Etiket: küresel ısınma

  • Küresel ısınmada tehlike çanları: Sıcaklık 1.5°C’lik eşiği geçti!

    Küresel ısınmada tehlike çanları: Sıcaklık 1.5°C’lik eşiği geçti!

    PİRHA- 2024 yılı öngörüleri doğrulayarak sıcaklık kayıtlarının tutulmaya başlandığı 1850 yılından bu yana kaydedilen, en sıcak yıl oldu. Copernicus’a göre 2024 küresel ısınmanın Paris İklim Anlaşması ile belirlenen uzun vadeli sınır olan 1.5°C’lik ısınmanın ötesindeki “ilk yıl” oldu.

    Avrupa Kopernik Gözlemevi’nin (Copernicus) İklim Değişikliği Servisi (C3S) bu sabah yayımladığı raporunda, felaketler ve rekorlarla dolu 2024’ün, son rekoru elinde tutan 2023’ten bile daha sıcak bir yıl olduğunu açıkladı. Copernicus, küresel ısınmanın Paris İklim Anlaşması ile belirlenen uzun vadeli sınır olan 1.5°C’lik ısınmanın ötesindeki “ilk yıl” olduğunu bildirdi.

    GÖRÜLMEMİŞ BİR ARTIŞ

    Copernicus açıklamasında, dünyanın sadece 2024 yılında değil, aynı zamanda 2023-2024 yıllarının ortalamasında da sanayi öncesi döneme kıyasla 1.5°C’lik bir ısınma yaşadığını açıkladı.

    Avrupa Gözlemevi, bu rakamların “modern tarihte sıcaklıklarda sürekli ve benzeri görülmemiş bir artışın işareti olduğunu” duyurdu. BM Paris İklim Anlaşması’nın en iddialı sınır olan küresel ısınma sınırını, geri dönülmez eşik olarak tanımlanan 2°C’nin çok altında tutmayı ve “Sanayi öncesi döneme kıyasla 1,5°C’yi aşmama” hedefini içeriyordu.

    22 TEMMUZ’DA REKORA İMZA ATILDI

    ERA5 atmosferik yeniden analiz sistemine dayanan Copernicus’a göre, geçen yıl 15.1°C olan küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi seviye olarak adlandırılan 1850-1900 yılları arasındaki sıcaklık tahmininden 1.6°C daha yüksek. Ancak uzun vadeli eğilimlere atıfta bulunan Paris Anlaşması’na göre, “sınırın aşıldığını kabul etmek için” ortalama 1.5°C’lik ısınmanın en az 20 yıl boyunca gözlemlenmesi gerekiyor. Copernicus’un açıkladığı verilere göre, Ocak-Haziran 2024 arasındaki her ay, bir önceki yılın kayıtlara geçen aynı döneminden daha sıcak oldu. Ayrıca günlük ortalama sıcaklığın 17,16°C olduğu 22 Temmuz 2024’te yeni bir rekora imza atıldı.

    Copernicus’a göre bu durum, küresel sıcaklıklar, modern insanların deneyimlediği seviyenin ötesine geçiyor. Bilim insanlarına göre iklimin şu anki ısınması en az 120 bin yıldır görülmemiş düzeyde. Kopernik’in İklim Değişikliği Servisi’ne (C3S) göre, aylardır tahmin edilen ve 31 Aralık’a kadar olan tüm sıcaklıklarla teyit edilen 2024 yılı, kayıtların 1850’de tutulmaya başlanmasından bu yana kaydedilen en sıcak yıl oldu.

    OKYANUSLARDA AŞIRI ISINMA

    Okyanuslar da aşırı ısınmaya devam ediyor. Antarktika’da üst üste ikinci yıldır rekor veya rekora yakın düşük değerlere ulaşıldı. Kutup bölgeleri hariç, yıllık ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı da 1991-2020 ortalamasına göre 0,51 derece artarak 20,87 derece ile rekor kırdı. Raporda ayrıca, küresel iklim ‘istikrarının’ önemli bir göstergesi olan Arktika ve Antarktika çevresindeki deniz buzu kapsamının, “geçen yılki buzlu deniz suyu kapsamının ortalamasının önemli ölçüde altında olduğunu” belirtiyor.

    Deniz ısı dalgalarının mercanlar ve balıklar üzerindeki ani etkilerine ek olarak, okyanusların bu kalıcı aşırı ısınması, Dünya ikliminin başlıca düzenleyicisi olup, deniz ve atmosfer akıntılarını etkiliyor. Daha sıcak denizler atmosfere daha fazla su buharı salarak tayfunlar, kasırgalar ve fırtınalar için ek enerji sağlıyor.

    ATMOSFERDE REKOR NEM SEVİYESİ

    Rapora göre ayrıca, 2024 yılında, küresel ısınmaya neden olan iki ana sera gazı olan “karbondioksit ve metan gazının” atmosferdeki yoğunlukları da artmaya devam etti. Bunlar sırasıyla milyonda 422 parça (ppm) ve milyarda 1897 parça (ppb) olmak üzere rekor yıllık seviyelere ulaştı. Küresel ısınma atmosferin su alma kapasitesini de artırıyor: Clausius-Clapeyron formülüne göre, her ilave derece atmosferin maksimum su içeriğini yüzde 7 artırıyor. C3S’ye göre, geçen yıl atmosferdeki toplam su buharı miktarı rekor seviyeye ulaşarak 1991-2020 ortalamasından yaklaşık yüzde 5 daha arttı.

    Avrupa İklim Kurumu, “Bu nem fazlalığı, aşırı yağış potansiyelini artırdı. Ayrıca yüksek deniz yüzeyi sıcaklıklarıyla birleşince tropikal siklonlar da dahil olmak üzere büyük fırtınaların oluşumuna katkıda bulunmuştur” diye değerlendiriyor.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Başkaya: İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür, ama unutuldu-VİDEO

    Başkaya: İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür, ama unutuldu-VİDEO

    PİRHA – Akademisyen Fikret Başkaya, ülke genelinde süre giden maden faaliyetlerine tepki gösterdi. İliç’te 9 kişinin yaşamını yitirdiği kazaya işaret eden Başkaya, “İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. İnsanlarda galiba utanma duygusu azalmış” dedi. Başkaya, Göle’de açılmak istenen maden ocağına da değinerek “Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız” uyarısını yaptı.

    “Büyüme ve kalkınma” iddiasıyla ülke genelinde yıldan yıla maden faaliyetlerinde artış yaşanıyor. AKP hükümeti döneminde sayıları ciddi oranda yükselen madenler nedeniyle çevresel tahribatla birlikte iş cinayetlerinde de gözle görünür artış söz konusu.

    Söz konusu maden faaliyetleri gerçek anlamda ekonomiye ne oranda katkı sağlıyor; bunu ve daha fazlasını Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya ile konuştuk. Madencilik ve doğa talanındaki büyük artışın nedenlerine dikkat çeken Başkaya, “Kapitalist dünya sistemi, kendini üretmekte zorlanıyor, geleneksel sektörlerde yeteri kadar değer yaratamıyor ve çareyi doğayı yağma ve talanında görüyor” dedi.

    “YAĞMA VE TALAN VAR!”

    Maden faaliyetlerinin dünya genelinde artış gösterdiğini söyleyen Fikret Başkaya, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Türkiye’de AKP’nin niteliğinden dolayı iş zıvanadan çıkmış durumda. Doğaya verilen bu aşırı zarar, bu ekolojik yıkım, tamamen sermayenin değerlenmesiyle ilgili bir mesele. Örneğin kamuya ait olan müşterekler tanımına giren şeyler gasp ediliyor. Fakat Türkiye’de ikili bir yağma ve talan var. Bir tanesi bütçenin, hazinenin yağmalanıp talan edilmesi, bir tanesi de doğanın yağma ve talanı… Mesela bir adam geliyor, kredi alıyor, sonra gidiyor bir yerde maden çıkartıyor, bir sürü kolaylık sağlanıyor. Yani beş para harcamadan herkesin olana sahip oluyor. Yeraltı ve yerüstü kaynakları, müşterekler tanımına giren şeyler. Herkesin olan, herkesin kullanımına sunulması gereken varlık ve zenginlikler, bunlar böyle bir amaç için yağmalanıyor.

    “HERKESİN OLANA EL KONULUYOR”

    Madenlerin bu kadar çok olmasının bir nedeni daha var. Emperyalist ülkelere doğal kaynağın transfer edilmesi gerekiyor! Altın falan bu açıdan çok önemli değil, çünkü bir sürü kritik maden var. Yeni teknolojiler için mesela kullanılan lityum gibi… Bunlar Türkiye’den, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Latin Amerika’dan o tarafa doğru götürülüyor. Ama şöyle; mesela İngiltere’de, Amerika’da elektrikli araba üretiyor ama bataryayı üretmek için buralardaki madenleri çıkartıp oraya taşıması gerekiyor. Yani Türkiye’deki ekonomik model, değer üretemiyor ve doğayı yağmalayarak herkesin olana bu vurguncu kapitalistler tarafından el konularak bir sermaye birikimini sağlıyorlar.

    “ÖZELLEŞTİRİLMEYEN HİÇBİR ŞEY KALMADI”

    Onun için sorun kapitalizmin içinde bulunduğu durum ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu durum. Şimdi ne yaptılar? Mesela özelleştirilmeyen hiçbir şey kalmadı. Özel sektöre devredersek daha verimli çalışacak, yük olmaktan çıkacak, enflasyon düşecek deniliyordu. Bunların hiçbir karşılığı yok, saçma. Sermaye değerlenmek için bunlara el koyması gerekiyor Bir de tabii bunların bir değeri de yok, mesela Türk Telekom’un bir fiyatı mı var? Böylece bir yağma olayı var. Şimdi bu yağma müştereklere doğru, yani herkesin ihtiyacına sunulması gerekenlere yönelik bir yağma. Bunları peşkeş çekiyorlar. İşte bu doğa ve yağma talanı böyle bir mantığın sonucu.”

    “DOĞAL ZENGİNLİKLER EMPERYALİST MERKEZLERE TAŞINIYOR”

    Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya, yabancı şirketlerin Türkiye’de uyguladıkları maden faaliyetlerini kendi ülkelerinde bu denli yoğun hayata geçiremediklerinin de altını çizdi. Başkaya, “Bu talanı Fransa’da, İngiltere’de yapamazsın. Oralarda da bizdeki gibi hamleler var tabii ama ekolojik hareket buraya göre çok daha güçlü ve bu şirketler püskürtülebiliyor. Netice itibarıyla ‘yeryüzünün lanetlilerinin’ yaşadığı yerlerde bu tahribat, sömürü, yağma, talan yapılıyor. Bidayetten itibaren batının zenginliği, dünyanın geri kalanını sömürü ve yağma talanı ile mümkün oldu. Yani buralardaki doğal ve beşeri zenginlikler emperyalist merkezlere taşınıyor. Bu da gerektiği gibi tartışılıp anlaşılmıyor ve gündeme gelmiyor” diye konuştu.

    “KAPİTALİSTLER, İŞÇİYİ İNSAN OLARAK GÖRMEZ”

    Akademisyen Fikret Başkaya, madenlerde yaşanan kazaların her sene artacağına da dikkat çekti. İşçi sınıfının örgütsüz ve bilinçsiz olması nedeniyle ölümlerin de çoğalacağına vurgu yapan Başkaya “Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu dalgayı şu an itibarıyla kıracak bir örgütlü bilinç yok” diye konuştu.

    Başkaya, iş güvenliği konusunun neden önemsenmediğine de değinerek şunları söyledi:

    “1980 yılından sonra dünyaya ‘neoliberal’ denilen politikalar hakim oldu. Neoliberal politikanın 3 sloganı vardı. Bunlardan biri ‘liberalleşme’ yani sermayenin hareketini engelleyen ne varsa ortadan kaldırmak. Yani bütün dünya sermayenin korunmuş gül bahçesi olacak demek.

    İkincisi; ‘özelleştirme’. Kamuya ait kurumların özel sermayeye peşkeş çekilmesi.

    Üçüncüsü de ‘kuralsızlaştırma’. O da ezilen sınıfların, işçi sınıfının lehine kazanımları tasfiye etmektir. Böyle üçlü bir saldırının sonucudur şu andaki manzara.
    Mesela 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla işçi hareketi sürekli örgütlendi ve sendikalar güç kazandı. İşçi sınıfı, sistem içinde önemli mevziler kazanmıştı. 1980’deki neoliberal saldırı ile işçi sınıfının kazanımlarına da saldırı oldu. Bir şey daha oldu; 1990’da Sovyet sisteminin çökmesi ile sosyalist ütopyada zaafa uğradı. Bu ikisinin diyalektiği, yani küresel işçi sınıfının mücadele ve pazarlık gücünü zayıflattı. Örgütsüzlük daha yaygınlaştı. Türkiye’de 1980 öncesinde sendikalar gayet güçlüydü. Mesela bir işçi, memurdan çok daha yüksek ücret alıyordu.

    “SÜRECE MÜDAHALE ETMEK LAZIM, GEÇ KALMAMAK LAZIM”

    Yani sendikalar anlamında alan tamamen boşalmış durumda. Sermayenin saldırısına açık bir alan var. Bir de tabii işçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece, bu patron için bulunmaz bir nimet. Sermaye sahibi için işçi de o üretime dahil olan araçlardan biri, yani onu insan olarak görmez. Görse zaten insanca muamele eder. Yani yapılması gereken, global olarak bir bilinç devrimine ihtiyaç var. İnsanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelmiş bulunuyor Hiçbir şey eskisi gibi değil. O zaman iki şık var, ya insanlık aklını başına alacak, bu sürece bilinçli bir müdahalede bulunacak ya da bu iş karakolda bitecek! Yani uygarlık paradigmasının değiştirilmesi gereken bir zaman geldi çattı. Çünkü ikili bir sorun var. Bir; sosyal sorunlar; bütçe derinleşiyor. Bunlar işsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, aşağılanma… Bir taraftan da ekolojik yıkım var; canlı türleri hızla yok oluyor. Bir taraftan iklim krizi var ve atmosfer ısınıyor, bunu yaşayarak da görüyoruz. Dolayısıyla şu anda insanlık ve uygarlık, kritik bir kavşakta. Bir, sürece müdahale etmek lazım. İki, geç kalmamak lazım.”

    “RADİKAL BİR KARŞI DURUŞ ÖRGÜTLEMEK GEREK”

    Fikret Başkaya, Koza Holding tarafından Ardahan’ın Göle ilçesinde yapılması planlanan maden faaliyetlerini de yorumladı. Sürece müdahil olunması gerektiğini söyleyen Başkaya, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Bu yıkım vakitlice durdurulamazsa bunun ekolojik tahribatı akılalmaz boyutlara ulaşacak. Orada yaşamı yok eden bir süreç olacaktır ve bu göz göre göre yapılan bir şey. Mesela şimdi burada yapılanı kaç kişi biliyor? Dolayısıyla burada çok radikal bir karşı duruş örgütlemek gerekiyor. Mesela bir yere saldırı oluyor, oradaki insanlar buna haklı olarak tepki gösteriyor ama ufak bir tepkiye karşı dahi jandarma, polis ile karşılaşılıyor. Yani bu akıl almaz bir vahşet. Dayanılır gibi bir şey değil. O cennet yöreyi bir kapitalistin çıkarı için talan edecekler. O işi yapan kapitalistin ortakları, kamusal zenginliği yağmalayarak oraları yaşanmaz hale getirecekler. Bir de artık İliç’te yaşananlardan sonra bu yönlü duyarlılığın artmış olması gerekiyor. Mesela bu İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. Aslında global olarak insanlarda galiba utanma duygusu azalmış. Mesela böyle bir duruma tepki bu kadarcık mı olması gerekirdi? Oradaki vahşet nedeniyle insan gece uyuyamaz. Çünkü doğa yok ediliyor. Bir kere bu yapılanların geri dönüşü yok. Bu ataletten kurtulmak lazım. Sürece müdahale etmek lazım. Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Uzmanlar uyardı: Aşırı sıcaklar başladı, ilgili kurumlar acil önlem almalı!

    Uzmanlar uyardı: Aşırı sıcaklar başladı, ilgili kurumlar acil önlem almalı!

    PİRHA – Bilim insanları, aşırı ısınma nedeniyle büyük bir tehlike oluştuğuna dikkat çekerek yetkilileri uyardı. Yapılan açıklamada “Asıl tehlike, aşırı sıcakların mevcut kronik hastalıkların kontrolünü zorlaştırarak ağırlaşmasına, dolayısıyla hastane başvurularının artmasına, hatta ölüme neden olmasıdır. DSÖ, 2022 yılında Avrupa’da en az 15 bin kişinin hayatını aşırı sıcaklar nedeniyle kaybettiği açıklamıştır” denildi. 

    Türk Toraks Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, hava sıcaklığındaki olağanüstü artışa dikkat çekti. Uzmanlar, Dünyada ortalama sıcaklıkların aynı hafta içerisinde üç kez üst üste rekor kırdığının altını çizdi.

    Küresel ortalama sıcaklığın 17,23°C olduğu 6 Temmuz 2023’ün kaydedilen en sıcak gün olarak kayıtlara geçtiğini belirten uzmanlar, iklim değişikliğinin bir sonucu olarak aşırı ısı artışının dünya genelinde çok sayıda ölüme neden olduğunu vurguladı.

    “KENTLERDE YAŞAYANLAR ÇOK DAHA BÜYÜK RİSK ALTINDA”

    Uzmanlar, yazılı yaptıkları açıklamada dünyadaki ısı artışlarının sebeplerine dikkat çekerek, yetkilileri de şu sözlerle uyardı:

    “Enerji elde etmek için fosil yakıt yakılması, araç egzoz salınımı, yoğun endüstriyel tarım faaliyetleri gibi insan aktiviteleriyle atmosfere salınan karbondioksit (CO2) ve diğer gazlar dünyanın üzerinde tıpkı sera gibi bir örtü oluşturarak altında kalan alanın ısınmasına neden olmaktadır.

    Bu gazlara bu etkilerinden dolayı sera gazı adı verilmektedir. Atmosferde zamanla biriken sera gazları dünya sıcaklığının yükselmesine ve beraberinde rüzgâr, nem ve ısı döngüsünde değişiklikler ile aşırı hava olaylarına yol açmaktadır. Bu ısınma, kentlerde yoğun betonlaşmayla birlikte ısı emici olan toprak ve yeşil alanların azalması ve binalarda kullanılan ısı tutucu malzemeler nedeniyle daha yoğun yaşanmakta ve kentsel ısı adaları oluşmaktadır. Enerji kullanımından açığa çıkan ısı da kentsel ısı adası oluşumunun bir diğer nedenidir. Bu nedenle kentlerde yaşayanlar çok daha büyük risk altındadır.”

    15 BİN KİŞİ SICAKLAR NEDENİYLE ÖLDÜ!

    Uzmanlar, yaptıkları açıklamada insanların hayatlarını rahat bir biçimde sürdürebildikleri hava sıcaklığının 17°C ile 31°C arasında olduğu bilgisini paylaştı. Aşırı sıcakların, sıcak çarpması, ısı senkopu, ısı krampları gibi sıcakla doğrudan ilişkili bir dizi hastalığa neden olabileceğini ifade eden uzmanlar, şu bilgileri paylaştı:

    “Asıl tehlike aşırı sıcakların mevcut kronik hastalıkların kontrolünü zorlaştırarak ağırlaşmasına, dolayısıyla hastane başvurularının artmasına, hatta ölüme neden olmasıdır. Yaşlı bireyler, küçük çocuklar ve bebekler, hamileler, kronik hastalığı olanlar ve açıkta çalışanlar daha fazla risk altındadır.

    Dünya Sağlık Örgütü, 2022 yılında Avrupa’da en az 15 bin kişinin hayatını aşırı sıcaklar nedeniyle kaybettiği açıklanmıştır. Aşırı sıcaklar açısından coğrafik konumu nedeniyle hayli risk altında olan ülkemizde halkımızın bu duruma hazırlıklı olması ve toplumsal önlemlerin alınması çok önemlidir. Bu noktada erken uyarı sistemlerinin oluşturulması, koruyucu önlemlerin alınması, uyum stratejilerinin geliştirilmesinde Sağlık Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlara önemli görevler düşmektedir. Bu konuda acilen “sıcak sağlık eylem planına” ihtiyaç vardır. Küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelere göre 1,5°C’den fazla artmasına izin vermek, dünyanın birçok yerinde yaz sıcağını dayanılmaz hale getirebilir. Bu seviyeyi +1,5°C’nin altında olacak şekilde sınırlandıran Paris İklim Anlaşması hedefine ulaşmak, oluşacak zararları önlemede ülkemizin ve tüm dünya ülkelerinin birinci önceliği olmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Taşdemir: İklim krizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor-VİDEO

    Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Taşdemir: İklim krizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor-VİDEO

    PİRHA-İçişleri Bakanlığı tarafından kuruluşu engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, iklim krizinin çok kritik bir noktada olduğunu söyleyerek, “Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Kapitalizmden olabildiğince çok şeyler koparmak gerekiyor” dedi.

    Amaçlarını, “Dünyanın ve insanlığın bugününü ve geleceğini tehlikeye atan iklim krizi, nükleer tehdit, savaşlar, doğanın ve insanın sömürüsü, eşitsizlikler ve her türlü ayrımcılığa karşı siyasi mücadele vermek” olarak belirten Yeşiller Partisi‘nin kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engelleniyor.

    21 Eylül 2020 tarihinde gerekli belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim eden Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesini hala vermeyen Bakanlık, Yeşiller’in tüzel kişilik kazanmasını engellemişti. Konuya ilişkin başlatılan hukuki süreç ise devam ediyor.

    İKLİM ŞÛRASI BUGÜN BAŞLIYOR

    Diğer yandan da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bugün başlayacak ve beş gün sürecek olan İklim Şûrası’nda ‘iklim değişikliği ile mücadelede’ yeni yol haritasını belirleyecek.

    İklim Şurası’nda, enerji, sanayi ve ulaştırma, tarım ve binalarda sera gazı azaltımı, yeşil finansman ve karbon fiyatlama, iklim değişikliğine uyum, yerel yönetimler, göç, adil geçiş, diğer sosyal politikalar ile bilim ve teknoloji konuları ele alınacak.

    TEKE: KAPİTALİZMDEN OLABİLDİĞİNCE ÇOK ŞEY KOPARMAK GEREKİYOR

    Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile ekolojik yıkımı, iklim krizini, kapitalist sistemin bu süreçteki asıl sorumluluğunu, dünya genelinde düzenlenen iklim zirveleri ile nükleer enerji hakkında doğru bilinen yanlışları konuştuk.

    PİRHA: Dünya genelinde son yıllarda yaşanan felaketlerin ardından (yangınlar, seller, kurallık, müsilaj vb.) dikkat çekilen ekolojik yıkım ve iklim krizine ilişkin sonda soracağımı başta sormak istiyorum. Kapitalist sistem içerisinde çözüm bulmak mümkün mü? Çünkü bu sistem insana, doğaya zarar vermeden yol alamıyor. Ayrıca Yeşiller’e bu noktada kapitalist sisteme yeterli düzeyde karşı çıkmadığı yönünde zaman zaman eleştiriler de yöneltiliyor. Neler söylersiniz?

    ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Yeşillere yapılan bu eleştiri aslında çok haklı bir eleştiri değil. Çünkü Yeşiller oldukça radikal politikalar öneriyorlar. Siyasetimizin temelini ekosistemle birlikte düşünebilmek, insan merkezli görüşten tüm doğanın, canlıların haklara sahip olduğu bir düzleme çekebilmek ile ilgili mücadelemiz. Ürettiğimiz politikalar ve siyaset de bu yönde. Ama kaçırmak istemediğimiz şu var. Bugün yaşadığımız ekolojik krizler özellikle iklim krizi çok kritik bir noktada. Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Hem tüm canlılar ve doğa hem de insanlık için çok büyük bedeller ödenecek. Bu bedellerin ödenmemesi için şimdiden adımlar atılması ve kapitalizmden olabildiğince çok bir şeyler koparmak gerekiyor. Bu düzlemde ilerliyoruz ama kapitalizmin sorun olduğu tabi ki ortada.

    “BİR AYAĞIMIZ AKTİVİZMDE DİĞERİ SİYASETİN İÇİNDE”

    Ama başka bir sorun da var. Ekosistemi ve tüm canlıların haklarını temele almadan bir takım refah toplumları yaratmaya kalktığınızda bu sefer de ekosistemdeki baskıları ve ekolojik kaynakları yok ettiğiniz için oluşturduğunuz refahın sürdürülebilirliği yok. Ya da sadece insanları temel alan politikalar geliştirdiğiniz de diğer canlıların, doğal kaynakların sömürüsüne engel olmadığınız da siz yeniden sömürüye dayalı sistemi devam ettirmiş oluyorsunuz. Evet kapitalist bir sistem içerisinde yaşıyoruz. Bir ayağımız aktivizmde bir ayağımız da siyasetin içinde yer alarak olabildiğince yeşil politikaları mümkün kılmanın yollarını arıyoruz. Farkımız bu.

    -Bireysel çabalar muhakkak kıymetlidir fakat asıl adım atması gereken, küresel çaptaki sorunun yaratılmasında en büyük sorumluluğu olan devlet ile şirketler değil midir? Bakıldığı zaman sorunun oluşmasında en az payı olanlar, sorunun yıkıcılığından en çok etkilenenler oluyor. Nasıl değerlendirirsiniz?

    Şirketlerin ve hükümetlerin bunu yürürlüğe koymaya çalıştıklarını biz de görüyoruz. Tabi ki tek tek bireylerin sorumluluğu değil. İklim krizinin aslında toplumlar tarafından fark edilmemesi, bu konuda adımlar atılmaması için 1980’lerden beri özellikle neoliberal kapitalist politikaların bu yönde evrildiğini görüyoruz. İklim krizi fark edilmesin, fosil yakıtların gezegene nasıl bir zarar verdiği halklar tarafından anlaşılmasın diye zaten büyük bir çaba var. Sistem tam olarak bunun üzerine kurulu. Bireyleri suçlamak, sanki bireysel bir takım davranış değişiklikleriyle böyle büyük bir kriz çözülebilecekmiş gibi bir algı hem şirketler hem de hükümetler tarafından oluşturulmak isteniyor.

    Bu sistem insanları doğanın üzerinde tahakküm kuran, doğayı her şekilde nesneleştirerek kullanan bir düzleme çekti. Burada en büyük pay şirketlerin. Şirketler kapitalizmi süreci yaşıyoruz. Devletler 1980’lerden itibaren kamucu politikalardan oldukça uzaklaştı. Tamamen şirketlerin yararına politikalar üreterek bu noktalara getirdiler. Bugün iklim krizini inkar etmekten de ayrılıp şimdi de iklim ile ilgili uluslararası anlaşmalarda lobicilik faaliyetiyle iklimle ilgili adımların atılmasını engelleyecek şekilde davranmaya başladılar.

    “KARAR ALICILARI HAREKETE GEÇİRECEK AKTİVİZMİ YAPABİLMELİYİZ”

    Ama biliyoruz ki ta 1970’li yıllarda bilim insanlarına raporlar hazırlattı bu petrol şirketleri. Biliyorlardı karbon salımının nelere neden olacağını, iklimi değiştireceklerini. Bunun en büyük bedelini şimdi de yine en kırılgan kesim olan yoksullar ödüyor. Bunu da bildikleri için kendi kârlarından vazgeçmeyi, oluşturdukları sistemin sürdürülebilmesi için de zaten bu manipülasyonu hep yaptılar. Sistem tamamen bunun üzerine kurulu.

    Ben bireysel olarak hayat tarzımda bir takım değişiklikler yaparım. Ama bu sistemin değişmesini sağlamaz. Bireysel tutumu davranış değişikliği ve aktivizm olmak üzere ikiye ayırıyorum. Vegan, bitkisel beslenmeye geçebiliriz. Bisiklet kullanabiliriz. Uçaklı seyahatleri kısabiliriz. Bunlar tabi olması gereken şeyler ama yapmamız gereken en önemli şey karar alıcıları harekete geçirebilecek aktivizmi yapabilmek. Eğer aktivizm olmasa bugün atılan üç, beş adımı bile politikacıların atmayacağını çok iyi biliyoruz. Politikadır burada esas olan. İklim hareketinin de temel aldığı şey sistem değişikliğidir.

    Belirli dönemlerde iklim zirveleri gerçekleştiriliyor. Atmosfere en çok karbon salınımı yapan devletlerin liderleri bu zirvelerde çeşitli taahhütlerde bulunuyor. Bu zirvelerden sonuç beklemek ne kadar doğru? Yine bu devletler kendi ülkelerindeki atıkları ucuz iş gücü olan Çin ve Türkiye gibi ülkelere ihraç ederek hem atıklarını kendi topraklarından uzak tutuyorlar hem de ekonomik gelir elde ediyorlar. Neler söylersiniz?

    İklim zirvelerinin işe yaramaması değil ama yavaş ilerlediğini ben de kabul ediyorum. İklim zirvelerinde, uluslararası anlaşmalarda bulunmamız gerekiyor. Çünkü karar vericiler orada. Alternatif iklim zirveleri düzenleniyor. COP26’nın (2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) dışında kalmanın bize bir faydası yok. İçinde olup, orada muhalefetimizi yapmamız gerekiyor. Karar alıcıları etkilememiz gerekiyor. Masada yer almazsan kendini ifade edemezsin. Tabi ki orada radikal bir takım talepler karşı taraftan farklı yanıtlar da alıyor ama hiçbir zaman oraları terk etmememiz gerekiyor.

    “YENİ TÜR BİR KOLONYALİZM VAR”

    Sorunun ikinci aşamasına geldiğimizde ise yine bir tür kolonyalizm var. İngiltere’nin plastik atıklarını Türkiye’ye göndermesi gibi. Bu ne zaman başladı? Çin artık bu atıkları kabul etmediğini söyledi. Çin yıllarca bu atıkları aldı ve bunlarla hiçbir şekilde baş edemediğini gördü. Çok azı geri dönüşüyor. Geri dönüşmeyen tonlarca atık yanıyor, atmosfere kirletiyor, toprağı zehirliyor ve topluma çok büyük zararlar veriyor.

    Çin gibi işçilik gücü çok yüksek olan bir ülke bile bununla baş edemedi. Bizim de baş etmemiz mümkün değil. Para vererek aldığımız bu çöplerin depolama alanlarında çok zehirli atıklara rastlandı. Bu çok büyük bir sorun. Yeni çeşit bir kolonyalizm. Bunlar üzerine politikalar üretmek gerekiyor. Yeşillerin de var oluş nedenleri de bunun üzerinedir. Yereldeki mücadelelerin siyasette karşılığını bulması gerekiyor.

    -Birçok ülke yenilenebilir enerji için adımlar atıyor. Almanya 30 senedir aktif olan üç nükleer santrali daha kapatma kararı aldı. Fakat Türkiye’de nükleer santral çalışmaları beraberindeki tartışmalar ile devam ediyor. Dünya nükleerden uzaklaşırken, Türkiye’nin aksi yöndeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nükleerin olumsuzluklarına dair neler söylersiniz?

    Türkiye’deki Yeşil hareket gücünü başlangıçta nükleer karşıtlığından almıştır. Nükleerin iklim krizine çözüm olabileceği çok büyük bir yalan. Son COP26’da nükleer lobinin tekrardan kendisini ön plana çıkarmaya çalıştığını gördük. Nükleer daha madencilik aşamasında karbon ayak izi olan bir süreç. Toryum madeni çıkarılırken zaten hiç de az olmayan karbonu atmosfere salıyorsunuz. Sonraki reaktör süreçlerinde de karbon ayak iziniz var. Diyelim ki nükleer gerçekten de sıfır emisyonlu bir sistem.

    Yine de nükleere karşı çıkmak için yüzlerce sebebimiz var. Büyük riskler taşıyor. Bir kere pahalı. İnşaat aşaması çok uzun sürüyor. İklim kriziyle zamanla yarışıyoruz. Nükleer santrallerin yapım aşaması neredeyse bugün yirmi yılı geçiyor. Bu süreçte toplumlara hem ekonomik hem de ekolojik birçok zararı var. Ham madde sorunu var. Toryum madeni gittikçe azalıyor. Azaldıkça da çıkarılma işlemi daha zorlaşıyor. Karbon salınımı daha da artıyor. Nükleerin dünyada karşıladığı elektriğin oranı da çok yüksek değil. Fransa bugün elektriğinin yüzde 70’ini nükleerden sağlıyor ama gerçekten büyük riskler yüzünden kapatma yönünde adımlar atıyor.

    “NÜKLEER EN BAŞINDAN MİLİTARİST BİR ADIMDIR”

    Çernobil’de yaşananlar orada duruyor. Bitmiş bir şey değil. Şu an Fukuşima’da tanklarda bekletilen radyoaktif sular var ve bunları okyanusa salacaklar. Başka çözüm yolu yok. Nükleerin atık sorunu çözülememiş durumda. Gömmek ve üzerine beton dökmek dışında hiçbir çözüm yok. Nükleer kaza olmasa bile sürekli etraftaki toprağa, suya, havaya sızıntıların olduğu bir sistem. Çok tehlikeli, çok pahalı, militarist riskler taşıyor. Zaten en başından nükleer militarist bir adımdır. Nükleer silahlanma ile başlamıştır bu iş. Demokrasi sorunudur. Demokratik toplumlarda halkın nükleer ile ilgili bir isteği olamaz. Ama bizim gibi siyasetin otoriter rejim tarafından yönetilen ülkelerde halk bunu sorgulamıyor.

    Türkiye’nin gündemine tepeden inme bir şekilde nükleerler dayatıldı. İnşaatlar başlatıldı ki, bu süreçler de hiç şeffaf değil. Orada şu anda bile kazalar oluyor. Türkiye bir deprem ülkesi. Bu ciddi riskler barındıran bir süreç. Bunlarla ilgili toplum konuşturulmuyor, sivil toplum bastırılıyor. Atmamız gereken en önemli adım fosil yakıtlardan çıkmak ki, kömür çok önemli burada. Bir an önce kömürden çıkış yapmamız ve kömür bölgelerinde adil geçiş politikalarını uygulamamız gerekiyor. Kaynaklarımızı nükleer gibi pahalı ve dışa bağımlı bir sisteme değil de gittikçe ucuzlayan yenilenebilir enerjiye ayırmamız gerekiyor.

    Alışılageldiğimiz bir durum var ki; felaketler ancak yaşandığı süre zarfında tartışılıyor ve bir sonraki felakete kadar unutuluyor. Uzun süre gündemde olan ‘müsilaj’ sorunundan şu an bahseden yok mesela. Keza haftalarca süren orman yangınları ile Karadeniz şehirlerini yerle bir eden seller de benzer şekilde unutuldu. Bu duruma ilişkin neler söylersiniz?

    Türkiye’de bunu çok iyi görebiliyoruz. Bir sorun oluştuğunda tepkiler çoğalabiliyor ama bir süre sonra unutulabiliyor. Yeşil siyaset zaten bu krizler oluşmadan bunu söylemeye başladı. Yürürlükte olan sistemin büyük ekolojik krizlere neden olacağını zaten bilim söylemişti. Görünür olmadığı sürece toplumların unutma eğilimi var. Ama burada siyasetin devreye girmesi gerekiyor. İklim krizinin bu aşamaya geleceği zaten yeni bir şey değil ki. 1800’lü yıllardan itibaren sera gazı etkisini tanımlamış bilim insanları. Bu konuda siyasetçilerin politika üretmesi gerekiyor. Bunu da gündemde tutacak şey de Yeşil siyasettir. Biz de bunun için politika yapmak, çözümler üretmek için sahadayız.

    Barış KOP / İSTANBUL

    *Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile “Türkiye gündemine dair” söyleşimiz ilerleyen günlerde devam edecek.

  • Sevenleri, ‘Perihan Abla’yı anlattı-VİDEO

    Sevenleri, ‘Perihan Abla’yı anlattı-VİDEO

    PİRHA-Devrimci mücadelesi ile tanınan emekli hakim Perihan Pulat, Ankara’da son yolculuğuna uğurlanacak. Veli Saçılık, Mahmut Konuk, Zarife Çamalan ve Alişan Şahin, her direnişte en önde yer alan Perihan Pulat’a dair anılarını anlattı.

    Ankara’nın ‘Perihan ablası’ uzunca bir dönem yaşadığı sağlık problemlerinin ardından önceki gün Hakk’a yürüdü. Ankara’da bugün toprağa sırlanacak olan Perihan Pulat, gerisinde nasıl bir yaşantı bıraktı dostlarından dinledik.

    “ANKARA, ABLASINI YİTİRDİ”

    Ankara’da yapılan her eylem ve etkinlikte en önde olan Perihan Pulat’a dair konuşan Zarife Çamalan, onu “Ankara’nın perisi” olarak tanımladı. Pulat’ın yaşamını yitirmesindeki asıl nedenin sağlık sorunları olmadığını belirten Çamalan, şunları söyledi:

    “1,5 sene önce Yüksel Caddesi’nde Mimarlar Odası önünde polisten aldığı darptan kaynaklı hayatının sonu hızla geldi. Perihan Pulat herkesin bildiği gibi Ankara’nın ablasıydı. Bütün direnişçilerin perisiydi, vazgeçilmez bir siması olarak yaşadı. Çünkü onun kendine özgü bir sosyalizm anlayışı, devrimci kimliği vardı. Kendisini devrimci, sosyalist mücadeleye adamış ve içselleştirmiş bir kişilikti. Ve hiçbir ayrım gözetmeden nerede hak arama eylemi varsa her zaman orada olurdu.”

    “HES’LERE KARŞI DURMAK İÇİN SİNOP’A GİDERDİ”

    Kanun Hükmünde Kararname ile işinden olan Mahmut Konuk da Perihan Pulat’ın en yakın yol arkadaşlarından birisiydi. Pulat’ıBütün direnişte olan insanların, emekleri için adalet talebinde bulunan herkesin ablasıydı” sözleriyle tanımlayan Mahmut Konuk, şu cümlelerle devam etti:

    “Perihan Pulat’ı savaş karşıtı platformda tanıdım. İlk gözüme çarptığında kocaman bir Behice Boran rozeti vardı ve ‘Savaşa hayır’ rozetleri takıyordu. Perihan abla, kim nerede eylem yapıyorsa, oradaydı. HES’lere karşı eylem için Ankara’dan Sinop’a gidiyordu. Emekçiler, hakları için sokağa çıktığında Perihan abla oradaydı. Hekimler, sağlık emekçileri, savaş karşıtı eylem yaptığında Perihan abla oradaydı. Perihan abla her yerdeydi.

    KHK’lılar olarak işten atıldıktan ve mücadeleye atıldığım ilk günden itibaren, önlüğümü üzerime giydiğim günden itibaren Perihan abla benim yanımdan hiç ayrılmadı.”

    “MUHALİF DURUŞUNU HİÇ SEKTEYE UĞRATMADI”

    Aynı zamanda Perihan Pulat’ın avukatı olan Alişan Şahin, “Sol, sosyalist çevre, devrimci, yiğit bir kadını kaybetti” diyerek Perihan Pulat’a dair şu anılarını anlattı:

    “Perihan abla, her hak ihlaline uğrayanın yanındaydı. Onurlu, muhalif duruşunu sekteye uğratmadan yaşadı.

    Perihan abla ile avukat olarak gözaltı takibine gittiğim gün tanıştık. Birbirimizin hayatına o şekilde girdik. Ama onun duruşuna çok hayran oldum. Ondan çok şeyler öğrendim. Behice Boran’ın çok eski ve çok iyi bir dostuydu. Onunla olan hikâyeleri sık sık anlatırdı. Önemli olan Perihan ablanın bu muhalif duruşundaki kesinlikle kararlı oluşuydu.

    Perihan ablaya çoğu, 2911 sayılı yasayı muhalefetten olmak üzere 5 tane dava açıldı. Bu davaların 3’ünden beraat etti. 2 dosyası da halen mevcut, ondan da beraat edecek bundan adım gibi eminim.”

    “KENDİSİNİ EŞİT BİR BİÇİMDE KONUMLANDIRAN BİR İNSANDI”

    Hak mücadelesi sebebiyle eylemleriyle tanıdığımız Veli Saçılık da Perihan Pulat’ı anlatan isimlerdendi. “Kutuplarda buzulların erimesini kendisine dert edinirdi” diyen Saçılık’ın aktarımı şöyle oldu:

    “Perihan anne öncelikle Behice Boran’ın hayranıydı ve Behice Boran’ın kendisinin öğretmeni olduğunu söylüyordu. ‘Behice Boran’ın kızıyım’ diyordu ve bize de annelik yapıyordu. Kendisi Behice Boran’ın kızı bizim de annemiz durumundaydı. Perihan ananın anılandan ziyade onun yaşam tarzı bizim hedeflediğimiz, aslında programlarımıza yazdığımız, konuştuğumuz kavramları kendi benliğinde birleştirmiş bir insandı.

    Kutuplarda buzulların erimesini kendisine dert eden, bunun için içerlenen, bunun için doğalgaz yakmayan bir insandı. Hayvanların canına asla kıymayan, Kürt’ün hakkını Kürt’e, Alevinin hakkını Aleviye, kadının hakkını kadına, emekçinin hakkını emekçiye ayrımsız ve gayrımsız bir biçimde ve mutlaka yanında olandı. Yani kafasında milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi, insan egemen bir fikir asla yoktu. Doğada kendisini eşit bir biçimde konumlandıran bir insandı.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Küresel ısınmaya en çok hangi ülkeler sebep oluyor?

    Küresel ısınmaya en çok hangi ülkeler sebep oluyor?

    2018’de küresel ısınmaya en fazla neden olan ülkeler Çin, ABD ve Hindistan oldu. Türkiye ise 15. sırada yer aldı.

    Son veriler Avrupa Birliği’nin (AB) Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ardından hala en çok sera gazı emisyonu üreten üçüncü aktör olduğunu gösteriyor. Türkiye ise dünya sıralamasında ilk 20’de yer alıyor.

    2018’e ait olan veriler Birleşmiş Milletler (BM) Madrid İklim Zirvesi’nde (COP25) sunulmak üzere Global Carbon Project (Küresel Karbon Projesi – GCP) tarafından yayınlandı.

    Çalışma AB’yi bir birlik olarak bütün şekilde değerlendirerek ilk üçün içine yerleştirse de ayrı ayrı üye ülkelerin durumu da incelendi ve buna göre birlik içerisinde Almanya, İngiltere, Polonya, Fransa ve İtalya atmosfere en çok sera gazı salan ülkeler.

    Her ne kadar AB’nin son 10 yıl içerisinde karbondioksit (Co2) salınımını yüzde 17 düzeyinde azaltmış olduğu kaydedilse de bu durumun gelişmekte olan ekonomilerde yaşanan Co2 artışı nedeniyle dengeyi sağlamak için yeterli olmadığı kaydediliyor.

    Özellikle Çin ve Hindistan’ın aynı dönem içerisinde Co2 miktarı olarak yüzde 36 ve yüzde 71 düzeyinde muazzam artışlar gösterdiğine dikkat çekiliyor.

    2019 yılı içerisinde AB’nin kömür kullanımının yüzde 10 azaldığı belirtilirken kömürdeki azalmadan kaynaklı emisyon düşüşünün daha yüksek doğal gaz ve petrol kullanımı ile dengelendiği ifade ediliyor.

    2017-2018 yılları arasında AB, yüzde -2 ile en fazla emisyona sahip ilk 5 arasında Co2 salınımı düşüş kaydeden tek aktör. Yine ilk 5 arasında en fazla emisyon artışı yaşayan iki ülke ise yüzde 7,5 ile Hindistan ve yüzde 3,7 ile Rusya oldu.

    TÜRKİYE İLK 20’DE YER ALDI

    Rapora göre Türkiye 2009 yılından bu yana en fazla emisyona sahip ilk 20 ülke içerisinde bulunuyor. Listeye 19. sıradan giren Türkiye 2009 yılında 315 metrik ton Co2 salınımı gerçekleştirirken 10 yıl sonra 2018’de 428 metrik ton Co2 ile küresel ısınmaya en fazla katkıda bulunan 15. ülke konumunda yer alıyor.