Etiket: Kutsal Mekanlarımız

  • Elif Ana’nın kızının 40 yemeği verildi

    Elif Ana’nın kızının 40 yemeği verildi

    Aleviler’in kutsal mekanlarından Elif Ana Ziyareti bir yolcusunu daha Hak’ka uğurladı.
    Pazarcık Pulyanlı’da bulunan Elif Ana Ziyaretinde yıllarca hak hizmeti yürüten Elif Ana’nın kızı Gorçin Ana Geçtiğimiz günlerde  Dünyasını değiştirdi. Gorçin Ana için Maraş’ın Pulyanlı köyünde verilen 40 yemeğine çok sayıda kişi katıldı.

    Yemeğin ardından Elif Ana’nın makamı ziyaret edildi.

     

    ELİF ANA KİMDİR?
    Elif Ana Maraş Alevileri içerisinde son yüzyılda yaşamış, en çok bilinen ermiş, kutsal evliyalarından bir tanesi idi. Âtê Alîf Mürşid Ocağı Ağuiçen olan Sinemilli Ocağı’na mensuptur. Sarız’ın Tavla köyünde  Dünyaya gelmiş ve göçler sonrası 1930 yılında Eşi Ali Baba (Arap Ali) ile evlenmiş, Pazarcık Pulyanlı’da aşireti ile yaşamıştır. 31 Ekim 1991 yılında Dünyadan göçen Elif Ana’nın 40’lı yıllarda bölgede efsaneleşmiş ermiş-derviş-filozof kişiliği ile bilinen ALİ KUTTE‘den etkilendiği söylenir. Hemi Tâzı gibi Alevilerin kutsal saydığı derviş-ermiş bir çok insana ev sahipliği yapan Elif Ana yaşarken ‘Ocaklaşmış’ Keramet Ocaklarından. Sinemilli Aşireti ve Ocağı içerisinde saygın bir yere gelmiş bir Ocak-Ziyaret olarak ‘ELİF ANA, keramet ocağı olarak çocuklarıyla birlikte topluma hizmet etmeye günümüzde de devam etmektedir.  Bu gün yaşadığı köyün karşısında bir tepede makamı bulunuyor. Elif Ana Ziyareti, Aleviler açısından önemini korurken Maraş, Kayseri, Sivas, Erzincan, Malatya, Adıyaman, Antep, Adana ve Mersin gibi illerde yaşayan Sinemili aşiretine mensup insanların yanı sıra giderek genişleyen bir coğrafyada bir Alevi inanç merkezi olmayı sürdürüyor. Alevi toplumu için önemli ritüel ve inançsal veriler barındıran kutsal mekanlardan biri olana Elif Ana’ya yıl içerisinde binlerce insan uğruyor.

     

     

  • ‘Onlar bize Ana Fatma’nın, Düzgün Baba’nın emanetidir’

    ‘Onlar bize Ana Fatma’nın, Düzgün Baba’nın emanetidir’

    Dersim Alevileri için kutsal olan Dağ Keçileri’ne yönelik yasadışı avlanma faaliyetlerinin engellenmesi için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na başvuru yapıldı. Nesli tükenme tehlikesi altında olan dağ keçilerine yönelik avlanmanın  artış göstermesi üzerine Dersim Barosu harekete geçti. Baro Başkanı Barış Yıldırım, yasadışı avlanma faaliyetlerin durdurulması ve gerekli önlemlerin alınması için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na başvuru yaptı.
    “ONLAR KUTSİYET TAŞIYAN CANLILARIMIZ”
    Başvuru dilekçesinde “Dersim’de son dönemlerde Dağ Keçisi türlerine yönelik olarak yasadışı avlanma faaliyetlerinin arttığına dikkat çekilerek,“Avlanma faaliyetlerinin özellikle 2873 sayılı Millî Parklar Kanunu hükümlerine tabi Munzur Vadisi’nde ve Pülümür Vadisi’nde karayolu kenarlarında kolayca yapıldığı bilinmektedir. Bilindiği üzere Kara Avcılığı Kanunu, Merkez Av Komisyonu Kararı ve ilgili mevzuat hükümleri uyarınca Dağ Keçilerinin her türünün avlanması yasak olup aksi eylemler cezaî ve hukukî mesuliyete tabidir.

    dersim-barosundan-dag-kecisi-icin-basvuru-(4).jpg

    Belirtmek gerekir ki Dağ Keçileri yöre mitolojisinde önemli yer tutan ve kutsiyet taşıyan canlılardır. Yöre mitolojisinde Dağ Keçileri’ne dair pek çok söylence bulunmaktadır. Dağ Keçileri yörede Alevilik açısından son derece önemli inanç alanları olan Ana Fatma ve Düzgün Baba’nın kutsiyet taşıyan canlıları olarak bilinir.”denildi.

    PERSONEL YETERSİZLİĞİ GEREKÇESİNE DİKKAT ÇEKİLDİ

    Dağ keçileri’nin bir kısım türünün nesli tükenme tehlikesi altında olduğunu hatırlatan dilekçede, “Ülkemizin faunastik zenginliğinin, biyolojik çeşitliliğinin korunması mevzuatın amir hükümlerindendir. Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve ilgili mevzuat hükümleri uyarınca koruma altında bulunan fauna türlerinin korunması için gerekli işlem ve eylemlerin icrası Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın görevi dahilindedir. Buna mukabil yasadışı avlanma faaliyetlerinin engellenmesi hususunda ciddi sorunlar mevcuttur. Şöyle ki Tunceli İli’nin genelinde yayılış gösteren Dağ Keçileri’ne yönelik avlanma faaliyeti personel azlığı gerekçesiyle denetimlerin yetersizliği sebebiyle büyük oranda engellenememektedir.” ifade edildi.

    Avcılık faaliyetlerinin  engellenmesinde yeterli personelin olmasının büyük  önem taşıdığına dikkat çekilen dilekçede son olarak şunlara dikkat çekildi, “Yukarıda izah edilen sebeplerle Tunceli İli’nde Dağ Keçileri’ne yönelik olarak yasadışı avlanma faaliyetlerinin engellenmesi için gerekli işlem ve eylemlerin icrası bu kapsamda bilhassa Orman ve Su işleri Bakanlığı’na bağlı Tunceli Şube Müdürlüğü’nün personel sayısının ihtiyaca yetecek düzeyde arttırılarak denetimlerin sıklaştırılması ve yasadışı avlanma faaliyeti hakkında farkındalık üretecek çalışmalar yapılması maksadıyla Avukatlık Kanunu’nun 76. ve 95. maddeleri ile Anayasa’nın 56. maddesi ve Çevre Kanunu’nun 1. , 3., 30. maddeleri hükümleri çerçevesinde 29.12.2016 tarihinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na başvuru yapılmışır.”

    (T.K)

  • Alevilerde Bava Dûzgin Ziyareti

    Alevilerde Bava Dûzgin Ziyareti

    Kızılca YÜRÜR

    Dêrsim’in Nazımiye ilçesinde bulunan Bava Dûzgin/Düzgün Baba Ziyareti,
    1) cem merasimi,
    2) adak adanan kurbanların kesimi,
    3) ziyaret binasının arkasında yükselen dağda çeşitli kutsal sayılan noktalarda, belirli sırayla yerine getirilen haç görevleri,
    4) ziyaretin yer aldığı köyden gelen ailelere ve misafirlere lokma dağıtılması ve
    5) çeşitli niyetlerle rüyaya yatılarak, sorunlara çözüm aranması
    gibi bir dizi ritüelin yerine getirildiği bir merkezdir. Ayrıca, cemevinin birinci ve ikinci katında bulunan odalarda, cem tutulan meydanda ve Bava Dûzgin’ın mekanı olarak bilinen mağarada, ziyaretçiler geceleyebilir.
    Hastalıktan iyileşme, çocuk sahibi olma, bir eş bulma gibi dileklerle ziyarette uyuyan kişilerin, rüyada, Bava Dûzgin, onun gönderdiği bir vekil, Bava Dûzgin’nın suretine büründüğü bir insan ya da hayvan (örn. yılan) veya Xizir ile karşılaştıkları düşünülür. Rüyanın oluşturduğu özel ara alanda Bava Dûzgin’ın, kendi var olduğu zaman ötesi boyuttan, ölümlülerin var olduğu zaman-mekan boyutuna müdahale edebildiğine inanılır. Bava Dûzgin, niyeti iyi olan, sorununa çözüm arayarak ziyarete doğru yaklaşan ve hem düşünce, hem eylemde kötülüğü bulunmayan insanlara olumlu ve destekleyici müdahalelerde bulunabilirken, toplumsal dayanışmaya aykırı davranan, ziyarete ya da çevresine zarar veren, ona verdiği sözü tutmayan kişilere olumsuz ve yıkıcı müdahalelerde de bulunabildiği anlatılır.
    Ziyarete yapılan hatayı telafi etmek bazı durumlarda mümkündür, bu durumlarda da, Bava Dûzgin, genellikle rüya yoluyla, yerine getirilmesi gereken görevleri bildirir. Demek ki, manevi alanla teması sağlayan bu rüyaları görmek için, hem insanlar çağrıda bulunabilir, hem de Bava Dûzgin kişiyi ziyaretine çağırmak, pişmanlık karşısında bir cezayı kaldırmak veya uyarıda bulunmak için rüyaları kullanabilir.
    Bu yazıda, ziyaretin bir işleyiş alanı olan “rüyaya yatarak iyileştirme” fonksiyonuna odaklanılacak. İşlevci bir yaklaşımla, ziyarete yüklenen anlamların ve ritüel uygulamalarının, toplumsal dayanışma ağlarının işleyişinde ne gibi görevler üstlendiğine bakılacak.
    Tıp uzmanları ve tıp tarihçileri arasında, “folklorik tıp uygulamaları”, “geleneksel şifa yöntemleri” gibi tanımlarla kategorize edilen, bir grubun genellikle sözel ve deneyim yaşamaya dayalı aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçirdiği iyileştirme yöntemlerinin, tam da geleneksel olduğu, değişmez ve zamansız olduğu var sayılır. Antropolojik bir bakışla, şüphesiz bu önyargı kabul edilemez. Üstelik, pratik değeri olan ve zaman içinde aktarılmaya değer görülen toplumsal bilginin geçirdiği değişimler, grubun yaşadığı ve tepki verdiği siyasi, ekonomik değişimlerin iyi bir göstergesi kabul edilebilir.
    alevilerde-bava-duzgin-ziyareti

    Toplumsal dayanışma

    Mezopotamya ve Anadolu’da çok sayıda rüyaya yatarak iyileşme ziyareti vardır ve çoğunlukla Alevi baba ve dedelerinin kerametiyle bağlantılı görülen bu mekanlar, toplum üyelerinden, hatta toplum dışından gereksinim duyan herkese açıktır. Bu işlevleriyle, hastalık gibi bireylere ağır acı ve yük veren, hem de toplumsal görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir sorun karşısında, grubun bireyin sorumluluk ve çare arayışına katıldığı bir yöntem olarak, şüphesiz tüm rüyaya yatma mekanları birer dayanışma alanı şeklinde tanımlanabilir. Ancak, bunların hemen hepsinin, kendine özgü rüya dokuları, işleyiş biçimlerinde ufak farklar, evliyanın karakterinde toplumun ve içinde yaşadığı dünyanın, doğa koşullarının getirdiği belirgin ayırt edici hatlar olduğu gözlemlenebilir.
    Geçtiğimiz yıllarda, Antakya’daki Şeyh Yusuf Hekim ve Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Çeltek Köyü’nde bulunan Çeltek Baba Ziyaretleri’nde de kısa alan çalışmaları yapılmış ve rüya anlatıları derlenmişti. Ancak, Bava Dûzgin’ın, bu iki ziyarette rüyaya giren, iyileştirici evliyalardan farklı olarak, rüyalarla düzene soktuğu bir diğer alan vardır: Toplumsal dayanışma ilişkileri.
    Bu alanda Bava Dûzgin sadece iyileştiren değil, aynı zamanda dayanışmaya aykırı davranan kişileri hastalıkla cezalandıran bir kuvvettir. Derlenen örneklerden birinde, Bava Dûzgin Dağı’na giderken, yola düşmüş bir kütüğü kaldırıp kenara koymayı aklından geçirmesine rağmen ihmal eden bir kişinin rüyasına kızıl bir yılan görünümünde giren Bava Dûzgin, kütüğün kaldırılmamasından dolayı hava karardıktan sonra bir kaza yaşandığını belirtmiş, kişinin boğazına çöreklenerek yüzünün bir kısmını sokmuştu. Ayrıca “istesem seni öldürebilirdim. Git, o yolu yaptır” diyerek, rüyada kişiye, uyandıktan sonra fark ettiği yüz felcinden kurtulmanın da çaresini söylemişti. Kişi, bu yolu yaptırdıktan sonra yüz felci geçmiş, böylece topluma karşı yerine getirmesi gereken dayanışma hizmetini bilinçli olarak ihmal ettiği ve zarara yol açtığı için ağır bir ders almış, bu öyküyle de başka toplum üyelerini dayanışma konusunda uyaran bir örnek olmuştu.
    Bir diğer örnekte de Dêrsimli bir köylü, arabasıyla ziyarete giderken, aynı köyden, ama iyi anlaşamadığı bir kişi, yolda ona işaret ederek, onu da yanında götürmesini ister. Ancak ziyarete giden köylü arabasını durdurmaz, geçip gider ve hatta geride bıraktığı kişinin haline güler. Öyküde, kısa süre sonra araba bir kaza geçirmektedir. Köylünün hastanede gördüğü bir rüyada, aynı köyden bir dedenin suretinde görünen Bava Dûzgin, arabaya almadığı köylüsünden özür dilemesi ve ziyarette kurban kesmesi koşuluyla, onu iyileştireceğini söyler. Yani kaza, yoldaki ziyaretçiyi almadığı için gerçekleşmiştir. Aynı rüyayı, sureti rüyada beliren dede de görmüştür; ertesi gün iki kişi birbirinden habersiz aynı rüyayı çevrelerine anlatırlar. Hemen hastaneye çağrılan hasım kişiden özür dilenir, kurban kesilir ve hasta sağ salim hastaneden çıkar.
    ‘İyileştirme ziyaretleri’ çerçevesinde, hastalık, kaza gibi bedene etki eden ve büyük oranda rastlantısal kabul ettiğimiz felaketler ile, eşlerin çocuğunun olmaması gibi fizyolojik işlev bozukluğu kabul ettiğimiz sorunların daha geniş bir kozmik etki-tepki ağına dahil edildiğini, hem teşhis hem tedavi aşamasında bu sorunların, toplumsal hizmetler ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetler bağlamında ele alındığını görüyoruz. İşte tam da bu hizmetlerin ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetlerin toplumdan beklentilerinin çeşitli ziyaret örneklerinde farklılık gösterdiğini söyleyebiliriz. Bava Dûzgin ve ait olduğu toplum, iyileştirme rüyası anlatılarına bakılırsa, toplumsal dayanışmaya büyük önem vermekte, birey bu dayanışma içinde üstüne düşen hizmeti yerine getirmez, bu nedenle diğer toplum üyelerine zarar verirse, hastalık ve felaketi hak etmektedir. Bava Dûzgin de, doğaüstü kuvvetleriyle, bu uyarı-ceza-bedel ödenmesi ve affetme mekanizmasını işletmektedir.

    Anlatılar ve işleyiş

    Bava Dûzgin Ziyareti’nin evliyasının rüyalarda ak sakallı bir dede olarak göründüğü söylense de, aslında Bava Dûzgin’nın henüz genç yaşta, evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan sır olduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, “muradına eremediği için, başkalarının muradını yerine getiriyor” denmektedir. Çeşitli hastalıklardan muzdarip kişiler ziyarete başvursa da, ziyaretin en yaygın kullanımı, çocuk sahibi olmak isteyen kişilere bereket sağlamaktır. Soyun sürmesine katkıda bulunan bu işleviyle, ziyaret üreme ve doğum konularında, bireylerin üstünde kurulan yoğun baskıyı hafifletmekte, bunu dünyevi olanın ötesinde bir alana taşıyarak, toplumun ortak yükümlülüğüne de sokmuş olmaktadır. Zira, bir iyileştirme ziyareti aynı zamanda bireyin ya da bir ailenin kendi kaynaklarıyla çözemediği bir soruna, toplumun biriktirilmiş hafızasında, kültürel sorun çözme yöntemlerinde çözüm aramasının bir alanıdır.
    Başarılı bir iyileşme anlatısıyla, birey toplumun bilgisine sadakatini ve bu bilgiye vakıf olduğunu kanıtlayarak, topluma aidiyetini teyit etmiş olmaktadır. İyileşme anlatılarında vurgulanan “tek bir dokunuş, darbe ya da hamleyle, hasta kişinin iyileştirilmesi” gücü, toplumun geliştirdiği bu çare arama yöntemine güvenmenin bu sadakati haklı çıkardığını göstermektedir. Birey, hastalık durumuyla tek başına başa çıkmak zorunda değildir, ziyarette rüyaya yatarak iyileşen kişi, toplumsal dayanışma ağlarının, onun kavrayışı ötesindeki alanlarda bile iş gördüğünü yaşamaktadır. O da, iyileşme anlatılarıyla, bu ağların süregitmesini destekler ve çare arama yönteminin yaygınlaşmasını sağlar, bilgi aktarımının hem üreticisi hem aracısı konumuna gelir.
    (Yazarın, yaptığı araştırma kapsamında görüştüğü – e.n.) bir görüşmeci, ziyaretlerin ancak son 5-6 yıldır yeniden kullanıma açıldığını, ama bundan sonra yoğun bir ilgi geliştiğini açıklamıştır. İstanbul’da yaşayan bu görüşmeciye göre, özellikle kentlerde yaşayan Dêrsimli genç nüfus, ziyaretleri “öğrenilmiş bir ibadet sürecinin, bilinmez zamanlarda gidişatı belirlenmiş ritüellerin takip edildiği dini mekanlar”dan ziyade, “kimliklerine ilişkin duygusal bir deneyim geçirdikleri ve Alevi kültürünü sürdürdükleri yerler” olarak yaşıyordu. Bir diğer görüşmeci de, ziyaretlerin manevi gücün yoğunlaştığı yerler olduğunu, burada her bireyin, manevi olanla kendine göre temasa geçtiğini, bunun için belli ritüeller ya da aracılar gerekmediğini belirtmiştir. Ancak 3 farklı görüşmecinin belirttiği bir nokta, ailelerinin onları çocukluklarından beri her sene bir kez Bava Dûzgin’e getirdiği, hatta orada beraber gecelendiği yönündedir. Demek ki, burada ailelerin çocuklarına vermek istediği, sözel olarak değil, yaşanılarak aktarılan bilgiler vardır. Çocukların, ebeveynlerine kıyasla, bu bilgiye nerelerde ve ne derece manevi önem atfettiği, bu maneviliğin yaşanmasında ortak ve toplumsal deneyimi nereye yerleştirdiği, araştırılması gereken bir konudur. Ancak büyük olasılıkla, kentlerden ziyarete gelen gençler ile yörede yaşayan, yetişen genç kuşaklar arasında ziyarete ve ritüel akışına yaklaşım açısından farklar vardır. Yine de ortak bir eğitim sistemi içinde yer almaları ve ülkemizde popüler medyanın, özellikle televizyonun etkisi, bu farkların çok da büyük olmamasına yol açıyor olabilir.
    Dêrsim bölgesinde, kamu sağlık ocakları ve devlet hastanelerinin yanı sıra, özel sağlık kurumları da bulunmaktadır. Modern sağlık kurumlarının işleyişi, verimliliği ve halk arasında bunlar hakkında paylaşılan bilgi, aynı zamanda fabrika üretimi ilaçların ulaşılabilirliği, iyileşme amacıyla ziyaretlere başvurulmasını nasıl ve ne derece etkilemektedir? Anlatılar, modern tıp yöntemleri ve iyileştirme ziyaretlerinin birlikte kullanıldığını teyit etmektedir. Ancak ilaç endüstrisi ve sağlık kurumları, belli hastalıkları ziyaretlerin alanından çıkarmış olabilir. Örneğin, bir görüşmeci, enfeksiyon hastalıklarında, cerrahi müdahale gerektiren durumlarda ve organ bozukluklarında, ziyarete başvurulmadığını belirtmiştir. Oysa, 56 yaşındaki bir görüşmeci, ailesindeki bir anlatıya göre, kurşun yarası almış ve kurşun çıkarıldığı halde ateşli ve bilincini kaybetmiş halde yatan dedesinin ziyarete götürüldüğünü ve rüyada Bava Dûzgin ile karşılaştıktan sonra iyileştiğini belirtmiştir. Ziyarette geçmişte ve günümüzde hangi sağlık sorunlarına çözüm bulmak için rüyaya yatıldığına dair farklı kuşaklardan Dêrsimlilerle görüşmek gerekir.

    Ziyaretlerin yarı-geçirgen yapısı

    Görüşmelerin tümünde sorduğumuz bir soru, Bava Dûzgin’ın kendi toplumundan insanların sorunlarına daha fazla çözüm getirip, getirmediğiydi. Bu soru, toplumun ziyaret yoluyla işletilen dayanışma ağlarının sınırlarını nasıl çizdiğini anlamak için önemliydi. Tüm görüşmeciler, ziyarete başvuran kişinin toplumsal aidiyetinin, yardım almak açısından bir önem taşımadığını söyledi. Buna göre, Anadolu’nun farklı kentlerinden, Alevi ya da Sünni, çok sayıda insan buraya geliyordu ve İstanbul’da Bava Dûzgin’ın methini duyup, Dêrsim’e gelen ve hastalığına şifa bulan Sivaslı bir Sünni vatandaşın öyküsü de, anlatıldı. Uygulamayla öğrenilen ritüel adımlarına hakim olması mümkün olmayan, dışarıdan gelen bir kişi şüphesiz grup üyelerince hemen ayırt edilmekte ve ziyaret bu kişilerin kullanımına açık olsa da, grup kendinden olmayanı, ortak uygulama bilgisine sahip olmaması yoluyla, belli bir sınırda tutabilmektedir. Bu nedenle, burada tamamen kimlik sınırlarının kalkmasından ziyade, mekana bağlı, yarı-geçirgen bir geçici ritüel cemaati oluşumundan bahsedebiliriz.
    Buradaki sorumuz: Alevi ve Dêrsim aşiretlerinden olmayan kişilerce ziyaretin kullanımı, her zaman bu şekilde mi düzenlenmekteydi? Yoksa, bu yarı-geçirgen yapı zaman içinde daha kapalı veya, daha açık bir hal mi aldı? Bu değişim, toplumun kendinden farklı gruplarla iletişim ve ittifaklara açıklığı açısından, bize ne söylemektedir? Üstelik, pratikte gerçekten ziyarete Dêrsim ve Alevi cemaati dışından insanlar gelmekte midir? Bu durum kuvvetle olasıdır, zira Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni vatandaşlara ziyaret ve türbe uygulamalarını yasaklamıştır ve bu ritüeller, resmen caiz değildir. Sünni türbelerinin çoğu kilitlidir ve ritüel uygulama alanları kapatılmıştır. Bu durum, Sünni inananları, Alevi ziyaretlerinden faydalanmaya yönlendirmektedir ve Bava Dûzgin, tüm Türkiye’de bilinen bir iyileştirme – bereket arama merkezidir. Ancak, böylesi bir ortak kullanım varsa, bunun ne zaman, nasıl yoğunlaştığı, zamanımızda bunun getirdiği karşılaşma ve sınırları yeniden çizme deneyimleri, geçmiş kuşakların anlatılarıyla kıyaslanmalıdır.
    Bava Dûzgin Ziyareti’nde görüştüğümüz bir dede, geçmişte insanların ziyaretle ilişkisini, daha fazla kendilerini zorlayarak ve eğiterek kurduğunu belirtti. Dedeye göre, günümüzde ziyaretle ilişki, bir para temelli alış verişe dönmüştü: İnsanlar ziyarete para bağışında bulunarak, ciddi ücretlerle kurban alıp keserek, görevlerini yerine getirdiklerini ve gereken fedakarlıkta bulunduklarını düşünüyorlardı. Para ekonomisinin ziyaretlerde kurulan toplum ilişkisini ve ritüel uygulamasını belirlemesi ve dönüştürmesi, ne zaman ve hangi dinamiklerle hız kazanmıştı?
    Muhtemelen, nüfusun önemli bir kısmının kentlere göç etmesi burada bir rol oynamıştır. Emeğini satan ücretli çalışanlar olarak, geçimlik üretim yapan köylülerin aksine, girdikleri işlerine ve emeklerine yabancılaşma süreci, bölgelerine ve ziyaretlerine görev ve sadakat anlayışlarını da değiştiriyor, burada da, paranın aracılığıyla sunulan bir emek ve çaba, daha doğrudan; çile ve zorluk çekerek kurulan ilişkinin yerini alıyordu. “Eskiden bu dağa yalın ayak çıkılırdı” sözünde vurgulanan da, bu değişim olabilir.
    Dedenin ifade ettiği rahatsızlık, para ekonomisiyle, aşiret yapısının geçimlik üretime dayalı ekonomisi arasındaki çatışmaya; birbiriyle uyuşamaz ama, ziyaret yapısında birlikte var olmak zorunda kalan iki farklı üretim ve kaynak kullanımı sistemine işaret etmektedir. Üretim ilişkilerindeki değişimin, kültürel ve dini yapıların dönüşümüne etkisini incelemek için, bu değişim sürecinin takibi verimli veriler sunabilir.

     

  • Ziyaret kültürü doğal toplumların mirasıdır

    Ziyaret kültürü doğal toplumların mirasıdır

    Etem XEMGÎN

    Kızılbaş Alevi inancındaki ziyaretlerin tarihi, Mitra inancından öncesine kadar dayanmaktadır. Dolayısıyla ziyaret kültürü, o dönemde kalma bir kültürdür. Ziyaretler aslına bakılırsa genellikle yüksek dağ tepeleridir. Zira eski inançlarda, insana benzetilen tanrıların gökte yaşadığına inanılırdı. Göğe en yakın mekanlar ise dağlardır. Bu kültürü anlamlandırmak için, oluştuğu dönemlere göz atmak gerekiyor.

    İnsan, madde olarak gözle görülen ve elle tutulabilen fiziki yapısı ile manevi olarak gözle görülemeyen ve elle tutulamayan ruhsal yapısının bir birleşimi olarak vardır. Bunlar insan varlığının tabii öğeleridir. Bu öğelerinin birleşimi ve ayrışması konularında insanlara ait pek çok mitolojik yazılı anlatılmlar bulunmuştur. Ancak insanın gelişimi ve değişimi sürecinde ilkel dönemlerinde fiziki yönü ağırlıkta iken, zamanlara olayları algılaması, kavraması ve düşünme yeteneğini geliştirmesi ile giderek manevi, ruhsal yönü ön plana çıkmıştır. Bu durum insanın düşünerek olayları değerlendirmesi, geçmişinden edindiği tecrübeleri ve yaşam çevresindeki deneyimleri ile uyumlu olmuştur.

    Hiç şüphesiz insanın manevi yönünün en ön ve yaratıcı aşaması düşünebilmedir. Düşünme yeteneği, insanı diğer hayvan ve canlılardan ayıran en önemli özelliktir. Bu özelliği sayesinde insan kendi yeteneklerini güçlendirerek, kendi yapısını değişime uğratabildiği oranda kendi dışında oluşan olay ve gelişmeler arasında bağlar kurar, olguları kavrar, onları anlayabildiği oranda olaylara katılarak gelişme ve değişmelerde etkin rol alabilir. Ancak kişinin düşüncesinin yoğunlaşması, olayların veya gelişmelerin kendi kişiliğini ilgilendirmesi ile orantılıdır. Bu durum insanın yaşamını sürdürme isteminin tabii özelliğidir. Bu nedenle kendisini doğrudan ilgilendiren konularda düşüncesinin daha da yoğunlaştırmasına karşın kendisinin ilgi alanından uzaklaşan konularda ise kendisi ile olay veya gelişim arasındaki mesafe oranına düşüncesinin yoğunlaşması da hafifler. Bunda etken olan, olay ve gelişmelerin kendisine vereceği zararlar ile sağlayacağı çıkarlardır. Kendisine gelebilecek zararları engellemek veya en aza indirmek ve çıkarlarını ise azamiye çıkarmak için gelişmelere katılarak, yetenekleri ile etkide bulunup olayın yönünü değiştirme çabası içerisine girer.

    dersim-ziyaret-duzgun-babaDünya insanlığı tarihsel yaşam koşullarında olayları ve gelişmeleri etmenleri ile kavrayabilecekleri oranda evrim geçirmiştir. İnsanlık ailesi bünyesindeki değişik halklarda zaman zaman etmenlerin değişimi ile orantılı olarak hızlı gelişmeler, duraklamalar ve hatta gerileme süreçleri yaşanmıştır. Bu durumun oluşmasında dini inanç etmeninin halkarın bünyesinde en büyük rolü oynadığı şüphesizdir. Dini inançlar insanların manevi yönünde oluşurken, kişinin olumlu ya da olumsuz yönde değişimine önemli oranda etkide bulunup damgasını vurmaktadır. Bu olgu, insanların varlığından beri süregelmiştir.
    Doğal toplumlarda insanlar, yalnız insanların değil, tüm canlı ve cansızların ruhlarının varlığına inanırlardı. Onlara göre tüm varlıklar cansız ve ruhsuz olamazlardı. Aksi halde tabiattaki oluşumlar gerçekleşemezdi. Güneş ve ayın hareketleri, yıldırım, yaprakların kapanması, çiçeklerin açması vs. gibi, şairlerin dağları, nehirleri, ağaçları, yıldızları, güneşi, ayı ve gökyüzünü görünmeyen kutsal ilahi olguların görünen işaretleri olarak değerlendirmeleri gibi, tabiat da kendisini sayısız ayrı yaşamların uyumlu birlikteliği şeklinde göstermektedir. Bunlardan bazıları görünür, bazıları ise görünmez. Ama hepsi de gövde ve ruh bileşiminden meydana gelmişlerdir. Bunların sırlı oluşumlarıdır. Dünya tanrısal güçlerle doludur. Her yıldız ve her taş dahi, görünürde bir anlam içerir ve çok yönlü tanrısal güçlerin yönetiminde ve denetimindedirler. Böylece insanlar güçlü ile zayıf, büyük ile küçük, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki ilişki ve çelişkilerde, onların sırlı yapı ve amaçlarını izlemek zorunda kaldılar. Kavrayıp anlayabildiklerini terk ederek, anlayamadıkları ile inanç yollarına devam ettiler.

    Güneşin ise kutsanmaya başlaması büyük bir olasılıkla insanların yerleşik hayata geçip tarımla uğraşmaları ile oluşmaya başladığı ve güneş ışınlarının tarım ürünlerini yetiştirdiği, bereketi arttırdığı ve böylece tüm canlıların ona muhtaç olduklarının farkına varılması ile başladığı sanılmaktadır. Bu durum üzerine güneş, her türlü canlının yaratıcısı olmaya başladı. Aynı anda yeryüzü de tüm canlıların anası ve ana tanrıça olarak kutsanmaya başladı. Güneşin sıcak ışınları ile onu döllediği ve bunun sonucunda tüm ürünlerin veya canlıların doğduğuna inanılmakta idi.

    Kök olarak Alevilik de yaratılış felsefesini Güneş (Mitra) inancından alarak evrimleşmiştir. Yaratılış inancı, tanrı-doğa özdeşliği üzerine kurulmuştur. Buna göre, insan da dahil olmak üzere evrensel olan bütün şeyler tanrı özünden yaratılmıştır. Yaratılmış olanda tanrısal öz, ruh ve madde karışımı olarak kendini açığa vurur. Dünya ve dünyadaki her şey esas olarak özünde tanrısal ışığın bulunduğu materyalin, yani ateşin, suyun, havanın ve toprağın karışımıdır. Doğum ve ölüm, tanrısal öz ile maddenin birleşimi ve ayrışmasından ibarettir. Bu felsefik görüş Alevi ‘deyiş’ veya ‘nefes’ adı verilen Alevi şiirlerinden açık bir şekilde dile getirilir. Tanrısal yaratılış sıralamasına göre insan bütün yaratılmışların en sonuncusu olarak tanrısal ruhun veya ışığın ve aklın gerçekleştirildiği kalıptır. Bu nedenle Alevi inancında insan en temel hareket noktası ve yaratılışla özdeştir. “İnsandan büyük kabe yoktur”, çünkü Aleviye göre evren, gerçekleşen tanrıdır. İnsan ise, kendini tanıyan, ona adını koyan, isimlendiren hakikattır. Yaratılışı ruh ve madde ikilemi üzerine kuran Alevi felsefesi, insanda her şeyi kendi zıtlığı içinde kurar ve anlamaya çalışır.

    Bahsettiğimiz yerleşik doğal toplumlarda her şeyin bedeni, fiziki yapısı ile beraber ruhlarının varlığına olan inançları ile bunlara ruhlarını veren tanrıların/tanrıçaların çocukları olmalarına inanmaları sonucunda, ağaçların da insanlar gibi ruhlarının olduğunu kabul ettirmişti. Onların kesilmesini öldürme olarak değerlendirdikleri gibi, tanrıların/tanrıçaların kızacaklarını da yorumlamakta idi. Çiçek açan ya da meyve tutmaya başlamış ağaçlar gürültülerle korkutulmaktan korunurlardı. Böylece hamile bir kadının korkutulması neticesi, zamanından evvel çocuk düşürmesi gibi, ağaçların da zamanından evvel meyvelerini dökeceğine inanırlardı. Bu durum bazı bölgelerde tarım ürünleri için de geçerlidir. Her ne şekilde olursa olsun, korkutulan ya da ürkütülen, bir buğday, arpa veya pirinç tarlasının tane vermeyip sapa dönüşeceği inancı zamanımızda dahi korunmaktadır. Ayrıca bazı dağların ilahi güçlere sahip olduğu, bunların gereğinde depremleri yaratabileceklerine inanılması ile kutsanmaları, bazı yerlerde ise depremlerin yer tanrısının/tanrıçasının uykusundan uyandırıldığı veya rahatsız edildiği için oluştuğuna inanılırdı.

    İnsanların inançlarının en önemli yönü maddi olmayan, gözle görülüp elle tutulmayan manevi ve doğaüstü kuvvet ve kudretlere sahip olgulara inanmasıdır. Bunlara inançları, insanların korkularının yanında, insanların çözemediği sorunlarının çözümünde ve diğer alanlarda onlardan bekledikleri yardımları yapmaları için onlara yönelmeleri şeklinde kendini göstermektedir. İnsanın yaşantısını etkileyen iyi ve kötü ruhlara, şeytanın kötü yöndeki etkileyici gücü ile varlığına inanılması, insanların bu olguların vasıflarını kendilerinin hayal ve beyin güçleri ile açıklayıp kavramaya çalışmaları, onların henüz tabiattaki olay ve canlılar arasındaki bağlantıyı kavrayamadıklarından kaynaklandığı, söylenebilir. Halk bu aşamada hala doğa olaylarına yön veren, hastalıkları ve ölümü getiren, insanların iyi ya da kötü yaşamalarına etkide bulunan, sayısız iyi ve kötü saydıkları tanrısallara inanıyordu. Kendilerine yardımcı olmaları ya da kendilerine kötülük etmemeleri için, bunlara kurbanlar kesilir ve dua edilerek yalvarılırdı. Böylece doğaüstü güçlere ve gözle görülmeyen ruhlara olan halkın inancı beraberinde büyücülüğü de yarattı.

  • Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

    Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

    Hikâyeler vardır anlatılmamış; yüreklere gömülmüş, toprağa saklanmış veya suların akıntısına bırakılmış. Olaylar vardır yarım yamalak aktarılmış, acı ve sevda öyküleri olarak kalmış. Gerçek yönü çocuklardan, gençlerden gizlenmiş bir tarih. Koçgiri aşiretine ilişkin olan tarih tam da böyledir. Sivas’ın İmranlı ve Zara ilçeleri arasındaki köylerde, saklı kalmış bir kültür hazinesinin labirentlerinde dolaşırken aklımda bunlar vardı.

    Söz konusu olan geniş bir coğrafya, büyük bir aşiret. Göçlerle başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrine yayılmış, adı gibi kökenine ilişkin muamma ve tartışmaların halen devam ettiği bir topluluk.

    Nitekim İmranlı’da tanıştığımız Ercan Yılmaz daha baştan bizi uyardı: “Sakın her yerde Koçgiri deyip durma; bazen tepkiyle karşılaşabilirsin. Bir keresinde, aşiret mensubu bir araştırmacı Koçgiri kimliğine ısrarla vurgu yaparken, kendini Türk sayan aşiret mensubu bazı köylüler tarafından tartaklanmıştı.”
    İmranlı, Kılıçlar köyünden Gülbahar Aktaş ise genel anlayışı şöyle özetledi: “Aleviyim, hem Kürt hem Türk’üm. Daha önemlisi insanım. Oğlum cezaevine düşünce yedi yıl yastıkta yatmadım; hep ardı sıra sürüklendim durdum…” Oğlu yazar Ercan Aktaş ise, annesinin “Ovacık tarafından gelen ve (asimilasyon yoluyla) Türkleşmiş bir kabileden olduğunu” belirtiyor.

    Oysa 16. yüzyıldan itibaren kayıtlara geçen bir aşiret Koçgiri. Muş, Diyarbakır, Urfa, Bitlis, Elazığ ve Dersim yöresine; Yavuz Sultan ile Şah İsmail mücadelesi sırasında Kızılbaşlara yapılan zulüm nedeniyle Sivas’ın Zara (eski adıyla Koçgiri/Çit-Maciran yöresi), İmranlı, Karacaviran, Bulucan, Beypınarı nahiyelerine; Zara ile Divriği arasında kalan bölgeye ve Erzincan’a bağlı Refahiye, Karcaniş, Kuruçay, Kemah köylerine ve nihayet Sivas’ın Suşehri ilçesi hudutları içinde kalan köyler de dahil yaklaşık 300 köye yerleşmişler. 1919-1921 yılları arasında Koçgiri adıyla bilinen isyan döneminde de toplam 300 köy ve 30 bin hane ve 12 büyük kabileden oluşuyordu. Kızılkaleli dede Veli Gülsoy, bu kabileleri şöyle sıralıyor: “Balan, Cafikan, İban, İbikan, Sefikan, Saran, Gerniyan, Pewrûzan, Laçinan, Riçikan, Zerikiyan, Pilvankan, Qalxanciyan, Pezgewran. Bunlardan Pewrûzan, Cafikan, Gerniyan ve Sefikan.” Dediğine göre, kabile kollarından bazıları iç çatışma, siyaset veya ekonomik nedenlerle Sarız ve Develi (Kayseri) ilçe köylerine göç etmişler.

    Koçgiri İban kabilesinden Ali Şenkaya, sosyolog Mamo Baran’a aşiret tarihçesini şöyle özetlemiş: “En büyük dedemize Qoç Ağa, aşiretine de Qoçoğulları deniyormuş. Aşiret, Palu’nun (Karakoçan da olabilir) Erthan köyünden göç ediyor. Bir kısmı Erzurum-Aşkale’ye, diğeri Rize’ye, üçüncüsü de Erzincan Refahiye’ye gidiyor. Rize’ye göçenler asimile oluyorlar. Refahiye kolu ise daha sonra İmranlı’nın Kızıltepe köyüne gelip yerleşiyor. Aşiret nüfusu büyüdükçe arada anlaşmazlık çıkıyor ve ayrılanlar çevre köylere dağılıyorlar.”Koçgiri bey ve ağalarının (Alişan Bey, Haydar Bey gibi) bir zamanlar Sünni olmaları, sosyolojik bakımdan anlaşılır bir durumdur. Fakat bu, topluluğun soyağacını ve inancını bağlamıyor. Koçgiri beylerinin (dönemin nahiye müdürleri) Sünni oldukları varsayılsa bile, onların sonradan “Baba Mansur dedelerince Alevileştirildikleri” bilinir, söylenir. Gerek Koçgiri gerekse ondan olmayan birçok aşiret oymağının, köyünün zaman içinde Sünni mezhebindeyken Aleviliği benimsediğine veya Kızılbaşlıktan Sünniliğe geçtiğine dair çok sayıda anlatım ve kanıt var.

    Koçgiri aşiretinin toplumsal hiyerarşisinin en tepesinde inanç bakımından “ocak”, toplumsal yanıyla “aşiret” bulunur. Hemen altında “qebile” (kabile) yer alır. Onun bir altı “bere”dir (oymak). “Xane” (hane veya boy) ve nihayet “mal” (büyük aile) son kademeyi oluşturur. Koçgiri kelimesinin Kürtçe yazılışı (Koçgîrî) olmalıdır; “sürekli göçenler, konargöçer topluluklar/aşiretler” anlamında kullanılmıştır. Aşiretin bilinen ilk atasının isminin Qoç olduğu söylenir. Aşiret, adını, Qoç adındaki bu atasından da almış olabilir.

    Koçgirilerin çoğunda Alevi inancı birinci kimlik yerine geçiyor. Kürt veya Türk olmak ikinci derecede kalıyor. Ana hatlarıyla belirtirsek; Alevi toplumundaki İslam algısı, Sünnilikten tamamen farklı bir şekilde yorumlanır. Tanrı algısı da öyledir. Alevi inancında Allah en yukarıda yer alır. İkinci makamda Hz. Muhammed bulunur. Ondan sonra Kur’an gelir ama bu kutsal kitabın 6 bin 666 ayetine ayrıca 412 ayet eklenir. Hz. Ali hem yüce bir makamdadır hem de Natık (konuşan) Kur’an mertebesindedir. Bunu 12 İmam (Ehlibeyt) izler. İslam şeriatının yerine, 4 Kapı 40 Makam esas alınarak yol izlenir. Bunların açıklanması ve uygulanması da seyit, pir, rehber, dede/baba ve ocak/dergâh ve talip aracılığıyla olur. Pirlerin piri yahut mürşit mertebesindekilerin bulundukları ocaklar, Alevilerin nazarında Kâbe kadar değerli ve kutsaldır. Bu nedenle olsa gerek, Mekke yerine ocakları ziyaret ederler.

    Alevilerin, Hak-Muhammed-Ali’den sonra çağırdığı ve yakardığı; zorda kaldığında medet umduğu kutsal şahsiyet Hızır’dır. İnanca göre; çağrıldığı anda ve yerde hazır olabilen, insanoğlunun imdadına yetişebilen ölümsüz bir güç veya üstün melektir Hızır. Koçgirilerin Hızır’a yakarışı şu şekildedir: “Ya Xizirê hespê boz! Tu pêşda feqir fikareyan re, gevîkîda ji me re yardım bîke (Ya boz atlı Hızır! Önce fakir fukaraya, daha sonra bize yardım et).”

    Koçgiriler, yılda bir kez, ocak ayında üç günlük Hızır orucu tutarlar. Aşiret mensubu yazar Dursun Evren, kitabında, bu konuyu şöyle aktarıyor: “Hızır orucu, neredeyse Muharrem orucundan daha öncelikli ve önemli sayılır. Esasında yedi gün olan Hızır orucunun son üç günü şubat ayının ikinci haftasının salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Yedi gün tutanlar beş hafta önceden başlayıp sadece perşembe günleri tutarlar. Böylece dört hafta içinde toplam dört günlük orucun hemen ardından üç gün üst üste tutulmak suretiyle yedi gün tamamlanır. Cuma günü herkes gücüne göre hamurişi lokmalar yapıp dağıtır veya kurban kesebilir. Bazı köylerde cem yapılır. Perşembe akşamı ‘kalık’ ya da ‘deve’ adı verilen eğlence düzenlenir. Bir genç, saç sakal takar ve eline sazı alır; böylece temsilen Hızır rolünü oynar. İki genç ise deve gibi olurlar. Bir de yüzü kömürle boyalı Arap tipi canlandırılır. Yardımcı diğer gençlerle birlikte sazlı, sözlü şekilde evler dolaşılır. Gelin rolünü üstlenen genç, aniden içeri dalıp yaşlıların ellerini öper. Hızır rolündeki bazen evlerde kısa süreli saz çalar, soru sorar. Verilen armağanlar, topluca ayrı bir evde yenilir.

    Hızır’ın kime uğrayacağı önemli bir beklentidir Koçgiri’de. Hızır’ın uğraması, o ev için bolluk bereket demektir. Bekâr kız ve erkekler orucun son günü asla su içmezler; rüyalarında hangi eve su taşırlarsa o evdeki gençle evlenileceğine inanılır.”

    Veli Şahin, Kangal, Mescit köyü yakınlarında Gavurharabe denilen yerde “Kambur Hızır” diye ermiş bir kişiden söz etti. Kamburuyla mağaramsı kayaya sırtını dayayınca, kaya kamburun şeklini alıvermiş. Bu ulu şahsiyetten medet umup dilek dileyenler varmış.

    “Cogi Baba ermiş, herkese muradını vermiş” sözüyle anılan hikâyenin kahramanı ise Yünören köyü dolayında adına her yıl şenlik düzenlenen, Hızır’dan sonra en fazla yüceltilen zat. Ona ilişkin bilinen rivayet şöyledir: Cogi Baba, 1400 çadırlık insanıyla Timur akınlarının önünden kaçarak Muş üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Dersim yörelerinde konar-göçer bir hayat yaşar. Banaz üzerinden gelirken Pir Sultan Abdal ile tanışır. Onun idamından sonra yeniden yollara düşer. Küçük torunu Zeydi, İmranlı’ya bağlı bugünkü köye, Koçgiri aşiretinin yanına gelerek, “Etimi, kemiğimi size sattım” demek suretiyle yurt ister.

    Koçgiriler, onun aslını neslini sorarlar. Şöyle yanıtlar: “Biz Horasan’dan göç eylemiş Cogi Kürt oymağındanız. Atam, dedem, babam Cogi diye bilinir.” Koçgiriler, kendisini bağrına basarlar: “Madem atan deden Cogi’dir. Senin adın da Cogi olsun. Şuradaki gözenin başı senin olsun. Bundan böyle sen de bir Koçgiri’sin artık.”

    Cogi Baba muhtaçlara koşan, mazlumun yanında olan bir zat imiş. Dar zamanlarında, köylülerin umut ışığı olmuş, 1614 yılında hayata gözlerini yumarken, vasiyet babından birkaç söz söylemiş: “Bedenimle aranızdan gidiyorum. Fakat ruhumu ve umudumu avuçlarınıza bırakıyorum. Beni pınarın başına gömün ki, oradan akan sular hep direngenliğin, direnişin ve umudun simgesi olsun.”

    Vasiyeti üzerine türbesi gözenin başındadır. Şimdi o türbede Koçgiri aşireti ve diğer komşu aşiret köylerinden her yıl onu ziyarete gelip adak adayan, dilek dileyen on binlerce insana rastlamak mümkün.

    Bu yılki şenlik afişlerinde yazılan Kürtçe dilek ve yakarış, hem Cogi Baba’ya saygının hem de onun Hızır’dan sonra neredeyse ikinci derecede ulu kişi görüldüğünün bir ifadesidir: “Ey Yurda giden yolun öncü süvarisi/ Kelek ve gemilerde dolaşan Ey Hızır/ Ey kimsesizlerin ve sahipsizlerin sahip çıkanı/ Ey yerin ve göğün meleği/ Ey sabah seherinin meleği/ Ey sarı ay/ Ey Cogi Baba!”

    Koçgiri’de başka şenlik, kutlama ve anmalar da söz konusu. 4 Ocak’ta “Gağand” (gaxand) Bayramı kutlanır. O gün dikiş dikmek, örgü örmek, su dökmek veya kaynatmak kesinlikle yasaktır. Özellikle çocuklar evleri dolaşarak bahşiş veya ikram isterler. Varsa, çeşitli malzemelerin karışımından çörek (gömbe/kömbe) yapılır. Çöreğin içine “akıl, bereket ve kısmet” diye işaretlenmiş küçük odun parçaları konulur. Dağıtılan çörekte işaretli hangi odun parçası kime çıkmışsa, dilenen o şeyden nasibini alacağına inanılır. Ayrıca buğday haşlanarak hedik yapılıp dağıtılır. Bayram, perşembe gününe denk düşmüşse cem düzenlenir. Gağand zamanı oruç tutanlar da olabiliyor. Bu münasebetle hikâye ve masallar anlatılır.

    Buna benzer bir kutlama, heftemal (yedi aile anlamına geliyor) münasebetiyle gerçekleşiyor. Küçük heftemal 20 Mart, büyük olanı ise 30 Mart’ta kutlanır. “Sela Ezman”ın (gök kubbenin) yere inerek bolluk ve bereket getireceğine, baharla birlikte tüm canlıların dirileceğine inanılır. Bu münasebetle şeker-tatlı ikram edilir. Yukarıdaki tarihlerden bir gün önce toprak damın bacasının dibine “devlet, himmet, kısmet” diye işaretlenen taşlar dizilir. Ertesi sabah hangi taşın altında böcek veya ot bulunmuşsa, hayırlı gelişmenin o yönde olacağı varsayılır. Büyük heftemal zamanı daha önce ölüleri olan evler mezar ziyaretine gider, dua okur ve yemek verirler.

    Koçgiri’de Erice Bayramı ise her yıl 5 Mayıs’ta kutlanır. Kimse çalışmaz; herkes en güzel kıyafetini giyer. Kutsal sayılan su kaynağı, ağaç ve sır, keramet sahibi ermişlerin mezarları ziyaret edilir. Kürtçe dua edilir, “hayır, bereket ve huzur” dilenir. Yenilip içilir, doğada gezintiler yapılır ve oyunlar oynanır. Farklı bir şenlik, 21-25 Haziran tarihleri arasında gündönümü (rovegeriya) münasebetiyle yapılır.

    Koçgiri ve çevredeki yerleşim alanları adeta ziyaret cennetidir. Her ziyaretin ayrı efsanesi, hikâyesi ve önemi vardır. Taş yığın, çevresi taşlarla örülmüş mezar, türbe, ağaç, su, taş, göl, dağ şeklindeki ziyaretlerdir bunlar. Çoğu ermiş ve ulu kişilerin, bir kısmı da dede ve pirlerin adını taşır. Bu aynı zamanda Koçgirilerin yer ve gök cisimlerinden ay, güneş, yıldız, ateş, dağ, tepe, dere, ağaç gibi doğa varlıklarına ne kadar saygı duyduğunun bir ifadesidir. Örneğin Balıklı Göl bir suyu, Beydağı yüce bir tepeyi, Torba Baba yuvarlak bir taşı, Bakırtepe ziyareti ise su gözesi ve çam ağacını kutsamanın simgesidir. Kutlu Özen’in “Sivas Efsaneleri”nden bu ziyaretlerden bazıları isim ve bulundukları köylere göre tasnif edilmiştir.

    Sır Kapısı
    Alevilikte “dört canın bir gömleğe girmesi” olarak tanımlanan musahiplik, erişilmek istenen sınıfsız, ayırımsız, sınırsız toplum hayalinin karı-koca iki ailenin nezdinde yaşanması anlamına gelir. Sır, Alevi inancında önemli bir şarttır. Erişilmesi gereken kırk kapının son kapısıdır. Buna “sırrı hakikat” denilir. Ancak bu sır (gizlilik) kavramını, her Alevi kümesi ve piri, kendince yorumlayıp açıklar. Dolayısıyla “sır nedir” diye sorulduğunda, “Sır anlatılırsa sırlıktan çıkar” veya “Sır sırdır, kimse bilemez” yanıtları verilebilir. Alevi inanç önderleri, “sır etme” yani bir talibin kendisine itiraf ettiği günah ve kötü sayılan davranışlarını, kimseye açıklamazlar.

    İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki cemevini yöneten dede Veli Gülsoy’un yorumuna bakalım: “Sırrı hakikat, tarikattan farklı değildir. Sırrı hakikat kuralı şudur: Elinle koymadığını alma, kulağınla duymadığını ve gözünle görmediğini söyleme, gördüğünü de örtbas et yani pisliği/kötülüğü ifşa etme, üstüne bir avuç toprak atarak kapat.” Kızılkale köyünden Mehmet Ali Doğan’ın sosyolog Mamo Baran’a aktardıkları ilginçtir: “Alevilikte sırrı hakikat”e girmek şarttır. Fakat mürşidi kâmiller taliplerini, İmam Cafer-i Sadık’ın buyruğunda işaret ettiği Rıza Şehri’ne (ideal Erdem Diyarı, Farabi’deki Fazilet Şehri gibi) girecek ve oranın kurallarına göre yaşayacak ölçüde eğitmediler. Dolayısıyla sırrı hakikate hiç girilmemiştir.”

    Koçgiri mensupları, bazı küçük ayrıntıların dışında yukarıda aktarılan Alevi inanç kurallarını benimseyip yolu izlerler. Koçgiriler aşiretin dışında bağlı bulundukları pir, dede ve ocaklara göre kendi aralarında ayrışırlar. 1919-1921 isyanının bastırılmasından sonra, Koçgiri aşiret reislerinin önemi azaldı; toplumsal ve siyasal denge pir ve dedeler lehine değişti. Pirler birinci derecede otorite, toplum önderleri konumuna yükseldiler.
    Koçgiri pirleri, genel olarak Dersim kökenlidirler: Sivas il sınırlarında yaşayan Koçgirilerin büyük bölümü Bamasoran (Baba Mansur Ocağı) pirlerine; Kurmeşan ile Çarekan aşireti, genellikle Ağuçan pirlerine, Canbegan aşiretinin İmam Rıza’lı pirlere, Ginniyan aşiretinin bir kısmı Kureşan, diğeri de Bamasoran pirlerine bağlıdırlar. Koçgiri pirleri izledikleri inanç yolu açısından “tarikatçı” ve “hakikatçı” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

    Koçgiri yöresi sadece bu aşiretin adını taşıyan aşiretlerin iskân bölgesi değil, Kurmeşan, Çarekan, Canbegan ve Şadiyan kabilelerinin yanı sıra Ginnîyan, Drejan, Parçıkan ve Atma aşiretlerinin ikamet ettiği bölgeyi de içine alan geniş coğrafi bir alandır. Koçgiri’nin sınırları Dersim’den itibaren Kemah, Kuruçay, Refahiye, Suşehri, Zara (eski özgün adı Koçgiri), Divriği, Kangal, İmranlı (Çît-Acısu-Maciran yöreleri dahil) ve Koçhisar (Hafik) olup çoğunlukla Kurmanci Kürtlerinden meydana gelir. Bir kısmı ise Zaza, Türkmen’dir. Muhacirlar ise “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve Birinci Cihan Harbi sırasında Kars-Erzurum yöresinden buralara gelen / getirilen göçmenlerdir. Kürt aşiretlerin bulunduğu mıntıka Kızılırmak Nehri’ne kadar uzanır. Kızılırmak’ın Sivas-Malatya karayolunun kavşak noktası sayılan Tecer Dağları’na ve oradan Deliktaş, Mamaş, Kangal, Hekimhan ve Malatya merkezine yakınlaşan yörenin doğu ve kuzey dolaylarının yanı sıra Sivas’ta Koçgirilerin meskûn bulunduğu coğrafya sayılabilir.

    Koçgiri toprakları, Doğu ile İç Anadolu bölgelerini birbirine bağlar; sosyo-politik açıdan ise Türk ve Kürt yerleşim yerleri arasında bir köprü gibidir. Ortalama rakımı 1200 metredir; kara iklimi hüküm sürer. Yazları bazen 35 dereceyi bulabilen sıcaklık, kışları ara sıra sıfırın altında 35 dereceye kadar düşebilir. Yağış mevsimi ilkbahardır. Kar yağışları genellikle tipi-boran biçiminde olur. Kar dört ay yerde kalır; yüksek zirvelerden ise hiç eksik olmaz.

    Koçgiri kültürü tüm coğrafyaya özel bir renk katar. Ama bu kültürü yaşamak, zenginliğini kavramak için bu topluluğun içine girmek gerekiyor. İmranlı, Ortaköy’de “mezar kaldırma merasimi”nde karşılaştığımız İstanbul Bostancı’da oturan Koçgiri bir makine mühendisi, “Şehirlerde töre, gelenek, erkân kalmamış. Sırf bunları yerinde görüp yaşamak için buralara kadar geliyorum” dedi.

    Mezar kaldırma töreni, cenaze töreninin devamı niteliğinde. Tören, genelde haziran ayı başından ortasına kadar sürer ve yörede buna “mezar ayları” denilir. Alevi inancına göre; ölü gömme tarihinden itibaren altı ay, bir yıl boyunca mezarın taşları yapılmaz. Bu süre zarfında ölü evi (gücüne göre) haftada, on beş günde veya ayda bir sürekli ölmüş kişi adına bir şeyler ikram eder. Adaklar adar. Muhtemelen çok eski zamanlardan kalma bir âdet olup, Tanrıyı razı etmeye yönelik bir sunu geleneğinden kaynaklanmaktadır. Müddet tamamlanınca, o mezarın sandukası, çevresi ve mezar taşı mermerden veya yontma taşla yapılır. Tamamlanınca, mezar gömme merasimi gerçekleştirilir. İlgi çeken bir başka şey, Koçgiri ve çevre Alevi köylerindeki mezarların son derece güzel taş ve mermerlerden yapılmış olması; çiçeklerle süslenmesidir. Mezarın niçin bir yıl sonra yapıldığına dair çeşitli rivayet ve anlatımlar dinledim. Karacaören köyünde cemevi yerine geçen binada ise, 1962 ve 1971 yılında yapılan iki mezar kaldırma törenine ilişkin fotoğraflar gördüm.

    Törene çevre köyler ve tanıdıklar davet edilir; tören sırasında ağıt yakılır. Topluca mezara gidilir; kadın-erkek ziyaretçiler mezar taşları ve kenarlarını öperler. Kadınlar mezar başında ayakta veya oturarak, Kürtçe ağıtlar eşliğinde ağlaşırlar. Hoca Alevi duasıyla salavat getirip Kur’an okur. Fatiha ile merasim bitirilip ölü evinde yemek yenir.

    İmranlı’ya bağlı Kızıldağ eteğinde ve Kayın Gediği denilen boğazın üstündeki Ortaköy’de bu törene tanık olduk. Kadınların son derece güzel ağıt yakması beni çok etkiledi. Öyle ki, Koçgiri toplumunun en belirgin özelliği “ağıt yakma”dır dense yeridir. Güzel ağıtlarıyla (kılamen şinê) ünlü köylerden biri Zara-Becekli, diğeri ise İmranlı Arık köyüdür denebilir. Ayrıca törende Kuran okuma biçimi, Sünni cemaatlerinkinden tümüyle farklıydı. Neredeyse bir ağıt, destan ve yanık türkü tarzında okunuyordu Kur’an. Başka yerlerde de buna rastladık.

    Merasim ve âdetler bunlarla sınırlı değil. Kısırlık, gebelik ve doğuma ilişkin farklı gelenekler, inanışlar hâlâ sürüyor: Kirpiği yukarı dönük hamile sanılırdı. Hamilelik sırasında kadının kalçaları düz ve karnı çıkıksa kız, tersi durumda ise oğlan doğuracağına inanılırdı. Hamile bir kadın Koçgiri şivesinde “Bı Çille” (Kırk Melekli) diye adlandırılır. Doğumu zor olan kadın için “ya topallı kırk melek sen merhamete gelesin!” diye yakarışta bulunulur. Doğumdan itibaren Koçgiri Kürtçesinde “Elk” (Al karısı), anne ve bebeğe zarar vermesin diye üç gün boyunca başında nöbetleşe beklenir; kadınlar arası oyunlar oynanır, şarkılar söylenir. İlginç olan annenin yattığı yer üç gün, çocuğun beşiği ise kırk gün bir sicimle çembere alınır. Kırkı çıkmadan dışarı çıkarılan çocuğun gelişmeyeceğine, eşiği geçerse cin ve perilerce çarpılacağına inanılır. Doğum yapan kadınlar birbirleriyle karşılaşmamaya dikkat ederler. Tesadüf veya kaza eseri karşılaşırlarsa, birbirleriyle düğme veya iğne değiş tokuşu yaparlar ki bebeklerine zarar gelmesin. Kısır kadınlar, çoğunlukla dede veya bir ocağa gidip ziyaret ederler. Dedenin bulunduğu köyde yaşlı bir kadın, kısır olanın boynuna bir at gemi (veya yuları) takar, ev ev dolaştırır. Gittiği her haneden nal veya eski çivi gibi demir parçaları toplanır. Kısır kadın topladıklarını kocasına teslim eder. O da nalbant veya demirciye götürüp malzemeleri eritip bilezik yapar. Bilezik kadına takıldıktan sonra hamile kalacağına inanılır. Ayrıca ziyaret ve ocaklara gidilerek dilek dilenir, adak adanır.

    Koçgiri’de hemen herkesin en az üç ismi vardır: Birisi çağrı, diğeri kimlikte kayıtlı, üçüncüsü ise lakap veya unvan yerine geçer. Çağırmak için kullanılan isim çoğunlukta Kürtçedir; resmi isim Türkçedir.

    Koçgiri yöresinde pepûk (baykuş), hopal (yusufçuk), Şahmaran, Alık ile Fatık, Tahir ile Mevzire gibi yerel masallar yaygındır. Ancak Kürt toplumunda geçerli olan masallardan biraz daha farklı anlatılır. İsyan ve katliamı anlatan Koçgiri Destanı ise en yaygın ve ünlü olanı.

    Hâsılı kelam; Koçgiri coğrafyasında hakikat sırrına ulaşabildik mi bilmem ama kendimce, yarım kalmış hikâyenin bir kısmını daha tamamlamış olmanın huzuru içinde döndüm Koçgiri’den.

    ATLAS AĞUSTOS 2013/SAYI:245
    Yazı: Faik Bulut / Fotoğraf: Umut Kaçar