Etiket: kürt düşmanlığı

  • Buldan: Aynı çuvalın içinde birbirlerini tırmalıyorlar!-VİDEO

    Buldan: Aynı çuvalın içinde birbirlerini tırmalıyorlar!-VİDEO

    PİRHA-HDP Eş Genel Başkanı Buldan’dan, mafya-siyaset tartışmalarına dair muhalefete çağrı yaparak “Derhal bir hakikatleri araştırma komisyonu kuralım” dedi.

    HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin haftalık grup toplantısında konuştu. Buldan, gündeme gelen mafya-siyaset-bürokrasi ilişkilerini değerlendirerek şu başlıklara değindi:

    “KOBANÎ KUMPAS DAVASI AKP’NİN İNTİKAM ALMA DAVASIDIR”

    “Ülke tam anlamıyla bir yangın yerine dönüşmüş durumda. Çöküş, çürüme, ortaya saçılan pislikler, hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluk, ahlaksızlık, mafya ve çete düzeni, kara para, yalan, talan ve haram almış başını gidiyor.
    Bütün bunlar yaşanırken, iktidar ne yapıyor? Sincan’da bir AKP mahkemesi kurmuşlar, geçmişler kürsüye, senaryosunu önceden kurguladıkları Kobanî Kumpas Davasıyla güya HDP’yi yargılayacaklar. Yapılan duruşmalarda da herkes gördü ki ortada bir hukuk davası yoktur. Çünkü bu ülkede hukuk diye bir şey söz konusu değildir. Bu kumpas, çökmeye yüz tutmuş AKP iktidarının HDP’den siyasi intikam alma davasıdır.

    Kobanî Davası, AKP’nin HDP’yi engellemeye yönelik yürüttüğü bir siyasi parti faaliyeti ve seçim çalışmasıdır. Ancak kumpaslarla siyasi yargılama yapmak isteyen iktidar bu davada suçüstü yakalanmıştır, hukuksuzlukta suçüstü yakalanmıştır. IŞİD’i sahiplenerek suçüstü yakalanmıştır.
    Komplolarla partimize, halklarımızın geleceğine pusu kuran suç ortaklığı, milyonların şahitliğinde kendi suçlarıyla yüzleştirilecek ve yargı önünde mutlaka hesap verecektir. Bunun altını önemle çizmek istiyorum; iktidar hakikatler karşısında kendi kurduğu mahkemede mahkûm olacaktır. Evet, Kobanî’de başaramadılar, Sincan’da da başaramayacaklar!

    “BU ÇETELEŞMENİN ASIL NEDENİ KÜRT DÜŞMANLIĞIDIR”

    Tarih 3 Kasım 1996. Susurluk kazasıyla mafya-devlet-siyaset ittifakının suç ortaklığı ortaya saçılmıştı. Susurluk’ta devlet içinde kurulan devlet ve 90’larda Kürt halkına karşı işlediği insanlık suçlarının bir bir deşifre olduğuna hepimiz tanıklık ettik. 28 Şubat darbesiyle Susurluk’un üzerini apar topar kapattıklarını hepimiz biliyoruz ve oradaki tuğlaya dokunmadıklarını hepimiz gördük.
    Şimdi yıl 2021, çeyrek asır sonra Türkiye, AKP-MHP iktidarında siyaset-bürokrasi-mafya ilişkileriyle ve ürettiği suç karanlığıyla bir kez daha karşı karşıyadır. Bunun nedeni bellidir: Susurluk’tan bugüne uzanan çete örgütlenmelerinin dayandığı en önemli zemin Kürt sorununun inkârı ve güvenlikçi politikalardır, Kürt düşmanlığıdır. Faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, işkenceler ve insanlık suçları 1993 konseptiyle gerçekleştirildi. Susurluk çetesi de bu zemin üzerinden yükseldi.
    Söylemleri neydi? Beka ve güvenlik. Bugün ortaya saçılan çete-mafya ilişkileri de yine Kürt sorununda çatışmalı sürecin tırmandırıldığı 2015 konseptinin yarattığı zemin üzerinden yükselmiştir ve bugünlere kadar gelmiştir.

    “ÖCALAN’IN 2013 ÇAĞRISI ÖNEMLİ BİR ÇIĞIR AÇMIŞTI”

    Sayın Öcalan, “Gelin bu sorunu hep birlikte çözelim. Türkiye’de, Suriye’de ve Ortadoğu’da demokrasinin ve barışın yolunu açalım” çağrısını yapmıştı. 2013 çağrısı yeni bir dönemin başlaması için önemli bir çığır açmıştı. İşte bu demokratikleşme ve barış çerçevesi, savaştan kar sağlayan devlet içindeki güç odaklarının, suç ortaklığının önündeki en önemli engeldi. Zira demokratik çözümün, barış ortamının, hukuk devletinin olduğu bir ülkede karanlık yapılar varlığını sürdüremez, kendisine zemin bulamaz.

    “AYNI ÇUVALIN İÇİNDE BİRBİRLERİNİ TIRMALIYORLAR”

    Bunlar aynı çuvala girdi, şimdi o çuvalın içinde birbirlerini tırmalıyorlar. Bakınız, 90’lardaki faili belli bin operasyonun sahipleri bugün kim tarafından korunmaktadır, kiminle ittifak halindedir? Ki, Dönemin Başbakanı Tansu Çiller 4 Kasım 1993’te İstanbul Holiday Inn Otelinde bir açıklama yapmıştı. ‘Elimizde örgüte yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var, hesap soracağız’ demişti. Ardından Kürt iş adamları birer birer infaz edildi. Bu cinayetlerin planlayıcısı o zaman kurulan Susurluk Komisyonuna ‘Devlet adına bin operasyon yaptık’ demişti. Kutlu Savaş’ın hazırladığı raporun bir bölümünün engellenip sansürlendiğini hatırlarsak o sansürlü bölüm içerisinde aslında Türkiye’de nelerin olup bittiğini hepimiz çok iyi anlayabiliriz.

    “’BU YAŞANANLARDAN HABERİM YOKTUR’ DİYEMEZ”

    Peki, bunlar şimdi ne yapıyorlar? Bin odalı sarayın sahibiyle birlikte iş yapmaktadırlar, birlikte hareket etmektedirler. O nedenle Saray yönetimi kendisini bu işlerden asla soyutlayamaz, ‘dışındayız’ diyemez. Tam da bu işin merkezinde yer alıyorlar. Patates soğan dağıtımına kadar her şeye karar veren tek adam, ‘tüm bu yaşananlardan bilgim ve haberim yoktur’ diyemez!

    “SUSURLUK’UN TUĞLALARINDAN SARAY YAPTILAR”

    Bu iktidar, Susurluk mimarisine yeni tuğlalar ekleyen bir yönetim olarak tarihe geçmiştir. O tuğlalardan Saray yaptılar ve her şeyi oradan yönettiler. Türkiye’den Suriye’ye ve İran’a, Kıbrıs’tan Kolombiya’ya, Venezuela’ya, Libya’ya, Irak’a uzanan bir suç organizasyonu var ortada. Bunu son dönemlerde daha net görüyoruz. Suriye’de IŞİD, ÖSO çetelerini desteklediler, işbirliği yaptılar; içeride de Susurluk’un devamı olan çetelerle işbirliğine girdiler. Bu iktidar çetesiz yapamıyor, çetesiz duramıyor.
    Suç ve adaletsizlik üreten bu iktidar düzeni ve yarattığı talan sistemi ülke kaynaklarına ve toplumsal değerlere çökme üzerine kuruldur. Karşımızdaki yapı Kürtlerle, Alevilerle, bu ülkede yaşayan her kimlik ve inançla, kadınlarla, gençlerle, demokrasi ve barış isteyen herkesle mücadele etmek, tüm toplumu susturmak ve sindirmek için bir ittifak kurmuştur.”

    “TWEET ATANI GÖZALTINA ALDIRAN SAVCILAR NEREDE?”

    Buradan soruyoruz: Aldığımız nefese kadar fezleke düzenleyen savcılar hani neredeler? Ortaya çıkan suçlarla ilgili neden bir soruşturma yok? Bir tweet atanı sabahın köründe evinden gözaltına alanlar, ortaya saçılan bu büyük suçlarla ilgili neden kılını kıpırdatmıyor? Hepsi devekuşu gibi başını kuma gömmektedir, hepsi sessizdir. Çünkü kirli ortaklık üzerine bir denge kurulmuştur.

    “KANALİZASYON PATLAMIŞTIR, ÇÖZÜLME ÇOK BÜYÜK OLACAKTIR”

    Aynı aşı videolarında olduğu gibi; bağımlı ve taraflı yargı, mafyaya ‘Biz sizi görmeyiz, keyfinize bakın’ mesajı vermektedir. Ancak ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar mızrak artık çuvala sığmamaktadır. Kanalizasyon patlamıştır. Pis koku her yere yayılmıştır. Çözülme de çok büyük olacaktır. Kurdukları denge bozulacaktır, yıkılacaktır.”

    ÜLKENİN DERHAL ERKEN SEÇİME GÖTÜRÜLMESİ GEREK”

    İlk yapılması gereken ülkenin derhal erken seçime götürülmesidir. HDP olarak erken seçim çağrımızı bugün buradan bir kez daha yineliyoruz. Türkiye acilen seçime gitmelidir. Türkiye bu çeteleşmiş, mafyalaşmış düzenle bir gün dahi yaşayamaz. İktidar eliyle, mafya-çete yapıları arasına sıkıştırılmış olan bu ülkenin kaderi tekrardan bunlara teslim edilemez.

    DERHAL BİR HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURALIM”

    Bu kirlenmişliğe karşı ortak itirazı büyütelim diyoruz. Gelin, Türkiye halklarını bu kirlenme ve çürümeden kurtaralım diyoruz. Buradan parlamentoya ve muhalefete özellikle çağrı yapıyorum: Derhal hakikatleri araştırma ve soruşturma komisyonları kuralım ve bir an önce çalışmalarına başlasın. Arkadaşlarımız bu hafta Genel Kurulda bu konuya dair bir araştırma önergesini gündeme getirecekler ve göreceğiz ki kimlerin oylarıyla bu önerge reddedilecek. Türkiye kamuoyu bunu asla gözünden kaçırmamalıdır.

    ‘BARAJ SORUNU’ TARTIŞMALARINA CEVAP

    HDP’nin milletvekili seçimlerinde baraj sorunu olmadığı gibi dengeyi belirleyecek toplumsal gücü vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakışımız ise şu aşamada adaylık ve isim tartışmasından tamamen uzaktır. Herkesin bunu böyle bilmesi gerekiyor. Bizim temel yaklaşımımız en geniş toplumsal mutabakata ve demokratik ilkelere, demokratik hedeflere dayanan bir yaklaşımın, ortaklaşmanın ortaya çıkarılmasıdır. Seçimler sonrası geçiş süreci için ortak ilke ve hedeflerin bir an önce belirlenmesidir.

    “HDP ÇANTADA KEKLİK DEĞİLDİR”

    Biz isimlerle, şahıslarla değil ilkelerle hareket ederiz. HDP’nin ittifak politikasının esasını demokratik ilkeler ve Türkiye halklarının ortak geleceği oluşturmaktadır. Bunun dışındaki hiçbir tartışma bizi bağlamaz, bize mal edilemez.
    Buradan şunu da net olarak ifade etmek isterim: Hiç kimse de HDP’yi yedek bir güç olarak görmemelidir. HDP çantada keklik değildir. HDP’nin fikriyatı, ilkesel yaklaşımı ve demokratik siyasetteki kararlılığı Türkiye demokrasisine, Türkiye halklarına kazandıran bir hattır. HDP, Türkiye halklarının kazanması, bu zifiri karanlıktan çıkılması, adalet içinde eşit ve özgür bir yaşamın kurulması ve barışın sağlanması için demokrasi adına büyük sorumluluk almaktadır, almaya da devam edecektir. Hiçbir insanımız bugünlere bakarak karamsarlığa asla kapılmamalıdır. Bu düzeni, bu devranı mutlaka ama mutlaka değiştireceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • HDP ‘Kürt Düşmanlığı’ raporunu açıkladı-VİDEO

    HDP ‘Kürt Düşmanlığı’ raporunu açıkladı-VİDEO

    PİRHA- HDP’nin açıkladığı “Kürt Düşmanlığı Raporu”‘na göre, pandemi süresi boyunca 84 kişiye işkence ve kötü muamele uygulandı, HDP’li vekillere 84 fezleke hazırlandı, 444 gözaltı ve 93 tutuklama yaşanırken, 14 belediyeye kayyım atandı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede ve Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, pandemi döneminde iktidarın uyguladığı “Kürt Düşmanlığı” politikalarına ilişkin hazırladığı raporu açıkladı.

    DEDE: PANDEMİ FIRSAT OLARAK GÖRDÜ

    Parti Genel Merkezi’nde yapılan basın toplantısında ilk sözü Ümit Dede aldı.
    AKP iktidarının salgının yoğun yaşandığı 3 buçuk aylık dönem içerisinde salgınla mücadele etmek yerine kendisi gibi düşünmeyenlerle, muhaliflerle mücadele etmeyi tercih ettiğine dikkati çeken Dede, “Salgını toplum üzerindeki kontrolün arttırılması için bir fırsat olarak değerlendiren AKP iktidarı kutuplaşmayı, ayrımcılığı derinleştirdi. Pandemi sürecini yasakların, hak ihlallerinin ve keyfi uygulamaların gerekçesine dönüştürdü. İktidarın öncelikli hedefi, uzun yıllardır olduğu gibi muhalifler ve Kürtler oldu. Halk sağlığının öncelemesi gereken böylesi bir dönemde kayyımlar atandı, gözaltılar yaşandı, haksız tutuklamaların ardı arkası kesilmedi. Pandemi sürecinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin kapsamlı bir rapor oluşturduk” diye konuştu.

    KERESTECİOĞLU: TOPLUM TEMELLİ BELEDİYECİLİK İKTİDARIN HEDEFİNDE

    Salgın döneminde belediyelerinin sınandığı kaydeden Filiz Kerestecioğlu da “Kimin toplum sağlığı kimin kendi çıkarı için çalıştığı bu dönemde bir kez daha ortaya çıktı. Belediyelerimiz salgının başından itibaren hızlıca harekete geçti. Kamusal alanların temizliğinden, işlerini kaybeden insanlara ekonomik destek sağlamaya kadar pek çok konuda tedbir almaya çalıştık. Fakat, toplum temelli, demokratik ve çoğulcu belediyecilik anlayışımız bu dönemde de iktidarın hedefi oldu” diye belirtti. Yapılan açıklamalar ardından hazırlanan raporun detayı paylaşıldı.

    KAYYIMLAR 

    HDP tarafından 11 Mart- 25 Haziran tarihleri arasında yapılan  “Kürt Düşmanlığı Raporu”unda öne çıkan başlıklar şöyle:

    “Bu dönemde; HDP’li 14 belediyeye kayyım atandı, 4 belediye meclis üyesi görevinden alındı, belediye eşbaşkanları mesnetsiz iddialarla tutuklandı, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın HDP’li belediye meclis üyelerinin toplantılara katılmaları engellendi.
    Kayyımların ilk icraatı Kürt dili ve kültürüne dönük saldırılar olurken, belediyelerin kadın özgürlük mücadelesi bağlamında hayata geçirdiği projeler de saldırıların hedefi oldu.
    Pandemi önlemleri kapsamında su faturalarını erteleme kararı alan ve çalışmalarıyla ilgi toplayan Batman Belediyesi, ilk kayyım atanan belediyelerden biri oldu.
    Mardin Kayyımı ise kayyımdan önce 2 TL olan suyun metreküp fiyatını 5 Lira 80 kuruşa yükseltti.

    KARDEŞ AİLE KAMPANYASI 

    Korona salgınına, yurttaşları destekleyen bir sosyal devletin yokluğunda, üstelik ekonomik kriz içinde yakalandık. Salgın tedbirleriyle birlikte artan işsizlik karşısında iktidar tercihini sermayeden yana kullanırken, biz bir toplumsal dayanışma kampanyası örgütledik. Bu sürecin bizi yoksullaştırıp, yalnızlaştırmasına seyirci kalmak yerine, herkesin kolayca birbirinin sesi soluğu, dayanağı olabileceği Kardeş Aile Kampanyamızı örgütledik. İktidar ise bu kampanyayı engellemek ve yardımları kreminize etmek için elinden geleni ardına koymadı. Dayanışma kampanyasını yürüten üye ve gönüllülerimiz birçok ilde gözaltına alındı, haklarında soruşturma başlatıldı. Kardeş Aile Kampanyamız yandaş basın tarafından yalan haberlerle hedef haline getirildi. Kardeş Aile Kampanyası ile 13 bin 180 aileyi kardeş ailesiyle buluşturduk. Ayrıca gerek temel gıda ve temizlik ihtiyaçlarını içeren destek paketleriyle gerekse alışveriş çekleriyle 62 bin 94 aileyle dayanışma sağlandı.

    İŞKENCE, KÖTÜ MUAMELE

    Salgın önlemi olarak uygulamaya konulan sokağa çıkma yasakları, ülkenin birçok yerinde polis ve bekçi şiddetine gerekçe olarak kullanıldı. Pek çok kentte polis, bekçi hatta kaymakam korumaları tarafından, ekmek almaya veya çöp dökmeye çıkan, evinin bahçesinde oturan yurttaşlara hakaret edildi, yüz üstü yere yatırılarak ters kelepçe takıldı, silah çekildi. Adana’nın Seyhan ilçesinde Suriye vatandaşı Ali El Hemdan salgın günlerinde polis tarafından vurularak öldürüldü. Diyarbakır’da bir polisi öldürmekten M. E. C. ’ye ait işkence fotoğrafını yansırken aileye işkence yapıldı.

    84 KİŞİ İŞKENCE GÖRDÜ

    Diyarbakır emniyeti işkenceyi ‘Hain, emniyetin şefkatli kollarında’ notuyla paylaşılmasında hiçbir beis görülmedi. Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu üyemiz Rojbin Çetin’e 3 saat boyunca işkence edildi. Köpeklerin saldırısı sonucu yürüyemeyecek duruma gelen Çetin bir de 11 gün gözaltında tutulmak suretiyle işkence süreci uzatıldı. Çalışmamızda tespit edebildiğimiz kadarıyla salgının en yoğun yaşandığı 3,5 ayda en az 84 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. İşkence vakalarının böylesine yaygınlaştığı bir dönemde 2017 yılında Van’ın Gevaş ilçesinde mantar toplamaktan dönen köylülere işkence yaptığı görüntülerle sabit olan polis O.Ş’ye 3 bin TL para cezası verildi ve bu cezası da hükmün açıklanmasının geri bırakılması yoluyla infaz edilmedi. Elbette 4 köylüye kameralar önünde yapılan işkencenin cezasız kalması bu yönde verilen sayısız yargı kararı işkencecileri cesaretlendirmekte ve işkencenin Türkiye’de giderek yaygınlaşmasında rol oynamaktadır.

    GÖZALTI, TUTUKLAMA

    Başta HDP’li siyasetçiler olmak üzere muhalifleri hedef alan iktidar, kadın hakları aktivistlerini, gazetecileri,  kötü çalışma koşullarını protesto eden sağlık çalışanları, bir bütünen iktidar gibi düşünmeyen 444 vatandaşı hukuksuz bir şekilde gözaltına aldı. Gözaltına alınanların 93’ü de tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Sadece dün bir gün içerisinde Diyarbakır’da çeşitli kurumlarda kadın çalışması yürüten TJA çatısı altında kadın haklarını savunmaya yönelik 24 kadın gözaltına alındı halen gözaltındalar. Yine Antep’te aralarında il ilçe eşbaşkanlarımızın da bulunduğu 33 kişi gözaltına alındı. AKP’nin partimize ve muhaliflere yönelik sadece bir günlük bilançosu 57 olarak gerçekleşti.

    MEZARLIKLARA SALDIRI

    Pandemi sürecinde belki de ülkenin tarihine geçecek utançlarından biri olarak ifade edebileceğimiz cenazelere ve mezarlıklara yapılan saldırılara da tanıklık ettik. HPG’Li Agit İpek’in cenazesi Adli Tıp’tan ailesine kargo ile gönderildi. Anne Halise Aksoy’un içinde oğlunun cenazesiyle çekilen fotosu AKP’nin kötülükte sınır tanımadığının resmi olarak toplumun hafızasına kazındı. Konunun HDP tarafından meclis gündemine taşınmasıyla AKP’li Cahit Özkan ‘adli vaka’ olarak sıradanlaştırdı. Bir anneye oğlunun cenazesinin kargo ile gönderilmesi kötülüğünü böyle savundu. Yine bu dönemde çatışmalarda hayatını kaybedenlerin mezarlıkları parçalandı. En az 13 mezarlık defalarca tahrip edildi. Bununla da yetinilmedi ailelerden evlatlarının mezarlıklarını parçalayıp fotoğraflamaları istendi. Garzan Mezarlığından hiçbir hukuki izahı dayanağı olmadan çıkarılan 282 cenaze Kilyos’ta bir kaldırıma toplu olarak defnedildi.

    CEZAEVLERİ

    Cezaevleri de hak ihlallerinin yoğun yaşandığı alanlardan oldu. Pandemi ile birlikte ziyaretçi ve avukat görüşleri olan mahpusların aile görüş hakları tamamen ortadan kaldırıldı. Avukatlarıyla görüşmeleri birçok cezaevinde engellendi. Sosyal faaliyet tamamen engellendi. Dışarıdan gazete ve kitapların alınması durduruldu, hasta tutsakların tedavileri engellendi. Temizlik malzemeleri maske, mahpuslara verilmedi.  Birçok cezaevinde de mahpuslar kantinde yüksek fiyatla satılan bu ürünleri almak zorunda bırakıldı. Bir kısım cezaevinde sıcak su ihtiyacı ya hiç karşılanmadı ya da sınırlı olarak verildi. Ayrımcı infaz yasası açık cezaevlerindeki mahpusların tahliyesi ile hemen hemen yemek sıkıntısı yaşandı hem yemeğin kalitesi düştü hem de miktarı azaldı. AKP MHP salgın dönemini fırsat bilerek kendi yandaşlarını kapsayacak özel af çıkardı. Başta politik mahpuslar olmak üzere yüzbinlerce mapus cezaevlerinde ölüme terk edildi. Aralarında gazeteciler, öğrenciler, insan hakları savunucuları, 65 yaş üstü tutsaklar, hasta tutsaklar, çocuklu kadınlar ve Kürt siyasetçiler büyük bir ayrımcılığa tabi tutuldu. Bu dönemde 3 ağır hasta tutsak tahliye edilmeyerek bu süreçte yaşamını yitirdi. Yüzlerce mahpus da koronavirüse yakalandı.

    KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE KATLİAMLAR

    Salgında evlere kapanmak, birçok kadın için ev içi şiddet riskinin artması demekti. Salgının başından itibaren bu riske dikkat çekmemize rağmen, iktidar bu durumla ilgili hiçbir önlem almadı, kadınlar zaten zor bela ulaşabildikleri desteklere de ulaşamadı. Üstelik bir kamu spotu dahi yayınlamadığı gibi, iktidar, bir de 6284 sayılı Kanun kapsamında erkeklerin evden uzaklaştırılması kararına kısıtlama getirmeye kalktı. Bu da yetmedi! İnfaz yasasıyla şiddet failleri hiçbir tedbir alınmadan serbest bırakıldı; kadınlar ve çocukların başına musallat edildi. Bu üç aylık dönemde basına yansıyan haberlere göre en az 70 kadın erkekler tarafından öldürüldü, çok daha fazla kadın şiddete maruz kaldı.

    KÜRT VE GÖÇMEN KADINLAR 

    Yani, bu ülkede kadın olmanın zorluğuna bir de işçi olmak, Kürt olmak ya da göçmen olmak eklenince ayrımcılıkların etkisi de çok daha büyük oluyor. Örneğin, anadilde sağlık hizmeti sağlanmadığı için, çok dilli hizmet veren belediyelerimize de kayyım atandığı için anadili Türkçe olmayan kadınların, Kürt kadınların ya da göçmen kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanması pandemi döneminde çok daha zorlaştı.

    KADINLARA SALDIRI

    Kadın siyasetçilere ve kadın örgütlerine yönelik saldırılar pandemi döneminde de devam etti.  Kürt illerinde devletin yapmadığını yapıp şiddete uğrayan kadınlara destek olan, kadın haklarını savunan Rosa Kadın Derneği üyeleri ve pek çok TJA aktivisti kadın gözaltına alındı, tutuklandı. Belediyelerin kadın merkezleri kapatıldı, erkek müdürler atandı, eşbaşkanlık sistemi, belediyenin öncü olduğu kadın kooperatifi bile suç unsuru sayıldı. Tüm baskılara rağmen, bizler mücadeleye devam ettik, örneğin Kars belediyemiz bir kadın danışma merkezi ve kadınlar için destek hattı açtı. Yine Silopi Belediyemiz Alo şiddet hattı açtı. HDP Kadın Meclisi olarak kadın kazanımlarına dönük saldırılara karşı ‘Kadın Mücadelesi Her Yerde’ kampanyasını başlattık.

    MECLİS

    Pandemi döneminde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Parlamenterler Bürosunca hazırlanan fezlekelerin Meclis Başkanlığına gönderilmesine de devam edildi. 11 Mart – 30 Haziran’ı kapsayan 3 buçuk aylık raporlama dönemimizde toplam 93 fezleke TBMM Anayasa/Adalet Karma Komisyonuna gönderildi. 93 fezlekenin 84’ü HDP’li vekiller için hazırlanmıştı. Haftalarca kapalı olan TBMM Genel Kurulu’nun açıldığı ilk hafta DTK Eşbaşkanı ve Hakkari Milletvekili Leyla Güven, Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ve CHP’li Enis Berberoğlu hakkındaki yargı kararları okundu. Vekillikleri düşürüldükten sonra gözaltına alınan Leyla Güven ve Musa Farisoğulları tutuklandı. Leyla Güven 10 Haziran’da tahliye edildi. Anayasa Mahkemesine Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın milletvekilliğinin düşmesine yönelik kararın iptali için yaptığımız başvuru ise reddedildi. Bu sırada, Valilik Hakkari’de toplantı ve gösteri yürüyüşleri, stant açma, çadır kurma ve oturma eylemlerini 15 gün süreyle yasakladığını duyurdu, Diyarbakır İl Binasında yapılan basın açıklamasına ise polis saldırdı. Yani iktidar, halkın iradesine göstermediği saygıyı, protesto hakkına da göstermedi.

    BÖLGEDE YAPILAN OPERASYONLAR

    Bu dönem savaş politikaları hız kazandı. Kürt yurttaşların yaşadığı bölgelerde sokağa çıkma yasakları, özel ve askeri güvenlik bölgesi ilanları, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazılamaları, yok edilen ormanlar, helikopterler tarafından taranarak öldürülen büyükbaş hayvanlar, mezralarda hayvan otlatmak, ot toplamak isteyen yurttaşların engellenmesi, hatta evlerin basılması ve ‘Bize teröristlerin yerini göstereceksiniz’ denilerek insanlara işkence edilmesi 90’lı yıllarda uygulanan politikaların iktidar tarafından tekrar edildiğini bize bir kez daha gösterdi. Federe Kürdistan Bölgesine yönelik askeri operasyon başlatıldı ve sivillerin yaşadığı yerleşim yerleri bombalandı. Basına yansıyan bilgilere göre bu harekatta, sadece 17-27 Haziran arasında en az 9 sivil hayatını kaybetti.

    EĞİTİM

    Salgından derinden etkilenen alanlardan biri de eğitim alanıydı, çocuklar ve gençlerdi. Uzaktan eğitim uygulaması, hem aileleri hem öğretmenleri hem de öğrencileri zorladı. Bu süreçte en dezavantajlı gruplar uzaktan eğitime erişim sorunu yaşayan yoksullar, engelliler, mülteciler, anadili Türkçe olmayanlar oldu. Bu sorunları en derinden yaşayan gruplardan biri de Kürt illerinde yaşayan çocuk ve gençlerdi. Örneğin; Diyarbakır’da EBA’ya giriş¸ yapan öğrencilerin oranı yüzde 20’yi geçmedi.

    6 ÇOCUK HAYATINI KAYBETTİ

    Mevsimlik tarım işçilerinin çocukları bu dönemde de yine sistematik bir şekilde eğitim haklarından mahrum bırakıldılar. Çocuklara sokağa çıkma yasağı olduğu dönemde bile bu çocukları istisna sayıldı. Bu süreçte 6 çocuk/genç¸ Kürt illerinde ya da Kürt kimliği nedeniyle, saldırıya uğrayarak, şüpheli şekilde, oynarken bulduğu cismin patlaması, kurşun isabet etmesi gibi sebeplerle hayatını kaybetti.

    EKOLOJİ

    Pandemi sürecinde ilaca, tedaviye ihtiyaç duyulduğu kadar güvenilir gıdaya da ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Birçok ülke tarım ve gıda üretimi için salgının başından itibaren tedbirler almaya başlamışken Türkiye’de ise çiftçilere dönük baskılar arttı. Kürt illerinde hizmet veren Dicle Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (DEDAŞ), uygulamalarıyla hem gıda güvenliğini hem de halk sağlığını tehlikeye attı. DEDAŞ, kolluk kuvvetleriyle beraber, salgının en yoğun hissedildiği dönemde, borçları bahane ederek pek çok köyün tamamının elektriklerini kesti. Kesilen elektrikler nedeniyle su kuyuları çalışmadı, halk hijyenin böylesi önemli olduğu bu süreçte şebeke suyundan mahrum bırakıldı. DEDAŞ üzerinden Kürt halkının cezalandırılması politikaları sonucu gıdaya en çok ihtiyaç duyulduğu, uzmanların kıtlık tehlikesini ısrarla vurguladığı bir dönemde Kürt çiftçisinin hasadı susuzluk nedeniyle tarlada yandı. Hayvanlar susuzluktan telef oldu, Tarım ve Orman Bakanlığı bitkisel üretimin geliştirilmesi programına önemli tarım merkezleri arasında yer alan Diyarbakır, Urfa ve Mardin’i dahil etmedi ve destekten mahrum bıraktı. Bunların yanı sıra sınır ötesinde Rojava’da tarım alanları top atışlarıyla ateşe verilerek tarladaki ürün harap edildi.

    DOĞA TALANI HIZ KESMEDİ

    Tüm başlıklarda ifade ettiğimiz gibi pandemi dönemini fırsat bilerek bir çok ihlale imza attı bunlardan biri de doğal ve kültürel alanların talanı oldu. Ancak bu gerçekliğe rağmen AKP iktidarı pandemi döneminde birçok hukuksuz ÇED raporu çıkarmış, ÇED raporu alınmadan birçok projenin hayata geçirilmesine ön ayak olmuştur. Başta 12 bin yıllık geçmişi olan Hasankeyf’i sular altında bırakan Ilısu barajı olmak üzere birçok doğal ve kültürel alan HES projeleri ve  çeşitli rant politikalarına iktidar tarafından iktidar tarafından kurban edildi.

    İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ RAFA KALDIRILDI

    Elbette yaşanan tüm bu hak ihaleleri karşısında muhalifler çevreciler, avukatlar insan hakları savunucuları, muhalefet etmeyi durdurmadılar. Yaşanan haksızlıklara karşı seslerini duyurmaya çalıştılar. Ancak pandemi döneminde AKP’nin geçmişten bu yana uyguladığı pandemi gerekçe yaparak uygulamaz hale getirdiği gösteri ve yürüyüş hakkı da büyük oranda engellendi.”

    “İKTİDARIN, KOALİSYONU AYAKTA TUTABİLMESİNİN YOLU KÜRT DÜŞMANLIĞINDAN GEÇİYOR”

    Rapor ardından söz alan Kerestecioğlu, iktidarın pandemi döneminde de Kürt siyasi hareketine ve HDP’ye yönelik zor ve baskı aygıtlarını hiç aksatmadan çalıştırdığını belirtti. Raporun iktidarın HDP ile olan kavgasının artık bir varlık yokluk kavgasına dönüştüğünü ifade eden Kerestecioğlu, şunları söyledi:

    “Yani, iktidarın 15 Temmuz sonrasında MHP ile kurmuş olduğu koalisyonu ayakta tutabilmesinin yolu açık ki, Kürt düşmanlığından geçiyor. Nasıl ki 15 Temmuz öncesinde Gülen cemaatiyle ortaklıklarında en kolay uzlaştıkları konu Kürtlere ve muhaliflere yönelik devlet baskısı ise, bugünkü ortaklarıyla da en iyi bu konuda anlaşıyor. 15 Temmuz’dan önce siyasi baskı amacıyla kullanılan davalar, gömlek değiştirmiş hakimler, savcılar ve aslında bizzat iktidar tarafından devralınmış durumda. Demokratik, eşit, özgür ve barışçıl bir ülkeyi geçmişten aldığımız derslerle birlikte yaratma umudunu dün yitirmediğimiz gibi bugün de yitirmeyeceğiz.”  (Mezopotamya Ajansı)