Etiket: kültür sanat

  • Mersin Cemevi’nde seramik kursu: Burada toprak sanata dönüşüyor- VİDEO

    Mersin Cemevi’nde seramik kursu: Burada toprak sanata dönüşüyor- VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi, kadın üyelerine yönelik seramik kursu başlatarak hem sanatsal hem de kültürel bir dayanışma alanı oluşturdu. Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü mezunu Semra Turaç Çelik’in yürüttüğü kurs, kadınların kendilerini sanat aracılığıyla ifade etmelerine olanak tanıyor.

    Mersin Cemevi, kadınlara yönelik düzenlediği seramik kursuyla sanatı toplumsal yaşamın merkezine taşıyor. Bir ay önce başlayan kurs, 15 katılımcıyla yola çıktı ve şu anda 10 kadınla devam ediyor. Haziran ayına kadar sürecek eğitim sonunda katılımcılar, ürettikleri eserleri bir sergide sanatseverlerle buluşturacak.

    SERAMİĞİN ŞEKİLLENDİRDİĞİ BİR YOLCULUK

    Kursu yürüten Semra Turaç Çelik, aynı zamanda Mersin Cemevi yönetiminde görev alıyor ve kadın komisyonunda aktif rol üstleniyor. Çelik, seramiğin insanlara sabır ve öz disiplin kazandıran bir sanat dalı olduğunu belirterek, “Seramik, insanlara sabrı öğretiyor. Çamurun kurumasını beklemek, fırınlanma sürecini izlemek, tüm bu aşamalar birer sabır egzersizi. Katılımcılar bu süreçte hem üretmenin keyfini yaşıyor hem de içsel bir dinginlik kazanıyorlar” dedi.

    Çelik, seramikle uğraşmanın sadece bir üretim süreci değil, aynı zamanda bir terapi niteliği taşıdığını da vurgulayarak, “Sanatla uğraşmak insanın zihnini boşaltıyor. Katılımcılar burada yalnızca teknik bilgi öğrenmiyor, aynı zamanda kendi duygularını da keşfediyorlar. Söyleyemedikleri, ifade edemedikleri duygularını eserlerinde dışa vurabiliyorlar” ifadelerini kullandı.

    SANATLA GELEN DAYANIŞMA VE DÖNÜŞÜM

    Kursun en önemli etkilerinden biri, kadınların sanat yoluyla hem bireysel hem de toplumsal anlamda güçlenmeleri. Çelik, seramiğin bu süreçte bir araç değil, bir dönüştürücü olduğunun altını çizerek, “Kadınlarda gözlemlediğim en önemli şey, üretim sürecinde içsel bir dönüşüm yaşamaları. Seramik, bekleme ve sabır gerektirdiği için, bu kadınlara kendi içsel tempolarını dinlemeyi öğretiyor. Aynı zamanda bir dayanışma alanı da yaratıyor. Kadınlar burada birbirlerini destekliyor, fikir alışverişinde bulunuyor, birlikte üretmenin keyfini yaşıyorlar” dedi.

    Sanatın kadınlar için bir ifade biçimi olduğuna dikkat çeken Çelik, “Sözlü olarak anlatamadığımız şeyleri sanatla anlatabiliyoruz. Seramik bize bunu sağlıyor. Duygularımızı, sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi toprakla paylaşıyoruz. Bu yüzden sanat çok kıymetli bir alan” diye ekledi.

    ALEVİ KADINLARIN KÜLTÜREL MİRASI SANATLA YAŞATILIYOR

    Semra Turaç Çelik, Alevi kültüründe kadının her zaman önemli bir yerde bulunduğunu hatırlatarak şunları dile getirdi:

    “Alevi kadınları tarih boyunca hep üretken, katılımcı ve ön planda olmuşlardır. Kültürümüzde kadın, sosyal yaşamın ve dayanışmanın merkezindedir. Cemevlerinde düzenlenen bu tür etkinlikler de bu geleneği sürdürüyor. Kadınlar burada sadece sanat üretmiyor; aynı zamanda kültürel mirası yaşatıyor, bir aradalığın gücünü hissediyor. Bu tür etkinlikler kadınların kendilerini özgürce ifade edebildikleri, birbirlerinden güç aldıkları alanlar yaratıyor. Bizler için toprak kutsaldır; topraktan gelir, toprağa döneriz. Seramik de bu döngünün sembolü. Kadınların toprakla yeniden bağ kurması hem kültürel hem de ruhsal olarak çok anlamlı.”

    Mersin Cemevi’nde üçüncü yılına giren seramik kursu, her geçen yıl daha fazla kadının ilgisini çekiyor. Haziran ayında açılacak sergiyle taçlanacak bu süreç, kadınların sanatla güçlenmesini, dayanışma içinde üretim yapmasını ve kültürel değerlerini yaşatarak geleceğe taşımalarını hedefliyor. Cemevi’nin bu girişimi, sanatın sadece bir estetik uğraş değil, aynı zamanda toplumsal dayanışma ve kimlik ifadesi aracı olabileceğini bir kez daha ortaya koyuyor.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

  • Munzur Festivali 25 Temmuz’da başlayacak- VİDEO

    Munzur Festivali 25 Temmuz’da başlayacak- VİDEO

    PİRHA -22. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ilk toplantısı gerçekleştirildi. Geniş bir katılımla yapılan toplantıda festivalin tarihi 25-28 Temmuz arası olarak belirlendi. Ayrıca tertip komitesinin belirlenmesi, festival içeriği gibi konularda tartışmalar yürütüldü.

    22. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ilk toplantısı bugün Dersim Belediyesi Meclis Salonu’nda yapıldı. Belediye başkanları, oda ve birliklerin yöneticileri, baro, siyasi parti temsilcileri, STK yöneticileri ve Dersim dernekleri de dahil 36 kurumun katıldığı toplantıda gündem maddeleri üzerine tartışmalar yürütüldü ve oylamalar yapıldı. Festival tarihi netleştirildi.

    Buna göre, 22. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin tarihi 25-26-27-28 Temmuz 2024 olarak belirlendi. Festivalin 1-4 Temmuz arasında yapılmasına dair bazı kurumlardan gelen öneri oy çokluğu ile reddedildi.

    “BU FESTİVALDE YÜZBİNLERİN EMEĞİ VAR”

    Toplantının açılış konuşmasını yapan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, kentin dinamiklerinin en zor dönemlerde Dersim’in merkez ve ilçelerinde güçlü buluşmalar yaptıklarını belirterek, “Festivallerimiz hem siyasal hem ekonomik, sosyal alanda bölgeye de ülkeye de gerekli cevapları vermişlerdir. Dönemsel olarak yasaklar gelmiş, dönemsel olarak daralmalar yaşanmış ama her festivalde yüzbinlerin üzerinde ortak ve emekle yarattığımız bu programa sahip çıkan canlarımızı bu kent ağırlamış. Bu festivalde yüzbinlerin emeği var” dedi.

    “SÜRECİ HEP BİRLİKTE PLANLAYACAĞIZ”

    Festival sürecinin büyük iddialarla başlayarak bugüne geldiğini ve kendi iddialarının da büyük olduğunu dile getiren Dersim Belediyesi Eş Başkanı Birsen Orhan da “Bugün sizlerle bu süreci yürütmek, tartışmak istiyoruz. Geçmişte yaşanan eksikleri gören yerden bakarak bu süreci yürütmeyi hep birlikte planlayacağız” sözlerini kullandı.

    Orhan, festivalin gündem maddelerini açıkladıktan sonra bu maddelerin tartışılmasına geçildi. Festival tarihine dair itiraz ve öneriler, festival tertip komitesinin oluşturulması, festivalin içeriğine dair öneriler gibi gündem tartışmalarıyla toplantı devam etti.

    PİRHA/DERSİM

  • Yazar Sema Güler: Dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz-VİDEO

    Yazar Sema Güler: Dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz-VİDEO

    PİRHA-Yazar Sema Güler, dünyada ve yaşadıkları coğrafyada kadın ve yazar olmanın zor bir iş olduğunu belirtti. Güler, “Viktorya çağından başlayan Freud’un o yarattığı cins mitlerinin etkisiyle şekillenen dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Ötekileştirilen kadın edebiyatçıların, kadın sanatçıların, bir isyanı da yanlarına almaları her zamanki gibi temel bir zorunluluk diye düşünüyorum” dedi.

    Yazar Sema Güler ile yazmanın kendisi için anlamı, Dersim sürgünü olan ailenin bir çocuğu olmanın eserlerine yansıması, Filistin ve Rojava’daki savaş, kadının edebiyattaki yeri ve yeni çalışmaları hakkında konuştuk.

    “KENDİME VURMAK YERİNE YAZIYORUM”

    PİRHA: Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

    SEMA GÜLER: Yazmak aslında beni bölen, karşı koyan, kesen şeylere karşıdan bakma ihtiyacıyla başlayan bir şey. Doğayla, insanla, ağaçlarla, kuşlarla bir diyalog kurma biçimi. Aslında bir de bir anlamda bizim yaşlılarımızın çok duygusal bir dürüstlüğü var. Cioran, (Emil Cioran) bunu şöyle ifade ediyordu: ‘Kendime vurmak yerine yazıyorum.’ Ben de yaşlılarımızın o dizlerini ağıtlarla vurması yerine yazarak kendimi ifade etmeye çalışıyorum.

    “NE BURAYA DÖNEBİLİYORSUNUZ NE DE ORAYA DAHİL OLABİLİYORSUNUZ”

    -Dersim sürgünü bir ailenin çocuğu olmak eserlerinize nasıl yansıdı?

    Aslında bu tür kimlikler hiyerarşisinde en tabanda bulunmayı yaşamanın yanı sıra ne edebiyat sevicileri tarafından ne de ötekiler tarafından, bu tür kimliklerle bir hiyerarşi kurmamak gerekiyor. Aslında benim için yazmak veya şiirle uğraşmak tüm kimliklerden arınma ve içimdeki hakikate ulaşma, ‘ben’e ulaşma ise bunların bir anlamda zarar veren şeyler de olduğunu düşünüyorum, evrensel düzlemde baktığımızda.

    Fakat yas tarihimiz çok kalabalık, çok acı. Baba Mansur Ocağı’ndan geliyorum. 38’de, 5 yaşında babam buradayken, ocağından koparılıp gönderildi. Onlar adına da burada bulunan her dağa, taşa, bitkiye, selam ederim. Bunun tırnak içinde avantaj ve dezavantajlarını fazlasıyla yaşadım. Bir kere Dersimli olmak, burada yaşamak başka, Dersim’den gönderilen, aidiyetsiz topraklarda doğup yaşamak bambaşka bir duygu. Bir arafta gibi hissetme durumu oluyor iki tarafın da. Ne buraya dönebiliyorsunuz, ne özünüze dönüyorsunuz, maneviyatınıza dönüyorsunuz ama ne de oraya dahil olabiliyorsunuz. Bunların sancılarını yaşadım. Ve pek çok arkadaşım benim gibi yaşadı.

    “KENDİMİ ŞANSLI HİSSEDİYORUM”

    Fakat en güzel yanlarından biri o Ehli Hak, Alevi cem meclislerinde benim için çocukken kahraman niteliği taşıyan nenelerimizin aşıklık geleneğini devam ettirmesi, çalıp söylediği türküler, deyişler aslında edebiyatı ve şiiri besleyen şeyler oldu. Bu anlamda kendimi şanslı kabul ediyorum. Onların anlattığı hikayeler, babam ki mahir hikaye anlatıcılarından biriydi. Onun anlattığı hikayeleri çocuk yaşta hissetmeye, çözümlemeye, anlamaya çalışmam, dinler tarihini, Zerdüştlüğü küçük yaşlarda öğrenme gayreti, beni besleyen ve büyüten, hatta meraklandıran şeyler oldu.

    Bir şekilde bunların şiirlere ve yazdığım metinlere sirayet ettiğini düşünüyorum. Ezcümle insan bir rüya ise, rüyadan uyanıp hakikate yürüme yolunda, onlar benim için çok kıymetli kahramanlar oldular.

    “BU KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAYI BİLECEK BİRİCİK ŞEY, KADINLARIN GÜCÜDÜR”

    -Katliam, sürgün, acı, sadece geçmişte yaşanmadı ne yazık ki. Bugün ne hissediyorsunuz Filistin’e, Rojava’ya bakınca?

    Dediğim gibi yas tarihimiz çok kalabalık, çok acı. Hatta dünya tarihine baktığımızda sürgünler, katliamlar, kırımlar, savaşlar, savaş çığırtkanları en baş sayfalarda yer alıyor. En önlerde, en ön saflarda yer alıyor. Arka tarafta siviller, kadınlar, çocuklar, kimliksiz öldürülenler, yok edilenler var. Tüm bunlar insanın içini burkan şeyler kuşkusuz ama bir şekilde kadın olarak, şu andaki dünya ve sistem bizi tamir edilemez bir döneme, sürece sürüklüyor. Bu kaostan düzen çıkarmayı bilecek biricik şey kadınların gücüdür diye düşünmekteyim. Kadınların hareketi, annelerin figanı gerçekten çok önemli bir şey bu yeryüzünde. Onların sesiyle, onların dayanışmasıyla büyüyecek bir şey olarak görüyorum ben. Dünyanın, ağacın, bitkinin, kuşların kendi doğal döngüsü içerisinde yeniden dönmesi için kadınların nefesine ihtiyacı var.

    “ERKEĞİN İNSAN, KADININ ÖTEKİ OLDUĞU BİR GERÇEKLİK VAR”

    -Kadının edebiyattaki yeri uzun bir mesele. Kadınların yazmasıyla toplumdaki görünürlüğü paralel midir? Yazmak kadınlar, yazarlar açısından aynı zamanda eril dile ve erkek egemen bakışa başkaldırı mıdır?

    Dünyada hatta bu coğrafyada kadın olmak, yazar olmak gerçekten zor ve meşakkatli bir iş. Bunu hepimiz idrak ettik. Viktorya çağından başlayan Freud’un o yarattığı cins mitlerinin etkisiyle şekillenen, biçimlenen dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Bu her alanda bize yansıyan bir şey, edebiyatta da yaşam içinde de yansıyan bir şey. Bunun etkilerini kadının mücadele olanaklarını genişletmesi için yazmanın önemini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Bu anlamda ötekileştirilen kadın edebiyatçıların, kadın sanatçıların, gene onlara karşı koyarken bir isyanı da yanlarına almaları her zamanki gibi temel bir zorunluluk diye düşünüyorum.

    “O KAVİL VE İKRAR İLE” 

    -Yeni çalışmalarınız var mı?

    Yeni çalışmalarım elbette ki var. Aslında çok uzun zamandır çalıştığım yeni bir şiir dosyası var. İlk kitabım biraz Doğu’ya ithafen de ahde vefa yerine yazılmıştı. Ondan sonra biraz daha dünya edebiyatı üzerinde gezilmelerdi. Ama bu kitap, gene küçücük bir ipucu vereyim, Hüseyin’i ve Kerbela’yı biraz da kaybettiğim babamın ahde vefasına ilişkin modern bir şiirde anlatma girişimiyle başlayan bir dosya. Yakın bir zamanda umarım yılbaşından sonra çıkacak. Onun haricinde Ankara’daki Birinci Sanat Derneği adına çalışma devam ediyor. Projelerimiz devam ediyor arkadaşlarımla.

    Bazı şeyler gerçekten sanki sessiz kalmayı gerektiriyor gibi. Dersim, derin anlamlarıyla, hatıralarıyla, nenemin uykuda sayıklamasıyla, babamın son deminde buraları tekrar görmek istemesi ama görememesiyle ilintili çok karmakarışık duygular yaratan bir kent benim için. Burada olmak kuşkusuz derinlikli bir aidiyete dönme ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Cebinde büyüdüğüm Mehmet Çetin’in çok güzel bir dizesi var. ‘O kavil ve ikrar ile’ herkese selam ederim.

    SEMA GÜLER KİMDİR?

    Sema Güler, 1971 yılında Ankara’da doğdu. Aslen Dersimli olan Güler’in “Fezeyân”, “Uyanış Ağacı”, “Ölüm Tohum ve Şeyler”, “Asiman Tune Li Ba Min” ve “Üçlemeler” isimli kitapları bulunuyor. Şiirleri Almanca, Arnavutça, İngilizce, Kürtçe, İspanyolca ve Arapçaya çevrilen Güler, Makedonya’da 2017’de Naimit’in Mumu Şiir ödülüne değer görüldü.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Yazar Mehmet Çetin ile Şair Emirali Yağan Dersim’de anılacak

    Yazar Mehmet Çetin ile Şair Emirali Yağan Dersim’de anılacak

    PİRHA- Hakk’a yürüyen Dersimli Şair-Yazar Mehmet Çetin ve Emirali Yağan’ı anmak için 7-8-9 Kasım’da 3. Dersim Kültür ve Sanat Buluşması yapılacak.

    7-8-9 Kasım’da Dersim’de Mehmet Çetin-Emirali Yağan’ı anmak için 3. Dersim Kültür ve Sanat Buluşması etkinliği yapılacak. Etkinlik 7-8 Kasım’da Dersim merkezde Şaroğlu Otel’de, 9 Kasım’da ise Ovacık’ta Mile Ma Cafe’de yapılacak.

    Yapılacak program şu şekilde:

    7 Kasım

    Emirali Yağan’ı Xeç köyünde ziyaret, sohbet, müzik ve şiir.

    Şaroğlu Otel’de ‘Sevinsin Hayat: Her Yerden Hiçbir Yere: Mehmet Çetin-Emirali Yağan’ , ‘Ekoloji: Deneyimler, Olanaklar ve Dersim’e Öneriler’ , ‘Halê Kırmanckî: Zonê Ma Se Beno’ , ‘Cengiz Sinan Çelik Aramızda’ , Gölge Öztürk ve Erdoğan Emir’den müzik dinletisi.

    8 Kasım

    ‘Çocuklarla Kırmanckî’ , ‘100. Yılında Cumhuriyet Tarihine Dersim’den Bakış’ , ‘Şiirler ve Şairler’ ve Yılmaz Çelik’ten müzik dinletisi.

    9 Kasım

    Mehmet Çetin’i Kızık köyü Kurederşi mezrasında ziyaret, sohbet, müzik ve şiir.

    MEHMET ÇETİN KİMDİR?

    Dersim’in Ovacık İlçesinde 1955 yılında dünyaya gelen Çetin, 70li yılların ardından öykü ve şiirler yazmaya başladı.

    Üniversite okuduğu yıllarda dahil olduğu politik faaliyetler nedeniyle bir süre aranan ve ardından 1981 yılında TKP(ML)ye dönük yapılan bir operasyonla gözaltına alınan Çetin, ağır işkenceler gördü. Ardından tutuklanan Şair Çetin 8 yıla yakın cezaevinde kaldı.

    Edebi çalışmalarına cezaevindeyken ağırlık veren Çetin’in ilk kitabı cezaevinde bulunduğu sırada yayınlanmıştı.

    Yine cezaevindeyken yayımladığı ‘Birağızdan’ isimli kitabıyla şiir çevrelerinde dikkatleri üzerine çeken Çetin 89 yılında Enver Gökçe şiir ödülü aldı. Ardından 1989 yılında ‘Asmin’ isimli kitabıyla Güneş Türkiye Öykü ödülü aldı.

    Şiir ve düzyazı alanlarında 150 civarında kitap yayımlayan ve 1991 yılında kurulan Piya Şiir Kitaplığı ve ZED yayının editörlüğünü de yapan Mehmet Çetin, Kunduz Düşleri’ isimli şiir dergisi ile ‘Ütopya Mevsimlik Hayat Bilgisi’ kitapının da editörlüğünü yaptı.

    Sanatsal çalışmalarını iki dilde (Kırmanç ve Türkçe) yapan Mehmet Çetin 1996 yılından beri Hollanda’da yaşıyordu.

    Birçok şiir ve öykü çalışması bulunan Mehmet Çetin’in onlarca şiir çalışması Grup Munzur, Grup Kızılırmak, Ferhat Tunç gibi müzik grupları ve isimler tarafından bestelenerek seslendirildi.

    EMİRALİ YAĞAN KİMDİR?

    Emirali Yağan, 1958 Dersim doğumlu. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Paris 8 Üniversitesi Modern Yazın Bölümü’nü bitirdi. 1980 askerî darbe yıllarında siyasal nedenlerle hapis yattı. Mamak’ta kaleme aldığı ilk şiirlerini ‘Urmiye Mavisi’ adıyla 1989’da kitaplaştırdı.

    Diğer şiir kitapları: Şarkılar Ülkesi (Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Ödülü 1990), Gitmek Bir Uzun Öykü (1995), Evvel Zaman Şiirleri (2003), Sahra, Sanrı ve Sara –Aylak Dizeler– (2007), Ve Denizi Kar Tuttu (şiir albümü, 2002). Silva Gabudikyan’ın Şarkıların Şarkısı adlı eserini Raffi Hermonn’la birlikte Ermeniceden Türkçeye çevirdi (2002). Cemal Taş’ın derlediği Abdullah Gündüz’ün Vasiya Mı –Fecir, Alacakaranlık ve Ömrüm– (2006) ve yine Cemal Taş’ın derlediği Dağların Kayıp Anahtarı-Dersim 1938 Anlatıları’nı Kırmançkîden Türkçeye çevirdi (2010).

    Dersim Tertelesi’ni konu alan “Qelema Sure/Kırmızı Kalem” (2009) ve devamı niteliğindeki “Kara Vagon” (2011) belgesellerine metin yazarlığı yaptı. Yayımlanmamış dosyası Ne El Dorado Ne İthaka’nın da içinde yer aldığı toplu şiirler (1985-2021) kitabı Gitmek Bir Uzun Öykü, Kasım 2021’de yayımlandı.

    Piya Yayın Kolektifi’nin kurucuları ve süreli yayınlarının editörleri arasında yer aldı. Şiirleri farklı müzisyenlerce bestelenip seslendirildi, değişik dillere çevrildi, yerli-yabancı antoloji, dergi ve gazetelerde farklı türde eserleriyle yer aldı. Son kitabı Her Yerden Hiçbir Yere adlı kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı.

    PİRHA/DERSİM

  • 29 yıldır tutuklu olan şair İlhan Sami Çomak’ın Kürtçe şiir kitabı çıktı

    29 yıldır tutuklu olan şair İlhan Sami Çomak’ın Kürtçe şiir kitabı çıktı

    PİRHA-29 yıldır tutuklu olan İlhan Sami Çomak, Kürtçe (Kurmancî) şiir kitabı okurları ile buluştu. Çomak’ın Çiyayê Girtî (Tutsak Dağ) adını taşıyan kitabı, Dara Yayınları tarafından yayınladı.

    Gazetedavul’da yer alan habere göre, İlhan Sami Çomak, ağır hapishane koşullarında yıllardır yazılı Kürtçe öğreniyor. Bu çalışmanın sonunda şair, 16 şiirden oluşan kitabını okurlara sunuyor. Şairin defterlerinden şiirlerini derleyen Selim Temo, kitabın editörlüğünü yapmış. “Dorpêç” ve “Bo te” adlarını taşıyan 2 bölüm ve 72 sayfadan oluşan kitabın kapak tasarımı ise Nazlı Ongan’a ait.

    İLHAN SAMİ ÇOMAK KİMDİR?

    Yazar ve şair İlhan Sami Çomak, 1973’te Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu.

    1994 yılında, terör örgütüne üye olmak suçuyla dönemin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılandı. İfadesi işkence altında alındığı için üzerine atılı suçları kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Çomak hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2006 yılında adil yargılanmadığına hükmetti ve Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum ederek Çomak’ın yeniden yargılanmasına karar verdi.

    Hapishanede sekiz şiir kitabı yayımlayan Çomak, Türkiye’nin en uzun süre hapis yatan siyasi mahkumlarından biri oldu.

    2021’de PEN Norveç Yazarlar Birliği’nin İfade Özgürlüğü Ödülü’nü alan İlhan Sami Çomak, 2018 yılında 8. şiir kitabı “Geldim Sana” ile Sennur Sezer Şiir Ödülü’nü, 2022’de de “Hayattayız Nihayet” isimli şiir kitabıyla 15. Metin Altıok Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Şair 1994 yılından bu yana cezaevinde tutuluyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • Mersin’den İnsan Hikayeleri sergilendi- VİDEO

    Mersin’den İnsan Hikayeleri sergilendi- VİDEO

    PİRHA- Mersin Fotoğraf Derneği’nin hazırlamış olduğu Mersin’den İnsan Hikayeleri adlı belgesel fotoğraf projesi sergi açılışı ve multimedya gösterimi yapıldı.

    Mersin Fotoğraf Derneği Belgesel Fotoğraf Atölyesi’nin 2019 yılından bu yana başladığı belgesel fotoğraf projesinin final çıktıları sergilendi.

    Kent belleği, kent kültürü, kentleşme, kamusal alanlar, Mersin’e dair kentsel ve kırsal insan hikayeleri konularına odaklanan projede 6 öykü fotoğraflarla anlatılıyor.

    İNSANA DAİR HİKAYELER 

    Sergide erkek şiddetinden öldürülen kadınların geride bıraktıkları anılar, yörük yaşamı, insan- mekan çalışması kapsamında Alanya Caddesi ve Kushimoto Sokağındaki yaşam, kentte yaşayan Hristiyanlar, Arslanköylü kadınların tiyatro sahneleme süreci gibi konular yer alıyor.

    Anlatılan 6 hikayenin insana dair izler taşıdığını söyleyen Proje Koordinatörü Murat Çiçek, görünmeyenin arkasındaki meselelerin fotoğraflar aracılığıyla görünür olmasını ve fotoğraflarla anlattıkları hikayelerin bağlamının konuşulmasını istediklerini belirtti.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • 1975’ten günümüze bir yayın serüveni: Aşıkça Kültür Sanat Dergisi-VİDEO

    1975’ten günümüze bir yayın serüveni: Aşıkça Kültür Sanat Dergisi-VİDEO

    PİRHA – 1975 yılında yayın hayatına son vermek durumunda kalan ‘Aşıkça’ dergisinin serüveni sürüyor. Derginin emektarları Hüseyin Gürbüz ile Ozan Selahattin Dündar, ozanlık geleneğini ayakta tutmak için mücadele yürüttüklerini belirterek “Dadaloğlu’nun yazdığı bir şiir Karacaoğlan’a ya da Ruhsati’nin yazdıkları başka birisine mal edilmişse bunları belgeleri ve doğruları ile yansıtmak istiyoruz” dedi.

    İlk sayısı 1975 yılında çıkan ve aynı yıl yayın hayatına son vermek durumunda kalan ‘Aşıkça’ dergisi bugün yeniden serüvenine devam ediyor. Üç ayda bir okuyucuya ulaşan dergide, ozanların yaşantılarından kesitler, kültür-sanat dünyasına dair makaleler ve şiirler bulmak mümkün.

    44 Yıl aradan sonra yeniden hayat bulan Aşıkça kültür ve sanat dergisinin tarihçesini Hüseyin Gürbüz ve Selahattin Dündar’dan dinledik.

    Hüseyin Gürbüz, derginin sahibi ve aynı zamanda halk ozanı Ali Gürbüz’ün oğlu. Ozan geleneğini aileden yakinen bilen Gürbüz, aynı zamanda Ankara’da matbaacılık yapmakta.

    44 YILIN ARDINDAN OLUŞAN ISRARIN NEDENİ…

    Hüseyin Gürbüz, Aşıkça dergisini ilk olarak 1975 yılında çıkartabildiklerini, ancak dönemin şartları gereği birkaç sayının ardından tekrar yayına son verdiklerini aktardı. 2019 yılında yeni bir sayfa açan Gürbüz, “Aşıkça dergisinin ortaya çıkma nedeni içimizdeki bu uhde aslında” diyerek amaçlarını anlattı. Hüseyin Gürbüz, “Babamın anılarını, ozanlık geleneğini yaşatmak adına” yola çıktıklarını söyleyerek şu aktarımda bulundu:

    “Eksik olan bir şeyi gündeme getirmek, tarihe yazılı bir belge sunmak adına yola çıktık. Ozan olarak saygı duyduğum Selahattin Dündar ile birlikte bu işi netleştirdik ve aramıza sevgili üstat Hasan Kaplani’nin de katılımıyla hızlı bir yol aldık. Genel Koordinatör olarak işe başlayan Hasan Kaplani’nin katkıları ile dergi bugüne kadar geldi. Eksik olan bir şeyi ortaya net olarak çıkarttığımıza inanıyoruz. Akademik bir unvana sahip olan bir dergi Aşıkça. Bütün akademik ortamda ve okuyucular tarafından ciddi olarak beğenilmekte. Burada tek amacımız var o da yanlış bilinen bazı durumların doğrularını yazmak ve tarihe mal etmek.

    Geçmiş yıllarda yazılı bir meta olmadığı için ozanların şiirlerini, türkülerini başkalarına mal edip bunun üstünden okuyan arkadaşlarımız oldu. Biz de doğruları belgeleri ile ortaya koymak istedik. Zaten yazı kadromuzda da Türkiye’nin en önemli şahsiyetleri var. Halk folklorü adına ozanlık geleneği ile ilgili bilgi ve becerilere sahip, ellerinde belgeleri olan insanlarla yola çıkarak bu dergiyi ortaya getirdik. Tek dileğimiz, derginin çok uzun ömürlü olması yönünde. Buna halk ozanlarımız, akademisyenlerimiz, yazarlarımız, halkımız sahip çıkar diye umuyorum.”

    “OZANLARIMIZIN ŞİİRLERİ DEĞİŞTİRİLEREK OKUNMUŞ”

    Hüseyin Gürbüz, mücadele amaçlarını “sanat adına doğruları ortaya dökmek” sözleriyle özetleyerek şöyle devam etti:
    “Bu dergi ortaya çıktığı zaman sanatsal değerini de ortaya çıkartmak zorundayız. Doğru insanlarla, yazım ve belgelerle sunum yapmak asıl amacımız. Bunu yaparken salt işte ‘dergi bir çıksın da okur iyi bulur ya da bulmaz’ meselesi değil amacımız. Geçmiş yıllarda ciddi anlamda bize ait kaynakların olmaması sebebiyle şikayet edip ‘bizim sadece belgelerimiz mezar taşları falan’ deniliyordu. Şimdi ise bazı şeylerin dinlenerek, söylenenleri burada belgeleri ile ortaya koymayı amaçlıyoruz. Örneğin Dadaloğlu’nun yazdığı bir şiir Karacaoğlan’a mal edilmişse ya da Ruhsati’nin bir şiiri başka birisine mal edilmişse bunları belgeleri ile doğrularını orada yansıtmak istiyoruz. Hatta belli dönemlerde geçmişteki ozanlarımızın şiir ve türküleri kelimeleri, cümleleri değiştirilerek okunmuş. Biz bunların belgeleri ile doğrularını yazmak istiyoruz.

    Bizim okuyucu kitlemiz halkımız ama ozanların dışında bu işe gönül veren birçok akademisyen var. Ne yazık ki bizim temsil ettiğimiz, onların doğruları bilmesini istediğimiz ozanlarımız, sitem ederek söylüyorum, dergimize pek gönül vermediler.”

    “BU GELENEĞİN YAŞAYACAĞINI İNANIYORUZ”
    1975’te yola çıktığımızda bir sendikacı arkadaşımız vardı. Selahattin Dündar yine yanımızdaydı. O dönemde güçlü bir kadro bulmak çok zordu. Şiir yazıyor ve çok basit meseleleri sadece dile getirebiliyorduk. Örneğin ‘TRT’de neden ozanlar yok’ başlığı gibi. Örneğin ‘Konserler düzenlendiği zaman ozanlar emeğinin karşılığını alamıyor.’

    Türkü söylendiği zaman ozanlar içeriye atılıyordu. O dönem bu konular vardı. Bu dönem ise çok farklı. Çünkü çağımız bir anda ortaya görsel ve yazılı basını ile hemen kitlelere ulaşabilen bir duruma geldi. Bunun yanında biz ozanlık geleneğinin de gelişmesini istiyoruz. Geçmiş yıllarda ‘İşte Aşık Veysel öldü ozanlık bitti. Mahsuni gitti türkü bitti’ gibi söylemler vardı. Bunun bitmediğini, bitmeyeceğini, dünya yaşadıkça bu geleneğin yaşayacağını inanıyoruz. Onun için buradayız ve bunu yapmak istiyoruz.”

    “GÜVERCİN SOKAKTAKİ O MATBAA ADETA KÜLTÜR NOKTASIYDI”
    Derginin emektar isimlerinden birisi de Halk Ozanı Selahattin Dündar. Asıl mesleği öğretmenlik olan Dündar, lise çağında ozanlığa heves saldığını belirtti. “Şu anda bir halk ozanı olarak toplumun kültürel deryasına hizmet etmekteyim” diyen Dündar Aşıkça dergisi serüvenine nasıl dahil olduğunu şu sözlerle anlattı:

    “Çeşitli platformlarda kültür üzerine yoğunlaşıp çalıştıktan sonra 1973 senesinde Aşık Ali Gürbüz ve ardından Hüseyin Gürbüz ile yolumuz kesişti. 1972 senesinde Halkevleri genel merkezinde hem saz hem de ses kısmında halk ozanı olarak görev yapıyordum. Darendeli bir dostumuz Remzi Yazıcıoğlu beni Ali Gürbüz ile tanıştırdı. Ali Gürbüz’ün Ankara’nın Ulus semtinde Güvercin Sokak’ta bir matbaası vardı. Mütevazi bir matbaaydı ama bir anlamda kültür noktasıydı orası. Bütün ozanlar, sanatçılar orada buluşurdu. Dolayısıyla Hüseyin Gürbüz’le de orada tanıştım. 1975’te Ozanların Sesi isimli bir dergi çıkartıyordu. İçerisinde ben de vardım. Birkaç sayı çıkardı fakat o günkü koşullarda çok fazlaca yürütülemedi. Aradan yıllar geçti ve Hüseyin Gürbüz bana ‘İçerimde bir uhde kaldı. Hem babamın zamanında çıkardığım dergiyi çıkarmak, onun da ötesinde kültüre hizmet etmek istiyorum. Bir boşluk var’ dedi. Halk ozanlarının kültür gelenekleri ile ilgili bir çalışma ile yapmak istedi. Bir karar aşamasında olduğunu ve ‘Bana destek olur musunuz? diye sordu. Benim destek oluşum ise daha çok yazı, döküman toparlama ve şiirler konusunda oluyor.”

    “KENDİMİ SAVRULAN BİR YAPRAK GİBİ HİSSEDİYORDUM”
    Ozanlık geleneğinin devam etmesi için hizmet ettiklerini belirten Selahattin Dündar, dergi çalışmasının kendisinde yarattığı hissiyatı da anlattı. Dündar, “Önceden kendimi savrulan bir yaprak gibi hissediyordum. Her ne kadar kitaplarım kasetlerim yayınlanmış olsa da gelecek nesillere istediklerimizi aktaramama gibi bir his vardı. Ama şimdi kendimi daha güvende hissediyorum. Çünkü yüzyıllar da geçse elimizde Aşıkça dergisi gibi bir dergi var ve bütün geleneğe ait detaylar, arzu ettiklerimiz, gelecek nesillere bu vesile ile aktarılacaktır” ifadelerini kullandı.
    Selahattin Dündar, Aşıkça dergisinin büyük bir boşluğu doldurduğunun altını çizerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Bir arkadaşımız ‘Mezarlıklardan başka geçmişe yönelik materyalimiz yok’ demişti. Geçmişten bu yana yazılı bir kaynağımıza rastlamak çok zor. Hele ki bin yıl öteye gidince hiç yok. Tek tük belki bulabiliriz. Aşıkça dergisinin yazılı kaynak olarak gelecek nesillere aktarılmak üzere önemli bir boşluğu doldurduğunu ifade edebilirim.

    “GÜNEŞ BİR GÜN SÖNER, KÜLTÜR VE SANAT ASLA”

    Aşıkça dergisi 1975 yılında çıkmış olan Halk Ozanları dergisinin kökleri üzerinde devam etmekte. Ot kökü üzerinde biter hesabı. Bir eğitimci ve ozan olarak şunu söyleyebilirim ki Aşıkça dergisinin şu andaki mevcut konumu büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Kazakistan’dan Azerbaycan’a, İran’dan tutun Makedonya’ya ve Anadolu’nun her yeri, yani aşıklık geleneğinin sürdürüldüğü her yerin mutlaka yazıları, araştırmaları mevcut. Değerli bilim insanları da buralarda yazılar yazmakta. Ayrıca Aşıkça dergisinin üzerinde yürüdüğü bu kadim geleneğin önemine değinmek istiyorum. Bana göre kültür, bir ulusun birlikte olma harcıdır. Ancak o harç ile birlikte olabilir ve ben şöyle diyorum; güneş bir gün söner kültür ve sanat asla. Aşıkça dergisinin çıkışında bir diğer emeği olan kişi Ozan Hasan Kaplani’dir. İftihar ederek söylüyorum ki Kaplani benim de öğrencimdir. Ozan Kaplani de şu anda genel koordinatörümüz olarak bu görevi üstlendi.
    Bizim öteden beri sürüp gelen ilişkilerimizde öğretim kurumları ile bağımız var. Ben de aynı zamanda okullarda aşıklık geleneğinin sürdürülmesi için dersler veriyorum. Üniversitelerde dahil olmak üzere her gören akademisyen, kurum-kuruluş Aşıkça dergisini gerçekten bağrına basıyor, hayretler içerisinde karşılıyor. Şu anda sahiplenilme anlamında biraz umutsuz olsak da geleceğe yönelik Aşıkça dergisi büyük bir güçle daha geniş bir kadro ve tiraj ile çıkacak ve nesillere bu geleneği sürdürmek için önemli bir kervanı omuzlayıp götürecektir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Aynur Doğan Ankara’da sevenleriyle buluştu-VİDEO

    Aynur Doğan Ankara’da sevenleriyle buluştu-VİDEO

    PİRHA – Uluslararası Dünya Müzik Fuarı Womex 2021 Sanatçı Ödülü’ne layık görülen Aynur Doğan, Ankara’da sevenleriyle buluştu.

    Kürt müziğinin sevilen seslerinden Aynur Doğan, Ankara Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde sevenleriyle buluştu.

    İlginin bir hayli yoğun olduğu konserde Sanatçı Doğan, yaptığı konuşmada pandemi sebebiyle uzunca bir süre sahne alamadıklarını belirterek “Ne güzel bir duygu buluşmak. Konserin iptal olabileceği ihtimali bizleri çok korkutuyordu. Malum, dünyada olayların sonu bitmiyor. Savaşlar, hastalıklar, adaletsizlikler…Bugün tüm olumsuzlukları müzikle kapatalım” dedi.

    Yaklaşık iki saat sahnede kalan Aynur Doğan, sergilediği performans sonucunda dakikalarca ayakta alkışlandı.

    PİRHA/ANKARA

  • Müzisyen Cihan Çelik: Bizleri umursamayan insanların verdiği plaketleri yaktım!-VİDEO

    Müzisyen Cihan Çelik: Bizleri umursamayan insanların verdiği plaketleri yaktım!-VİDEO

    PİRHA- Müzisyen Cihan Çelik, Alevi örgütleri tarafından sahiplenilmediğini ifade ederek “Nerede bir dayanışma varsa koşmamıza rağmen hiçbir önemli organizasyonda yer alamadık. Sahip çıkmadınız” dedi. Çelik, kurumlardan aldığı plaketlerin bir önemi olmadığını belirtip şöminede yaktı.

    Müzisyen Cihan Çelik, Alevi kurumlarından hiçbir maddi-manevi destek alamadığını belirterek aldığı plaketleri yaktı. Tepkisini bir video ile duyuran Çelik “Plaketlerin hiçbir anlamı yok. Nerede bir dayanışma varsa koşmamıza rağmen hiçbir önemli organizasyonda yer alamadık” dedi.

    “KURUMLARDA TEKELLEŞME SÖZ KONUSU”

    Protestosuna dair PİRHA’ya açıklama yapan Çelik, “Yardımlaşma olunca her biri bir yerden çağırırken normal bir konser olduğunda kimsenin umurunda olmuyorsun” eleştirisinde bulundu. Müzisyen Çelik, en son 2021 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile metroda müzik yapabildiklerini belirterek şunları söyledi:

    “Kurumlarımızda benim de çok severek dinlediğim üç-beş kişi sürekli sahne alıyor. Çağırsınlar, ona itirazım yok. Yalnız kitlenin yüzde 90’ı Kızılbaş Kürt. Bu kadar insafsızlık olamaz. 27 Şubat’ta İstanbul’daki mitingte ben de vardım. Gelenlerin çoğu ya Dersimli ya Erzincanlı ya Koçgirili Kızılbaş Kürt. Bir tane Kürtçe söylenmedi. Yani bir tekelleşme söz konusu. Alevi kurumları, müzisyenler açısından tekelleşmiş. Ben burada bir konser alıyorsam Avrupa’da 10 konsere çağrılıyorum. Amerika’daydım yeni geldim şimdi tekrardan gideceğim.”

    “PANDEMİDE ‘MERHABA’ BİLE DEMEYENLERİN VERDİĞİ PLAKETLERİ YAKTIM”

    Müzisyen Cihan Çelik, uzun yıllar boyunca birçok ücretsiz konser verdiğini belirterek “Bedavaya koşup, emek sarf edip daha sonrasında hiç bizleri sormayan, umursamayan, pandemi sürecinde bir ‘merhaba’ bile demeyen insanların verdiği plaketleri yaktım” diyerek yaşadığı ekonomik darlığa da dikkat çekti.

    Son iki yıldır gelirlerinin çok düştüğüne işaret eden Çelik, “Artık hiçbir şey kazanamıyorum. İki senedir kendi ailemden ufak tefek yardımlar olmasa çok zorlanacağım. Kiramı dahi ödeyemiyorum. İşte Amerika’ya gidip geldim, biraz kendimi toparlayabildim. Haricinde hiçbir şey yapamıyorum. Öncesinde Avrupa’ya gidebiliyorduk, Alevi kurumları sahip çıkıyordu ama pandemi sebebiyle şimdi oraya da gidemiyoruz” şeklinde konuştu.

    “SAHİP ÇIKMADIĞINIZ BİR KÜLTÜR SİZİN DEĞİLDİR”

    Cihan Çelik, paylaştığı videoda “Plaketlerin hiçbir anlamı yok. Nerede bir dayanışma varsa koşmamıza rağmen hiçbir önemli organizasyonda yer alamadık. Sahip çıkmadığınız bir kültür sizin değildir. Başkaları gelip sahip çıktığında da oturup ağlamayın. Ben bu ülkede herhangi bir şey yapamadım. 20 yıldır uğraşırım, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da bir şeyler yapabilirken kendi ülkemizde ne bir belediyede ne bir Alevi kurumunda… Hep öncelik nedense 50 yıldır aynı şeyleri dinlemekten sıkılmayan ya da bunlar tercih edilen bir projenin ürünü olsa gerek” sözleriyle tepkisini dile getirmişti.

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Kıvılcım Kültür Merkezi açıldı: Sanatı sokağa taşımak istiyoruz -VİDEO

    Kıvılcım Kültür Merkezi açıldı: Sanatı sokağa taşımak istiyoruz -VİDEO

    PİRHA- Beyoğlu’nda bulunan Kıvılcım Kültür Merkezi açılışını gerçekleştirdi. Açılışta konuşan kültür merkezi üyeleri, “Kültür ve sanatla birlikte böyle zor bir dönemde çok önemli bir iddiayı ortaya koyduk. Sanatın herkesin ulaşabileceği bir alan olmasını istiyoruz. Sanatı sokağa taşımak istiyoruz. İmkânı olmayanlara sanatı götürmek istiyoruz” diye konuştu.

    Beyoğlu’nda bulunan ve öğrenciler, işçiler, memurlar, atık toplayıcısı işçilerin birlikte kurduğu Kıvılcım Kültür Merkezi açılışını çok sayıda kesimden yurttaşların katılımıyla gerçekleştirdi.

    “BÖYLE ZOR BİR DÖNEMDE ÇOK ÖNEMLİ BİR İDDİAYI ORTAYA KOYDUK”

    Açılış Ali Mendillioğlu’nun yaptığı konuşma ile başladı. Mendillioğlu, kültür merkezinin kolektif bir çalışmanın ürünü olarak kurulduğunu belirterek, güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu.

    “SANATI SOKAĞA TAŞIMAK İSTİYORUZ”

    Ardından söz alan kültür merkezi üyesi Ayşenur Top ise sanatın herkesin ulaşabileceği bir alan olmasını istediklerini vurgulayarak, “Temel amacımız ve çıkış noktamız buydu. Bu yüzden aramızda müzisyen arkadaşlarımızda var, başka başka alanlardan arkadaşlarımız da var. Kıvılcım Kültür Merkezi’nde sadece müzik yok. Aynı zamanda çeşitli alanlarda eğitim verebilecek öğretmenler var. Mahalledeki insanları buraya çekmek ve onların ihtiyaçlarını karşılamak istiyoruz ya da sanatı onlara taşımak istiyoruz” dedi.

    Ayşenur Top, sanatı sokağa taşımak istediklerinin altını çizerek, “İmkanı olmayanlara sanatı götürmek istiyoruz” ifadelerine yer verdi.

    Konuşmaların ardından sanatçıların verdiği konserle açılış sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Oruçoğlu, ‘Yazarlar ve Yapıtlar’ sergisiyle sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor-VİDEO

    Oruçoğlu, ‘Yazarlar ve Yapıtlar’ sergisiyle sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor-VİDEO

    PİRHA-Avustralya’da yaşayan şair, yazar ve ressam Muzaffer Oruçoğlu, ‘Yazarlar ve Yapıtlar’ isimli sergisiyle sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.

    Haberin Videosu

    Şair, yazar ve ressam Muzaffer Oruçoğlu ‘Yazarlar ve Yapıtlar’ isimli sergisiyle 5-25 Ekim tarihlerinde İstanbullu sanatseverlerle buluşmasının ardından şimdi de Ankaralı sanatseverlerle buluşuyor.

    5 Ekim’de Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezi Sergi Salonu’nda açılan sergi, Oruçoğlu’nun yaşamı boyunca okuyup sevdiği Türkiye ve dünya yazarları ve yapıtlarından oluşuyor.

    Sergiye konu olan sanatçılar arasında, Ruhi Su, Sait Faik, Yılmaz Güney, Oscar Wilde, Sylvia Plath, Jack London gibi birçok isim yer alıyor.

    Avusturalya’da yaşayan ressamın, çizmeden önce uzun yıllar hayalini kurduğu ve bir yıl içinde tamamladığı bu resimler ilk kez sergileniyor.

    İKİNCİ BÖLÜM İKİ YIL İÇERİSİNDE TAMAMLANACAK

    Sergiyi ‘Yazarlar ve Yapıtlar’ serisinin birinci bölümü olarak planlayan Oruçoğlu, ikinci bölümü ise iki yıl içerisinde tamamlamayı hedefliyor.

    Şimdiye kadar toplam altı ülkede 60’a yakın kişisel resim sergisi açan Oruçoğlu’nun 13’ü roman, yedisi şiir, ikisi masal olmak üzere 30 kitabı yayınlandı.

    İKİNCİ DURAK ANKARA

    25 Ekim’de bitecek olan İstanbul Kadıköy’deki sergi 22 Ekim’de ise Ankara Çankaya Belediyesi sergi salonunda Ankaralı sanatseverlere kapılarını açtı. Sergi 30 Ekim tarihine kadar ziyaretçilerini bekliyor.

    PİRHA/İSTANBUL