşmasıdır.
Türkiye artık siyasi kumpaslarla değil, adaletin ve demokratik değerlerin hâkim olduğu bir ülke olarak anılmalıdır.”
PİRHA- AKP’nin kurucularından eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, “Kobani olayları devletin bilgisi dahilinde oldu, faturası Kürtlere kesildi” dedi. Yakış ayrıca, “Selahattin Demirtaş’ın şu anda yaptıklarından ötürü suç teşkil ettiğini zannetmiyorum. Hele şimdi verilen 42 yıllık cezanın da yerinde olmadığı kanaatindeyim” ifadelerini kullandı.
dokuz8HABER‘e konuşan AKP’nin kurucularından eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, AKP ile MHP’nin arasında perde arkasında derin bir kriz olduğunu söyledi. Yakış’ın iddiasına göre eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şimdiki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’yı etkisizleştirmek istiyor.
Kobani davasının sonuçlarına da değinen eski AKP’li bakan, Kobani olaylarının devletin bilgisi dahilinde olduğunu, faturasının ise Kürt siyasetçilere kesildiğini söyledi.
Kürtlere yönelik hükümetin yaklaşımını ve Kobani davasında verilen kararı değerlendiren Yakış, şunları ifade etti:
“Ben Kürtlerle Türklerin ortak bir yerde buluşmaları gerektiği kanaatindeyim. Çünkü onlar da bizim vatandaşlarımız, askere gidiyorlar, vergi ödüyorlar. Onlara karşı yapılan şeylerde daha uzlaşmacı yöntemleri geliştirmemiz gerekiyor. 13-14 milyon halktan bahsediyoruz. Bu kadar geniş bir kitleyi ihmal ederek, görmezlikten gelmekle bir yere varılamaz. Ayrıca Kürtler de zaman içerisinde bilinçlenmişler belki en çok politize olmuş kitlelerimizden birisidir. Böyle bir halkı yanlış yönlendirmek suretiyle veya tutulamayacak vakitlerle geçiştirmeyi filan uygun bulmuyorum. Kürtlerde dediğim gibi en bilinçlenmiş olan kesim olduğu için siyaseten onlar da ister istemez ya muhalefet partileriyle veya iktidar partisiyle bir pazarlığa giriştiği zaman o kadar deneyimleri var ki o deneyimlerden sonra halen bazı şeyleri görmezlikten geleceklerini sanmıyorum. Dolmabahçe sarayında kurulan masa bütün ayrıntılarıyla belirlenmişti. Kimin nerede oturacağı dahi belli olmuştu. Ondan sonra pat diye masa devrildi. Bu tabi Kürtler arasında beklentiyi boşa çıkardı. Bundan sonraki müzakerelerde bu deneyimi de kullanacaklardır öyle zannediyorum. Türkiye’de ana muhalefet partisinden sonra en bilinçli ve en güçlü topluluklardan biri Kürtlerdir. Onları ihmal etmekle bir yere varamayacağız.
“KOBANİ’DE BİÇOK ŞEY DEVLETİN BİLGİSİ DAHİLİNDE YAPILDI”
Kobani’de birçok şey devletin bilgisi dahilinde yapıldı. Ondan sonra da şimdi adeta o tarife yapılan şeyler yanlışmış gibi takdim ediliyor. Çünkü o olay olurken devlet imkanlarını kullanmıştı. Belli bir aşamadan sonra öyle zannediyorum hükümet kanaatini değiştirdi. Yani bakış tarzını değiştirdi. Kürtlere karşı haksızlık yapıldı. Ortada bırakılmış gibi düşünüyorum.
“DEMİRTAŞ’IN ŞU ANDA YAPTIKLARINDAN ÖTÜRÜ SUÇ TEŞKİL ETTİĞİNİ ZANNETMİYORUM”
Selahattin Demirtaş’ın şu anda yaptıklarından ötürü suç teşkil ettiğini zannetmiyorum. Hele şimdi verilen 42 yıllık cezanın da yerinde olmadığı kanaatindeyim. Ayrıca şunu düşünmek lazım; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden de defalarca dönmüş olan bir davadan bahsediyoruz. Dolayısıyla biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurallarına uyacağımızı söylemiştik. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararı şimdi o kararı görmelikten geliyoruz. Bu ciddiyetten uzak bir durumdur.
Galiba önce devlet bu işin nerede durması gerektiğini iyi belirlemedi. Sonradan da iş büyüyünce bu sefer mani olamadı. Ve şimdi yıllar sonra verilen hükümlerle insanlar gereksiz cezalandırıldı diye düşünüyorum.
Devlet bu işi doğru dürüst yürütemedi. Ondan sonra şimdi Kürtlerin sırtına yüklendi sorunluluğu.”
PİRHA – CHP ve Gelecek Partisi heyetleri, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Genel Merkezine bayram ziyaretinde bulundu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Volkan Demir, 17 Nisan’da görülecek Kobanî Davası karar duruşmasında olacaklarını belirterek, “Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz karıncanın kardeşiyiz. Dolayısıyla nerede haksızlık varsa orada olacağımıza emin olabilirsiniz” dedi.
Siyasi partilerle bayramlaşma ziyaretleri kapsamında Gelecek Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetleri, DEM Parti’yi ziyaret etti.
DEM Parti Genel Merkezine giden heyetleri, DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Türkdoğan, Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça, PM üyesi İhsan Seylan karşıladı.
Gelecek Partisi adına Yönetim Kurulu Üyesi ve Konya Milletvekili Hasan Ekici, İletişim Başkanlığı Başkan Yardımcısı Nazlı Üstün ziyarette bulundu.
“DEMOKRASİNİN YOKLUĞUNDAN HERKES ZARAR GÖRÜYOR”
Ziyarette konuşan Hasan Ekici, Türkiye’de ciddi bir demokrasi sorunu olduğunu belirterek, “Her alanda ciddi bir demokrasi sorunu var. Siyasi partilerden tutun da vekillerin belirlenmesine kadar, sözde değil özde bir demokratik toplumu inşallah inşa ederiz. Cumhuriyetimiz 100 yaşına geldi ama eksik demokrasi kültürümüzde de var, yaşamımızda da var. Yolumuz uzun ama bunu 84 milyonla beraber yapmamız gerekiyor. Çünkü demokratik ilkelerin hepsi 84 milyona katkı sağlayacak ilkeler. Demokrasinin yokluğundan herkes zarar görüyor” diye konuştu.
“İÇ BARIŞ SAĞLAMAKLA ORTADOĞU BARIŞINA DA KATKI SAĞLANIR”
DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Türkdoğan ise şöyle konuştu:
“Aslında iyi bir döneme giriyoruz. Bu bayram 31 Mart’tan sonra geldi. 31 Mart’ta aslında halkımız bir bütün olarak güçlü bir demokrasi, barış mesajı verdi. Umarım, Türkiye olarak bunu değerlendiririz. Biraz önce bahsettiniz, biz Cumhuriyet’in 2. yüzyılının demokratik bir Cumhuriyete evrilmesi mücadelesi yürütüyoruz. Bunun için de Türkiye’nin temel sorunlarının çözülmesinden yanayız. Umuyoruz ki bu yeni süreç Türkiye’nin kendi iç barışına katkı sunar. Türkiye kendi iç barışını sağlamakla birlikte Ortadoğu barışına da katkı sunar. Biliyorsunuz şu anda Ortadoğu’da çok büyük bir acı, bir soykırımı yaşandı. Devletler maalesef bunu seyrediyor. Halkların vicdanında mahkum olmuş bir süreç. Gazze’de olup bitenler bize maalesef çok uzak değil, yakın. Ama aynı zamanda biz bu ülkede büyük acılar yaşamış haldeyiz. Türkiye’de özellikle Kürt halkının yaşadığı acıları biliyoruz. Ama hiçbir halkın acı yaşamasını istemiyoruz. O nedenle iç barış çok kıymetlidir. Bayramın Türkiye’nin iç barışına katkı sunmasını diliyoruz.
Ayrıca tabii şunu ifade edelim. Bizler, aslında üçümüz de insan hakları alanından geliyoruz. Bakın önümüzdeki hafta Kobanî Kumpas Davası’nda karar açıklanacak. Umuyoruz ki arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşur. Sayın Demirtaş ve tutuklu arkadaşlarımız Sayın Yüksekdağ, sevgili Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel ve diğer arkadaşlarımızın tutukluluğu sona erer, özgürlüklerine kavuşurlar. Bu vesileyle de 17 Nisan’da son karar açıklanacak. O gün Sincan’da olacağız. Ama özgürlük için orada olmak istiyoruz. Ama hapishanedeki siyasi mahpusları, hapishanedeki sorunları biz konuşmaya devam edeceğiz. Umuyoruz ki bir an önce bu ülke düzelir. Seçim sonuçlarından da iktidar gerekli dersleri çıkarır.”
CHP’Lİ HEYET, DEM PARTİ’Yİ ZİYARET ETTİ
CHP adına Genel Başkan Yardımcısı Volkan Demir de Kadın Kolları MYK üyesi Armağan Akyüz, Gençlik Kolları MYK üyesi Batuhan Cakcak’tan oluşan heyet de DEM Parti’yi ziyaret etti.
Volkan Demir, seçimlerden sonra ülkeye bahar geldiğini belirterek “Bayramınızı kutluyoruz. Dileğimiz ve duamız öncelikle deprem bölgesindeki vatandaşlarımızın acılarının ve yaralarının bir an önce dindirilmesi. Daha sonra da Filistin’deki insanlık zulmüne bir an önce son verilmesi. Seçimlerden sonra gördüğünüz gibi ülkemize de bahar geldi” diye konuştu.
“31 MART SEÇİMLERİNDE İÇ BARIŞI SAĞLAMA MESAJI VERİLDİ”
Öztürk Türkdoğan ise Demir’in depremzedeler ve Filistin için dileklerine katıldığını belirterek şunları söyledi:
“Aynı zamanda ülkemize de barışın gelmesini istiyoruz. Bu ülke temel sorunlarını bir türlü çözemedi ve biz Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi için mücadele yürüten bir partiyiz. Ben inanıyorum ki bu 31 Mart seçimleri aslında çok güçlü bir demokratikleşme, iç barışı sağlama mesajı verdi. Her türlü otoriter yönetim tarzına karşı demokrasi mesajı verdi. Bir bütün muhalefet olarak bu ülkeye demokrasiyi de barışı da getireceğiz. Yeter ki birlikte bir arada bu mücadeleye inanalım.
Türkdoğan, CHP’li heyete de 17 Nisan’da görülecek olan Kobanî Davası’nı hatırlatarak karar duruşmasına katılım çağrısı yaptı.
“CHP OLARAK KOBANÎ DURUŞMASINDA OLACAĞIZ”
Türkdoğan’ın konuşması ardından söz alan CHP’li Demir, “Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz Genel Başkanımız da ifade ediyor, karıncanın kardeşiyiz. Dolayısıyla nerede haksızlık varsa Cumhuriyet Halk Partisi olarak orada olacağımıza emin olabilirsiniz. Analizinize de katılıyorum. 31 Mart’ta halkımız güzel bir mesaj verdi. Biliyorsunuz biz Türkiye İttifakı diye seçim propagandasını ve kampanyamızı yürüttük. Halkımız da Türkiye İttifakı’na teveccüh gösterdi. Dolayısıyla bu topraklarda yaşayan herkesin kardeşçe, hür ve özgür yaşaması için hep birlikte elimizden ne geliyorsa yapacağız” diye konuştu.
PİRHA- 27. Dönem Milletvekili Ali Kenanoğlu, DEM Parti Ankara Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan Adayı Gültan Kışanak’ın serbest bırakılması için çağrı yaptı. Kenanoğlu, “Gültan Kışanak’ın bir an önce serbest bırakılmasını ve Ankara’daki seçim çalışmalarına katılmasını bekliyoruz. Gültan Kışanak yalnız değildir” dedi.
Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, 6-8 Ekim 2014’te IŞİD’in saldırılarına karşı yapılan eylemler gerekçe gösterilerek Kobani Davası kapsamında tutuklanmıştı. 7 Yıllık uzun tutukluluk süresi dolmasına rağmen tahliye edilmeyen Gültan Kışanak, DEM Parti’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan adayı olarak gösterildi.
dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu da Gültan Kışanak’ın serbest bırakılması için çağrı yaptı.
“GÜLTAN KIŞANAK YALNIZ DEĞİLDİR”
Gültan Kışanak’ın DEM Parti Ankara Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan Adayı olduğunu, ancak haksız bir şekilde 7 yıldır cezaevinde tutulduğunu söyleyen Ali Kenanoğlu, “Hakkında bir hüküm verilmemesine rağmen 7 yıldır cezaevinde. Uzun tutukluluk süresi dolduğu halde serbest bırakılmıyor. Aday olduğu kentte seçim çalışmalarına katılamıyor ve cezaevinde olanaksızlıklar içerisinde adaylık sürecini yürütmeye çalışıyor. Gültan Kışanak Kürt kimliğinin yanı sıra kadın ve Alevi kimliğine de sahip çıkan birisi. Gültan Kışanak, ayrıca bir ocak evladı. Siyasi hayatı boyunca Alevi hak mücadelesini dert edinmiş ve bu konuda çalışmalar yürütmüştür. Alevi toplumunun bireyleri olarak Gültan Kışanak’ın bir an önce serbest bırakılmasını ve Ankara’daki seçim çalışmalarına katılmasını bekliyoruz. Gültan Kışanak yalnız değildir” dedi.
PİRHA – Kobanî Davası kapsamında savunma yapan Selahattin Demirtaş, hendek çatışmalarında iktidarın tavrını eleştirerek “Operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı” dedi. Demirtaş, Demokratik Özerklik modelinin önemine dikkat çekerek “Tek adam, tek millet ile yönetemezsiniz, arıza çıkar. Mağdurlar olarak çözümü biz üretiyoruz ama muhatabımız yargıçlar, hakimler oluyor. Bu bir sorun işte. Adı da Kürt sorunudur” ifadelerini kullandı.
Kobanî Davası, Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor. HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş savunmasına devam etti.
SEGBİS sistemi ile duruşmaya katılan Demirtaş, “Dün savunmamı ‘kendini bil’ desturu üzerine kurmuştum. Bugün yine savunmamı ‘hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ temeli üzerine oturtmak istiyorum” dedi. “Heyetinizin, bizi yargılayan devletin, hükümetin ve medyanın gördüğü gerçeklik, gerçeklik değildir” diyen Selahattin Demirtaş, şu savunmayı yaptı:
“Barikatlar, hendekler kazıldı, çatışmalar yaşandı. Bunları Demirtaş da savundu, öyle mi? Değil. Biz kendi iddiamızı, iddianamemizi ortaya çıkaralım. Biz suçlu değiliz. Başka suçlular var. En başta suçlama konusu yapılan demokratik özerklik nedir onu anlatarak başlayalım. Biz kafadan mı uydurduk bunu? Seçim beyannamelerimizi hatırlatmak istiyorum. Örneğin Demokratik Toplum Partisi (DTP) 2010 yılında bir tutum belgesi yayınladı. Başlıklardan bir tanesi ‘demokratik özerklik’ti.
“DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ HEP SAVUNDUK”
Demokratik özerkliği bugüne değin hep savunduk. Kadın çalışmalarını, anadil çalışmalarını da savunmuşuz. Partimizin bütün programlarını tüm aşamalarda seçmene vaat etmişiz. Çok sayıda çalıştay yapmışız bu konuda. Dolayısıyla özerklik fikri bir anda ortaya çıkmış, barikat-hendek ile ortaya çıkmış bir şey değildir. DEM Parti programında da vardır. Dolayısıyla özerkliğin terör faaliyeti olarak görülmesi doğru değildir. Şimdi bu hendek-barikat dönemine dönelim. Orada bir terör mü var, yoksa terör mü estirilmiş birlikte bakalım. Ayrıca devlete beğendirmek zorunda da değiliz. Biz halka konuşuruz, devlete konuşmayız.
Özerklik bir yönetim biçimidir ve savunulması bölücülük değildir. İnsanlar bağımsız Kürdistanı da savunabilir ki bu da suç olamaz. Nedir demokratik özerklik? Faşizmi oylamaya götüremezsiniz, ayrımcılığı ve kadın düşmanlığını sunamazsınız ama devlet mimarisi için modelleri sunarsınız. Mesela başkanlık sistemini önerenler ve hayata geçirenler serbest, bir başka modeli savunmak ise suç. Neden?
Eğer beni duyuyorsa Abdullah Öcalan’a da çağrı yapmak istiyorum. Bence iki kere iki de dört eder de demeli, hayata dair her şeyi söylemeli. Çarpım tablosundan da çıkarılacak mı görelim. Bir fikrin hayata geçme biçimi önemlidir. Eğer şiddet ile hayata geçirirseniz suç olur. Bugün kullandığımız bilimin ve teknolojinin çok büyük bir kısmı Yahudiler tarafından kazandırılmıştır. Şu anda Yahudilerin şirketlerini falan protesto ediyorlar ya bence yerçekimini protesto etsinler. Kuantumu tanımayın ya da uzayı tanımayın. Bir bakalım ne olacak. Mesela asansöre binmeyin, gavur icadıdır. Önünüzdeki mikrofonu icat eden kişi Türk’e karşı olan biri olabilir mi bilmiyorum ama örneğin onu da kullanmayın.
“İŞTE BUNUN ADI KÜRT SORUNUDUR”
Bir başka şey ile devam edeyim. Hilafeti savunmak, şeriatı savunmak suç değil. Bence de ifade özgürlüğüdür, kesinlikle savunabilirler. Bunu hileyle, suçla isteyenler yapamazlar. Kürtler 100 yıl sonra bir fikir gerçekleştirmişler, anlatmaya çalışıyorlar. Bırakın Meclis’te, basında anlatmamızı, hakimlere karşı savunmak zorunda kalıyoruz. İşte bunun adı Kürt sorunudur. Bugün İstanbul’un ortasında hilafeti savunabilirim, başım okşanır ama Kürtlerin savunduğu bir modeli savunamam. Peki, nasıl bir arada yaşayacağız? Anayasa ‘herkes Türk’tür’ diyor. ‘Türkçe dışında anadilde eğitim yapılamaz’ diyor. ‘Geriye kalan hiçbir dil anadil değildir’ diyor. ‘Ortak tarihimiz vardır’ diyor.
Tek adam ile yönetemezsiniz, tek millet ile yönetemezsiniz arıza çıkar. Kimseye kabul ettiremezsiniz. Duruşma salonunda bulunanlara kabul ettirirsiniz belki. Milyonlarca kişiye, halka kabul ettiremezsiniz. İsyan ederler. Ne lazım bize o zaman, yeni bir model lazım. Kürt halkı, siyaseti ve hareketi yıllarca bunu tartıştı. 100 yıldır bunu tartışıyor. PKK bunun son halkasıdır. Biz bir çözüm üretmek istiyoruz, mağdurlar olarak çözümü biz üretiyoruz. Birlikte yaşamak istiyoruz mağdurlar olarak ama muhatabımız yargıçlar, hakimler oluyor. Bu bir sorun işte. Adı da Kürt sorunudur.
“ÖCALAN DEVREDE OLMALI”
Kürtler olarak teklif olarak sunuyoruz, 100 yıllık Kürt sorununu gelin bitirelim. Abdullah Öcalan devrede olmalı. Kiminle savaşıyorsan onunla barışırsın. İki kere iki dört. PKK’ye savaşı yürütüyorsun gidip ETA ile müzakere yürüteceksin. Böyle olur mu? Demokratik özerklik uzlaşma ile olur. Rıza üzerine inşa edilir. Silah ile olmaz, hendek ve barikat ile olmaz. Ben bunu ilk günden beri böyle savundum. Demokratik özerklik silah zoruyla olmaz. Sadece ikna ile olur. Bir arada yaşamak zorla olabilecek bir şey değildir. Abdullah Öcalan’ın yapmaya çalıştığı buydu. Silahın özerklik ile alakası yoktur.
Birkaç ilçede özerklik ilan edildi. Gençler polisin ilçelere girmesini istemiyordu. Ellerinde de silah yoktu. İlk başlarda böyleydi. ‘Gidip copluyorsunuz, baskı uyguluyorsunuz, cezaevine atıyorsunuz. Hendek kazmasın da ne yapsın?’ demişiz. O sırada henüz çatışmalar başlamamıştı.
“EFKAN ALA ÇIKSIN KONUŞSUN”
Şırnak için bir korucu geldi. Kandil’de üst düzey kişiler ile görüştüğünü söylüyordu. Ankara’ya gelmişti. Sırrı Süreyya Önder bize söyledi. O dönem güvenlik müsteşarı Muhammet Dervişoğlu yanına gitti, ‘Bu korucubaşı bunu söylüyor’ dedi. Şırnak’ta operasyonların durabileceğini söyledi. Onlar da konuyu ciddiye aldılar ve bir gün uğraştılar. Ordunun bir kademesinde tıkandı. PKK’nin içinde de tıkandı. Biz çıkmalarını istiyorduk. Ordunun izin vermesini istiyorduk ama bunu sağlayamadık. En çok Sur için uğraştık. O dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala çıksın konuşsun.
Özyönetimlere yönelik Sur’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de, Hakkari’de operasyon düzenleyen komutanlar, valiler, hatta operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı. Biz çözmeye çalıştıkça neden tırmandığını anlamaya çalışıyorduk. Darbeden sonra öğrendik. Çünkü darbenin önü açılmaya çalışılıyordu.
Devlet Bahçeli Nusaybin için ‘Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın’ diye açıklama yaptı. Bu şiddet çağrısı mı değil mi? Bir de size okuduğum bizim açıklamalar ile karşılaştırın. Bizim açıklamamız mı bu açıklama mı terör? Terör işte budur. Sivil gözetmeksizin orayı yerle bir etmek. Erdoğan da Bahçeli’den sonra açıklama yaptı. Ülkenin Cumhurbaşkanı top atışları ile vurulmasını istedi. F-16 neden kullanılmıyor diye tartışıldı. Gazze’ye yapılanın aynısı o dönemde yapıldı. Şimdi biz bundan yargılanıyoruz. Savcı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun konuşmalarını niye koymuyor?
“DEVLET ŞEHİRLERİ YAKTI”
Tek tek evlere girerek altınları, paraları çaldılar. Kadınların makyaj malzemeleriyle, çamaşırlarıyla neler yaptılar bunları anlatmak dahi istemiyorum. Af Örgütü, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Barosu ve pek çok kurumun raporları buradadır. Okumak isterseniz duruyor. Evlere, yaralılara, cenazelere yapılanların tek tek hepsi yer alıyor. Ancak biz bu raporları okuyarak öğrenmedik, biz bunları yaşadık. Vergi ödediğimiz devlet gelip şehirlerimizi yıktı, bizi öldürdü. Devlet kendisine silah çekene gül mü uzatacak? Hayır, yasa var. Ama sen on iki şehri, kasabayı nasıl kökünden silersin!
Silvan’da Figen Yüksekdağ’ı öldüreceklerdi. Olayların büyümesi için bu provokasyonu yapacaklardı. Ancak biz bunu engelledik ve Yüksekdağ’ı oradan çıkardık. Efkan Ala, Meclis oturumunda Mithat Sancar’ın sorusu üzerine itirafta bulundu. Diyor ki ‘Evet, bizim de kontrol edemediğimiz güçler var’. Bu Meclis tutanaklarına geçti. Ben ne yapmışım o dönemde? Onlar duvarlara bu yazıları yazarken, ben ne yapmışım? Belki de Kürtlerin bir kısmı bu sözlerimden dolayı bana kızgındır. Kimin katliam yaptığı ortadadır. Yapılan şey Kürt’e zulümdür. Biz bunları yapmadık diye ve insan haklarını savunduk diye kimse bizi suçlayamaz.
“NETANYAHU İLE NE FARKINIZ VAR?”
İktidar bizi içerde tutmanın nimetlerini yiyor. İki dönemdir bu nedenlerden ötürü kayyım atıyor. Yıllarca barış için çabaladık. Türkiye’nin yönetiminin nasıl teslim alındığını görün. Yapamıyorsanuz davadan çekilin ama bu ahlaksızlara alet olmayın. Burada tek yalan konuşmadık. Netenyahu ile aranızda ne fark var? Kanlı cenaze fotoları, parçalanmış cenaze fotoları, sokakta bırakılan cenaze fotoğrafı… Taybet Ana 7 gün sokakta kaldı. Çürümeye terk edildi yaşlı bir kadının cenazesi. Cenazesini almak isteyen bir çocuğu öldürüldü, bir çocuğu ayağından vuruldu. Sokağın başında keskin nişancı vardı. Ateş eden de kendine Müslüman diyordu. Ahmet Davutoğlu da kendine Müslüman diyor. Bunları yapan alçaktır, namussuzdur. Ona emir veren de yapan da namussuzdur. Terör örgütü propagandası bu ise bin defa söylüyorum.
İddianameyi yazan savcı savunuyordu. Siz bu askerleri savunuyor musunuz? Bu hadsizlere hadlerini bildirenlere de terörist diyorsunuz. Meclis’i bombaladılar ya! Siz yargılamadınız mı bunları? Şimdi de bizi aynı salona tıkmışsınız. Allah, halk, kanun katında da masumuz. Zulme uğruyoruz. Ama onurlu ve gururluyuz, teslim de olmayacağız.
“BU FEZLEKELERİ HAZIRLAYANLAR ÖDÜLLENDİRİLDİ”
Kürt çocuğu Kürt dilinin anadili olmasını istemesin de kim istesin? Keşke Türkler çıkıp istese. Bakın size bir devlet büyüğümüzün bir demecini okuyayım. Benim de katıldığım bir demeç. Demiş ki ‘Ey Almanya! Sen benim vatandaşımın anadilini nasıl yasaklarsın? Sen nasıl Türkçeyi yasaklarsın?’ Erdoğan diyor bunları. Biz de sonraki gün çıkıp kendisinin haklı olduğunu savunmuşuz. Almanya’da bir Türkiye bölgesi yok bu arada. Ama Türkiye’de Kürdistan var, yahu Kürdistan! Ancak anadilde eğitimi bırak isim koymasını yasaklıyorsunuz. Bu da ikiyüzlü siyasetin başka bir örneğiydi.
Kürtçenin eğitim dili olması için yaptığımız etkinliğin üzerinden 9 yıl geçmiş, FETÖ’cü savcı hakkımızda fezleke hazırladı. Kim hakkımızda fezleke hazırlasa kurtuluyordu. Kim ki bize çok ceza verdi, bakan yardımcısı oldu, HSK’ya alındı. Bu fezlekeleri hazırlayanlar ödüllendirildi. Bakın bir konuşmada ‘Putin ile görüşmek için dört takla atıyorsunuz’ demişim. Bana cumhurbaşkanına hakaretten 3 buçuk yıl ceza verildi. Bu hakimi bana sırf ceza versin diye Mersin Mut’tan getirdiler. Bu da seçim ayarlıydı.”
PİRHA- Tutuklanan HDP eski milletvekili Hüda Kaya, cezaevinden gönderdiği mesajında “Tek kişilik bir odada tutuluyorum ama yalnız olmadığımı biliyorum. İyi ki varsınız” dedi. Kaya, savcılık eliyle kendisine “siyasi tuzak” kurulduğunu söyledi.
Kobani soruşturması kapsamında gözaltına alınarak tutuklanan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekili Hüda Kaya, cezaevinden mesaj gönderdi.
Kaya, sanal medya hesabı üzerinden yayınlanan mesajında, “Sevgili kardeşlerim, tek kişilik bir odada tutuluyorum ama yalnız olmadığımı biliyorum. Henüz yazma çizme imkanlarına sahip değilim. Selamını, sevgisini, duasını ileten, dayanışma gösteren tüm özgür insanlara, dostlarıma, kardeşlerime selam etmek istedim. İyi ki varsınız!” dedi.
“SİYASİ TUZAK”
Mezopotamya Ajansı’nın sorularını yanıtlayan Kaya, hakkındaki soruşmaya dair ifade vermek için gittiği savcılığın haftalarca kendisinden kaçtığını anlatarak, yargı eliyle kendisine “siyasi tuzak” kurulduğunu söyledi. Kaya, “Amaçları kaçarken yakalandı diye şov yapıp, kaçma şüphesi gerekçesiyle tutuklamaktı” diye konuştu.
PİRHA- Mezopotamya İnançlar Platformu’nun, 1 Kasım Dünya Kobani Günü dolayısıyla yaptığı basın açıklamasında Kobani’nin kurtuluşunun mazlum ve mağdur halklar için önemi vurgulanarak, “İşgale, zulme karşı insanlıktan yana olan herkesi özgür ve demokratik yaşamı birlikte inşa etmeye çağırıyoruz” denildi.
Mezopotamya İnançlar Platformu, 1 Kasım Dünya Kobani Günü dolayısıyla bir basın açıklaması yayınladı. Açıklamada bugünün tüm mazlum ve mağdur halklar için önemi vurgulandı ve Türkiye’nin Rojava politikası eleştirildi.
“İÇLERİNDEN GEÇEN KÖTÜLÜĞÜ DIŞARI VURDULAR”
IŞİD çetelerinin Kobani’ye saldırısını ve kuşatmasını sevk ve organize edenlerin bundan dokuz yıl önce, ‘Kobani düştü, düşecek’ diyerek içlerinden geçen kötülüğü dışarı vurduklarını, “Kürtlerin canı, malı, namusu helaldir” diyerek Kobani’yi kuşatan vahşi ve barbar çetelerin bu hevesinin kursaklarında kaldığı belirtilen açıklamada şunlar ifade edildi:
“Hamas’a, ‘Topraklarını savunan kurtuluş grubu, mücahitler hareketi’ diyen Erdoğan, canlarını, mallarını, namusunu ve toprağını işgalcilere karşı koruyan QSD’ye (Suriye Demokratik Güçleri) ve bileşenlerine terörist diyor, topraklarını karadan ve havadan bombalıyor, ablukaya alıyor, işgal ve ilhak etmek istiyor. Bir ay önce Kuzey Doğu Suriye’ye dönük günler boyunca hastane, silolar, barajlar, elektrik santralleri ve sivil yaşam alanlarını bombalayarak sivillerin ölümüne neden olmuştur.”
Irkçı ve inkarcı zihniyetin mazlum ve mağdur halklara yaşamı zehir ettiği vurgulanan açıklamada, Kürtlerden IŞİD’in intikamının alındığı savunuldu. Açıklamada, faşizme, işgale, tecrite ve zulme karşı insanlıktan yana olan herkes özgür ve demokratik yaşamı birlikte inşa etmeye çağrıldı.
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, ‘Dünya Kobani Günü’ne ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, ‘1 Kasım tarihi, dünyada, barış ve insan haklarını savunan herkes için önemli bir gün. Bizler, insan hakları savunucuları olarak IŞİD’e karşı Kürt halkının, 134 günlük direnişini selamlıyoruz” denildi.
1 Kasım, 2014 yılında Avrupa Birliği Türkiye Yurttaş Komisyonu (EUTCC) ve Peace Camping inisiyatifi tarafından IŞİD’e karşı yapılan “Kobani ve insanlık için küresel seferberlik” çağrısıyla “Dünya Kobani Günü” olarak ilan edilmişti.
Dünya Kobani Günü çağrısını Nobel Barış Ödülü sahibi, insan hakları savunucusu Adolfo Perez Esquivel ve Amerikalı filozof ve dilbilimci Noam Chomsky’nin de aralarında olduğu dünyanın farklı ülkelerinden 130 akademisyen, yazar ve gazeteci yapmıştı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi “Dünya Kobani Günü” için basın açıklaması yaptı. Açıklama metnini Ankara İl Eş Başkanı Aslı Saraç okudu.
“1 KASIM BARIŞ VE İNSAN HAKLARINI SAVUNAN HERKES İÇİN ÖNEMLİ BİR GÜN”
1 Kasım Dünya Kobani Günü’nün önemine vurgu yapan Saraç, “1 Kasım tarihi, dünyada, barış ve insan haklarını savunan herkes için önemli bir gün. Çünkü bir grup akademisyen, Nobel Barış Ödüllü yazarlar, bir grup insan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri, 1 Kasım tarihini Dünya Kobani Günü olarak ilan ettiler” dedi.
“KÜRT HALKI 134 GÜN BOYUNCA DİRENDİ”
IŞİD’e karşı Kürt halkının 134 günlük direnişini selamladıklarını söyleyen Aslı Saraç, açıklamada şunları ifade etti:
“Hepimiz hatırlıyoruz, 15 Eylül 2014 tarihinde IŞİD isimli örgüt, Kobani kentini kuşattı, büyük insan hakları ihlalleri işledi, baskı ve zulüm uyguladı.
Kürt halkı, IŞİD’in bu saldırısına karşı 134 gün direniş gösterdi ve 134. günün sonunda Kobani kenti saldırganlardan temizlendi. Bu 134 gün boyunca büyük acılar yaşandı. Kobani ve köylerine, araçlarla giren IŞİD üyeleri kadın ve çocuklara, tüm sivillere ateş açtı. Girdikleri her evde savunmasız birçok insanı acımasızca katlettiler. Bütün bunlar dünyanın gözleri önünde oldu.
Bizler, insan hakları savunucuları olarak IŞİD’e karşı Kürt halkının, 134 günlük direnişini selamlıyoruz. Tüm dünyada barış ve demokrasi isteğimizi bir kez daha dile getiriyoruz. Dünya Kobani Günü kutlu olsun.”
PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 2014’te IŞİD çetelerine karşı yapılan eylemlerde 4 kişiyi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Mazlum İçli nezdinde tüm haksızca tutuklu kalanların tahliyesi için kampanya başlatılacağını söyledi. Keskin, “Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikaları, aynı coğrafyanın çocuklarını birbirine nasıl düşman edebildi bunu konuşmak gerekiyor” dedi.
IŞİD çetelerine karşı 6-8 Ekim 2014’de gerçekleştirilen eylemlerde Yasin Börü’nün de aralarında bulunduğu 4 kişiyi öldürme iddiasıyla 14 yaşında tutuklanan Mazlum İçli’ye, yargılandığı Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “ülke bütünlüğünü bozma” ve “4 kişiyi öldürmek” suçlarından toplam 124 yıl hapis cezası verildi. İçli’nin olay günü Diyarbakır’a 140 kilometre uzaklıkta bir mahalledeki düğünde olmasının yanı sıra birçok somut delile rağmen karar Yargıtay tarafından onandı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 2014 yılında henüz 14 yaşındayken tutuklanan ve 124 yıl hapis cezası alan Mazlum İçli için başlatılacak kampanyaya ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Bu hukuksuzluğa maruz kalanın sadece Mazlum İçli olmadığını ifade eden Keskin, “Mazlum içli henüz 14 yaşındayken 2014 yılında cezaevine girdi. Aslında Mazlum İçli tek değil. Aynı bölgenin çocukları birbirleriyle kavga ettiler. Mazlum’un cezaevinde, Yasin Börü’nün ölmüş olmasının dışında esas nedeni tartışmak gerekiyor” dedi.
Keskin şöyle devam etti:
“Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikaları, aynı coğrafyanın çocuklarını birbirine nasıl düşman edebildi? Bunu konuşmak gerekiyor. Mazlum İçli’nin bu olayı gerçekleştirmediği ortaya çıktı. Yasin Börü ve diğer üç kişinin öldürüldüğü anda Mazlum İçli, Diyarbakır’a 140 kilometre uzakta bir düğünde müzisyenlik yapıyor. Bu HTS kayıtlarıyla tespit edildi. Düğün görüntüleri, şahitler vardı. Maalesef bütün bu deliller mahkeme tarafından kabul edilmedi. Mazlum hakkında ceza isteyen savcı daha önce beraatini istedi. Bu dosya hakikaten şu anda Gezi mahpuslarının, Kobane davasında yargılanan arkadaşlarımızın, cezaevine düşünceleri nedeniyle giren herkesin maruz kaldığı hukuksuzluğun bir sonucu.”
“Mazlum İçli çocuk olarak girdiği cezaevinde 23 yaşında bir genç olarak işlemediği bir suç nedeniyle kalmaya devam ediyor” diyen Keskin, “İnsan hakları savunucuları olarak hukukun geldiği noktadan çok rahatsızız. O nedenle Mazlum İçli’nin dosyası özel bir dosya olarak kabul edilebilir ama genelde herkesi kapsayacak bir kampanya yapılabilir, diye düşündük. 1 Eylül’den sonra bu kampanya açıklanacak. Hakları ihlal edilerek cezaevlerinde tutulan tüm insanlarımızın tahliyelerini isteyen bir kampanya olacak” ifadelerini kullandı.
NE OLMUŞTU?
IŞİD’ Kobane’ye saldırıları üzerine 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler sırasında yaşamını yitiren 4 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Mazlum İçli hakkında, “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma” ve Yasin Börü ile birlikte 4 kişiyi öldürdüğü iddiasıyla toplam 124 yıl hapis cezası verildi. 14 yaşında tutuklanan ve Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nce yargılanan İçli, S.Ç. isimli kişinin teşhisine dayandırılarak 7 Ekim 2014 günü Bağlar ilçesinde yaşanan olaylarda Yasin Börü, Ahmet Dakak, Hasan Gökguz ve Riyat Güneş’ın ölümünden sorumlu tutuldu. İçli’nin, olay günü 140 kilometre uzaklıktaki bir düğünde müzik ekibinde olduğu görüntüleriyle kanıtlanmasına rağmen 29 Eylül 2021’de görülen duruşmada 124 yıl hapis cezası verildi. İçli’ye verilen ceza, 16 Ağustos’ta ise Yargıtay tarafından onandı.
PİRHA-Yeşil Sol Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle iki soru önergesi hazırlayarak, Diyanet’in Kobani Kumpas Davası’na dahil edilmesini sordu.
HDP önceki dönem Eş Başkanlarının, milletvekillerinin ve MYK üyelerinin yargılandığı Kobani Kumpas Davası, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, Kobanî kumpas davasında, soruşturma aşamasında dosyaya dahil olmamasına rağmen iddianamede savcı tarafından müşteki sıfatıyla davaya davet edildi. Kobani protestoları sırasında “Kuruma bağlı binalarının zarar gördüğünden” bahisle davaya katılma talebi kabul edildi.
Serhat Eren soru önergesinde, Diyanet’in iktidarın sözcülüğüne soyunmuş olduğuna vurgu yaparak, “22 Nisan 2021 tarihinde Mahkemeye verdikleri dilekçede “09.09.2014 – 30.12.2020 tarihleri arasında gerçekleşen Kobani protestoları sırasında kuruma bağlı binalarının zarar gördüğünden” bahisle davaya katılma talebinde bulunmuş ve mahkeme de tüm kurumlar gibi Diyanetin bu talebini kabul etmiştir.
14 Nisan 2023 tarihinde 5268 sayfalık mütalaanın siyasetçilerimizin sorguları tamamlanmadan ve tevsii tahkikat talepleri karşılanmadan boş salona okunmasının ardından 11 Mayıs 2023 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı bu kez de mütalaaya karşı beyan dilekçesi sunarak ‘Başkanlığın bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum’ olduğunu belirterek, davada yargılanmaya çalışılan siyasetçilerimizin ‘bu durumu temelden sarsan ve telafisi imkansız zararlara yol açan fiil ve davranışlarının olduğunu, din hizmetlerinde itimat ve güvenin kaybolması halinde bu alanın çeşitli sapık akım ve gruplara kalacağını, halkın sevgi, kardeşlik, barış, huzur, güven, birlik ve beraberlik içinde hiçbir korku ve endişe hissetmeden yaşamlarını sürdürmesi için terör eylemleriyle ülkeye zarar veren kişilerin cezalandırılması gerektiğini’ iddia etmiştir.
Diyanet’in suçtan zarar gördüğünden bahisle davadan haberdar edilmesinden başlayarak mütalaaya karşı beyanda bulunup siyasetçilerimizin cezalandırılmalarını talep etmeleri bu davanın ne kadar özel bir yargılama olduğunu, devletin bu davada tüm kurumlarıyla bizzat taraf olduğunu, bağımsız ve tarafsız bir yargılamanın bu koşullar altında gerçekleşemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Öte yandan Diyanet, iktidarın siyasi saiklerle ilerlettiği bu kumpas davasındaki sözcülüğüne soyunmuş, dilekçedeki iddiasının aksine tüm insanlık için hizmet etmediğini, iktidarın yararına hizmet eden bir kurum olduğunu göstermiştir.” dedi.
“DİYANET’E GÖRE IŞİD BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MÜDÜR?”
Yeşil Sol Parti Milletvekili Serhat Eren’in cevaplanması üzere sunduğu önergede şu sorulara yer verildi:
“1.Kobani kumpas davasında, soruşturma aşamasında dosyada bulunmayan Diyanet’in kovuşturma aşamasında Mahkeme tarafından re’sen davadan haberdar edilmesi CMK’nın hangi maddesine dayanılarak yapılmıştır?
2.Diyanetin davaya bu şekilde dahil edilmesi, mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı değil midir?
3.Diyanet bugüne kadar hangi davada aynı usulle haberdar edilmiştir? Bundan sonra siyasi yargılamalarda Diyanet re’en haberdar edilecek midir?
4.Diyanet bugüne kadar hangi davaya katılma talebi sunmuştur? Kadın ve çocuklara tecavüz eden, onları kaçıran, köle pazarlarında satan, insanlık dışı barbar IŞİD üyelerinin yargılandığı herhangi bir davaya katılmış mıdır?
5.Diyanet’in katılma talebi hangi davalarda kabul edilmiştir?
6.Diyanet’e göre IŞİD bir terör örgütü müdür?
7.Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum olduğunu iddia eden Diyanet’in, 2018 yılında Afrin’e operasyon düzenlendiğinde tüm camilerde yatsı ve sabah namazı sonrası Fetih Suresi’ni okutmasının sebebi nedir?
8.Diyanetin dilekçesinde kullandığı ifadeler nefret suçu oluşturmamış mıdır? Dilekçede “sapık akım ve gruplar” ifadesinden ne kastedilmiştir?
9.Diyanetin, Kürt siyasetçilerinin IŞİD terör örgütüne karşı durdukları için yargılandıkları ve siyasi bir kumpas olduğu AİHM kararı ile ortaya konulan ve henüz yargılama sürecinin devam ettiği bu davada masumiyet karinesini yok sayan ve din hizmetlerinin zarar gördüğünü söyleyerek manipülasyonda bulunan katılma talebi, görevi kötüye kullanma anlamına gelmemiş midir?
10.Diyanetin katılma dilekçesi ile görevini kötüye kullanması, ayrımcı, saldırgan ve ötekileştiren bir dil kullanarak nefret suçu işlemesi, dini referansları kullanarak yargılamayı etkilemeye çalışması sebebiyle hakkında soruşturma başlatmayı düşünüyor musunuz?
11.Hukukun üstünlüğü ve mahkemelerin bağımsızlığının tesisi adına Diyanetin bu tarz dilekçelerle yargıyı etkilemesinin önüne geçmek için gerekli adımları atacak mısınız?”
PİRHA – HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu, Diyanet’in, Kobanî Davası’na gönderdiği dilekçeye tepki göstererek, “utanç vericidir” ifadesini kullandı. Yapılan açıklamada, “Diyanet, yargı süreçlerini etkileme çabalarından vazgeçip önceki gün intihar eden Müftü Mehmet Deniz’in intiharına sebep olan göreve iade kararının uygulanmamasının hesabını vermelidir” denildi.
HDP’li 18’i tutuklu 108 siyasetçinin yargılandığı Kobanî Davası sürüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Kobanî Davası’na gönderdiği “müdahillik” dilekçesi ise davanın tartışma yaratan bir diğer başlığı oldu.
Davaya katılma isteği yönünde taleplerini dile getiren Diyanet İşleri Başkanlığı, kaleme aldığı dilekçede kullandığı dil, tepkilere neden oldu.
“ET VE SÜT KURUMU DA DAHİL MÜDAHİL OLDU”
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu, gelişmelere dair yazılı açıklama yaparak “Neredeyse devletin bütün kurumları (Et ve Süt Kurumu da dahil) bu davada müdahil olmak için başvuru yaptı. Daha önce inanç merkezlerine zarar verildiği gerekçesiyle davaya müdahil olan Diyanet İşleri Başkanlığı, mütalaaya ilişkin davaya gönderdiği dilekçe ile asıl niyetini ve düşmanlığını göstermiş oldu” denildi.
“MÜFTÜ MEHMET DENİZ’İN İNTİHARININ HESABINI VERMELİ”
Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:
Kobanî direnişi İslam’ın değerlerini ve kutsallarını kirli siyasetine alet eden IŞİD’e karşı verilen en önemli mücadele olarak tarihin temiz sayfalarında yerini aldı. IŞİD ile işbirliğine karşı, IŞİD’e karşı Türkiye’de demokratik zeminde protestolar gerçekleşti. IŞİD zihniyetinin kaybetmesinin intikamını alırcasına barışçıl eylemlere müdahale edilmesi ise eylemlerin yönünü değiştirdi. Kentler yakıldı, yıkıldı. Kobanî Davası’na gündem olan olaylarda çok sayıda HDP’li yaşamını yitirdi. Bunları ters yüz ederek açılan kumpas davasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na gönderdiği yazı devam eden intikam hırsının en önemli göstergelerinden biridir. Diyanetin hiçbir hukuki kanıta dayanmayan iddiaları yargı sürecini etkileme çabasından başka bir şey değildir.
Diyarbakır Suriçi’nde bulunan Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii örneğinde olduğu gibi, bölgede bulunan basın mensupları ve mahalle sakinlerinin açık beyanlarından da anlaşıldığı üzere, Kurşunlu Camii özel harekât timlerinin kullandığı ağır silahlarından açılan ateş ve helikopterlerden atılan bombalar sonucu tahrip olmuştur. Yine aynı şekilde Dört Ayaklı Minare de özel harekât timleri tarafından açılan ateş sonucu isabet almıştır. Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Buna rağmen iktidarın kontrolünde olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de dini inancı ve müslümanların mabetleri olan camileri, devletin/iktidarın yargıda istediği kararın çıkması için bir baskı unsuru olarak kullanmakta bir beis görmemiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bugün tarihte hiç olmadığı kadar halkın inancını, kutsalını, mabedini hatta her türlü dini değerlerini devletin politikalarını meşrulaştırmak için kullanışlı bir aparat haline getirmekte tereddüt etmemektedir.
Diyanet’in tanımlı görevlerini aşarak mevcut iktidarın politikalarına taraf olması ve bu tutumuna halkın inancını ve mabetlerini alet etmesi kabul edilemez. Diyanet, yargı süreçlerini etkileme çabalarından vazgeçip önceki gün intihar eden Müftü Mehmet Deniz’in intiharına sebep olan göreve iade kararının uygulanmamasının hesabını vermelidir.
“KARANLIK ODAKLAR BİRÇOK MABETE ZARAR VERDİ”
Kobanî direnişi sırasında kolluk kuvvetleri ve provokasyonun parçası olan karanlık odakların kullandığı orantısız güç sonucunda birçok mabet zarar görmüştür. HDP olarak kim tarafından gerçekleşirse gerçekleşsin hiçbir mabedin bu tür çatışmalarda hedef alınmasını ve zarar görmesini kabul edemeyiz. Her halkın ve inancın kendisini özgürce ifade etme ve inancını özgürce yaşama hakkı için verdiğimiz mücadelemizi kumpas davalarıyla ve çeşitli senaryolarla boşa çıkaracaklarını zannedenler bilsin ki tarih karşısında kendileri yargılanıyor. Dini siyasete alet etmeye devam eden AKP ve şürekâsı Hak katında da hukuk karşısında da hesap verecek.”
PİRHA – Milletvekili Serhat Eren, Diyanet İşleri Başkanlığının, Kobani Davası’na katılma yönünde gönderdiği dilekçeye tepki göstererek, “Diyanet, Kobanî Kumpas Davası’na IŞİD’in Kürtlere karşı yayınladığı fetvanın devamını göndermiştir” dedi.
Yeşil Sol Parti Milletvekili Serhat Eren, Diyanet İşleri Başkanlığının Kobanî Davasına gönderdiği “müdahillik” dilekçesine ilişkin açıklama yaptı. HDP Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Eren, “Partimiz IŞİD’in saldırılarına karşı bütün insanlığa duyarlılık çağrısı yapmıştı” diye belirtti.
Serhat Eren, 2014 yılında IŞİD’in, Kürtleri soykırımdan geçirmek Rojava’ya saldırdığını hatırlatarak “Bizler bir katliamın yaşanmaması için IŞİD ile ilişkilerin kesilmesi, Rojava’ya insani koridor açılmasını iktidardan beklerken; AKP tersine Erdoğan’ın ‘Kobanî düştü düşecek’ sözleriyle kendi beklentisini ifade etmiş, milyonlarca Kürt nezdinde infiale yol açmıştı. Partimiz Kürt halkına yönelik bu katliama ve IŞİD barbarlığına karşı bütün insanlığa duyarlılık çağrısı yapmış ve herkesi bu saldırılara karşı harekete geçmeye davet etmişti” diye konuştu.
Serhat Eren, iktidarın, Kobanî protestolarını “HDP’yi tasfiye etmek” için “intikam davasına” dönüştürdüğünü söyleyerek şu açıklamalarda bulundu:
“3 yılı aşkın bir süredir devam eden Kobanî Kumpas Davasında bu intikam yaklaşımının bütün yönlerine tanıklık ettik. Bugün sanık olarak yargılanması gereken kurumlar, Kobanî Kumpas Davası’na mağdur sıfatıyla müdahil olma yarışına girmişler. Bu kurumlar tarih önünde ve Türkiye halkları nezdinde kendilerini aklamak için, sorumluluktan kurtulmak için arkadaşlarımızı sorumlu tutmaya çalışmaktadır. Onca insanımızın yaşamını yitirmesinden sorumlu ve suçlu olanlar onlardır. Kobanî Kumpas Davası gerçeği tersyüz eden bir davadır; sorumlu olanların mağdur olanları sorumlu tutmaya çalıştığı bir davadır.
İşte o dönemin sorumlu kurumlarından biri de Diyanet İşleri Başkanlığıdır. IŞİD barbarlarını İslamiyet adına cihatçı olarak değerlendiren Diyanet İşleri Başkanlığı, IŞİD saldırılarına meşruiyet yaratmaya çalışan bir kurumdur. Diyanet İşleri Başkanlığı devam eden Kobanî Kumpas Davası dosyasında, mütalaaya karşı yargılanan arkadaşlarımıza ahlak sınırlarını aşan, haddini aşan bir değerlendirme ile saldırmıştır.
Bugün 3 Ağustos IŞİD’in Şengal’de gerçekleştirdiği katliamın yıl dönümü. O katliamda dini, inancı farklı olduğu gerekçesiyle yüz binlerce Êzidî katledildi, yüz binlercesi yerinden yurdundan göçertildi. Binlerce Êzidî kadın köle pazarlarında satıldı. Hem de 21’inci yüzyılda ve insanlığın gözü önünde bu insanlık suçları işlendi. Peki hangi zihniyetle yapıldı bu katliamlar? Tam da bugün Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı “fetva”ya benzer fetvalarla yaptı katliamı IŞİD.
“IŞİD’İN SÖZCÜLÜĞÜNE SOYUNMUŞTUR”
Diyanet, Kobanî Davası’na gönderdiği dilekçe ile adeta savcılık rolüne soyunmuş, bu haksız hukuksuz davayı haklı gösterme çabasına girmiştir. Açıkça söylüyoruz; Diyanetin bu yaklaşımı ve gönderdiği dilekçe IŞİD’in Kobanî ve Şengalî işgal ederken yayınladığı katliam fetvalarının bir benzeri ve devamı niteliğindedir. IŞİD’in Kürtler için yayınladığı “katli vaciptir” fetvasının benzerini Diyanet dava dosyasına gönderdiği dilekçe ile vermiştir.
Diyanetin gönderdiği bu skandal dilekçedeki fetvayı sizlerle paylaşacağız arkadaşlar. Ancak bu dil ve üslup IŞİD barbarlarının diline çok benziyor değil mi? Dilekçesinde tam da bunu ortaya koymuş Diyanet. Partimiz, rehin arkadaşlarımız ve avukatlarımız AKP’nin başından beri bu kumpas davasını IŞİD’in intikam davasına çevirdiğini boşuna söylemiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı dilekçesindeki diliyle adeta IŞİD’in sözcülüğüne soyunmuştur.
IŞİD barbarlarının Kürt halkını katletmeye çalıştığı dönemde sessiz kalıp IŞİD’e cihatçı diyerek saldırılarına karşı durmayan, o dönemde meydana gelen olaylardan sorumlu olan ve yargılanması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, haddini aşan açıklamalarla İslam’a en büyük zararı vererek arkadaşlarımızı cinayetle, ahlaksızlıkla ve yağmacılıkla suçlamaktadır. Bütün kimlikleri ve inançları ötekileştiren ve yalnızca devletin tekçi politikalarına hizmet eden Diyanet İşleri Başkanlığı, hukuk metni değil iftira-nameden ibaret mütalaaya karşı görev sınırlarını aşarak dosyayla ilgili adeta iktidarın taleplerini sunan bir fetva niteliğinde dilekçe göndermiştir dava dosyasına.
“DİYANET AHLAKTAN BAHSEDEMEZ!”
Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağladığını iddia eden bu kurum, tecavüzcü ve barbar IŞİD katliamlar yaparken onları fetvalarında masum cihatçı olarak gösteriyor. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil” diyen, 9 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğini söyleyen, sapık akımlara adeta icazet veren, Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerine statü verilmesini “kırmızı çizgi” olarak değerlendiren, Süryanilere ait manastır ve kiliselere el konulmasına sessiz kalan, halkı yoksulluk ve açlığa mahkum edilirken milyonluk araçlara binen Diyanet ve kurum yetkilileri topluma ve arkadaşlarımıza ahlaktan ve hukuktan bahsedemez. Kendisini yargı yerine koyup arkadaşlarımızı hüküm giymiş gibi itham edemez. Hakkı da değil haddine de değil!
1993’te Sivas’ta canlarımız diri diri yakılırken, Diyarbakır’da Suruç’ta, Ankara Garı önünde insanlarımız katledilirken, hatta Diyarbakır’da İstasyon Meydanı’ndaki cami duvarı kanla boyanırken Diyanet İşleri Başkanlığı barış ve güven içinde yaşamanın önemini anlatmaya gayret edip davalara katılmak için müdahil oldu mu? Tarikat yurtlarında meydana gelen vahşetlere bir gün olsun ses çıkardı mı? Karaman’da Ensar Vakfı’nda, İmam Hatip Mezunları Derneği misafirhanelerinde çocuklar istismara uğradığında, Aladağ’da kız yurdunda çocuklar ihmaller zinciri ile çıkan yangında yanarak can verdiğinde ülkeye dinin istismarı suretiyle zarar verdiğini beyan etti mi? Elbette yapmadı. Kaldı ki Kobanî Kumpas Davası’nda insanları katleden sorumlular ortadadır ve Diyanet İşleri Başkanlığı partimize saldırarak gerçek sorumluları korumaya çalışmaktadır. İşte asıl ahlaksızlık budur, bütün bunlara karşı sessiz kalmaktır. Asıl ahlaksızlık, dini değerleri iktidarın çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaktır.
“DİYANET, SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞINI YAPMIŞTIR”
Buradan Diyanet İşleri Başkanlığına soruyoruz? Siz hangi din adına hareket ediyorsunuz, hangi dini referans alıyorsunuz? Nasıl milyonlarca Kürdü “sapkın eğilim” olarak tanımlama hadsizliğini gösterebiliyorsunuz? İktidarın aparatı olan Diyanet’in Kürtlere karşı düşmanlık yarışına yeni katılmadığını çok iyi biliyoruz. “Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum” olduğunu iddia eden Diyanet İşleri Başkanlığı, 2018’de Afrin’de Kürtlere yönelik saldırı yapılırken yatsı ve sabah namazı sonrası Fetih Suresi’ni okutarak savaş çığırtkanlığını yapmıştır. Kürtlerin cenaze işlemleri söz konusu olduğunda büyük bir sessizliğe gömülmüş; Garzan Mezarlığı iş makineleriyle yıkılırken, Kilyos Mezarlığından çıkarılan cenazeler kaldırım altlarına gömülürken sesiz kalmıştır. Yıllar sonra kemikleri ailesine gönderilen Agit İpek’in durumuna sessiz kalan Diyanet İşleri Başkanlığı; Kürt kimliğini ölüsüyle dirisiyle yok sayma, ölüye saygısızlık ve yas hakkını tanımama siyasetine karşı ses çıkarmayarak bu suçlara ortak olmuş bir kurum olarak barıştan, ahlaktan, kardeşlikten, manevi değerlerden bahsedemez.
Diyanet İşleri Başkanlığının, savcının iftiranamesinden sonra arkadaşlarımızın cezalandırılması için uzun uzadıya yapmış olduğu gayrı ahlaki, gayri hukuki bu değerlendirmesine, arkadaşlarımızın cezalandırılması için yaptığı bu fetvaya karşı yargılanan arkadaşlarımız ve partimiz hukukun üstünlüğü, demokrasi ve barış mücadelesini sürdürecektir. Bu haksızlığa, ahlaksızlığa ortak olanlar da hem vicdanlarda hem de bir gün bağımsız ve tarafsız mahkemelerde, uluslararası hukuk mekanizmaları önünde tıpkı IŞİD barbarları gibi mahkum olacaktır.”
PİRHA – Sanatçı Mehmûd Berazî’nin son eseri olan ‘Cerr’ (Testi) yeni klip ile müzikseverlerin beğenisine sunuldu.
Aranjör Mehmûd Berazî’nin ‘Cerr’ isimli yeni müzik çalışması yayında. Dengbêj Qasimê Şerro’nun seslendirdiği eserin klibini ise yönetmenliğini Şêro Hindê üstlendi.
Klibin açılışında “Yüzyıllardır işgalciler topraklarımızı ihanetin desteği ile kuşatıyor. Bölgenin gerçek halkları direniyor. Kültürümüz direnişimizin bir göstergesidir” mesajı verildi.
Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle Diyarbakır’a göç eden Mehmûd Berazî, Rojava’daki çatışmaların dinmesinin ardından yeniden doğduğu topraklara dönerek müzik çalışmalarına devam etti.
1983 yılında Rojava’nın Serêkaniyê kentinde dünyaya gelen Mehmûd Berazî aslen Kobanêlidir. 1994 yılında müzik hayatına başlayan Berazî, Batman Belediyesi bünyesinde kurulan Hasankeyf Orkestrası’na da öncülük eden isimler arasındaydı.
PİRHA- HDP MYK, TSK’nin Kobanê’ye yönelik hava saldırılarının Türkiye halklarının geleceğine yönelik bir tuzak olduğuna dikkat çekerek, “Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik hava saldırıları ve işgal tehditleri AKP-MHP iktidarının seçim kampanyasıdır. İktidarın amacı siyaseti savaş politikaları üzerinden tekrardan dizayn etmektir” dedi.
Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye ile Irak Federe Kurdistan Bölgesi ve Şengal’e yönelik hava saldırıları üzerine Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), olağanüstü toplandı.
Toplantı sonrası yapılan açıklamada, şunlar ifade edildi:
“AKP-MHP blokunun Türkiye halklarına dayattığı otoriter rejimi sürdürmek, kendi iktidarının ömrünü uzatmak ve bekasını korumak için yürüttüğü savaş politikalarının topluma kaybettirdiği, halkı yoksulluğa mahkum ettiği ve geleceksizliğe sürüklediği tespiti yapılan toplantıda; bu politikaların aynı zamanda bölge halklarının yaşamını hiçe saydığı, Kürt halkı başta olmak üzere bölge halklarına düşmanlık barındırdığı tespiti yapılmıştır.
Öncelikli olarak Antep’in Karkamış ilçesi başta olmak üzere yaşamını yitiren yurttaşlarımızın ailelerine taziye dileklerimizi iletiyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Karkamış’ta yaşananlar, savaş politikalarının kendisiyle beraber getireceği kabul edilemez acıların somut bir göstergesidir. Bizim barış politikamız tek bir insanımızın burnunun kanamaması içindir, iktidarın toplumu acılara sürükleyen siyasetini durdurmaya yöneliktir.
Taksim’deki katliamın karanlık ve şaibeli yanları aydınlatılmamıştır, onlarca soru işareti ve çelişki varlığını sürdürmektedir. Buna rağmen iktidarın katliamdan Kuzey Suriye Özerk bölgesini sorumlu tutması ve ilk elden Kobanî’yi işaret etmesi, önceden hazırlığı yapılan dünkü saldırılara ve savaş politikalarına zemin yapılmak istenmiştir.
Yıllardır Kürt düşmanlığı, toplumsal kutuplaştırma ve savaş politikalarıyla varlığını sürdürmeye çalışan AKP-MHP iktidarı, seçimlere yaklaşırken iktidarını korumanın tek aracı olarak savaş siyasetini görmektedir. Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik hava saldırıları ve işgal tehditleri AKP-MHP iktidarının seçim kampanyasıdır. İktidarın amacı siyaseti savaş politikaları üzerinden tekrardan dizayn etmektir.
Kuzey-Doğu Suriye halklarına yönelik operasyon ve saldırı dalgası aynı zamanda muhalefete ve Türkiye halklarının geleceğine yönelik de bir tuzaktır. Alternatif güç olma iddiası taşıyan ve Türkiye’nin geleceğini düşünen tüm muhalefet odaklarının bu tuzağa düşmemesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz. İktidarın bu politikalarına alet olan kesimlerin tarih karşısında ve Türkiye toplumu nezdinde de sorumlu olacağını hatırlatmak istiyoruz.
Kürtlerin ve Rojava’da yaşayan diğer halkların birlikte kurduğu demokratik kadın özgürlükçü sistem, Ortadoğu’nun demokratik geleceğinin teminatıdır, özgürlüğün sembolüdür. Rojava’yı ve IŞİD vahşetine karşı insanlığın sembolü olan Kobanî’yi savunmak evrensel insanlık değerlerini savunmaktır. HDP olarak Kobanî’yi ve Rojava’yı savunmaktan ve sahiplenmekten bir an bile vazgeçmeyeceğiz.”