Etiket: kürt alevi

  • ‘Yaşamı Yeniden İnşa Projesi’ meyvelerini vermeye başladı-VİDEO

    ‘Yaşamı Yeniden İnşa Projesi’ meyvelerini vermeye başladı-VİDEO

    PİRHA-Ekonomik, siyasi, inanç baskısı nedeniyle köylerini terk etmek zorunda kalan Maraş Elbistan’a bağlı birçok Alevi yurttaş ‘Yaşamı Yeniden İnşa Kooperatifi’ projesi kapsamında topraklarına geri dönerek tarım işiyle uğraşmaya başladı. Kooperatif Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Güden, coğrafyada azalan nüfusu tekrar geriye getirmek için yaşamı yeniden inşa ederek katliamları ancak böyle boşa çıkarabiliriz” dedi. Güden herkesi köyüne dönmeye, kenetlenmeye çağırdı. 

    Maraş’ın Elbistan ilçesine bağlı birçok Alevi köyünde siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı Batıdaki şehirlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Aleviler, tekrar topraklarına dönüş yapıyorlar.

    Yaşamı Yeniden İnşa Projesi‘yle birlikte köylerine gelip buralarda kendilerine ait topraklarda kayısı, badem yetiştirmeye başladılar. Projeyi hayata geçiren isimlerden Ahmet Güden, köylerinden gitmek zorunda kalmış insanlara geri dönme çağrısında bulunarak “coğrafyamızı terk etmeyelim” dedi.

    Güden, projenin ardından bazı köylülerin topraklarına döndüğünü, belirli yerlerde ailelerin köye yerleştiğini, 300 bin civarında ağacın dikildiğini belirterek “1978 Maraş Katliamı’nın ardından Alevilerin yoğun yaşadığı birçok köyde Aleviler kendini güvende hissetmediği için farklı şehirlere göç etmek durumunda kaldı” diye konuştu.

    “REYA HAG FELSEFESİ BİTİRİLMEK İSTENMİŞTİ”

    Siyasi olaylardan dolayı bölgenin insansızlaştırıldığına vurgu yapan Güden, Maraş Katliamıyla birlikte birçok insanın köylerini terk ettiğini söyledi.

    Güden, “Bir ağaç kendi kökünden koparsa kurur. Biz bu coğrafyanın çocuklarıyız. Biz buradan koptuğumuzda kuruyacağımızı bildiğimiz için tekrar kendi topraklarımızda yaşamı yeniden inşa etmek istedik. Bölge insansızlaşmıştı. Özellikle Kürt-Alevi halkının Dersim ve Koçgiri sürecinde başlayan ve İttihat ve Terakki partisi döneminde sürdürülen 1978 Maraş Katliamı’yla birlikte bu coğrafya adeta boşaldı. Bugün dünyanın dört bir yanına savrulan insanlar var. Demografik yapıyla birlikte Reya Hag felsefesinin bitirilmesi hedeflenmişti.

    “CENAZELERİMİZİ KALDIRACAK PİRİMİZ YOK”

    Alevilerin yoğun göç verdiği Maraş’ta yaşamı yeniden inşaa ederek geri dönüşlerin sağlanacağını belirten Güden, şöyle devam etti:

    “Yaşamı yeniden inşa ederek katliamları ancak boşa çıkarabiliriz. Bizim yaşadığımız coğrafya son derece verimli, zengin sulara sahip olan bir coğrafya olduğu için bu katliamlar gerçekleşti. Katliamların sonu orayı yeniden inşa etmekle başlar. Katliamları boşa çıkarmanın yolu topraklarına tekrar dönüp yaşamı yeniden inşa etmekle başlar. Ben burayı terk etmeyeceğim, burada kalacağım demekten geçer. Bugün Maraş’ta büyük oranda başarıldığını söylemek mümkün. Bugün bu coğrafyada Kürt Aleviler yok. Ciddi anlamda ocak sahiplerimiz de bölgeyi terk etmiş. Cenazelerimizi kaldıracak Pirlerimiz bile kalmamış.”

    “35 YIL ARADAN SONRA KÖYE YERLEŞTİM”

    35 yıl aradan sonra köye yerleştiğini söyleyen Güden, Aleviler kendi topraklarından koparsa özünden de kopuşların olacağının altını çizerek, “Bunun için ben doğduğum yerde yaşamak istiyorum ve ben buraya ait olmak istiyorum. Her ne kadar fiziken burada olmadığımı düşünsem de ruhum buralardan hiç kopmadı. 35 yıl sonra buralara dönmemin nedeni aslında bu topraklara ne kadar bağlı olduğumun göstergesidir” dedi.

    “GÖÇTÜĞÜMÜZ BİRÇOK KÖYÜN İSMİNİ UNUTMUŞUZ”

    Avrupa’ya ve Türkiye’nin Batı şehirlerine göç eden bölge halkının, özünden koptuğunu, birçoğunun kendi değerlerinin farkında olmadığına değinen Ahmet Güden şunları kaydetti:

    “Biz bu projeye Elbistan’ın Akdil Köyü Kocapınar Mezrası’nda başladık. Kürtler ve Aleviler kendi topraklarından koparsa kendi özünden kopmuş olacaklardır. Bugün Almanya’da doğmuş bir Maraşlı kendini ne kadar Maraşlı hissedebilir. Geçtiğimiz günlerde Yaşamı Yeniden İnşa Projesi kapsamında Avrupa’nın göbeğinde ana topraklarınıza dönün çağrısı yaptık. Orada panelde konuştuğumuz bir kişiye bu bölgenin doğusunu batısını biliyor musunuz dediğimde yok bilmiyorum demişti. Ben de kendisine doğusunu batısını bilmediğiniz bir coğrafyada neyi konuşabilirsiniz. Yaşamış oldukları yeri tanımıyorlar. Niye? Çünkü kendi özleri buradadır. Kültür burada oluştu. Göçtüğümüz köylerdeki birçok şeyin ismini unutmuşuz. Bugün Avrupa’da büyümüş bir çocuğun kendi değerlerinin, kendi inançlarının farkında olması mümkün değil. Hiçbir şey kendi doğasından kopuk yaşayamaz.

    “ASLINDA BİZ KOMİNAL, EKOLOJİK BİR YAŞAMI ESAS ALDIK”

    Aslında biz kominal, ekolojik bir yaşamı esas aldık ve kooperatifleşmeyi hedef aldık. Bugün Avrupa’ya baktığımızda yüzde 10’u kooperatife üyedir. Alevilikte bile bu yaşam modeli vardır. Örneğin Rıza Şehri vardır. Kapitalist sistemde kominal yaşama insanlara ütopik gelebilir. Ama biz bu düşünceyi bu coğrafyaya yaymak istiyoruz. Kooperatifi kurmaya başladığımız zaman bize şunu sormuşlardı: Ne yapmak istiyorsunuz? Biz de amacımızın kooperatif fikrini bu coğrafyada konuşmak, yaymak. Buna göre hedeflerimizi bu bölgede yaygınlaştırmak istiyoruz.”

    “GERİ DÖNÜŞLERLE BİRLİKTE 300 BİN AĞAÇ DİKİLDİ”

    Projenin anlatılmasıyla birlikte köye yerleşimlerin yavaş yavaş başladığını söyleyen Güden, “Birçok köyde geri dönüşler oldu. Özellikle İstanbul’dan ve birçok şehirden insanlar geri döndü. Bizim burada Serçe Kuyusu mezramız vardı, birkaç evden oluşuyordu şimdi 15-16 eve ulaştı ve yüzlerce traktör alındı, binlerce ağaç dikildi. Badem, kayısı ve mısır ekilmeye başlandı. Yoğunsöğüt Köyü, Karakuyu Mezrası’na temelli dönüşler oldu. Özellikle Avrupa’daki insanlarımız da bu konuda duyarlı. Son dönemde ekilen ağaç sayısı 300 bine ulaştı” diye belirtti.

    “BU COĞRAFYAYI KÜLLERİNDEN DOĞURACAĞIZ”

    Yaşamı Yeniden ve Yerinden İnşa Etme Hareketi öncülerinden Ahmet Güden, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Çalışmalarımızı sadece burayla sınırlı tutmayacağımızı belirtmek istiyoruz. Her yakılan ağacın yerine yeni bir ağaç her yıkılan evine yerine yeni bir ev inşa edeceğiz. Biz bu coğrafyayı yeniden küllerinden doğuracağız. Bizim kutsallarımız bu topraktadır, bizim mezarlarımız buralardadır. Mümkün olduğu kadar koşulları ve imkanları olan insanlarımızı buraya davet ediyoruz. Özellikle derneklerimizi, kanaat önderlerimizi, yazarlarımızı ekolojik bir yaşamın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya, tanıtmaya davet ediyoruz. Ekolojik bir yaşamın ne kadar önemli olduğunu depremde ve pandemi sürecinde görmüş olduk. Bugün kapitalist sistemler kendi çıkarlarına göre hareket ederler. Eğer doğayı esas almış olsalardı, doğaya göre bir inşa süreci başlatmış olsalardı depremde bu kadar insan yaşamını yitirmezdi.

    “TÜM HALKIMIZI KÖYLERİNE DÖNMEYE, KENETLENMEYE DAVET EDİYORUZ”

    Türkiye’de bugün yoğun olarak Avrupa’ya bir beyin göçü yaşanıyor. Binlerce gencimiz çalışmak için Avrupa’da işçi olarak çalışıyor. Gençler neden burada kalamıyor? Çünkü burada yaşamanın imkanları kaldırıldı. Bugün samanı ithal eder duruma gelmemizin nedeni coğrafyanın insansızlaştırılmasından kaynaklanıyor. Mera yasaklarının koyulmasıyla birlikte temel gıdayı üreten insanlar üretimden koptu. Köyünden gitmek zorunda kalan bütün halkımızı kendi köylerine dönmeye bir arada kenetlenmeye davet ediyoruz.”

    Kamber YILDIZ/MARAŞ

  • Alevi Yönetmen Bahar Bektaş’tan iz bırakacak belgesel: Sürgün Asla Bitmez!

    Alevi Yönetmen Bahar Bektaş’tan iz bırakacak belgesel: Sürgün Asla Bitmez!

    PİRHA- Dersimli Yönetmen Bahar Bektaş’ın kendi aile hikayesini ve Almanya’da yaşadıklarını anlattığı “Sürgün Asla Bitmez” belgesel filmi Almanya’nın Münster şehrinde gösterildi. Bektaş, belgesel filminde Alevi-Kürt ailesinin Türkiye’yi terkediş, Almanya’daki ırkçılık, köklerinden kopuş ve yeni bir hayata başlangıçlar gibi deneyimlerle karakterize olan göç hikayesini anlatıyor.

    Almanya’nın üniversite şehri Münster’de geçtiğimiz Cumartesi günü Odak Enternasyonal Kültür Merkezi – @cinema.kurbelkiste iş birliğiyle Dersim doğumlu Bahar Bektaş’ın kendi aile hikayesini, Almanya’da yaşadıklarını anlattığı “Sürgün Asla Bitmez” belgesel filmi gösterildi.

    Yönetmen Bahar Bektaş, belgesel filminde Alevi-Kürt ailesinin Türkiye’yi terkediş, Almanya’daki ırkçılık, köklerinden kopuş ve yeni bir hayata başlangıçlar gibi deneyimlerle karakterize olan göç hikayesini anlatıyor.

    Yönetmenin erkek kardeşi Taner, Almanya’da hapistedir ve Türkiye’ye sınır dışı edilmekle karşı karşıyadır. Bahar Bektaş, bu bekleyiş sırasında kamerasını Alevi-Kürt ailesine çevirir ve geçmişe doğru acılarla dolu bir yolculuğa çıkar. Bahar Bektaş bu filminde, sakin ve duyarlı görüntülerle, ailenin Almanya ve Türkiye arasındaki duygusal ve coğrafi dünyalarını, gelgitlerini, köklerinden kopuşlarını ve yeni zorlu başlangıçlarını araştırıyor ve perdeye aktarıyor.

    Annesi Yıldız (64), babası Mustafa (65), kardeşleri Taner (40) ve Onur (30) ile yaptığı sohbetlerde geçmişe doğru acı dolu bir yolculuğa çıkıyor. Türkiye’de Alevi-Kürt aileye yönelik siyasi zulüm, 1989’da Avrupa’ya kaçış, buradaki ırkçı saldırılar, yaşanan bunalımlar, depresyon ve ebeveynlerden aşırı beklentiler… Tüm bunlar onlarla farklı şekillerde başa çıkan mücadele eden çocukları etkiliyor ve onlarda derin izler bırakıyor. Kardeş Taner’in Türkiye’deki geleceği konusundaki belirsizlik, sürgündeki bir aile olarak yaşadıkları hayat deneyiminin acı bir yansıması tema ediliyor filmde.

    Yazar ve dramaturg Bahar Bektaş “Sürgün Asla Bitmez” filminde de kendi aile hikâyesinde, Almanya’daki hapishaneden kurtulmak için Türkiye’ye sınır dışı edilmek üzere başvuran erkek kardeşini ve bunun 30 yıl önce babalarının hapsedildiği ve işkence gördüğü Türkiye’den kaçan Kürt ailesini nasıl etkilediğini anlatıyor.

    Bahar Bektaş, Max Ophüls Festivali’nde en iyi belgesel film dalında sinema eleştirmenleri ödülüne layık görüldü.

    Filmin en etkileyici bölümünde ise Taner, Alman hapishanesinden çıkmak ve Türkiye’ye sınır dışı edilmesi için başvuruda bulunur. Bunun, 30 yıl önce Türkiye’den kaçarak Almanya’da kendilerine bir hayat kuran Kürt ailesini ne derece etkilediği, film yönetmeni ve Sosyal Pedagog Bahar Bektaş’ın “Sürgün Asla Bitmez” adlı belgeselinin konusu. Bektaş burada birçok başka göçmen ailenin de yaşadıklarını adeta kendi aile hikâyesinde anlatıyor.

    Yönetmen Bahar Bektaş gösterim sonrasında hem sinema salonunda, perde önünde ve hem de daha sonra Odak derneğinde izleyicilerin filmle ilgili sorularını yanıtladı.

    Mehmet TANLI/ALMANYA 

  • Sinemillioğlu: Maraş Katliamı 45 yıllık yara, içimizde giderek büyüyor – VİDEO

    Sinemillioğlu: Maraş Katliamı 45 yıllık yara, içimizde giderek büyüyor – VİDEO

    PİRHA – Maraş Katliamı’nın üzerinden 45 yıl geçti ancak gerçek failler ve sorumlular hala ortaya çıkarılmadı. Dava avukatlarından Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Maraş, kimsenin sahip çıkmayacağı, kimsenin uluslararası alana taşımayacağı yerdir ve oradaki Aleviler, Kürt’tür. Bence bu nedenle Maraş ön plana çıktı” dedi.

    19 Aralık 1978’de faşistler tarafından gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nın acısı dinmiyor. Katliamın üzerinden 45 yıl geçti ancak failler hala ortaya çıkarılmadı. 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren faşist saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. 100’ün üzerinde kişinin yaralandığı katliamda, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın iş yeri yakıldı, yağmalandı.

    Maraş Katliamı Davası avukatlarından Av. İbrahim Sinemillioğlu, katliama ve davaya ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “BU YARAYI DİRİ TUTMAK ZORUNDAYIZ”

    İbrahim Sinemillioğlu,  “45 yıllık yara içimizde giderek büyüyor. Orada ölenlerin hepsini rahmetle anıyorum. Ama bu yarayı halkların eşitliğine vurduğu darbeyi öne çıkarmak açısından özellikle diri tutmak zorundayız. Çünkü bugün bize olan yarın başkasına olur. Eğer siz insanın eşitliği temeli üzerinde, yurttaşlığın eşitliği temeli üzerinde bir düzen kuramazsanız bu olaylarla her zaman karşılaşırsınız” dedi.

    Sinemillioğlu, Maraş Katliamı’nın başlamasının temel nedenlerinden birinin olayların başlamasından bir gün önce MİT’in, hükümet güçlerine verdiği bilgiden kaynaklandığını ve MİT’in verdiği bilginin de Türkiye’de üç ilde çok önemli toplumsal olaylar hazırlandığı, bu üç ilin biri Erzincan, biri Maraş, birinin de Hatay olduğunu söyledi.

    Sinemillioğlu, Hatay’ın bir bölümünün Arap yurttaşlardan oluştuğunu bu yüzden uluslararası güçlerin devreye girmesini istemediklerinden Hatay’da toplumsal olayların yaşanmadığını söyledi.

    “MARAŞ’TAKİ ALEVİLER KÜRT OLDUĞU İÇİN SEÇİLDİ”

    Erzincan’da da Türk-Alevilerin çoğunlukta olduğunu belirten Sinemillioğlu, “Maraş’ın özelliği ise Kürtlerin Alevi oluşu, nasılsa Sünni Kürtler sahip çıkmazlar, Aleviler de azınlıktadır düşüncesiyle bence Maraş seçildi. Maraş, kimsenin sahip çıkmayacağı, kimsenin uluslararası alana taşımayacağı yerdir ve oradaki Aleviler, Kürt’tür. Bence bu nedenle Maraş ön plana çıktı” diye konuştu.

    “DAVA DOSYASI YANLIŞ MADDEYE GÖRE AÇILDI”

    Dava dosyasının açılışta yanlış açıldığını söyleyen Sinemillioğlu, “Dosya, 149. maddeye göre açılması gerekirken 146. maddeye göre açıldı. Ve görece hukuka uygun gitti. İhmaller dışında söz verildi ama bazı şeyler yapılmadı” dedi.

    Sinemillioğlu, davanın şahitlerinin mahkeme esnasında söylediklerini ise şöyle anlattı:

    “Mesela bir adam şahit olarak dinlendi. Dinamit atarken parmakları kopan biriydi. Mahkeme sorduğundaysa ‘Ben atmadım’ diye cevap verdi. Ve bu adamı yalancı şahitlikten gözaltına bile almadılar. Normalde yapılması gereken gözaltına almalarıydı. Yine bir kadın ‘hakim bey, beş çocuğum vardı, beşiyle dul kaldım. Kocam yurt dışında çalışıyordu’ dedi. Kadın davanın 2 ve 3 numaralı sanıkları hakkında ‘bunların ikisi de benim komşularımdı. Çok iyilerdi ama kocamı onlar öldürdü’ dedi. Bu kadının ifadesi hiç aklımdan çıkmaz.”

    Devrim FINDIK-Cihan BERK/İSTANBUL

  • Koçgiri’den Halepçe’ye, Madımak’dan ve Şengal’e göçler ve acıları resmetti-VİDEO

    Koçgiri’den Halepçe’ye, Madımak’dan ve Şengal’e göçler ve acıları resmetti-VİDEO

    PİRHA- 1921’de zorunlu göçe tabi tutulan Koçgirili bir ailenin çocuğu olan ve kendini ‘itirazları olan muhalif sanatçı’ olarak tanımlayan Ressam Gülizar Kılıç, savaşın ilk olarak kadın ve çocukları vurduğunu söyleyerek, “Biz bir hafızayı, derin acıları diri tutuyoruz. Çizerken dahi yüreğim ağrıyor, sıkıntı yaşıyorum. Sanatın bir yüzleşme, bir de iyileştirme gücü var. Yüzleşince iyileşiyorsun” diye konuştu.

    İzmir’de Halkların Köprüsü tarafından düzenlenen 3’üncü Mülteci Film Festivali başladı. Film festivali, 8 Ekim’e kadar sürecek. Festival kapsamında İzmir Sanat’ta düzenlenen “Bir acıdan bin acıya” adlı resim sergisinde Ressam Gülizar Kılıç’ın resimleri 15 Ekim gününe kadar sergilenecek.

    Gülizar Kılıç, 1921 Koçgiri İsyanı’nda Erzincan Refahiye’den Eskişehir’e ‘ölüm göçüne’ gönderilen ve büyük acılar yaşatılan bir ailenin mensubu olarak zorunlu göçten 27 yıl sonra dünyaya gelir. Alevi ve Kürt kimliklerinden kaynaklı büyük acılar yaşatılan ailenin en büyüğü ‘Koca Mustafa’ isimli dedesi köylülerce linç edilerek katledilir.

    Kolluk güçlerinin ‘cezasızlık politikası’ ile tek bir kişi dahi ceza almaz iken, Gülizar Kılıç‘ın dedesinin cenazesine el koyan devlet aileye bir ‘mezar taşını’ dahi çok görür. Dedesinin hala bir mezarı yoktur!

    Savaşlardan, çatışmalardan, katliamlardan kaçan ve trajediye dönüşen bu hikayenin kendisindeki etkisi üzerinden atamayan Gülizar Kılıç ile ailesinin göç hikayesi, Alevi Kürt bir ailenin travmalarını, kamu çalışanından ressamlığa uzanan yaşam öyküsünü, resim yaparken beslendiği-etkilendiği argümanları, muhalif sanatçı kimliğinin itiraz ve isteklerini konuştuk.

    SÜRGÜN, ZULÜM VE MEZARI DAHİ OLMAYANLAR..

    Koçgiri’den Eskişehir’e kadarki hüzünlü göçlerini büyüklerinden duyduğunu kaydeden Kılıç, “Ben Eskişehir’de doğdum. 1921’de genel bir Koçgiri sürgünü söz konusu olunca benim ailemi de Eskişehir’e göndermişler. Eskişehir’e gelen bir Kürt aile ancak tek bir mekana yerleştirilmişler. 2 ailenin yerleşmesine izin verilmemiş. Orada büyük acılar yaşamışlar. Dedemi linç ederek öldürmüşler. Devlet dedemin cenazesine el koyarak ailesine teslim etmemiş. Mezar yeri dahi bilinmiyor. Babam burada evlenmiş ve annem ise oranın yerlisi Türkmen Alevi bir yörük. İşte tüm hikayemiz kaba hali ile böyle” diye anlattı.

    “GECELERİ DERS ALDIM”

    Öğrencilik yıllarında resme ilgi duyan ve çalıştığı dönemlerde de dahi çocuklarının ihtiyaçlarını görerek resim dersleri aldığını aktaran Kılıç, “Ortaokul ve lise yıllarında merakım vardı ve resim yapıyordum. Kamuda yıllarca çalıştım. Resmi profesyonel olarak yapmıyordum. Çalışıyordum ve 2 çocuğum vardı. Onları doyurduktan sonra geceleri ders alıyordum. Halepçe Katliamı’ndan sonra çok yoğunlaştım ve bu katliam beni profesyonel resim yapmaya tetikledi” dedi.

    “SAVAŞ EN ÇOK KADINLARI VURUYOR”

    Kılıç, ‘erkek devletlerin’ savaşlarının en çok kadın ve çocuklarını vurduğunu kaydederek, “Savaş korkunç bir şey. Savaşlar en çok kadınları ve çocukları vuruyor. Kadınlar göçte açı çekiyor. Çocuğunu barındırmak, yıkamak, beslemek zorunda. Köyler boşaltıldı ve kadınlar elbise yıkayabilecek bir sabun dahi bulamadılar. Özgür bir dünyasında tarlası, koyunları var. Her türlü gereksinimini topraktan elde ediyor. Kente geliyor ve bir odaya sıkışık kalıyor. Erkek işe giderek para kazanıyor ama kadın bütün yükü çekiyor. Çok büyük bir travma. Kadınların emeği görülmüyor ve savaş ilk kadınları vuruyor. Eylül ayı içerisinde 38 kadın öldürüldü ve bu benim canımı acıtıyor. Çizerken dahi yüreğim ağrıyor, sıkıntı yaşıyorum. Sanatın bir yüzleşme, bir de iyileştirme gücü var. Yüzleşince iyileşiyorsun” şeklinde konuştu.

    “MADIMAK BÜYÜK BİR ACI, HİSSETMEK BANA AĞIR GELDİ”

    Sivas Katliamı gibi birçok toplumsal olaya sanatıyla eleştirel bakabilmenin örneklerini sergileyen ve bunu, “Çalışırken çok acı çektim, hissettim” diyerek tarif eden Kılıç şöyle devam etti:

    “Çalışırken çok acı çekiyorum, sanki yaşıyormuşum gibi. Madımak Katliamı döneminde ben çalışıyordum. Eşim Sivaslı ve akrabaları olan Menekşe ve Koray orada öldüler. Sanatçıları, düşünürleri kaybettik. Devletin gözü önünde o insanlar yakıldı. Sivas’ı yakınların davaları zaman aşımına uğratıldı. Orada büyük bir katliam ve canım acıyor. Devletin tercihi ve cumhuriyetin problemi. Bu sergiyi çoktan yapmak istiyordum. 6 aylık süreç vardı ve elimde az bir malzeme vardı. O acıları yaşadım ve hastalandım. Çok duygusal bir insanım ve bunun fiziken yansımaları oluyor.”

    “EN İYİ İTİRAZ VE İFADE ARACIM RESİM”

    Duyarlılığının yükseldiği ve itirazının kesiştiği noktada kendisini ifade edebilmesinin en iyi aracının resim olduğuna vurgu yapan Kılıç, “Bizler bu ülkede adil, özgür, eşit yurttaş olmak istiyoruz. Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, Sünni veya Alevi vs. ne olursak olalım tek bir istediğimiz var eşit yurttaş olmak. Devlet ve cumhuriyet bu fırsatı bize vermiyor. Aradan 100 yıl geçti ve halen aynı problemleri konuşuyor ve aynı şeyleri yaşıyoruz. Birazcık altını oyuyorsunuz ki altından tekçilik çıkıyor. Devlet, Anadolu’nun gerçeğini kabul etse biz birlikte barış içerisinde yaşayacağız. Politikacı değilim, kendimi kimseye ifade edemiyorum. Bunu nasıl yansıtabilirim; resimle yansıtabilirim. Sesim de iyi olmadığı için müzikle yansıtamam. Resme yoğunlaşmam da buradan oldu. Halepçe Katliamı, isyanımın en çok yükseldiği nokta oldu” diye belirtti.

    “MUHALİFİM, ÇÜNKÜ İTİRAZ VE İSTEKLERİM VAR”

    Muhalif sanatçı kimliği ile itirazlar geliştirdiğini sözlerine ekleyen Kılıç, Maraş merkezli deprem sonrasında göç yollarına düşen kadınları işleyeceğini bir çalışma alanı düşündüğünü belirterek, “Ben Türkiye koşullarında muhalif bir sanatçıyım. Çünkü itirazlarım ve isteklerim var. Dünya milletleri içerisinde ülkem bir yere gelsin, yurttaşlarım eşit ve adil yaşasın istiyorum. Ülkede her dakika bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Bu ay içerisinde 38 kadın öldürülmüş ve ben kadınların katledilmesini istemiyorum. Adı cumhuriyet, laiklik, demokrasi ama ülke olarak başka bir ülkedeyiz. İfade özgürlüğünü kullananlar ise ya cezaevinde ya da susturuluyor. Ben yine de göç ve kadınları çalışacağım. Yakın zamanda deprem ve kadınları işleyen bir çalışma içerisinde olacağım” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Gazeteci Evrim Alataş’sız 13 yıl geçti

    Gazeteci Evrim Alataş’sız 13 yıl geçti

    Gazeteci-Yazar Evrim Alataş aramızdan ayrılmasının üzerinden 13 yıl geçti. Yeni Politika, Demokrasi, Özgür Bakış, Ülkede Özgür Gündem gibi pek çok gazetede çalışan Evrim, hem haberleriyle, hem yazdığı kitaplarla hem de mücadelesiyle gazetecilikte ve yaşamda derin bir izler bıraktı.

    Gazeteci-Yazar Evrim Alataş, yaşamını yitireli 13 yıl oldu. 15 Nisan 1976 tarihinde Malatya Akçadağ ilçesine bağlı Gölpınar köyünde dünyaya gelen Evrim, İlkokul ve ortaokulu doğduğu köyde okudu, daha sonra eğitimini İstanbul’da sürdürdü. 1994 yılında gazeteciliğe başlayan Evrim, Yeni Politika, Demokrasi, Özgür Bakış, Ülkede Özgür Gündem gibi gazetelerde muhabir ve sonrasında da editör olarak görev alırken, ardından Evrensel, BirGün ve Özgür Politika’da aralıklarla köşe yazarlığı yaptı.

    Esmer, Birikim, Amargi, Siyahi ve Tiroj başta olmak üzere birçok dergide makaleleri yayınlanan Evrim’in, Radikal İki eki ve Taraf gazetesi köşelerinde de yazılarına yer verildi. Evrim’in 2003 yılında Aram Yayınları’ndan Mayoz Bölünme Hikâyeleri adlı kitabı çıktı. “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer” adıyla kaleme aldığı çalışması da 2009 yılında İletişim Yayınları’ndan çıktı. Kitaplarında, Kürt coğrafyasında yaşanan savaşın trajikomik öykülerini derleyen Evrim, aynı zamanda “Min Dît” (Gördüm) filminin de senaristi. Evrim, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 12 Nisan 2010’da Diyarbakır’da yaşamını yitirdi.

    MİN DÎT’İN SENARYOSUNU YAZDI

    Evrim’in ilk romanı “Mayoz Bölünme Hikâyeleri”, 2003 yılında Aram Yayınları’ndan çıktı. Bu kitabında çatışmalı sürecin trajikomik hikâyelerini derleyen Evrim, kitabında bir kara mizah dili yaratmıştı. İkinci ve son kitabı “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer” ise 2009 yılında İletişim Yayınları’nda basılmıştı.

    Bu kitabında doğduğu köy olan Alevi Kürt köyü Gölpınar’ın hikâyesini anlatan Evrim, 12 Eylül sonrası Türkiye’nin de panoramasını çiziyor. İlk Kürtçe politik film olarak tanımlanan “Min Dît”in senaryosunu filmin yönetmeni Miraz Bezar ile beraber yazdı. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal Özel Ödülü’nün yanı sıra ulusal ve uluslararası alanda pek çok ödüle değer bulunan film, Diyarbakır’da aileleri katledilen iki çocuğun hayatını anlatıyor.

    Faili meçhullerin, hak ihlallerinin arttığı, gazeteciliğin her geçen gün zorlaştığı bu süreçte Evrim, kanser hastalığına yakalandı. Evrim, kanserle savaşma sürecini yazarak, çekerek, kendini sorumlu hissettiği değerleri tarihe not düşerek geçirdi.

    EN FAZLA ÇOCUKLAR TAŞIR DESTANLARIN SİHRİNİ

    12 Nisan 2010’da Diyarbakır’da yaşamını yitiren Evrim Alataş , daha önce yayınlanan bir yazısında şunları söylüyor:

    “Tarihin yüzünü çaldığı çocuklar gibi. Vakitsiz yaşlı. Oyunsuz ve çıplak. Meşe kökü ve topraktan tebdili kıyafeti. Ayrıştıramazsın artık, bedenle kökü. Ateşten birleşmiş vücutla kefiye… Ölçüsü çalınmış bir şiir gibi yatıyor toprağın üstünde. Bir eli havada… Öylece… Hangi çağı selamlıyorsun? Hangi ateşe eğilelim şimdi? Hangi ateş duayı alır üstüne? Bu yükü hangi kıvılcım tutar? Biri usul usul… Yazılardan, tozlu arşivlerden ve daktilo nüshalarından uzak, bir yaz gecesi damda, kulağımıza fısıldanan destan eşkiyası gibi… Ki en fazla çocuklar taşır destan eşkiyalarının kesedeki sihrini. En fazla çocukları üzer sihrin bozulması. Sihrini toprağa gömen eşkıya, elbet kırık kafalı, kara gözlü çocuklar büyüyecek, ay ışığında, kayıp bir eşkıyanın sihrini arayacaktır…

    Tüm demlerin esiriyiz uyanın! Saçlarımız ayaklarımızı bağladı. Ateş gözümüzü dağlıyor, kirpiklerinizi aralayın. Ayaklarınıza dolanan kementlerle sürükleniyoruz medeniyetlerin ortasında. Bir ilkel arenadayız. Eğitimli oklar saplanıyor göğüs kafesimize. Kör oluyoruz, açın gözünüzü…”.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Hulisi Akar’a: Şüpheli asker ölümlerinin Kürtlerden ve Alevilerden oluşması tesadüf müdür?

    Hulisi Akar’a: Şüpheli asker ölümlerinin Kürtlerden ve Alevilerden oluşması tesadüf müdür?

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a “Şüpheli asker ölümlerinin çoğunun Kürtlerden ve Alevilerden oluşması tesadüf müdür?” diye sordu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, Jandarma Er Osman Özçalımlı’nın 1 Ağustos günü kısa dönem askerlik yaptığı İzmir Aliağa Hapishanesi’nde tehdit edilmesinden sonra şüpheli bir şekilde ölü bulunmasını Meclis’e taşıdı.

    Gülüm önergede şu bilgileri aktardı:

    “Jandarma Er Osman Özçalımlı 01 Ağustos 2020 tarihinde kısa dönem askerlik yaptığı İzmir Aliağa Kapalı Cezaevi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunmuştur. Kars’ın Digor ilçesinde yaşayan ailesine ise çocuklarının kalp krizinden öldüğü söylenmiştir.

    Er Osman Özçalımlı’nın babası oğlunun 30 ve 31 Temmuz tarihlerinde kendisini arayarak ‘baba beni sıkıştırıyorlar ve bana vatan haini diyorlar. Bana tuzak kuruyorlar, benimle uğraşıyorlar’ dediğini ve ölümle tehdit edildiğini söylediğini ifade etmiştir. Bunun üzerine Osman Özçalımlı’nın babası cezaevini aradığını ve bir uzman çavuş ile görüşerek oğlunun durumunu aktardığını, uzman çavuşun da ‘siz merak etmeyin’ dediğini ifade etmiştir.

    Öte yandan, cenazenin yerini öğrenmek için Kaymakamlığa başvuran aileye Kaymakamın ‘Oğlunuz kalp krizi geçirmemiş de olabilir. Başka yollardan ölmüş olabilir’ dediği, askeri bir yetkilinin de aileye ‘Oğlunuzun kaldığı koğuş 3’üncü katta ve cenazeyi sabah saat 05:00’te görmüşler ve düşmüş olabilir. Başını bir yere çarpmış olabilir’ dediği ifade edilmiştir.”

    HDP Milletvekili Züleyha Gülüm, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

    • İzmir Aliağa Kapalı Cezaevi’nde Jandarma Er Osman Özçalımlı’nın ölüm nedeni nedir? Ölüm nedenine ilişkin Adli Tıp Kurumu’nun raporu çıkmış mıdır? Çıkmadıysa ailesine ölüm nedeni olarak neden kalp krizi denilmiştir? Osman Özçalımlı’nın gerçek ölüm nedeni neden saklanmaktadır?
    • Er Osman Özçalımlı’nın ölümü ile ilgili bir soruşturma başlatılmış mıdır? Başlatıldıysa soruşturma hangi aşamadadır? Özçalımlı’nın ölümüne ilişkin ifadesine başvurulan kaç kişi vardır? Bunlar kimlerdir?
    • Er Osman Özçalımlı’nın babasıyla yaptığı telefon görüşmesinde kendisine baskı kurulduğunu ve tehdit edildiğini ifade etmiştir. Osman Özçalımlı’ı ölümle tehdit edenler tespit edilmiş midir? Bu kişilerin Özçalımlı’nın ölümüyle bağlantıları araştırılmış mıdır?
    • Şüpheli asker ölümlerinin çoğunun Kürtlerden ve Alevilerden oluşması tesadüf müdür? Askerde etnik ve inançsal ayrımcılık ve hak ihlali uygulamalarına dair bakanlığınız tarafından bir kayıt tutulmakta mıdır? Bu tür ayrımcı uygulamalara karşı bir tedbiriniz var mıdır?
    • 2002 yılından bu yana şüpheli asker intiharları veya şüpheli kazalar sonucunda yaşamını yitiren askerlerle ilgili kaç soruşturma ve kovuşturma yapılmıştır? Söz konusu ölümlere ilişkin sorumluluğu nedeniyle ceza verilen veya görevden alınan kişi sayısı kaçtır?
    • 2002 yılından bu yana kışlalarda yaşamını yitiren asker sayısı kaçtır? Bunlardan kaçının ölüm nedeni kayıtlara “intihar” olarak geçirilmiştir? (HABER MERKEZİ)

  • Kürt Alevi Feryal Clark Demirci, Britanya Parlamentosu’na seçildi

    Kürt Alevi Feryal Clark Demirci, Britanya Parlamentosu’na seçildi

    Feryal Clark Demirci, Britanya Parlamentosu’na giren ilk Kürt ve Alevi parlamenter kadın oldu. 

    Seçimler de İşçi Partisi’nden aday gösterilen İşçi Partisi Kuzey Enfield adayı Feryal Clark Demirci açılan sandık sonuçlarına göre rakiplerine fark atarak Londra’dan Britanya Parlamentosu’na giren ilk Kürt ve Alevi kimlikli kadın oldu. Bir diğer Kürt aday İbrahim Doğuş ise seçim bölgesi West Bromwich’te seçimleri kaybetti.

    Britanya 12 Aralık erken Genel Seçim sonuçları kesinleşmese de Muhafazakar Parti tek başına iktidar oldu.

    Parlamentoya girmesi kesinleşen Demirci, oyların 23 bin 340’ını alarak yüzde 51 ile seçimi kazanırken, en yakın rakibi olan Muhafazakar Parti adayı ise Joanne Laban ise 16 bin 848 oy aldı. Demirci oylarının yarısından fazlasını alarak Kuzey Enfield halkından tam destek almış oldu. Feryal Clark Demirci başta Kürt Halk Meclisi ve Britanya Alevi Fedarasyonu olmak üzere, Day-Mer, Gik-Der, Alxas Com gibi çok sayıda Kürt ve Türkiyeli kurum tarafından desteklenmişti.

    Aslen Malatya’ya bağlı Kürecik bölgesinden olan Feryal Clark Demirci, son olarak Hackney Belediye Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyordu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Aile ve toplumsal baskı genç öğretmeni ölüme sürükledi

    Aile ve toplumsal baskı genç öğretmeni ölüme sürükledi

    Van Başkale’de öğretmenlik yapan Fatma Kabukçu, ailesinin Kürt-Alevi olan erkek arkadaşı ile evlenmek istemesine karşı çıkması üzerine yaşamına son verdi. Arkadaşları, genç öğretmenin intihara sürüklendiği görüşünde.

    Van’ın Başkale ilçesinde bulunan Güleçler İlkokulu’nda sınıf öğretmeni olarak görev yapan Fatma Kabukçu, ailesinin yaşadığı Nevsehir’in Kozaklı ilçesinde dün aksam yaşamına son verdi.

    Kabukçu’nun, ailesinin 2 yıla yakın bir süredir beraber olduğu Kürt-Alevi bir meslektaşı ile evlenmek istemesine karşı çıkması üzerine intihar ettiği öğrenildi.

    Yaşamına son vermesinin ardından bugün toprağa verildiği belirtilen Kabukçu’nun arkadaşları, sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarda arkadaşlarını ölüme sürükleyen aile ve toplumsal baskıya dikkat çekti.

    Kabukçu’nun Kürt ve Alevi bir meslektaşı ile beraberliği olduğunu öğrenen aile üyelerinin baskısına karşı mücadele ettiğini belirten arkadaşları, paylaşımlarında “Kabukçu’nun asıl katilinin toplumsal sorunlar olduğunun” altını çizdi.

    Yine olayın ‘aşk intiharına’ indirgenmeyeceğini söyleyen arkadaşları, toplumsal ayrımcılığa dikkat çekerek, Kabukçu’nun ölümü için “İntihar değil, cinayet” dedi.

  • AKP broşürlerini almayan mahallede evleri işaretlenen yurttaşlar: Tedirginiz- VİDEO

    AKP broşürlerini almayan mahallede evleri işaretlenen yurttaşlar: Tedirginiz- VİDEO

    PİRHA – İzmir’de evleri işaretlenen yurttaşların tedirginliği artarak devam ediyor. Kimi çocuğunu evde bırakıp işe gitmeye korkarken kimi de geceyi balkonda nöbet tutarak geçirdi. Bir hafta önce AKP’lilerin mahallede broşür dağıtmak istediğini ancak tepki gösterdiklerini belirten yurttaşlar, huzur içinde yaşamak istediklerini vurguladı. 

    İzmir’in Yamanlar Mahallesi’nde önceki günlerde evleri işaretlenen yurttaşlar, tedirginlik içinde yaşamlarına devam ediyor. Herkesin birbirini tanıdığı mahallede kardeşçe yaşadıklarını söyleyen yurttaşlar, mahalle sakinlerinden kimsenin böyle bir şeyi yapmayacağına vurgu yaptı.

    seçim öncesi bu gibi provokasyonların yapılmasına dikkat çekti.

    Mahallede yaşayanlardan kimi çocuğu evde kaldığı için tedirginlik yaşarken kimisi de geceyi sabaha kadar balkanda nöbet tutarak geçirdi. Olaya tanık olan ve tedirginlik yaşayan yurttaşlar PİRHA’ya konuştu.

    Cemile Yerdut 30 yıldır Yamanlar Mahallesi’nde yaşıyor. Çorum’dan göç edip İzmir’e  yerleşen Yerdut ailesinin evi önceki günlerde kapıları işaretlenen evlerden biri. Cemile Yerdut, Daha önce böyle şeyler yaşamadığını Maraş, Çorum ve Malatya’da kapı işaretlemelerinin olduğunu duyduğunu ancak bunu ilk defa yaşadığını söyledi.

    Olayın yaşandığı günü anlatan Cemile Yerdut, “Sabah saat 7’de kalktık, komşumuz spora giderken fark etmiş. Polisleri gördüm, muhtarın yanına geldim. Ne oldu diye sordum. Kapılara işaret konulduğunu söyledi ve o an fark ettim kapıların işaretlendiğini” dedi.

    “RÜZGARIN NEREDEN ESTİĞİ BELLİ”

    AKP’nin bir hafta önce mahallede broşür dağıtmaya çalıştığını ancak bunu istemediklerini söyleyen Yerdut, “AKP bir hafta önce gelip broşür dağıttı. Biz istemedik. Bize ‘şunu, bunu yapacağız’ dediler. Biz de dedik ki, ‘bizim ona karnımız tok. İnsanlar açlıktan ölüyor. İş  yok, ekmek yok herkes evinde oturuyor. Açlık ve sefalet içinde yaşıyor. Biz artık dolduk taştık’ dedik. Yani istemedik” diye konuştu.

    AKP’nin gelmesinden bir hafta sonra evlerinin işaretlendiğini hatırlatan Cemile Yerdut, “Günahlarını almayayım ama rüzgarın nereden estiği belli” dedi.

    Yerdut, kapılarının işaretlenmesinden tedirginlik duyduğunu, eşinin sabaha kadar balkanda oturduğunu söyledi. Can güvenliğinin olmadığını söyleyen Yerdut, ‘neden böyle oldu, bir daha mı olacak?’ endişesini yaşadığını belirtti.

    “İNSANLARIN EVİNDE HUZUR KALMADI”

    Seçimlerin yaklaşmasından dolayı tehditlerin yapıldığının altını çizen Cemile Yerdut, “İnsanların evinde huzur kalmadı” dedi. Yerdut, son olarak Kürt Alevi yurttaş olarak barış içinde yaşamak istediklerini  kaydetti.

    “BARIŞ, ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İÇİNDE YAŞAMAK İSTİYORUZ”

    Maraş Elbistan’dan göç edip Yamanlar Mahallesi’ne yerleşen Sevgülü Taşar, 30 yıldır bu mahallede yaşıyor. Mahallede kardeşçe yaşadıklarını söyleyen Taşar ailesinin de içinde oturduğu apartmanın girişine işaretleme yapılmış.

    Olay gününü anlatan Taşar, şimdiye kadar böyle şeyleri yaşamadığını, “Kara Maraş’ta,  Malatya’da böyle şeylerin yaşandığını duyduk ama ilk defa yaşıyoruz. Korktuk ve tedirgin olduk” ifadelerini kullandı.

    “YETKİLİLERDEN AÇIKLAMA BEKLİYORUZ”

    İnsanların birbirinden kin ve nefret söylemleriyle ayrıştırıldığını belirten Taşar, komşularıyla iyi geçindiğini ancak devletin ayrıştırdığını söyledi. Yıllardır çocuklarının bu sokaklarda oyunlar oynadığını böyle şeyleri yaşamadığının altını çizerek yetkililerden konu hakkında açıklama beklediklerini kaydetti.

    “BUNU KORKUTMAK VE İNSANLARI BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK İÇİN YAPTILAR”

    Bingül Akdoğan doğma büyüme bu mahallede yaşıyor. Akdoğan, sabah uyandıklarında evlerinin işaretlendiğini gördüğünü ve rahatsız olduklarını kaydetti.

    Yapılanların korku amaçlı yapıldığınının ancak bunun kendilerini daha çok cesaretlendirdiğinin altını çizen Akdoğan, “Polisler gelip inceleme yaptı. Daha sonra işaretleri kapatıp gittiler” dedi.

    Bingül Akdoğan, ev işaretlemelerini mahalleden birinin değil dışarıdan birinin yaptığını söyleyerek şöyle devam etti;

    “Mahallede böyle şeylerin olması imkansız. Böyle şeyler hiç görmedik. Amaçları ne bilmiyorum ama altı üstü bir belediye seçimi. Yıllardır herkes bilir HDP’ye ve CHP’ye oy verdiklerini. Bunu yapan mahallemizde bir altta bir üstte oturan insanlar değil. Çünkü yıllardır biz bu mahallede yaşıyoruz ve öyle sorunlarımız hiç olmadı. ‘Sen sağcısın’ diye bir kavgamız olmadı. Bunu yapanlar dışarıdan gelip yaptılar. Bunu korkutmak amacıyla yaptılar. İnsanları birbirine düşürmek için yaptılar.”

    “BAŞIMIZDAKİ ÖNCE KENDİ ZİHNİNDEKİ TERÖRİSTİ YOK ETSİN”

    “İnsanlar arasındaki kutuplaştırmayı başımızdaki yapıyor” diyen Akdoğan, “Çünkü herkesi terörörist olarak ilan etti. CHP, HDP’ye yol verenler, hep terörist olarak ilan etti bizleri. Ama bizler terörist değiliz bizler birer insanız. İlk önce kendi zihnindeki terörü, teröristi yok etsin ondan sonra insanlara nasıl davranacağını öğrensin” diye konuştu.

    Bingül Akdoğan, son olarak herkesin barış içinde yaşamak istediğini söyledi.

    “TORUNLARIM KORKMASIN DİYE ONLARA SÖYLEMEDİM”

    Maraş Elbistan’dan 40 yıl önce göç edip Yamanlar Mahalesi’ne yerleşen Esma Akgül, büyük bir tedirginlik yaşadığını, bunu torunlarının korkmaması için onlara söylemediğini aktardı.

    Daha önce Maraş ve Malatya’da bunların yaşandığını hatırlatan Akgül, “Alevilik kötülük istemez. Kötülük hep onlardan geliyor. Barış istiyoruz, kötülük istemiyoruz. Biz kardeşiz ve Türkiye’de yaşıyoruz” dedi.

    “OĞLUM VE EŞİM EVDE TEDİRGİNLİKLE İŞE GİDİYORUM”

    Esma Akgül’ün oğlu Ergün Akgül de olayın tanıklarından. 4 yaşında çocuğunun olduğunu ve tedirginlikle işe gittiğini söyleyen Akgül,  mahallenin daha önce Marş Mahallesi olduğunu ve Kürt Alevi yurttaşların yaşadığını belirtti.

    “MARAŞ ZULMÜNDEN KAÇIP BURALARA GELDİK”

    Yerel şeçimleri kaybedeceklerini anladıkları için böyle korkutma girişimlerinde bulunduklarını belirten Ergün Akgül, daha önce babasının evinin yandığını ve dükkanlarının soyulduğunu söyledi. Alevilere ve Kürtlere yapılan bu zulümlerin son bulmasını istediğini aktaran Akgül, “1970’li yıllarda Maraş Katliamı’ndan zulüm gördük. Kaçıp buralara geldik. Buradan daha nereye gitmemiz gerekiyor?” diye sordu.

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor  bu inancın mensupları.

    Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir.  Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.

    Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski  inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.

    Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere,  kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe  yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.

    Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar.  Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı  zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür.  Ana rahminde Kırkların  tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.

    Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse,  semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.

    Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da  kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir.

    Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola.  Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”

    Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise  Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade  edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.

    Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere  Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur,  kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir.  Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır.  Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40.

    Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit makamına seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak  bu bir oluş anını kutlamıştır.

    Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir.  Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde  40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir.  Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir.  Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.

    Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.

    Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.

    “Kırklar  arş üstüne kurdular cemi

    Muhabbet hakkoldu sürdüler demi

    Balçıktan yarattı Mevla Adem’i

    Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)

     

    Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;

    “Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut  hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.

    “Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.

    Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.

    Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.

    Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.

    Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)

    Semah Nedir?

    Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından  gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.

    Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün,  Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.

    Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir.  Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.

    Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca  İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz.

    Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi  kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.

    Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.

    Semah normalde Cem’de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)

    Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.

    Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

    Semahta kalbe, götürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.

    Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır.

    Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.

    “Bütün evren semah döner

    Aşkından güneşler yanar

    Aslına ermektir hüner

    Beş vakitle avunmayız”(Hüdai)

    1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.

    Semah Çeşitlerinden örnekler;

    1) KIRKLAR SEMAHI

    Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.

    Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.

    2) TURNALAR SEMAHI

    Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.

    “Yemen ellerinden beri gelirken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

    Havanın yüzünde semah dönerken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

    3) KIRAT SEMAHI

    Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.

    “Kırat bu dağları aşmalı bugün

    Dostun ellerine düşmeli bugün…”

    4) TAHTACI SEMAHI

    Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.

    Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.

    Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anlamına gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.

    5) TRAKYA SEMAHI

    Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.

    6) URFA SEMAHI

    Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.

    7) AFYON SEMAHI

    Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.

    8) RODOS SEMAHI

    Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.

    9) LADİK SEMAHI

    Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.

    Semaha şu deyişle başlanır:

    “Salını salını geldim köyüne

    Güzeller başıma toplansın diye

    Herkes sevdiğini almış yanına

    Güzeller pazarı kurulsun diye”

    10) HACIBEKTAŞ SEMAHI

    Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.

    Söylenen nefeslerden birisi:

    “Değişmek istemem bin peygambere

    Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.

    11) HUBYAR SEMAHI

    5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.

    Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.

    Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.

    “Beylerimiz elvan gönül üstüne

    Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya

    Urum abdalları postun eğnine

    Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”

    12) Kürt Alevileri Semahları;; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların  en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.

    Semah etmek, ibadet etmektir.

    Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir.  Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.

    “Vardım kırklar meydanına

    Gel berü hey can dediler

    Yüz sürdüm ayaklarına

    Gir işte meydan dediler

     

    Kırklar bir yerde durdular

    Yerlerinden yer verdiler

    Meydana sofra serdiler

    El lokmaya sun dediler

     

    Gir semaha aşk ile Hakk’a

    Silinsin pak olsun ayna

    Kırk yıl bir kazanda kayna

    Daha çiğsin yan dediler”  (Şah Hatayi)

    Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes  olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.

    “Ay Ali’dir gün Muhammed

    Üç yüz altmış  altı sünnet

    Balıklar da suya hasret

    Çarh dönerler göl içinde

     

    Göl içinde çarha döner

    Susuzluktan bağrı yanar

    Müminler secdeye iner

    Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)

    Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını  haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf  dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.

    12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul  görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.

    Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.

    Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır.  Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.

    Yararlanılan kaynaklar ;

    * Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )

    * Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)

    * Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)

    * Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

    * Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)

    * Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)

  • Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…

    Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…


    MEHMET BAYRAK

    Mazlum bir halk olan Êzidî Kürtler’in, son haftalarda yaşadığı dramatik ve trajik durum, adeta tarihin yeniden tekerrürü gibiydi. Tarihte, Kızlıbaşlar ve Êzidîler ile azınlık durumuna düşmüş diğer etnik toplulukların yaşadığı “mağara macerası”, 21. yüzyılda bir kez daha tekrarlanıyor ve en az bir yıl önce kaleme aldığımız bir konuyu yeniden gündeme getiriyordu…

    “Mağara” mazlum yaşamında bir kült!

    “Dersimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtleri’ni kestiler…”

    Üstteki trajik sözler, birkaç yıl boyunca Dersim soykırımına tanıklık etmiş, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden, dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e ait. Kime yapıyor bu açıklamayı? Yaklaşık 25 yıl önce, bizden de Dersim’le ilgili kaynak isteyen şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na…

    1989 yılında, yayımlamakta olduğum Kürt kimlikli Özgür Gelecek Dergisi’nden dolayı iki kez tutuklanmış ve Çağlayangil’in Dersim katliamına ilişkin kimi tanıklıklarını röportaj ve anı biçiminde cezaevi koşullarında basından izlemiştim. Çağlayangil, daha 1935 yılında Malatya Emniyet Müdürü iken Dersim kasabı Kor-Vali Abdullah Alpdoğan’la yaptığı alan çalışmalarına; 1937 yılında ise Seyid Rıza’nın idamına ilişkin ilginç ve çarpıcı anekdotlar anlatıyordu.

    Bu anlatımlar, o tarihlerde bürokrat olarak kamuda çalışan Kılıçdaroğlu’nu da oldukça etkilemiş olmalı ki, ortak bir tanıdık üzerinden benden kaynak istediği gibi, bir arkadaşıyla birlikte Yalova’da Çağlayangil’i de ziyaret etmiş ve üstteki trajik sözleri de içeren bir röportaj yapmıştı. Aslında, Çağlayangil bu döneme ilişkin tanıklıklarını ve benzeri görüşleri övünerek, Nakşibendiler’in yayın organı İslam dergisinde de anlatmıştı (Bkz. İslam, Mayıs- 1990, Sayı: 81).

    Çağlayangil, Dersim harekâtının doğrudan Atatürk’ün “Dersim meselesini kesin olarak halledin” talimatıyla yürütüldüğünü; Alpdoğan’la iki yıl süreyle alan çalışması yaptıklarını, burada “Hz. İsa kılıklı, insan güzeli adamlara rastladığını” söyler. 1937’de Ankara’dan gönderilerek, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden Çağlayangil, Devlet aklını şu sözlerle ortaya koyar: “Devlet otoritesi tesis edilmelidir. Bir kadının kocası belli olmalıdır. Hâkimiyet devlette olmalıdır”. (Agy)

    Evet, “medenileştirme” yani Türk-İslamlaştırma adına, silahları neredeyse tümüyle toplanmış bir bölgeye, bombardıman uçaklarının yanı sıra, tam teçhizatlı üç kolordu, iki süvari tümeniyle girmek ve can korkusuyla mağaralara sığınmış olan insanları yaylım ateşine tuttuktan sonra, içeriye zehirli gaz salarak topyekûn imha etmek… Bu, Kemalist rejimin Dersim’i “medeniyete açma” projesidir. Öyle ya, ünlü Kemalist kalemşör Hakkı Naşid (Uluğ), 1931’de “Derebeyi ve Dersim”, 1938’de ise “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitaplarını boşuna mı yazmıştı? Bunlar, tam da Kemalist rejimin sözcülüğünü yapan rapor- kitaplar değil miydi?..

    Koçgiri Katliamı’nda da mağaralara sığınanlar “Tütsüyle” imha edildi…

    Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, Koçgiri katliamı üstündeki sır perdesi bile yeni yeni aralanıyor. Ve anlıyoruz ki, Dersim’de uygulanan imha yöntemlerinin benzeri, yaklaşık 15/16 yıl önce 1921’de Koçgiri’de de uygulanmış. Yaklaşık 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri’de de yine insanlar can havliyle doğanın en kuytuluk ve korunaklı mekânları olan mağaralara sığınmışlar, ancak buralara da tütsü salınarak, insanlar boğularak katledilmişler.

    Bu konuda bir alan çalışması yapan, Koçgiri’nin efsanevi şairi Alişer’in yakınlarından Dr. Ali K. Yıldırım, ilginç anekdotlar aktarıyor. Katliam sırasında insanların sığındıkları mağaraları resimleriyle veren Yıldırım, sözgelimi İmranlı’nın Pevriziyan (Eskidere) köyündeki bir mağaranın acıklı öyküsünü şöyle anlatıyor: “Çevre köylerden kaçıp bu mağaraya sığınanlar, Topal Osman güçlerince mağaranın girişine yığılan samanın yakılması sonucu duman ile boğularak öldürüldü.” (Bkz. A. K. Yıldırım: Osmanlı Sonrası İlk İcraat: Koçgiri Katliamı; Rızgari Online, 23.11.2011).

    Doğanın bu derinlikli mekânları, kimi zaman gerçekten mazlumların kurtarıcıları olur. Sözgelimi, yine Koçgiri katliamı döneminde insanların sığınıp kurtuldukları ve bugün “Ana Fatma Ziyareti” olarak tavaf edilen bir başka mağaranın öyküsü şöyle aktarılıyor: “Bu mağaraya yerleşen Eskidereliler, kurtulmayı başarıyor. Mağaranın girişi dar ve içerisinde su akıyor. Ağız bölümü otlarla kaplanmış bulunduğundan, birilerinin burada saklanacağı tahmin edilmediğinden Eskidereliler kurtuluyor. Bu nedenle, buraya Ana Fatma deniliyor ve ziyaret olarak kabul ediliyor.” (Aynı yer)

    Sömürgeci Devlet ittifakıyla Ağrı/Zilan’da gelen “Dereboyu” ölümler

    Burada anlatılan iki örneğin kahramanları, “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Koçgiri ve Dersim Kızılbaş- Kürtler’i… Ancak, biliyoruz ki 15 bin kişinin katliyle noktalanan 1925 Kürt Hareketi’nden sonra, Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybun) tarafından örgütlenip 1928-1932 yılları arasında devam eden Ağrı/Zilan İsyanı, birçok diplomatik manevralar ve yasal aldatmacalardan sonra, Türk ve İran sömürgeci devletlerinin ittifakıyla sonlandırıldı. Türk basınının haberlerine göre, bu aşamada katledilen Kürtler’in sayısı 30 bini buluyor ve dereler “lebalep” insan cesetleriyle doluyordu.

    Burada da, savaş uçakları dâhil tüm araçlar kullanılmıştı. Bu harekâttan yıllar sonra 1944 yılında, harekâtta bizzat görev alan Yarbay Eyüp Sabri Süsoy tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayımlanan “Eşkıya Muharebeleri ve Mağara Aramaları” konulu bir kitapçıkta; iki devlet arasında Kürtler’e karşı kurulan kanlı tuzağın birçok ipucu görülebileceği gibi insanların dağlardaki sığınağı olan “Mağara” olgusu konusunda da son derece ilginç bilgilere yer verilir.

    Mağaraların muharebe ve korunmadaki işlevi konusunda ayrıntılı bilgiler içeren kitapçık, Kürt coğrafyasında dağlık ve volkanik arazide çok sayıda mağaranın bulunduğunu, özellikle çok volkanik olması dolayısıyla Ağrı Dağı’nda çok sayıda mağara bulunduğunu ve bu mağaralardan bazılarının kışın bile sıcak dumanlar çıkardığını bildirmektedir. “Ağrı’da bulunan çeşitli mağaraların arasında, yüklü hayvanların girebileceği ve bir taburu tamamen barındırabilecek büyüklükte olanları da vardır. Bu mağaralar türlü biçimlerde olup giriş yeri dar, içerisi geniş ve serbest; koridorlu ve birkaç bölmeli, uzun dehlizli, birkaç kapılı olanları bulunduğu gibi içlerinde yakılacak ateşin dumanının çıkması için tabiattan ve sonradan yapılmış bacalı olanları da vardır.”(Age, s. 37)

    Yazar, bu mağaraların ya mıntıka adıyla ya da simgeleşmiş isyancı kişilerin adıyla anıldıklarını belirtiyor. Sözgelimi, kişi adıyla verilen mağaralardan bazıları şöyle: Haso mağarası, Timur mağaraları, Hacıali mağarası, Mato mağaraları, Ahmet Şemo mağarası, Ali Mirza mağarası, Ömerbesi mağarası, Paşo mağaraları…

    Yine bu kitapçıktan öğreniyoruz ki, önce Koçgiri’de, sonra Dersim’de başvurulan mağaralara boğucu duman salınması yöntemi Ağrı/Zilan’da da uygulanmış. Ancak yazar, mağaraların içi girintili ve bölmeli olduğundan, isyancıların bir yamçı veya keçe ile bir menfezi tıkayarak kendilerini dumandan koruduklarını, bu nedenle bu tür mağaraları çökertmek için “bomba, bomba demeti ve tahrip kalıbı” kullanıldığını bildiriyor. (Age, s. 40)

    Ağrı/Zilan direnişi aşamasında, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt direniş noktaları ve Kürt yaylaları konusunda bugün elimizde, harekâta bizzat katılan Pilot Naim Bürküt’ün çektiği fotoğraflar da bulunuyor. (Bunun bir örneği için bkz. Haz. Yılmaz Çamlıbel: Ağrı Albümü/ Serhildana Agiriye).

    Ezidi Kürtler’in despotizm ve fanatizmle ölümcül dansı

    Biliyoruz ki, Kürdistan’da yine “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Ezidi Kürtler’in devletle ve yöredeki fanatik Müslümanlar’la ölümcül dansı en az üsttekiler kadar trajik… Başka din mensuplarının sayısı sürekli artarken, sayıları sürekli azalan bir etnik topluluk Ezidi Kürtler. Zerdüşt dininin en yakın devamcıları olarak geçmişte büyük bir çoğunluğa sahip olan Ezidiler, bilinen İslamcı devlet baskıları dolayısıyla sürekli azalmaya yüz tutmuşlar. Osmanlı dönemindeki çok yönlü baskı ve katliamlar bir yana, son yüzyıllık sürede bile büyük bir kırılma yaşanmış. Sözgelimi, Serhad bölgesi Kürtleri’nin büyük çoğunluğu geçmişte Ezidi olup, bugün sınırın kuzeyinde kalanlar Ezidiliğini korurken, Osmanlı bölümünde kalanlar komple Müslümanlaşmışlar. Keza, 19. yüzyıl kaynakları Serhad’dan Sincar bölgesine uzanan güzergâhta büyük bir Ezidi varlığından söz ederken, bugün bu varlığın yüzde birine rastlamak mümkün değil. Yine, Rojava’nın kuzey kesimine yayılan Ezidi varlığı da önemli ölçüde eriyip gitmiş. Salt bir rakam vermek gerekirse, 1980 Cuntasına kadar Siirt, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin gibi illerde yaşayan Ezidiler’in sayısı 20 bini aşkınken, bu rakam 2000 yılında 400’lere kadar düşüyor (Bkz. Ezidilerin Sayısı 423’e Düştü, Evrensel gaz. 15.3.2005; Kürdistan’da Ezidiler’in Sayısı Azalıyor, Öz- Po, 15.3.2005).

    Ezidi denince, ilk akla gelen bölge, Ezidilerin kutsal mekânı Laleş. Oysa biliyoruz ki, geçmişte Viranşehir, Orta Anadolu’daki Kapadokya gibi hem bir uygarlık ve kültür merkezi, hem de Ezidiler’in ana karargâhlarından biriydi. Benzeri kaderleri paylaştıklarından olmalı, burada da tıpkı Kapadokya gibi yeraltı kiliseleri ve mağara barınakları vardı. Bunların bazı kalıntıları ise günümüze kadar gelebilmiş. Göbeklitepe gibi 12 bin 500 yıla tarihlenen insanlığın en eski yerleşkeleri Harran’da bulunduğu gibi, Viranşehir de bölgenin en eski kültür ve uygarlık merkezlerinden biridir.

    “Akese Kilisesi ve Mağaraları, Viranşehir-Urfa yolunun 19. kilometresinde bulunan Kırlık ya da diğer adıyla Gavurhori köyüne altı kilometre mesafede bulunuyor. Akese Kilisesi, dere yatağında yer alan kayalara oyulmuş. Kilise girişinin tam karşısında Ezidiler tarafından kutsal kabul edilen “Tavuskuşu” kabartmaları yer alıyor. Kilisenin M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru gizli ibadet için yapıldığı tahmin ediliyor. Yine ibadethane olarak yapılan mağaralar ise, yerden iki metre yüksekte bir girişle inşa edilmiş.” (Bkz. Uygarlıklar Merkezi Viranşehir, Öz- Po).

    Bu mağaraların hangi maceralara tanıklık ettiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bilinen dini baskılar nedeniyle, gizli ibadet yeri olarak kullanıldığı gibi, tehlike durumunda sığınak olarak kullanıldığı da açıktır. Keza, Şengal dağlarında Ezidiler’in katliamlarda sığındığı bir mağaranın öyküsü, ünlü Kürt halk destanının kahramanları Derweş ile Edule’nin acıklı macerası ekseninde verilir: “Bir yandan Edule’ye dörtnala at koşturan Derweş’in atının

    ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal dağlarına koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Ezidiler’in aman çığlıkları. (…) Sincar/ Şengal dağları, sadece bir büyük aşk öyküsünün tanığı değildir kuşkusuz. Onlar, 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Ezidi kanıyla yıkanmış…” (H. Ermiş: Edule’nin Gözyaşları, Politik Art, Sayı: 132/ 2014).

    Bilindiği gibi Ezidiler, bugüne kadar 72 katliama maruz kaldıklarını kabul ederler. Bu gerçeklik ve daha 2007 yılında Şengal’ın kadim halkı Ezidi Kürtler’e karşı yürütülen ve 600 dolayında insanın yaşamına mal olan karanlık katliam göz önüne alınırsa, Ezidiler’in dünden bugüne fanatik ve despotik güçlerle girdiği ölümcül dans daha iyi anlaşılır…

    Malatya-Viranşehir hattında bir taçsız kral: İbrahim Paşa

    Üstte de vurgulandığı gibi, Ezidiler denince Viranşehir; Viranşehir denince Batı literatüründe “Kürdistan’ın ya da Hamidiye Alaylarının Taçsız Kralı” olarak ün yapan Milli aşiret federasyonu reisi ve Hamidiye Alayları paşası İbrahim Paşa akla geliyor. Gerçekten de, nasıl 1854’te Kırım üzerinden yürütülen ve İngilizler’le Fransızlar’ın da aynen bugün gibi taraf oldukları Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan ünlü Kızılbaş-Kürt kadını Fataraş, Osmanlı/Kürt kadınını Batı literatürüne en çok taşıyan figür ise İbrahim Paşa da, gerek Aşiret Alayları Paşası olması, gerekse çevredeki etkinliği dolayısıyla üzerinde en çok durulan ve fotoğraflanan Kürt figürüdür.

    Kendisinden söz açan Batılı kaynaklar, ondan “Malatya Kızılbaşı” olarak söz etmekte ve şu bilgileri vermektedirler: “19. yüzyılın başlarında Milan Aşireti’nin başında İbrahim Paşa bulunmaktaydı. İbrahim Paşa’nın, 2000’i geçen aile üzerinde nüfuzu olduğu biliniyor. İbrahim Paşa, bu 2000 aile arasında saygı ve hoşnutlukla anılmakta ve kendisinden Malatya Kızılbaşı olarak bahsedilmektedir. O, Dersim’de muhafız olarak gezebilecek tek aşiret lideri olarak bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın ilginç yanlarından biri de kendisine bağlı ailelerin arasında Putperest, Şii, Ortodoks ve Müslümanların bulunmasıdır.” ( Mark Sykes ve Hugo Grothe’den aktarılarak, İ. Yazgan: Kürdistan’ın Taçsız Kralı İbrahim Paşa, Öz- Po, 9 Ocak 1998).

    İbrahim Paşa’nın, Batılı kimi kaynaklarda “Malatya Kızılbaşı” olarak sunulması, kuşkusuz ilginç bir belirlemedir. Geçmişten 19. yüzyıl sonlarına kadar, Malatya-Adyaman/Semsur-Urfa/Ruha hattında büyük bir Kızılbaş ve Ezidi nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın da Kızılbaş veya Ezidi olarak Viranşehir bölgesine gittiği ve sonradan Müslümanlaştığı söylenebilir. Zaten, Hamidiye Alayı oluşturması için de Müslüman olması gerekiyordu. Ancak, İbrahim Paşa’nın Batılı araştırmacının söylediği gibi, farklı din ve inançtan topluluklara ne denli hoşgörülü davrandığı sorgulanması gereken bir husustur. Unutmamak gerekir ki, Koruculuk sisteminin babası bu Alaylar’ın ta kendisidir.

    Literatürde “Aşiret Alayları” olarak da anılan Hamidiye Süvari Alayları, üstteki örnekte görüldüğü gibi kimi aşiret reislerine büyük nüfuz sağlamış olsa da, izlenen yanlış politikalarla Kürt blokunda inançsal temelde bir kırılmaya da yol açmıştır. Siyasi ve manevi gücünü Abdülhamid’den alan bu milis kuvvetlerinin liderlerinin yani Alaylı paşalarının en büyük muhaliflerinden biri İttihad-Terakki kadrolarıydı. Nitekim, Diyarbekir’deki Osmanlı-Kürd İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olan Ziya Gökalp’ın yayımlanan ilk kitabı, doğrudan İbrahim Paşa’yı hedef alan “Şaki İbrahim Destanı” dır. (1908’de yayımlanan bu Destanın ayrıntılı bir irdelemesi için bkz. M. Bayrak: Alman Emperyalizminin Türkiye İle Kürdistan’a Girişi ve Ziya Gökalp; Kürdoloji Belgeleri- I içinde, Özge yay. Ank. 1994,s. 509- 515).

    Z. Gökalp, destanın bazı kesitlerinde şöyle diyor: “Berazi’yi, Aneze’yi dağıttı / Seller gibi Şammar kanı akıttı / Mızrak dikti Karakeçi yurduna (…) Her tarafı sardı azgın kurtları / Diyarbekir, Mardin, Urfa yurtları / Döndü baştanbaşa ıssız çayıra (…) Osmanlılar bu vahşete dayanmaz / Kürd kılıcı din kanına boyanmaz / Bugün millet alacaktır intikam.”

    1908 Meşrutiyet Devrimi aşamasında yayımlanan bu destanda söylendiği gibi, İbrahim Paşa gibi birçok şahsiyet tasfiye edildi. Ancak, Hamidiye Alayları tasfiye edilmediği gibi, Ziya Gökalp’in ideologluğunu yaptığı İttihad-Terakki yönetimince birçok alanda kullanılmaya devam edildi. Ziya Gökalp’in içinde bulunduğu kadro, bir etno-dinsel arındırma politikasıyla birçok halkı bu topraklardan sildi, süpürdü. Dahası, bu zihniyetin devamı olan Kemalistler de, 1924’te resmen lağvettikleri bu milis kuvvetlerini 1925’te “mahalli milis kuvvetleri” adı altında yeniden göreve koştu… Son uzantıları ise, bugünkü Korucular…

    Özetle söylersek; “azınlık içinde azınlık” kategorisindeki Kızılbaş veya Ezidi Kürt topluluklarla benzerleri, tarih boyunca nice uğursuzlar, salgınlar ve saldırganlarla ölümcül bir mücadelen geçip bugünlere geldiler. Ozan Telli’nin dizeleriyle söylersek: “Ve yine de her zaman / Tırnaklarını avuçlarına saplamış / Isırmış dişleriyle dilini / Dilememiş düşmandan aman…”

    zülfikar gazetesi – eylül 2014

     

  • 1967 Elbistan olayı

    1967 Elbistan olayı

    Ali GÖÇMEN

    Alevilere ilk toplu saldırı 1967 yılında Maraş’ın Elbistan ilçesinde oldu. Daha önce anlattığımız gibi; dağlar arasına sıkışmış bulunan Elbistan, Akçadağ, Afşin, Göksun köylerinde çoğunlukla Kürt aleviler ve bir kısmında da Türk Aleviler oturmaktadır. İlçe  merkezleri ve bazı köylerde de (asimile olduğunu bilmeyen Sünniler yaşamaktadır.) Osmanlı Devletinin politikasına uyan Sünni halk; Alevilere yabancı ve hor gözle bakarlar. Müslüman  olmadıklarını, Onlarla evlenilmeyeceğini, kestikleri etin yenmeyeceğini, ürettikleri malın alınmaması gerektiğine inanmışlardır.

    Devlet yöneticileri il ve ilçe merkezlerinde olduğu için, buralardaki ilçe merkezleri de Sünni ağaların etkisi altındadır.

    Alevi “Alğas” aşiretinden bazıları Elbistan’a gelmiş, Aleviliğini gizleyip Sünnilerle evlenmiş ve işyeri açabilmişlerdir. Bunlardan cesaret alan diğer alevi aşiret mensupları da ilçe merkezinde birkaç dükkân açtıkları gibi ürettikleri malları pazara getirebilmektedirler.

    Elbistan ve Afşin’e yakın “Berçenek” köyü bir alevi köyüdür. Ancak içlerinden bir kısmı çevrenin etkisinde kalıp namaz kıldıkları için Sünni sanılmaktadır. Aralarında ayrılık gayrılık yoktur. Birbirleri ile evlenirler; hatta akraba olanlar bile vardır. Berçenekli Zeynel Çerek, oğullarından Şerifi ilçedeki akrabasının evinde kalmak üzere ilkokula yazdırır. Okulunu başarıyla bitiren Şerif, öğretmeninin yardımıyla Ankara Astsubay okuluna girer ve son sınıfta “yabancı uyruklu Suna isimli bir kadın ile evlendiği için” okuldan atılır.

    Şerif küçük yaşta saz çalmaya meraklı, Dedelerden bilgi almış güzel sesli bir gençtir. Önce Ankara’daki Alevi evlerinde Dedelerden öğrendiği deyişlerle işe başlar. Yeteneği kısa zamanda anlaşılır. “Bestesi ve güftesi belli”, Pir Sultan ve Şah Hatai’nin deyişlerini sazı ile dile getirmektedir. Sazı güzel, sesi güzel Şerif “kendine has” makamlarla sesini tüm halka duyurmaya karar verir ve sahneye çıkar.  Antepli Hasan Hüseyin’den sonra, ilk olarak alevi türkülerini sahnelerde ve plak olarak halka duyuran Şerif, “tüm alevi şairlerinde olduğu gibi” “Mahsuni” adı ile “Alevileri anlatmak üzere” halkın huzuruna çıkan “âşık” idi. Halk şairi Mahsuni’den önce güfte ve bestesi olan ve de sahneye çıkarılan alevi şairler olmuştur. Âşık Veysel, Ali İzzet, Neşet Ertaş ve bunlar gibi ozanların sözlerinde alevi sözcüğü geçmez. Mahsuni ise tıpkı Pir Sultan Abdal, Şah Hatai gibi, Hak ve Halk aşığı olarak insanların sevgilisi olabilmiştir.

    1966’da Mahsuni İskenderun’da sahneye çıkarıldı. Koc ağanın oğlu Avukat Sıtkı Elbistan’ın yönetiminde tertiplenen geceye, İskenderun ve Kırıkhan’da oturan aleviler, Sünni ve bilhassa Türkiye Öğretmenler Sendikası(TÖS) üyesi Öğretmenlerin’de katıldıkları görüldü.

    elbistan2Bir olayın çıkacağından korkuluyor du; ancak olay çıkmadı ve alkışlar arasında konser son buldu. Aleviler için Mahsuni’nin sahneye çıkışı ve deyişlerini plak olarak halka sunması bir tarihi başlangıç olmuştur. Sonraları bu yönde sahneye çıkıp sesini duyuran ve aydınlar tarafından destek gören çok oldu. Ali Ekber, Davut Sulari, Nesimi Çimen, Kul Ahmet, İsmail İpek ve bunlar gibi birçok alevi şair medyada kabul gördü.

    1960 askeri darbe anayasası, sola açık demokrasi ümidi veren bir yasa idi. Sünni Müslüman politikasını önde tutan Demokrat Parti(DP) kapatılınca gazete, dergi, kitap yoluyla Alevilikten söz edilmeye başlandı. Ancak alevi inancı hâlâ gizliliğini koruyordu. Elbistan’ın içinde, “babası alevi, annesi Sünni” Oğuz Söğütlü isminde bir eczacı, Mehmet Ocak isminde Demircilik köylüsü alevi bir doktor ve 5–10 tane dükkân sahibi ile birkaç tane de seyyar satıcı vardı. Ayrıca iş için gelen Alevilere de rastlanılıyordu.

    Dr. Mehmet Ocak ve Oğuz Söğütlünün desteği ile Mahsuni konser vermek üzere Elbistan’a geldi, beraberinde Kul Ahmet ve Osman Dağlı da vardı. Kul Ahmet Sinemilli aşiretinden alevi halk şairi, Osman Dağlı ise Osmaniyeli Sünni bir aileden gelen solcu halk şairi. Konser davetiyeleri birkaç gün önceden dağıtılmış, Doktor Mehmet Ocak’ın himayesinde eczacı Oğuz Söğütlünün desteği ile yürütülmektedir. Akşam saat 8’den 12’ye kadar konser sürdürüldü. Elbistan’ın tüm bürokrasisi, savcısı, hâkimi, memuru gelmişti ancak alevi dinleyiciler çoğunlukta idi.

    Alevi övgülü türküler söylenince, din ağırlıklı sağcı bir grup ayağa kalkarak İstiklal Marşını okuyup aleyhte slogan atmaya başladı. Alevi önderleri olayı önlemeye çalıştı, ancak önlenemedi. Tartışma kavgaya dönüştü ve konser dağıldı. Mahzuni ile Osman Dağlı, “ Arığ Palas” oteline, Kul Ahmet ise köydeki akrabalarının evine sığındı.
    Pazartesi günü Elbistan’ın pazarı idi. Konudan habersiz alevi köylüleri , ürettikleri malları satmak için (koyun, keçi, süt, yoğurt…vs) pazar yerine henüz gelmişlerdi. Akşamdan örgütlenen Sünni sağ görüşlü bir grup “Allahu ekber, Alevilere ölüm” diye saldırdı. Dr. Mehmet Ocak dövülerek komaya sokuldu. Pazarda ve sokakta görülen Alevilere sopalarla saldırıp ağır yaralamalar oldu.

    Oğuz Söğütlünün eczanesi, Miktat Dedenin dükkânı ile birçok dükkân tahrip edilip malları yağmalandı. Alevi seyyar satıcıların “tekerli tablaları” Ceyhan nehrine döküldü ve ardından evler aranarak insan avına çıkıldı. Çoluk, çocuk, kadın, erkek demeden dövüldü yakalanarak ölüme terk edildi.

    Çömü köyü ağası Rıza Efendi ölmüş yerine 20 yaşındaki oğlu Ali Güner geçmişti. Konu ile yakından ilgilenen Ali Güner cipi ile gelip bazı hastaları hastaneye taşıdıktan sonra “Arığ Palas” otelinden Mahzuni ve Osman Dağlıyı alıp köydeki evine götürdü ve 15 gün orada sakladı. Dr. Mehmet Ocak komada kaldığı için uzun süre muayenehanesini açamadı sonra da İstanbul’a göçtü.

    Güvenlik güçleri ve savcılık saldırganları takip edeceğine “tahrik ettiler” diye Alevileri yargılayıp sorguluyordu. Artık Alevilerle Sünniler birbirlerine düşman olmuşlardı. Ali Güner ve dedenin çocukları başta olmak kaydı ile birçok alevi İskenderun, Mersin ve İstanbul’a göçtü.

    Kaynak :  http://aligocmen.blogcu.com/aleviler-ve-alevilik-22-28/5097263

  • Babek destanı…

    Babek destanı…

    Ve Babek’in Son Sözleri…

    “… Bütün müstebidler (zalim hükümdarlar) gibi sen de yanılıyorsun. Çünkü benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babek’le başlamıştır, ne de Babek’le bitecektir. Ey zavallılar, siz hiçbir zaman özgürlük yangısının ne demek olduğunu anlamayacaksınız. O dehşetli yangı ki, yüreği yakıp küle çeviriyor. Özgürlük, o ister tatlı olsun, isterse acı; yalnız oydu benim secdegâhım!  Ve müstebid ki beni öldürüyor, o da hiçbir zaman anlamayacak ki, ölümü ile özgürlük fedaisi büsbütün yok olmuyor…”

    KAHRAMANLARINI UNUTAN MİLLETLER BAŞKA MİLLETLERE KUL OLURLAR

    Biliniyor, tarih hep dönemin egemenlerince yazılır.  Genel adlandırmayla Batini inanç mensuplarının dönemin zalimlerine karşı direnişleri de o dönemin egemenlerince yalan yanlış yazılmış ve gerçek tarihi kaleme alanların eserleri de, egemenlerin ardılları tarafından yok edilmiştir. Toplumların bellekleri silinmiş, insanlığın gerçek tarihinin yerine yalanlarla, egemenleri öven, zalimlere karşı direnenleri ise karalayan bir tarih anlayışı ikame edilmiştir.

    Döneminin en ilerici, en eşitlikçi, en devrimci akımına öncülük etmiş Babek’i anlatmak için onun mücadelesine kaynaklık etmiş düşünce akımlarını, onun öncülü hareketleri de dile getirmek gerekiyor. Babek veya Hürremdin düşüncesi köklerini Mazdek ve Zerdüşt felsefesinden almaktadır. Onun öncülü Mazdekçiliktir. Mazdekçilik ise Zerdüşti bir inanç akımıdır.

    Zerdüştlük, Dünyanın bilinen en eski tek tanrıcı dinidir. Zerdüştlük dini, ateşin kutsal sayıldığı dinlerden biridir ve ateş, bu inancın tanrısı Ahura Mazda’nın ruhu ve oğludur. Bununla ilişkili olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayıran Tanrısal bir güce sahiptir.

    Zerdüştün yaşadığı coğrafyada sonradan egemen hale gelenler, hem Zerdüştün inancını çarpıtarak içini boşaltmış, hem de Zerdüşt’ün etnik kökenini de inkar ederek etkisini yok etmeye çalışmıştır. Oysa Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend Avesta’nın sade bir Kürtçe ile yazılmış olması, tek başına onun Kürt olduğunun kanıtıdır. Zerdüşt’ün kurduğu dinin adına Mazdeizm denilir. Zerdüşt  Mazdeizm’le tek tanrılığa yönelirken, egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrıcılığı aşar ve tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir güce dönüştürür.

    Zerdüşt’ün felsefi inancı dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar toprak, su, ateş, hava ve bitkidir. Bu tespitler kuşkusuz yerindedir. Zerdüşt inancının yaşandığı Mezopotamya bölgesinin coğrafi konumu ve yaşam koşulları bu tespitlerin kaynağını oluşturur. Mezopotamya’nın elverişli topraklarını da düşünecek olursak, Kürtlerin yaşamında doğa koşulları ve tarımın dini inançlarını dahi şekillendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Gelelim mazdek felbefesine; Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile Zerdüşt  sonrası Sasani egemenleri ile ortaklık kuran Zerdüşt rahiplerinin oluşturduğu erkek egemenlikçi devletçi sisteme  karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir düzeni savunmuştur.  Kürt halk önderi Sayın Öcalan bu durumu en özlü bir biçimde şöyle tarif ediyor; “Mazdek,  Hürrem ve Babek gibi ünlü komünalistler tarafından sergilenen isyan ve  direnişler, alan ve karakter unsurları nedeniyle Zerdüştizmin son  temsili olabilir. Her üçü de hem İran-Sasani çürümüş monarşizmine hem de  sefahat içindeki Abbasî sultanlarına karşı direnişleriyle kahramanlık simgesi oldular.”

    Biliniyor Ortadoğu’nun kadim tarihi;  merkezi  uygarlıkların baskılarına karşı etnisite ve din temelli direnişlerle şekillenmiştir. Günümüz insanlığının en çok borçlu olduğu komünal  değerler bu direnişlerde yaşatılmıştır. İbrani kabilelerinin direnişi, İbrahimi dinlerin çıkışı, Zerdüştilik, Karmatilik, Haricilik, Alevilik  ve daha yüzlerce aşiretsel, kavimsel, mezhepsel, felsefik hareketler baskı ve zulüm karşısında özgürlük hareketleri olarak çıkış yapmışlardır.

    Zerdüştilik İran-Sasani imparatorluğunun resmi dini haline getirilip iktidarın aracı haline gelince  doğal olarak buna karşı eşitlikçi-özgürlükçü isyan hareketleri de baş göstermiştir. Mazdek hareketi de, ardından karısı Hürremin isyanı da, Hürrem tarafından örgütlenen Babek ve isyanı da etkileri günümüze kadar gelen tarihin tanık olduğu görkemli komünalist hareketler olarak kayda geçmiştir. Başlangıçta Sasani imparatorluğuna karşı gelişen halk isyanları, Sasani devletinin İslam ordularınca yıkılmasından sonra Emevi ve devamcısı Abbasi egemenliğine karşı isyanlara dönüşmüştür.

    Aryan halklarında çok önemli bir din de Zerdüştlüktür. Avesta kutsal kitabının orjinali Büyük İskender; Medya alanına karşı yapmış olduğu savaşta on iki bin öküz derisi üzerine yazılmış on yedi cildi toplatarak yakmıştır. Zerdüşt’ün dininde, kamuculuk, bir tür ilkel sosyalist anlayış egemen olmuştur. Sasaniler döneminde devlet dini olarak kabul edilen Zerdüştlük alışagelmiş olağan bir din olmayıp iyilik-kötülük, aydınlık-karanlık düalizmini bir sistem dahilinde insanların emrine sunmuştur. Bu dinin aryan uygarlıklarında egemen olduğu, kaynağını Media olarak anılan coğrafyasından aldıkları tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Toprağın en önemli üretim aracı olarak sayıldığı bu dönemde Zerdüşt dininde hayvanlara iyi bakılması, toprağın iyi sürülmesi gerektiği belirtilmiştir.

    Sonra aynı coğrafyada Mazdek’in kurucusu olduğu Mazdekçilik de yine ilkel komünist bir model önermiş, militan ve sosyal-reformist kişiliği ile de İslam’ın hedefi olmuştur. Mazdek için ünlü İslam Tarihçisi Taberi; “Daha Muhammed Mehdi zamanında o taife zuhur etti ki onlara zenadıka (Zındık ) derler. İslam dinini inkar ederler ve ahkam-şeriata itikadları yoktur.”… “Ez cümle bütün milletler içinde bunların mezhebinden daha necis ve murdar mezheb yoktu… Tanrı Teala hazretlerini ve peygamber aleyhisselamı inkar edip, derler ki bu cihanın evveli yoktur ve sonu da yoktur. Ve olacak da değildir. İnsan ve hayvanlar da ot gibi bitip ot gibi yok olurlar. Bunların hallerini kimse bilmez ki nereden gelirler ve nereye giderler. Ölenler tekrar dirilmez ve dünyadan başka yerde bir şey olmaz. Bu dünyada olanı biteni ay ve güneş bitirir ve yine onlar olgunlaştırır…” derlerdi.

    Mazdekçilik nedir? Mazdek Kimdir?

    Mazdek o dönemin koşulları nedeniyle savaşlara neden olan mal, mülk ve kadınlar için kamuculuk tezini savunmuş, Müslümanlar ise bu durumu; “Haram ve helal mefhumlarını tanımadıklarını, mal ve kadın ortaklığını savunduklarını, Mazdek ve taraftarlarının nihai hedeflerinin lezzet ve zevk olduğunu, bu yüzden mal ve kadın ortaklığını” savunduklarını taraftarlarına yayarak gelişen kamuculuk anlayışına karşı durmaya çalışmışlardır.

    Nizamülmülk Siyasetnamesi’nde “Dünyada ilk olarak bir dini ifsat eden kişi İran’da Adil Nuşirevan’ın babası Kubad b. Firuz’un şahlığı devrinde yaşayan Mecusiler’in başrahibi olan Mazdek’tir.” der ve Mazdek’in de sonu her yenilikçi ve kamu anlayışına sahip kişilerin sonu ile aynı olmuştur. Bir kireç kuyusuna atılarak feci şekilde öldürülmüştür.

    Savunduğu tam eşitlikçi-ortakçı fikirlerden dolayı Mazdek hareketi tarihte ilk komünist hareket olarak anılır. Tüm dünyada olduğu gibi bölgemizde de egemenlerin baskı ve zulüm tarihleri, dönemin ilerici-eşitlikçi-özgürlükçü direnişleri ve bu direnişleri örgütleyenlerin adları dahil, maddi-manevi tüm varlıklarının tarihten silinmeleri amacı üzerine  kanla inşa edilmiştir. Bu nedenle Mazdek hakkında da tanıtıcı kapsamlı bir eser geriye kalmamıştır. Fakat günümüze ulaşabilen bilgiler bile Mazdek’in İran ve Ortadoğu demokrasi tarihinde ortakçı yaşam adına geliştirdiği sistematik fikirleri ve direnişiyle adı gururla anılacak bir halk kahramanı olduğunu göstermektedir.

    Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Mazdek, Hamedanlı olup M.S 499 tarihinde katledilen reformcu bir halk önderidir. Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile  Zerdüşt rahipleri ile Sasani aristokratlarının ortaklığıyla oluşan erkek egemenlikçi devletçi sisteme karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir  düzeni savunmuştur. Bu temelde de; mal ve servetlerin eşit paylaşımını, kadın-erkek eşitliğini, insanlar üzerinde iktidar ve tahakküm kurulamayacağı düşüncesini felsefesinin merkezine koymuştur.

    Mazdek, Tüm kötülüklerin ve günahların kaynağı olan özel mülkiyet, şiddet, haset, öfke ve aç gözlülüğün insandan uzak tutularak toplumun bir sevgi  ve aşk toplumu haline getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Daha sonra islam tarihçileri bu haklı çıkışı karalayabilmek için Mazdekçilerin kadınlar üzerinde de ortak mülkiyeti savunduklarını söylemişlerdir. hala günümüzde Aleviler hakkında söylenen “ana-bacı tanımazlar, mum söndürürler” söylemleri de köklerini ta buralardan almaktadır. Buradan geçerken belirtmeliyiz ki; Alevilik köklerini işte bu ilk tek tanrılı din olan Mazdaizm’den almaktadır. Tıpkı bölgenin diğer batini inançları olan Karmatilik, Ehli Hakçılık, Ali ilahicilik, Dürzilik, Nusayrilik, ve benzeri eşitlikçi-özgürlükçü ve kadını eşit gören inançlar gibi. Zaten “yol bir sürek binbir” özdeyişi de bu durumu açıklıyor aslında.

    Kısaca bu şekilde özetlenebilecek olan Mazdek’in düşünceleri ve savunduğu  toplumsal düzen anlayışı hızla toplum içinde kabul görüp  yaygınlaşmıştır. Bunun en temel sebebi de Mezopotamya topraklarında yaşayan halkların ortakçı yaşama aşinalığı ve o günkü koşullarda halen  canlı olan köy komünlerinin varlığıdır.

    Mazdek, Hamedan Kürtlerindendir. Ve iktidarla bütünleşerek bozulan Zerdüştiliği, reformdan geçirerek devlet yönetiminde de reformu hedefleyen Mazdek ve taraftarları gittikçe güçlenmişti.Hatta 496’da Sasani kralını tahttan düşürüp ve sonradan kaçıp Ak-Hunlara sığınmış olsa da, Kral Kavas’ı zindana bile atmışlardı. Kavas’ın yerine bir emanetçi olarak geçen Jamaspa, halk içinde etkisini bildiği Mazdek’e hoşgörülü yaklaşmış ve onun düşüncelerini benimser görünmüştür. Ancak sığındığı Ak-Hunların desteğini alan Kavas, 30 bin kişilik Ak-Hun ordusuyla saldırıya geçmiş ve 499’da Mazdek’i tutuklatmış, taraftarlarını yenilgiye uğratmış, Jamaspa da tahtı ona bırakmıştır.

    Bir rivayete göre de Mazdek taraftarlarının katliamını başlatan Kavas’ın daha sonra tahta geçecek olan oğlu I. Hüsrev, Mazdek’i halkın önünde yeni dini açıklayabileceğini söyleyerek onu konuğu olarak saraya davet etmiştir. Mazdek ve adamları daveti kabul edip saraya geldiklerinde kurulan tuzakla etkisiz hale getirilmişlerdir. (T.C’nin Seyit Rıza’ya; gelin anlaşalım deyip anlaşmaya gelen Seyit Rıza ve arkadaşlarını idam etmesine benziyor).  Hüsrev, Mazdek’in adamlarını ayakları dışarıda kalacak şekilde baş aşağı olarak toprağa gömmüş ‘o şeytani mezhebinin mahsulünü gör’ dedikten sonra Mazdek’i de aynı yöntemle katletmiştir. Hüsrev’in bu katliamına karşılık Mazdek’in ölmeden önce “Bütün halkı katledebilir misin?” diye sorduğu rivayet edilir. Bu soru, aslında Mazdekçiliğin halk arasında ne denli yaygınlaşmış olduğunu göstermektedir.

    İslam’ın bölgeye gelmesinden sonra ortaya çıkan isyancı hareketlerden Hürremiler ve onların lideri Babek-Hürremi’nin (798-838) siyasi ve ekonomik görüşleri Mazdekizm’den etkilenmiştir. Bundan kısa bir süre sonra 9. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve kısa sürede devlete dönüşen Karmatiler ile Mazdekizm arası benzerlik ise daha ileri boyuttadır.

    Mazdek’in Avrupa üzerinde de etkileri olmuştur. Mazdek gibi ortak mülkiyeti savunanlardan bir Avrupalı, 1478-1535 yılları arasında yaşamış ve Kral VIII. Henri’ye özel danışmanlık yapmış olan Thomas More’dır. More’un ideal toplum düzeninde özel mülkiyet sözkonusu değildir. Mazdek ve Thomas More’un düşüncelerine benzer bir görüş de Babuef adındaki bir Fransız tarafından savunulmuştur. Fransız devriminin yaşandığı yıllarda Babeuf (1760-1797) adında bir isyancı, mükemmel eşitliğin ancak mal ortaklığı ile sağlanacağını savunmaktaydı ve bu amaçla 1796 yılında “Eşitler Örgütü” nü kurdu. Babuef’in ortak mülkiyet düşüncesi daha sonra başka düşünürler tarafından da savunuldu.

    Mazdekçilik ya da Mazdekizm, Aryen kökenli Zerdüşt din adamı Mazdek’in düşünce felsefesine verilen isimdir. Mazdekizm, İsa’dan sonra 5. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan; insan eşitliği ve mal ortaklığını savunan bir akım olarak bilinmektedir. Mazdek, hava ve su gibi, paranın, malın-mülkün de insanlar arasında eşit olarak paylaşılmasını savunuyordu.

    Özgürlüğün Yüzyıllarca Yankılanan Derin Çığlığı: Hürremizm

    ‘Ta hazarda aradım seni

    saçların kara mıdır hala

    ve döver mi dizlerini

    ey isyanın anası

    anlatabilir mi seni yalnız

    bir payizin savrulan yaprakları’ (Babek Destanı şairi Tuğrul Keskin)

    Mazdek’in katledilmesinden sonra eşi Hürrem bu mücadeleyi üstlenmiştir.. Tarih kayıtları ataerkil egemenlerin yazıcılarına kaldığından dolayı Hürrem hakkında pek fazla bilgiye rastlanmaz ve adeta yok sayılır. Hürrem’den beş yüz yıl sonra yaşamış olan Nizamülmülk ve kimi tarihçiler dönemlerine ulaşabilen birkaç bilgi kırıntısını aktarmış olsalar da, bir büyük gerçeğin aydınlanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Sonraki hareketlerin özelliklerinden de anlaşılmaktadır ki, Mazdekizm Hürrem tarafından sürdürülmüş ve daha sonra Hürremdin adını alacak olan harekete de kaynaklık yapmıştır.

    Anadolu ve Mezopotamya Aleviliğinin de temel çıkış  kaynağı olan Hürremizmin kavramsal olarak birden çok kökeni bulunmakta ve muhtemelen tümünün de birbiriyle bağlantılı olarak geçerliliği vardır. Hürrem kasabasından yapılan çıkış veya Hürrem’in anlamı olan hoş sözcüğünden dolayı hoş, iyi, güzel din anlamlarında Hürremizmin kullanıldığı iddia edilse de bunların Mazdek’in eşi ve yoldaşı Hürrem’den bağımsız olması düşünülemez.  

    Hürrem önderlikli ve eşitlikçi-özgürlükçü komünalist  isyan hareketi, Mazdekçi geleneğin emevi-Abbasi İslamına ve bölgenin tüm egemen gerici iktidarlarına karşı son kadın isyanı olmaktadır. Kaldı ki Mazdekizmin ve daha sonra gelişecek olan Hürremi hareketlerin kadın eşitliği ve özgürlüğüne yaptıkları vurgu, Hürrem’in sadece bir simge değil tarihi bir karakter olduğunu göstermektedir.

    Hürrem Sasani katliamından sonra Rey şehrine giderek burada Mazdek’in katliamdan kurtulan birkaç yoldaşı tarafından düşüncelerinin yayılmasını örgütlemiştir. Nizamülmülk Siyasetname adlı kitabında hadiseyi şöyle nakletmiştir:

    “Mazdek, mal insanlar arasında ortaktır, diyordu. Çünkü insanlar, tanrının kulları ve Âdemin çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre yek diğerinin malını kullanmalı ve hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit olmalıdır. Mazdekin bu sözleri üzerine herkes malını ortaklığa koymuştu… Mazdek öldürüldükten sonra karısı Hürrem Binti Qade, iki adamıyla birlikte Medayin’den kaçtı. Rey kasabasına giderek halkı kocasının yoluna çağırdı. Peşine takılanlara Hurrem Din adı verildi… Hurrem Dinliler her yana dağıldılar ve her kentte başka bir ad aldılar ve her yerde de sürekli olarak baş kaldırdılar. Bâtınîler onlarla beraber oldu, çünkü her iki mezhebin aslı birdir.”

    Mazdekilere karşı takibatlar Mazdek’in öldürüldüğü katliamla birlikte bitmemiş, I. Hüsrev tahta geçtiğinde de ikinci dalga katliamları gerçekleştirmiştir. Bu katliamcı zihniyetten dolayı Hürremizm yayıldığı her yerde farklı adlar almış, bazen yer altına çekilmek zorunda kalmış ve kültürel olarak etkisini toplum içinde ve direnişlerde sürdürmüştür… yani yukarda söylediğimiz gibi, yol bir olmak kaydıyla farklı süreklerde de olsa inanç yaşatılmıştır.

    Hüsrev ve kendisinden sonra gelen Sasani kralları Hıristiyanlık, Yahudilik gibi diğer dini inançlara genellikle idareci bir mantıkla yaklaşsalar da, Mazdekçi akımlara tavırları  katliamdan başka bir şey olmamıştır. Bunun nedeni bu akımların özünde var olan komünalizm ve rejime alternatif olmalarıdır. İran içte bu tür bastırma hareketlerini geliştirirken Arabistan’da yeni bir din zaferini ilan etmiş ve hızla yayılmaya başlamıştı. Sasani İmparatorluğu da yayıldığı kadar yayılmış ve gücünün doruğunda olduğunu düşünmesine rağmen yayılım gösterdiği geniş toprakları kontrol edememiş ve esasen de kokuştuğu, çürüdüğü için 642 tarihinde nihai olarak İslam’ın kılıcına yenik düşmüştür.

    Orta Asya içlerine kaçan İran soyluları daha sonra burada Samaniler devletini kurarak varlığını sürdürürken, İran da dâhil tüm Ortadoğu toprakları 661’de kurulan Emevi Arap İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Bilindiği gibi İran bundan sonra İslamiyet’in Şii kolunu kendine uyarlamış ve İran Şialığını ortaya çıkarmıştır. Kürtler başta olmak üzere bölge halklarının birçoğu zor kullanılarak Müslüman yapılmıştır. Zor karşısında bile Müslümanlığı kabul etmeyen aşiret ve kabileler ise açık veya gizli direnişlerini sürdürmüşlerdir.

    Babek,  Düşüncesi ve mücadelesi;

    Mazdekçiliğin bir devamı olan Hürremizm hareketinin gücünün zirvesine ulaşması Babek
    döneminde gerçekleşmiştir. Babek bazı kaynaklara göre;Zerdüşti bir Kürt olan Abdullah ile Azeri olan Matar’ın oğludur. Babası köylerde gezerek kandil yağı satmaktadır. Matar adı Friglerde doğurganlık ve bereket tanrıçasının adı olup anne anlamına da gelmektedir. Babek’in anne ve babasına dair bilgiler onun iddia edildiği gibi ne sadece Kürt, ne Azeri olduğunu göstermesi açısından bir önem taşımakla beraber, öncülüğünü yapacağı Hürremi harekette milliyetlerin fazla bir öneminin olmadığını da belirtmek gerekir. Azeri halkı daha sonra Babek direnişini kendi uluslaşmasının temeli yapmıştır; burada belirtmeliyiz ki, dönemin Azerbeycanında yaşayanlar Türk Azerileri değildi. Türklerin Azerbeycana gelişi Babek isyanından sonrasına rastlamaktadır. İsmi Aderbeycandır ve ateş ülkesi anlamına gelmektedir.  Kürtler ise Babek’i taşıdığı Zerdüşti-Mazdeki karakter ve direnişçiliğiyle sahiplenmişlerdir. Bölge halklarının bu tarz sahiplenmeleri ve kendilerinden saymaları Babek’in taşıdığı toplumcu, özgürlükçü ruhtan kaynaklanmaktadır. Özcesi o dönemin yoksul köylü hareketinin destanını  Babek yazmıştır.

    Babek Savaşları, tarihsel olarak en az Kadisiye savaşı kadar önemlidir. Özellikle erken dönem Kürt tarihi, Arap yayılmacılığı tarihi, Türklerin Müslümanlaşarak Ön Asya ve Anadolu’ya yerleşmeleri açısından bilinmesi, araştırılması, incelenmesi gereken son derece önemli bir olgudur Babek.

    İslam’ı yayma adı altında gelişen Arap yayılmacılığına karşı tarihte en güçlü direniş Abbasiler döneminde Babek (795-838) önderliğinde gelişti. Zalim Emevi iktidarının yıkılmasında çok büyük rolü olan Kürt Ebu Müslim’in torunu olduğu söylenen Babek karşısında orduları defalarca Kürdistan dağlarında bozguna uğrayan, tutunamayan Abbasi iktidarı, artık kurumaya başlayan Orta Asya stepnelerinden paralı asker olarak getirdikleri Türklerden kurdukları orduların desteğinde Babek’e saldırdı. Neticede Ermeni bir keşişin tuzağına düşerek esir edilir ve 4 Ocak 838 tarihinde Samarra şehrine getirilerek, Halife Mu’tasım’ın gözleri önünde kol ve bacakları kesilmek suretiyle işkence ile idam edilir.

    Babek önderliğinde Arap işgalcilerine, fetihçilere direnenler sadece Hürremiler değildi. Bu topraklarda yaşayan birçok eski din ve tarikatlara mensup milletlerin yanı sıra Arapların zulmünden kaçan Müslümanlar da bu direnişte yerlerini almıştı.

    Babek’in yenilgisi, bu topraklarda, özellikle Kürdistan’da, yine günümüzde Azerbaycan olarak bilinen topraklarda yaşayan halkların soykırımdan geçirildiği, göçertildiği, yoğun bir nüfus hareketliliğinin yaşandığı bir dönem oldu. En önemlisi de Türklere Ön Asya ve Ortadoğu sahası açılmış oldu.

    Anlaşılan o ki Azerbaycan Türkleri arasında yakın dönemlerde Babek’in milliyeti hakkında önemli tartışmalar olmuş. Bunlardan bir tanesi gazeteci Keramet Büyükçöl’ün araştırmacı yazar ve şair Güntay Gençalp ile yaptığı röportajdır.

    Babek’in babası Savalan dağında soyguncuların saldırısında öldürülünce, annesi başkalarına sütanneliği yaparak geçimlerini sağlar ve Babek’i bu sayede büyütür. Babek on yaşından sonra annesinden ayrılarak Tebriz bölgesinde çobanlık yapar ve sekiz yıl sonra köyüne, annesinin yanına döner. Mimed bölgesindeki Bilalabad köyünde yaşamaktadırlar. Bu sıralarda Hürremiler tekrar tarih sahnesine çıkmışlardır.

    808 yılında Azerbaycan’ın Bezz bölgesinde bir isyan başlatmış olan Hürremi hareketin başında Cavidan bin Sehl bulunmaktadır. Rivayete göre bir gün yoğun kar yağışı nedeniyle Cavidan ve adamları bu köye sığınırlar. Köyün ileri gelenlerinden ilgi ve hürmet görmeyince Matar’ın evine konuk olurlar. Matar ve oğlu Babek misafirlerini büyük bir saygıyla karşılar ve gerekli alakayı gösterirler. Burada Babek’in zekâsı ve İran dilini öğrenmiş olması Cavidan’ın dikkatini çeker ve neticede kendilerine katılmasını ister. Böylece Cavidan Babek’i Bezz dağındaki karargâhına götürür ve hocalığını yaparak yetiştirir.

    Bir devlet modeli olarak İslam’ın kurucusu Hz. Muhammed’in ölümü ile başlayan İslam karşıtı ayaklanmaların en önemlisi Hürremiyye ayaklanması ve ayaklanmanın önderi Babek’tir. Bu hareketin, İslam devlet modeline ilk karşı duruşu, önerdiği düzen ve devlet biçiminin Ortaçağ’ın aydınlanmasına çok büyük katkısı olduğu tartışmasız bir gerçektir. Kavimci Arap ordularına ve İslam İmparatorluğunun şeriatçı devlet yapısına karşı savaşmış, savaş konusunda ustalıklara sahip bir “gerilla” komutanıdır Babek.

    İran’da Sasaniler devrinden beri takibata uğrayan Mazdek taraftarlarının Komünalist amaçlı hareketleri, İslam istilasından sonra da türlü adlar altında zuhur etti. “Babek isyanı, İslam alemi için teşkil ettiği tehlike bakımından, bunların en ehemmiyetlisi addolunabilir. Onun (Babek’in) babası Median’lı, yağ satan bir kişi idi.” Babasız büyüyen ve çobanlık yapan Babek daha sonra Yezidi bir aile olan “Şabl ibn Mengi Ezdi’nin yanında 18 yaşına kadar kalmıştır. Cavidan adında, bölgede etkin olan bir kişi tarafından, hizmetçisi olarak alınarak Bezz dağında bulunan yerleşim alanına götürülmüştür.

    Cavidan’ın ölümüyle birlikte, Cavidan’ın tüm ekonomik ve siyasi değerlerinin tek temsilcisi olan Babek, Mazdekçi yaşam tarzını yaygınlaştırmak amacı ile halkları Abbasi  devletine karşı birlikte olmaya çağırmış çok kısa zaman aralığında, büyük başarılar elde etmiştir. İslam Tarihçileri daha önce İslam karşıtı hareketler için ne söylemişlerse Babek için de aynısını tekrarlamışlardır.

    Babek’in etnik yapısına ilişkin veri yok denecek düzeydedir. Ortaya koymuş olduğu felsefe, özlediği düzen, etrafına topladığı halklar mozaiği, etnik kişiliğini önemsiz hale getirmiştir. Çünkü Babek ezilen bölge halklarına ortak bir vatan, özgür bir gelecek vaat etmiştir. Babek’in çeyrek yüzyıl boyunca yaşattığı, özgür ve eşitlikçi devlet modeli, bölge halkları için önemli bir rehber işlevi görmüştür. Bundan sonraki tüm ayaklanmalar, yaşadıkları düzenin yeniden inşası için olmuştur.

    Bazı araştırmacıların ısrarla ve Babek’in Azerbeycan bölgesinde ayaklanmasından dolayı onun Türk kökenli olduğunu söylerler. Kendisi de bir Azeri Türkü olan Güntay Gençalp bakın onlara nasıl cevap veriyor;

    “Babek’in zamanında Azerbaycan’da Türk yoktu. Türkler Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkeye yerleşmeye başladılar. Babek’i mağlub eden Orta Asya’dan getirilen paralı Türk savaşçılardı. Babek yenildikten sonra yerli ahaliyi katletmeye başladılar. Çünkü o zaman savaş kuralları böyleydi. Eli kılıç tutanı ya öldürdüler ya da esir olarak yakalayıp köle pazarında satarak altın kazandılar. Sonra Babek’i mağlub eden Türk ordularının askerleri kendilerine onlarca yerli kadın ve cariye aldılar. Çok güzel kızları Abbasi Halifesine ve vezirlerine gönderdiler, geride kalanlar da kendilerinin oldu. Yani Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkede doğan Türklerin ataları Türk, anaları yerli milletlerdendir. Bu, Azerbaycan’a yerleşen ilk Türk dalgasıydı. Selçuklular zamanındaki ikinci dalga, Türk varlığını daha da güçlendirdi. Babek’in etnik mensubiyeti tam olarak belli değil, lakin o zaman bölgede Tat, Talış, Gilek, Kürd ve başka milletler yaşamışlar. Yani Babek’in etnik mensubiyeti Sasani ülkesinin halklarına ait olmuştur. Hatta Azerbaycan’da kurulan ilk Türk devleti Saciler de Babek’in yenilgisinden sonra meydana çıkmıştır. Saciler devleti Hürremileri mağlub eden Uşruseneli Türkler idi.

    –Babek’in Türk olmadığını nasıl açıklanır? Hangi kaynakta yazılıyor ki, Babek Türk değil. Kaynak yoksa eğer, bunu hangi mantıkla diyorsunuz?

    Güntay Gençalp: Babek’in Türk olmasına ait en önemli mantığı açıklayayım. Türkler, hiç bir zaman bir kaleye, dar bir mekana sığınarak devlet kurup mücadele yapmamışlar. Türk devletçilik formülü ve savaş şekli, yayılmacılık olmuştur. Büyük imparatorluklar kurmak için savaş yöntemi Türklere has olmuştur. Türk tarihinde bir kaleye sığınarak savunmaya geçmek olmamış, Türkler daima hücumcu metodu seçmişler. Kaleye sığınmak hücumu değil, savunmayı gösterir.”

    Yine Gençalp; Ebu Hanife Dinaveri’nin  “Exbar-ul Teval” kitabında Babek’in, Ebu Müslim Xorasani’nin kızı Fatime’nin torunu olduğunu yazdığını belirtiyor.

    Hürremi Hareketi Ebu Müslim Horasani’nin ölümünden sonra 754 yılında ortaya çıktı. Ebu Müslim, Emevileri devirip, Abbasi devletinin kurulmasına yardımcı olsa da, Abbasiler tarafından öldürüldü. Bazıları Ebu Müslim’in ölümüne inanmadılar ve onun geri döneceğine inandılar. Onun geri dönüp ve Emevileri devirdiği gibi, bu defa da dünyayı adaletle dolduracağına inanırdılar. Bazıları da onun ölümüne inanıyor ve kızı Fatime’yi imam olarak kabul ediyorlardı. Onun kızını imam olarak kabul edenlere “Müslimiyye” veya “Fatimiyye” diyorlardı. Horasan’da Sünbad, Ebu Müslim’in intikamını almak için isyan etti. Ancak onun isyanı 70 gün sonra bastırıldı.

    Hürremilikle Ebu Müslim arasında bağ kuranlar da var. Hürremi hareketi Mazdekilere yakın idi. Hürremiler, muhtelif fırkalara bölünmüştüler. Ancak bütün fırkalar tenasühe (ruhun bedenden bedene geçmesine, reenkarnasyona) inanırdı. Hürremilerin kendilerine has imamları vardı. İhtilaf zamanı onlara müracaat ediyorlardı. Hürremi inancının esasında ışık ve karanlık durmaktadır. Kızılbaşlarda reenkarnasyona inanıyorlar. Aleviler de ihtilaflarını Pir huzurunda cemde toplumla yüzleşerek çözüyorlar.

    Babek’in sağlam ve devrimci kişiliği içinde İslam tarihçileri istemeyerek de olsa “O düşüncelerinde tavizsiz ve çok gururlu bir kişiliğe sahip idi.” sıfatını kullanmışlardır. Abbasilerce esir alınan oğlunun ve bir mektupla kendisine teslim olması için çağrıda bulunması karşısında “O benim oğlum değilmiş, ona söyleyin bir gün özgür yaşaması, 40 yıl esir ve hakir olarak yaşamasından iyidir.” dediği belirtilir. Abbasilerin altı düzenli ordusunu yenen Babek, kurmuş olduğu adil, özgürlükçü devlet düzeni ( ilkel-komünalist model) Abbasi devletinin sürekli baskısı ile karşılaşmıştır. Altı düzenli ordusu imha edilen İslam devletinin, Babek’ i ve kurduğu düzeni nasıl yok edeceği hususlarında sürekli plan yapmasını zorlaştırmıştır.

    Bütün tarihi bilgiler Babek’in karizmatik bir lider olduğunu gösterir. Babek’in emri yolunda ölmeye hazır olan yüz binler olmasaydı, o, dünyanın en büyük imparatorluğu ile savaşa girmezdi. Babek’den önce Hürremilik dağınık haldeydi. Babek kendi liderliği ile Hürremiliği bütünleştirdi ve bir inanç çatısı altında bölge halklarını İslam işgalciliğine karşı birleştirdi.

    Babek’in ordularına karşı başarısız olan İslam devleti, Emeviler zamanında başlayan ancak kurumsallaşamayan ordu teşkilatına özel kuvvetler diyebileceğimiz maaşlı ve tarihte Hassa ordusu olarak anılan ve tamamen Orta Asya steplerinden getirilen Türklerden oluşan bir ordu kurarak Babek’i yenebilmişlerdir. Yirmi yıl süren savaş için tarihçiler İslam orduları tarafından yüz binlerce canın katledildiğini yazmışlardır. Afşin bir meydan muharebesinde sahte ricatla kaçmış ve Babek’ tuzağa çekerek seksen binden fazla Babek askerini öldürmüştür.” Bir halk kahramanı, özgür birleşik demokratik ve de eşit paylaşmaya dayanan bir devletin yaratıcısı, “ilkel-komünist gerilla” olan Babek bir ihanet sonucu İslam’ın şeriatçı ellerine teslim edilir.

    Babek – Hürremi hareketinin çeyrek asırlık direnişi;

    Cavidan’ın ölümünden sonra eşi Hürrem,  Babek’in sonradan Hürremdin olarak adlandırılacak  hareketin başına geçmesini sağlamıştır. Hürremileri toplayıp Cavidan’ın vasiyeti olarak şu sözlerle hitap ettiği kayıtlara geçmiştir: “Genç Babek, ölen Cavidan’ın kutsal ruhunu taşıyor. Babek bundan böyle topluluğun önderi olacak… Mazdek’in dinini yeniden ihya edecek. Babek sayesinde en düşkünümüz bile azizler gibi olacak, çaresizliğiniz son bulacak.” 

    Bunun üzerine Hürremiler Babek’i yeni liderleri olarak kabul etmiş ve kabul için daha önceki liderlere yapıldığı gibi geleneksel kabul törenini gerçekleştirmişlerdir. Topluluğun geleneklerine göre de Cavidan’ın eşi Babek’le evlenmiştir.

    Babek; hareketin güçlendirilmesi için gerekli tüm hazırlıkları yapar ve 816 yılında Bezz bölgesinde programının tebliğlerine başlar. Programı en sade haliyle eşitlikçi, ortakçı bir yaşam kurmaktır. Bu yaşamı korumak için bir nevi kurtarılmış alanlar yaratmanın mücadelesini başlatmıştır. Bunun üzerine Halife Memun ordusunu harekete geçirir. Bu ilk saldırıda Babek güçleri zorlanır ve geri çekilmek zorunda kalır. Erdebil ve Zencan
    arasındaki kaleleri ele geçer ve halkı katliamdan geçirilir. Bundan sonra Halife Memun Bağdat’a döner. Babek gücünü toplayınca Halifenin Hürremileri bitirme görevi verdiği Ermeniye ve Azerbaycan valisi Yahha İbn-Maaz’ı 820’de yenilgiye uğratır. Ardından gelen vali İsa İbn-Muhammed’de bir yıl sonra yenilince Ali İbn-Sadaka bu görevi üstlenir. O da yenilince Memun bu kez Ahmet İbn-Cüneyt’i gönderir. Fakat Babek bu valiyi yenilgiye uğrattığı gibi esir alınca korkudan bu bölgeye kimse vali olmak istemez. Halife rüşvet olarak Musul’u da vererek 826 yılında Muhammed İbn-Tusi’yi Babek’le savaşmaya ikna edebilmiştir. Ancak Muhammed İbn-Tusi’nin sonu da farklı olmamış, hatta savaş meydanında canından olmuştur. Ondan sonra gelen Ali İbn-Hişam ise Babek’le savaşmayı göze alamayınca Halife ondan şüphelenmiş, Hürremilere katılabileceği korkusuyla 833’te Hişam’ı öldürtmüştür.

    Aynı yıl Hürremilerin başka bir kolu da Ali Mazdek öncülüğünde İsfahan’da ayaklanma başlatmış ve Babek’le birleşmek üzere Azerbaycan’a doğru ilerlemiştir. Bu sırada Halifenin orduları İshak İbn-İbrahim İbn Museb komutasında Hürremilere saldırır ve yaşanan çatışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar verip yenişemezler. Hürremilerin Hamedan kolu
    zorlandığı için Bizans topraklarına geçmek durumunda kalır. Ali Mazdek ise on bin kişilik gücüyle İsfahan’a döner. 833 yılı zorlu savaşların yılı olsa da Halife Memun bir sonuç elde edemeden ölür. Yerine Mutasım geçer.

    Halifenin görevlendirdiği valiler Hürremilerle savaşta kaynaklarını kendileri bulmak zorundaydı ve bu nedenle de valisi oldukları bölge halkını vergilerle eziyor, talan seferleriyle,
    katliamlarla halkı canından bezdiriyorlardı. Halk üzerindeki baskı arttıkça Babek’in saflarına katılım da artmıştır. Bölgede ezilen birçok halk bu isyana katılmış ve Halifeliği ciddi olarak sarsmıştır. Babek genellikle Bezz karargâhından savaşları yönetse de birçok savaşa bizzat
    katılmıştır.

    Mutasım iktidara geldikten sonra 835’te Babek’e karşı sarayındaki devşirme Türk komutan Afşin’i hazırlar. Afşin Mısır’daki bir halk ayaklanmasını bastırmıştır. Halife öncekilerden farklı olarak her türlü maddi ihtiyacını ve sürekli takviyelerle asker desteğini karşılayıp Bezz
    üzerine gönderir.

    Savaş birçok cephede yürür ve üç yıl boyunca sürer. Afşin orduları yenildikçe Halife destek gönderir ve en son Bezz kalesini kuşatmaya almayı başarırlar. Kuşatma karşısında Babek kent halkının savaş bölgesi dışına çıkması için anlaşma önerir. Afşin bunu reddedip üstelik Halifeden bir af belgesi isteyip ardından teslim olursa ancak o zaman bağışlanacağını söyler. Babek’in yanıtı kimsenin affına ihtiyacının olmadığı şeklinde olur ve bir yarma hareketiyle kuşatmayı aşıp Ermeni topraklarına doğru yol alır. Kaledeki halk –Müslümanlığı kabul edenler hariç-kılıçtan geçirilir.

    Ermeni emirlerinden Sehl İbn-Sumbat, yanına sığınmış olan Babek’e ihanet eder. Babek Bizans topraklarına geçip gücünü toparlamak isterken onu oyalayıp bir komployla, yanındaki yoldaşlarıyla birlikte Abbasilere teslim eder.

    “Benim Destanım Öyle Bir Destandır ki, Ne Babek’le Başlamıştır, Ne De Babek’le Bitecektir!”

    Emevilerle başlayan imparatorluk serüveni İslamiyet’in kullanılarak bir yandan bölgenin
    Araplaştırılmasını, bir yandan kadim Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yok edilmesini, öte yandan da iktidarların saray yaşamlarının zevk ü sefa içinde sürdürülmesini hedefliyordu. Emeviler Hz. Ali’nin katli üzerine kanlı iktidarlarını kurmuş ve Abbasi hanedanlığı bu kan üzerinden yükselen zenginlikleri ele geçirmişti. Buna karşı Hürremi isyan ruhu halkların özgürlük ifadesi olarak konumu ile zulmü temsil eden emevi  İslamına ve sonrasında da Abbasi hanedenanı  karşı toplumcu bir devrimcilik şeklinde kendisini göstermiştir.

    Emevi saltanatını yıkan Eba Müslüm oldu. “Horasanda bir serrac oğlu meydana çıktı ve Horasan’ın devletsizlerinden nice kişiler ona uydular…” İslam’ın kavimci devletine karşı savaşta Ebu Müslim kara elbiseler giyerek, Kürt Acem, Türk ve Nabatiler’den bir ordu oluşturarak savaşmış (748), bu nedenledir ki bu hareket Karabayraklılar olarak da anılmıştır. Ancak yeni şeriat düzeni de, Ebu Müslim’i Abbasi Devleti’ni bir tür “Dervişan Cumhuriyetine” dönüştürmesini hazmetmeyerek, bu devrimciyi katlederek aslına dönmüştür. Bu olay gelecekteki birçok ayaklanmanın başlangıcı da olacaktır.

    İslam’ı kabul etmiş gibi görünen ancak korunma amaçlı takiyede bulunan halklar her an bir isyan için hazır beklemişlerdir. Bu gruplar içinde eski Aryan dinleri olan Mazdekizm, Zerdüştlük ve Manizm’i savunanların yanında, İslam’a karşı doğrudan karşı çıkanlarda vardı. Ebu Müslim’in öldürülmesi, yüzünü gizleyen ve örtüsü düşen Abbasi devletine karşı başkaldırılarda bir kıvılcıma dönüşmüştür. Başta Sicistan’da, Horasan’da ve Deylem bölgesinde başkaldırılarda bulundular. Halklar bu bölgede oluşan sosyal mozaiğin gereği olarak birlikte hareket ediyor, hareket içerisinde her farklı yapı kendisini ifade edebiliyordu. Bundan sonraki tüm süreçlerde Babek’e kadar olan süreçte toplum adına bu başkaldırıların tümüne İslamcılar tarafından Hürremiye adı verilmiştir.

    Said Nefisi’nin aktarımına göre; “Hürremilerin yürüttükleri savaş dönemi, dakik hesaba göre 61 yıl sürmüştür. Çünkü Hürremiler 778-779 yılında başkaldırmıştır. Babek ise 837-838 yılında esir düşerek öldürülmüştür. “ Tabii bu başkaldırı ve özgürlük hareketleri Babek’in ölümünden sonra da 300 yıl devam etmiştir. Yani Babek’in kendi deyişiyle “benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babekle başlamıştır. Ne de Babekle bitecektir” Sözü gerçek olmuştur.

    Babek’in takipçileri her türlü katliam ve asimilasyon politikalarına karşı, gerektiğinde direnmiş,  gerektiğinde dağlara sığınarak bu inancı değişik isimler altında bu geniş coğrafyada yaşatmasını bilmişlerdir. Kızılbaş Aleviler de Babek’in özgürlük-eşitlik ve kardeşlik bayrağını bugüne kadar onurla taşıyan süreklerden biridir. Tarihte ilk defa Hürremiler döneminde Kızılbaş adlandırmasına rastlıyoruz. Hüremilerin bir diğer adı da albayraklılar, yani kızılbayraklılardır.

    Babek kendi döneminde kurduğu toplumsal düzenle eşitlikçi, ortakçı yaşamı hâkim kılmış ve ezilen bölge halklarının umudu haline gelerek çeyrek yüzyıl sürecek olan isyanlara katılımını
    sağlamıştır.

    Abbasi orduları zulüm ve vahşette sınır tanımıyordu. Bu durumda Babek ve halkı özgürlüklerini kaybetmektense direnerek ölmeyi seçtiler. Haklı bir davada fiziken bir yenilgi yenilgi değildir.  Haklı bir dava uğruna ölümü göze alan bir direniş tarihe yazılmış bir özgürlük destanıdır aslında. İşte Babek’in ve halkının yenilgiyle sonuçlanan direnişi de tarihe bir özgürlük destanı olarak geçmiştir. Onun ardılları yüzyıllar boyunca zalimlere karşı canlarını kaybetme pahasına bu özgürlük çığlığını günümüze kadar taşımışlardır.

    Başkentliği tekrar Bağdat’a iade edene kadar 57 yıl süreyle Abbasilere başkentlik yapan
    Samarra Babek’in katledildiği yer olarak anılacaktır. Bağdat’a yakın bir yerde Dicle Nehri’nin kıyısında kurulan Samarra 4 Ocak 838 tarihinde büyük bir halk önderinin katliyle lanetlenecektir. Bu katl olayında Samarra, tek bir çığlık sesini bile duymadan, kanlar içinde parçalanmış kolları, baş ve ayakları şaşkınlıkla seyretmişti. İşte tek bir çığlık bile atmadan katledilen Samarra’daki direnişin kahramanı Hürremilerin lideri Babek’di.

    Sonuçta dost bildiğinden gelen ihanet Babek’i Samarra meydanına kadar getirmiştir. Samarra’da ölüme giderken bile Babek’in sergilediği tutum tek başına insanlığa bahşedilmiş çok büyük bir onur ve direniş mirası olmuştur. Af dilerse kurtulacağını söyleyen Halifeye karşı ölürken de diz çökmemiştir. Said Nefisi Babek’i anlattığı kitabında bu son anları şöyle hicveder: “Babek, Mutesim’in yanına geldiğinde, Mutesim ona şöyle demiş: Ey Babek, sen öyle bir şey yaptın ki, hiç kimse böyle bir şey yapmamıştır. Şimdi de hiç kimsenin tahammül edemeyeceği kadar tahammül etmelisin. Babek de ‘yakında benim tahammülümü görürsün’ demiş. Mutesim: ‘Bunun iki elini benim gözümün önünde kesin’ diye emir verdi.” 

    “Mutesim onun ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti. Onun bir elini kestiklerinde, öteki elini kana batırıp yüzüne sürdü ve yüzünü gözünü kanlı kıpkırmızı yaptı. Mutesim, ‘ey it bu ne iştir?’ diye sordu. Babek şöyle dedi: ‘… İnsanların yüzü, bedenlerindeki kan nedeniyle kırmızı oluyor. Kan bedenden akıp gittiğinde, yüz sararır. Bedenimden kan akıp gittiği zaman halk, ‘yüzünün rengi korkudan sararmıştır’ demesin diye yüzümü kana boyadım.”    “Ona acı çektirmek amacıyla Mutesim, cellada kılıcı onun iki alt kaburgasının arasından yüreğine sokmasını emretti. Bunu yaptıktan sonra, Mutesim’in emri üzerine onun dilini kestiler, onun vücudunu darağacına astılar. Başını Bağdat’a götürüp, köprü üzerinde bir ağaca taktılar. Sonra aynı başı, Horasan’ın kent ve kasabalarında dolaştırdılar. Nedeni ise şuydu ki; o, halkın yüreğinde kök salmış büyük bir nüfuza sahipti.”

    Babek Bir Destandır

    Babek!… Aradan 1177 yıl geçmesine karşın, tarihin derin ve karalık kuyularından günümüze ışıyarak dökülen bir haklı isyan ve başkaldırıdır. Özgürlük, eşitlik, ortak paylaşımcı, kardeşiliği esas alan bir yaşam felsefesinin adıdır  Babek aynı zamanda.

    Tarih zulümler, acılar, baskılar ve güçlülerin kıyımlarıyla doludur. İhanetin her devirde kol gezdiği, sultanlara uşaklığın insanlığa ve hakka ve adalete hizmetten yeğ tutulduğu sayısız örneklerle doludur. Ne varki yine tarihin her döneminde, kul olmaya karşı çıkan, onurunu çiğnetmeyen halklar ve önderlerde var olmuştur ve bu kahramanlar yenileceklerini de bilseler inançlarından dönmemişlerdir.  İşte Babek’te bu yiğitlerden, bu öncülerden biridir.

    “baktı babek, dört yanında dört yoldaşı

    baktılar dökülen yıldızlara, baktılar bezz’e

    ay saklanıyordu utancından, bulutları yoktu gecenin”

    tarihin her döneminde mazlumların çığlığı olanlar bilrler ki, mücadele sonucu yenilseler de gelecek kuşaklara yenilgileriyle birlikte eğilmemiş bir baş, bitmemiş bir kavga ve bir yiğit duruş bırakacaklardır. Bıraktıkları bu miras sayesindedir ki, onların ardılları yeniden, bırakılan bayrağı devralacaklardır. Nitekim bu hep böyle olmuş ve “dipten gelen dalga” misali tarih boyunca çoşkun bir sel gibi akıp gelmiştir bu direnişler.

    Mazdeklerin, Hürremlerin ve Babeklerin  mücadelesi hiç bitmemiş, onların mücadelesi de, onların isimleri de tüm unutturma ve tarihten silme çabalarına karşı günümüze kadar ulaşmıştır. Ama dünya Mutaasim’a kalmadı. Altın bir bardaktan içti zehirli şarabı.

    Babek’in idam edildiği Samarra şehri Mutaasimin ölümünden sonra terk edildi ve bu gün hala harabeleri duruyor. Afşin, Babek’in ölümünü hazırlayan Afşin; mükafat olarak zindana atıldı. Üç yıl kaldığı zindanda  açlıktan öldü .

    Ve hala turna sürüleri Samarra üzerinden geçerlerken acı acı öterler. Gariptir ama onlar hala Babek’in yasını tutarlar.
    Yararlanılan kaynaklar;

    1-    Said Nefisi, Babek, Berfin Yayınevi,

    2-    Ali Şeriati , Dinler Tarihi, Seçkin Kitaplar Yayıncılık

    3-    Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitapevi,

    4-    Ebu Cafer, Tarihi Taberi Tercemesi, Can Kitabevi,.

    5-    Nizamülmülk, Siyasetname, Dergah Yayınları,

    6-    İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, M.E.B,

    7-    Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa isimli eseri

    8-     Kendal Doğan, BABEK isimli makalesi

    9-    Güntay Gençalp  ile Röportaj: Keramet Büyükçöl (Zazaki.Net sitesinden alındı)

    10-  Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi imzasıyla yayınlanan Mazdek, Babek Ve Hürremizm isimli araştırma yazısı.

  • Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    PINAR YİĞİTOĞULLARI

    Geçtiğimiz günlerde Neşet Ertaş’ın aramızdan ayrılışının 2. yılıydı ve onu güzel sözlerinden biriyle hatırlamıştık. ‘ Türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur, kötü insanların türküleri yoktur ‘ . Bu güzel sırlarla dolu sözü bırakmıştı bize. Peki bunca yıldır, Emevilerden tutun, Abbasiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere , neden sayısız kez katliam ve zulümler görmüştü bağlaması ve türküsünden başka tutunduğu değeri olmayan bu günahsız halk. Neydi özellikle de bu coğrafyanın egemen olanının , Alevi inancı ile derdi? Uygulayıcısı değişse de ,zulüm hala devam ediyor.

    Alevi inancına biraz derinlemesine bakacak olursak, köklerinin , -birbiriyle olan bağın ne derece olduğuna dair eksik veriler olsa da- , Zerdüşt öğretisinin ilk dönemine kadar uzandığını görürüz . Reya Heqi İtikadı ( Batıni Alevilik) son dönemlerde bazen İslami bir örtü altında ,bazen de açıktan açığa yaşayıp/yaşatılarak bugünlere dek gelmiştir.

    aleviler35Türk’lerle ilk karşılaşması ;

    Tarihsel olarak varlığı İslamiyetten çok daha eskilere dayanmaktadır. Milattan once 3000 yılına kadar uzanan , Afganistan’ın kuzeyinden, Doğu Avrupa’ya, İran,Azerbeycan ve Mezopotamya’yı kapsayan çok geniş alana yayılmıştır. Kendinden sonra gelen tek tanrılı dinleri de etkisine alan Alevi inancının, Türklerle ilk buluşması 10. YY’ a kadar Göktürkler (MS. 552-744) ve ardından Uygur Türkleri (MS. 745-840) ile devam eder.Bu süreçte ,resmen dinin teolojik ritüellerini toplumsal yaşamlarında uygulamışlardır.

    İslamiyetle ilgilisi ;

    İslamiyetin doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi zorbalığı karşısında kendilerini koruyabilmek için sürekli direnmişler ,en sonunda Kerbela (MS. 680) şehitlerine şahit olan Mevali halkları (Arap değillerdir) yol erenleri, takkiye’ye başvurarak, Kerbela vakasını kullanıp Araplar içinde Ali yandaşlarını da yanlarına alarak ayaklanırlar. Alevi inancının Ali’yi sahip çıkması bundan ileri gelir. Günümüzde sanıldığı üzere, Alevilik İslamın Hz. Ali ile doğan bir mezhebi değildir. Bu isyan ruhu ve kültürü Aleviliğin, tarih boyunca egemen, inkarcı sistemler arasındaki çatışmalarda da kendini göstermiştir. Bu bir iktidar savaşı değildir, hak ve hakikatin egemenle çatışmasıdır. Zulümler, baskılar,haksızlıklar karşısında Alevilik bir isyan geleneğinin kimliği olarak da tanımlanır. Der ki; ‘Akıl kıblesine döndük, inancın beyni kitleyen zincirlerini kırdık, severken Hakikati bulduk’. Hakikatin sevenin, sevilende kendini eriterek aşka ulaştığı, sevilenin kamil insan olarak hakikate erdiği bir yol meydanıdır Alevilik.

    alevi_cocukToplumsal hayatla ilişkisi ve sosyo-dinsel özellikleri;

    Alevilik öğretisi/felsefesinde insan gönlü Tanrı evidir. Hak ,Tanrının adı olduğu gibi, Tanrısal öz olarak ‘hakikat’ gerçek ya da aşk anlamındadır. İnsan ‘ Ben hakikatim ,aşkım’ diyerek Tanrıyı kendi kılar. İnsan Tanrının görünür halidir ve insan olmadan Tanrı olmaz. Bildiğimiz pek çok dinden farklı olarak, kul olmayı salt günah işleyen, aciz, Tanrı tarafından cezalandırılması ve dolayısıyla ondan sürekli korkması gereken bir varlığa indirgemez, düşünmeye ve sorgulamaya imkan vermeyen bir kısır döngüye hapsetmez. Bilakis Tanrıyı dışarda değil, insanın kendi öz varlığında bulması gerektiği gerçeğiyle vicdan olgusunu güçlendirir. Alevilik öğretisi /felsefesinde toplumsallaşmak ,hakça yaşamak, eşit olmak, topluma adanmak, an’a hizmet etmek esastır. Alevilikte geleneksel tasavvuf anlayışının dışında,kendini tanrıya ,hakka ulaştırmak için, dünya işleri yaşamsal değerdedir. Toplumsal ağırlıklı bir eylemin sahibi olmanın farkındalık yaratıyor olması dolayısıyla , inancı dünyalılaştırarak, cenneti an’da yaşadığımız hayat olarak algılar ve buna inanır.

    alevikadinlarKadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile yapısına ve özellikle kadın kimliği etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam birliğine sahiptir. Tarihte bilinen pek çok Alevi kadın şair, ozan ve sanatçı vardır. Toplumda kadın öncü durumundadır. Sınıfsal olarak derin ayrılığın olmadığı, toprağa ve doğaya bağlı olmakla beraber, suyu, ağacı özellikle kutsal sayarlar. Paylaşmamak, çıkarcı olmak, ezenden yana olmak asla kabul edilemez. Toplumsal dayanışma biçimi olarak gelişen, ‘Musahiplik ‘ yani, yol arkadaşlığı (yoldaşlık) geleneği vardır. Her bir kimsenin ikrar verecek, kendine kefil olacak yol arkadaşını seçme ve belli bir sınama süreci sonunda, Pir’in de huzurunda yapılan yeminle, hayat boyu kardeşden yakın olarak yaşarlar. Musahipler birbirleri arasında evlilik yapmazlar (kaynağım burada ‘kız alıp vermezler’ cümlesini kullanıyor ancak ben bu söylemden hoşlanmadığımdan ‘evlilik yapmak’ olarak geçiyorum). Hırsızlık, zina ve yalan söylemek gibi suçlar ‘düşkünlük’ olarak nitelendirilir ve cezası teşhir ve tecrit yani, kişiyi toplum dışına almaktır. İnançsız olmanınsa cezası yoktur. Asla işgalci ve yayılmacı değildir. Tüm bu özellikleri dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri ve onun artı değer üzerinden kurguladığı dünyası, Alevilerin anlayışına uymaz, bu nedenle onu hedef almıştır. Osmanlı’nın emperyalist büyüme planları ve yöntemleri, bu öğretiyle aynı yerde duramazdı. Alevi yaşam biçimi, Marx’ın diyalektik materyalizm üzerinden idealize ettiği komünal yaşam biçimiyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda inanların, teolojik değerlerle kurduğu ilişki anlamında da yine İslam toplumlarıyla derin zıtlıklar içinde. Tıpkı bugün olduğu gibi. Malesef, Osmanlı-Türkiye tarihyazıcılığındaki boşluklar, ideolojik söylemin bir parçası ve uzantısından doğmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın köklü ve özgün unsurlarından ve bu coğrafyayı oluşturan Anadolu, Rumeli ve Mezopotamya ‘yı birbirine bağlayan ana damarlardandır. Bu tarihi ve toplulukları görmezden gelerek veya onların hikayesini dar sınırlara hapsederek, coğrafyamızın kapsayıcı ve sahici tarihini yazmak, onun ruhundan ve mirasından faydalanmak mümkün değildir.

    Tasavvufu ve tarikatları şeriat odaklı medrese İslam’ına bir eleştiri olarak okursak, gezginci dervişleri de tarihsel olarak tarikatların içinden çıkmış, ama onlara, onların kurumsallaşmış yapısına tepki duyan, bu tepkisini de yarı çıplak gezmek, yüz kıllarını kesmek,mücerret kalmak gibi sosyal normların dışında yaşayarak ifade eden, daha radikal bir sosyo –dinsel muhalefet hareketi olarak konumlandırabiliriz. Bu konuyu daha derinlemesine bilmek isteyenler , Ahmet Karamustafa’nın ‘Tanrı’nın kural tanımaz kulları: İslam dünyasında derviş toplulukları’ adlı kitabında bulabilir. Yaşadıkları coğrafyalarda ,çağlar boyu değişen koşullara ki buna devletler ve inançlar da dahil, hep bir uyum içinde ,çoğu zaman onları reddetmek yerine bir nevi yol arkadaşı ilişkisine girmiştir, İslamı Kabul etmediği halde , Ali’yi ve Kur-an ‘ı kutsal saymışlar hatta ,19. YY ‘da Anadolu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerine; Hristiyanların , Anadolu’nun kadim halklarının bakiyesi olması dolayısıyla sahip çıkarak misyonerlik çalışmalarına meşruiyet kazandırmışlardır. İslam’dan başka dine geçmek şeri hukukuna gore mümkün olmamasına ragmen, hayatlarını riske sokmayı bile göze alabilmişlerdir.

    Tarihte yaşadıkları bilinen en büyük katliamlar;

    755 Ebu Müslüm Horasani ( Medayin / Rumi Bağdat)

    922 Hallacı Mansur (Bağdat)

    1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)

    1239 Baba İshak (Molya Ovası)

    1393 -94 Fazlullah /Fazlı ( Nahçivan )

    1417-18 Seyit Nesimi ( Halep-Şam)

    1511 Şahkulu Sultan (Tekke Yöresi/Gökçay)

    1514 Yavuz II. Selim

    1518 Bozoklu Şeyh Celal (Erzincan )

    1519 Sah Veli (Sivas)

    1526 Baba Zünnun (Höyüklü)

    1527-28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)

    1533-34 I. Süleyman

    1547-51 ve 1578-90 Koca Haydar Pir Sultan Abdal (Sivas)

    1606 -11 Kuyucu Murat Paşa

    1826 II. Mahmut soykırımı.

    Cumhuriyet Dönemi;

    6 Mart 1921 -20 Haziran 1921 (Koçgiri Soykırımı)

    4 Mayıs 1937-6 ağustos 1938 (Dersim )

    2 Haziran 1966 (Ortaca-Muğla)

    1968 (Hekimhan – Malatya )

    11 Haziran 1968 (Maraş –Elbistan katliamı)

    1 Mart 1971 (Hatay-Kırıkhan)

    18 Nisan 1978 (Malatya)

    19-24 Aralık 1978 (Maraş katliamı)

    3-4 Temmuz 1980 (Çorum)

    2 Temmuz 1993 (Sivas-Madımak)

    12 Mart 1995 (Gazi-İstanbul)

    14-15 Mart 1995 (Ümraniye)

    Bu tarihlerden de anlaşılacağı üzere, Aleviler yüzyıllardır farklı devletler tarafından, sistematik olarak yok edilme, dinleri ve kültürleri de devlet kontrolünde tekke ve zaviyeler kanunu ile oluşturulan diyanet işleri bakanlığı aracılığı ile yok edilmeye ,en olmadı yine devlet tarafından üretilmiş Hacı Bektaş-ı Veli gibi sözde dergah ile devletleştirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Alevilerin devlet kurumlarında ‘odacı’ olarak ‘istihdam’ edildiği halk ozanlarımız bile vardır. Aşık Daimi, Feyzullah Çınar ,Aliekber Çiçek, Aşık Hüdai bunlardan sadece bazıları. 1960- 70’li yıllarda , Cumhuriyet döneminden itibaren süregelen katliamların olduğu coğrafi hat üzerinden, Türkiye Devrimci Hareketinin destansı önderlerinin çıkması bir tesadüf değildir. İbrahim Kaypakkaya (Çorum- Dersim), Mahir Çayan ve arkadaşları (Kızıldere, Niksar-Tokat) , Deniz Gezmiş ve arkadaşları (Şarkışla- Gemerek) ve daha pek çok örnek. Geçtiğimiz yıl Gezi isyanında yitirdiğimiz can’ların çoğunlukla Alevi olmaları bile hem devletin sure gelen eyilimindeki aynılığı, hem de toplumun isyan kültüründe ve egemenle kurduğu ilişki anlamında günümüz Alevi halklarının etkisini ve rolünü yaşayarak görmekteyiz. Devletin tek tip kimlik yaratma ideolojisinin hedefindeki en önemli unsur olmaya devam etmektedir.Devlet, Işid çetelerini maşa olarak kullandığı Şengal ,Rojava, Kobane başta olmak üzere, tüm Suriye ve Irak bölgesinde yaşayan Alevi ve Kürtleri kapsayan bu soykırıma da bu nedenle, bırakın engel olmayı adeta çanak tutan bir siayset yürütmektedir. Rojava’da hayata geçmiş tarihsel öneme sahip olan özerk yönetim ve halkın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği yaşam pratiği de ,tıpkı Alevi öğretisinde var olan yaşam pratiğiyle örtüşmektedir. Bölgedeki bu tip özgürlükçü,demokratik ve insani gelişmeler belli ki hükümeti sıkıntıya soktu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler ‘in geçtiğimiz günlerde toplanması dolayısıyla orda yaptığı konuşmasında ; çocukların öldürüldüğü bir dünyada hiç kimsenin masum olmadığını söylese de, bu katliamlara hükümetin neden sessiz kaldığı ,engel olmak bir yana, meclisten geçen savaş tezkeresiyle, bu halkları katleden çetelere değil de, neden onların öz savunma birliklerinin hedef olarak zikrediliyor olduğu meselesi, önümüzde karanlık bir soru olarak duruyor. Hükümet açıkça yeni bir Kürt-Alevi katliamı gerçekleştiriyor. Tarihte bu coğrafyada defalarca yaşanmış katliam yineleniyor ,aynı halklar benzer egemen güçler tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu sadece bir etnik ve mezhep soykırımı değil, aynı anda bir sistemler savaşıdır. Emperyalist, işgalci güçlerin içine İslami motifler işlenmiş, ama aslında islamı’da aşağılamaktan başka sonuç doğurmayan ,insani değerlerini ,vicdanını yitirmiş güçlerin ,eşitlikçi, özgür ,onurlu ve dayanışma içinde komünal yaşam biçimini benimseyen halklara karşı savaşıdır. Bu güçler Alevi öğretilerinin sahip olduğu tüm değerlere düşman olduğundan, onun izlerini taşıyan herşeyle, özellikle kadınlar başta olmak üzere insanları sömürmek ve sindirmek üzerine kurguladığı krallığını sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmiyor, vahşice kan dökmeye devam ediyor. Bu korkunç olaylara tanıklık ettiğimiz şu günlerde, özellikle Alevi ve Ezidi inaçlarını ve bu toprakların kadim halklarının varlık ve değerlerini tekrar düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde gelecek nesiller daha büyük karanlık ve kaos ortamı içinde, doğanın öldüğü, yaşam ve insanlık değerlerinin sıfırlandığı korkunç bir sömürü hayatına mahkum olacaklar. Bu savaş aslında bir değerler savaşıdır. Bu ortamda savaşa iştirak etmek yalnızca uzun namlulu silahı alıp Kobane’ye veya Rojava’ya gidip meydanda çarpışmak olmayabilir. Keşke bunu yapabilme yürekliliği de gösterebilsek. Ancak evimizde ,kendi ait olduğumuz düzen içinde yaşarken bile, savaşın iki tarafı arasında bir tahlil yapıp karar verebiliriz. Tüketim alışkanlıklarımızdan, sosyal ilişkilerimizin biçimine, insanlık değerlerinden ,ekolojik değerlere varıncaya dek seçeceğimiz saf, tarihin akışını belirleyecek olan en önemli direniş hareketinin bir parçası haline sokabilir bizleri. Yaşadığımız bu günleri, bu bilgi ve farkındalıkla tekrar değerlendirmenizi ve savaşın sizden aslında kilometrelerce uzakta değil, gönül evinizde meydan bulduğunu bilmenizi isterim. Hepimiz bu nedenle aslında bu savaşın tam da orta yerindeyiz.

    REFERANSLAR

    Mesele Dergisi eylül 2014 Eren Barış Ayfer Karakaya Stump söyleşisi
    Özgürlüğün dinmeyen ezgisi- Kemal Bülbül Demokratik Modernite sayı 7
    İnançlar İnsanın Toplumsal düzeyiyle Zihniyetini Yansıtır – Abdullah Öcalan -Demokratik Modernite 10. sayı
    Hakikatin anlamlaşan değeri olarak Alevilik ve Aleviler- Nesrin Akgül -Demokratik Modernite 10. sayı
    Batını Aleviliğin kökenindeki Zerdüşti bazı niteliklere kısa bakış. -Erdoğan Yalgın DM 10. sayı
    Alevilik gerçeği -Şükrü Yıldız -DM 10. sayı

    jiyan

  • Türk Devleti ve Dersim

    Türk Devleti ve Dersim

    İMAM CANPOLAT

    1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

    İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

    Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

    Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

    Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

    Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

    Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

    Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

    Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

    Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

    Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

    Dersim ve Koçgiri

    Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

    1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

    2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

    3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

    4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

    5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

    Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

    Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

    *Ankara Büyük Millet Riyasetine

    Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

    *Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

    “Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

    Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

    Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

    Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

    O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

    Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

    1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

    2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

    3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

    4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

    5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

    Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

    Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

    Ankara Büyük Millet Riyasetine.

    Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

    Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

    Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

    Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

    Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

    Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

    Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

    Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

    Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

    Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

    Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

    Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

    Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

    Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

    Heyette yer alan isimler:

    Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

    Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

    Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

    Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

    dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

    Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

    Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

     

    Ağrı isyanı ve Dersim.

    1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

    Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

    Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

    Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

    Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

    İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


    Başbakan’ın ağzından;
    Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

    Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

    1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

    “Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

    dersim_katliami_02

    dersim_katliami_03

     

    Kemal’in intikam emri:

    dersim_katliami_04

     

    Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

    Türk basınından Dersim haberleri:

    dersim_katliami_05

    Fareler gibi zehirlediler.

    dersim_katliami_06

    Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

    Seyid Rıza’nın son sözleri…

    Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

    Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

    İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

    dersim_katliami_07

    Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

    Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

     

    “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

    İhanetin rolü:

    Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

    Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

    Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

    dersim_katliami_08

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

    Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

    Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

    dersim_katliami_09

    Vasiyetleri yerine getiriliyor.

    Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

    Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

    Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

    dersim_katliami_10

    Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

    Asimilasyonist algı:

    Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

    Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

    Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

    Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

    Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

    Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

    Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

    20 Aralık 2014