Etiket: laz

  • Büyük Alevi Kurultayı sonuç bildirgesi: Kültür Bakanlığı’na da torba yasaya da sığmayız!-VİDEO

    Büyük Alevi Kurultayı sonuç bildirgesi: Kültür Bakanlığı’na da torba yasaya da sığmayız!-VİDEO

    PİRHA -Yedi Alevi çatı örgütünün imzası ile Büyük Alevi Kurultayı’nın sonuç bildirgesi kamuoyuna duyuruldu. Verilen ortak mesajda “Eşit yurttaşlık” vurgusu yapılırken “Asimilasyon ve yok etme politikalarına karşı, Seyit Nesimi’nin dediği gibi iki cihana sığmayan bizler, Kültür Bakanlığına da torba yasaya da sığmayız” denildi. Bildirgede talepler sıralandı. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ile Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) “Laik ve demokratik Türkiye için“şiarıyla düzenledikleri ‘Büyük Alevi Kurultayı’ İstanbul Yenikapı Gösteri Merkezi’nde yapıldı.

    AKP-MHP hükümetinin cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alan kararına karşı binlerce Alevi yurttaş, İstanbul Yenikapı’da bir kez daha itirazlarını dile getirdi.

    Büyük Alevi Kurultayı’ndaki konuşmacıların ortak mesajı “Aleviliğin, siyasal iktidarlar tarafınca yönlendirilemeyeceği ve inancın resmi olarak tanınması” yönünde oldu.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Demokratik Alevi Derneği imzası ile okunan sonuç bildirgesinde “Eşit Yurttaşlık” vurgusu yer aldı.

    “BİZ ALEVİLER, HALKLARI EŞİT VE KARDEŞ GÖRÜRÜZ”

    Dilek Odabaş tarafından okunan sonuç bildirgesinde, “Biz Aleviler bu tarihsel süreçte, karşı karşıya kaldığımız bütün kıyım ve saldırılara rağmen aydınlıktan yana durmaktan asla geri durmadık” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Yaşadığımız çağda çok büyük sosyal, teknolojik, ekonomik ve siyasal gelişmeler yaşanmaktadır. Ancak bu gelişmelerin her zaman iyi yönde olduğunu söylemek mümkün değildir. Haksızlıklar, sömürü, açlık, sefalet, savaş ve doğanın tahribatı her gün daha da artmaktadır. Farklı kültürel ve toplumsal cinsiyet kimlikleri, farklı etno-dinsel ve yaşam tarzları devamlı baskı altında tutulmaya devam edilmektedir.

    Ülkemizde de bu sorunların fazlasıyla yaşandığına tanık olmaktayız. Türkiye’de tekçi, Türk-İslam sentezci uygulamalar hayatın her alanında kendini hissettirmekte ve iktidarın kurduğu sosyal ve politik baskı mekanizmalarıyla daha da kurumsallaştırılmaktadır. Zorunlu din derslerini kaldırmak bir yana eğitim daha da dinselleştirilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı hayatımızın her alanına müdahale eden ‘fetva’larına devam etmektedir. Cemaat ve tarikatların önü açılarak yoksul halk yığınları kimliksizleştirilmekte ve her türlü istismara açık bırakılarak kullanılmaktadır. Kız çocukları ‘evlilik’ adı altında sistemli cinsel istismara maruz bırakılmakta ve sorumlular cezasız kalmaktadır. Toplumsal yaşam, başta kadınlar olmak üzere her türlü şiddete ve cinayete açık hale getirilmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ile toplumun büyük bir kesimi her gün daha da yoksullaştırılmaktadır. Başta Kürt sorunu olmak üzere red, inkâr ve çatışmalar yüzünden insanlarımız hayatını kaybetmeye devam etmektedir. Baskı ve asimilasyon politikaları sonucunda halklar, inançlar ve kültürler mozaiği olan bu topraklar gittikçe çoraklaşmaktadır. Temel insan hakları yok sayılmakta, yeni yasaklamalar ve keyfi uygulamalarla ülkemiz bir hapishaneye dönüştürülmüştür.

    Laiklik, demokrasi, temel insan hakları, ifade özgürlüğü ve eşit yurttaşlık konularında ülkemiz her gün biraz daha kötüye gitmekte, mevcut anayasa bile uygulanamaz hale getirilmektedir.

    Rızalık toplumuna inanan bizler için, bu ülkede yaşayan, ayrımsız herkesin temel insan haklarından yararlanmasını ve eşit yurttaşlık temelinde bütün kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri laik ve demokratik bir anayasa, bizim açımızdan kaçınılmaz bir zaruriyettir.

    Yetmiş iki millete bir nazarla bakan biz Aleviler, halkları eşit ve kardeş görürüz. Her Alevi bilir ki Kürt de Ermeni de Laz da Rum da Arap da ve devletin inkâr ettiği her kimlik bizim açımızdan tartışmaya açılamayacak bir hakikattir. Bizim gözümüz halklar arasına sınır çizen devletin gözü değil, ermişin, dervişin, abdalın, seyidin, pirin, mürşidin, talibin ve cümle canların gözüdür.

    Geçmişe baktığımızda, herkes gibi biz de kıyımlardan geçmiş, asimilasyona uğramış ve inancını gizlice yaşamak zorunda kalmış bir topluluğuz. Bu gerçekliğin farkında olarak, toplumsal yüzleşme kaçınılmaz bir gerekliliktir.

    Ocaklarımızın bin yılı aşkın süredir, bin bir emekle bu günlere taşıdığı Alevilik, kentleş-meyle birlikte vakıf, dernek ve Cemevlerimizin kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmış, daha görünür olmuş ve hak temelli mücadelesini geliştirmiştir. Bütün bunlar emekle ve tırnakla kazınarak elde edilmiştir. Devlet Alevilerin bu gelişme sürecine kayıtsız kalamamıştır. Bu sebeple, çalıştaylar düzenleyerek ve farklı biçimlerde ilişkiler kurarak sorunları çözmek yerine, yeni sorunlar yaratarak toplumu yanıltma yolunu seçmiştir.”

    “GERÇEK SORUNLARININ ÜSTÜ ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILMAKTA, ASİMİLASYON POLİTİKASI SÜRÜYOR”

    Alevilerin içinde kendi Alevisini yaratma çabalarını sürdürmüş, tarihsel belleğinde olumsuz yer bulan tarihsel kişilikler öne çıkarılmıştır. Başta okullar olmak üzere kamu kurumları ve hayatın her alanında iktidar eliyle ayrımcılık hız kesmeden devam etmiş, ayrımcı uygulamalar ve nefret söylemleri bizzat iktidarın en yetkilileri tarafından ifade edilmiştir.

    İktidar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer kamu kurumlarının eliyle asimilasyon politikalarına hız kesmeden devam etmektedir.

    Son dönemde Alevilere yönelik çalışmalar hızlandırılarak birçok yeni uygulama hayata geçirilmiştir. İçişleri Bakanlığı eliyle Alevi toplumunun içinde çalışmalar yapılmakta ve Alevilerin sorunları maddi sorunlara indirgenerek Alevilerin gerçek sorunlarının üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Alevilerin gerçek sorunları, doğrudan negatif ayrımcı esaslara ve siyasal rejimin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış ve kronik hale gelen sorunlardır.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şahkulu Sultan Dergahı’nda yine her zaman yaptığı gibi Alevilerin kendi öz örgütlerini yok sayarak, çevresinde toplayabildiği kimi göstermelik, muhataplarıyla, sanki tüm Alevi toplumu ve örgütleri kendi arkasındaymış gibi, bir fotoğrafın önünde Alevilere sözüm ona müjde adı altında sözde demokratik bir reform paketini açıklamıştır.

    “KARARNAMELERİN ALEVİ TOPLUMUNDA KARŞILIĞI YOKTUR”

    Mecliste geçirilen torba yasa ve resmi gazetede ilan edilen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ne demokratiktir, ne de müjdedir. Aksine bunlar Aleviliğin şimdiye kadar devlet gücüyle soluksuz bırakılmasının yeni bir aşamasıdır. Ancak, Alevi, toplumunda bunun bir karşılığı yoktur, beyhude bir çabadır.

    Bir inanç olarak, Aleviliği tüm yönleriyle kabul etmek yerine, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ kurarak bizi hem inkâr etmekte hem de bir kültürel bir öğeye indirgeme çabası içine girmektedirler.

    Aynı zamanda Alevilerin sorunlarını, 17/18 Eylül 2022 ‘deki Hacı Bektaş deklarasyonunda ifade ettiğimiz üzere, Cemevlerinin elektrik, su sorunu, imar sorunu, dedelerimize ulufe diye dağıtılacak maaş sorununa indirgemektedirler.

    Bir taraftan da bizzat Cumhurbaşkanı ve devlet yetkilileri Aleviliği kendilerine göre tanım-lama çabalarına devam etmekte, Alevileri kendi içinde, İslam içi İslam dışı, Ali’li Ali’siz diyerek, hedef tahtasına koyma, kutuplaştırma ve bölme girişimleri yürütmektedirler.”

    “NE İSTEDİĞİMİZ DAHA İYİ BİLİNSİN DİYE…”

    “Anayasada Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Ancak bütün uygulamalar laikliğin olmadığını göstermektedir. Biz Alevilerin, haklarını talep ederken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın karşısında bir Alevi Diyaneti talep etmiyoruz. İstediğimiz laikliktir. Devletin tüm inançlardan elini çekmesi, laikliğe aykırı olan kurumların kapatılarak gerekli yasal ve anayasal düzenlemelerin yeniden yapılması ve toplumsal ilişkilerin dinsel temalardan arındırılması gerekmektedir.

    İnsanlığın büyük ilerlemeler kaydederek geldiği bu çağda, yaşadığımız ülkede geriye dönüp baktığımızda, yok sayılmayı ve büyük acılarla karşı karşıya bırakılmayı görüyoruz. Ancak biz Aleviler, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi geçmişimizden aldığımız mirasla, tüm farklı toplumsal kesimlerle birlikte eşit, özgür, laik, demokratik ve hakça bölüşümün olduğu bir ülkede yaşama isteğidir.

    Bugüne kadar, Alevi toplumunun meşru kurumları, farklı zamanlarda ve değişik zeminlerde, kendi içinde, akademik çevrelerle, devletin ve iktidarın yetkili organlarıyla, siyasi partilerle, sivil demokratik çevreler ve kurumlarıyla defalarca, kongreler, sempozyumlar, çalıştaylar, toplantılar, görüşmeler gibi çok sayıda çalışmalar yaparak ne istediklerini çok açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Ne istediğimiz daha iyi bilinsin diye, defalarca açıklamalar, mitingler, yürüyüşler ve benzeri etkinlikler gerçekleştirdik. Bu çalışmalarımızın büyük bir bölümünü tüm kurumlar ya birlikte gerçekleştirdik ya da her birimiz farklı platformlarda ama aynı şeyleri ortaya koyarak gerçekleştirdik. İşte, bu sonuç bildirgesiyle ortaya koyduğumuz talepler, bütün bu çalışmaların birikimi olarak ortaya çıkmıştır. Zaten, herkesçe bilindiğini düşündüğümüz haklarımızı ve taleplerimizi bir kez daha açıkça ifade etmiş oluyoruz.”

    TALEPLER

    “Alevi toplumumuzun meşru kurumlarının, ocaklarının, süreklerinin ve cümle canlarımızın bu kurultayda ortaya koydukları temel talepleri bir kez daha kamuoyuna ilan ediyoruz:

    1) Cemevlerinin ibadethane statüsünün kabul edilerek, bu statünün gerektirdiği tüm hakların tanınması, el konulmuş dergahlarımızın ve mekanlarımızın geri iade edilmesi ve aleyhimize düzenlenmiş olan yasal düzenlemelerin geri çekilmesi,

    2) Toplumun tüm kesimlerine bir deli gömleği gibi giydirilen, zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, toplumun tümüyle çağın gerisine savrulmasına neden olan eğitimin dinselleştirilmesinden vazgeçilmesi,

    3) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, toplumun tümünü domine etmeye yönelik girişimlerden bir an önce elini çekerek, temel siyasal sorunlarımız konusunda bir referans mercii olmaktan uzaklaştırılması ve nihayet tasfiyesine dönük adımların atılmaya başlanması,

    4) Gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, başta Aleviler olmak üzere ötekileştirilen tüm kesimler aleyhine sürdürülen negatif ayrımcılığa derhal son verilmesi,

    5) Madımak’ın utanç müzesi yapılması,

    6) Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması,

    7) Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi,

    8) Kutsal mekanlarımıza ve coğrafyamıza yönelik yağma, talan ve el koyma girişimlerine son verilmesi,

    9) Alevi yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesinden vazgeçilmesi ve değiştirilen yerlerin isimlerinin iade edilmesi,

    10) Alevi inancında özel yeri olan günlerin resmi tatil edilmesi,

    11) Kamusal yayıncılığın ayrımcılıktan arındırılması,

    Ve uzun sözün özü, EŞİT YURTTAŞLIĞI da içeren yeni bir anayasanın yapılması, taleplerini bir kez daha buradan ilan ediyoruz.

    Kurultayımız, eşitsizliklerin derinleştiği, demokrasinin ve temel insan haklarının rafa kaldırıldığı, laiklikten giderek uzaklaşıldığı, ayrımcılık ve şiddetin arttığı, politik gerilimlerin yükseldiği ve Alevilerin daha da ağır sorunlar yaşadığı bir dönemde yapıldığından daha da önem kazanmaktadır. Biz Aleviler geçmişte olduğu gibi bugün de birlikte yaşamanın sorumluluğunu bilerek yeniden yaşanabilecek bir ülke özlemini gerçekleştirmek için üzerimize düşen sorumluluğu son bir evimiz kalsa dahi yerine getirmekte kararlıyız. Ülkemizin geleceğinin konuşulduğu bugünlerde biz Aleviler, herkesin kendisini temsil ettiği demokratik parlamenter sistemden yana olduğumuzu bu kurultayda beyan ediyoruz.

    Bu kurultayda bir araya gelen bizler, laik, eşit ve özgür bir yaşamın sadece Alevilerin ihtiyacı değil, bu ülkede yaşayan herkesin ihtiyacı olduğunun bilincindeyiz. O yüzden ne isti-yorsak, herkes için istiyoruz. Ne yapacaksak hep birlikte yapacağız.

    Tekrar söylüyoruz, asimilasyon ve yok etme politikalarına karşı, Seyit Nesimi’nin dediği gibi iki cihana sığmayan bizler, Kültür Bakanlığına da torba yasaya da sığmayız.

    Aleviler Vardır, Alevilik Haktır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, AKP’nin Alevilerin yaşadığı sorunları çözebilecek kabiliyetten yoksun olduğunu belirterek, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bugüne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini ‘cümbüş evi’ olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” dedi.

    AKP Hükümeti tarafından önce cemevlerine dağıtılan paralar, yardımlar, ihtiyaç ziyaretleri ve ardından ibadethanelere yönelik saldırılar yeni bir sürecin de başlangıcı oldu.

    İçişleri ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarının koordinasyonunda “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 58 ildeki 1585 cemevi ziyaret edilip çok sayıda talebin yerine getirildiği öne sürülmüştü.

    “AKP yeni bir açılım süreci mi başlatıyor?” sorusu tartışıla dururken, yakın süreç içerisinde beş cemevine saldırı yapılması, Hüseyin Gazi Cemevi bahçesindeki dilek ağacının yakılması toplumun tedirginliğini de arttırdı.

    Alevi kurumları, AKP iktidarının saldırılara karşı sessiz kalıp, özellikle kurumları dışlayıp, bağımsız cemevleri üzerinden Alevilere yönelmesini eleştiriyle karşıladı. Yeni eğitim yılının açılmasıyla birlikte Alevi toplumunun en çok itiraz ettiği sorunlardan biri olan ‘zorunlu din dersleri’ de iktidar tarafından yine görmezden gelindi.

    Tüm bu saldırı politikalarına karşı PİRHA olarak “Aleviler ne yapmalı?” başlığını tartışmaya sunduk. Eğitimciler, hukukçular, akademisyenler ve toplumun birçok kesiminden yurttaşlardan asimilasyonun mevcut işleyişini ve “Nasıl karşı durulmalı?” sorusunun cevabını aldık.

    “ORTAÇAĞ ÜRÜNÜ EĞİTİM SİSTEMİYLE DEMOKRASİ OLMAZ”

    Son gelişmelere dair görüşlerine başvurduğumuz isimlerden biri Avukat İbrahim Sinemillioğlu oldu. Hukukçu Sinemillioğlu, yeni eğitim-öğretim yılının toplumun hassasiyetleri göz önüne alınmadan açıldığına vurgu yaptı. Toplumun bilimsel eğitim talebine karşılık zorunlu din dersi uygulamasını yorumlayan Sinemillioğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yalnız yeni eğitim yılında değil, Cumhuriyetin kuruluşundun sonra kurulan ve laik devlet yapılanmasına tamamen aykırı bir biçimde düzenlenen Diyanet İşleri örgütü yanı sıra ırkçı ve tekçi bir anlayışa hizmet eden Milli Eğitim teşkilatı yalnızca Alevilerin değil, diğer tüm grupların hassasiyetlerini göz ardı etmiştir. Ne ana dil eğitimiyle milyonlarca Kürt’ün, Çerkes’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Boşnak’ın, Arap’ın dili var, farz edilmiş; gayrımüslim azınlıklara ise ancak Lozan Antlaşmasıyla tanınan haklar çerçevesinde olanaklar tanınmıştır. O alanda bile Süryanilerin ve özellikle Hatay-Mersin ekseninde yaşayan Hristiyan Arapların varlığı bile hatırlanamamıştır.

    ‘Toplumun hassasiyeti’ deyimi ile Türkiye’nin hakim zümresi olarak kendilerini ülkenin tek ve gerçek sahibi olarak farz eden Türk-İslam sentezinin sahipleri olan ve İslamı sadece Sünni/Hanefi mezhebiyle özdeşleştiren kesimin hassasiyetleri anlaşılmaktadır. Ramazan’da açıkta yemek yemek toplumun hassasiyetine aykırıdır ama Muharrem’de pekala yenir ve toplumsal hassasiyet diye bir şey olmaz. Açıkta her dilden şarkı söylenir ama Kürtçe toplumun hassasiyetlerine aykırıdır, hatta dayak, işkence, gözaltı ve ölüme bile sebep olabilir.

    Ana dili eğtimini nazara almayan ve adına ‘Milli’ sıfatı eklenen, tek etniğe dayalı 4+4+4 gibi ucube bir eğitim sistemi, felsefeyi okutmayan, din dersinin matematik, fizik, kimyadan önemli olduğunu iddia eden, Evrim Teorisini müfredattan çıkaran Ortaçağ ürünü bir eğitim sistemiyle ne demokrasi olur, ne kalkınma olur, ne de çağdaş ülkeler arasında yer alınabilir.

    Daha önce sadece belli sınıflarda okutulan din dersleri, 12 Eylül darbesiyle birlikte zorunlu hale getirilmekle kalmadı, Anayasaya da konularak kaldırılması zorlaştırıldı. Anayasada yer almasına rağmen Anayasaya aykırı olarak Hristiyan ve Museviler için bu zorunluluk gevşetilmesine rağmen Aleviler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına karşı bile bu zorunluluk devam edegeldi. Memlekette açılan binlerce imam hatip lisesi olmasına, maddi olanaklar bakımından bu liselere ayrılan tahsisatın diğer liselerin çok çok üstünde olmasına rağmen eğitim yerlerde sürünmekte, imam hatip liseleri, üniversite girişlerinde diğer liselere göre çok geride kalmaktadır. Çünkü bu toplumda üzülerek belirtelim ki ‘dininiz varsa bilimin de ahlakın da olmaması önemli değil’ düşüncesi revaçtadır.”

    “ULUSLARARASI HUKUK HİÇE SAYILIYOR”

    İbrahim Sinemillioğlu, zorunlu din derslerinin hukuki boyutunu da yorumladı. AİHM-Eylem Zengin kararlarını ele alan Sinemillioğlu, siyasal iktidarın “hukuk tanımadığını” vurgulayarak şunları söyledi:

    “Hukuki boyutu bakımından da din dersinin zorunlu olması zaten mümkün değil. Anayasanın 90. Maddesi’ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden usulüne uygun olarak geçmiş bir uluslararası antlaşma, tüm kanunların üzerindedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararından sonra din derslerinin yalnız Aleviler için değil, ülkede yaşayan herkes için zorunlu olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Ama biz işimize geleni uygularız, ‘gerekirse tazminatını öderiz’. Eylem Zengin davasında AİHM kararının uygulanmaması, Uluslararası Hukukun hiçe sayılması olmayacak da uygulanması mı olacak?”

    “MUHALEFETİN SESSİZLİĞİ GELECEĞE DAİR UMUTLARA GÖLGE DÜŞÜRMEKTE”

    Alevi toplumunun zorunlu din derslerinin kaldırılması konusundaki çabası da Sinemillioğlu’nun değerlendirmeleri arasındaydı. Din dayatmasının kaldırılması konusunda toplumun tüm kesimlerinin sorumluluk alması gerektiğini ifade eden Av. Sinemilliolu “Toplumun ve Alevi kurumlarının zorunlu din derslerinin kaldırılması yolundaki talepleri ve bu konudaki çabaları elbette saygıdeğerdir. Seçimlerin yaklaştığı bu dönemde yeni ve sağlıklı bir demokratik düzen kurma çalışmalarını sürdüren, muhalefeti teşkil eden altılı masa mensuplarının bu çabalara sahip çıkacaklarına yukarıda değindiğimiz ‘toplumsal hassasiyet’ ve oy kaygısıyla sessiz kalmaları da geleceğe dair umutlara gölge düşürmektedir” dedi.

    “YILMADAN MÜCADELE ETMELİ”

    İbrahim Sinemillioğlu, “Zorunlu din dersleri konusunda hukuken yeni bir girişim mümkün mü? Sizce ne yapılmalı?” sorusuna ise şu cümlelerle cevap verdi:

    “Hukuk, durağan değil, yaşayan bir kurumdur. Her olay karşısında daha yeni, daha farklı bir çözüm yolu bulabilir. Aynı hukuk normuna rağmen dün doğru bulunan bir karar zamanın ve toplumun değişimine paralel olarak bugün yanlış çıkabilir, farklı bir çözüme ulaşabilir. Dün uygulanmayan ve yürürlükten düşmüş bir karar gene rahatlıkla alınabileceğine göre yılmadan mücadele etmeli, biri uygulanmamışsa ikincisi için uğraşmalı. Elbette her hak ihlali karşısında hukuk yollarına başvurulmalıdır.”

    “KURUMLARA YAPILAN SALDIRILAR SİSTEMLİ BİR HAL ALMAKTA”

    Av. İbrahim Sinemillioğlu, Alevi kurumları ve yöneticilerine yapılan saldırıları da değerlendirdi. Sinemillioğlu, oluşan şiddet furyasının sebebi olarak hükümet politikalarını işaret ederek şunları kaydetti:

    “Türkiye’de 1950’den sonraki demokrasi denemesinde demokrasinin tek taraflı ve rövanşist bir biçimde uygulanmasının sonucu olan 27 Mayıs 1960 darbesi sonunda hazırlanan 1961 Anayasası’nın getirdiği, solu ve Kürtleri dışarıda bırakan, görece rahatlamayı ve sendikal hareketlerin güçlenmesini hazmedemeyen kapitalizmin kışkırtmaları sonucu çıkan 1971 darbesi. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi, toplumu kamplara ayırdı, ekonomik başarısızlıklar iç ve dış düşmanlara yüklendi. İç düşman olarak da Aleviler, Kürtler, Komünistler gösterildi. İnsanlar polis fezlekelerinden ‘K’ harfinin sayılarıyla kodlaştırıldı. Fezlekede adı geçen birinin adı önündeki ‘KKKK’ harfleri, o kişinin Kürt, Kızılbaş, Komünist, Kadın olduğunu gösteriyordu. Maraş, Malatya, Çorum ve benzeri olaylar bu ayrıştırmanın ve düşmanlaştırmanın sonucudur. Alevi kurum ve yöneticilerine yapılan saldırılar sistemli bir hal almakta ve seçime doğru bu olayların daha da artabileceği akla gelmektedir.

    Bu olaylara karşı yalnızca Alevilerin kişisel ve kurumsal olarak değil, başta Altılı Masa mensupları, tüm demokratik kurumların, sendikaların, mesleki ve sivil toplum kuruluşlarının, baroların karşı çıkması gerekir.”

    “CEMEVLERİNİ ‘CÜMBÜŞ EVİ’ OLARAK NİTELENDİREN DÜŞÜNCE DEĞİŞMEMİŞTİR”

    Yaşanan saldırıların ardından AKP’nin, Alevi sorununa yaklaşım tarzı da İbrahim Sinemillioğlu’nun eleştirileri arasındaydı. “AKP’nin, Alevi sorununu çözebilecek kabiliyeti var mı?” sorusuna Sinemillioğlu, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bu güne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini “cümbüş evi” olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” sözleriyle yanıt verdi.

    “ALEVİ, ALLAH’I İÇİMİZDEKİ SONSUZLUK OLARAK DEĞERLENDİRİR”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Alevilik’ tanımlaması da toplumun çokça eleştirdiği bir diğer konu oldu. AKP hükümeti, yaptıkları ile “Alevilerin oylarına mı oynanıyor yoksa Aleviliğin özüne mi?” sorusu da tartışılıyor. Av. İbrahim Sinemillioğlu ise “Sayın Erdoğan’ın Alevilik tanımının Alevilikle pek ilgisini görmedim” diyerek şu yorumu yaptı:

    “Sayın Erdoğan Aleviliği, yalnızca Ali sevgisiyle açıklayan, Ortodoks İslam’dan farksız görmektedir. Halbuki Aleviliğin hayata, ölüme, insana, doğaya bakışı çok farklıdır ve derin bir felsefi içeriğe sahiptir. Ali sevgisi Alevilikte farklıdır. Alevi, Alevinin savaşlarıyla değil, Nahcul Belaga’daki düşünceleriyle sever Ali’yi. Alevi, Allah’ı soyut bir kavram olarak değil, içimizdeki sonsuzluk, vicdan olarak değerlendirir. Oy, elbette her şeye kadirdir.”

    “ALEVİ GİBİ DAVRANMALI”

    “Aleviler ne yapmalı?” sorumuzu da yanıtlayan Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Aleviler, her türlü baskıya, şiddete, horlamaya, ve ötekileştirmeye rağmen kimliklerine sahip çıkmalı” dedi. Sinemillioğlu, Alevilerin, tüm insan hakları ihlallerine karşı mücadele vermesi gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Empati yapmalı, Kürtlere, Romanlara, dışlanan ve horlanan kesimlere sahip çıkarak onların da sorunlarını kendi sorunları olarak görmeli ve onların yanında yer almalı.

    Emekçi sınıfların haklarının korunmasında, kadın kimliğine karşı işlenen suçlarda kendilerini asli muhatap saymalı. Doğa tahribatına, çevrenin kirletilmesine, yağmalanmasına ‘Dur’ diyenlerin ön safında yer almalı.

    Kime karşı olursa olsun, insan hakları alanında yapılan her türlü ihlalin karşısına dikilmeli. Cemevine yapılan saldırıya olduğu gibi başörtüsü takana müdahale edenin karşısında aynı kararlılıkla durmalı. Hasılı bir Alevi gibi davranmalı.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • ‘Halklar kendini anlatıyor’ panelinde söz Lazların-VİDEO

    ‘Halklar kendini anlatıyor’ panelinde söz Lazların-VİDEO

    PİRHA- HDK’nin düzenlediği “Halklar ve inançlar kendini anlatıyor” program dizisinin 7’inci bölümünde Lazların tarihsel, kültürel, inançsal değerleri anlatıldı.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun düzenlediği “Halklar ve inançlar kendini anlatıyor” program dizisinin 7’ncisi gerçekleştirildi. Daha önce Aleviler, Arap Aleviler (Nusayriler), Süryaniler, Ermeniler, Çerkesler ve Hemşinlilerin katıldığı programın bu bölümünde tarihsel, kültürel, inançsal değerleriyle Lazlar anlatıldı.

    Moderatörlüğünü Jale Yanık’ın yaptığı panelde konuşmacı olarak İrfan Çağatay, Memedali Barış Beşli, İsmail Güney Yılmaz yer aldı.

    İlk sözü alan İrfan Çağatay, Türkiye’deki Lazların inanışları, tarihleri, dilleri hakkında kısa bir sunum yaptı. Çağatay, Lazların Güney Kafkasya grubu halkı olduğunu belirtti ve Güney Kafkasya’da bulunan 3 halkla birlikte Güney Kafkas Dil Grubunu oluşturduğunu söyledi.

    “LAZLAR OSMANLI İLE BİRLİKTE MÜSLÜMANLAŞTI”

    Laz tarihinin İ.Ö.’ye dayandığını söyleyen Çağatay sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Lazlar tarih boyunca Ortodoks bir topluluktu. Osmanlıların bölgelerini almasıyla birlikte Müslüman oldular. Fakat uzun süre Bizans ve Rumca’nın etkisinde kalmaktan dolayı hem dillerinde hem de kültürlerinde Rumlaşma oldu. Osmanlı döneminden sonra Lazlar uzun süre Hristiyan olarak devam ettiler. 1500’lerden sonra İslamlaşma devam etti. 1650’lere doğru bölge tamamen Müslüman oldu.”

    “DEREBEYLİK DİLİN KORUNMASINI SAĞLADI”

    Lazların Kafkasya topluluğu olmasına rağmen bu açıdan çok da Kafkasyalı olmadığını dile getiren Çağatay, Osmanlı döneminden sonra Lazların yine uzun süre Ortadoks kimliğini koruduğunu ancak 1600’lere doğru bölgenin tamamen Müslüman olduğunun altını çizdi. 1690’lardan sonra bölgede derebeylik sisteminin kurulduğunu hatırlatan Çağatay, “Bölgeye 15 kadar derebeylik hakim oldu. Derebeyler köylüden vergiyi toplayıp devlete aktaran kişilerdi. Devlet ile direk temas etmemelerinden kaynaklı dillerini uzun süre korumuşlardır. Bunu da derebeylik sistemine borçlu. 1700-1800 den sonra derebeylik çökmeye başladı.” dedi.

    “1984’DE LAZ ALFABESİ YAYINLANIYOR”

    Çağatay, Laz dili ve edebiyatına ilişkin de şu bilgileri paylaştı:

    “Lazca güney Kafkas dili. Lazcada 35 tane ses var. Sesli harfli az sessiz harfleri çoktur. Hem önden hem sondan eklemeli bir dildir. Türkçeden de farklıdır bu açıdan. Kafkas dilleriyle bu açıdan ortaklaşır. Pek çok ön ekler vardır fiilin yönünü tayin eden. İlk Lazca metin 1790’lara ait. Bir İtalyan Hervas Lazca hakkında 5 sayfalık bir kelime listesi var. En eskisi bu. Daha sonraki dönemde Lazcayı yazı dili yapalım diyen İskenderci Staşi’dir. İlk Lazca gazeteyi çıkarıyor. Ancak Türkiye’den çok tepki alıyor, 2. sayıdan sonra gazete çıkmıyor.

    82’lere kadar kimse pek bir şey yazıp çizmiyor. 84’lerde Laz alfabesi yayınlanıyor. Almanya’da. Bu alfabe üzerinden Laz hareketi sahipleniyor. 93’lerden sonra da pek çok yayında kullanılmaya devam ediyor. Daha sonra çeşitli şiir kitapları ile devam ediyor. 2011’den sonra bunun içine romanlar ekleniyor.”

    “CHİTAŞİ KATLEDİLDİKTEN SONRA LAZ HAREKETİ GERİLEDİ”

    Mehmedali Barış Beşli de Türkiye’de Laz hareketinin gelişmesi hakkında bilgi verdi. Türkiye’de Lazca’nın akıbetini kendine dert edinen ilk kişini Sultan Ahmet döneminde yaşayan Faik Efendi olduğunu ancak eserlerinin günümüze taşınmadığını belirtti.

    Rusya’nın son döneminin dil bilimcisi Nikolay Marr aracılığıyla Faik Efendi’nin adının kendilerine ulaştığını aktardı.

    İskender Chitaşi bizim için iyi bir fırsattı. İnanmış bir Bolşevik, devrimciydi. Sovyetlerde devrim sonrası neler yaşandığı tahmin etmem mümkün. Chitaşi katledildikten sonra Laz hareketi gerilemeye başladı.

    1070’lerde Hopalı bir komünist Hasani’nin, Türkiye’den Rusya’ya gitmek zorunda kaldığını ve Rusya’da bazı Lazca kayıtlar yaptığını belirtti. Türkiye solu açısından ise 80’lerdeki devrimci geleneğinin Halkevi’ne bıraktığı mirasın bağlama olduğunu ve asimilasyona uğradıklarını belirtti. “Ne kemençe var ne tulum var. Ben okulda bir Laz bulmuşum iki kelime derleyeceğim bana deli gözüyle bakıyorlardı” diyen Beşli, idam cezası alan bir devrimci için Lazca “İpimi kaldıramaz bu çocuk” şiirinin elden ele dolaştığını kaydetti.

    “HORON BİZİM İÇİN BİR NEVİ İBADETTİ”

    “1990’da laz genci olarak dilimiz gözümüzün önünde buz dağı gibi eriyor. Müdahale etmek gerekiyor diyerek horon öğrenmeye başlıyoruz.” diyen Beşli, “Horon bizim için bir nevi ibadetti” diyor.

    Kültürlerini sahiplenmek için üniversitede horon oynamaya başladıklarına dikkat çeken Beşli, ardından 1993 yılında bir müzik grubu kurduklarını ve bir de Ogni adlı dergi çıkardıklarını kaydetti. Dergiden dolayı yargılandığını ancak beraat ettiğini söyleyen Beşli, “Mahkeme, bu adamlar kendi dillerinde şarkı söylemek, konuşmak istiyor bırakın konuşsunlar demek istedi. O dönem için sürekli bölücülükten karar veren DGM için sıra dışı bir karar” diye konuştu.

    Beşli 3 yıl önce Laz Kültür Derneği çatısı altında yeniden Ogni dergisini çıkarmaya başladıklarını ekledi.

    Beşli son olarak, “Anadilimiz ait olduğu coğrafyanın ekolojik bir unsurudur” diye sözlerini bitirdi.

     “AKP İLE BİRLİKTE LAZLARDA SAĞA EĞİLİM ARTTI”

    Lazların siyasetle ilişkisi hakkında konuşan İsmail Güney Yılmaz ise Türkiye’deki Karadenizli algısına dikkat çekti. Laz devrimciliğinin, devrimcilikle çok özleşmediğin ve Doğu Karadeniz denilince insanların aklına milliyetçilik ve faşizan eğilimler geldiğini belirtti. Lazların siyasetle ilişkisinin bu genellemeyle sakatlandığının altını çizen Yılmaz, “Önce şunu söyleyebiliriz Lazistan’da sokak 1975’e kadar çok da kuvvetle olmamakla birlikte sağın elindeydi. 1975’e kadar sadece TKP ve TİP örgütlüydü bölgede sol açısından. Ancak devrimci hareketin volkan gibi patlamasıyla birlikte devrimci gruplar sokağa hakim oldular, milliyetçi ve hakim sağ grupları Lazistan’dan sildiler. Lazların yoğun olarak yaşadığı ilçelerde CHP bu yüzden rekor oylar alıyor. Devrimci hareketin Türkiye’de bastırılmasından sonra bölgede de zayıflama gösterdi” dedi.

    1986 doğumlu olduğunu ve devrimci marşlarla büyüdüğünü aktaran Yılmaz, AKP iktidarıyla birlikte Lazlar’da sağın eğiliminin arttığını belirtti. “Önce sağdan sola bir kayma oldu ve güçlü bir değişimdi. 90’lardan ve 2000’lerden itibaren de daha yavaş olan bir sağa kayış şekillendi” diyen Yılmaz, Lazları Doğu Karadeniz’deki toplumlardan ayıran özellik nedir diye sorulduğunda, bir siyasi eğilimler iki dini yaşayış tarzı olduğunu vurguladı. Lazlar ve Hemşinlerin bölgede ayrı kutup gibi olduklarına dikkat çeken Yılmaz, Hemşinliler ile Lazlar’ın Rize merkezde yaşayanlara göre komünist olarak görüldüklerini dile getirdi.

    HDP’nin bölgede aldığı yüksek oyların büyük çoğunluğunun Hopa Hemşinlilerinden geldiğine işaret eden Yılmaz, MHP’nin birinci geldiği 4 köyün de yine Hopa Hemşinlilerin olduğuna dikkat çekti. Devrimci hareket ve Lazlar ilişkisinin olumsuz değerlendirilmemesini söyleyen Yılmaz, yine solun ilgisiyle gündeme gelindiğini dile getirdi.

    Panel soru-cevap şeklinde devam ediyor.

    PİRHA/İSTANBUL