Etiket: kürt meselesi

  • ‘Çerçeve Yasa’ yolda!

    ‘Çerçeve Yasa’ yolda!

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair beklenen yasal düzenlemelere ilişkin konuşan Adalet Bakanı Akın Gürlek, yasa çalışmasının yakın zamanda Meclis’e geleceğini belirtirken, DEM Partili yetkililerde hazırlığın sürdüğünü söyledi.

    Adalet Bakanı Akın Gürlek, Rize Valiliği’nde yaptığı basın toplatısında Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair beklenen yasal düzenlemelere ilişkin konuştu.

    Gürlek, süreç ile ilgili yasa çalışmasının kısa sürede Meclis’e geleceğini söyleyerek, “İnşallah bir yasa çalışması Meclis’e gelecek. Artık yüzyılın devlet projesinin son aşamalarına kadar, birçok kazasız belasız önemli bir yol ayrımına geldik. İnşallah kanunla da taçlanacak. Çok kısa sürede de bu kanun inşallah yürürlüğe girecek” dedi.

    MA’ya konuşan ve iktidarın hukuk kurmaylarının Adalet Bakanlığı bünyesinde bir yasal çerçeveyi hazırladığını söyleyen DEM Partili yetkili, önümüzdeki hafta yapılan görüşmelerden sonra DEM Parti İmralı Heyeti’nin tekrar İmralı Adası’na giderek Abdullah Öcalan ile görüşeceğini söyledi.

    HABER MERKEZİ

     

     

  • Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de düzenlenen ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde konuşan Faik Bulut, bölgedeki dış dinamiklerin etkisini vurgularken, Dr. Metin Bakkalcı ise “Geçiş Dönemi Adaleti”nin önemine dikkat çekti. Konuşmalar, Kürt meselesi ve barışın toplumsal temelleri üzerine derinlemesine bir değerlendirme sundu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Orta Doğu’daki güncel gelişmeleri ve barış sürecini tartışmak amacıyla “Orta Doğu’da Barışa Giden Yol” başlıklı bir panel düzenledi. Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda gerçekleştirilen panelin moderatörlüğünü Özge Göncü üstlendi. Panelde konuşmacı olarak yer alan araştırmacı gazeteci Faik Bulut ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Dr. Metin Bakkalcı, Orta Doğu’daki barış süreci üzerine önemli değerlendirmelerde bulundular.

    Faik Bulut, “Güncel Gelişmelerle Orta Doğu’da Barış” başlıklı konuşmasında, bölgedeki çatışmaların arka planındaki dengelerden ve barış sürecinin sebeplerine değindi. Dr. Metin Bakkalcı ise, “İnsan Hakları Perspektifinde Geçiş Dönemi Adaleti” başlıklı konuşmasında, barış süreçlerinde adaletin sağlanmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çekti.

    “DEVLET, ÖCALAN’LA MASAYA OTURMAK ZORUNDA KALDI”

    Panelde ilk olarak konuşan Faik Bulut, İngiltere ve Amerika’nın Orta Doğu’daki bütün silahlı örgütlerin ortadan kaldırılma kararı aldığını ve buradan doğru Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi olduğuna dikkat çekti. Bulut, barış süreci denklemine dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi oldu. ‘Kürt meselesini çözmezseniz ülke oldukça karışacak’ denmesi üzerine süreç başladı. Bölgedeki silahlı örgütlerin tamamını silahsızlandırmak istediler. Hizbullah’ta başarılı oldular. Gazze’de barış olsa da olmasa da Hamas’ı silahsızlandırıp devre dışı bırakacaklar. Kürtlere gelince ise; Kürtlerin kitlesi fazla olduğu için silahsızlandırıp devre dışı bırakamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Türkiye’ye ‘bunun çaresine bakmanız lazım. Bu işi çözün bölgedeki Kürtlerin tamamının himayesini size veririz’ dedi Amerika. Bunu MİT Başkanı İbrahim Kalın 4 ay önce bir gazeteci ile sohbetinde ‘biz Kürtlerin hamiliğine soyunacağız’ diyerek destekledi. Dış şartlar ve iç şartlar mevcut iktidarı Öcalan’la oturmaya mecbur etti. Öcalan da öbür türlü olmayacağını bildiği için masaya oturdu.

    Burada Abdullah Öcalan ilginç bir şey yaptı; Türkiye’de başka bir devlet istemenin mümkün olmayacağını kavradı. ‘Özerklik, federalizm, kültüralizm de istemiyoruz, radikal demokrasi istiyoruz’ dedi. 2 sene önce Rojava’da toplumsal sözleşme hayata geçti. Bu sözleşme, toplumun renkleri olan insanların demokrasi, özgürlük, eşitlik temelinde yeni bir toplum inşa etmeyi savunuyor. Öcalan’ın da talebi bu yönde oldu aslında.”

    AKP’nin barışın toplumsallaşması adına hiçbir adım atmadığını ve bu sürece dair samimi olmadığını söyleyen Bulut, DEM Parti’nin ise bunu yapmaya çalıştığını ancak kendi çeperinde yapmasının eksiklik doğurduğunu kaydetti. Bulut, son olarak bu süreçte DEM Parti’nin daha aktif olması gerektiğinin altını çizdi.

    “GEÇMİŞ ACILARLA YÜZLEŞİLMELİ”

    Metin Bakkalcı ise, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ‘Geçiş Dönemi Adaleti’nin önemine vurgu yapan bir sunum yaptı. Bu kavramın geçmişle yüzleşmeyi ve travmatik belleğin onarılmasını odağına aldığını belirtti. Bakkalcı, Numan Kurtulmuş’un, komisyondaki “Amaç geçmişin tartışmalarını tekrar etmek değildir, ortak geleceği kurabilmek için kararlılığımızı artırmaktır. Bu iki hususun acılarımızı yarıştırmamak ve geçmişte olanları bugüne taşımamak lazım” sözlerini hatırlatan Bakkalcı, “Geçiş dönemi adaleti çatışma sırasında veya baskıcı bir rejim tarafından işlenen geçmiş suçlarla yüzleşilmesi ve adaletin tesis edilmesini kapsar. Geçiş dönemi adaleti insan hakları temelli bir sorun çözüm yöntemi olarak ele almalı. Bütün acıları, suçları ve travmatik belleği sıfırlamaya çalışıyorlar. Oysa ki travmanın yaralarının onarılması gerekiyor. Ve bu onarma da ötekiyle yapılacak empati ile başlar” dedi.

    PKK’nin silah bırakmasının kendi başına çok önemli olduğunun altını çizen Bakkalcı, “Silah bırakma kendi başına çok önemli. Buranın özgürleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bu noktada hepimize görevler düşüyor. Kürt meselesinin diyalog ve müzakareye dayalı olarak şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümü doğrultusunda ilerlemeli. Bu noktada Kürtlerin temel haklarının teminata alınması gereken programlar yapılması gerekiyor” diye konuştu.

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı barıştan, demokrasiden yana olacaktır’

    ‘Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı barıştan, demokrasiden yana olacaktır’

    PİRHA- Dr. Serpil Deniz Şahin, Kürt meselenin çözümünde gelinen aşamayı ve iktidarın Alevilere yönelik yeni açılım hazırlığını değerlendirdi. Serpil Deniz Şahin özgürlük, demokrasi ve barışın toplumu bir arada tutan ‘sac ayakları’ olduğunun altını çizerek, “Alevilerin tarafı bellidir. Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı karanlığa karşı aydınlıktan, barıştan, kardeşlikten, demokrasiden, emekten, birleşik bir mücadelenin yanında olacaktır” dedi.

    Kürt meselesinde gelinen aşamayı yorumlayan Dr. Serpil Deniz, Ortadoğu’da oluşan yeni güçler dengesinin Kürt meselesinde çözümü dayattığına işaret ederek, halklar arasında atılan düşmanlık tohumlarının ortadan kalkmasını sağlayacak her adımın akıl ve vicdan sahibi herkesin desteklemesi gerektiğini ifade etti.

    İmha ve inkar politikası çemberinde tutulan Kürt meselesinin ‘terör ve milli mutabakat’ gibi söylemlerle kötürümleştirilmek istenmesine değinen Serpil Deniz Şahin, “Bu meselenin halkların kendi kaderine tayin hakkı, kültürel hakları, yerinden yönetim, inkâr gibi derin analizleri ve çözümleri üretilmeden, tarihsel köklerinden kopartılarak siyasi çıkarlar için araçsallaştırılması, toplumsal barış için tarihsel bir fırsatında heba edilmesi kaygısını besliyor” yorumunda bulundu.

    Farklı talepler etrafında mücadele edenlerin birleşik bir mücadele hattı örmesinin toplumsal barışın yeşermesi için fırsatlar doğuracağını sözlerine ekleyen Serpil Deniz Şahin, özgürlük, demokrasi ve barışın toplumu bir arada tutan ‘sac ayakları’ olduğu belirlemesinde bulunarak, “Bunlardan birinin olmadığı yerde diğeri yeşeremez, dengede duramaz” diye kaydetti.

    Serpil Deniz Şahin, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin hiçe sayıldığı ve demokratik taleplerin elektrik-su ihtiyaçlarına indirgenerek biat etmeye zorlandığı eleştirisinde bulunarak, “Bizler ancak birbirimizin Hızırı olmaya, dayanışmayla örgütlenmemize, cansuyu olmaya, Alevice yaşamayı hayata geçirmek için yola çıkarsak iç ve dış kurtçuklarla baş edebiliriz. Böylelikle bu çınarı toplumsal kökleriyle buluşturursak, ondan aldığı güçle demokrasiyi, barışı daha da yeşertebiliriz” diye belirtti.

    CUMHURİYETİN 100 YILI VE BÜYÜK RESİM

    PİRHA- Uzun zamandır gündemde olan ve silahları yakmaya kadar giden bir süreç var. Devlet kanadının ‘hamaseti bol, çözüm önerileri az’ politikası karşısında birçok toplumsal kesimden somut adımların atılması çağrısı yapıyor. Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz?

    Serpil DENİZ ŞAHİN: Barışı konuşmadan önce adeta coğrafya kaderdir sözünden hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yılını değerlendirerek büyük resme bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Geçen 100 yılda devletin tek ulus yaratma siyaseti ve politikasıyla da gördük ki, çok büyük yaralara ve bedellere mal oldu. Erdoğan Aydın hocamın deyimiyle Cumhuriyetin kuruluşunda ki ilk Meclis’te “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ruhuyla kurulacak yeni ülkenin Türkün, Kürdün, Lazın, Alevinin, Sünninin ortak yurdunu birlikte kurma enerjisiyle yola çıkılmıştı. Bu toplumsal enerji ve umudun geçen bunca yılda yanlış iliklenen düğmeler sebebiyle “Benim istediğim gibi Kürt, benim istediğim gibi Alevi, benim istediğim gibi kadın, hatta benim istediğim gibi Türk olacaksın” yaklaşımı ile adeta kötürümleştirildiğini yaşayarak gördük. Uzun yıllar boyunca bu coğrafya da Cumhuriyet kuruluş paradigmasındaki farklılıkların zenginlik değil, peşinen düşman olarak gören inkâr, imha, katliam ve asimilasyon politikalarını besleyen siyasetle şekillendi. Şimdi de tarihsel devamlılıkla askeri darbenin ruhunu taşıyan AKP-MHP bloğu Cumhuriyetin kalan demokrasi kırıntılarını da yok etme telaşında. Bizler bugün barış, özgürlük ve demokrasi kavramlarının bağlamlarından koparılarak onları hayata geçirmek için emperyalistlerin elinde kullanışlı aparatlara dönüştürdüğünü üzülerek izliyoruz.

    “ÇOK KATMANLI BİR KRİZ SARMANLINDA BİR YOL AYRIMINI GELMİŞ DURUMDAYIZ”

    Dünyada, Ortadoğu’da ve ülkede yaşanan çok katmanlı bir kriz sarmalında bir yol ayrımına gelmiş durumdayız. Demokrasi ve özgürlüklerin ayrılmaz bir parçası olan barışı konuşurken Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesine ilişkin emperyalist planları ve onun ayrılmaz bir parçası olarak Türkiye’deki rejiminde yeniden şekillendirilme gayretini görüyoruz. Bu konuda ABD’nin Türkiye Büyükelçisi kendisi de emlak devi olan Tom Barrack’ın da gündeme getirdiği,” Türkiye için en iyi yönetim şekli Osmanlı milletler rejimidir, “İsrail bölgede güçlü ulus devlet istemez”, “Lozan sorunlu bir anlaşmadır” gibi demeçleri ile, Recep Tayyip Erdoğan’ın ümmetin birliği çağrısı, ya da Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt biri Alevi olsun” şeklindeki açıklamalarının rastlantı olmadığı açıktır. Türkiye’deki saray rejimi uzun süredir Ortadoğu’nun şekillenmesi için gündeme getirilen emperyalist politikalarının gönüllü savunucusu olarak BOP eş başkanlığı yaptı. Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için cihatçıları eğitip donatıp, silah temini dahil her türlü desteği binlerce sivil insanın ölmesi, yerinden edilmesi pahasına yaptı. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi için yürüttüğü iş birliği politikaları ve İsrail ile sürdürdüğü ticaret anlaşmaları ile bugün ortaya çıkan tablonun önemli aktörlerinden biri oldu. Adeta Irak, Libya, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde gündeme gelen rejim değişiklikleriyle ABD ve İsrail’in çıkarlarına uygun bir mıntıka temizliği yaptı.

    “TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN TARİHSEL BİR FIRSATIN HEBA EDİLMESİ KAYGISI BESLENİYOR”

    Şimdilerde içerde Kürt inkarı sürerken, seçilmiş bölgelerde kayyumlar atayarak Kürt siyasetçileri adeta rehin alan AKP- MHP bloğu, ABD ve İsrail ekseninde yer kapabilmek adına şimdi de hızla Kürt halkasına tutunmayı seçti. İktidarını korumak için Trump’la kol kola gezen Recep Tayyip Erdoğan, Kürt sorununda u dönüşü yapan Devlet Bahçeli’nin, “Terörsüz Türkiye” söylemlerinin altında  Ortadoğu’da Osmanlıcılık oynayarak eski Turancı hayalleri yatmaktadır. Dış politikadaki bu niteliksiz dönüşüm içerde de derinleşen ekonomik kriz ve hukuku muhalefet için bir sopa gibi kullanıp bastırmaya çalışmasından doğan siyasi kriz tek adam rejiminin cilalarının döküldüğünü bize gösteriyor. Buna rağmen ömrü uzatmak için kah Alevi açılımı, kah barış söylemini kullanarak Kürt sorunu çözermiş gibi yapıp rıza üretme telaşında. Cumhuriyetin kuruluşundan beri inkar, imha, asimilasyon çemberinde tutulan , toplumsal, sosyolojik ve siyasi  dayanakları olan Kürt sorununu terör ve milli mutabakat gibi söylemlerle kötürümleştirip, halkların kendi kaderine tayin hakkı, kültürel hakları, yerinden yönetim, inkâr gibi derin analiz ve çözümler üretmeden, tarihsel köklerinden kopartılarak  siyasi çıkarlar için araçsallaştırılması, toplumsal barış için tarihsel bir fırsatında heba edilmesi kaygısını besliyor. Kuşku yok ki silahların susması çatışma ortamının geride kalmış olması başlı başına olumludur. Uzun yıllar süren savaşın yarattığı acıların son bulması, halklar arasında atılan düşmanlık tohumlarının ortadan kalkmasını sağlayacak her adım akıl ve vicdan sahibi herkesin desteklemesi gereken bir durumdur.

    FAŞİZM BİR YOL KAZASI DEĞİLDİR!

    Ortadoğu’da oluşan yeni güçler dengesinin yarattığı olanakları değerlendirme arzusu, risklere karşı önlem geliştirme refleksi ama en önemlisi temsil ettikleri sistemin ihtiyaçlarına cevap verme zorunluluğu Ortadoğu sürecinin bir alt bileşeni olan Türkiye’de yeni bir süreci başlattı diyebilir miyiz?

    Dünyada emperyalist saldırganlığın arttığı, küresel kapitalizmin çelişkilerin derinleştiği, burjuva demokrasisinin seçim ve parlamento merkezi kırıntılarının dahil anlamını kaybettiği, derin eşitsizlik ve yoksulluk içinde toplumların parçalandığı, adete büyük köle pazarına dönüştürülen dünyada ki çoklu kriz döneminde vekalet savaşlarının gölgesinde barışı, toplumsal barışı konuşmak gittikçe zorlaşıyor. Çünkü ABD’nin ekonomik siyasal hegemonyasını zayıfladığı, Çin başta olmak üzere çok kutuplu bir dünya dengesinin kurulduğu ortamda askeri gücünü ön plana alarak, yıkıcı siyasete yönelmesi söz konusu. Hedef alınan bölgeye ABD ve batı emperyalizminin temel motivasyonu bölgenin zengin enerji kaynaklarına ve ticaret yollarının kendi lehine kontrolü ve takibinin istemesi yatıyor. O yüzden insan hakları demokrasi özgürlük getireceğiz propagandasına bile gerek duyulmuyor artık.  Dünya petrollerinin %65.3’ü, doğalgazın %36,1’nin bulunduğu bölge batı ve Asya’nın enerji ihtiyacının büyük bölümünü karşılamakta. Ortadoğu’nun yıllar boyu kan gölüne çevrilmesinin sebebi ABD’nin ve batının enerji havzalarındaki çıkarlarını koruma kaygısından başka bir şey değildir. Bu da bölgemiz başta olmak üzere pek çok yerde iç savaştan, askeri darbeleri nükleer savaş risklerinden işgalleri uzanacak bir alaca karanlık dönemine girdiğimizi gösteriyor. ABD başkanı Trump’ın Panama ve Grönland’da uzanan toprak talebi müttefiki ve komşusu Kanada üzerinde dair egemenlik iddia eden demeçleri bir 19. yüzyıl kaba emperyalizm ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

    Fikret Başkaya hocanın dediği gibi; bu ne ilk nede son. Batı dünyayı kazandıysa bu kültürünün dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil örgütlü şiddet kullanmadaki üstünlüğündendir.” Bolluğun, refahın özgürlüğün, demokrasinin sembolü olarak sunulan Batı nereye bakıldığına göre değil nereden bakıldığıyla ilgilidir. Kapitalizm demek sömürü, yağma, talan, kolonyalizm, emperyalizm ,savaş, ücretli emeği sömürüsü, karşılığını ödenmeyen kadın emeği sömürüsü üzerine kuruludur. Kristof Kolomb Amerika’yı keşfinde buranın nüfusu 80 milyonken, 60 yıl içinde 10 milyona düşmüşse, bugünde bu sistemin insanlığa vadedeceği acı ve kıyımdan başka bir şey olamaz. Irkçılık ve faşizm Batı uygarlığının özüne işlenmiş iflah olmaz bir virüstür. O yüzden faşizm bir yol kazası değildir. Bu virüs sık sık nüks ediyor. Nasıl ki 20. yüzyılda Nazi vahşeti 500 yıldır dünyada diğer haklarının maruz kaldığı vahşetin ilk defa Avrupa’nın göbeğine taşınmasıysa, bugünde Batı medeniyetinin ne menemen bir şey olduğunu anlamak için Gazze’ye, Suriye’ye bakmak yeterlidir.

    Binlerce masum insanın katili, Alevi kadınlarına tecavüz dahil her türlü insanlık dışı uygulamayı yapan, başına 30 milyon dolar ödül konan Colani, emperyal çıkarlar olunca bir anda kravat takılarak Suriye’yi kurtaran kahraman ilan edilebiliyor.

    “DEVLET AKLININ DÜĞMEYİ YANLIŞ İLİKLEME GAYRETİ AKILDAN ÇIKARILMAMALI”

    ABD ve Batı emperyalizmi Lübnan’dan, Azerbaycan, Ermenistan hattına kadar uzanan tüm bölgeyi yeniden düzenlerken, Türkiye’de bu plan içinde ağırlık merkezi Ortadoğu ekseninde Kürt, Türk ve Arap ittifakı bir kurguyla kartlar yeniden karılıyor. Daha önceki pratikler göz önüne alındığında AKP ve MHP’nin Amerika’nın bu yeni planına sadık, Kürt sorununda demokratik bir çözüm yolu yerine, yan yollara saparak tepeden inme Cumhuriyetin 100 yıllık deneyiminde ki devlet aklının düğmeyi baştan yanlış ilikleme gayretleri akıldan çıkarılmamalıdır.

    Bu barbarlığa karşı tek çözüm ülkemiz başta olmak üzere tüm bölge halkların kendi onurlu ve kardeşliği için vereceği mücadeleyle, bağımlılık zincirlerinin koparılması ile mümkün olacak.

    YAKICILIKLA CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR

    Onurlu bir barışı konuşacaksak her kararın bir tek adamın dudaklar arasında olduğu bir rejimde, demokrasinin hayat bulduğu çoğulcu, yerinden yönetim nasıl gerçekleştirileceği, yargı ve yasamanın hatta yürütmenin tek adımın emir komutasında  bir rejim nasıl demokratik bir rejim sayılacak, Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır anlayışından eşit yurttaşlık anlayışına nasıl geçilecek, ümmetin birliği ,devletin dini İslam fikrinden laik ve demokratik bir hukuk devleti çıkması mümkün mü ,neredeyse çeyrek asırlık iktidarında sınıfsal tercihine sermayeden yapan yoksul halk kitlelerini sömürü altında inim inim inleten siyasal İslamın iktidarına son vermeksizin ezilen haklar için barış ve demokrasinin hayata geçmesi mümkün mü sorularının cevaplanması tüm yakıcılığıyla önümüzde duruyor.

    “DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ İSTİYORLAR”

    AKP-MHP’nin kendi deyimleriyle Cumhuriyetle açılan parantezi kapatmak için hukuku bir sopa olarak kullanmak dahil her türlü baskı ve şiddetle muhalefeti susturmaya çalışsa da, toplumda direnme eğilimini bastıramadığı da açık. Kürt illerindeki seçilmiş belediyelere kayyum atayarak ülkeyi toplu bir cezaevine çevirme planıyla, en son CHP’nin İstanbul il başkanlığına kayyum atayarak muhalefeti de dizayn etmeye çalışarak dikensiz gül bahçesi istediğini kanıtladı.

    “ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ VE BARIŞ TOPLUMUNU BİR ARADA TUTAN SAC AYAKLARIDIR”

    Yıllardır bu ülkenin barış ve özgür yarınları için savaşan, inkar politikalarına ağır bedeller ödeyerek kimliklerini ve demokratik haklarının savunan Kürtler, Aleviler, her gün cinayetleri ve şiddete maruz kalmalarına rağmen direnen kadınlar, fabrikada görevlerde direnen işçiler, yoksulluğa mahkum edilen emekliler, sömürülen köylüler, doğanın tarif edilmesine karşı duran çevreciler yaşadıkları sorunların esas kaynağının bu rejim olduğunu bilincindeler. O nedenle tek adam rejiminin iktidarını sürdürmek için girişilecek hiçbir hamlenin bu geniş halk kitlelerini ikna edemeyeceği açık. Oluşan bu mücadele bilincini bastırmak için baskı ve şiddetin dozu her geçen gün artıyor. O sebeple bugüne kadar saray rejiminin en başarılı olduğu insanları kutuplaştırma, düşmanlaştırma siyasetinden barış ve demokrasi beklentisi eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama farklı talepler etrafında mücadele edenlerin birleşik bir mücadele hattı örmesi, toplumsal barışın yeşermesi içinde fırsatlar doğuracaktır. İktidarın en korktuğu şey her geçen gün büyüyen ve toplumsal muhalefet dalgasını birleşerek bu karanlık rejime son vermesidir. Özgürlük, demokrasi ve barış toplumu bir arada tutan sac ayaklarıdır. Birinin olmadığı yerde diğeri yeşeremez, dengede duramaz.

    “ALEVİERİN DEMOKRATİK TALEPLERİ ELEKTRİK-SU İHTİYACINA İNDİRGENİYOR”

    Kürt sorunundan daha da köklü ve eski bir yerde duran Alevi sorunu ise Kürt meselesinin çözüm süreci içerisinde daha çok konuşuluyor. İktidarın yeni bir Alevi açılımı içinde olduğu ve Alevi meselesine dair bir rapor hazırladığı biliniyor. Bu süreci nasıl okuyorsunuz, bir çözüm umudu var mıdır? Aleviler/Alevi örgütleri bu sürece nasıl hazırlanmalı?

    Anadolu’da kadim bir  inanç olan Alevi Kızılbaş inancı felsefesiyle, kültür ve doğa insan evren eksenli  humanizmasıyla toplumsal  değişim ve dönüşüm aracı olan yapısıyla tarihte köklü izler bırakmasına rağmen bugün bu izler silinmeye, yok sayılmaya, asimilasyona baskı ve zulümle başkalaşmaya zorlanıyor. Tarihte görülmemiş zulüm ve katliamlarla yok edemediği bu köklü çınar, şimdide Ali Cengiz oyunlarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alınarak “kendi Alevisini” yaratmaya çalışılıyor. Toplum mühendisliği hayallerinden vazgeçmeyenler, gizli ajandaların da ki ırkçı, tekçi, emek düşmanı planlarını adım adım hayata geçirmek için Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini hiçe sayarak, demokratik talepleri elektrik-su ihtiyaçlarına indirgeyerek onları biat etmeye zorluyor. Böylelikle yıllardır demokratik Alevi mücadelesinde ortak taleplerine bilinçli kör sağır olanlar kendi Alevisini yaratıp Osmanlı Turancı hayalleri hayata geçirmeye çalışıyorlar.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı öncülüğünde, “Alevi İnanç Önderleri ve Cemevi Başkanları İstişare Toplantısı adı altında topluma barış ve kardeşlik mesajı verenler yıllardır Aleviler için nefret söylemi üretmekten geri kalmadılar. Bu alandaki örgütlülüğü bölmek adına siyasi Alevilik yapıyorlar şeklinde ayrımcı bir dil kullandılar.

    “ALEVİ İNKARI, KÜLTÜREL SOYKIRIM OLARAK DEVAM ETTİRİLİYOR”

    Sivas Katliamı zaman aşımına uğrayınca hayırlı olsun diyenler, Suriye’deki Alevi katliamını soykırıma dönüştüren etnik temizliği, Alevi kadınların tecavüzü ,kaçırılması dahi tüm insanlık dışı uygulamaları yapan Colani ve cihadist çetelere açık destekleri bilinirken, ağızlarından  Kerbela, Gazze’deki katliamlar, yıllardır zalimin yanında değil mazlumun yanında oldukları söylemleri düşmüyor. Kurdun kuzu postuna bürünmesi misali bu söylemler Alevi vicdanını kamuoyunu derinden yaralamaktadır.

    Anadolu dahil Balkanlardan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada hayat bulan Kızılbaş Alevi gerçekliği iç ve dış asimilasyon baskısına rağmen hala yaşıyor ve yaşatılmakta. Bir toplumun varoluşunu, sosyolojisini ve tarihini manipüle ederek ele almak, ağacın hem dışındaki hem de içindeki kurtçukların işidir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyeti devrolan Alevi inkarı geçen 100 yıllık devletin tek ulus yaratma siyaseti ve politikasıyla da gördük ki, çok büyük yaralara ve bedellere mal oldu. Bu süreç şimdilerde kültürel soykırım olarak devam ettirilmeye çalışılıyor.

    “TOPLUMSAL KÖKLERİMİZLE BULUŞURSAK BARIŞI DA YEŞERTEBİLİRİZ”

    Bu kültürel zenginliklerin üzerinde oturmamıza rağmen bu zihniyet bizleri çoraklaştırıyor fakirleştiriyor düşmanlaştırıyor. 72 millete bir nazarda bakan, farklı inançların, farklı kültürlerin bir arada kardeşçe yaşama umudu yer altı kaynakları gibi onu mücadeleyle beslenerek  ulu bir çınara dönüştürdü.Şimdi yapılmak istenen Kültür Bakanlığı bünyesinde cemevleri kurarak bu inancı ağacın kurdu olarak içeriden kemirmeye çalışmaktır. Bu da yetmeyecek inanç merkezi olan yerleri devletin tüm kaynaklarını arkasına alarak dev külliyeler yaparak Sünnileştirmeye çalışmaktır.

    Zorunlu din dersleri, ÇEDES uygulamalarıyla yetinmeyip, Munzur gözelerinde ki kutsal mekanlarımıza mescitler yaparak, içten ve dıştan kemirmeye devam ediyor kurtçuklar. Her ne kadar tarihte birçok badireler atlatarak günümüze gelen bu kadim ağaç yıkılmayacak kadar köklü ve güçlü olsa da ancak biz onu yaşattığımız zaman yeşerir, yeşertir. Bu değerlere sahip çıktığımız zaman o kurtçuklar hakikat içerisinde kaybolur. Bizler ancak birbirimizin Hızırı olmaya, dayanışmayla örgütlenmemize cansuyu olmaya, Alevice yaşamayı hayata geçirmek için yola çıkarsak  iç ve dış kurtçuklarla baş edebiliriz. Böylelikle bu çınarı toplumsal kökleriyle buluşturursak, ondan aldığı güçle demokrasiyi, barışı daha da yeşertebiliriz. Ancak ondan sonra kardeşleşmekten ,onurlu bir barıştan, eşit yurttaşlıktan, özgür bir gelecekten bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

    “ALEVİLERİN TARAFI BARIŞTAN VE DEMORKASİDEN YANADIR”

    Bu süreçte Aleviler yerini nasıl almalı?

    Egemenler defalarca kendi iktidarlarını pekiştirmek için gerek Alevileri gerek yükselen Kürt hareketine karşı, gerekse radikal İslam karşı aba altından sopa göstererek sisteme yedeklenmeye çalışmışlardır. Şimdide saray rejimi muhalefeti susturmak için CHP’yi Aleviler üzerinden dizayn etmeye, bölmeye çalışıyor. Alevilerin tarafı bellidir. Her zaman zalime karşı mazlumdan yanında  yer alan, inancın köklerini barıştan, demokrasiden, özgürlükten, kardeşlikten yana, Hünkar Hacı Bektaş’ı aslanlarla ceylanları kucağında taşıyan bir hümanizm mayası ile yoğurmustur. Yine bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı karanlığa karşı aydınlık, barıştan kardeşlikten, demokrasiden, emekten yana, birleşik bir mücadelenin yanında olacaktır.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Garip Dede Dergahı’nda ‘Barış’ temalı panel: Seçmen artık akıllandı; esasımız barıştır!-VİDEO

    Garip Dede Dergahı’nda ‘Barış’ temalı panel: Seçmen artık akıllandı; esasımız barıştır!-VİDEO

    PİRHA – Sahi Gündem Toplantıları’nın ikinci panelinde ‘Barış’ kavramına dair değerlendirmeler yapıldı. Konuşmalarda “Kürtleri en iyi anlayabilecek Alevilerdir. Kürtlerin hakkını savunacak Türklerin, Alevilerin sorunlarını koruyan Sünnilerin sayısını arttırmalıyız. Ancak böyle sorunları aşabiliriz” görüşleri paylaşıldı.

    ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından yeni süreç gündemli programlar da sürüyor. Sosyal Adalet Hareketi tarafından organize edilen Sahi Gündem Toplantıları’nın ikinci ayağında “Barış” başlığı ele alındı.

    Garip Dede Dergahı’nda yapılan panelin konuşmacıları arasında DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, Akademisyen Fatma Akdokur, CHP Ankara Milletvekili Okan Konuralp, DEM Parti Bitlis Milletvekili Hüseyin Olan yer aldı.

    Panelin moderatörlüğünü ise Şefik Ok üstlendi.

    “MAZLUMUN SAFINDA OLMAK TOPLUMSAL SORUMLULUĞUMUZDUR”

    ‘Sahi Gündem Toplantıları’ başlıklı dizi panelin ilk konuşmacısı DEM Parti Milletvekili Celal Fırat oldu. “Bu ülkenin en can alıcı sorunu Kürt sorunudur” diyen Fırat, şu konuşmayı yaptı:

    “Acılarımızı hafifleten, bizi bir arada tutan, empatidir. En karanlık dönemlerde bile dilimizin inceliğini bu topraklara aktarmaya çalıştık. Adalet, eşitliğin ve erdemli bir toplumun değeridir. Barışa ve kardeşliğe ihtiyacımız var. Aç kal, alçalma der Hz. Hüseyin. Eşitlik, herkes için geçerli olan adaletle mümkündür. Mazlumun safında olmak, tarihsel sorumluluğumuzdur. Gelin, bütün halklar olarak el ele verip yeryüzünü cennete dönüştürelim. Demokratik toplumun inşası için her birey birbirinin elinden tutmalı. Her farklılık korunmalıdır. Eşitliğin hakim olduğu bir toplum yaratırsak yaraları sarabiliriz.

    Tarih boyunca Aleviler çok acı yaşadı. Kürtleri en iyi anlayabilecek Alevilerdir. Devlet, laikliği yok saymaktadır. Biz çatışma değil barış istiyoruz, eşit yurttaşlık istiyoruz. Alevi toplumu bu ülkedeki her acıyı kendi acısı görüyor.

    Bu topraklarda aslan ile ceylanı buluşturmuş gelenekleri yaşatmalıyız. Aleviler, barışa dair söz kurmalıdır. Bizler için barış, sadece silahların susması değil, hakların korunmasıdır. Barışı toplumsallaştırmak zorundayız.

    Abdullah Öcalan’ın çağrısı tarihi öneme sahiptir. Barışa karşı çıkanlara sormak gerek; Alevilerin taleplerine karşı ne düşünüyorsunuz?

    Demokratik bir düzende herkes özgürce nefes alacaktır. O yüzden bizler, bu süreci Kürtler ile iktidar arasındaki bir süreç olarak görmüyoruz. Herkesi kapsayan bir anayasa gereklidir. Barış olsun, her inanç, her dil kendini özgürce ifade etsin, savaş olmasın.”

    “BARIŞ DİLİNE ULAŞMAK ÇOK DEĞERLİ”

    Panelistlerden Akademisyen Fatma Akdokur da Kürt sorununa dair değerlendirmelerini paylaştı. Doksanlı yıllarla birlikte Kürt sorununun batı illerinde daha görünür olduğunu söyleyen Akdokur, şu konuşmayı yaptı:

    “Bizler Berfo Anaya o barış günlerini yaşatamadık. 2015 sonrasında bedenleri çıplak halde gösterilen insankar gördük. Bu kadar kayıba rağmen yine de barış demek büyük bir fazilet. İnsanlar, düğünlerinde dahi Kürtçe şarkı çalamıyor. Sarı, kırmızı, yeşil renkler bile suç alameti olarak nitelendiriliyordu. Renkleri bile düşmanlaştıran bir düzeyden bugün barış diline ulaşmak çok kıymetlidir. Barışın esenliğini, adalet çerçevesinde bütün toplumda barışın yaygınlaşmasını umuyorum.”

    “BİRBİRİMİZİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ”

    CHP Ankara Milletvekili Okan Konuralp ise konuşmasına “Kürt sorununu, Kürtler kadar diğer toplumların da, Alevi sorununu, Alevi olmayanlar tarafından da konuşulup elimizi taşın altına koymak çok önemlidir” diyerek başladı. Konuralp, konuşmasında şunları aktardı:

    “Çözüm sürecinin bir yasal zeminde ilerlemesi gerektiğini geçmiş deneyimlerden gördük. Elbetteki bu süreçler, toplumun tamamının içine sinmeyebilir ama toplumun önemli bir kesiminin bu süreci önemsediği çok kıymetli. Düşünsenize, bundan 6 ay öncesine kadar ‘yan yana gelmezler’ dediklerimiz şimdi birbirini anlamaya çalışıyor. Ortak bir cumhuriyeti kurup kuramayacağımızı konuşmak dahi çok değerli. Barışı konuşup, birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Toplumun önemli bir kesiminin içine sindiğinde bu süreç, Nusaybin’deki bir insan 15 dakikada Kamışlo’da olabilecek. Bir anlamda sınırlarla bilinçlerimize nakşedilmiş öteki kavramı ortadan kalkacak. Buradan inşa ettiğimizde Alevilerin, Kürtlerin, işçilerin sorunları daha hızlı çözülebilecek. Barışı çok kıymetli ve değerli görüyorum. Alevilerin sorunlarını koruyan Sünnilerin sayısını arttırmalıyız. Ancak böyle sorunları aşabiliriz.”

    “BARIŞI YAPMAK ZORUNDAYIZ”

    Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan da “barışın topsullaştırılması gerekir” vurgusunda bulunarak, şunları dile getirdi:

    “Bu sorun, sadece siyasilere bırakılamaz. Bu sorunu topsullaştırmak gerekiyor. Sürecin artık başarıya ulaştırılması lazım. Kürt sorunu PKK ile başlamadı. Bu sorun, her ulus devletlerde olduğu gibi burada yaşandı. Eğer farklılıkları görmeyip ‘kardeşiz’ derseniz bir karşılığı yok. Dolayısıyla bu mesele geçmişten bu yana devam ediyordu ve artık çözmeliyiz. Kürt meselesinin çözülmemesi bunca acının, sorunun çözülmesine de engeldir. İnanılmaz bir eşitsizlik yaşıyoruz. Öncelikle eşitlenmemiz gerekiyor. Bunca acılar yaşadık ve artık bu sorunun çözülmesi gerekiyor.

    Peki ölenlerin hesabını kim verecek? Bu insanlar boşa mı öldü? Bizler Irak ve İran savaşında gördük; eşit yaşamın koşullarını inşa etmezsek yaşam olmaz, yaşatmazlar.

    Barışı yapmak zorundayız ama eşitlik temelinde birlikteliğimizi kurmalıyız. Yoksa birilerinin kölesi oluruz.

    Türkiyede seçmen akıllandı. Kaldı ki bizim esasımız barıştır. Hükümetin devam edip etmeyeceğine de halk karar verecektir. ‘Onlar Türkiye’yi bölmek istiyorlar’ deniliyor. Bizim ise barış gücümüz var. Birlik ve dayanışma içerisinde olmalıyız.”

    “HERŞEYE RAĞMEN BARIŞ İSTENİYOR”

    DEM Parti Bitlis Milletvekili Hüseyin Olan da barışı oluşturmanın şartlarının oluştuğunu belirterek konuşmasına başladı. Hüseyin Olan, “Sorunu yaratanlar Kürtler ya da Aleviler değil, mevcut sistemler oldu” diyerek şöyle devam etti:

    “Kendi aramızda eşitliği sağlayamazsak kardeşlik de gelişmez. Meseleyi et ve tırnağa getirip, tırnağı da daima kesersek kardeşlik olmaz. İnsanlar Amed’te Kürtçe konuştukları için para cezası ödemek zorunda kaldı. Bugün ise barışı konuşuyoruz. Beş evladını yitiren anne de, cezaevine düşen de barışı istiyor. Herşeye rağmen halen barış isteniyor.

    Ortadoğu alev çemberi içerisinde. Kürtler ise kendilerini korumanın arayışı içerisinde. Peki bugün İsrail mi Kürtler mi tehdit? Ancak Türkiye’nin bütün derdi Rojava’daki sistemdir. Ancak herşeye rağmen barışta ısrar ediliyor. Sorun, kapitalizmin inkarcı sorunudur. Önce eşitlik hukukunu sağlamalıyız. Sonrasında kardeşlik hukuku da gelişir. Demokratik bir ulusla birlikte insanların eşit yaşayabileceğine inanıyoruz.”

    Konuşmalar ardından panel, soru cevap formatıyla devam etti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Küçükbalaban: Kayyım politikası Türkiye’de barışın ve demokrasinin yolunu açmaz- VİDEO

    Küçükbalaban: Kayyım politikası Türkiye’de barışın ve demokrasinin yolunu açmaz- VİDEO

    PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban iktidarın kayyım politikalarını eleştirerek, “Ahmet Özer’in gözaltına alınması ve yerine kayyum atanmasını konuşurken; Kürt illerindeki Batman, Mardin ve Halfeti belediye başkanlıklarına kayyumlar atandığını gördük. Bu aslında devletin Kürt meselesinde henüz güvenlikçi politikaları terk etmediğinin bir göstergesi” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Kürt meselesinin çözüm umudu ve sonrasında ardı ardına belediyelere atanan kayyımlara dair PİRHA’ya konuştu.

    “KÜRT MESELESİ ULUSLARARASI VE BÖLGESEL BİR MESELEYE DÖNÜŞTÜ”

    Türkiye’de Kürt meselesinin, kırk yıldır silahlı çatışmaların devam ettiği bir mesele olduğunu altını çizen Hüseyin Küçükbalaban, şunları söyledi:

    “Aslında son 8 yılda özellikle 24 Temmuz 2015’ten sonra da bildiğiniz gibi şiddeti artan ve coğrafi bölgesi de genişleyen bir çatışma süreci yaşanıyor. Bu Türkiye kamuoyundan aslında saklanan bir şey çünkü Irak’ın Kürdistan bölgesel yönetimi topraklarında, Rojava’da, Türkiye’nin sınırları içerisinde aslında şiddetli bir çatışma ve savaş devam ediyor. Bu sekiz yılda işin doğrusu tam da Kürt meselesinde bir çözüm arayışlarının olduğu 2013 ve 2015 sonrası gelişen bir savaş ve çatışma durumu oldu. Aslında Türkiye, kırk yıldır bu savaşın demokratik, barışçıl yollardan çözümü konusunda ısrarla süreçten uzak durdu. Meseleyi bir güvenlik sorunu olarak gördü, meseleyi bir terör sorunu olarak gördü ve geldiğimiz noktada aslında Kürt meselesi Türkiye’nin içerisinde çözülebilecekken, Türkiye’nin sınırları içerisinde hallolabilecek bir meseleyken şimdi uluslararası ve bölgesel bir meseleye dönüştü. Dolayısıyla Kürt meselesinde çözüm ya da çözümsüzlük noktasında aktör sayısı da arttı, Uluslararası güçler şu anda devrede. Suriye meselesinden sonra, Rojava gibi bir süreç yaşandı. Rojava ile Türkiye kendisine büyük bir tehdit olarak algıladığını ifade ediyor ve 2017 yılından bu yana da hem Suriye topraklarında hem de 2019’da sonra da Irak Bölgesel Kürt Yönetimi topraklarında asker bulundurmaya başladı.

    “SAVAŞ VE ÇATIŞMA SÜRECİNİN BELLİ BİR NOKTADA ÇÖZÜLMESİ GEREKİR”

    Türkiye’nin ekonomisini, Türkiye’nin toplumsal barışını, Türkiye’nin kültürel yapısını derinden etkileyen bu amansız savaş ve çatışma sürecinin belli bir noktada çözülmesi gerekir. Bunun böyle sürdürülme şansı yok. Dolayısıyla tam da kırk üç aydır Abdullah Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüşemediği bir ortamda Kürtlerin hem demokratik kurumları hem insan hakları örgütleri hem de sivil siyaset kurumlarının Abdullah Öcalan’ın üzerindeki tecritin kaldırılması noktasındaki talepleri devam ederken, 1 Ekim’de Meclis’in açılmasıyla birlikte, Devlet Bahçeli’nin DEM Parti grubuna gidip el uzatması ve tokalaşması üzerine gelişen ve sonraki günlerde de ‘Abdullah Öcalan gelsin Dem Parti grubuyla görüşsün’ açıklamasıyla süreç başka bir boyuta evrilmiş durumda oldu. Bütün kamuoyunda acaba devletin Kürt meselesinde bir çözüm yöntemi mi var? Ya da bir çözüm ajandası mı var diye düşünmeye başladı. Biz de İnsan Hakları kurumları olarak uzun yıllardır Kürt meselesinde barışçıl ve demokratik yolların denenmesi gerektiğini ifade eden örgütler olarak biz de tabii ki heyecanlandık ve bu durumu, bu gelişmeyi özellikle Kürt meselesi üzerinden kendisini konumlandırmış, milliyetçi bir partinin genel başkanının yapmış olduğu açıklamaları önemli ve değerli bulduk.”

    “KAYYUM, DEVLETİN KÜRT MESELESİNDE HENÜZ GÜVENLİKÇİ POLİTİKALARI TERK ETMEDİĞİNİN BİR GÖSTERGESİ”

    Toplum yeni bir süreç diye umut ederken, yaşananların kafa karışıklığına neden olduğunun vurgulayan Hüseyin Küçükbalaban, “Abdullah Öcalan’ın üzerindeki kırk üç aylık tecrit bir şekilde parti milletvekili Ömer Öcalan tarafından aile ziyareti kapsamında bir ziyaretin gerçekleşmiş olması bir önemli bir gelişme olarak görülürken geçtiğimiz hafta Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer görevden alındı. Ahmet Özer’in sabahın erken saatlerinde evinin baskın yapılıp gözaltına alınması ve başkanlık binasının baskın yapılması Ekim ayından beri başlayan Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı tarafından dillendirilen şeylerin acaba toplumda bir kandırmaca mı ya da bir yanıltma mı? gibi bir kafa karışıklığı ortaya çıkardı” dedi.

    Geldiğimiz noktada henüz Türkiye kamuoyu ve muhalefet partileri Ahmet Özer’in gözaltına alınması ve yerine kayyum atanmasını konuşurken Kürt illerindeki Batman, Mardin ve Halfeti belediye başkanlıklarına kayyumlar atanmasının devletin Kürt meselesinde henüz güvenlikçi politikaları terk etmediğinin bir göstergesi olduğunun altını çizen Küçükbalaban, “Yaratılan tartışmaların soyut söylemler dışında çok fazla somut güven verici adımların devletin ajandasında henüz olmadığını bir kanıtı. Her ne kadar Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmede Abdullah Öcalan Kürt meselesini, siyasi ve hukuki bir zeminde çözme konusunda irade sahibi olduğunu ve  sonrasında hem KCK’nin hem de PKK’nin silahlı kanadının Abdullah Öcalan’ın yürüteceği çözüm tartışmalarında, müzakere süreçlerinde onu dinleyeceklerine ilişkin beyanları olmasına rağmen devletin bu adımları atıyor olması, kayyum politikasında ısrar ediyor olması aslında devletin ajandasında kalıcı bir çözüm, bir barış sürecinin olmadığı yönünde kafa karışıklığı devam etti” diye konuştu.

    “KAYYIM POLİTİKASI TÜRKİYE’DE BARIŞIN VE DEMOKRASİNİN YOLUNU AÇMAZ”

    Kayyım politikalarının, Kürt meselesinde barışçıl ve demokratik yolları tıkadığını belirten Hüseyin Küçükbalaban, “İşin doğrusu bu adımların Kürt meselesinde barışçıl ve demokratik yolların tıkanması olarak değerlendiriyoruz. Siz belediye başkanlarının yerine kayyum atarken nasıl bir örgütün tasviyesini ve Türkiye sınırları içerisinde siyaset yapmasına müsaade edeceksiniz? Bunu anlamak zor. Çünkü dünyadaki bütün deneyimlerde görülen o ki eğer böyle bir çözüm süreci yaşanacaksa öncelikle demokratik kanalların açılması gerekir” şeklinde ifade etti.

    Kayyım uygulamalarının İçişleri Bakanı’nın bir tasarrufu olarak değerlendirmek istediklerini ifade eden Küçükbalaban, “Devlet aklı bütün olarak böyle düşünüyorsa geçmiş olsun artık, Türkiye’de uzun süredir yürütülen savaş ve çatışma politikası devam edecek demektir, Türkiye ekonomisinin tahrip olması demektir, Türkiye’de demokrasinin askıya alınması demektir, Türkiye’de emekçilerin daha az maaş alacağı anlamına gelir dolayısıyla bir bütün olarak Türkiye’nin hem uluslararası alanda hem de uluslararası düzeyde demokratik kurumlarının askıya alınması demektir. Bu aynı zamanda uluslararası bir tecrittir. Çünkü bu yol Türkiye’de barışın ve demokrasinin yolunu açmaz. Aksine tekrar hukukun üstünlüğünü yerle bir eder, kişi güvenliğini yok eder, basın özgürlüğünü yok eder” ifadelerine yer verdi.

    “AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİĞİ ŞARTINI DERHAL MECLİSE GETİRİLMELİ”

    İktidarın Avrupa Yerel Yönetimler Özerkliği Şartını Meclis’e getirmesi çağrısında bulunan Hüseyin Küçükbalaban, şunları söyledi:

    “Batman’da sabah saatlerinde insanlar belediyedeki işlerine gitmek isterken ya da meclis üyeleri belediyeye gelmek isterken bariyerlerle belediye binasının kapatıldığını görüyor. Mardin’de, Hakkari’de böyle bir durumu yaşandı ve buna tepki gösteren insanlara da şiddet dahil olmak üzere saldırı yapıldı, insanları gözaltına alındı. İşkence edildiği yönünde haberler yayılmaya başladı. Bu Türkiye’nin demokratik kamuoyu aslında bu sürece dur diyebilir. Bütün demokratik kurumlar, sivil toplum örgütleri, sendikalar, muhalefet partileri mutlaka İstanbul’dan başlamış olan aslında 1 Haziran’da Hakkari’de başlayan bu sürece dur diyebilir.

    Böyle bir politik yönelim varsa bu bütün belediyeleri, CHP’li belediyeler de dahil olmak üzere bütün süreçleri bütün belediye başkanlıklarını tehlikeye atan bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye 2016 yılında yapmış olduğu kanun hükmünde kararnamelerle, OHAL kararnamesiyle yapmış olduğu belediye kanunundaki düzenlemeye dayanarak bu uygulamaları yürürlüğe koyuyor. Şimdi Türkiye’nin yapması gereken derhal bu kayyum politikasından vazgeçmesi, Avrupa Yerel Yönetimler Özerkliği Şartını derhal meclise getirerek en azından yaratmış olduğu bu kaosun önüne geçmiş olması gerekir. Biz insan hakları savunucuları olarak kayyum politikasına karşı barış ve demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.”

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Mersin’de İHD Barış Nöbeti’nden seslendi: Barış için cezasızlıktan vazgeçilmeli -VİDEO

    Mersin’de İHD Barış Nöbeti’nden seslendi: Barış için cezasızlıktan vazgeçilmeli -VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şubesi’nin bu ayki Barış Nöbeti’nde 2023 yılındaki hak ihlalleri anlatıldı. İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, Türkiye toplumunun şu an içinde bulunduğu tüm krizlerin tek çözümü, toplumsal barışı tesis etmekten geçmektedir. Barış için cezasızlıktan vazgeçilmeli” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, her ayın ilk cuma gününde yaptıkları Barış Nöbeti’nde 2023 yılının değerlendirmesi yapıldı ve Mersin başta olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki toplumsal sorunlar konuşuldu.

    Barış Nöbeti’nde hak ihlallerine ilişkin yapılan basın açıklamasını İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci okudu.

    “KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ HAK İHLALLERİNİ DOĞURUYOR”

    Gazi İnci, tespit edilen hak ihlallerinin büyük bir kısmının Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden kaynaklandığına işaret etti.

    Kürtlere yönelik ağır hak ihlallerinin uzun yıllardan günümüze sistematik bir biçimde devam ettiğini söyleyen İnci, “Başta 90’lı yıllarda yaşananlar olmak üzere faili meçhul siyasi cinayetler ile gözaltında zorla kaybettirmeler, yaklaşık kırk yıldır süren çatışmalı ortamda yaşanan can kayıpları, gerek gözaltı birimlerinde gerekse gözaltı birimleri dışında uygulanan işkence ile kötü muamele uygulamaları ve mahpusların maruz bırakıldığı gayri insani fiiller gibi birçok ağır insan hakları ihlalleri sürekli ve sistematik bir şekilde devam etmektedir” dedi.

    ZAMANAŞIMI KARARLARINA DİKKAT ÇEKİLDİ

    Son yıllarda yargı makamları tarafından verilen zamanaşımı kararlarının cezasızlık pratiğinin en belirgin örneklerinden olduğunu belirten Gazi İnci, “Özelikle 90’lı yıllarda gerçekleşen ağır insan hakları ihlallerinin bir kısmı hakkında açılan Lice Katliamı Davası, Vartinis Davası, Sivas Madımak Davası, Musa Anter Davası gibi sembol dava dosyalarında dava konusu katliamların üzerinden 30 yıl geçmiş olması nedeniyle verilen düşme kararlarının insan hakları hukuku açısından hiçbir meşru yönü olmadığını belirtmek isteriz. Zira söz edilen davalarda görülen olaylar ve başkaca onlarca örnek durumlarda yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, belli bir sistematik içinde, belli bir grup tarafından yine belli bir gruba karşı işlenen suçlar olmaları nedeniyle uluslararası hukuk tarafından insanlığa karşı suçlar olarak tanımlanmaktadır” sözlerini kullandı.

    İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımının uygulanamayacağını evrensel hukuk kurallarıyla destekleyen İnci, bu kararların Türkiye’de toplumsal barışın inşa edilmesi yönündeki engellerden biri olduğunu vurguladı.

    İnci, “Türkiye toplumunun şu an içinde bulunduğu tüm krizlerin tek çözümü, toplumsal barışı tesis etmekten geçmektedir. Barış için cezasızlıktan vazgeçilsin” diyerek sözlerini noktaladı.

    Basın açıklamasının ardından savaş, barış, sağlık, kadın ve çocuk alanlarındaki hak ihlalleri konuşuldu.

    PİRHA/ MERSİN