Etiket: kürtler

  • Yazar Seyit Oktay, son kitabı Mervanileri anlattı-VİDEO

    Yazar Seyit Oktay, son kitabı Mervanileri anlattı-VİDEO

    PİRHA- Yazar Seyit Oktay, son kitabı Mervaniler’in yazım sürecini ve tarih-roman ilişkisini anlattı.  

    30 yıl cezaevinde kaldıktan sonra çıkan Yazar Seyit Oktay’ın Lil Yayınları’nda çıkan son kitabı Mervaniler’in tanıtımı Mersin’de yapıldı.

    Okuyucuların ilgi gösterdiği tanıtım etkinliğinde konuşan Seyit Oktay, tarih yazımının romanla buluşma hikayesini paylaştı.

    Söyleşinin ardından Yazar Seyit Oktay kitaplarını imzaladı.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Trump: Kürtlerin İran’a müdahil olmasını istemiyorum!

    Trump: Kürtlerin İran’a müdahil olmasını istemiyorum!

    PİRHA- ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik operasyonlar kapsamında Kürt güçlerinin çatışmalara dahil edilmemesi gerektiğini belirterek, İran’a olası kara harekâtı ve bölgedeki gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

    ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sonrası yaptığı açıklamada, Kürt güçlerinin çatışmalara katılmasını istemediğini söyledi. Trump, Florida’ya giderken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı.

    Bir gazetecinin, Kürtlerin İran’a girebileceğine ilişkin sorusu üzerine Trump, “Kürtlerle çok iyi ilişkilerimiz var ancak savaşı zaten karmaşık olan bir duruma sokmak istemiyoruz. Bu nedenle Kürtlerin oraya müdahil olmasını istemediğime karar verdim” dedi.

    Trump, İran’a yönelik saldırılar sonrası ülke haritasının değişip değişmeyeceğine ilişkin soruya ise, “Bunu kesin olarak söyleyemem ama muhtemelen hayır” yanıtını verdi.

    ABD Başkanı, Tahran yönetiminin Ortadoğu ülkelerine yönelik saldırıları nedeniyle özür dilediğini iddia ederek, “Bunu görünce şaşırdım ama bunu bizim ve dost Ortadoğu ülkeleri için bir zafer olarak kaydedebiliriz. Özür dilediler ve sonuçlarını göreceğiz. Bu büyük bir kayıp, tam bir teslimiyet” ifadelerini kullandı.

    Trump, ABD’nin olası kara operasyonuna ilişkin ise, “Bunun için güçlü bir gerekçe olmalı. Eğer böyle bir adım atarsak, çok büyük kayıplar verirler ve karada savaşamazlar” dedi.

    Trump, İran’daki bir sonraki lider seçimine müdahil olup olmayacağı sorusuna “Evet” yanıtını vererek, “Bunu her beş veya on yılda bir tekrarlamak istemiyoruz. Savaşa sürüklemeyecek bir lider seçmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.

    Öte yandan, Donald Trump, ABD’nin saldırıların ilk gününde İran’daki bir kız ilkokuluna müdahale edip etmediğine dair soruya, “Bunun İran tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyoruz, kullanılan mühimmat çok isabetsiz” yanıtını verdi.

    İran Devlet Televizyonu ise 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentinde Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na düzenlenen saldırıda yaklaşık 160 öğrenci ve öğretmenin hayatını kaybettiğini duyurmuştu.

    HABER MERKEZİ

  • Aysel Kılavuz Ana: Rojava’da insanlık suçu işleniyor!- VİDEO

    Aysel Kılavuz Ana: Rojava’da insanlık suçu işleniyor!- VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyesi Aysel Kılavuz Ana, Rojava’da Alevilere, Kürtlere ve ötekileştirilen halklara yönelik saldırıların bir insanlık suçu olduğunu belirterek, emperyalist güçlerin ve bölgesel aktörlerin bu katliamlarda belirleyici rol oynadığını söyledi.

    Suriye’de yaşanan katliamlara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyesi Aysel Kılavuz Ana; Alevilerden Kürtlere, kadınlardan çocuklara kadar geniş bir kesimin hedef alındığını belirterek, “Ortada bir halkın değil, insanlığın yok edilmesi var” dedi.

    “ROJAVA’DA YAŞANANLAR EMPERYALİST BİR PLANIN SONUCUDUR”

    Ana Aysel Kılavuz, Suriye’de özellikle Alevilere, Ezidilere ve Kürtlere yönelik saldırıların bilinçli ve sistematik olduğunu ifade ederek, bu sürecin emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiğini dile getirdi. ABD ve İngiltere başta olmak üzere küresel güçlerin samimi olmadığını söyleyen Kılavuz, bu aktörlerin bölgede barış değil kaos ürettiğini belirtti.

    “Suriye’de bir buçuk senedir Alevilere yönelik bir katliam var. Ezidilere, Kürtlere ve ötekileştirilen herkese karşı aynı zihniyet sürüyor. Bugün Rojava’da yaşananlar tesadüf değil, emperyalistlerin oyunudur. Colani gibi bir katili getirip meşrulaştırırsanız, el sıkışırsanız, sonuç katliam olur. Buna rağmen kimsenin sesi çıkmıyor. Bu sessizlik de suça ortaklıktır” diyen Kılavuz, Türkiye’nin de bu süreçte Kürt varlığını kabul etmeyen bir tutum sergilediğini ifade etti.

    Kürt halkının bölgede Alevileri ve diğer halkları koruduğunu vurgulayan Kılavuz, Kürt hareketinin hiçbir halka karşı katliam gerçekleştirmediğini, buna rağmen hedef haline getirildiğini söyledi.

    “BİRLİK OLMAZSAK BU KATLİAMLAR DURMAZ”

    Aleviler ve Kürtler başta olmak üzere ezilen halkların yeterince ortak bir duruş sergileyemediğine dikkat çeken Kılavuz, bunun büyük bir eksiklik olduğunu vurguladı. Özellikle Arap Alevilerin örgütlü bir tepki ortaya koyamamasının sonuçlarının ağır olduğunu dile getirerek, “Bu topraklarda Kürtler, Aleviler, kadınlar ulusal mücadelede yer aldı, emek verdi. Ama buna rağmen köyler boşaltıldı, insanlar tarımdan, hayvancılıktan koparıldı, açlığa mahkûm edildi. Aç bırakmak da bir savaş yöntemidir. Bugün çocuklar tankların altında kaldı, kadınlara tecavüz edildi, insanlar sürgün yollarında denizlerde boğuldu. Bu bir Kürt sorunu değil, bir Alevi sorunu değil, bu açıkça bir insanlık sorunudur” diye konuştu.

    Kadınların direnişte önemli bir rol üstlendiğini ancak bunun tek başına yeterli olmadığını dile getiren Aysel Kılavuz, halkların ve kurumların birlikte hareket etmesi gerektiğini belirterek, barışın ancak örgütlü halk iradesiyle mümkün olacağını söyledi.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Mersin’de sanatçılar Rojava için ses çıkardı: Barış istiyoruz!

    Mersin’de sanatçılar Rojava için ses çıkardı: Barış istiyoruz!

    PİRHA- Özgürlük için Sanat İnisiyatifi, HTŞ’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarına tepki göstererek; eşitlik, özgürlük ve barış taleplerini dillendirdi.

    Mersin’de Özgürlük için Sanat İnisiyatifi, Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarına ilişkin basın açıklaması yaptı. Sanatolia Kolektif Atölyeler bahçesinde yapılan açıklamaya çok sayıda sanatçı katıldı. Açıklamada “Rojava ve Barış tehdit altında” pankartı açılırken basın metnini Sanatolia üyesi Gülhan Bişeng ve Yazar Adil Okay ortaklaşa okudu.

    Açıklama öncesinde konuya ilişkin konuşan Yazar Adil Okay, egemenlerin çıkarı için yaşanan katliamlara ses çıkarmanın vicdani ve ahlaki bir görev olduğunu söyleyerek, “Nasıl ki yıllar önce IŞİD çetelerinin Ezidilere yönelik katliam ve soykırımına karşı ses çıkarıp ‘hepimiz Ezidiyiz’ dediysek, nasıl ki İsrail’in Filistin halkına uyguladığı soykırım karşısında ‘hepimiz Filistinliyiz’ dediysek, nasıl ki IŞİD artığı HTŞ’nin Suriye’de iktidar olmasının ardından Alevilere yönelik katliamlara karşı ‘hepimiz Aleviyiz’ dediysek, bugün de Suriye’nin asli unsurlarından biri olan Kürt halkına yönelik saldırılara karşı ses çıkarmak için bir araya geldik ve ‘hepimiz Kürt’üz’ diyoruz” diye konuştu.

    “SURİYE’DEKİ ATEŞ HEPİMİZİ YAKACAK”

    Ardından yapılan açıklamada Kuzey ve Doğu Suriye saldırılarına dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi: “Seyredip susmamızı bekliyorlar, hep olduğu gibi. Susalım, sınırımızda insanları doğrayarak var olan çetelerin düzen kurması için verilen tavizlere susalım. Kadınları kafeslere kapatacak zihinlerin her şeyi yakıp yok ederek düzeni sağlayacağına inanarak susalım. Kendilerinden olmayanları yok sayan tekçi kafaların Kürtleri, Alevileri ve nicelerini yok etme arzularına Ortadoğu’da düzen kurulacak diyerek susalım. Sadece Halep’e Rojava’ya değil Türkiye’nin de başına bir bela gibi çöken çetelere siyaset böyle diyerek susalım. Birileri hayatta kalmak için direnirken ve sürekli ölürken biz sadece düşmanlığı derinleştiren habercileri dinleyerek susalım.

    Ortadoğu’da harlanan ateşin kendi çatılarımıza hızla sıçrayacağını hiç düşünmeyelim. Barış diye bağıranları gerçekçi bulmayalım ve her yerde savaş diyenleri rasyonel ilan edelim. Hiçbir şeye cüret etmeyelim. İstedikleri bu, sesimizi yükseltmeyelim. Sonra o korkunç adamlar tekbirlerle sokaklarımıza girdiklerinde, yıllardır yaptıkları ölüm provasını hatırlayıp ahlanmayalım. Bütün kaderler birbirine bağlı, orada yanan ateş hepimizi yakacak, güçlü bir şekilde hayır demediğimizi hatırlayacağız, her şey bittikten sonra. Her şey yıkılmadan, başkaları için harlanan ateş hepimizi yakmadan, umut ve hayat tükenmeden bir kez daha haykırıyoruz: eşitlik, özgürlük, barış!”

    PİRHA/ MERSİN

     

  • Zeynel Kete: Suriye’de Kürtler ve Aleviler varlık savaşı veriyor!- VİDEO

    Zeynel Kete: Suriye’de Kürtler ve Aleviler varlık savaşı veriyor!- VİDEO

    PİRHA- “Suriye’de bugün Aleviler ve Kürtler, varlık-yokluk çizgisinde yaşam mücadelesi veriyor” diyen DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, yaşanan krizin halkların iradesine dayanmayan ulus-devlet anlayışından kaynaklandığını söyledi.

    Suriye’de son dönemde derinleşen çatışmalar, özellikle Aleviler ve Kürtler açısından ciddi bir güvenlik ve varlık sorununu yeniden gündeme taşıdı. Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılarla başlayan çatışmalar tüm bölgeye yayılırken, Alevi yerleşimlerinde de kaygılar artıyor. Bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahaleleriyle şekillenen savaş ortamı, halkların birlikte yaşam umudunu zorlarken, çok kimlikli toplumsal yapı ağır bir baskı altında bulunuyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de yaşanan süreci ve Orta Doğu’daki ulus-devlet krizini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “SAVAŞ MEZHEPÇİ VE HEGEMONİK PROJELERLE DERİNLEŞTİ”

    Zeynel Kete, Suriye’de yaşananların yüz yıllık ulus-devlet anlayışının iflasını gözler önüne serdiğini belirterek, Orta Doğu’daki devlet yapılarının halkların iradesiyle değil, Batılı hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiğini ifade etti. Kete,
    “Suriye’de yaşananları, yüz yıllık ulus-devlet anlayışının kanlı bir özeti olarak değerlendirmek gerekir. Orta Doğu’daki ulus-devletlerin isminde ‘ulus’ var ama bu devletler halkların demokrasi mücadelesiyle, kendi öz güçlerine dayanarak kurulmuş yapılar değildir. Bunlar Batı’dan Doğu’ya ihraç edilmiş, ithal ulus-devletlerdir. Bugün Suriye’de çöken de tam olarak bu anlayıştır. 2011 sonrası Suriye’de Alevi iktidarına karşı Emevi-Sünni İslam anlayışı üzerinden bir savaş kurgulandı. Türkiye’nin neo-Osmanlıcı politikaları, İran’ın Şii hilali hedefi ve İsrail’in rejim değişikliği beklentisi bu sürecin parçalarıdır. Bu sadece Esad rejimine karşı bir mücadele değildi; aynı zamanda Alevi varlığına yönelik açık bir tehdit oluşturdu. Bugün Aleviler, Suriye’de ciddi bir güvensizlik ve yok sayılma riskiyle karşı karşıyadır” dedi.

    “ROJAVA’DAKİ MODEL HEGEMONİK GÜÇLERİ RAHATSIZ EDİYOR”

    Rojava’da ortaya çıkan demokratik toplum modelinin Orta Doğu açısından tarihsel bir anlam taşıdığını belirten Zeynel Kete, bu deneyimin hegemonik güçleri rahatsız ettiğini söyledi. Kürtlerin Orta Doğu’nun temel dinamiklerinden biri olduğunu kaydeden Kete, “Rojava’da halkların kendi öz gücüne dayanarak, rıza temelinde geliştirdiği bir demokratik toplum modeli ortaya çıktı. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Aleviler ve diğer tüm kimlikler bu model içinde kendini ifade edebildi. Bu, dünyada komünal değerlerin neredeyse yok edildiği bir dönemde son derece kıymetli bir deneyimdir. Orta Doğu’da böyle bir modelin görünür hale gelmesi, elbette hegemonik güçlerin çıkarına değildir. Kürt halk gerçekliği Orta Doğu’nun en temel dinamiklerinden biridir. Kürtler, Aleviler, Dürziler ve Süryaniler tarihsel olarak demokratik toplumun ve komünal yaşamın taşıyıcılarıdır. Ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın bu halklar kendi öz güçleriyle var olma iradesinden vazgeçmeyecektir” diye konuştu.

    “KAOS POLİTİKALARI BİLİNÇLİ OLARAK DERİNLEŞTİRİLİYOR”

    Kete, kaos ve savaş politikalarının bilinçli olarak derinleştirildiğini söyleyerek bunun hem bölgesel yeniden dizayn projelerine hem de iç siyasette otoriterleşmeye hizmet ettiğini dile getirdi. Kete, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

    “IŞİD’in bölgede gerçekleştirdiği katliamlar ve Türkiye’nin destek verdiği birçok silahlı grubun çatışmalara dâhil olması son derece düşündürücüdür. Kısa süre önce IŞİD’in saldırısı sonucu üç polisimizin hayatını kaybetmesi bunun somut örneğidir. Kendilerine rahmet diliyorum. Buna rağmen bu tür yapılara verilen destek devam ediyorsa, bu güçlerin uluslararası, NATO bağlantılı ve çeşitli küresel paramiliter ağlar tarafından örgütlendiği gerçeğiyle yüzleşmek gerekir. Bu yapıların kontrol edilememesinin nedeni de sıradan örgütler olmamalarıdır.

    Türkiye’de barış ve demokratik toplum perspektifinin tartışıldığı bir dönemde, kaosun ve krizin derinleştirilmesi; içeride otoriterleşmeyi, dışarıda ise “dış tehdit” söylemiyle toplumun denetim altına alınmasını amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda yaşanan çok yönlü krizi görünmez kılma ya da buradan bir çıkış üretme çabasıdır.”

    “KADIN ÖZGÜRLÜKÇÜ PARADİGMA HEDEFTE”

    “Barış ve demokratik toplum perspektifinin konuşulması gereken bir dönemde, kaos ve kriz sürekli diri tutuluyor. Dış tehdit söylemleriyle toplum denetim altına alınmak isteniyor. Bu sadece Suriye için değil, bölgedeki tüm halklar için geçerli bir durumdur” değerlendirmesini yapan Kete, kadın özgürlükçü paradigmanın Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu da vurgulayarak, “Jin, jiyan, azadî bu coğrafyanın hakikatidir. Kadın özgürlükçü paradigma ile barış ve demokratik toplum anlayışı, Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal meşruiyete sahiptir. Bu paradigmanın halklar tarafından içselleştirilmesini engellemeye dönük uluslararası bir projenin yürütüldüğünü söylemek mümkündür. Bu süreci bu çerçevede değerlendiriyorum” diye konuştu.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

     

  • Mersin’de Halep’te Kürtlere yönelik saldırılara karşı kitlesel yürüyüş- VİDEO

    Mersin’de Halep’te Kürtlere yönelik saldırılara karşı kitlesel yürüyüş- VİDEO

    PİRHA- Mersin Demokratik Kurumlar Platformu, Suriye Geçici Hükümetinin Halep’te Kürtlere dönük saldırılarına karşı kitlesel bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüşte Halep’e dönük saldırıların boşa çıkarılacağı vurgulanırken, uluslararası kamuoyuna sessizliği bozma çağrısı yapıldı.

    Mersin Demokratik Kurumlar Platformu, Suriye Geçici Hükümetinin Halep’te Kürtlere dönük saldırılarına tepki göstermek amacıyla kitlesel yürüyüş düzenledi. Yürüyüşe Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) il ve ilçe yöneticileri, DEM Parti Mersin Milletvekilleri Perihan Koca ile Ali Bozan, Barış Anneleri, İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi, Özgürlük için Hukukçular Derneği ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Şevket Sümer Mahallesinde bulanan Barış Parkından DEM Parti Akdeniz ilçe binası önüne kadar yürüyen kitle sık sık “Rojava halkı yalnız değildir” sloganları attı.

    “ROJAVA’DA SALDIRILAR BOŞA ÇIKACAK”

    Yürüyüşün ardından ilçe binası önünde yapılan konuşmada ilk olarak söz alan DEM Parti İl Eş Başkanı Reşat Aşan, “Rojava nasıl devrimini gerçekleştirmişse, nasıl bütün Rojava halklarının, Suriye halklarının bir arada ortak bir yaşamı ortaya koyma iradesini ortaya koymuşsa, bir model ortaya koymuşsa bugün de o saldırılar boşa çıkacaktır” dedi.

    DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca ise Rojava devrimin bir kadın devrimi olduğunun altını çizerek, “Rojava teslim alınamaz dedik. Ve işte bugün Halep’te kardeşlerimiz bedenlerini feda ederek Kürk devrimine, onurlu Rojava devrimine bir kez daha yol açıyorlar. Alevilerin, Dürzilerin, Hristiyanların ve şimdi Kürtlerin katliamına karşı Kürt halkı bir kez daha devrimin meşalesini yakıyor. Bir kez daha devrime öncülük yapıyor. Biz de buradan Rojava’da direnenlerle kader birliğimizi büyütmeye devam edeceğiz” sözlerini kullandı.

    TÜRK MEDYASINA ELEŞTİRİ

    Bugün Kürtlerin yaşadığı bölgedeki hastanelerin bombalanmasını, İsrail’in Gazze’ye dönük saldırılarına benzeten DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan ise, şunları söyledi:

    “Bugün dünyanın gözleri önünde HTŞ, IŞİD artıkları ve ÖSO, sivillerin bulunduğu hastaneleri bombalıyor. Ama uluslararası kamuoyunun unuttuğu bir şey var; Bugün eğer Suriye’de, Ortadoğu’da IŞİD yok ise bunu Kürtlere borçlusunuz. Buradan bir çift sözümüz de Türk medyasına. Tam 5 gündür tüm medya bir olmuş, tek ağızdan konuşuyorlar. Halep’te Kürtlere yönelik katliamı meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Halep’te Kürtlerin katledilmesini izliyorlar ve seyrediyorlar. Ancak Kürt halkı bugün Halep’teki Kürt katliamına sessiz kalanları, izleyenleri asla unutmayacak.”

    Son olarak konuşan Barış Annesi Emine Eren, Suriye’deki katliamları kınadıklarını ve saldırıların derhal sonlandırılması çağrısında bulundu.

    PİRHA/ MERSİN

  • Mersin’de Halep’teki saldırılar protesto edildi- VİDEO

    Mersin’de Halep’teki saldırılar protesto edildi- VİDEO

    PİRHA- Mersin Demokratik Kurumlar Platformu’nun Suriye’deki saldırılara ilişkin yaptığı basın açıklamasında “Bugün Halep’te yaşananlar durdurulmazsa, yarın çok daha büyük yıkımların ve geri dönülmez kırılmaların önü açılacaktır” denildi.

    Mersin Demokratik Kurumlar Platformu, Halep’te Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerine yönelik HTŞ saldırılarına ilişkin Özgür Çocuk Parkında basin açıklaması yaptı. Açıklamaya DEM Parti Mersin Milletvekilleri Perihan Koca ile Ali Bozan, Barış Anneleri, İnsan Hakları Derneği ve çok sayıda kurum temsilcisi katıldı. “Rojava vicdandır, direniştir, özgürlüktür teslim alınamaz” yazılı pankartın açıldığı eylemde “Rojava halkı yalnız değildir” sloganları atıldı. Basın metnini platform adına DEM Parti Mersin İl Eş Başkanı Bedriye Kuş okudu.

    PERİHAN KOCA: SOYKIRIM POLİTİKALARINI KABUL ETMİYORUZ

    Burada ilk olarak konuşan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Perihan Koca, Halep’te Kürt ve Süryani mahallelerinde sivil halkı hedef alan saldırıların sürdüğüne dikkat çekerek, söz konusu saldırıların bugüne özgü ya da münferit olmadığını söyledi. Geçmişten bu yana süregelen bir saldırı hattının devamı olduğunu vurgulayan Perihan Koca, “Geçtiğimiz yıl 8 Aralık 2024 tarihleri itibarıyla Suriye’de oluşan yeni inşa süreciyle beraber, HTŞ’nin, yani IŞİD artığı olan cihatçı çetelerin Alevi halkına yönelik katliamlarla, Dürzi halkına yönelik katliamlarla, Hristiyan halkına yönelik katliamlarla devam ettirdiği kıyım pratiği bugün Kürt halkıyla devam ediyor. Bizler bugün buradan bir kez daha ifade ediyoruz: Bu saldırıları kabul etmiyoruz. Suriye halklarına kandan, katliamdan, savaştan, soykırım politikalarından başka bir şey vadetmeyen bu kaosu kabul etmiyoruz” dedi.

    “SÜREÇ SABOTE EDİLMEK İSTENDİ”

    Ardından basın açıklamasını okuyan Bedriye Kuş, saldırıların tam da Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ordusuyla siyasi çözüm arayışlarının tartışıldığı bir süreçte gerçekleşmesinin manidar olduğuna değindi. Bu durumun, çözüm ihtimalinin sabote etmeyi amaçladığını belirten Kuş, “Kürtleri hedef alan bu saldırılar yalnızca bugünü değil, Suriye’nin geleceğine dair olası siyasi uzlaşma zeminlerini de dinamitlemektedir. Bu saldırıların aynı zamanda Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Toplum sürecini olumsuz etkileyeceği açıktır. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik bu saldırılar, daha önce Süveyda’da Dürzilere, Alevi yerleşimlerine yönelik gerçekleştirilen saldırıların devamı niteliğindedir. Bu saldırılar, Suriye’nin çok kimlikli ve çok inançlı toplumsal dokusunu hedef alan, halkları birbirine düşmanlaştırmayı amaçlayan karanlık bir aklın ürünüdür” dedi.

    “KÜRDE ÖLÜM VARKEN BARIŞ OLMAZ”

    Son olarak söz alan DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, hükümeti eleştirerek şunları söyledi: “Ankara’da oturup Suriye için ‘Suriye’nin toprak bütünlüğü’ diyenlere, Suriye için ‘tek millet, tek devlet, tek ordu’ diyenlere sesleniyoruz. Daha üç gün önce sizin şahitliğinizde Paris’te yapılan görüşmelerde Suriye’nin güneyi İsrail’e teslim edildi. İsrail’e söyleyecek sözünüz yok mu? İsrail’e Suriye’nin güneyi teslim edilirken Suriye’nin toprak bütünlüğü bozulmuyor mu? Halep’te Kürt’e ölüm varken Mersin’deki, Van’daki, İstanbul’daki, Amed’deki Kürt’le kardeşlik olur mu? Artık bir karar verin. Kürtler gerçekten sizin kardeşiniz mi? Yoksa Kürtlere saldıranlar, kazanımlarına saldıranlar, Kürtleri katledenler IŞİD artığı çeteler olsa dahi onları mı destekleyeceksiniz? Barış diyen, kardeşlik diyen, çözüm diyen Kürtleri mi istiyorsunuz, yoksa IŞİD artığı çeteleri mi istiyorsunuz? Bizler Kürtler ve dostları olarak Halep’te Kürtlere yönelik saldırılar durduruluncaya kadar sokakta olacağız, alanda olacağız. Halep’te yaşayan Kürtleri yalnız bırakmayacağız, yalnız bırakmayalım.”
    Açıklama, sloganlarla sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Yücel Zülfikar: Gerçek barış, Kürtlerin kendi gücüyle gelecek- VİDEO

    Yücel Zülfikar: Gerçek barış, Kürtlerin kendi gücüyle gelecek- VİDEO

    PİRHA- Kürt aydını Yücel Zülfikar, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin bir çözüm mutabakatı olduğunu, gerçek barışın ise Kürt halkının statü kazanması ve toplumsal hesaplaşma ile mümkün olabileceğini vurguladı.

    Türkiye’de barış ve demokratik çözüm süreci hem siyasi hem toplumsal düzeyde yeniden tartışılıyor. Kürt sorununda onca yıl süren çatışmanın ardından gündeme gelen çözüm arayışlarının kalıcılığı, iç ve dış aktörlerin tutumları kadar, halkların siyasi iradesi ve örgütlülüğüne de bağlı görülüyor. Bu çerçevede konuştuğumuz Kürt aydını Yücel Zülfikar, devlet ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen görüşmelerin bir “barış” değil, “zorunlu bir çözüm mutabakatı” olduğunu söyledi. Zülfikar, gerçek barışın ancak Kürt halkının statü kazanmasıyla ve toplumsal hesaplaşmayla mümkün olabileceğini vurguladı.

    “KAPSAMLI BİR HESAPLAŞMA ŞART”

    Yücel Zülfikar’a göre, bugün kamuoyunda “barış süreci” olarak adlandırılan dönem, teknik olarak bir barış değil. Çatışmanın tarafları arasında yürüyen, koşulların zorladığı bir çözüm sürecinin söz konusu olduğuna dikkat çeken Zülfikar, “Şu anda bir süredir devam eden ilişkilere barış demek çok zor. Bu bir anlaşma, bir çözüm süreci, bir mutabakat. Barış farklı bir şey. Çünkü barış, Kürdistan barışıdır. Kürdistan barışı sadece kendisiyle ilgili değildir; Ortadoğu’yu ilgilendiren bir barıştır. Taraflar 40 yıl savaşmış. Artık başka bir alternatif kalmamış. Sürece bu nedenle girilmiş” diye konuştu.

    Zülfikar, barışın yalnızca çatışmasızlık hali değil, kapsamlı bir hesaplaşma ve yeniden inşa süreci olduğunu kaydederek, “Barış dediğin, sadece silahların susması değil. Karşılıklı olarak zararların tazmin edildiği, tutukluların bırakıldığı, cezalara dair adil bir yaklaşımın olduğu bir süreci kapsar. Bunun için iki şey şart: Birincisi, uluslararası gözlemcilerin süreci izlemesi. Bu süreçte Birleşmiş Milletler veya Avrupa Birliği’nden bir heyetin kesinlikle bu anlaşmalarda, işin organizasyonunda bulunması gerekiyordu. İkincisi, tarafların birbirine verdiği zararları, haksızlıkları araştıracak bir adalet kurulu. Bunlar olmadan barış olmaz” dedi.

    “SİYASAL İSLAM, ULUSLAŞMANIN DÜŞMANIDIR”

    Yücel Zülfikar, bugünkü iktidarın temsil ettiği siyasal İslam çizgisi, Kürt halkının uluslaşma talebiyle temelden çeliştiğini, bu nedenle barış ihtimalinin ideolojik olarak sınırlı kaldığını söyledi.

    “KÜRTLER STATÜ KAZANACAK VE BARIŞ GELECEK”

    Zülfikar, Türkiye’deki mevcut hukuki ve anayasal düzenin Kürt halkına güvence sağlamadığını belirtti. Bu nedenle çözümün, devletin lütfu değil, Kürt halkının örgütlü gücüyle şekilleneceğini vurgulayarak, “Şimdiye kadar hep anayasal güvence istedik. Ama ne anayasa güvencesi var ne hukuk güvencesi. Bu ülkede böyle bir şey yok, belki yıllarca da olmayacak. O yüzden Kürt halkı kendi kurumlarını kurmak, kendi gücünü yaratmak zorunda. Kürt hareketi de bu güce sahip. Umutsuz değiliz. Çünkü bu barış değil belki ama insanlar ölmüyor. Bu bile çok kıymetli” dedi.

    Tüm zorluklara, baskılara ve ideolojik farklılıklara rağmen Kürt halkının statü kazanacağına ve gerçek barışın geleceğine inandığını vurgulayan Zülfikar, “Bu baskılarla barış gecikebilir ama engellenemez. Kürt halkı statü kazanacak. Bu barış mutlaka gelecek. Ama bu süreç devletle yapılan bir anlaşmayla değil, Kürt halkının kendi dinamikleriyle, örgütlülüğüyle olacak. Biz artık çok şey öğrendik. Ve o barış, gerçek bir dönüşümle birlikte gelecek” ifadelerini kullandı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, ‘Horasan’ın devamı-bütünü’ olarak tanımladığı Afganistan’da Kızılbaşların tüm baskılara rağmen yolu sürdürmeye yönelik tarihsel hafızasının kendisini koruduğunu söyledi. Tek yaşam şansları olan ‘Kızılbaş olmama’ şartına karşı Afganistan’daki Kızılbaşların hala direndiğini kaydeden Harmancı, mevcut durumu Afganistan Kızılbaşlarının, “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimizle bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız. Gittikçe unutuyoruz” cümleleriyle aktardı.

    2017 yılından bu yana İran ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı ‘Horasan’ın devamı/bütünü’ olarak ifade ettiği Afganistan oldu.

    Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Alevilerin inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın ‘benzerlikler’ ile ‘farklılıklar’ taşıdığını gördüğünü belirten Harmancı, Afganistan Kızılbaşlarının Taliban baskılarına rağmen yolu sürdürmekte ısrar kıldığını kaydetti.

    Yine bununla birlikte Aleviler için tarihsel toplumsal ve inançsal yönden güçlü yaşam alanlarına resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma ve dönüştürme girişimlerinin bir gömleğini de Afganistan’daki Kızılbaşlara giydirme çabasına (Afganistan’da sadece Türkmen Kızılbaşlar olduğu ve onların da Şia kökenli olduğu tezi) da bir cevap olan Hasan Harmancı bölgede özellikle Özbek ve Kürt Kızılbaşların varlığına işaret etti.

    Afganistan’daki Kızılbaşların cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ziyaretlerinin Talibam kuşatması altında olduğunu kaydeden Harmancı, Kızılbaşların buna rağmen ziyaretlerini terk etmediğini söyledi.

    Afganistan Kızılbaşlarının Çarşamba günü ibadet ettiğine işaret eden Hasan Harmancı, “Öyleyse Aleviler bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda,” Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı. Peki biz hangisiyiz?” sorusunu yöneltti.

    Afganistan Kızılbaşları için en önemli günün Newroz olduğu bilgisini paylaşan Harmancı, bu günün ise Hızır’ı karşılama olarak anlam bulduğunu elirterek,, “Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz” ifadelerini kullandı.

    Saha araştırmalarını daha öncede, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle tarif eden Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Afganistan’da bulunan Kızılbaşlara (Özbek ve Kürtler) dair temaslarını, izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.

    “AFGANİSTAN, HORASAN’IN BİR BÜTÜNÜ GİBİ”

    Türkiye İran sınırına yakın Yaresanları, sonrasında ise Özbekistan, Türkistan ve Afganistan sınırlarında olan Horasan’da alan çalışmaları yaptınız. Afganistan saha çalışması için Horasan’ın devamı yada bütünü diyebilir miyiz?

    Evet aslında Horasan’ın bir bütünü tabi ki. İran’dan sonra Afganistan önemli bir bölümdü parçaydı. Biraz zorlansam da Afganistan kısmını da bir kısmını tamamlayabildim. Çünkü Afganistan birbirini takip eden şehirlerden çok birbirini takip eden dağlar var. O dağların arkasına geçmek, doğal koşullara üzerinden atlamak ve aynı zamanda bir de toplum çok dağınık. Bu nedenle biraz zor oldu tamamına ulaşmak ama zaten tamamına ulaşmadım.

    Özellikle bu bölgede de Horasan’da Kürt Kızılbaşlarla çalışmaları yürüttüm. Burada da izini sürdüğümde rehberlerimle ancak Özbek olan Kızılbaşlara ulaşmış oldum. Ama Kürt Kızılbaşlar da var bölgede. Gelenekleri hemen hemen birbirine de yakın. Bölgede Özbek Kızılbaşları çalıştığını söyleyebilirim bu seferde.

    “SAVAŞ SÜRECİNDE İNANÇLARINI, SOSYAL YAPILARINI DÜŞÜNECEK DURUMDA DEĞİLLER”

    45 yıllık bir işgal ve Taliban sonrası Alevilerin durumu nedir? Ülke potansiyelinin kaçına sahipler? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar?

    Kendilerini Kızılbaş ifadesi kullanıyorlar. Kızılbaş olmaktan büyük bir onur duyuyorlar. Kendilerini saklamayı hiç istemiyorlar. Onların cumhuriyet dönemi dedikleri bir dönem var. Yani Taliban öncesi. Cumhuriyet döneminde birazcık daha özgürlüklere sahipler. Tabii 45 yıllık bir savaşın içinden geçiyorlar. Bu savaş sürecinde inançlarını, sosyal yapılarını düşünecek durumda değiller.

    Sürekli olarak dış güçlerle mücadele etmek ve aynı zamanda içeride de yine farklı kesimler, gruplarla bir çatışma ve iç savaş toplamı var. Bu nedenle Kızılbaşlar da orada kiminle yakın olacaklar, ne yapacaklar? Bu konu hep karıştı. Fakat cumhuriyet dönemini kendileri için parlak bir dönem olarak görüyorlar.

    Geri bir dönem olmakla beraber Taliban’ın yönetimi 3-4 kez işgal etmesi ve geri durması söz konusu. Bu süreçte Taliban şimdi ülkenin neredeyse bütünü ele geçirmiş ve Kızılbaşlara kesin ve net yasaklarla gitmiş durumda. Bölgede Kızılbaşlar doğal olarak şimdi çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Çünkü Taliban geldiğinde öncelikle dergâhlarına, cemhanelerine, tekkelerine saldırdı. İbadet yerlerine saldırdığı gibi ibadet günlerinde ev toplantılarına dahil olmak üzere haber aldığı an ki takip etti, izledi. Ona bile izin vermedi.

    “CEMLERİ BASILARAK TUTUKLANIYORLAR, TEK KOŞUL CEME KATILMAMAK!”

    Ve görüştüklerimin bazıları cem sırasında gözaltına alındıklarında tutuklandıklarını ve hiçbir gerekçe olmadan bir yıl, iki yıl, üç yıl gibi cezaevlerinde kaldıklarını, sonra da bir daha ceme katılmamak koşuluyla serbest bırakıldıklarını söylediler. Ama buna rağmen Kızılbaş topluluk bütün baskılarına, farklı irade koymalara ve sindirme çabasına rağmen geleneklerini yürütmeye, inançlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

    Aleviler günümüz Türkiye gibi demokrasiden, laiklikten dem vuran ülkelerde baskı altında iken Irak’ta Ezidiler daha yeni yaşam haklarına yaşam hakkına kavuşmuşken, Suriye’de yaşam hakkı mücadelesi verilirken İran’da da keza durum öyle. Hala tam bir tanınma yok.

    Ve Yaresan kesimi özellikle çok büyük çatışmalar ve her an soğuk savaş pozisyonundaymış gibi yaşıyorlar. Horasan bölgesi de öyle. Şiilik adı altında kendini gösteriyor. Ama öbür türlü Alevi gelenekleriyle ibadetlerini yapmaları mümkün değil ve Türkiye’de gerçekte öyle. Türkiye devlet olarak bunu yapıyorum gibi gösterdiği yerde bu sefer biz Avrupa’daki demokrasi anlayışıyla ve Avrupa’daki Alevilerle karşılaştırmak durumunda kalırız.

    Ve bu durumda Türkiye’nin de büyük eksiklerinin olduğunu görmüş oluruz ama Afganistan ve günümüzde de Suriye ölçü kabul etmeyecek kadar baskı altında bir toplumsal yaşam sürdürüyor.

    “KIZILBAŞ İSMİNİ KULLANMAK YASAK”

    Peki nasıl karşılandınız orada?

    Burada yaşadığım yerde Afgan olan insanlar vardı. Kendi alanımdan yola çıkarak bunlarla onların sosyal sorunları, mülteci olmaktan sorunları, kimliksiz olmaktan kaynaklı sorunları üzerine aslında çalışıyordum.

    Fakat bir yandan da benim asıl çalışma alanım olan Kızılbaşlarla ilgili. Afganistan’da Kızılbaşlara ulaşır mıyım diye bir yandan tabii onlarla bu görüşmeleri yapıyorum. Biraz cesaret oldu. Onlara yani güven vermekle ilgili. Oradaki Kızılbaşları da tanıdıklarını falan söylediler. Sonradan hakikaten çok sevdiğim, değer verdiğim insanlarla tanışmamı ve bana rehberlik etmelerini sağladılar.

    Onlarla biraz yolculuk yaptık. Benden önce de onlar hazırlık yaptılar. Hakikaten baskı altındalar. Gerçek anlamda baskı altındalar. Kızılbaş ismini kullanmak mümkün değil. Kızılbaşların bir araya geldiği düşüncesi olursa işler yine karışıyor. Bu kadar baskı altında. Rehberlerim önceden görüşme yaptıkları için onlarla böyle küçük küçük bir araya gelmeleri nasıl yapacağız diye konuştuk ve onlar da cesurlar.

    Benim de Kızılbaş, Alevi olduğumu tabii bilmiş olmaları, duymuş olmaları onların ilgilerini çekti. Türkiye’den gidiyor olmak başka bir ilgilerini çekti, Çünkü Türkiye onlar için mülteci olarak geldikleri göç verdikleri bir ülke konumunda. Yani bizim Almanya’mız gibi, Almanya nasıl biz göç ediyoruz, oraya nasıl özeniyoruz ve merak ediyoruz ve gidebilir miyiz diye koşullarımızı zorluyoruz yani. Onlar da buraya Türkiye’ye böyle bakıyorlar.

    Tabii onların da çok soruları oldu. Benim de çok sorularım oldu. Karşılıklı konuşmuş olduk. Onların da öğrenmek istedikleri, sormak istedikleri Türkiye’deki Alevilerle, Kızılbaşlarla ilgili hem de kendileri ile bilgileri karşılıklı böyle bir araya getirmiş olduk. Öyle bir yapı.

    KIZILBAŞ VE ZERDÜŞTİ MEZARLAR

    Sanal medya hesabınızdan Kızılbaşlara ait olduğu söylenen bir mezarlık görüntüsü paylaştınız? Bir yanında da bir mescit tarzında bir yapı vardı. Gerçekten böyle miydi? Bu mezarlıklarda Alevilere ait olduğunu düşündüğünüz simgeler vs. bulabildiniz mi?

    Ben bir alan çalışan biriyim. Kestirmeden gidemem. Toplumların da kendilerine ait gibi gösterdiği şeyin ana kaynağına doğru yolculuk yapmam lazım. Biri bu bize ait dediğinde tamam kabul diyerek bir yere koymam mümkün değil. Bu mezarlık bizim gezi yolumuz üzerindeydi, yani bizim ana yol üzerindeydi. Tamamen tesadüf oldu. Öncesinden gideriz, görürüz ve bakar İlgileniriz diye bir durum yoktu. Alevi ya da Kızılbaş mezarlığı diye söylemedikleri için benim rehberlerim de bunu bilmiyorlardı.

    Meraktan indik. Toprak evler vesaire var. Mezarlık kısmı ilgimi çekince ve üzerinde alemler var. Yani bizim bayrak dediğimiz, filama dediğimiz şeyler. Onları görünce o tarafa doğru gittik. Sonra tesadüfen biriyle karşılaştık. Ona çeşitli sorular sorduk. O da, “Burası Kızılbaşların mezarlığı aslında. Burası da Kızılbaş yerleşimi” dedi. Eski bir Alevi yerleşimi. Tabii daha fazla sormalar yapıyoruz. “Emin misiniz?” dedim. “Ben buraya 30-40 yıldır geldim. Bizden önce burada Kızılbaşlar vardı, Aleviler vardı. Benim büyüklerim de böyle söylüyorlar” cevabını verdi. Ben de evlerde simgeler arıyorum doğal olarak. “İleride bir tane cami var, yanında minaresi var” o kişi de  “Mescide mi diyorsun? Çok eski değil. Ama Kızılbaş ibadet yeri duruyor, fakat şimdi biz kullanıyoruz” cevabını verdi.

    Önce orayı ziyaret ettik. Gezip simge arıyorum bakıyorum falan. Tabii Taliban dönemi olduğu için yasağın da yasağı var. Örneğin Taliban döneminde müzik yasak, müzik aleti yasak. Bu durumda herhangi bir topluma ait bir işaret daha da yasak. Gittiler Budist tapınaklara ve Buda’nın ellerine saldırdılar biliyorsunuz.

    Bunun kapatılabileceği şeylerine bakıyorum. Hakikaten küçük böyle şeyler kalmış ama o da Alevilere ya da Kızılbaşlara doğrudan ait simgeler olarak karşılaşmadım. Sonra daha fazla konuştu da ben mezarlık sordum. Ben mezarlığı gördüğümde daha çok hani yerel bir mezarlık ve Zerdüşt bir mezarlık olarak baştan koymuştum. Çünkü tarz biraz uyuşuyor aslında.

    Zerdüştler de açıklanan bir mezarı yok ama yakın dönemlerde Zerdüştler yaklaşık 100 yıldır yerel topluluklara, İrani topluluklara uyarak mezar taşı koymaya ve mezar yapmaya başladılar. Normalde orada yakarlar, emikleri götürürler ve sırlarlar. Bu kadar. Böyle bakarlardı. Fakat modern dünyaya uyumla beraber bunu yapmışlar. Öyle düşündüm.

    MEZAR TAŞINDA ANA FATMA’NIN ELLERİ 

    Doğal olarak kullandıkları toprak yapısı da bölgeye uygun toprak yapısı olunca gidip baktığımda ve Kızılbaş mezarlığı deyince “Emin misiniz?” diye soruyorum. “Evet, evet. Bunlar Kızılbaş mezarlığı.” Ve üzerinde simgeler arıyorum. Tabii bir âlem gördüm. Âlem başlıkları gördüm. Ve yanında da Fatma Ana’nın eli olarak beşli iki tane eller görmeye başladım. Sonra mezarların üzerine kadınlar olmak üzere özellikle bileziklerini atmışlar.

    Onları görmeye başladım. Kimi bez bağlamış, onları görmeye başladım. Farklı bir benzer bir yapı var. Bu kadarla kaldım aslında. Tabii bütününe baktım. Bazı mezartaşlarını okumaya çalıştık. Farsça olanlar, Afganca olanlar var. Bunların üzerine konuştuk. Biraz birkaç şey daha soralım dedik. Daha fazla soramadık ama yerel kaynağımız bizim buranın Kızılbaş mezarlığı olarak ifade edince bu böyle de kaldı.

    Çünkü önceden bir çalışma yapmam olmadı. Sonrasında bu mezar tipini başka yerlerde de gördüm. Belh şehri Kızılbaşlıların yerleşim alanına yakın ve aynı zamanda Hızır makamının olduğu bir yer. Mevlana’nın da makamının orada da olduğu bir yer. Ali olarak yani Hazreti Ali demiyorlar.

    Mevlam Ali olarak ifade ettikleri Mezar-ı Şerif bölgesinin eski adını belki. Bu da orada olunca buna kani oldum. Kızılbaşların da böyle bir şehirde bu tarz mezarları kullanabileceğine dair. Yedi basamak sistemi Zerdüştlükte çok önemlidir öbür dünyaya gidiş için. O mezarların tarzında dörtlü, yedili diye görünce yani ortak bir kullanım. Çünkü bölge halkı hem Zerdüşt hem Kızılbaş.

    “ALEVİLİKTEKİ ORTAK SİMGELER VE UYGULAMALARI GÖRDÜM”

    Ve bu ikisini de birinden ayırıyoruz ama yerel halk açısından bunu ayıramayız. Hani Ezidilerle, Zerdüştler, Ezidilerle, Kızılbaşlar, Ezidilerle işte Müslümanlar ondan sonra Hristiyanlar nasıl bir arada yaşıyorsa orada da yaşama olasılığı olduğu için bu mezarların orada da yaygın olduğunu gördüm.

    Ve yakın döneme kadar da ziyaret edildiğini, adaklar adandığını, çocuk olması için çeşitli ip bağlamalar, bez bağlamalar olduğunu gördüm. Aynı zamanda bir araya gelip işte gülbanglar ya da onların deyimiyle dualar okumak ve mezarları sulamalar gerçekleştiğini ve aynı zamanda Alevi geleneğinde mezar ziyareti ya da ziyaretgâhın biçimiyle ortak simgeleri ve uygulamaları görünce bunun da Kızılbaşlara yakın bir uygulama olduğuna kanaat getirdim. Çünkü orada Müslümanlar bunu yapmıyorlar ve bu tür şeylerin tamamen karşısında davranış sergiliyorlar.

    Ve doğal olarak yerel etnik topluluklar, inançsal topluluklara ait mezarlar olduğu belli oluyordu.

    “TALİBAN, ELLERİNDEKİ BÜTÜN VERİLERİ YAKARAK YOK ETMİŞ”

    Alevi olduklarına veya ritüellerine dair ellerinde herhangi bir veri, kaynak var mı? Horasan’daki genel durum Afganistan’da da kendisini gösteriyor mu?

    Nasıl Türkiye’de 12 Eylül’de evlerde kitap arayıp herhangi bir broşür varsa onu alıp, kaset varsa onlara dahi el koyuluyorsa aynı durumu Taliban onu orada gerçekleştirmiş. Evlere girmiş, tek tek evleri taramış.

    Zaten bölge halkı birbirlerine karşı düşmanlaştırıldığı için Kızılbaş Alevi aşiretler olarak geçen ya da farklı etnik aşiretler geçen her yere doğrudan Taliban saldırıyor ve defalarca bunu yapıyor. Onların elindeki her şeyi ele geçirmiş yakmış, yok etmiş, paramparça etmiş, dağıtmış. Bu nedenle yaklaşık bir 10-15 yıldır ellerinde hiçbir veri yok. Bir araya gelip de erken yürütmek, cem yapmakta zorlandıkları için kendilerine ait verileri bulmakta bile zorlanıyorlar.

    KİMLİKLERİNDE KIZILBAŞ OLDUKLARI YAZIYOR

    Ancak ezberledikleri şiir, nefeslerin birkaç yerde kayıtlı olduklarını söylüyorlar. Dedelerin elinde bunların zor bela da olsa kayıtlarının olduğunu söylediklerini biliyorum. Ama istediğimde ise bunları bana veremediler. Fakat çok ilginçtir. Afganistan Cumhuriyet döneminden kaldığı halde sonrasında da devam eden bir şey var. Kimliklerde Kızılbaş yazıyor. Bu onların yeterince Kızılbaş olduklarına dair deliller.

    Ama kendilerine ait olan mekanlarda Kızılbaşlığa dair hiçbir şey bırakmamışlar. Ellerinde bir belge olmadığı için, benim Fransızcaya çevrilmiş ‘99 soruda Alevilik’ çalışmamı onlara teklifi yaptım. Farsça olacak şekilde. İsterseniz size de böyle bir çeviri yaparız dedim. Bundan çok mutlu oldular. “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimiz de bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı, gözaltına alındığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız, bunu gerçekleştiremiyoruz. Gittikçe unutuyoruz. Bizim buna ihtiyacımız var” diye belirttiler. Ancak sorularla Aleviliği nasıl yaşadıklarını ya da bilgilerinin düzeyini görünce bu beni mutlu etti.

    “GENÇLERİN YOLA İLGİSİ SEVİNDİRİCİ”

    Peki gençlerin yola ilgisi ne durumda? Yolla ilgili neler biliyorlar?

    14-15 yaşındaki gençler dahil ikrar almaya, yola girmeye çaba harcıyorlar. İkrar alanlar da var ve yolu biraz olsun biliyorlar. Dedelerinden, pirlerinden; onlar pir diyorlar. Pirlerinden öğrenmişler. Bu çok ilginçti. Gençle konuştuğumda ön bilgiler, ön nüveler alabilmek için sorular sordum. Bana o genç anlatmaya başladı. “Bizde müsahiplik var ve ben müsahip de olmadım ama bekliyorum ve ben ben ikrarlıyım” dedi. Onlar erkanlarını çarşamba yapıyorlarmış bazen de perşembe.

    ‘Pirimiz bize orada yolla ilgili şeyler anlatıyor ve biz bir araya geliyoruz’ diyor. Bütün bunları anlatınca genç birisi bu şaşırtıcı ve güzel bir şey. Yani bir kişi bir kişidir çoğu zaman. Hani hiç yok duygusundansa bir kişi bile çok şey ifade edebiliyor bir toplumda. O genç yaşta olmuş olması da beni çok mutlu etti.

    Genç yaşta toplumuna ait bilgileri edinme çabasında. Hani yaşlılarla bu bilgi gitmeyecek ya da büyüklerle bilgi gitmeyecek duygusunu edinmek güzel. Çünkü gençler ilgileniyorlar. Yani bu baskı bazen ilgiyi daha da arttırıyor. Hani bizim toplumumuzda, Avrupa toplumunda gençlerin ilgisi düşük değil aslında ama ana beklediğimizden daha düşük. Fakat orada da düşük gibi görünmesine rağmen müthiş bir ilgi var ve çocuklar gizli biçimde ikrarlarını devam ettiriyorlar.

    Ve onlardan alıyorum. Hani yol sürüyor. Öyleyse yol Alevilikte sözlü gelenektir zaten. O nedenle sürüyor demek ki. Beklediğimden daha farklı bir toplumsal yapıyla karşılaştım. Önce bunu söylemeliyim.

    “EN ÖNEMLİ GÜNLERİ NEWROZ; HIZIR’I KARŞILAMA RİTÜELİ”

    Belli özel günleri var mı? Varsa nasıl karşılıyorlar?

    Horasan’da giderken Horasan’la ilgili çalışmalar yapılmıştı. Horasan’da aşiretler Kürt aşiretleriydi. Örneğin Selim Temo, Faik Bulut gibi alan araştırması yaparak güçlü veriler bize taşıyan araştırmacı arkadaşlarımız çalışma yapmışlardı. Başka çalışmalar da vardı. Ha Horasan’dan bizzat oranın yerellerinden de bilgiye ulaşmak mümkündü. Ama Afganistan’a dair bir çalışmak mümkün olmuyordu. Bu nedenle Afganistan benim için kapalı bir kutuydu. Giderken çeşitli hazırlıklar, çalışmalar yaptım. Ama gerçeğin ne olduğu konusu karışıktı.

    Afganistan’da rehberlerim Özbek’ti. Bu nedenle daha çok Özbek toplumuyla haşır neşir oldum. Oradaki Kızılbaşlarla ilgili çalışmaya haşır neşir oldum. Özbekistan’daki topluluğun en önemli günü Newroz. Newroz’a dair çalışmalar, ritüeller ve Newroz’a dair ortak hareket etme var.

    Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz.

    Ancak Newroz onlar için yeni yıl kutlamalarından daha çok Hızır’a gidiş, Hızır’la hazırlık ve ritüellerini yapmak, cemlerini, erkanlarını yapmak olarak gerçekleşiyor. Üç gün oruç tutuyorlar. Sonra Hızır’ın makamı, Mezarı Şerif bölgesine gidip ziyaret ediyorlar. Orada erkanlarını yürütüyorlar. Cemlerini kurup her pir kendi talipleri bir araya gelip erkanlar yürütülüyor.

    MEZAR-I ŞERİF’E GİDİP ERKANLARINI GERÇEKLEŞTİRİYORLAR

    Yani Hacı Bektaş Veli’ye gitmek gibi düşünelim. Ya da Munzur’a gitmek gibi düşünelim. Gidiyorlar ve erkanlarını gerçekleştiriyorlar. Bu erkanlarını gerçekleştirirken bir kısmı ikrarını oradan alıyor ya da müsahiplik erkanları yapıyorlar. Cem yürütüyorlar.

    Cemleri ve semahları ve bizim sazander yada zakir dediğimiz kişiler de orada bizzat bağlamaları, curalar elinde erkan yürütüyorlar. Ve bu hizmetleri onlar gerçekleştiriyorlar. Onlar için ritüel günü tamamen Hızır’ın makamının olduğu bölgeye gitmek. Ama Hızır makamı yakınında başka büyüklerin makamları da var. Bu da ilginç orada. Hızır dışında başka pirlerin de makamları var. Örneğin Mevlana’yı da kendi pirlerinden biri olarak görüyor. Ama orada bir karışıklık oldu. Onu söylemeliyim. Oradaki Mevlevilerle Kızılbaşlar sanki birbirlerine biraz karışmışlar. İç içe geçmişler gibi. Bu 45 yıllık sürecin 20 yılında baskıların artmasıyla beraber de bu olgunlaşmış olabilir. Böyle de bir yanları var.

    “TALİBAN BASKISI ÇOK YOĞUN; ZİYARETLERİNE PİKNİĞE GİDER GİBİ GİDİYORLAR”

    Güncelde bu ritüeller uygulanabiliyor mu bu mekanlarda?

    Maalesef. Ancak şöyle bir şey söylediler. Bu çok acı. Oraya piknik yapmak için zaten eskiden de biz giderdik günlerce kal alırdık. Doğal olarak yeme içmemizi orada gerçekleştirirdik. Ama şimdi kurban orada adakları oluyor ve kurban tığlıyorlar. Şimdi belli zamanlarda orada hafta sonları tatile gider gibi, piknik yapar gibi gidiyorlar.

    Yani ritüel gerçekleştirmeden sadece muhabbet olarak bir araya giriyor. Çünkü ellerinde silahı olan bizzat Taliban mensupları dolaşıyor. Öyle tahmin ettiği bir grubu orada bırakabileceğini, barındırabileceğini düşünmüyorum. Ama o bölge yerel halkın çok yüksek oranda gidip piknik yaptığı da bir bölge. Onlar da Hızır’a denk gelen dönemde gidiyorlar.

    Ancak Taliban’ın baskısını hissettiklerinde o gün değil de sonraki günlerde gitmek biçiminde yine de ibadetlerini, yine de ritüellerini, yine de ziyaretlerini ikrarı tamamlamak için, niyaz etmek için gidiyorlar.

    “EN ZOR BASKI ANLARINDA DAHİ YOLU SÜRDÜRÜYORLAR”

    Afganistan göründüğünden daha keskin bir inançsal forma sahip. Örneğin pirlerinin geldiğini söylüyorlar. Şu anda pirleri başka şehirden geliyor pirleri. Bunu Taliban anladığında sorun çıkarıyor. Baskı uyguluyor, yasaklıyor ve bir araya gelmelerini engelliyor. Ama geçmiş dönemlerde yani cumhuriyet döneminden bahsediyorlar. Taliban öncesi dönem.

    Yaklaşık 20-25 yıl önce kadınlarla beraber kadın erkek bir arada erken yürüttüklerini söylüyorlar. Ve çok daha eski olmamak üzere kadın pirlerinin olduğunu da söylüyorlar.  Bakın Afganistan gibi zorlu bir yerde kadın ve erkek bir arada yine erkanı yürütmek için mücadele ediyorlar. Böyle bir toplumsal yapı. Hafızamız var. Bu hafıza en zor baskı anlarında dahi sürdürülebiliyor ve sürdürülüyor. Hakikaten ben çalışmayı genişlettikçe şaşırıyorum gittikçe. Afganistan bu şaşırtmanın daha da çapraşık bir hale gitmesine neden oldu.

    “NEWROZ’DA 3, MUHARREM’DE 6 GÜN ORUÇ TUTUYORLAR”

    Belli oruçları var mıdır?

    Afganistan’da oruç günlerini sorduğumda Newroz’da 3 gün oruç tutuyorlar. Hızır bizim Türkiye’de Anadolu’da ya da genel olarak Mezopotamya’da Hızır Orucu biçiminde tuttuğumuz oruca benzer bir orucu Newroz’da tutuyorlar. 3 günlük bir oruç bu bir kere. Ve orucu Hızır makamı üzerinden tutuyorlar.

    Hızır orucu olarak tutuyorlar ve o makamın olduğu yere gidip niyaz ediyorlar. Erkanlarını, cemlerini gerçekleştiriyorlar. İkinci bir oruçta bizim Muharrem dediğimiz onların da aşure dediğimiz dedikleri bir oruç. Muharrem orucunu 6 gün tutuyorlar. Böyle gerçekleştiriyorlar. Bu Muharrem orucunun aşure kısmında ise yedi çeşit yiyecek katıyorlar. Ve buna da heşte olarak söylüyorlar. Çorbanın adını öyle veriyorlar.

    “12 İMAM ORUCU DİYE BİR ORUÇLARI YOK”

    Onların söylediği ifade yani aşurenin dahi 10 olmayacağını farklı bir yiyecek adıyla ifade ediyorlar. Aşura diyerek 10 adını kullanıyoruz ama 12’ye çevirmişiz. Yakında belki ona başka bir isim takmak zorundayız. Çünkü aşura adıyla 12 ürün uymuyor, oraya katılan katık olarak. Burada Muharrem’de 6 gün oruç tuttuklarını öğrenmek şaşırtıcıydı. Çünkü 12 imamlar adına tutulduğunu söyleyen bir toplumsal yapı ile karşılaşıyoruz, özellikle de Türkiye’de. Ama Afganistan’da 12 imam oruçları diye bir oruç adı yok.

    Orada 6 imam olarak da geçmiyor. Başka bir şey olarak da geçmiyor ve orucun adı orada 6 gün olarak geçiyor. 6 günlük bir oruç. Böyleyse Alevi toplumunun sıkı sıkı işte ‘bu 12 imamlara atfedilen bir oruçtur. Muharrem’e ait bir oruçtur’ demeleri biraz işi karıştırıyor. Bu toplumsal durumu biraz sorgulamamız gerekiyor. Her toplumumuz farklı bölgelerde birbirine başka şeyler taşıyabilir.

    SEMAHA RAKS DİYORLAR

    Alevi toplumunun kendini bu anlamda bulmasında Afgan toplumunun bu 6 günlük orucu ve 7 ürün kullanması tartışmalı ve önüne daha fazla seçenek olarak koymalı. Neden 7? Bizde neden 10, neden 12 diye bunu sorgulamalıyız. Raksa semah diyorlar bunlar mesela. Biz sadece semah diyoruz. ‘Semah dansı demeyin buna’ denir ya bizde. Bu mesela bir tartışmalı. Raksa semah diyorlar. Farsça raks, raks-ı semah.

    Ve pirlerin huzurunda ateş başında dönüyorlar. Hani ateşin etrafında semah dönmek olarak yani. Bu Newroz’da gerçekleşen dansın semah olarak gerçekleşmesi oluyor. Örneğin eskiden düğünlerinde de semah dönüyorlarmış. Fakat sonra bunu durdurmuşlar. Sanırım hani bu Taliban’ın gelmesiyle ilgili daha çok.

    Kadın erkek katılımları ayrı onlarda şimdi. Belki bu da engel olmuş olabilir. Kadın erkek sabah dönmüyorsak o zaman semah dönülmemeli diye bakıyorlar. Çünkü onlar semahnın bir bütün olduğunu düşünüyorlar.

    BİLİNEN KIZILBAŞ PİRLERİNİN İSİMLERİ

    Bilinen pirlerinin isimleri nelerdir? 

    Pirleri ise Pir Seyit Cafer Nadiri, Pir Seyit Mensur Nadiri, Pir Seyit Giylan Nadiri, Piri Piran Seyidi Keyhan.Pir Seyit Nasir, Pir Seyda Nazar, Pir Hacı Abdullah ve bu pirlerin Hepsi Seyit Keyhan’a bağlı. Bizim Hacı Bektaş kimse Seyit Keyhan da aynı kimlik. Motifler aynı, isimler ve sıfatlar değişiyor. Burada dikkatimi çeken şey şu. Başlarında yine seyit var ama biz seyit değiliz diyorlar. Hiç öyle bir şeyimiz yok.

    Kendilerini Özbek olarak görüyorlar. Ve Nadir Şah’a da çok atıfta bulunuyor. Nadir Şah onlara o bölgede yer verdiği, desteklediği, güvenli alanlara taşıdığı için Kızılbaşlığın başladığını da ifade ediyorlar. Ve örneğin Mensur yani Mansur adını kullanmaları güzel. Seyit Giylan bu Geylani’den geliyor. Geylani’nin Kızılbaşlarla ilgisi yok ama Kürtlükle ilgisi var. Fakat Özbeklerle ne ilgisi var? Bunu merak ediyorum. Ben bu isimlerin olması tartışmanın derinlerini bize gösteriyor. Piri Piran kavramını kullanmaları çok önemli. Yani bölgede farklı olması gerekiyor. Yine Seyda Nazar, Seyit Nazar pazar yani bunu kullanıyor. Seyit olarak kullanıyor. Fakat böyle şeyleri var.

    “İBADETLERİ ÇARŞAMBA GÜNÜ; PEKİ NEDEN BİZLER PERŞEMBE DAYATMASINDA BULUNUYORUZ”

    Erkanlarını Çarşamba günleri gerçekleştirdiklerini söylediniz. Çarşamba gününün özelliği nedir?

    Kadınlar dışarı çıktıkları çarşamba günleri gidip kendi ziyaret yerlerini, tekkelerinin etrafında bulunan niyaz veya makamlara ediyorlar. Çarşamba günleri gidiyorlar. Öyleyse Alevilerde perşembe gidilir. Başka bir gün gidilmez. Bizim ibadet günümüz perşembedir diye, ya da cuma akşamıdır diye. İşte bunlar hepsi tartışmalı şeyler. Bölge bölge, topluluk topluluk ya da birbirlerine sınırlar ayrıldıkça bu karışıyor. Acaba işin aslında hangi gündü? Biz Müslümanlara uyup Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece mi ibadet etmeye başladık?

    Ezidiler gibi onlar da Çarşamba günü ibadet ediyor. Birbirinden binlerce kilometre uzakta ve bağlantıları dil açısından neredeyse ulaşılamaz durumda olan Ezidiler ve Afganistan’daki Özbek Kızılbaş birinin birbirlerini anlamaları düşük olasılık. Biri Özbekçe konuşuyor, birisi Kürtçe konuşuyor. İki topluluk Çarşamba günleri ibadet yapmayı tercih ediyor. Biz hangisiyiz? Aleviler bütün bunu kendi çeperinde bunu tartışmalılar. Bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda ‘bu ibadette yok, kadimde bu yok. Bunu nasıl yapabiliriz? Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı.

    “NEWROZ ASLINDA BİR HIZIR KUTLAMASI”

    Newroz’da özel bir oruçları olduğunu ifade ettiniz? Neye atfediliyor bu oruç?

    Alevilik toplumsal yapısı buna farklı farklı boyutlar katıyor. Bu nedenle Alevilikte bu bizim için hakikaten birbirimizi, farklı toplumsal yapımızı anlamak açısından çok önemli. Bir motif farklılık ve ritüel değişimi yaratacaktır. Mesela Newroz ateşi orucunu kadimden beri tuttuklarını söylüyorlar ve 15 gün önceden başlıyorlar oruç tutmaya. 3 gün tutuluyor bu oruç. Ondan dolayı Newroz günü tutmuyorlar bunu mesela. Tutan da var ama Newroz’dan önce başlıyorlar. Ve Newroz’da toplamda 6 gün oruç tutanlar da var.

    Hani 3 öncesinde, 3 sonrasında böyle tamamlıyor. 6 gün yine tutuyor. Ve aynı zamanda Muharrem’de de 6 gün ayrı bir oruç tutuyor. Yani bu daha çok pirlerin uyguladığı bir şey. Muhtemelen böyle bir yol var ve yeni yıl başladığında bütün Alevi Kızılbaş topluluklarında olduğu gibi yine kutlama yapıyorlar ama bu Hızır kutlaması. Newroz kutlaması değil. Bu işin farklı bir boyutu.

    Ve bu kutlamada kadın erkek bir arada olmaya çok özen gösteriyorlar. Şimdi ‘biz kadınlar bir tarafa gidelim, erkekler bir tarafa gidelim. Yada kadın pir olmaz, erkek pir olmaz, o olmaz, bu olmaz ya da oluru böyleyi’ çok fazla tartışıyorlar. Ve cemde mesela onlar zakirlik yapana dumbaracı diyorlar. Dumbara diye bir alet var. O da dumbaracı oluyor. Bizim curaya yakın bağlama ile cura arası aleti çalan kişiye dumbaracı ismini vermişler.

    KIZILBAŞLARIN İBADET GİYSİLERİ

    Afganistan deyince Arap geleneğine uyan giysiler giyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bu ama epeydir böyle. Fakat Kızılbaşların farklı bir takke tarzları var. Onu takıyorlar. Ve aynı zamanda giysileri de erkâna giderken farklı olabildiğince. Bir kızılbaş giysi kültürü var orada. Ancak onu görme şansım olmadı. İstedim de, sonraki bir zamanda bunu gerçekleştiririz diyorlar. Çünkü o elbiseleri saklı giyiyorlar. Saklıyorlar aynı zamanda. Bu onlar için bir farklı bir boyut.

    “2 EVLİLİK YAPANLAR HALA CEME ALINMIYOR”

    Örneğin bir kişiyle konuştum. Dedim ki ‘erkanları yürütüyor musun, ceme giriyor musun’ diye. İki kişi yan yana. Biri giriyor, erkan yürütüyor, cemi yürütüyor. Ve ikrarlı ikisi de aslında. Birisi, ‘cemlere girmiyorum artık’ dedi. Ben de birincisine sorularımı tamamladıktan sonra ona sordum. ‘Neden girmiyorsun?’ dedim. ‘Çünkü ben ikinci bir eş aldım kendime. O nedenle beni ceme sokmuyorlar. Ben de ceme giremiyorum’ dedi. Peki neden? Düşünün toplumsal hafıza tek eşliliği sürdürmek üzerine büyük bir direnç gösteriyor. Afganistan’da bu artık geleneksel çok kolay bir durum. Kaç eş aldığına kimse bakmıyor. Ama Alevi geleneği buna izin vermiyor. İkrar aldıktan sonra bu gerçekleşmiyor daha.

    AŞUREYE 7 ÇEŞİT MEYVE KOYUYORLAR”

    Biz ne diyoruz? Aşura. 10. günden kaynaklı. Acaba bu bize aşure dediğimiz bu çorbayı, bu ritüel yiyeceğini tartışmaya gerek getiriyor mu getirmiyor mu? Bunu sorgulamak lazım. Yani yedi ‘hefte’ meyve diyor ve meyve olarak koyuyor bunu. Yedili meyve ve bunları da hatta söylüyorlar. Bir kere badem kullanıyorlar, bölgede yaygın. Antep fıstığı koyuyorlar. Zerdali ya da kayısı dediğimiz şeyi koyuyorlar. Sincit dedikleri bir meyve çeşidi var, onu koyuyorlar. Kişmiş ya da üzüm dedikleri bir şey koyuyorlar. Bir de glas vealu. Alu bu alıç olabilir bilmiyorum. Böyle koyuyorlar ve bunlarla yapıyorlar. Bir de puder dedikleri bir şey var. Yani çok daha fazla bir arada kalamadığımız için bazı soruları daha fazla derinleştiremedim kavramları da. Ama bir sonraki süreçte olur ve bir araya gelebiliriz.

    “TEBERİK GELENEĞİ ÇOK YAYGIN”

    Örneğin onlarda teberek (ziyaretten alınan toprak, taş) geleneği çok yaygın. Niyaz ettikleri mezarlarına gidip oradan veya o mezarlık alanlarında toprak alıyorlar. Ve o toprak evlerine götürüyorlar. Çaylarına koyuyorlar. Belli dönemlerde hastalık zamanında da onu kullanıyorlar. Çocuklarına yediriyorlar. Ve çocuğu olmayan kadınlar da onun bereketi, onun gücü, niyaz gücüyle onu kullanıyorlar örneğin.

    Örneğin bazı bölgelerde, korularda bazı ağaçlardan hiçbir şekilde dal koparılmaz yada meyve. Orada da bir ağaç gördüm. Fıstık ağacıydı. Ondan hiçbir şekilde meyvesini yemiyorlar. Dalına hiçbir şekilde dokunmuyorlar. Sadece pirleri o o daldan meyve alıyor. Ve toplu o ağacın dallarına da dokunan pir. Yani bu hem bize yakın hem de sorgulanması gereken konular arasında bizim için. Bunlar hakikaten tartışmalı bölümler ve Aleviliğin de bunun üzerine kendini yeniden sorgulaması gerekiyor. Alevilik sadece bu deyip geçemeyiz.

    “ALEVİLİK SADECE BUDUR DİYEMEYİZ”

    Alevilik sadece bunun üzerine kurulur demek yerine bu toplumsal farklılıkları ‘sürek bir yol bin bir’ görüşümüzü daha geniş, daha anlaşılır biçimde bunu ortaya koymamız gerek. Örneğin Hakk’a yürüme erkanlarını damburayla yaptıklarını söylediler. Fakat bizde Hakk’a yürüme erkanını bazı insanlar tartışıyorlar. Şu anda çok değişti bu. Toplum bunu bilinç, hafıza olarak tekrarlıyor ve diyor ki niye bu doğru bir şey diyor. Ve damburayı kullanıyorlar erkanlarında ve mezarlıklarında. Örneğin Tahtacılar gider ve erkanların orada gerçekleştir cem yürütürler ya öyle. Onlar da bazı perşembeler gidip erkanlarını dambura olmak üzere, pirlerle bir araya gelip mezarlarında yapıyorlar. Çünkü onların mezarları, ataları onlar için önemli ve saygı duyulan kimlikler ve atalarla beraber o erkanları yürütüyorlar. Ataları, ruhları orada diye bakıyorlar. O canlılık, o bir toprakla bütünleşmişlik orada gerçekleşiyor onlarla. Böyle bir yanları var.

    “MUSAHİPE ‘TAAHHÜT’ DİYORLAR”

    Peki Kızılbaşlarda şehirleşme var mı? Varsa bunun genel yansımaları nedir? Kendilerini saklıyorlar mı?

    Bu Özbek topluluktan bahsediyorum. Pirler özellikle Bedehşan şehrindeler. Oradan kışın olmak üzere geliyorlar. Bunlar hep tanıdık değil mi? Kışın pirleri geliyor, evleri ya dolaşıyor ya da bazı evlerde ortak erkanlar, cemler yürütüyorlar. Bu tarzda bir araya geliyor ve yine bu dönemde oruç tuttukları da olabiliyor.

    Onlar musahipe ‘taahhüt’ diyorlar. Anlaşma diyoruz ya öyle.  Anlaştığım, anlaşma yaptığım kişi olarak ikrar aldığım anlamda müsahibe taahhüt oluyor. Onlarla bir araya geliyorlar. Ve şimdi gittikçe bu azalıyor doğal olarak.

    Çünkü Taliban dönemi onlar için zor ve Kızılbaşların önemli bir kısmı Mezar-ı Şerif ve diğer büyük şehirlere taşınmış durumdalar. Maalesef bu döneminde Kızılbaş köylere de baskı çok yüksek olduğu için Kızılbaşlar şehre taşınmayı tercih ediyorlar ve Kızılbaş görüntü vermeme çabasında davranıyorlar. Ancak bazılarının kimliğinde artık ortadalar.

    Kimliklerinde Kızılbaş yazdığı için de, buda ibadet yapmamak koşuluyla bir sorun değil. Kızılbaş ibadeti yapmayacaksın, camiye gideceksin, namaz kılacaksın. Hakikaten de bunu gerçekleştiriyor, çünkü yüksek oranda kontroller var. Birbirlerini şikayet var. Halk sanki bu doğal bir şeymiş gibi namaz kılmaya devam ediyor. Böyle bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • Yılmaz Bozkurt: Barışı halklar birlikte kuracak- VİDEO

    Yılmaz Bozkurt: Barışı halklar birlikte kuracak- VİDEO

    PİRHA- Halkevleri Emekli Hakları Meclisi üyesi Yılmaz Bozkurt, kalıcı bir barışın sağlanması için herkesin topyekün süreci sahiplenmesi gerektiğini belirtti. Bozkurt, “Türkiye’de yaşayan işçiler, kamu emekçileri, emekliler; herkes bu sürece destek vermeli. Barış hepimizin çıkarınadır. Bu nedenle hem devletin, hem toplumun sorumluluk alması gerekiyor” dedi.

    Mersin Halkevleri Emekli Hakları Meclisi’nden Yılmaz Bozkurt, PKK’nin ilan ettiği ateşkesin ardından yeniden gündeme gelen barış süreci tartışmalarına dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. Bozkurt, siyasi tutukluların serbest bırakılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi ve demokratik taleplerin karşılanması çağrısında bulundu.

    “CEZAEVİNDEKİ SİYASETÇİLER SERBEST BIRAKILMALI”

    Türkiye halklarının barışa ihtiyaç duyduğunu söyleyen Bozkurt, 40 yıldır süren çatışmalı sürecin yalnızca güvenlikçi politikalarla değil, hak temelli bir yaklaşımla aşılabileceğini ifade etti.

    Bozkurt, HDP’nin eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere cezaevinde tutulan siyasetçi ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılması gerektiğini vurgulayarak, “Benim bildiğim kadarıyla şu anda 5 binin üzerinde Kürt siyasetçi cezaevinde. Seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, yerlerine kayyumlar atandı. Bu tabloyla barışa inanmak mümkün değil. Eğer bu bir barış süreci olacaksa, öncelikle demokratik siyasetin önünün açılması gerekiyor” şeklinde konuştu.

    “SAVAŞ POLİTİKALARI EKONOMİYİ ETKİLİYOR”

    Bozkurt, savaş politikalarının yalnızca insani değil, ekonomik maliyetinin de ağır olduğunu vurguladı. Savaşın sona ermesinin halkın yaşam koşullarını iyileştireceğine dikkat çeken Bozkurt, “Bugün asgari ücret 22 bin lira ama geçim sağlanamıyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşıyor. Kaynaklarımız yıllardır savaşa, silahlanmaya, operasyonlara gidiyor. Barış sağlanırsa, halk daha insanca yaşayabilir” dedi.

    “SURİYE’DEKİ KÜRT KAZANIMLARI TANINMALI”

    Bozkurt, Kürt hareketinin yalnızca Türkiye’de değil, Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde de mücadele yürüttüğünün altını çizdi. Suriye’nin kuzeyinde kadınların öncülüğünde inşa edilen kolektif yönetim biçimlerine işaret eden Bozkurt, “Kobani’de geliştirilen model, statü kazanmalı. O bölgeye yönelik saldırıların durması ve elde edilen kazanımların tanınması gerekiyor. Çünkü Kürtler yalnızca Suriye’de değil, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta dört bölgeye yayılmış ve bu dört bölgedeki insanların bir arada bizlerle kardeşçe ve barış içinde yaşaması gerekiyor. Biz Türkiye sosyalistleri olarak Kürtlerin ve ezilenlerin dayanışmasıyla bu mücadeleye olumlu katkı sunacağına inanıyoruz” diye kaydetti.

    “HERKES BU SÜRECE DESTEK VERMELİ”

    Son olarak barışın yalnızca siyasilerin değil, halkın birlikte inşa edeceği bir süreç olduğunu belirten Bozkurt, şunları söyledi:

    “Her gün bu ülkenin şehirlerine cenazeler geliyordu. Kimi askerdi, kimi dağdaki gençti. Biz bu acıları ortak yaşamış bir halkız. Empati olmadan barış inşa edilemez. Şimdi özellikle Türkiye’de yaşayan ulusalcı ve liberal çevreler bu süreçle birlikte Kürt hareketinin AKP ile anlaşarak yeni bir anayasa değişikliği yapması ve onun üzerinden Cumhurbaşkanlığını devam ettirme niyetinde olduklarına dair bir algı var. 40 yıldır savaşan insanların barış sistemlerini doğru kavramak gerekiyor. Bu nedenle Türkiye’de yaşayan işçiler, kamu emekçileri, emekliler; herkes bu sürece destek vermeli. Barış hepimizin çıkarınadır. Bu nedenle hem devletin hem toplumun sorumluluk alması gerekiyor.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

  • “Barış için 1 milyon imza” kampanyası kapsamında kadınlar bir araya geldi-VİDEO

    “Barış için 1 milyon imza” kampanyası kapsamında kadınlar bir araya geldi-VİDEO

    PİRHA-HDK Kadın Meclisi “Barış için 1 milyon imza” kampanyası kapsamında kadın buluşması gerçekleştirdi. Özgür bir yaşam için kadınlar olarak mücadele edeceklerini vurgulayan HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş, barışın, kadın katliamlarının sona ermesi, kadın düşmanı politikaların terk edilmesi olduğunu ve kadınların barış için iradelerini ortaya koymaktan geri durmayacaklarının altını çizdi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise, “Dünyada her kesimin üzerine düşen görev ve sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu buradan bakarak bilince çıkarmak ve ona göre adımlar atmaya ihtiyacımız var” diye konuştu.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Kadın Meclisi, HDK’nin barışın toplumsallaşması amacıyla başlattığı “Barış için 1 milyon imza” kampanyası kapsamında kadınlar bileşenleriyle bir araya geldi.  Kadın Meclisi, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın katılımıyla, Beyoğlu’nda bulunan HDK Genel Merkezi’nde bir araya geldi.

    “DÜNYANIN GİDİŞATINI BARIŞ ÜZERİNDEN ŞEKİLLENDİREBİLİRİZ”

    Özgür bir yaşam için kadınlar olarak mücadele edeceklerini vurgulayan HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş, “Barış, kadın özgürlükçü bir toplumdur. Barış, kadın katliamlarının sona ermesi, kadın düşmanı politikaların terk edilmesidir. Kadınlar barışı yalnızca istemekle kalmadılar, kalmayacaklar. Kadınlar adil, özgür ve çoğulcu bir toplumun inşası için mücadele eden en kıymetli öznelerdir. Kadınlar Türkiye’de barış için iradelerini ortaya koymaktan geri durmayacaklar. Kadın olmak bu ülkede başlı başına mücadele sebebiyken; bir de mülteci kadın olmak, işçi kadın olmak, Kürt kadın olmak, sosyalist bir kadın olmak, barış annesi olmak, hapishanede bir kadın olmak yani özcesi muhalif bir kadın olmak bizleri acı ve mücadele içinde pişirdi. Barış ve uzlaşma süreçlerine kadınların anlamlı katılımını teşvik etme ve toplumsal cinsiyet perspektifini müzakerelere dahil etme çabalarının çok şeyi değiştireceği şüphesizdir. Bizler yeni bir hikaye yazabilir ve dünyanın gidişatını barış üzerinden şekillendirebiliriz” dedi.

    “BARIŞ, KADINLARIN ELLERİNDE GELECEKTİR”

    Bütün dünyanın bir savaş eşiğinde olduğunu belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu coğrafyada ve dünyada barışa her zamankinden daha çok ihtiyaç olan bir dönemden geçiyoruz. Barış biz kadınların elleriyle gelecektir. Hakiki tarihsel bir yüzleşme sağlayabilenler barışabilir. Biz kadınlar barışa olan inancımızla gerçeklerle yüzleşmek, barışı bu coğrafyada tesis etmek için elimizden gelen her türlü çabayı ve çalışmayı sürdüreceğiz. Bu anlamıyla HDK’nin başlattığı imza kampanyası çok önemli ve değerlidir. Buradan bütün Türkiyeli kadınlara seslenmek istiyorum; sevgili kadınlar demokratik bir ülkede yaşayabilmek için, kanın akmasını engellemek için, barışa huzura ve adalete kapıların açılması için lütfen hiç üşenmeyin ve barış için sizler de bir imza atın” diye konuştu.

    “MÜCADELE DE ORTAKLAŞMAK ÇOK ÖNEMLİ”

    “Çok uzun süredir baskı politikalarının Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin hayatını çok derinden etkilediğini belirten Emek Partisi’nden Hazal İlik ise, “Bütün bu politikalar Kürt halkının üzerindeki baskılara karşı çıkmak, savaşa karşı çıkmak halkların hayatlarından çaldıkları yaşamlarına karşı çıkmaktır. Türkiye’de bütçenin yarısı savaşa ayrılıyor. Savaş politikaları en çok kadınların yaşamlarından çalıyor. Baskıya, sömürüye karşı hep birlikte çıkmak ve mücadelenin bir parçası olmak, birleşik bir mücadele de ortaklaşmak bu yüzden çok önemli. Biz de burada Emek Partisi olarak bu mücadelenin sözünü veriyoruz” dedi.

    “SAVAŞIN KARŞISINDA, BARIŞIN YANINDAYIZ”

    Barış için bir arada olduklarını söyleyen Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, “Savaş ortamları en çok kadınları, çocukları LGBT’lileri etkiliyor. Tüm dünya halklarının eşit ve özgür bir şekilde yaşaması için barışın şart olduğunu söylemek istiyoruz. Hala halkın seçmiş olduğu belediye başkanları görevden alınıyor ve hala kayyım atanıyor. Bütün coğrafyalarda olduğu gibi bu gün daha çok ölüyorsak daha çok sömürülüyorsak bundan dolayı barış şart. Kadınlar olarak, hepimizin hayatını etkiliyor. Savaşın karşısında barışın yanındayız. Eşit yurttaşlık ve tam kardeşlik için birlikte güçlü bir mücadelede etmek için buradayız. Buradan da imza atarak bu mücadeleye ortak oluyoruz” diye ifade etti.

    “KADINLAR OLARAK BARIŞI GELİŞTİRECEK GÜCÜMÜZ VAR”

    Türkiye’nin iki basın emekçisini katlettiğini söyleyerek sözlerine başlayan siyasetçi Sebahat Tuncel ise şunları dile getirdi:

    “Onların cenazesi bile verilmedi ailelere. Bugün hala gözaltında tutulan özgür basın emekçileri var. Bu saldırılara karşı ses çıkarttıkları için bugün basın emekçileri gözaltında ve tutuklanarak cezaevine gönderiyorlar. Tişrîn Barajı’na karşı saldırılar devam ediyor. Oradaki halklar canlı kalkan oldular. İnsanlar direniyor. Buna karşı da direniyorlar. Bizler bu yaşam hakkına karşı yapılan saldırıları kabul edemeyiz. Böylesi bir durumda bir barıştan bahsedemeyiz. Türkiye halklarının barışa ihtiyacı var. Barışı toplumsallaştırmak bizim açımızdan da bir fırsat. Kadınlar olarak ta savaşı durduracak ve barışı geliştirecek gücümüz var.”

    “ONURLU BARIŞIN OLMASI İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Kürt halkının kolektif haklarının tanınması sadece yapılacak mücadele ile mümkün olabileceğini ifade eden Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) Sözcüsü Tanya Kara da, “AKP-MHP iktidarının saldırılarıyla karşı karşıyayız. Bizi seçeneksiz bırakmaya çalışıyorlar ama biz bunu biliyoruz başka bir çare var. Saldırılar karşısında mücadelemiz ve direnişimiz var. Biz kadınlar olarak adil onurlu bir mücadelenin öncüleri olarak onurlu bir barışın olması için mücadele edeceğiz” dedi.

    Buluşma atılan imzaların ardından son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Hatimoğulları: Suriye’de Alevilere yönelik katliama tüm dünya sessiz, herkes elini taşın altına koymalı!

    Hatimoğulları: Suriye’de Alevilere yönelik katliama tüm dünya sessiz, herkes elini taşın altına koymalı!

    PİRHA- HTŞ’nin Alevilere ve inanç merkezlerine yönelik saldırılarını ‘zulüm politikası’ olarak değerlendiren Hatimoğulları, “HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünya sessiz kalmaktadır. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, yeni süreç tartışmaları kapsamında iktidar ve muhalefetin Kürt sorununun çözümüne dair tutumu ile birlikte Suriye’de halklara/ inançlara yönelik saldırılar ile bölgedeki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.

    Bazı kesimlerin Suriye’de bir ‘Alevi devleti’ algısı yürüttüğünü söyleyen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamının Sünnilerden oluştuğuna işaret etti.

    Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketinin Suriye’deki saldırılara karşı önemli mesajlar verdiğini kaydeden Hatimoğulları, Alevilerin Suriye’de inancından dolayı yargılanmamaları ve cezalandırılmamaları gerektiğini söyleyerek, “Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” diye konuştu.

    “BARIŞLA İLGİLİ YOL ALINACAKSA DİL DEĞİŞMELİ”

    Hatimoğulları’nın değerlendirmelerinden başlıklar şöyle:

    “Bu sürecin havuç-sopa denklemiyle götürülüyor olması çözüm tartışmalarını enfekte etme riskini doğurur. İktidar ve iktidara yakın medyanın DEM Parti, Kürt halkına ve değerlerine yönelik kullandığı tehdit dili oldukça rencide edici ve yıpratıcı. Kürt halkıyla ilgili kullandıkları dil, hakikaten kabul edilebilir bir dil değildir. Bir yandan Kürt sorunu yok deniyor, diğer yandan bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun çözülmeye çalışılıyorsa, o sorun var demektir. Dolayısıyla öncelikle mevcut olan iktidar ve devlet anlayışı şunu kabul etmelidir. Evet, bir Kürt sorunu vardır ve Kürt sorunu özellikle son iki yüzyıldan bu yana günceldir. Kürt sorunu bağlamı sadece Türkiye’de de değil, Irak’ta, Suriye’de, İran’da da vardır. Bu halk oralarda hem statü, dil ve kimlik sorunu yaşamaktadır hem de demokratik zeminde ortak yurttaş kabul edilmeleri ile ilgili kimi problemler vardır. Bunu kabul etmek gerekiyor.

    1 Ekim’de Meclis’teki selamlaşma ile başlayan gelişmelerden bugüne kadar değerlendirdiğimizde, özetle süreci şöyle görüyoruz; Evet, Bahçeli’nin atmış olduğu adım önemli bir adımdır. Bugüne kadar bu adımın arkasında durduğunu her fırsatta ifade etti. Biz DEM Parti olarak bunu önemli ve kıymetli buluyoruz. Ancak öte yandan başta Erdoğan olmak üzere hükümetten ve bu ülkeyi yöneten iktidardan doğru henüz somut bir açıklama yapılmamıştır. Ne yapmak istediklerine dair bizde bir bilgi yoktur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili kafalarından veya akıllarından geçen bir plan var mıdır? Bu plan nedir? Buna dair bizim ve kamuoyunun bir bilgisi yok.

    Ama zaman zaman cumhurbaşkanı, zaman zaman AKP sözcüleri, zaman zaman yandaş medya tarafından tehdit ve bir zehirli dil kullanıldığı aşikâr. Kürt sorununu yok sayan, Kürt halkının siyasi öznelerine dönük kullanılan, en son Sayın Öcalan üzerinde itibar suikastı olarak niteleyebileceğimiz dili kabul etmek mümkün değildir. Bu dilin derhal değişmesi gerekir. Barışla ilgili bir yol alınacaksa eğer bu değişmelidir. Fikir ve zikir birliği denen bir şey vardır.

    Mesele sadece dil midir? Tabii ki değildir. Aynı zamanda dikkat ederseniz, 1 Ekim’den bu yana çok sayıda kayyım atamaları gerçekleşti. En son Akdeniz Belediyesi eş başkanlarımız ve meclis üyelerimiz tutuklandı. Ardından belediyeye kayyım atandı. Bir yandan siz barış diyeceksiniz, öte yandan tutuklamalar, gözaltılar, kayyım atamaları yapacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunları normal olarak kabul etmiyoruz ve etmeyiz de.

    Hem sopa hem havuç gösteriyorlar. DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine ‘Bizim kadife eldivenimizin içinde demir yumruk var’ mesajı verilmeye çalışılıyor. Bu barış sürecinin gelişmesine aykırı bir yaklaşımdır. Bunun tersine dönmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte barışın inşa edilmesine ilişkin bir yol alınacaksa, gerçekten olması gereken en önemli noktalardan biri, kayyım atamasından vazgeçilmesidir. Kayyım atanmış bütün belediyelerimizde, belediye eş başkanlarımızın görevlerine hızla iade edilmesi gerekir. Aynı zamanda gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerdeki hasta tutsaklar ve cezaevi koşullarıyla ilgili çok ciddi iyileştirmeler yapılmalıdır. İnfazını tamamlamış birçok tutsak bırakılmıyor. Bu demokratik değildir, insani değildir. Anayasa çiğnenmektedir. Yine bununla ilgili çok hızlı iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Bu adımlar atıldığında, ben inanıyorum ki barışa giden yolun taşları daha sağlıklı ve ciddi bir biçimde döşenmiş olur.

    Kürt sorununun çözümü, siyasi partilerce bir seçime kurban edilebilecek bir sorun değil. Özellikle son yüzyılda, özelde de son 50 yılda, Kürt sorununun Türkiye’de barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmemiş olmasından kaynaklı neler çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Ülkede çok ciddi antidemokratik uygulamalar devreye konuldu, bir rejim değişikliği oldu. Bu rejim değişikliğinde bir ‘terör’ parantezi oluşturularak, bütün muhalefet bu parantezin içine alındı. İşçilerin, emekçilerin boğazından kesilen lokmalar, silaha ve mermiye gitti. Biz bu kötü sürecin değişmesini istiyoruz. Analar ağlamasın istiyoruz. Bugün de ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlamasın istiyoruz. Türk bir anneyle, Kürt bir annenin el ele tutuşarak, birbirinin gözünün içine bakarak empati kurmasını istiyoruz. Bu büyük bir değişimle mümkündür. Dolayısıyla başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalefet partilerinin elbette kaygılarını anlamakla beraber, o kaygıları değiştirip dönüştürebileceği bir süreç olarak da değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Bu süreç demokratik bir zeminde ilerlerse ve ülkemizde barış inşa edilirse, emin olalım ki bunun en büyük kazananı muhalefet olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Muhalefet de kazanacaktır, Türkiye toplumunun tamamı da kazanacaktır. Muhalefet, Türkiye toplumunun kazanımını kendi kazanımı olarak da görmelidir. CHP de daha ciddi bir plan ve programla bu sürece öncülük etmeli. Bu sürecin bir parçası olmalıdır. Bu süreç Türkiye’nin demokratikleşmesi ve dönüşmesi bakımından büyük katkı sağlayacaktır.

    KÜRT SORUNUNU ÇÖZMÜŞ BİR TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETTE YAŞAYACAĞI DÖNÜŞÜM ÖNEMLİDİR

    Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye sağlayacağı çok önemli katkılar var. Hem Türkiye halklarına hem de bölge halklarına büyük katkılar sağlayacaktır. Öncelikle Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin Ortadoğu, Suriye, Lübnan ve Filistin konularındaki barış çağrılarının daha somut bir karşılığı olur. Çünkü kendi pratiğiyle ilgili bir sorunu çözmüş olan bir ülkenin çağrılarının karşılığı çok daha somut olacaktır.

    Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin iç siyasette atacağı adımlar ve yaşayacağı dönüşüm önemlidir. Türkiye, demokratikleşmenin kapılarını ardına kadar açmış olur. Demokratik cumhuriyet tezi çok daha güçlenmiş olur. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümü sağlandıktan sonra, bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili devletin özel güvenlikçi politikalarına ve özel harp yöntemlerine ayırdığı bütçe, silaha, mermiye, İHA’lara ve SİHA’lara ayırdığı bütçe, Türkiye’deki işçilere, emekçilere ve asgari ücretlilere pozitif olarak dönecektir. Bu devasa bir bütçedir. Mesela çetelere aktarılan devasa paralar, maaşlar bizlerin cebinden gitmektedir.

    Dolayısıyla bu bütçenin tamamı işçilerin, emekçilerin ve asgari ücretlilerin yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılabilir. Bu bakımdan da Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’yi önemsemekteyiz. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’de ne Kürt annesi ne de Türk annesi ağlayacak, gözyaşı dökmeyecek. Artık birbirlerinin gözlerine daha çok bakacak, daha çok el ele tutuşacak ve daha çok empati kuracaklardır.

    Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, demokratikleşme ile ilgili yaşanan sorunları daha somut bir şekilde, “terör parantezi”ne almadan tartışabilecektir. Burada kastettiğim şudur; işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, örgütlenme problemleri, kadın cinayetleri, kadına karşı işlenen suçlar, kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekolojik kırıma karşı güçlü bir mücadelenin önü çok daha güçlü bir biçimde açılacaktır.

    Özellikle bu sürecin, sol ve sosyalistlerin daha doğru bir biçimde okumaları gerektiğine de işaret etmek isterim. Kürt sorununu çözmüş Türkiye’de, bu sorunlarla birlikte diğer toplumsal sorunların da gündemleşmesi ve çözüm odaklı bir mücadelenin yürütülmesi ciddi bir biçimde mümkün olacaktır.

    HTŞ’NİN ATTIĞI ADIMLARA BAKIN; ALEVİLERE DÖNÜK KATLİAMLAR…

    HTŞ’nin geldiği odakları hepimiz biliyoruz. Nasıl bir tarihe sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün Şam’da bir hükümet kurmaya çalışıyorlar ancak henüz ciddi bir kurumsallaşma yaşanmış değil. Çünkü orada, çözüm bekleyen çok önemli sorunlar bulunuyor. Birincisi, Rojava bölgesinin durumu ve statüsünün ne olacağı, ortada duran en temel sorulardan biridir. Bu soruya sağlıklı bir yanıt üretilmesi halinde gerçekten Suriye’de bir düzen sağlanabilir.

    İkinci sorun, Lazkiye, Hama ve Humus çevresinde, Halep ve Şam’da bir kesimin yaşadığı Arap Alevilerinin durumudur. Bütün bunlar elbette Suriye’nin geleceğini ve kaderini belirleyecek çok önemli etmenlerdir. HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Burada farklı halklardan ve inançlardan olan kesimlere yönelik bir baskı ve zulüm politikası var. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Bunlar tüm dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. Aynı şekilde kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi ve yeni kılık kıyafet yönetmelikleri yayınlanması gibi bir durum da söz konusudur. Hatta en son yanılmıyorsam 2 kadının apaçık bir şekilde (geçmişe ait), herkesin gözünün önünde ve yeni atanan Adalet Bakanının nezaretinde alenen katledildiği görüntüler ortaya çıktı.

    ESAD DIŞINDAKİ HÜKÜMETİN TAMAMI SÜNNİ; ALEVİ YÖNETİMİ DEĞİL BAAS REJİMİ VARDI 

    Hatay Samandağ’a bir heyetle gittik ve oradaki kanaat önderlerinden birisi gelişmeleri çok iyi özetleyerek şunu söyledi: “Suriye’de herkes yanılgılı bir analiz içindedir. Orada Baas rejimi vardı, bir Alevi yönetimi yoktu. Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamı Sünnilerden oluşmaktaydı. Bu herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken bir gerçekliktir. Fakat bazı kesimler orada bir Alevi devleti ve yönetimi varmış gibi bir algı yaratmak istiyor. Oysa Aleviler Suriye’deki nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Sünni Araplar, Kürtler ve diğer halklar ve inançlardan oluşmaktadır.”

    Bir kere bu bilginin tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca düzeltilmesi gerekiyor. Hatta aynı kanaat önderi şunu da söyledi: “İnsanlara ‘Sen rejim yanlısı mısın?’ diye sormuyorlar, ‘Alevi misin?’ diye sorup ona göre zulmediyorlar’ dedi. ‘Bu katliamlar ve zulümler, rejim taraftarlarına yönelik değil, Alevilere yöneliktir’ diye ekledi. Bu vurgular gerçekten çok önemliydi. Ben de burada sizler aracılığıyla bunları yeniden duyurmak isterim.

    ALEVİLER SURİYE’DE İNANACINDAN DOLAYI CEZALANDIRILMAMALIDIR

    İkinci bir husus ise, Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünyanın sessiz kalmasıdır. Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketi bu konuda çok önemli mesajlar verdi, bu çok kıymetliydi. Hep birlikte, orada yaşanan insanlık dramına, katliamlara, zulme ve alenen yapılan işkencelere karşı hem Türkiye’deki demokrasi güçlerinin hem Türkiye’nin hem de uluslararası güçlerin çok güçlü bir ses çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • AABF ve AABK Yol Erkan Kurulu’ndan Suriye’deki saldırılara karşı harekete geçme çağrısı!

    AABF ve AABK Yol Erkan Kurulu’ndan Suriye’deki saldırılara karşı harekete geçme çağrısı!

    PİRHA- AABF ve AABK Yol Erkan Kurulu, Suriye’de Aleviler ve diğer etnisitelere yönelik saldırılara ilişkin Avrupa’daki devletlere sorumluluk alarak harekete geçmesi çağrısında bulundu. Çağrıda, ” Tüm sivil kuruluşlarının ve devlet makamlarının, Alevilere ve hedefte olan diğer azınlıklara yapılan bu zulme karşı ivedilikle harekete geçilmesini bekliyoruz” denildi.

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Yol Erkan Kurulu, Suriye’de Aleviler ve diğer etnisitelere yönelik saldırılara ilişkin Almanya hükümetine çağrıda bulunan bir metin yayınladı.

    Pir Celal Keykubat ve Pir Ecevit Emre imzasıyla yayınlanan açıklamada Suriye’de başta Aleviler olmak üzere orada yaşayan Ezidiler, Hristiyanlar, Türkler, Kürtler ve Araplar, çocuk, kadın, yaşlıların katledildiğine vurgu yapılarak Avrupa’daki hükümetlere saldırıların durdurulması için harekete geçmesi çağrısında bulunuldu.

    “KATLİAM VE ZULME SESSİZ KALMALARI KABUL EDİLEMEZ”

    AABF ve AABK Yol Erkan Kurulu’nun açıklaması şöyle:

    “Yeryüzünde egomuzu ve benliğimizi aşarak, her inanca ve milliyete saygı göstererek yaşadığımız takdirde ne savaşlara ne de zulme yer kalır. Ne yazık ki, Ortadoğu, yüzyıllardır monarşi ve kapitalist düşüncelerin etkisiyle, kendilerinden olmayan veya itaat etmeyenleri hedef alan katliamlarla tarihin karanlık sayfalarında yer almıştır.

    Tarih, tekerrürden ibarettir. Bugün Suriye’de, başta Aleviler olmak üzere orada yaşayan Ezidiler, Hristiyanlar, Türkler, Kürtler ve Araplar, çocuk, kadın, yaşlı demeden katledilmektedir. Barış adına, öncelikle insanların silahları toplanmış; ardından dünyanın gözü önünde, etnisite ve inancından dolayı başların kesildiği, kadınlara ve çocuklara tecavüzlerin yapıldığı bir ortam yaratılmıştır.

    Bugün, çeşitli ülkelerin Suriye’de yeniden yapılanma adına başlattıkları görüşmeler ne kadar doğal görünse de, bu katliam ve zulme sessiz kalmaları kabul edilemez bir durumdur.

    HÜKÜMETLERE HAREKETE GEÇME ÇAĞRISI

    Bu yüzyılda hâlâ bu tür katliamları durduramayacaksak veya sessiz kalacaksak, olmazsa olmaz dediğimiz insan haklarını ve yaşamı koruma haklarımızı kaybetmiş oluruz.

    Değerli bakanlar, milletvekilleri, inanç önderleri ve sivil toplum yöneticileri; sizlerin her birinden acil beklentimiz, bir an önce bu katliamların ve zulmün hiçbir gerekçeye mahal vermeden durdurulmasıdır. Zulme uğrayan toplumların can ve mal güvenliklerinin sağlanmasından emin olunmalıdır. Tüm sivil kuruluşlarının ve devlet makamlarının, Alevilere ve hedefte olan diğer azınlıklara yapılan bu zulme karşı ivedilikle harekete geçilmesini bekliyoruz.”

    PİRHA/ALMANYA

  • Dersim’de, Serê Salê kutlandı-VİDEO

    Dersim’de, Serê Salê kutlandı-VİDEO

    PİRHA- Munzur Özgür Öğrenci Derneği üyesi öğrenciler, Dersim’de Kürtlerin yılbaşı olarak kabul ettiği  Serê Salê kutlaması gerçekleştirdi.

    Kürtlerin “Sersal” (yeni yıl) kutlaması, eski bir gelenektir ve genellikle 13 Ocak’ta kutlanır. Bu tarih, Kürtlerin geleneksel takvimine dayanan bir yılbaşı kutlamasıdır. Özellikle Zerdüştî inançtan gelen  geleneklere dayanır ve tarım toplumlarında doğanın döngülerini esas alır.

    13 Ocak, günlerin uzamaya başlamasını ve yeni bir dönemin başlangıcını simgeler. Bu tarihte insanlar evlerini temizler, yeni  aileleriyle birlikte vakit geçirir. Ateş yakmak, eskiyi geride bırakma ve yeniyi karşılama ritüellerinin bir parçasıdır.

    Munzur Özgür Öğrenci Derneği (MÖDER) üyesi öğrenciler, dernek binasında Dersim’de Kürtlerin yılbaşı olarak kabul ettiği Serê Salê kutlaması gerçekleştirdi.

    Çok sayıda öğrencinin katıldığı etkinlikte gençler, katledilen kadınlar için anma tiyatrosu, şiir, şarkı, avare Kalê û pîrê tiyatrosu oyununun yanı sıra erbane eşliğinde stranlar söyleyerek halay çektiler.

    Etkinlik esnaf gezisinin ardından Seyit Rıza Meydanı ve Sanat Sokağı’nda çekilen halaylarla son bulundu.

    Beritan AVCI/DERSİM

  • İlahiyatçı İhsan Eliaçık: IŞİD tarzı şeriatçı bir programı Suriye’ye uydurabileceklerini sanmıyorum-VİDEO

    İlahiyatçı İhsan Eliaçık: IŞİD tarzı şeriatçı bir programı Suriye’ye uydurabileceklerini sanmıyorum-VİDEO

    PİRHA-Suriye’de Alevilere karşı başlatılan soykırım girişimleri hakkında değerlendirmelerde bulunan İlahiyatçı İhsan Eliaçık, “HTŞ lideri Colani ‘Bir şey yapmayacağız, anayasaya katkı sağlayacağız, birlikte meclis oluşturacağız’ gibi laflara kendisi inanmıyor. Çünkü onların ideolojisinde demokrasi küfür olarak görülüyor. Suriye’de Medine Sözleşmesi temelinde demokratik cumhuriyet kurulması gerekiyor. Bu sözleşmeye göre; Aleviler, Dürziler, İsmailliler, Asuriler, Kürtler, Araplar, Hristiyanlar hepsi eşittir. Hiçbirine ayrım yapılmaz, herkes kendi dinini ve mezhebini yaşar” ifadesinde bulundu.

    Suriye’deki 53 yıllık yönetiminin ardından devrilen Esad yönetiminin ardından Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği’nin (AB) terör örgütleri listesindeki Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm’ın (HTŞ) lideri ve kendisi de terörist olarak başına ödül konmuş olan Ebu Muhammed Colani başa geçti.

    HTŞ’nin yeni Suriye yönetimine geçmesinin ardından ülkede muhalif olan Alevilere  saldırmasıyla birlikte çok sayıda kişiye şiddet uygulandı, işkence edildi ve katledildi. Alevilerin savunmasız olması saldırıların şiddetini artırmış ve bazı insanlar kaçırılmış, nereye götürüldükleri hakkında da bir bilgiye ulaşılmamıştı.

    HTŞ’nin; Alevileri, Dürzileri temizlemek, insanlara sıkı sıkıya çarşaf giydirmek, namaz kılmayanları takip etmek, okullarda şeriat dersleri verilmesi için yanıp tutuştuğunu söyleyen Yazar İlahiyatçı İhsan Eliaçık, “Suriye’de Medine Sözleşmesi temelinde demokratik cumhuriyet kurulması gerekiyor. Bu sözleşmeye göre; Aleviler, Dürziler, İsmailliler, Asuriler, Kürtler, Araplar, Hristiyanlar hepsi eşittir. Hiçbirine ayrım yapılmaz, herkes kendi dinini ve mezhebini yaşar” ifadesinde bulundu.

    “ÖRGÜT LİDERİNİN YUMUŞAK MESAJLAR VERMESİ BANA GÖRE ANLAM İFADE ETMİYOR”

    HTŞ lideri Colani’nin yeni bir anayasa oluşturacağız, birlikte meclis kuracağız, seçim yapacağız sözlerinin gerçeği yansıtmadığını belirten Eliaçık, örgütün ilk hedefinde şeriatla yönetilen bir rejimi getirmek olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

    “Suriye’de hükümet kuran HTŞ denilen grup aslında bilinen bir grup. Daha önceki adı El Nusra idi, ondan önceki adı El Kaide idi. El Kaide’den kopma, onun Suriye kolu olarak kurulmuş ve özellikle Irak’ta Amerikan işgali sırasında ve ondan sonra devam eden bomba yüklü araçlarla binalara saldırma, intihar bombalarıyla eylemler yapma ve bu şekilde yüzlerce kişinin ölümünden sorumlu bir örgüt ve bu örgütün başındaki kişi. Bu nedenle başına Amerika 10 milyon dolar koydu, terör örgütü ilan etti. Türkiye’de onu terör örgütü ilan etti. Başlarına koydukları ödülü kaldırdılar ama terör örgütü listesinden çıkarmadılar. Yani sabıkalı örgüt. Örgüt liderinin yumuşak mesajlar vermesi bana göre bir anlam ifade etmiyor çünkü yeni bir örgüt değil, ilk defa görülen örgüt değil. Daha önce İblid’de yaptıkları uygulamaları ortada. Dürzilere karşı sekiz tane köyü yakma girişiminde bulundular, insan öldürdüler ve ele geçirdikleri yerde Alevi düşmanlığı yapan bir örgüt. Rafizi Alevi diyerek kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de Alevi olduklarını duyduklarında büyük bir düşmanlık gösterdiler.

    Şimdi Suriye’de Amerikan ve İsrail desteğiyle iktidara gelince, Türkiye de destek olunca hakimiyet kurmak ve egemenliği tam olarak ele geçirmek amacıyla yumuşak mesajlar veriyor, inanmadığı şeyler söylüyor. HTŞ liderinden duyduğum sözler; bir şey yapmayacağız, anayasaya katkı sağlayacağız, birlikte meclis oluşturacağız, seçim yapacağız gibi laflara kendisi inanmıyor. Çünkü onların ideolojisinde demokrasiyi küfür olarak görüyorlar. Seçim yapmayı Allah’ın hükümlerini insanların oyuna sunmak olarak görüyorlar. Dürzileri, Alevileri hidayete ermesi gereken sapkın gruplar olarak görüyorlar ve onlara karşı yapılacak tek şey tebliğdir. Gidilir ve yanlış yolda oldukları tebliğ edilir. İslamiyet’e geçmeleri beklenir. İslamiyet’e geçmezlerse sapkın olarak görülür. Kafa bu, bu kafadan ne çıkacak?”

    “DİKTATÖRÜN KENDİSİ ALEVİ OLABİLİR AMA SÜNNİLER DAHA ÇOĞUNLUKTAYDI”

    Türkiye medyasının Suriye’deki hükümeti desteklediği için kendi zaferiymiş gibi savunulduğunu, Suriye’de olan katliamların, öldürmelerin, ev baskınlarının, insan kaçırmalarının verilmediğini belirten Eliaçık, “Sanki Suriye’de azınlık Alevi diktatoryası varmış, o azınlık diktatörlük yıkılmış, Sünni azınlık özgürlüğe kavuşmuş, şimdi bir zamanlar Suriye’de Alevi azınlığı destekleyenlere hesap sorma zamanı geldi, hepsini bir bir ifşa edeceğiz gibi bir kampanya yürüyor şu anda sosyal medyada. Belli kişiler ve kesimler hedef gösteriliyor.  Bu okuma tamamen yanlış. Suriye’de Alevi diktatörlüğü yok. Suriye hükümetinin içerisinde bir tane Alevi var, bu nasıl Alevi diktatörlüğü? Şeriat yasaları ve Medeni Yasa Suriye’de geçerliydi. Kuran-ı Kerim’de Sünni fıkıhta Hanefi, Şafi, Hanbeli mezhebinde nasıl geçiyorsa Alevi fıkıh diye uygulanan bir şey yok. Alevi devlet projesi diye bir şey yok. Devletin dini İslam, Suriye Arap Cumhuriyeti, şeriat ve medeni hukuk beraber uygulanıyor. Şeriat mahkemelerinde dört mezhep uygulanıyor. Öyle dedikleri gibi bir Alevi projesi yok Suriye’de. Bir diktatörlük var ama bu Alevi diktatörlüğü değil. Diktatörün kendisi Alevi olabilir ama onun eylemlerine, uygulamalarına bakılır, bakıldığı zaman Sünni çoğunluk var. Bir algı yaratmak amacıyla bu yapılıyor ve Türkiye’deki Alevilere sıçratılmak isteniyor. ‘Siyasal Alevilik’ diye manşetler atıp belli kesimleri hedef gösteriyorlar” diye belirtti.

    “SİYASAL ALEVİLİK CHP’Yİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMA AMACIYLA YAPILMIŞ BİR PROPAGANDA”

    Eliaçık, konuşmasını şu şekilde sürdürdü:

    “Şu anda Siyasal Alevilik yok. Bunun olması için bir Alevi devletin, partisi ve siyasi bir programının olması lazım. Aleviliği nasıl uygulayacağına dair bir program ortaya koyması lazım ve bu programda Alevi olmayanlara söz hakkı verilmeyeceğini, bir tür Alevi diktatörlüğü olacağını ve Alevilikten başka mezhebin de dikkate alınmayacağının söylenmesi gerekiyor. Ben şu anda böyle bir program göremiyorum. Bunu en fazla İran için söyleyebiliriz, ona da siyasal Şiilik diyebiliriz yine siyasal Alevilik diyemeyiz. Oradakiler Alevi değil çünkü. Siyasal Şiilik İran’da var bana göre. Devlete Şii mezhep ön görülüyor. 12 imamın ölümleri ve doğumları tatil. Bu Şii görüş devlet tarafından resmen bir program dahilinde, devletin başında bulunan kişi de yine bir Şii teoriden yola çıkarak isim konulmuş, yani Mehdi gelene kadar toplumu idare edecek kişiye Molla deniliyor. Bu tamamen Şii propagandasıyla oluşturulmuş bir uygulama. Siyasal Aleviliğin de bir devletinin, programının olması gerekiyor. Aleviliği dava edinen bir parti yok ülkede. Cemevleri var, Alevi kurumları var ama onlar siyasal iddiada değiller. O iddiada olanlar da genelde CHP’de siyaset yapıyorlar ama bunu da Alevilik adına yapmıyorlar tamamen. Alevi kökenli olabilir ama CHP’nin programına tabii oluyor. Özellikle Suriye’deki bu durumdan istifade ederek Aleviliği, CHP’yi köşeye sıkıştırma amacıyla yapılmış bir propaganda. Bu söylemin bir temeli yok.”

    “IŞİD TARZI ŞERİATÇI BİR PROGRAMI BU ÜLKEYE UYDURABİLECEKLERİNİ SANMIYORUM”

    Suriye’de HTŞ’den ümitli olmadığına işaret eden Eliaçık, “Bunların daha önceki geçmişlerini bildiğimiz için eğer HTŞ lideri denilenleri yapmazsa içeriden örgütsel bir tepki olabilir ve darbeyle devrilip, IŞİD’in uygulamalarını hayata geçirecek biri başa getirilir. Onlar şu anda bir an önce Alevileri, Dürzileri temizlemek, insanlara sıkı sıkıya çarşaf giydirmek, namaz kılmayanları takip etmek, okullarda şeriat dersleri verilmesi için yanıp tutuşuyorlar. Onların bekledikleri şey bu, eğer bu olmazsa örgütün içinden tepkiler gelebilir. Yoksa BM hukukuna göre HTŞ Suriye’de bir ortak anayasa, bunun referanduma sunulması, partilerin kurulması, seçimlere katılması, seçimlerden sonra bir hükümetin kurulması gerçekleşinceye kadar HTŞ’nin hiçbir şeye dokunmaması gerek. Geçiş hükümeti olarak asayiş, güvenlik dışında teknik hükümet olarak kalması ve hiçbir şeye dokunmaması gerekir. Ama görüyoruz ki dokunuyorlar. Milli eğitimin müfredatını kaldırmaya çalışıyor, Alevilere yer yer müdahale ediyor. Lazkiye Alevilerin çoğunlukta olduğu bir şehir, oraya şeriatçı bir müftü tayin ediliyor milli eğitim müdürü olarak. Suriye’nin seküler bir halkı var ama şeriatçı grupları da fazladır. Suriye toplumu şeriatı kaldırmaz, kabul etmez. Daha geçen haftalarda coşkulu bir yılbaşı kutlandı ve HTŞ’liler buna engel olamadılar. IŞİD tarzı şeriatçı bir programı bu ülkeye uydurabileceklerini sanmıyorum” diye konuştu.

    “MEDİNE SÖZLEŞMESİ İLHAM ALINMALI”

    Suriye’de oluşturulacak yeni anayasada bütün kesimlerin dahil edilmesi gerektiğinin altını çizen Eliaçık, şunları dile getirdi:

    “Alevilerin ne yapması gerektiğine gelince; buna en iyi elbette ki Alevi kurumları, Alevi toplumu karar verebilir. Ama sadece Aleviler değil, Suriye’de Dürziler açıklama yapıp haklarının anayasa ile güvence altına alınmayana kadar silahlarını bırakmayacaklarını söylediler.  Medine Sözleşmesi birinci maddesi bu. Senin peygamberin 14 asır önce bunu yapmış, bir tane bile IŞİD’linin aklına gelmiyor. Şu anda Rojava’da Medine Sözleşmesinden ilham alarak demokratik bir özerklik, barış içinde farklı kesimleri yaşatma projesi geliştirmeye çalışılıyor. Dini kaynağı olmasına rağmen İslamcılar bunu tartışmıyor bile. Hz. Ali de bu sözleşmeyi uygulamaya koymuş. Kimse kimseye zarar vermemek şartıyla herkes kendi halinde yaşayabilir. Eğer adaletle hükmetme gereği duyulursa bir yöneticilik rolü üstlenilebilir. Yöneticilik rolünün adaletten başka bir gerekçesi yoktur” şeklinde konuştu.

    Eren GÜVEN-Fatoş SARIKAYA/ İSTANBUL

  • ‘Kayyım atamalarının hukuksal dayanağı yok, Kürt halkı cezalandırılmak isteniyor’-VİDEO

    ‘Kayyım atamalarının hukuksal dayanağı yok, Kürt halkı cezalandırılmak isteniyor’-VİDEO

    PİRHA- Belediyelere kayyım atanmasının hiçbir hukuksal dayanağının olmadığı ifade eden İHD Dersim Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Ateş, “Kayyım politikasının uygulandığı yerlere baktığımızda Kürdistan coğrafyası olduğunu görüyoruz. Belediyelere kayyım atanarak Kürt halkının iradesi yok sayılıyor” dedi.

    Hakkari, Mardin, Batman, Halfeti, Esenyurt, Dersim, Ovacık ve Bahçesaray belediyelerine kayyım atandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Ateş, iktidarın belediyelere kayyım atamasını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “KÜRT HALKINI CEZALANDIRMAK İÇİN BELEDİYELERE KAYYIM ATANIYOR”

    Belediyelere kayyım atanmasının hiçbir hukuksal dayanağının olmadığı vurgulayan Özgür Ateş, “Kayyım egemen sistemin, resmî ideolojinin kendisinden olmayan belediyeleri cezalandırma anlayışı. Kayyım halk iradesini tanımama, halkın seçimlerini kabul etmeme anlayışının kendisi. Kayyım politikasının uygulandığı yerlere baktığımızda Kürdistan coğrafyası olduğunu görüyoruz. Belediyelere kayyım atanması Kürt halkını cezalandırma amacıyla yapılıyor. Belediyelere kayyım atanarak Kürt halkının iradesi yok sayılıyor. Kayyım atanan belediyelerin borçlarının hepsi AKP iktidarının kendi döneminden gelen borçlar. Kendilerinin yönettiği dönemde belediyelere hiçbir şekilde karışılmıyor ancak belediyeler kendilerinde olmadığı zaman bu politika devreye sokuluyor. Eğer belediyeyi ben kazanmadıysam cevabını belediyeye kayyım atayarak veririm” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Almanya’daki Alevi pirlerinden çağrı: Suriye’deki Alevilere sahip çıkmalıyız!

    Almanya’daki Alevi pirlerinden çağrı: Suriye’deki Alevilere sahip çıkmalıyız!

    PİRHA- Almanya’nın farklı bölgelerinde hizmet yürüten Alevi dedeleri/pirleri, Suriye’de başta Aleviler olmak üzere diğer etnik kimliklere ve inançlara yönelik katliam tehlikesi olduğunu belirterek, dayanışma çağrısında bulundular. 

    Suriye’de cihatçı grupların Şam’ı ele geçirmesi sonrasında farklı inançlar ve etnik kimliklere yönelik yaşam hakkını tehdit eden yaklaşımlar endişe yaratıyor.

    Alevi pirleri/dedeleri, cihatçı grupların olası saldırılarına karşı mücadelede tüm çevrelere sorumluluk üstlenmesi çağrısında bulundu.

    Dedeler yaptıkları açıklamalarda Suriye’de yaşayan Alevilerin güvenliğiyle ilgili kaygılarını dile getirdiler. Alevi İnanç önderleri Almanya, Avrupa ve Türkiye’de yaşayan Aleviler olmak üzere tüm vicdan sahibi insanları duyarlı olmaya ve Suriye’deki Arap Alevilerle dayanışmaya çağırdılar.

    “İNANÇSAL ETNİK BİR AYRIŞMA VE KATLİAMIN AYAK SESLERİ DUYULUYOR”

    Alevi dedeleri/pirlerinin mesajları şöyle:

    Eski Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) İnanç Kurulu Başkanı Cafer Kaplan: 13 yıldır Suriye’de Esat rejimine yönelik içten ve dıştan müdahale sonucunda Esat hükümeti düştü. Bu durumun ardından yeni bir sorun açığa çıkmaya başladı. Suriye geniş bir coğrafya ve çok fazla etnik kimliklerin ve inancın bir arada yaşadığı bir ülkedir. Asıl olan şey, bu etnik ya da inançsal yapıları bir arada demokrasi adına hep beraber bir arada tutabilmektir.

    Fakat HTŞ adlı kökten dinci bir grubun Suriye’nin büyük bölümünü ele geçirdiği yerlerde inançsal ve etnik bir ayrışma ve katliamın ayak sesleri duyulmaktadır. Bölgedeki Alevi inanç önderinin iki oğlunun öldürülmesi azınlıkta olan Suriyeli Alevilere yönelik bir katliama dönüşmeye başladı. Bu durum bizleri derinden endişelendiriyor. Beşar Esat’ın babası Hafız Esat’ın mezarının yakılması da insanlık dışı bir duruma işaret etmektedir.

    Suriye’de asırlardır  yaşayan Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Ezidiler, Aleviler daha birçok etnik ve inançsal kimliklerin barış içerisinde yaşaması inançsal ve kültürel değerlerin korunması gerekmektedir. Bu iki önemli olumsuz gelişmeye karşı tüm insanlığın ayrım gözetmeksizin birlikte karşı durması gerekmektedir.

    “SURİYE’DE BARIŞ, BÜTÜN İNSANLIK İÇİN BARIŞTIR”

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) İnanç Kurulu Üyesi Hasan Doğan: Suriye’de savaştan dolayı uzun yıllardır yaşanan olaylar yüreğimizi derinden sarsıyor. Gündeme düşen haberlerde başta Aleviler olmak üzere, farklı inanç ve etnik kimliklere yönelik şiddet insanlık dışı boyutlara ulaştı. Yüz yıllara dayanan kin ve düşmanlığın, insanların mezarlarına saldırı şeklinde yaşanıyor olması günümüz insanı ve dünyamız için utanç vericidir.

    Bizler bu yaşananları tarihten biliyoruz. Geçmişte Muaviye-Yezid zihniyetiyle gerçekleşen katliam ve şiddetin benzeri bugün selefi-cihadist örgütler eliyle yapılmaktadır. Emevi Camisinde namaz kılarak bunu zafer olarak görenlerin, bu olayların farklı toplumsal kesimlerin hafızasında acı ve korkunç olayların hatırlanmasına vesile olacağını düşünmelerini isteriz. Bu yaklaşımlar toplumları ayrıştırır, barışa katkı sunmaz.

    Gelişen bu süreç sadece Suriye’de kalmayacaktır. Komşu ülkelerdeki inanç ve etnik kimlikleri de etkileyecektir. Bu vesileyle Suriye’deki bu şiddet dalgasının durdurulması için tüm duyarlı kesimlerin uluslararası düzeyde bir baskı oluşturması elzemdir.

    Böylesine insanlık dışı eylemler, inancımıza ve insanlığımızın temel değerlerine tamamen aykırıdır. Bizim inancımız insan sevgisi, barış ve eşitlik üzerine kurulu bir inançtır. Bu bağlamda Suriye’de yaşayan farklı etnik ve inanç kimliğine sahip olanların barış içinde eşit adil bir şekilde yaşamasını temenni ediyoruz. ‘Suriye’de barış bütün insanlık için barıştır’ diyoruz.

    “SURİYE’DEKİ ALEVİLERE SAHİP ÇIKMALIYIZ, SİYASAL BÜTÜN GİRİŞİMLER YAPILMALI”

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Kuzey Bölgesi İnanç Kurulu Başkanı Haydar Akdağ: Suriye’de mezhepçi katliam var. Çok büyük insanlık suçu işleniyor. Siyasal İslamcı örgüt oradaki Alevileri çoluk, çocuk, genç ve yaşlı demeden herkesi katlediyor. Ve tüm dünya seyirci kalıyor. Suriye’de her kesimin bir hamisi var, sahipsiz olanlar Alevilerdir. Biz dünya Alevileri olarak her zaman kinden daha birlik olup oradaki Alevilere sahip çıkmalıyız. Demokratik, siyasal bütün girişimleri yapmalı, duyarlılık yaratmalıyız. Dünyada hiç bir Alevi can yalnız değildir!

    “HALKLAR VE İNANÇLARIN HAKLARI ANAYASAL GÜVENCEYE ALINMALI”

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Hessen Bölgesi İnanç Kurulu Başkanı Ali Ekber Erden: Tarih boyunca mazlumların yanında duran ve 72 millete bir nazarda bakmayı ilke edinmiş olan biz Aleviler, halkların özgürlüğünü ve eşitliğini savunmaya devam edeceğiz. Bölgedeki Aleviler, Sünniler, Şiiler, İsmailililer, Ezidiler, Dürziler, Yahudiler, Hristiyanlar ve tüm inanç grupları için, Kürtler, Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Çerkesler, Ermeniler ve tüm etnik kimlikler için eşitlik, özgürlük ve barış istiyoruz.

    Suriye’de savaşın ardından şekillenecek yeni yönetim, halkın barış, istikrar ve adalet beklentilerini karşılayan kapsayıcı bir yaklaşımla tesis edilmelidir. Bu çerçevede, etnik ve dini gruplar arasında adaleti sağlamak, laik ve demokratik bir sistemi hayata geçirmek büyük bir önem taşımaktadır.

    Yeni yönetim, her grubu eşit vatandaşlar olarak kabul etmeli ve hiçbir gruba ayrıcalık ya da ayrım uygulamamalıdır. Halkların din, dil, ırk ya da mezhep farkı gözetilmeksizin anayasal güvence altında eşit haklara sahip olması sağlanmalıdır. Devlet, tüm dini inançlar karşısında tarafsız olmalı ve din işlerini kamusal hayattan ayırarak bireysel özgürlük alanında bırakmalıdır. Resmi kararların, yasaların ve yönetim pratiklerinin herhangi bir dini inanca dayandırılmaması garanti altına alınmalıdır. Eğitim sistemi laik bir temelde organize edilmeli ve tüm dini grupları kapsayan tarafsız bir içerik sunmalıdır. Seçimler serbest, adil ve uluslararası gözetime açık bir şekilde yapılmalıdır.

    “SURİYE’DEKİ ALEVİLER YAŞAMSAL TEHLİKE ALTINDA”

    Bielefeld Cemevi’nden Hasan Ali İçlek Dede: 10 yılı aşkın bir zamandır Suriye’de Emevi zihniyetinin doğurduğu, büyütüp beslediği ırkçı gerici, dinci, ve şeriatçı gurupların mazlum Suriye halkı üzerinde yaratmış olduğu katliam ve kirli savaşı hala devam etmektedir. Suriye’de hakimiyeti ele geçirmiş olan HTŞ   günden güne savunmasız Suriye  halkları üzerinde baskı ve katliam politikası ile egemenliğini güçlendirmektedir. Özellikle Suriye’de yaşayan Alevilerin hedefte olduğu ve Alevi inanç toplumu önderlerine karşı amansızca bir şiddetin olduğu ve bu politik yaklaşımın yayılarak devam edeceğinin somut örneği. Daha dün Alevi kanaat önderlerinden Şeh Hadi’nin iki oğlunun HTŞ tarafından katledilmesi durumun vahametini ortaya koymaktadır. Anlaşılan Suriye Alevilerinin ciddi bir şekilde yaşamsal tehlike altında olduklarıdır.

    Şaşırtıcı olan zalimin zulmü karşısında Alevi kurum ve kuruluşlarının yaşananlar karşısında sessiz ve duyarsız kalmasıdır. Kimden kimlere gelirse gelsin, zalimin zulmünü  kınıyor, yüreği sevgi ve barıştan yana olan her kesimi mazlum Suriye halkı ile dayanışmaya çağırıyoruz.”

    Mehmet TANLI/ALMANYA

     

  • Alevi kurumlarından ortak açıklama: Suriye’de katliam var, herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz

    Alevi kurumlarından ortak açıklama: Suriye’de katliam var, herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz

    PİRHA- Alevi kurumları ortak bir açıklama yaparak Suriye’de yaşanan katliama tepki gösterdi. Suriye’de insanlık suçu işlendiği belirtilen açıklamada, “Şeriatçı, selefi, ırkçı çeteler başta Aleviler olmak üzere, Kürt, Ezidi, Süryani, Dürzi Hıristiyan ayrımı yapmadan katlediyor. Hızını alamayan şeriatçı, selefi, ırkçı gruplar sosyal medyada HTŞ’yi Samandağ’ına sokarak ülkemizdeki Alevileri de katletmekten bahsetmektedirler” denildi.

    Suriye’de ordu ile Heyet Tahrir Şam (HTŞ) liderliğindeki cihatçı grupların çatışmaları 27 Kasım’dan bu yana devam ediyor. Halep’e giren silahlı grupların kentin büyük bir bölümünü kontrol ettiği ileri sürülüyor.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Alevi Kültür Derneği (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) konuya ilişkin ortak açıklama yayınlarken Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konudaki tavrını ve rolünü de değerlendirdi.

    “SURİYE’DE İNSANLIK SUÇU İŞLENİYOR”

    Suriye’de insanlık suçu işlendiğinin altını çizen Alevi kurumları, “Suriye iç savaşında sağlanan ateşkes sonucunda cihatçı selefi örgütler İdlib bölgesine sıkışmışlardı. Bir yılı aşkın bir süredir İsrail tarafından Filistin halkına yönelik yapılan katliamlar karşısında bu selefi /ırkçı çeteler sessiz kaldılar. Ne zamanki İsrail ile Lübnan hükümeti arasında sağlanan ateşkes süreci başlayınca bu güçler Suriye Hükümetine ve bölge halkına karşı savaşı başlattılar. ABD ve bölgedeki işbirlikçileri tarafından Eğitilen-donatılan, beslenip palazlandırılan şeriatçı, selefi, ırkçı çeteler başta Aleviler olmak üzere, Kürt, Ezidi, Süryani, Dürzi, Hristiyan ayrımı yapmadan katlediyor” dedi.

    “İDLİP’TEN YOLA ÇIKAN KONVOYLAR ALEVİLERİ VE KÜRTLERİ İŞKENCELERLE KATLETMEKTE”

    İdlip’ten yola çıkan konvoyların Halep merkezine doğru sert ve katliamcı bir tarzda ilerlerken bu güzergâh üzerinde yaşayan Alevileri ve Kürtleri işkencelerle katletmekte olduğunu belirten kurumlar, açıklamalarında şunları ekledi:

    “Suriye ile başlatılması düşünülen görüşmelerden olumlu sonuç alamayan siyasi iktidar ne yazık ki uzun bir süredir kontrol altında tuttuğu ve desteklediği ÖSO / SMO güçlerini serbest bırakarak Suriye denkleminden karlı çıkmanın hesaplarını yapmaktadır. Bölgede çok sayıda Şeriatçı/ selefi örgütler bulunmaktadır. Bu örgütlerle birlikte, Heyeti Tahrir Şam (HTŞ), (Nusra, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) öncülüğünde başlatılan saldırılar El Kaide ile ilişkili tecrübeli Uygur Türklerinden oluşan Türkistan İslam Partisi’nin eklenmesiyle daha da katliamcı bir hale geldi. Türkistan İslam partisi ve Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) askeri konvoylarında Türk Bayraklarının oluşu ve Suriye ordusunun mevzilerine obüs atışlarının olması ülkemizin bu konudaki tavrını ve rolünü açığa çıkarmaktadır. İdlip’ten yola çıkan konvoylar Halep merkezine doğru sert ve katliamcı bir tarzda ilerlerken bu güzergâh üzerinde yaşayan Alevileri ve Kürtleri işkencelerle katletmekte, Sosyal medyada yayınlamaktadırlar. Hızını alamayan şeriatçı, selefi, ırkçı gruplar sosyal medyada HTŞ’yi Samandağ’ına sokarak ülkemizdeki Alevileri de katletmekten bahsetmektedirler.”

    “TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI OLAN ALEVİLERİN VE KÜRTLERİN AKRABA VE AŞİRETLERİNİN BİR YARISI SURİYE SINIRLARI İÇERİSİNDE YAŞAMAKTA”

    Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Alevilerin ve Kürtlerin akraba ve aşiretlerinin bir yarısı Suriye sınırları içerisinde yaşamakta olduğunu dolayısıyla planlamalar yapılırken bu hassasiyetin göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Alevi kurumları, şunları ekledi:

    “Siyasi iktidarın ve devletimizin tüm birimlerinin unutmaması gereken en önemli konu şudur: Tüm emperyalist devletlerin bölge ile ilgili planları olabilir, çıkarları yerine gelmeyince veya elde edince arkalarına bakmadan çekip gidebilirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir şansı ve olanağı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Alevilerin ve Kürtlerin akraba ve aşiretlerinin bir yarısı Suriye sınırları içerisinde yaşamaktadır. Dolayısıyla devletimiz bölge ile ilgili planlamalar yaparken bu hassasiyeti göz önünde bulundurmalıdır.”

    “SAVAŞ, İNSANLIK SUÇUDUR”

    Suriye topraklarının ilhak edildiğini belirten Alevi kurumları, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ikinci aşamasına geçmiş göründüğünün altını çizdi.

    Kurumlar açıklamada, “Peki savaş karşıtları, barış yanlıları, halkların özgürlüğü ve kardeşliğinden yana olanlar, insan hakları savunucuları bizler bu duruma daha ne kadar seyirci kalacağız. Yanı başımızda insanlık ölüyor. Suriye’de ve Ortadoğu’da İlhak, işgal, talan ve katliam var. Eğitilip donatılan Şeriatçı, Selefi, Irkçı çeteler kardeşlerimizi katlediyor. Savaş, ölüm demek, göç demek, yoksulluk ve çürümeye neden olan bir yıkım demektir. Savaş cinayet, savaş tecavüz, savaş yetim kalan çocuk demektir. Savaş, insanlık suçudur… Tüm siyasi Partileri, Emek ve Meslek Örgütlerimizi ve Demokratik Kamuoyunu duyarlı olmaya çağırıyoruz! Bozatlı Hızır darda zorda kalan cümle canların carına yetişsin…” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Barışın tesisi için Kürt meselesindeki çözümsüzlük sona erdirilmeli’- VİDEO

    ‘Barışın tesisi için Kürt meselesindeki çözümsüzlük sona erdirilmeli’- VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, barış ortamının yaratılması için iktidarın söylemleri pratiğe dökerek Kürt meselesindeki çözümsüzlüğü sonlandırması gerektiğini belirtti. İnci, “Hapishanelerdeki tecrit devam ettiği sürece toplumdaki Kürt meselesiyle ilgili temel sorunlar devam ediyor demektir. Sorunları bir şekilde krize, toplumsal çatışmaya çeviren dil ve pratik değiştirilmezse barış da gelmez” dedi.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılarak, meclis çatısı altında konuşma yapması ve örgütü lağvetmesi koşuluyla umut hakkından yararlanmasını dile getirmesi ülke gündeminde büyük yankı uyandırdı. Ardından 43 ay sonra Öcalan’la görüşme yapılması ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bahçeli’nin meclisteki konuşmasını desteklemesi, yeniden bir çözüm sürecinin adımları mı atılıyor sorusunu akıllara getirdi. Bahçeli’nin bu çıkışı kamuoyunda farklı şekillerde tartışılıp yorumlansa da barış umudunun kımıldanmasına da kapı araladı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, Bahçeli’nin açıklamasını ve barış için hangi koşulların yaratılması gerektiğini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ABDULLAH ÖCALAN ÜZERİNDEKİ TECRİT KALDIRILSIN”

    Bahçeli’nin sarf ettiği sözleri olumlu bir perspektiften yorumlayan Gazi İnci, söylemlerin siyasi bir ittifak mesajı olarak kalmaması gerektiğini, toplumsal barışı hedefleyen bir düzleme geçilmesinin önemli olduğunu ifade etti.

    Kürt meselesinin çözümü noktasında öncelikli olarak Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması gerektiğine işaret eden İnci, “Devlet Bahçeli, Öcalan’ın mecliste konuşmasından bahsediyor, fakat yıllardır tecrit politikası uygulanıyor. Meclise kadar gelip de konuşma yapmasını uygun buldukları bir kişiye yıllardır tecrit uyguluyorlar ve bu söylemin ardından bir kez yeğeni ile görüşmesinin sonrasında hala bu tecridi devam ettiriyorlar. Bu açıklamayı samimi bulmak için öncelikle tecridin kaldırılması lazım” dedi.

    “BARIŞ İÇİN KÜRTLER ÜZERİNDEKİ BASKI SON BULMALI”

    İnci; Kürtlerin kültürü, siyaseti, etnik kimliği üzerindeki yargı tacizinin sonlanmasının barış ortamının sağlanmasında önemli bir aşama olacağını kaydederek, şunları dile getirdi:

    “Devlet erkleri, Kürt meselesinin tam olarak neye dayandığını, neyden kaynaklandığının halka samimi bir şekilde anlatması lazım. Çünkü yıllarca bunu sakladılar, yıllarca bu siyasi söylemler aslında Kürtleri sadece kriminalleştirerek lanse ettiler ve Kürtler kendilerini doğru bir şekilde ifade edebilecek zemini hiçbir zaman bulamadı. Bu itirafın kendisi bir barışmadır aslında. İnkar her zaman çatışmaya götürür ama itiraflar, iki taraflı özeleştiriler barışın temelini atmaktır.

    Öte yandan barışın gelmesi için Kobani davasından yargılanan tüm siyasi tutsakları serbest bırakılması, idari gözlem kurullarının kaldırılması lazım. Hapishanelerdeki tecrit devam ettiği sürece toplumdaki Kürt meselesiyle ilgili temel sorunlar devam ediyor demektir. Bunu yalnızca söylemsel olarak ifade edip öte yandan bu sorunları bir şekilde krize, toplumsal çatışmaya çeviren dili, üslubu değiştirmezseniz barış da gelmez.”

    Barışın inşası noktasında özellikle siyasilerin şiddet dilinden uzak durması gerektiğinin altını çizen Gazi İnci, ortak mücadele vurgusu yaparak sözlerini noktaladı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

  • Başkaya PİRHA’ya konuştu: Kürtler yok saymayı çoktan bertaraf etti!-VİDEO

    Başkaya PİRHA’ya konuştu: Kürtler yok saymayı çoktan bertaraf etti!-VİDEO

    PİRHA –Akademisyen Fikret Başkaya, 31 Mart Yerel Seçimlerinde AKP Hükümetinin ciddi bir yenilgi aldığını söyledi. Başkaya, Kürt illerindeki usulsüzlüklere işaret ederek “Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman Türkiye’deki hakim blok, hep yok sayma üzerinedir” diye konuştu.

    31 Mart 2024 Yerel Seçim sonuçları muhalefet partilerinin kazanımı ile sonuçlandı. MHP destekli AKP Hükümeti, birçok ilde belediyeleri kaybederken, Kürt illerinde ise taşımalı oylarla toplumun tepkisini çekti.

    “AZ BUZ BİR YENİLGİ DEĞİL”

    Akademisyen Fikret Başkaya, seçimlerde çıkan sonucu PİRHA’ya değerlendirdi.

    Mayıs 2023 Genel Seçimlerinden sonra halkta bir moralsizlik durumunun oluştuğunu söyleyen Başkaya, “31 Mart seçimlerinden sonra o moralsizlik kısmen bertaraf edilmiş görünüyor” dedi. Fikret Başkaya, ‘kazanılabilir algısının’ canlandığını ifade ederek şunları söyledi:

    “Fakat Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman Türkiye’deki hakim blok, hep yok sayma üzerinedir. Mesela Kürtler 100 yıldır alçakça katlediliyor, toplumun geri kalanı ise bunu seyrediyor ya da görmezlikten geliyor. Fakat son dönemde artık görmezlikten gelme dönemi bitti. Buna rağmen Türkiye’deki hakim ideoloji, Kürt sorununa gerektiği gibi yaklaşımı engelliyor. Yok sayma olayı bir tabu… Mesela ortalama eğitimdeki birinin orada yaşananlarla ilgili hiçbir fikri yoktur. Yüzyılda orada ne olmuştur haberi yoktur. Ama şu var; yok saymayı Kürtler çoktan bertaraf etti.

    “MERKEZİ İRADE ELLERİNDE OLSA DA BİRÇOK ŞEYİ YAPAMAYACAKLAR”

    Şimdi ne yapabilir? Seçim oluyor kayyum atıyor. Bir seçim daha oluyor, tekrar kaybediyor ve tekrar kayyum atıyor. Sanıyorum bundan sonra kayyuma cesaret edemeyeceklerdir. Bu son seçimlerin de kayyumda bir rolü olabilir. Çünkü bu moral üstünlüğü ile ilgili bir mesele. Bu hakikaten az buz bir yenilgi değil. Ciddi bir yenilgiye uğradılar. Merkezi idare ellerinde olsa da birçok şeyi yapamayacaklar. Tabii ortada TBMM diye bir şey de yok. Mecliste ‘AKP- MHP oylarıyla reddedildi’ diye bir şey oluştu. Yani hiçbir önerinin orada şansı yok. Ama Kürtler için kaybetmek diye bir şey yok. Fakat diğer tarafta da artık bu soruna bir çözüm bulalım gibi bir irade maalesef yok.”

    Eren GÜVEN/ANKARA