Etiket: laik

  • Eğitim Sen Genel Başkanı Irmak’tan ‘Ramazan Çetelesi’ tepkisi: Psikolojik baskı oluşturuyorlar – VİDEO

    Eğitim Sen Genel Başkanı Irmak’tan ‘Ramazan Çetelesi’ tepkisi: Psikolojik baskı oluşturuyorlar – VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, birçok ildeki il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin, okul müdürlerine Ramazan ayında etkinlik düzenlemeleri için talimat göndermesine ilişkin “Herkes aynı inanca sahip değil, herkes Ramazan orucu tutmuyor, herkes Müslüman da değil ama bunlar bütün bu çocukların üzerinde bu uygulamayla beraber çok ciddi psikolojik bir baskı oluşturuyorlar” dedi.

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, birçok ildeki il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, okul müdürlerine Ramazan ayında etkinlik düzenlemeleri için talimat göndermesine tepki gösterdi.

    “RAMAZAN SÜRESİNCE YAPILACAK ETKİNLİKLER ADI ALTINDA YAYINLANAN 23 MADDELİK BİR LİSTE VAR”

    İktidarın 13 yıldır eğitim alanında çok ciddi bir dönüşüm faaliyeti yürüttüğünü belirten Irmak, “Eğitimi giderek bilimsel değerlerden, bilimden uzaklaştırarak, gerici bir eğitimle faaliyet sürdürüyorlar. İktidarın kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda bir iş yapmasının kendilerince bir anlamı var o da toplumu biraz daha muhafazakarlaştırmak, biat eden bir toplum yetiştirmek. Bunu yaparken ülkenin bütün değerlerini göz ardı eden bir yerden bunu yapıyorlar. ÇEDES ile başlayan ama şimdi Ramazan süresince yapılacak etkinlikler adı altında yayınlanan 23 maddelik bir liste var. Bu listede çocukların evlerinde Ramazan köşesi oluşturması, okul koridorlarında Ramazan koridoru oluşturulması, Ramazan köşesi yapılması, veliler ile birlikte çeşitli iftar, söyleşi ve benzeri programlar düzenlemesi gibi birçok faaliyet var. Kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

    “UYGULAMALAR ÇOCUKLARIN ÜZERİNDE ÇOK CİDDİ PSİKOLOJİK BASKI OLUŞTURUYOR”

    İktidarın giderek  eğitim alanında attığı adımlarla çığrından çıkan işler yapmaya başladığının altını çizen Kemal Irmak şunları söyledi:

    “Herkes aynı inanca sahip değil, herkes Ramazan orucu tutmuyor, herkes Müslüman da değil ama bunlar bütün bu çocukların üzerinde  uygulamayla beraber çok ciddi psikolojik bir baskı oluşturuyorlar. İnanç baskısı oluşturuyorlar.

    Bir dönem bu ülkede başörtüsünden kaynaklı insanlar ciddi problemler yaşadılar. Bunu bugün iktidar sahipleri bir inanca müdahale olarak değerlendiriyorlar, baskı olarak değerlendiriyorlar. Haksız değiller ama iktidar bugün bu baskıyı ilkokulu, ortaokul ve lise çağındaki çocuklara indirgeyecek şekilde yapıyor. Gönüllülük esasına dayalı diyorlar böyle gönüllülük olmaz.”

    “TALİMATLARIN NEREDEN GELDİĞİNE RESMİ YAZI YOK”

    Uygulamaların ideolojik olduğunu pedagojik bir uygulama olmadığı belirten Irmak,  “Çocukların ruh halini çok olumsuz yönde etkiliyorlar. Burada temel olan bir problem var o da şu; bu 23 maddelik Ramazan’da yapılacak işlerle ilgili okullara il, ilçe milli eğitim müdürlükleri WhatsApp grubu ile gönderdikleri bu talimatların nereden geldiğine dair de bir resmi yazı yok. Bakanlık eliyle il milli eğitimlerine gönderilen bir yazı yok. Ama biz şunu biliyoruz il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri bütün ülkenin her yerinde eş zamanlı olarak böyle bir iş yapmazlar. Fiili bir durum oluşturuyorlar asıl kötü olan bu” diye konuştu.

    “DEVLET KENDİ DİNİNİ BÜTÜN FARKLI İNANÇ KESİMLERİNE DAYATIYOR”

    Konuya ilişkin eylemler önlerine koyduklarını belirten Irmak, şunları kaydetti:

    “İmam Hatipler’de yapılan bu uygulama artık ülkenin bütün okullarında yapılıyor. Her yeri İmam Hatipleştirme çabası var. Toplumu da bu inanç baskısıyla zapturapt altına alma çabaları var. Bizim açımızdan kabul edilebilir bir şey değil. İnsanların inançlarını yaşamasının anayasal güvence altına alınması gibi birtakım hakları var ama devletin böyle bir hakkı yok, devletin dini olmaz. Burada devletin bir dini varmış gibi ve bu devlet kendi dinini bütün farklı inanç kesimlere dayatmak gibi bir tutumla karşı karşıya, kabul edilemeyen yani bu. Bir inancın gölgesini tüm inançlar üzerine, özellikle kamu alanında, kurumlarda ve özellikle de okullarda, milli eğitim alanında bunun yapılması doğru değil. Bu yazının kim tarafından okullara gönderildiğine dair bilgi edinme hakkı üzerinden bakanlığa da bir soru sorduk onun cevabında bekliyoruz. Diğer taraftan Eğitim Hakkı Platformu ile birlikte buna yönelik de bir itiraz, bir eylemimiz olacak.”

    Buse Nehir DEMİR/ANKARA

     

  • MEB önünden açıklama: Laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz! -VİDEO

    MEB önünden açıklama: Laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz! -VİDEO

    PİRHA-Ankara Eğitim Sen Şubeleri, MEB önünde yaptığı açıklamada, “Laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    Ankara Eğitim Sen Şubeleri, “Karanlığa teslim olmayacağız, laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz” diyerek Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde basın açıklaması yaptı.

    “ÇEDES, DEĞERLER EĞİTİMİ VE TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ İLE ANAYASA’DA YER ALAN LAİKLİK İLKESİ İHLAL EDİLDİ”

    “ÇEDES, Değerler Eğitimi ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Anayasa’da yer alan laiklik ilkesinin ihlal edilmesine ilişkin eğitime yansıyan sayısız örnekle karşılaştık” diyen Eğitim Sen 1 Nolu Şube Sekreteri Sibel Gökçe Evci örnekleri şöyle sıraladı:

    “ÇEDES Projesi kapsamında okullarda din görevlileri çalışmalar yaptı; öğrenciler Kabe maketi etrafında tavaf ettirildi, öğrencilere gerçek bıçakla kurban kesimleri gösterildi, maket mezar başlarında ağıtlar yaktırıldı ve çevre duyarlılığı adı altında yine öğrencilere cami temizlikleri yaptırıldı.

    Okul öncesi eğitim kamu okullarında zorunlu ve tamamen ücretsiz değilken okul öncesi ücretsiz Kuran kursları yaygınlaştırıldı.

    STK adını verdikleri tarikat ve cemaatlerle yaptıkları protokollerle sayısız okula ‘Manevi danışman’ adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler görevlendirdi.

    Yine sayısız dinî vakıf ve dernek üzerinden sayısız yarışma düzenledi.

    LGS’ye girecek öğrencilere moral ve motivasyon adı altında Mamak Merkez Camii’nde Sabah Namazı, tilavet, tesbihat ile   “Ailecek Huzurda Kıyamdayız, Gençler İçin Duadayız” etkinliği yapıldı. Sınav stresi ile baş etmenin ve öğrencileri sınav sürecine hazırlamanın pedagojiye uygun yolları varken MEB bu tutumuyla alanında uzman rehber öğretmenleri yok saydı.

    Genel seçimlerde okul önlerine AKP otobüsleri çekildi, veli izin belgeleri olmadan öğrenciler mitinglere götürüldü.

    Yerel seçimler öncesi atanmış, liyakatsiz müdürler aracılığıyla ve yine veli izin belgeleri alınmadan AKP mitinglerine öğrenciler taşındı.

    Ankara’da birçok kamu görevlisi öğretmen e-Devlet’e girdiklerinde, yasak olmasına rağmen hiçbir bilgileri olmadan AKP’ye üye yapıldıklarını öğrendi.

    Ve daha sayısız örnek Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen gözümüzün önünde gerçekleşti.”

    “LAİKLİK VE LAİK YAŞAM SAVUNUCULARI HEDEF HALİNE GETİRİLMEKTEDİR”

    Açıklamayı Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı Mehmet Aydoğdu okudu. Türkiye’nin bağımsız ve çağdaş bir ülke olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin vazgeçilmez bir ilke olduğunun altını çizen Mehmet Aydoğan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olan laiklik, Anayasa’nın değiştirilemez ve tartışmaya kapalı bir unsuru olmasına rağmen son yıllarda başta siyasi iktidar ve onun toplum içindeki uzantıları olmak üzere, din istismarı üzerinden siyaset yapanlar tarafından açıkça hedef alınmaktadır.  Son yıllarda başta eğitim kurumları olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında laiklik ilkesiyle taban tabana zıt uygulamalar hayata geçirilmekte, laiklik ve laik yaşam savunucuları hedef haline getirilmektedir. Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları bahanesiyle halk kitlelerinin, farklı ulusların, farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son vermek, her inancın kendisiyle ve diğer inançlarla eşit düzeyle ilişki kurmasını güvence altına alması açısından önemlidir” dedi.

    “LAİKLİĞİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    “Laiklik, sadece geçmişte kazanılmış bir hak değil, geleceğimizi inşa edecek bir pusuladır” diyen Aydoğan şunları söyledi:

    “Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerini ayırmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin düşünme, sorgulama ve özgürleşme sürecini destekler. Dini inançlar bireyin özel alanına bırakılırken, eğitim, hukuk, siyaset ve kamu yönetimi, akıl ve bilim ışığında şekillenmelidir.

    Türkiye’nin çağdaş, demokratik, eşitlikçi ve bilimsel bir toplum olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin her koşulda korunması ve savunulması gerektiğine inanıyoruz. Anayasaya girişinin 88. yıldönümünde laiklik, sadece savunulması gereken temel bir ilke değil, yaşatılması gereken demokratik bir gelecek anlayışıdır. Çünkü laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır.

    Toplumsal yaşamı ve eğitimi dini kurallara göre biçimlendirmek isteyenler, ülkeyi dini kurallara göre yönetmek isteyenler, söylemleri ve eylemleri ile laikliği hedef alanlar dün olduğu gibi, bugün ve gelecekte de laiklik savunucularını karşılarında bulmaya devam edeceklerdir. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz. Karanlığa teslim olmayacağız! Laiklikten asla vazgeçmiyoruz!”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

  • ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.

    “‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.

    “DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.

    BİR FETİH İDEOLOJİ GELİŞTİREN DİYANET KURUMU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.

    1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.

    “AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”

    AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.

    “DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”

    Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.

    “DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.

    “LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    PİRHA –Öğrenci Veli Derneği Başkanı Ömer Yılmaz, eğitimdeki dinci dayatmayı değerlendirdi. Yılmaz, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne yönelik muhalefetin kitlesel ve etkili eylemler yapması gerektiğini belirterek, “iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor” dedi.

    Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.

    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Genel Başkanı Ömer Yılmaz ile konuştuk. 

    “İKTİDARIN AMAÇLADIĞI ŞEY KARMALIĞA OKULLARDA SON VERMEK”

    PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    ÖMER YILMAZ: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hayata geçirileceği günün çok çok öncesinde Öğrenci Veli Derneği olarak bizler şerh koymuştuk. Çünkü öncesinde yapılan uygulamalar, yani ÇEDES projesi, zorunlu din dersleri yanında zorunlu seçmeli din derslerinin hayata geçirilmesi, okul öncesi 4-6 yaş çocuklarının Diyanet’in kurumlarında, özellikle de camilerin altında Kur’an kursları adı altında anaokullarında eğitim görmesi vesaire… Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir sürü dinsel uygulamalar yapıldı. MEB aslında 2012-2013 yılında 4+4+4 sistemini hayata geçirdiğinde, okulların imam hatipleştirilmesiyle başlayan ve sonrasında tüm müfredatın daha da dinsel içeriklerle bezenmesini sağlayacak bu değerler eğitimini de kapsayacak şekilde son süreçte Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda olduğu gibi daha muhafazakar, 1000 yıl öncesinin anlayışını bugüne taşıyan, hatta sadece belli bir inancın kolunun çocuklara dayatıldığı bir çaba içerisindeydi. Bunu da müfredatla tüm okullarda çocuklara anlatıp bu anlayışla Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni hayata geçirmek istedi. Ancak biz bunu kabul etmedik ve ‘bu müfredatı yapamazsınız’ dedik. Böyle bir müfredatın okullardaki karmalığa karşı olup, eşitlik anlayışını bozacağını, kamusal alanın bu anlayışa terk edilemeyeceğini belirtmiştik. Dolayısıyla buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı bu müfredatı ‘Ben yaptım, ben bilirim’ şeklinde oldu bittiye getirerek 1, 5 ve 9. sınıflarda bu yıl hayata geçirdi.

    “MATEMATİKTE, FİZİKTE DİNSEL DEĞERLERE ATIFTA BULUNULUYOR”

    ‘Değerler eğitimi’ dedikleri değerleri, derslerin içerisine serpiştirerek her bir dersi bir değerle ilişkilendirerek; daha çok dinsel, inançsal değerlerin veya bir ayet ya da sureyi dersin içerisinde konuyla ilişkilendirerek daha dinsel içeriklerle dersi anlatmak… Bugün de bu uygulamaları zaten görebiliyoruz. Matematikte, fizikte dinsel değerlere atıfta bulunuluyor. Şekil, mekan, kişi olarak daha çok dinsel mekanlara, dini önderlere atıfta bulunan bir müfredattaki çalışmaları görüyoruz. Tabii bunlar daha detaylı incelenip ortaya çıktığında söyleyecek başka sözlerimiz de olacak. Dolayısıyla bugünkü biçimi ile de olsun, müfredatın gerek yapılış şekli laik ve bilimsellikten dışarı çıkmış. Bu müfredatın bundan sonraki süreçte de özellikle öğrenci velileri başta olmak üzere karşısında durarak muhalefetimizin uzun soluklu süreceğini ifade etmek isterim.

    Bugünkü iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. Belli bir inancın kolunun çocuklara dayatılmasını doğru bulmuyoruz. Bundan sonra da bu süreçle yapılması gereken ne varsa biz Öğrenci Veli Derneği olarak tüm demokratik haklarımızı kullanarak bunun mücadelesini vereceğiz.

    “TARİKAT VE CEMAATLER OKULLAR AÇTI, DAHA ÇOK ÖZEL OKULLAR TEŞVİK EDİLDİ”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Eğitimi yalnızca bilim karşıtlığı üzerinden değil, piyasaya açma ve dinselleştime gibi iki boyutu var. Mesela piyasalaştırma konusunda da özel okulların AKP hükümeti süresince uygulanan politikalarla % 2’lerden %25’lere çıktığını görürsünüz. Biz tabii ki kamusal eğitimin niteliğinin ve kamusal okulların arttırılması yönünde taleplerimiz olmasına rağmen, ‘okullar dinselleştirilmesin’ derken daha çok dinselleştirildi. Kamusal eğitimin niteliği açısından okulların daha çok artması gerekirken özel okullar ‘merdiven altı’ dediğimiz, hatta bazı tarikat ve cemaatlerin de okullar açarak daha çok özelin teşvik edildiği bir süreç yaşıyoruz. O yüzden biraz da kapitalizmin ve neoliberal politikaların talepleri doğrultusunda atılmış adımlar olarak da ifade edebiliriz bu durumu. Bu durum tabii hükümetin de işine geliyor.

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Laik ve bilimsel eğitim talebi aynı zamanda ana dilde eğitimi de kapsayan bir taleptir. Kamusal eğitimin pedagojik ve bilimsel ilkeleri açıktır. Laik, eşit, parasız, bilimsel, erişilebilir, kapsayıcı, ana dilinde olması pedagojik ve bilimsel bir gerçektir.

    “MESELENİN BURAYA GELMESİNDE MUHALEFETİN KABAHATİ ÇOK”

    -Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Öğrenci Veli Derneği olarak tüm çabamız bu durumlarla ilgili. Eğitimin niteliği, kamusal, bilimsel, demokratik, eşit bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi için 2012 yılında 4+4+4 sistemi hayata geçirildikten sonra bunun mücadelesini veriyoruz. Velilerin mücadelesi çok bireyseldi, okulların imam hatipleştirilmesi meselesi ile birlikte daha kolektif bir yapıya büründü. O günden bu yana aslında hemen hemen her ay mutlaka bu konularla ilgili bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Bugün geldiğimiz noktada bunu büyütme noktasında aslında bizim kadar daha çok sendikaların, demokratik diğer kitle örgütlerinin de içinde olduğu birleşik bir kolektif mücadeleyi öne almak gerekiyordu. Ama diğer demokratik örgütler olsun, siyasi partiler olsun, öncelikleri çok farklıydı. Özellikle 20. Şura’da, Diyanet İşleri’nin eğitim akademilerini oluşturma sürecinde siyasi partileri çok uyardık ama öncelikler farklı olduğu için buralara kulak bükmediler. Dolayısıyla meselelerin buraya gelmesinde muhalefetin de kabahati çoktur. Belki çok büyük etkileri olan eylemler, farkındalıklar yaratabilirdik ama yaratamadık. Bugünkü noktayı hükümetin yalnızca baskıyla, cebirle bu noktaya getirmesinin dışında bizim gibi muhalif olan insanların yeteri kadar eylem ve etkinlikler yapmamasında da bir kabahat aramak gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin sonuçta misyonu bu ve konuştuklarımızı mutlaka yapacak, politik olarak tercihleri bu yönde. Çok bilinçli ve donanımlı bir şekilde eğitimin bu duruma gelmesini tercih ediyorlar.

    “TÜM KURUMLARIN DESTEK VERECEĞİ BİR MÜCADELE OLMALI”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Birleşik bir mücadele yani laiklikten, bilimsel eğitimden yana olan tüm toplum kesimlerinin birleşik bir mücadeleyi önüne koyması gerekiyor. Dolayısıyla bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bile uygulanmıyor. En basit örneği, İstanbul’da imam hatipleştirilmiş İsmail Tarman Ortaokulu var. 4 kere mahkemeye gidildi ve Danıştay’dan dönüldü. Yürürlüğe girmesi gereken mahkeme kararları hayata geçirilmedi. Mahalle sakinleri, veliler, okullarını geri kazandılar ama 4 kez mahkeme kazanılmasına rağmen karar hayata geçirilmedi. Şimdi durum böyleyken aslında biz mahkeme kararlarına bakmadan buradaki taleplerimizi öne çıkaracak, demokratik haklarımızı kullanacak ama mücadeleyi çok öne çıkaracak bir girişimde olmamız lazım. O nedenle bu müfredat döneminde bizler Müfredatı Geri Çekin Platformu’nu kurduk. Örgütler ve siyasi partiler ile beraber harekete geçtik ve sonra Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili çalışma meclise gelince müfredatın geri çekilmesi ile ilgili meseleler arka plana düştü. Önümüzdeki süreçte diğer kademelerde de bu müfredat hazırlandığı için bunu bizler bir fırsat görebiliriz. Bu süreci müfredatın geri çekilmesi için değerlendirebiliriz ama mutlaka tüm kurumların önüne koyup destek vereceği bir mücadeleyi birlikte yapmalıyız.

    “DAHA BÜYÜK BİR TEPKİ GEREKİYOR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Toplumun biraz da ruh hali ile ilgili konuşmak lazım. Yılgınlık, geri çekilmişlik, sürekli bir talep ve o taleplerin hayata geçirilmesi konusunda iradeyi o erkten görememe hali yılgınlığı da beraberinde doğuruyor. Yoksa mücadele deneyimi olan kurumlar var zaten. Örneğin ÇEDES’e karşı yapılan İzmir’deki eylemde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu başta olmak üzere bir sürü Alevi kurumları vardı. O eylemde eğitim kurumları da bizler de vardık ve önceliğimiz ÇEDES’ti. Bu meseleler zaman zaman öne çıkıp kimi zaman da geri planda kalıyor ama hiçbir zaman hafızamızdan silinmiş değil. Mesela ekim ayında Öğretmenlik Meslek Kanunu tekrar gündeme gelecek ama burada önemli olan akıldan, bilimden yana olan fikrin, iktidar nezdinde bir karşılık görmemesi, sürekli reddedilmemesidir. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Başka türlü olmaz. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor. Dolayısıyla daha etkili bir şey yapmak lazım, bunu da oturup konuşmak lazım. Tüm kurumlar konuşmaya çok açık ama yapılan açıklamalar çok temsili düzeyde oluyor. Mesela İzmir’de yaptığımız miting gerçekten iyiymiş, yaklaşık 20.000 kişilik bir mitingti ve ardından Kadıköy’de de benzeri bir miting yapıldı. Ancak gittikçe bu mesele alanda da küçülüyor, katılım daralıyor. Ama önümüzdeki süreç birazda siyasal süreçle alakalı bir durum. Bu yılgınlığın ötesine geçip birleşik mücadeleyi öne koyacak daha etkili şeylere bu meseleyi evrilmek lazım. Onun için de konuşmak lazım.

    “MUHALEFET, BİZDEKİ KAYGILARI BİREBİR TAŞIMIYOR”

    -Parlamentoda da bir yılgınlık hali söz konusu. Önceki dönemlerde zorunlu din dersleri, ana dilinde eğitim konusunda daha çok tepki duyulurdu. Ancak son birkaç yıldır muhalefet de bu söylemde eksik kalıyor. Asıl dinamiğin Meclis olması gerekirken şimdi en sessiz adres orası. Muhalefete bir sözünüz var mı?

    Muhalefetin meclisteki tutumu aslında toplumun beklentisini karşılamıyor. Daha sert, daha ciddi, daha çok toplumu anlayabilen bir yerden muhalefet yapılabilir. Bence muhalefet, bizdeki kaygıları da birebir taşımıyor. Görece olarak kaygılara kulak verip dinliyorlar ama meclisteki o sertliği gösteremiyorlar. Dolayısıyla toplum, Meclisi iyi tahlil ettiği için beklentiler de çok fazla meclis üzerinden olmuyor. Aslında bizlerin, demokratik örgütlerin yaptığı bu mücadele biraz onların da önüne geçiyor. Aslında bu doğru bir şey. Demokratik kitle örgütleri ne kadar çok ve etkili olursa toplumdaki duyarlılık da artıyor. Meclisin bir nebze bu anlamda güvenirliğini de aslında millet sorguluyor. Siyaset yapabilme becerisini sorgulamanın ötesinde toplum, taleplerini demokratik kitle örgütleri üzerinden daha rahat ifade edebiliyor. O yüzden bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu ifade etmek gerekiyor. Meclis tabii ki iyi bir muhalefetin yapılabileceği bir yer ama orayı da aslında AKP, başkanlık sistemi ve birçok işle etkisiz hale getirdi. O etkisizliği şu anda toplum da görüyor. Bir an önce meclisin toplumun bir rengi, yansıması olduğunu orada da taleplerin dile getirilebileceği bir yere dönüşmesi gerekiyor. Yani katılımcı, şeffaf, demokratik toplumun bir yansımasını açıkçası mecliste görmek istiyoruz. Bunu göremediğimiz için toplum oraya karşı güvensizlik besliyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO

  • ‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO

    ‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, eğitimde yaşanan sorunları değerlendirdi. Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin, bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model olmadığına dikkat çekti. Irmak, sadece müfredat sorunu değil eğitime ulaşamama sorunu da olduğunu söyledi. Alevi çocukların din dersinde yaşadığı zoruluğu da dile getiren Irmak, “Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor” dedi. 

    Ajansımız PİRHA‘da yeni bir dosya haber dizisi başlatıyoruz. “Türkiye eğitim sistemi nasıl dincileşti?”, “Laik, bilimsel, parasız, ana dilinde eğitim için ne yapılmalı?” sorularına yanıt arayacağız.

    Türkiye’de eğitim-öğretim hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı.
    İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.

    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Dosyamızın ilk konuğu Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak. 

    “YENİ MÜFREDAT, BUGÜNÜN TÜRKİYESİNİN VE DÜNYASININ EĞİTİM İHTİYACINI KARŞILAYACAK BİR MODEL DEĞİL”

    PİRHA- AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    KEMAL IRMAK: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli yeni bir model olarak sunuldu. Yeni olmasının sebebi bir önceki modelin Türkiye’deki eğitim sistemine cevap vermediği, yaklaşımıyla ama bunlar bir gerekçe olarak öncesinden sunulmadı topluma. Bir öğrenim programı yapılırken teknik olarak gerekçeleri ortaya konur. Analiz, ihtiyaç analizi yapılır. Ama bunlar yapılmadan bir kurguyla bir Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli diye bir model, bir müfredat önümüze hızlı bir şekilde geldi. Henüz modelin önceki modele göre neyi yeni olarak, neyi yenilikçi olarak toplumun ve eğitimin gündemine sokulduğu belli değil ama biz bu modelin üzerinde yaptığımız çalışmalarda, analiz çalışmalarında gördük aslında ismi yeni olmakla beraber hiç de yeni olmayan, eski bir eğitim yaklaşımını, çok eski bir eğitim modelini Türkiye’nin önüne koymuş oldular. Neden eski? Değerler eğitimi üzerine biliyorsunuz biçimlendi. Değer, erdem, eylem şekliyle, bu üç saç ayağı üzerine Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli konuldu. Değerler eğitimi aslında bir medrese eğitimi, değerler eğitimi aslında bir kilise eğitimi ve bunlar çok öncede bırakıldı. Değerlerin öğrenilmesi toplumla beraber, aileyle birlikte yapılabilir. Önceden daha çok ahlak üzerine bir eğitim yaklaşımı vardı. Çünkü toplum henüz bilim ve bilimsel alanda belli bir gelişmişlik sağlamamıştı. Ama daha sonra bilimin gelişmesi, bilimin yol almasıyla birlikte eğitim modelinde daha çocukların bilimi keşfetmek, kendini keşfetmek, kendi becerilerini ve yeteneklerini ortaya koymak ve bu şekilde insanlığa nasıl faydalı olunabileceği şeklinde bir bilimsel eğitim yaklaşımına yöneldi. Ama Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli maalesef bunu tekrar arka plana çekti. Sürdürülebilir mi? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bugünden birçok aksaklığın olduğu ortaya çıktı. Neden sürdürülüp sürdürülemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çünkü bununla ilgili bir pilot çalışma yapılmadı. Bir bölgesel, yerel ya da genel bir pilot çalışma yapılmadı. Oysa bu tür büyük müfredat değişikliklerinde bir pilot çalışma yapılır. Pilot çalışmada bu modelin olup olmayacağını, aksaklıkların ne olduğunu gördükten sonra, onları gözlemledikten sonra yeni bir müfredat programına geçilir. Bir eğitim modeli ne olursa olsun, eğitimin niteliği bilimsel dayanaklar üzerine oturmadığı sürece gelişkin bir model olmuyor. Diğer taraftan bir eğitim modelinin gerçek anlamda öğrencilerin ve velilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için eğitim alanına ciddi bir yatırımın yapılması lazım. Bugün maalesef o tür yatırımlardan da yoksun bir şekilde bu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başladı. Şuna inanıyorum; bugüne kadar birçok model değiştirdi AKP iktidarı. Buna da pilot uygulama yapmadan değişiklik yaptı. En kısa zamanda bu modelin de çöküp, yeni bir model arayışı içine gireceklerinden eminim. Eminim diyorum çünkü bu şekliyle bir yüzyıl öncesinin eğitim yaklaşımı, bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model değil.

    “DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİNİ 2 SAATTEN 4 SAATE ÇIKARDILAR, MATEMATİK 5 SAAT”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Aslında 4+4+4 süreciyle eğitimi dinselleştirme süreci başladı. Tabii öncesinden elbette 12 Eylül, 12 Eylül’ün getirdiği herkese zorunlu din derslerini zorunlu kılmak, ardından da AKP iktidarı bunu daha da derinleştirerek devam etti. 2012’de geçilen 4+4+4 modeliyle beraber imam hatip bölümleri, ortaokul bölümleri açıldı. İmam hatipler teşvik edildi, sayıları arttırıldı. Bunlar yapılırken Türkiye’deki Anadolu Liselerinden vazgeçildi. Proje okullarını giderek azalttılar. Okullar düzleminde ciddi bir değişiklik yaptılar ama okullar düzleminde yapılan değişiklik elbette yeterli olmadı. Müfredatta ve programda bir değişiklik yaptılar. Birçok proje yapıldı, dini projeler yapıldı. ÇEDES projesi gibi. ÇEDES projesinin, protokolünün bir parçası Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığıyla beraber okullara vaizler, imamlar girmeye başladı. Hatta bugünlerde gündemde, kendi sınıfından çocukları imama göndermeyen öğretmenlere soruşturmalar açıldı. Bütün bu uygulamalar AKP iktidarının bir tercihi. Oysa Türkiye’de ve dünyanın her yerinde laik, bilimsel, seküler bir eğitim yaklaşımı herkes için olumlu ve doğru olan bir yaklaşım. Çünkü bilimsel ve eleştirel eğitimin olmadığı yerde, eleştirel aklın olmadığı yerde dogmalarla hareket etmek, dogmalarla dünyayı tariflemeye çalışmak, kutsallık üzerinden dünyada olup bitenleri tanımlamak problemli bir şey. Evrimi ortadan kaldırdılar. Diğer taraftan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini o kadar kalın hale getirmişler, sayılarını arttırmışlar ki! Bakın ortaokullarda önceden 2 saat Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vardı, şimdi 4 saate çıkardılar. 5 saat matematik var.

    “BİLİMSEL EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ; HERKESİN ANA DİLİNDE EĞİTİM ALMA HAKKI VAR”

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Bugün bilim insanları; dünyada olup biten, ortaya konulan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişimin, keşiflerin ilhamını nereden almıştır? Kutsaldan mı almıştır? Kuran’dan mı almıştır? İncil’den mi almıştır? Hayır bilimsel çalışmalarla, bilim ışığında yapmıştır. O yüzden bilim ve bilimsel eğitim çok önemli. Dünyayı doğru anlamak, doğru yorumlamak ve dünyadaki diğer ülkelerle yarışabilmek için. Diğer taraftan herkesin ana dilinde eğitim alma hakkı var. Bu bir haktır, bu bir hak olmaktan öteye çocuğun dünyayı daha iyi yorumlaması, okuduklarını doğru anlayabilmesi, anladıklarını paylaşabilmesi açısından da önemli bir veri. Biz 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü’nde ana dil ile ilgili bir video hazırladık. Bu videodaki tüm görüş ve oradaki ifadeleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrenim programından aldık. Onlar da vurguluyorlar ana dilinde eğitimin önemini, ana dilinde eğitimin çocuklar üzerindeki olumlu gelişimini ama ana dilinde eğitim Türkiye’de sadece bir yapı varmış gibi, bir tek etnik yapı varmış gibi, sadece onun ana dilinde eğitiminin istendiğini anlıyorlar. Bu topraklarda Kürtler de, Araplar da, Türkler de, herkes kendi ana dilinde eğitim alma hakkına sahiptir, olması gerekir, olması gereken de budur.

    “SADECE MÜFREDAT SORUNU YOK, EĞİTİME ULAŞAMAMA SORUNU DA VAR”

    -Eğitim sistemi okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Aslında Türkiye’deki eğitim sorunları çok fazla dillendiriliyor, dile getiriliyor. Türkiye’deki birçok basın kuruluşu da bu sorunların dillendirilmesinde ciddi bir görev üstleniyor, görevlerini yerine getiriyorlar. Ama sorun bu değil, bir sorunu dillendirmek değil. Sorunu sağır sultana söylüyorsanız, o sorunu duymamaya çalışıyor. Belli bir kesim hiç duymuyor. Türkiye’deki eğitim sorunları; eğitim bileşenleriyle birlikte, pedagoglarla, eğitim sendikalarıyla ortaklaşılarak, bu işin mutfağında çalışan öğretmenlerle, akademisyenlerle bir eğitim programı ortaya konulsa çok büyük bir sorun giderilmiş olur. En azından müfredat olarak giderilmiş olur. Ama diğer tarafdan eğitimin sorunu sadece bir müfredat ve kitaplar ve kitaplardaki içerik sorunu değil. Eğitimin sorunu, aynı zamanda birçok sebepten dolayı eğitime ulaşamama sorunu. Yani bu bölgesel farklılıklar, sınıfsal farklılıklar, iller arası farklılıklar, aile yapıları arasındaki farklılıklar bütün bunları gözeten bir eğitim yaklaşımı da yok Türkiye’de.

    “KAMUSAL EĞİTİMDEN VAZGEÇİLİYOR”

    Diğer taraftan kamusal eğitimden vazgeçiliyor her geçen gün. En çok çocukları vuran, yoksul halk çocuklarını vuran, onların eğitim hakkını ya tamamen ortadan kaldıran ya da eğitim haklarını yarıda bırakmalarına sebep olan mesele kamusal eğitimden vazgeçilmesidir.

    Ne demek kamusal eğitim? Kamusal eğitim; bir çocuğun okula başladığında, 12 yıl boyunca -madem zorunlu eğitim 12 yıl ve madem Anayasa’nın 41. Maddesi’nde bu 12 yıl zorunludur ve parasızdır diyor- bütün çocukların eğitime ulaşmasındaki eksikliklerini karşılayan bir yaklaşım olması lazım. Kamusal eğitim; onların ulaşım, okulda yemek yeme, kitaplarının verilmesi, gerekirse yoksul ailelere kırtasiye yardımının yapılması, taşıma hakkının tamamen kamusal bir şekilde yapılması, okullara erişiminin sağlanması, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması, güvenlikçi alınması, okul duvarlarının ona göre biçimlendirilmesi gibi aslında birçok şey içeriyor. Bu sadece Milli Eğitim için değil, yükseköğrenim için de böyle. Hem yükseköğrenimde hem ilköğrenimde çocuklar birçok farklı yurtlara gidiyorlar. Şimdi bir tarikat, bir cemaat bu çocuklara ucuz barınma sağlayabiliyor da devlet niye sağlayamıyor? Bu yüzden çocuklar bu tarikat yurtlarına gidiyorlar. Orada da birçok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Ya o tarikatın kendi dini ritüellerine uymak koşuluyla orada kalıyorlar ya da Aladağ’da olduğu gibi, Karaman’da olduğu gibi bu çocuklar ya yanıyor ya da istismara uğruyorlar. Bu çocukların; hem ilköğretimde hem yükseköğrenimde barınma ve beslenmelerini devlet sağlamak zorunda.

    “EĞİTİM ALANINDA İLK SIRALARDA OLAN ÜLKELERİN TAMAMI KAMUSAL EĞİTİM YAPIYOR”

    Dünyanın eğitim alanında ilk sıralarda olan ülkelerin neredeyse tamamı kamusal eğitim yapıyor ve bu ülkelerin neredeyse tamamına yakında asla ve kata özel okul yok. Eğitimi kamusal olmaktan çıkarınca, eğitimin niteliğini bozunca, eğitimin bilimsel olmasından uzaklaşınca veliler kendi paralarıyla gidiyorlar, eğitim alıyorlar. Bilimsel eğitim alıyorlar, kamusal eğitim alıyorlar. Bunların hepsinin devletin görevi olması lazım. Bunun da tek koşulu var; devletin milli eğitime ve yatırımlara çok ciddi bir şekilde bütçe ayırması.

    “BÜTÇENİN EĞİTİME YARTIRIMI YÜZDE 17’DEN YÜZDE 8-9’A DÜŞMÜŞ”

    Bütçenin yatırımlara payı yüzde 17’den yüzde 8-9’a düşmüş, yarı yarıya düşmüş. Yatırım yapılmıyor eğitim alanında. Bina yapmak demek değildir yatırım yapmak. Yatırım çocukların her türlü eğitime erişiminde engel ne varsa onları sağlamak. Mesela işçi çocuklar var. Tarım işçisi olan insanların çocukları var. Günlerce, aylarca gidiyorlar birlikte çalışıyorlar ve o çocuklar eğitime ulaşamıyor. Bir kamusal eğitim yapan ve yeterince bütçe ayrılan bir eğitimde, o çocukların çalıştığı yerlere mutlaka mobil okulların kurulması gerekiyor. Geçici olarak o hizmetlerin verilmesi ve ona göre hem öğretmen istihdamı hem geçici mobil olarak kurulacak, bugün deprem kentlerinde olduğu gibi konteyner okullar kurulup, kaldırılması ve o görevin yerine getirilmesi lazım.

    “ALEVİ AİLELER ÇOCUKLARININ DİN DERSİ ALMAMASI İÇİN TOPLUCA DİLEKÇE VERMELERİ GEREKİYOR”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Alevi çocuklar, zorunlu din derslerine tabi tutuluyor. Zorunlu din dersi; bütün inançları, bir kültürel yaklaşım içerisinde anlatan bir ders olsa elbette bundan kimse etkilenmez. Çocuklar dünyadaki inançları, beraberinde kendi inançlarını öğrenirler ama Türkiye’de Alevi çocuklara, diğer bütün çocuklara zorunlu kılınan din dersi; Hanifi, Sünni mezhebinin inançlarını, inanç ritüellerini anlatan, onu bütün çocukları kavratmaya çalışan ve onlar üzerinde bu inancı hakim kılmaya çalışan bir yaklaşım. O yüzden bu kabul edilemez. Zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele ediyoruz. Bizim mücadelemiz yetmiyor ama bu konuda verilmiş hukuki kararlar var. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlar verdi fakat AKP iktidarı bunların hiçbirini uygulamıyor. Uygulaması için ne yapılması lazım? Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa hepsinin toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor. Yoksa bugünkü Hanefi, Sünni mezhebinin yaklaşımını, anlayışını çocuklara dayatan bir eğitim anlayışı ve eğitim yaklaşımıyla bu işin olabilme imkanı ve ihtimali yok.

    “TOPLUM SORUNLARI DERİNLEMESİNE ANALİZ EDEMİYOR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Bir, sorunları derinlemesine analiz edemiyor toplum, böyle bir şeyden yoksun.
    İki, devletin ve devletin kurumlarının çocuklara yanlış yapmayacağını düşünüyor halk. Yanlış yaptığını düşündüğü yerde de maalesef örgütlü bir şekilde buna tutum alamıyor. Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir durum aslında. Ben hep söylüyorum; bugün ülkede yaşanan insanların korkusu, kaygısı, örgütlü bir hale gelememesi 12 Eylül’de atılan tohumlar. Ondan sonra gelen iktidarların da aynı şekilde insanların haklarını arama noktasına geldiğinde despotik, faşizan tutum ve uygulamalarda bulunması. İnsanlar da bunu göze alamıyor aslında. Bu göze alamama meselesinden kaynaklı, bu otoriter, islamcı, gerici, ırkçı rejimlere çocuklarını teslim ediyorlar. Olması gereken bu değil, elbette olması gereken demokratik bir devlette, demokratik yaklaşımlar içerisinde bütün eğitim programı da yapılırken, bileşenlerle birlikte yapmak, uygulamak ve eğitim sorunlarını, eğitimin bileşenleriyle birlikte çözmek, itiraz gelen yerlere kulak vermek, neden itiraz geldiğini anlamaya çalışmak. Ama tek tipçi olunca, gerici, ırkçı bir eğitim yaklaşımı içinde olunca bunları da buna göre dizayn ediyorlar.

    “MUHALEFET PARTİLERİ DE GÜÇLÜ SES VERMELİ”

    Buna karşı aslında halkın ve aslında daha çok halkın da değil de ana muhalefet partilerinin daha güçlü bir ses vermesi gerekiyor. Bu konuda halkı da motive etmesi gerekiyor. Muhalefet partilerinde de bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de siyaset sadece seçimler üzerinden ve sadece parlamentoda yapılır gibi bir algı var. Hayır, sadece seçimle muhalefet yapılmaz, sokakta da muhalefet yapılır, sokakta da itirazda bulunulur. Bunlar da demokratik bir hakkın kullanımıdır, demokratik ülkelerde bunlar hukuksal güvence altına alınmıştır ama bizde öyle değil. İnsanlarda ciddi bir korku ve kaygı yaratılmış. İnsanlar bence yeterince bundan dolayı muhalefetini güçlendiremiyor.

    Buse Nehir DEMİR/PİRHA

     

  • ‘Laik, Bilimsel Eğitim’ paneli: Eylül’de çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz -VİDEO

    ‘Laik, Bilimsel Eğitim’ paneli: Eylül’de çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz -VİDEO

    PİRHA- Hacıbektaş’ta “Laik, Bilimsel Eğitim” konulu panel yapıldı. Panelde, eğitimde yaşanan sorunlara değinilirken gerici kuşatmalara karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.

    Pir Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri kapsamında “Laik, Bilimsel Eğitim” paneli yapıldı. Nilgün-Sırrı Bektaş Kültür Merkezi’nde yapılan panelde konuşmacı olarak Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ve Eğitim Sen Genel Mali Sekreteri Ramazan Gürbüz katıldı.

    Nevşehir Eğitim Sen Başkanı Tarık Kaya, dün mecliste yaşananları kınayarak, panelin açılışını yaptı.

    “TOPLUMU GERİCİ, DİNCİ, TEKÇİ BİR HİZAYA SOKMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, gerici eğitim politikalarına karşı mücadelenin gerekliliğine vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Bu ülkede uzun zamandır, 22 yıldır tüm hayatı kendi ideolojisine göre tahakküm etmeye çalışan bir iktidar var. AKP kendine göre Alevilik tanımı yapıyor. Bizler de buna karşı mücadele etmeye çalışan bir yapının parçasıyız. Bulunduğumuz alandan doğru mücadele vermeye çalışıyoruz. İktidara geldiği günden bugüne gerçek yüzünü gizleyerek gerçekten demokratik olabileceklerini inandırdılar. Bu topraklarda cumhuriyetten başlayarak büyük mücadeleler veriliyor. Ulaş Bardakçı’nın topraklarındayız. Toplumu gerici, dinci, tekçi bir hizaya sokmaya çalışıyorlar. Bu topraklarda eğitimi uygulama ve düzenleme yetkisi Milli Eğitim Bakanlığına verilmiştir ancak tarikatlarla protokol yapıyorlar. Anayasaya da aykırı davranıyorlar. Maarif Modeli müfredatı ile eksik kalan yapamadıkları şeyleri yapmayı hedefliyorlar. Bu müfredatın geri çekilmesi için mücadele ediyoruz. Laiklik meselesi sadece Eğitim Sen’in ve Alevi kurumlarının sorunu değildir. Herkesi ilgilendiren bir sorun ve bu yüzden burada velilerin olması gerekiyordu. Bizler sanırım velileri aydınlatma konusunda eksik kalıyoruz. Önümüzdeki Eylül ayında oryantasyon (kılavuzluk etme) süresinde çocuklarımızı okullara göndermeyeceğiz.”

    “DİNDAR VE KİNDAR BİR NESİL YETİŞTİRMEK İSTİYORLAR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ise “Bu Maarif Modeli kamuoyuna duyrulduğu zaman Milli Eğitim Bakanı ile Alevi kurumları olarak görüştük. ‘Siz de bir program hazırlayın, Alevi dersi de koyalım’ dediler. İşte anladıkları bu, bir inanca karşı yaklaşımı işte bu. Yıllardır Aleviler itirazlarını yaparken, eğitim sendikaları itirazlarını yaparken aslında ne kadar ortak olduğunu geç algıladık. Bizim Aleviler olarak müfredata baktığımız yer ‘bu müfredatta biz niye yokuz değil.’ Biz eğitimin bilimden ve akıldan uzaklaştırılmasını kabul etmiyoruz. Aslında bu müfredattan önce de müfredat laik, bilimsel değildi. Muratları, dindar ve kindar bir nesil yetişmektedir. Hiçbir şeye itiraz etmeyen bir topluma ihtiyaçları var. 3 gündür Hacıbektaş’ta Aleviler bir şey yapmaya çalışıyorlar. Aslında bu müfredat ile birlikte bütün ezilenlerin, bütün güçlerin birleşmesi ve mücadele etmesi gerekiyor. Faaliyetlerin hızlandırılması ve mücadelenin büyütülmesi gerekiyor” dedi.

    “LAİKLİK OLMADAN BU ÜLKEDE DEMOKRASİ, BARIŞ OLMAZ”

    Eğitim Sen Genel Mali Sekreteri Ramazan Gürbüz laikliğin öneminin altını çizerek, “Hacı Bektaş Veli, ‘Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ demiştir. Her dönemde eğitim, siyasal iktidar açısından stratejik bir alandır. Laiklik kavramı dünden bugüne oluşmuş bir toplumsal düzen değil. Milyonlarca yıldır insanlar inanç sistemleri üzerinden çatışmıştır. Bazen laiklik kavramını ifade ederken kendini sol, sosyalist olarak kabul eden kurumlar kavramın içini boşaltan bir tutum sergiliyor. Laiklik olmadan bu ülkede demokrasi, barış olmaz. Laiklikte büyük bir tahribat söz konusu. O nedenle tüm kesimlerin bu konuyu içini boşaltmadan sahiplenmesi ve mücadeleyi sürdürmesi gerekir. Cumhuriyet’in en büyük kazanımıdır, laiklik. Biz eğitim kurumlarında laik eğitim meselesini birincil sorun olarak görüyor ve bunun mücadelesini veriyoruz. Bugün iktidar karma eğitim veren okulları hedefe koyuyor. Çocuklarımızı binlerce imam hatip okulu açmak suretiyle oralara yönlendiriyorlar. Öğrenci yok, kapatmıyorlar o okulları. Toplumu dinsel kurallara göre yönetemezsiniz, bu toplumda barış yok olur” diye konuştu.

    Panel, soru cevap şeklinde devam etti.

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • Veli-Der Mersin Girişimi tarafından “Laik Eğitim” paneli düzenlendi-VİDEO

    Veli-Der Mersin Girişimi tarafından “Laik Eğitim” paneli düzenlendi-VİDEO

    PİRHA- Mersin Veli-Der Girişimi  tarafından “Laik Eğitim” konulu panel yapıldı. AKP’nin kendini eğitim üzerinden inşa ettiğine işaret eden Eğitimci-Yazar Feray Aytekin Aydoğan, “Dinci, gerici eğitim ÇEDES ile Türkiye’nin her yerinde ve düzenli bir şekilde yaparak kalıcılaştırıyor. Tüm bunlara karşı örgütlenmeliyiz, mücadelemizi büyütmeliyiz” diye konuştu.

    Mersin Veli-Der Girişimi, Eğitimci-Yazar Feray Aytekin Aydoğan’ın katılımıyla panel düzenledi. Eğitim-Sen Mersin Şubesi’nde yapılan panele demokratik kitle örgütü temsilcileri ve eğitimciler katıldı.

    Mersin Veli-Der Girişimi Sözcüsü İlknur Çiçek, Veli-Derneği’nin faaliyetine dair bilgi verdi.

    Eğitimci-Yazar Feray Aytekin Aydoğan, laik, bilimsel ve kamusal eğitim verme mücadelesinin, yaşamsal bir mücadele olduğunun altını çizerek, “Aladağ Katliamı bunun en somut örneğidir. Bütün ülkeyi kapsayan bir mücadele hattının örülmesi gerekiyor. Bu aynı zamanda politik bir mücadeledir” dedi.

    AKP’nin kendini eğitim üzerinden inşa ettiğine işaret eden Feray Aytekin Aydoğan, “Eğitim kamusal bir alandan çıkarılıp piyasalastı. Aynı zamanda laikliğin kırıntısı ortadan kaldırıldı. MEB müfredatları en politik metinler. Anayasa kadar tartışmamız gereken bir müfredatla karşı karşıyayız” şeklinde ifade etti.

    Feray Aytekin Aydoğan, okulların tamamının imam hatipleştirilme sürecinin sürdüğünün altını çizerek, “Çocuklar mecburen imam hatipli oluyorlar. Müfredatla birlikte bütün okullar İmam Hatip okulu oldular. Eğitim artık ‘paran kadar eğitim’ sistemine geçildi. Eşitsizlik her alanda arttı. Cemaat ve tarikatlarla yüzlerce protokol imzalandı. Şu an ilk okuldan üniversiteye kadar cemaat ve tarikatlar elinde. Dinci, gerici eğitim ÇEDES ile Türkiye’nin her yerinde ve düzenli bir şekilde yaparak kalıcılaştırıyor. Tüm bunlara karşı örgütlenmeliyiz, mücadelemizi büyütmeliyiz” diye konuştu.

    Feray Aytekin Aydoğan’ın konuşmasının ardından soru-cevap ile panel sona erdi.

    PİRHA/MERSİN

  • DAD Mersin Şube Eş Başkanı Çelik: Kadınlar olarak mitingte sesimizi yükseltelim-VİDEO

    DAD Mersin Şube Eş Başkanı Çelik: Kadınlar olarak mitingte sesimizi yükseltelim-VİDEO

    PİRHA- 10 Aralık Pazar günü saat 14.00’te İstanbul Kadıköy’de yapılacak “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitingine katılım çağrısında bulunan DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, “Bu süreçte en fazla bedel ödeyen biz kadınların mitinge daha duyarlı olmalarını, güç vermelerini, katkı sunmalarını bekliyoruz” dedi.

    Alevi kurumları öncülüğünde 10 Aralık Pazar günü saat 14.00’te İstanbul Kadıköy’de “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitingi yapılacak.

    PİRHA’ya konuşan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, devletin Sünni-Hanifi eğitime odaklandığını ifade ederek, “Ancak bu topraklarda farklı inançta toplumlar da yaşıyor. Alevilikte Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu günden bu yana Sünni-Hanefi İslam içerisinde eritilmeye çalışılıyor. Ama biz diyoruz ki Alevilik farklı bir inançtır. Ama devlet özellikle okullardan başlayarak, ilkokul düzeyine kadar dini eğitimi sokmuştur. Aleviler olarak bunu kabul etmemiz mümkün değil” dedi.

    Devletin politikalarına karşı başta Alevi kadınlar olmak üzere Alevilerin, inancına sahip çıktığını vurgulayan Hüsniye Çelik, “Kadınlar başta olmak üzere biz inancımızı yaşamaktan geri durmuyoruz. Çünkü kadınlar Alevi inancında Mürşid-i Kamil’dir. Aleviliği gerçek haliyle ve ritüelleriyle hayata geçirmek için mücadelemize devam ediyoruz” diye belirtti.

    DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de ekonomik koşulların ne hale geldiğini görüyoruz. Artık evlerde kazan kaynamıyor, çorba pişmiyor. Yaşamın ne kadar zor olduğunu biliyoruz, zaten kendi yaşadıklarımız var.

    Demokratik cumhuriyet, demokratik bir ülkede yaşamak demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlediği bir ülkede yaşamak bizim en büyük talebimiz ve vazgeçmediğimiz bir beklentimiz. Hukuki kurallar bir devlette işliyorsa devlettir. Ülkemizde bir sürü siyasetçi, bilim insanı, insanlar yedi yılı aşkın süredir tutuklu yargılanıyor. Bundan kaynaklı hukuktan bahsetmemiz mümkün olamaz. O zaman da devletin vatandaşlar arasında ayrımcılık yaptığı ortaya çıkıyor.

    Bu tür uygulamarın tümünü aşabilmek için biz Alevi kurumları olarak 10 Aralık’ta İstanbul’da “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye”, yani demokrasinin işlevselliğini hayata geçirebilmek için alanlarda olacağız ve sesimizi tekrar duyurmaya çalışacağız.

    Bu süreçte en fazla bedel ödeyen kadınların mitinge daha duyarlı olması ve daha da güç vermelerini, katkı sunmalarını bekliyoruz.”

    Diren KESER/MERSİN

  • DAD Eş Genel Başkanı Kulu: ‘Rıza Anayasası’ için Kadıköy’de olalım -VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Kulu: ‘Rıza Anayasası’ için Kadıköy’de olalım -VİDEO

    PİRHA- DAD Eş Genel Başkanı Musa Kulu, 10 Aralık’ta İstanbul Kadıköy’de yapılacak “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitingi katılım çağrısı yaptı. Kulu “Adaletin nüvesinin kalmadığı bir ülkede Alevilerin, yurtseverlerin, Türkiye devrimcilerinin ve barışı ve demokrasi isteyen herkesin 10 Aralık’ta Kadıköy Meydanı’nda, karanlığa değil aydınlığa ışık tutmalarını istiyoruz” dedi.

    AKP hükümetinin eğitim başta olmak üzere her alanı tamamen dinselleştirme girişimlerine karşı Alevi örgütleri öncülüğünde 10 Aralık’ta İstanbul Kadıköy’de saat 14.00’te “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitingi yapılacak.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu, 10 Aralık mitingine ilişkin çağrıda bulundu.

    Ülkenin karanlığa gittiğine işaret eden Kulu, “Her gün şeriatın ayak seslerinin geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Adaletin, hukukun tamamen bittiği bir dönemdeyiz. Demokratik cumhuriyeti, özgür ve eşit yurttaşlığı savunmak için 10 Aralık’ta İstanbul Kadıköy Meydanı’nda olalım” dedi.

    Kulu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türk Tabipler Birliği’ne kayyum atayan, 81 yaşındaki bir kadını cezaevine gönderen bir zihniyet ile karşı karşıyayız. Artık adaletin nüvesinin kalmadığı bir ülkede Alevilere, yurtseverlere, Türkiye devrimcilerine ve gerçekten bu ülkede barışı ve demokrasi isteyen herkesin 10 Aralık’ta Kadıköy Meydanı’nda, karanlığa değil aydınlığa ışık tutmalarını istiyoruz. Bir bütün olarak yeni bir ‘Rıza Anayasası’yla eşit yurttaşlığı haykırmak için Kadıköy’deyiz.

    Eğitimin tamamen tarikatların, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uhdesine verildiği, şeriatı anaokuldan başlatan bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz için demokratik bir cumhuriyetin inşası adına herkes üstüne düşeni yapmak durumundadır. İstanbul’da sesimizi, gücümüzü, birleştirerek demokrasiyi, barışı, eşitliği ve kardeşliği savunmak için 10 Aralık’ta Kadıköy’deyiz.”

    Diren KESER/MERSİN

    İLGİLİ HABERLER
    > Koluman: Demokratik ülke ve laik eğitim isteyen herkesi mitinge bekliyoruz-VİDEO
    > Tosu: Üyelerimizi, velilerimizi, tüm halkımızı mitinge davet ediyoruz – VİDEO 

  • Alevi kurumları,10 Aralık’ta İstanbul’da miting yapacak

    Alevi kurumları,10 Aralık’ta İstanbul’da miting yapacak

    PİRHA- İktidarın Alevilere yönelik günden güne arttırdığı baskı ve asimilasyon politikalarına karşı İstanbul’da 10 Aralık günü Alevi kurumlarının çağrısıyla demokratik kitle örgütleri ve eğitim kurumlarının destek vereceği bir miting yapılacak. Alevi kurumları adına yapılan açıklamada, “İktidar, başta eğitim olmak üzere hayatın tüm alanlarını dinselleştirmekte, inanç ve yaşam tarzlarını yok sayarak kendi dinsel pratiklerine göre biçimlendirmeye çalışmaktadır” denildi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekler Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Cem Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Demokratik Alevi Dernekleri, Anadolu Alevi Canlar Federasyonu Çerağın Bileşenleri’nin ortak açıklaması ile “Laik eğitim, insanca yaşam, demokratik Türkiye” şiarıyla düzenlenecek mitinge çağrı yapıldı.

    “HERKESİ MÜCADELEYE ÇAĞIRIYORUZ”

    Farklılıkların bir arada barış içinde yaşamasının ancak karşılıklı saygı, tam demokratik bir ülke koşullarında mümkün olabileceğinin vurgulandığı açıklamada, “Bizler sadece kendimize değil hepimiz için laik, insanca yaşayabileceğimiz, demokratik bir ülke ve eşit yurttaşlık için yola çıkıyoruz, herkesi mücadeleye çağırıyoruz. Demokrasiden, emekten, barıştan, laiklikten yana olan herkesi 10 Aralık Pazar günü İstanbul’da yapılacak “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam ve Demokratik Türkiye” mitingine davet ediyoruz” denilerek mitinge çağrıda bulunuldu.

    “YARGI SİYASALLAŞMIŞ, HUKUK RAFA KALKMIŞTIR”

    “Hükümet, tüm hak temelli etkinlikleri ve farklılıkların kendisini ifade etme girişimlerini güçlerini kullanarak bastırmaktadır” ifadelerine yer verilen açıklamada şunlar söylendi:

    “Gözaltı ve baskılar her gün daha da artmaktadır. Yargı siyasallaşmış, hukuk rafa kalkmıştır. Türkiye’de farklı kimlik ve inançtan insanlar yaşamaktadır. Toplumumuz kendi içinde, farklı din, mezhep, inanç, kimlik, cinsiyet/ cinsel yönelim, inanan, inanmayan ve yaşam tarzları barındırmaktadır. Kimsenin bunu inkar etme ya da kendi anlayışını dayatma tutumu kabul edilemez”

    “TOPLUM DİNLE MANİPÜLE EDİLMEKTE”

    İktidarın başta eğitim olmak üzere her alanda dinselleştirme politikaları izlediğini belirten açıklamada, “Ülkemizin sürüklendiği noktada mevcut iktidar ve yandaşları, başta eğitim olmak üzere hayatın tüm alanlarını dinselleştirmekte, inanç ve yaşam tarzlarını yok sayarak kendi dinsel pratiklerine göre biçimlendirmeye çalışmaktadır. Kamusal ve özel alanda değişik projeler adı altında dinsel uygulamalar gerçekleştirmektedir. İktidar, temel insan haklarını, laikliği, din ve vicdan hürriyetini ihlal etmektedir.

    Ülkemizde gittikçe derinleşen ekonomik krizde, yoksulluğu, işsizliği/ açlığı, barınma sorununu yine fazlasıyla emekçi sınıflar çekmektedir. Hal böyle iken, yapılan dinsel uygulamalarla toplum dinle, imanla, şükürle manipüle edilmekte ve sorunlar görünmez kılınmaktadır” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

     

  • Eşit Başkanlardan ‘Demokrasi ve Laiklik’ mitingine çağrı-VİDEO

    Eşit Başkanlardan ‘Demokrasi ve Laiklik’ mitingine çağrı-VİDEO

    PİRHA-27 Şubat’ta Alevilerin İstanbul Kadıköy’de yapacağı ‘Demokrasi ve Laiklik’ mitingine dair mesaj paylaşan Avrupa Alevi Birlikler Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanları Nevin Kamilağaoğlu ve Hüseyin Mat, gerici, tekçi ve asimilasyoncu eğitime hayır diyen herkesi mitinge katılmaya davet etti.

    Avrupa Alevi Birlikler Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanları Nevin Kamilağaoğlu ve Hüseyin Mat, 27 Şubat’ta Alevilerin İstanbul Kadıköy’de yapacağı ‘Demokrasi ve Laiklik’ mitingine katılım çağrısında bulundu.

    AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, gerici, tekçi ve asimilasyoncu eğitime karşı çağdaş, laik bir eğitim için mitinge katılmaya çağırdı.

    AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat da, Alevi kurumları olarak 27 Şubat’ta İstanbul Kadıköy’de  olacaklarını belirterek, “Türkiye’de haksızlığa uğrayan herkes için alanlarda olacağız. Her canı da Kadıköy Meydanı’na bekliyoruz” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri: Gani Kaplan Yalnız değildir

    Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri: Gani Kaplan Yalnız değildir

    PİRHA- Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan’a konuşması sırasında yapılan müdahaleye tepki göstererek, “Alevi hak mücadelesini elektrik-su parasına, bir kamyon betona hapsetmeye çalışan teslimiyetçi bireysel zihniyetlerin Alevi alanında yeri olmamalıdır” dedi.

    Isparta Cemevinin açılışında konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan’ın Diyanet’in cemevini inkarını dile getirmesi üzerine AKP’li Isparta Belediye Başkanı Şükrü Başdeğirmen müdahale ederek Kaplan’ı kürsüden indirmeye çalıştı. Belediye Başkanının bu nefret içeren tavrı büyük tepki topladı.

    Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri konuya dair yazılı bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, şunlara yer verildi:

    “İktidarın kendisinin yaptığı Alevi Çalıştaylar’ında bile dile getirilen ”Eşit yurttaşlık” talebi ve Diyanetin kaldırılarak, laik, demokratik bir ülke mücadelesi bizimde mücadelemizdir. Ülkemizin kanayan yarası tüm sorunlarda olduğu gibi Alevi hakları sorununda da açıkça göstermiştir ki tekçi, dayatmacı zihniyet işbaşındadır. Tahammülsüzlük had safhadadır. Cemevi açılışında bile Alevi hareketinin önemli bileşeni PSAKD Genel Başkanını kürsüden indirmeye çalışma cüreti  demokrasiye yapılmıştır.

    GANİ KAPLAN YALNIZ DEĞİLDİR

    Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri olarak yapılan haksızlığı kınıyoruz. Demokrasi ve Laiklik mücadelesi vazgeçilmezimizdir. Alevi hak mücadelesini elektrik-su parasına, bir kamyon betona hapsetmeye çalışan teslimiyetçi bireysel zihniyetlerin Alevi alanında yeri olmamalıdır. Asimilasyona ve teslimiyete izin vermemeliyiz. Gani Kaplan’ın konuşmasına sahip çıkamayan bir kurum, devletin Alevisi olma yolundadır. Bir an önce bu yoldan dönülmelidir. Aleviliğin bir duruş olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Nerede bir haksızlık varsa Pir Sultanca duruş hep var olacaktır. Eşit yurttaşlık demokrasi ve laiklikle mümkündür. Vesayet değil laik, demokratik, eşit yurttaş olacağımız bir cumhuriyet mücadelesinde Aleviler vardır. Alevilik Haktır. Aşk ile”
    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:

    Diyanet’i eleştiren Kaplan’a, AKP’li Belediye Başkanı’ndan hadsiz müdahale

  • Sümbül: Dini içerikli eğitim yaz döneminde de devam ediyor, izin vermeyeceğiz-VİDEO

    Sümbül: Dini içerikli eğitim yaz döneminde de devam ediyor, izin vermeyeceğiz-VİDEO

    PİRHA- MEB’in yaz tatili döneminde öğrencilere “Telafide Ben de Varım” Programı kapsamında dini eğitime yönlendirmesine tepki gösteren Mersin Eğitim- Sen Şube Başkanı Mahmut Sümbül, öğrencilerin dini eğitime yönlendirilmesini seçmeli derslerde de gördüğünü dile getirdi. Sümbül, “Başta Alevi öğrencilerin kabul etmeyeceği bir program. Sessiz kalmayıp hem şube olarak hem de genel merkez düzeyinde gerekli girişimlerde bulunacağız ve bilimsel, laik, anadilde eğitimi savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) seyreltilmiş ve uzaktan eğitim faaliyetlerinin sona erdiği yaz tatili döneminde öğrencilere “Telafide Ben de Varım” Programı hazırladı.

    Okul Müdürlüklerine gönderilen yazıda öğrencilere dini içerikli eğitimin ağırlıklı olarak verileceği ortaya çıktı.

    5 Temmuz – 31 Ağustos 2021 tarihleri arasında okul, ilçe ve il genelinde “Telafide Ben de Varım” Programı kapsamında il genelinde düzenlenecek eğitim faaliyetlerinde salgın dönemince uygulanan “40 Hadis, 40 Ayet, 40 Şair, 40 Şiir etkinlikleri” gibi çalışmaların öğrencilerle yürütülmesi isteniyor.

    Konuya dair PİRHA’ya konuşan Mersin Eğitim- Sen Şube Başkanı Mahmut Sümbül, MEB’in telefi programının geniş bir çerçevede hazırladığını ancak gönderilen genelgelerin esas düşünceyi ortaya koyduğunu ifade etti.

    “YAZ PROGRAMI LAİK EĞİTİME DENK DÜŞEN BİR YAKLAŞIM DEĞİL”

    Sümbül, öğrencilerin dini eğitime yönlendirilmesini seçmeli derslerde de gördüğünü dile getirerek, “bu ne kamusal, ne bilimsel, ne laik eğitime denk düşen bir yaklaşım değil. Hem dernek, cemaat, vakıflar ve diyanetle yapılan protokollerle hem de MEB’in din işleri öğretimiyle ilgili birimlerinin yaptığı programlarla öğrenciler idareciler üzerinden bu derslere yönlendirilmeye çalışılıyor” dedi.

    “ÖĞRENCİLERİN KENDİ İHTİYAÇLARI ÜZERİNDEN PROGRAMLAR HAZIRLANMALI”

    Eğitim ve bilim emekçileri olarak bu duruma sessiz kalmayacaklarının altını çizen Sümbül, “Çünkü öğrencilerin kendi ihtiyaçları üzerinden bilimsel bir tarzda velilerin, öğrencilerin ve eğitimcilerin ortak değerlendirmesiyle yapacakları ve öğrencilerin inançlarına yaşam tarzlarına aykırı düşmeyecek bir hazırlık olması gerekiyor” diye belirtti.

    “ALEVİ ÖĞRENCİLERİN KABUL ETMEYECEĞİ BİR PROGRAM”

    Sümbül, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “MEB pandemi sürecinde okulları kapatırken, kuran kursları ve benzeri faaliyetlerin kesintisiz devam etmesini sağladı. Bu pratikte MEB’in temel amacının ne olduğunu bize gösteriyor. AKP hükümetinin ‘kindar ve dindar’ nesil yetiştirme programının bir devamıdır. Özellikle bu program çerçevesinde Alevi öğrencilerin kabul etmeyeceği bir program. Buna velilerimiz de, öğrencilerimizde tepkilerini dile getiriyorlar. Bizlerde bu tepkileri dikkate alarak sessiz kalmayıp hem şube olarak hem de genel merkez düzeyinde gerekli girişimlerde bulunacağız ve bilimsel, laik, anadilde eğitimi savunmaya devam edeceğiz.”

    Diren KESER/MERSİN

  • Anadilde eğitim istediği için 5 ay ceza aldı: Daha çok dillendirmeliyiz

    Anadilde eğitim istediği için 5 ay ceza aldı: Daha çok dillendirmeliyiz

    PİRHA – İzmir’de 2015’te anadilde eğitim talebiyle gösteri yapan 90 kişiye 5’er ay hapis cezası verildi. Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği Başkanı Mustafa Aslan, verilen cezanın hukuki olmadığını belirterek, 17 yıllık eğitim sistemine bakıldığında eğitimin tamamen dinselleştiğine dikkat çekerek, laik, bilimsel ve anadilde eğitim talebinin daha çok dillendirilmesi gerektiğini söyledi. 

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) İzmir şubeleri ve kimi Alevi derneklerinin çağrısıyla 2015 yılında anadilde eğitim talebiyle eylem yapılmıştı. Polis gösteriye müdahale etmiş ve 90 kişiyi gözaltına almıştı.

    İzmir 2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 15’inci duruşmasında karar çıktı. Mahkeme, 90 kişiye 5’er ay hapis cezası verildi.

    “CEZANIN AMACI TOPLUMU SİNDİRMEK”

    Ceza alanlar arasında olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği Başkanı Mustafa Aslan, kararın hukuki olmadığını belirterek, “Verilen ceza hukuki değil. Yani 2911 sayılı gösteri ve yürüyüş hakkına göre demokratik hakkımızı kullandık. Bizim için verilen cezanın bir anlamı yoktur. Amaç toplumu sindirme, korkutmak” dedi.

    Laik, bilimsel ve anadilde eğitim ile ilgili bir eylem yaptıkları için bu cezaları aldığını söyleyen Aslan, laik, demokratik bir ülkede olması gereken eğitim sistemi ile ilgili düşüncelerini haykırdıklarını vurguladı. Aslan, “Bu anlayış laik, bilimsel ve anadilde eğitim hakkının olmadığını savunuyor ki bize bu cezaları veriyor. Bu şu anlama geliyor; toplumsal bir baskı oluşturmak, korkutmak” diye konuştu.

    “LAİK, BİLİMSEL VE ANADİLDE EĞİTİM DAHA ÇOK DİLENDİRİLMELİ”

    Geçmişte olduğu gibi bugün de bu ülkede laik, bilimsel ana dilde eğitimi savunmaya devam edeceklerini söyleyen Mustafa Aslan, eğitimde gelinen noktaya işaret ederek şunları belirtti:

    “Laik, bilimsel ve anadil talebimizi durduk yere dillendirmedik. Bu ülkede 1980 sonrası zorunlu hale gelen din dersine karşı mücadele verirken 16 yıldır her geçen gün bırakın din dersi ve ahlak bilgisi dersini, eğitim tümüyle dinselleştirildi. Gerici, ırkçı, faşist bir eğitim sistemi istemiyoruz. Laik, bilimsel, anadilde eğitim talep ediyoruz ve mevcut eğitim sisteminin geldiği nokta, bizim haklı olduğumuzu kanıtlıyor. Ama iktidar bunun bir suç olduğunu topluma kabullendirmeye çalışıyor ama biz de bunun bir hak olduğunu ve bu söyleminin daha çok dillendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • HSAKD Başkanı Önal: Yaptığımız toplantılara halk da katılmalı-VİDEO

    HSAKD Başkanı Önal: Yaptığımız toplantılara halk da katılmalı-VİDEO

    PİRHA- Alevi örgütlerinin “Yolda birlik, mücadelede birlik” şiarıyla Garip Dede Dergahı’nda bir araya gelmesini değerlendiren Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Dursun Önal, toplantıyı olumlu bulduğunu, bu toplantıların daha fazla yapılması ve  halkın da bu toplantılara katılması gerektiğini söyledi.

    Haberin Videosu

    16 Kasım Cumartesi günü İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Dergahı’nda “Yolda birlik, mücadelede birlik” şiarıyla Alevi örgütlerinin bir araya gelmesine ilişkin Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Dursun Önal Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “LAİK BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÖZLEMİMİZ VAR”

    Alevi kurumlarının, “Yolda birlik, mücadelede birlik” şiarıyla bir araya gelip toplantı yapmasını olumlu bulduğunu kaydeden Önal, “Bizim laik Türkiye Cumhuriyeti özlemimiz var. Ama maalesef şu an ki Anayasa tam anlamı ile laik değil. Ne zamanki Türkiye Cumhuriyeti laik olursa o zamanda Aleviler asimile olmaz. Tabi öncelikle laik olması lazım ülkenin. Şu an söylendiği kadar Türkiye Cumhuriyeti laik bir ülke değil” dedi.

    “BU TÜR TOPLANTILAR DAHA SIK YAPILMALI”

    Asimilasyona karşı etkili olsunlar diye kurumları, dernekleri oluşturduklarını  ve cemevlerini geliştirdiklerini kaydeden Önal, “Bu tür toplantıların biraz daha fazla olması halkın daha çok gelmesi ve herkesin bilinçlenmesi gerektiğini belirterek halkın bilinçlenmesi durumunda daha olumlu bir Anayasa için adım atılacağını söyledi.

    (HABER MERKEZİ)

  • KESK yerel seçimlere ilişkin tutumunu açıkladı-VİDEO

    KESK yerel seçimlere ilişkin tutumunu açıkladı-VİDEO

    PİRHA – KESK basın toplantısı düzenleyerek 31 Mart yerel seçimlerine ilişkin tutumunu açıkladı. KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, “Bu seçimlerde sadece yerel yöneticiler seçilmeyecek aynı zamanda ‘yeni’ başkanlık sisteminin onaylanıp onaylanmadığının da referandumu olacaktır.” dedi.

    KESK, 31 Mart yerel seçimlerine dair tutumunu Tüm Bel-Sen Genel Merkezi’nde yaptığı basın toplantısıyla açıkladı. Basın açıklamasını KESK adına KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik yaptı.

    “YEREL SEÇİMLER GENEL SEÇİM HAVASINDA GEÇECEK”

    Katılımcılığı ve şeffaflığı gözeten, taşeronlaşmaya karşı çıkan ve kamusal hizmetleri herkes tarafından ulaşılabilir, nitelikli, eşit, parasız ve anadilinde sunan adaylara oy verilmesini savunduklarını belirten Bozgeyik, “Yerel seçimler genel seçim havasında geçecek. Bu seçimlerde sadece yerel yöneticiler seçilmeyecek aynı zamanda ‘yeni’ başkanlık sisteminin onaylanıp onaylanmadığının da referandumu olacaktır.” dedi.

    “KAYYIM POLİTİKASI İLE TOPLUMSAL MÜCADELE BASTIRILIYOR”

    OHAL sürecinde ve sonrasında AKP’nin yerel yönetimlerin idari tasarruflarını tek merkezde topladığını söyleyen Bozgeyik, kayyım politikası ile toplumsal mücadelenin bastırılmaya çalışıldığını, halkın seçme ve seçilme hakkının elinden alındığını ifade etti. Bozgeyik, “Hazine garantileri verilerek yol ve tünel yapımını kamu hizmeti diye sunan AKP, yerel yönetimleri de ihaleler eliyle yandaşların zengin edildiği, kayırmacılık ve torpille akrabaların işe alındığı bir çeşit ‘arpalık’tan ibaret görmektedir.” dedi.

    “ADİL, LAİK, EŞİTLİKÇİ YEREL YÖNETİM ANLAYIŞI HAKİM KILINMALI”

    Yerel yönetimlerde karar alma süreçleri başta olmak üzere tüm süreçlerin halkla birlikte planlaması gerektiğini dile getiren Bozgeyik, adil, eşitlikçi, laik, demokratik, şeffaf ve katılımcı yerel yönetim anlayışının hâkim kılınması sonucunda makro sorunların çözüm zemininin güçleneceğini belirtti. Kadınların yerel yönetimlerde daha fazla söz sahibi olması ve toplumsal cinsiyet eşitliğini ilke edinen yerel yönetimlerin oluşması gerektiğine dikkat çeken Bozgeyik, “Yerel yönetimlerin ekolojik sorunlara karşı daha duyarlı olması ve çözümler üretmesi durumunda AKP’nin ‘kader’ diye sunduğu doğa felaketleri önlenebilecek, dünyamızın ve çocuklarımızın geleceği tehlikelerden kurtulacaktır.” dedi.

    “TOPLUMSAL YARAR ESAS ALINMALI”

    Bozgeyik, KESK olarak karar alma ve denetleme mekanizmalarında gerçek katılımcılığı ve şeffaflığı gözeterek, yönetimleri halkın katılımına açan ve ‘geri çağırma’ ilkesini kabul eden, toplumsal yararı esas alan, taşeronlaşmaya karşı çıkan, kamusal hizmetleri herkes tarafından ulaşılabilir, nitelikli, eşit, parasız ve anadilinde sunan ve ulaşım, temiz su, alt yapı, ısınma, çöp vb. hizmetlerin halka doğrudan, sürekli, nitelikli ve ücretsiz ulaştırılmasını birincil görevi olarak gören anlayış ve programların taşıyıcısı adaylara oy verilmesini savunduklarını söyledi.

    PİRHA/ANKARA

  • Adıyaman Eğitim-Sen Başkanı: Laik, bilimsel ve anadilinde kamusal bir eğitim olmalı-VİDEO

    Adıyaman Eğitim-Sen Başkanı: Laik, bilimsel ve anadilinde kamusal bir eğitim olmalı-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’deki eğitim sistemi ile ilgili açıklamalarda bulunan Eğitim -Sen Adıyaman Şube Başkanı Mehmet Dağdeviren, “Türkiye’de laik, bilimsel, demokratik; zorunlu din derslerinin olmadığı ve anadilinde kamusal bir eğitimin yapılması gerekiyor” dedi.

    Son yıllarda sürekli değişen eğitim sistemi ile eğitimin giderek bilimsellikten uzaklaşması ve okullarda dini eğitimin daha çok yaygınlaşması, eğitim sisteminde birçok sorunun ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın derneklerle yaptığı protokollerle eğitim sisteminin giderek dinselleşmesi, dini eğitimin kreşlere kadar inmesi ve bazı okulların bahçesinde okutulan mevlitlere öğrencilerin katılımının zorunlu hale getirilmesi ile ilgili Eğitim- Sen Adıyaman Şube Başkanı Mehmet Dağdeviren PİRHA’ya konuştu.

    “ÖĞRENCİ BİLİMSEL YÖNTEMLERLE GELECEĞİNE IŞIK TUTAR”

    Dağdeviren, “Bazı bilgileri açıklamakta fayda var. Siyasi iktidarın, bugüne önüne koyduğu iki hedef var. Biri dini eğitim aracılığıyla okullarımızın daha çok ticarileştirilmesi ve ticarileşme sonuncunda da özelleştirmenin tam anlamıyla yaşatılmasıdır” dedi.

    Dağdeviren şu ifadeleri kullandı:

    “Bütün hepsinin ana kaynağında da şu olduğunu görüyoruz: Aslında iş güvencemizin elimizden alındığı, esnek çalışma modelinin dayatılmaya çalışıldığı bir süreci yaşamaktayız. Dini eğitim aracılığıyla örüldüğü özelleştirme politikalarına hızla yön verildiği bir sürecin içerisindeyiz. Uzun bir süredir Milli Eğitim Bakanlığı kimi derneklerle protokol anlaşması yaptı. Bu protokollerle daha çok dini eğitim üzerine öğrencilerin yönlendirilmesini sağlayan bir şey. Ama işin özü böyle değil. Biliyoruz ki eğer bir öğrencide gereken bir hedefe ulaşılmak isteniyorsa bunun yolu yöntemi bilimsel yöntemlerdir. Öğrencinin de bilimsel yöntemlerle geleceğine ışık tutabileceği gerçeği önümüzde duruyor.”

    “DİNİ EĞİTİMİN KREŞLERE KADAR İNDİRİLMESİ TARTIŞILAN BİR DURUM”

    “Eğitim-Sen bir ay önce Ensar Vakfı ile yapılan sözleşmeyi örgün eğitim boyutuyla kaldırdı. Diğer derneklerle ve müftülüklerle yapılan çalışmaların da iptal edilmesi ile ilgili çalışmalarımız sürmektedir” diyen Dağdeviren şöyle devam etti:

    “Hepimizin de bildiği gibi 1980 darbesi ile birlikte 4’üncü ve 5’inci sınıflara din dersi getirildi. Darbenin ürünü olan 4’üncü ve 5’inci sınıflara din dersi uygulaması yeterli görülmemiş olacak ki; darbeye karşı tutum sergileyenlerin de bu süreci kaldırmak yerine ana sınıflarına kadar, hatta kreşlere kadar indirmesi şu anda en çok tartışılan konulardan bir tanesi. Biz Eğitim-Sen olarak çağdaş, bilimsel, lâik ve anadilinde eğitimden yanayız. Elbette ki ailelerin inançları boyutunda çocuklarını yetiştirmek istedikleri bir alan varsa bundan daha doğal bir şey olamaz. Zaten laikliğin esası da budur. Devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıdır. Bizim ülkemizde de eğer aileler çocuklarını dini değerler doğrultusunda yetiştirmek istiyorlarsa elbette ki devletin bu insanlara her türlü anlamda destek olması gerekir. Fakat bu inancı ya da bu inanç sistemi üzerinden çocuklarının eğitim almasını istemeyen insanlara da hoşgörüyle yaklaşılmaması çok doğru bir yaklaşım değil.”

    “DEMOKRATİK, LAİK VE ANADİLİNDE EĞİTİM İNSANLARI GÜVENDE HİSSETTİRİR”

    “İmam hatip okullarına öğrenci kayıtlarının yeterli olmadığı ve okulların doluluk oranının TEOK ve LGS yerleştirmelerine göre beklenmiş olan kontenjanların % 50’lik oranında hatta bu yılın istatistikleri yayınlandığında çok daha düşük kayıtların yapıldığını görebiliyoruz” ifadelerini kullanan Dağdeviren şunlara vurgu yaptı:

    “Hepimizin bildiği gibi eğer ülkeler demokratikse insanlar istedikleri inancı, istedikleri düşünceyi savunabilirler. Ama demokratik olmayan zeminlerde eğer insanlar kendini güvende hissetmiyorsa elbette ki adı ne olursa olsun ya da yönelimi ne olursa olsun bu tarz eğitim durumlarında çekinceli davranmakta, kendilerini ifade edebilecek bir yönelime girmemektedirler. Doğrusu, yapılması gereken şey, Eğitim-Sen’in ısrarla savunduğu şey Türkiye’de laik, bilimsel, demokratik ve anadilinde kamusal bir eğitimin yapılması. Eğer bu yapılırsa insanlar kendilerini gerçekten güvende hissederler. İstedikleri inanç boyutuyla kendilerini ifade edebilecekler.

    “OKULLARDA DİNİ EĞİTİMİ DAYATMAK ÇOCUKLARI DİNDEN UZAKLAŞTIRACAKTIR”

    “Aleviler üzerinde değerlendirme yaptığımızda ise AİHM’in bir kararı var zorunlu din dersleri ile ilgili. Bugün baktığımızda da ana sınıflarında şöyle bir çalışma var. ‘Eğer çocuğunuz ve aileler istemiyorsa bir dilekçe verin, çocuğunuz bunu almaz’ ibaresinden yola çıkılıyor” diyen Eğitim -Sen Adıyaman Şube Başkanı Mehmet Dağdeviren, şunlara dikkat çekti:

    “Fakat çocuk bu derse girmediği zaman yalnız kalabiliyor. Bir de bunun bilimsel yönünü araştırmakta fayda var. Yani 4 yaşındaki çocuğun ya da 5 yaşındaki çocuğun soyut kavramlar üzerinde ille de bu öğretiyi alsın algısını oluşturmanın pedagojik açıdan ve eğitim dili açısından hiç yararı ve faydası olmayacaktır. Belki ilerleyen süreçlerde bunu herkes kendisi daha iyi görecektir. Bu çocuklar dine sarılmak ya da dini eğitime sarılmak yerine daha da uzaklaşacaktır. Nitekim imam hatip liselerinde kimi okullarda yapılan çalışmalarda deizmin artmasının ya da ölçülebilir bir duruma gelmesinin temel nedeni de bu olsa gerek.”

    MUSTAFA YÜKSEL/ADIYAMAN