Etiket: maraş tanık

  • ‘Alevi olduğum için beni döven komşumuzun oğlu, üniversite öğrencisini katletti-VİDEO

    ‘Alevi olduğum için beni döven komşumuzun oğlu, üniversite öğrencisini katletti-VİDEO

    PİRHA-Maraş Katliamı yaşandığında 8 yaşındaydı Derya Narlı. Çocukluğunda Alevi olduğu için kendisini döven komşusunun oğlunun yıllar sonra Malatya’da Ümit Cihan Tarho’yu katlettiğini söyledi. Narlı, “Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da bir çarpı işareti gördüğümde o çocukluk hafızamdakiler aklıma geliyor. Maraş’ın hesabı sorulmadı ve yüzleşme olmadı, bunlar mutlaka olacak ve bu mücadele devam edecek. Çünkü orada katledilenlere karşı bizim bir borcumuz var” dedi.

    Maraş Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçti. Öncesinde ve sonrasında yaşanan katliamlar gibi Maraş Katliam’nda da ne adalet sağlandı ne de yüzleşme yaşandı. O günün acılarıysa bugün hala devam ediyor.

    Maraş Katliamı’nın yaşandığı günlerde 8 yaşında olan Derya Narlı, çocukluk yıllarına ve sonrasında yaşadıklarına dair PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    “JANDARMA ENGEL OLMAK YERİNE SEYRETTİ”

    PİRHA: 43 yıl geride kalan ve acısı dinmeyen bir Maraş Katliamı var. Neden geçmiyor ve dinmiyor acılar? O günlerde neler yaşadınız?

    DERYA NARLI: O dönemlerde okulumun adı da Devrim, benim adımda Devrim’di. Ben dördüncü sınıfa gidene kadar Devrim olarak da kaldı. Bir gün hem benim adım hem de okulumun adı değişti. Artık Devrim yok.

    Çocuk yaşlarımda sokağa çıkma yasağı nedir, panzerler nedir, patlayan bombalar nedir bilen biri değilim. İlkokul zamanlarımda okulu çok sevmeme rağmen öğretmenim sürekli bana dayak atardı, gerekçesiz yere dayak atardı ve onun neden olduğunu anlamazdım. Ama çok sonraları gerçekten bunları idrak etmeye başladığımda aslında öğretmenimin çok muhafazakâr ve sofu bir aileden geldiğini öğrendim, acaba bu mu diye de düşündüm.

    Mahallemiz daha varlıklı bir mahalle olarak Bahçelievler’deydi. Sokağa çıkma yasağı var, hepimiz sekiz kardeş evin içindeyiz. Biz orada köylülerimizle aynı yerdeyiz, sokaklarımız birbirine yakındı. Üst sokağımızda da amcamın oğlu oturuyor. Onların da açık ekmek bulmadıklarını biliyorduk. Annem de ‘hadi açık ekmek bulalım da onlara da götürelim’ dedi. Tam biz çıkarken surumuzun (bahçe duvarı) tam dışında kocaman kırmızı bir × işaretini gördük. Manzara karşısında telaşla babam sürekli ‘siz arabaya doluşup gidin köye varın kendinizi kurtarın. Biz yaşlıyız bize dokunmazlar’ dedi. Çünkü hepimizin arabaya sığma durumumuz yoktu. Biz tabii ki arabanın içerisine doluşup bir süre gittikten sonra jandarmanın dur işaretiyle durduk. Durur durmaz da yolun kenarlarından  elinde sopalar ve koca koca tokaçlarla bir sürü kişi arabamızın üzerine gelerek arabamızı haşat ettiler. Bütün camlarımızı kırdılar ve orada bulunan jandarma bunu böylece izledi. Zor bela oradan kaçtıktan sonra bizi takip ettiler. Ta ki bir Suni köyüne dönene kadar. Orada da, bizi daha önce bize çalışan Guri emmi kurtardı. Sabaha karşı da Guri emmi karanlıkta alıp Aksu nehrinden geçirip köyümüze bıraktı. Hem köyün girişinden hem de bu yol boyunca onun yardımıyla kurtulabildik.

    -Katliam öncesinde bir şeyler hissetmiş miydiniz?

    Alevi nedir, Sünni nedir bir şey bilmiyorduk. Abilerimin ikisi de öğretmendi. Evin içerisinde buna dair böyle bir şey konuşulmadı. Olsaydı hazırlığımız olurdu. Biz hiçbir şekilde böyle bir saldırı beklemiyorduk, benim hissettiğim en azından öyle bir şey yoktu.

    “ÇOCUKTAN BİR KATİL YARATILIYOR”

    -Maraş Katliamı’nın ardından neler yaşadınız?

    Bu süreç içerisinde 1,5 yıl köyde kaldık. Köyde şu dikkatimi çekmişti. Köydeki evlerimizin hepsinde ikişer metre sur var. Çocukluğumdan beri aslında o surların koruma amaçlı o dönemlerde yapıldığını öğrendim. Birçok yere gittiğimde birçok köyde sur olmadığını gördüm, daha şu tarihlerde bile sursuz bir sürü köy var. Ama bu sursuz köylerin de daha çok Sünni köyler olduğunu gördüm. Bizim köylerdeki evlerimizde ikişer metre surlar vardır. Köyümüz 20 hane ve birbirimize akrabayız ama o surları korkumuzdan yapmışız, sürekli bir endişe ve tedirginlik içinde yaşamışız.

    Köyde 1,5 yıl yaşadıktan sonra tekrar Maraş’a döndük, 1,5 yıl sonra da 12 Eylül kapımıza dayandı.

    Komşumuzun çocuğu Kadri Kılıç, her okula gitmeye çalıştığımda her gün benim yolumu keser ve beni ya döverdi, ya yiyeceğimi yere atardı. Anneme babama söylerdim ‘ya çocuktur işte yaramaz büyür geçer bunlar’ derlerdi. Kadri Kılıç, ‘sen Alevisin bizimle aynı okula gelemezsin’ diyordu. Ben daha Aleviliğin ne olduğunu bilmiyorum. Onunla benim ne farkım var, onu dahi bilmiyorum. “Ben onun gittiği okula niye gidemiyorum?” diye kendi kendime sorar dururdum. Yıllar sonra gördüm ki, Kadri sadece benim değil, bütün Alevilere düşman olmuş.

    Bir gazete haberini okuduğumda Kadri Kılıç’ın Malatya İnönü Üniversitesi’nde oruç tutmadığı için Ümit Cihan Tarho’yu öldürdüğü yazıyordu. Bu haberi okudum ve çocukluk yıllarında yaşadıklarım aklıma geldi. Bazen deniliyor ya ‘çocuktan bir katil yaratılıyor’, çok doğru; bir çocuktan katil yaratıldı.

    Biz bunları konuşmalıyız ve mümkün olduğu kadar da yaşadıklarımızdan doğru da açığa çıkarmalıyız, biz yapmalıyız.

    “DİLLERİMİZ BAĞLANMIŞ GİBİ SUSUYORUZ”

    -Peki, yeterince Maraş’ın anlatıldığını düşünüyor musun?

    Anlatıldığını düşünmüyorum. Çünkü 21 yaşıma kadar ailemde sanki dillerimiz bağlanmış gibi bu konuya dair hiçbir şey konuşulmadı, hala da konuşulmuyor. Bu vahşetin bu kadar derin olduğunu bilmiyordum ki. O kadar derin bir vahşet olmuş ki insanlar susmuş ve konuşmamış. Vahşetin boyutu o kadar büyük ki, vahşeti anlatmaya güçleri yetmemiş. Katledilenlerin nereye gömüldüğü bilinmezken ve bilinenlerin mezar taşlarında bir resim bile olmadığı bir süreç devam ederken konuşmak, paylaşmak zor geliyor.

    “YÜZLEŞMEDİK, EVET YÜZLEŞMELİYİZ”

    -Yüzleşme olması mümkün mü? Ya da yüzleşilmesi için ne yapılmalı?

    Daha yeni açıklandı ve Maraş’ta anma yapılmasına müsaade edilmediği söylendi. Her yıl talep edildiği halde buna da müsaade etmiyorlar. Yani bir anmadan bile bu kadar korkuyorlar. Çünkü bu dile getirildiği ölçüde kendileri yüzleşme durumunda kalacaklar. Biz zaten biliyoruz ne yaşadığımızı. Çünkü kendilerine dokunacak bunun ucu bunun içinde müsaade etmiyorlar.

    Biz de devletten beklememeliyiz. Çünkü katliamın yaşandığı zaman jandarma nasıl izleyip hiçbir müdahale etmediyse, devletin de bunu açığa çıkarmayacağı ortada.

    Bu çocukluk zamanında kalan o hafızamdakiler ve özellikle sonrasında o fotoğraf sergisi ile benim bilincimde insan hak ve özgürlük mücadelesinde bana bir zemin oluşturdu. Ben Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da bir çarpı işareti gördüğünde benim o çocukluk hafızamdakiler aklıma geliyor. O tokaç birileri için halı yıkama ama o benim için bir zulüm, bir yok etme, bir öldürme aracı.

     -Peki, bu yaşananları anlatıyor musun?

    Tabi ki. Kızım var kızıma anlatıyorum. Bunları yaşadığımızı, neden böyle olduğumuzu ve bu konuda bilmeli diye düşünüyorum. Bunu herkesin de yapması gerektiğini düşünüyorum.

    Bunu başkalarına bir düşmanlık yaratmak için değil, geçmişte neler olduğunu bilmeliyiz ki önümüzü görelim.

    “ANMALAR MARAŞ’TA DA YAPILANA KADAR BU MÜCADELE SÜRECEK”

    -Ankara Gar Katliamı’nda da oradaydınız?

    10 Ekim’de Gar’da DİSK’le birlikteydim. Bu katliamların bitmediği, özellikle 2011 Roboski Katliamı, arkasından Suruç, Ankara, Diyarbakır ile sürdüğünü gördük. Yani biz bu topraklarda sürekli tehdit altındayız ve bu tehdit hala devam ediyor. Bize bunu hiçbir zaman unutturmuyorlar, sürekli bir yerde Alevisin. × işareti koyarak bunu bize o günleri tekrar yaşatıyorlar ve her zaman tedirgin etmeye devam ediyorlar. Çünkü gerçekten de tarih bu topraklarda hep katliamlarla devam etmiş.

    Çocukluk hafızalarımızda bu travmalarla büyüdük ama bu travmaları biz bir şekliyle hak ve özgürlük mücadelesi bilincine varmamızı sağladı ve bu açıdan da gerçekten de mutlaka yüzleşilmesi ve hesabının sorulması gerektiğini düşünüyorum ve bu hesabı mutlaka soracağız. Bunlar mutlaka olacak ve bu mücadele devam edecek. Onlar anmalara ne kadar izin vermese biz bunları bu toprakların her yerinde sadece Maraş’ta değil her yerde yapacağız. Bu anmalar Maraş’ta da yapılana kadar bu mücadele sürecek. Çünkü orada katledilenlere karşı bizim bir borcumuz var.

    Diren KESER-Cebrail ARSLAN/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    >Maraş katliamı tanığı Bulut: Evleri yaka yaka geldiler, ‘Komünisti bırakın, öldürelim’ dediler
    >Maraş Katliamı’nın 43. yılı

     

  • ‘Saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” sözlerini unutamıyorum’

    ‘Saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” sözlerini unutamıyorum’

    PİRHA- Maraş’ta 19 Aralık 1978’de bir insanlık suçu işlendi. Resmi rakamlara göre 111 can katledildi. Yüzlerce insan yaralandı. 70 kadar ev, işyeri yakıldı. Maraş Katliamı tanıklarından Selda Bilmez, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Saldıranlar komşularımızdı. Ev sahibimiz de onların arasındaydı” dedi. Saldırıda annesini ve iki ağabeyini kaybeden Bilmez, saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” diye bağırmalarını hiç unutamamış.

    19-26 Aralık 1978 yılında faşistler tarafından başlatılan ve bir hafta süren Maraş Katliamı başta Maraş Yörükselim’de olmak üzere Türkiye’nin bir çok yerinde lanetleniyor. Resmen Alevilerin bir kırıma uğradığı bu katliamın tanıkları hala o günlerin acısını yüreğinde taşıyor.

    Katliamın tanıklarından biri de Selda Bilmez. Katliamı en korkunç şekilde yaşayanlardan biri. Üstelik henüz çocuk yaştayken.
    İki ağabeyi ve annesi faşist güçler tarafından katledilmişler. Kirada oturdukları evleri talan edilmiş ve yakılmış.

    Selda Bilmez, tüm bu olanların ardından saldırganlar tarafından dağa kaçırılacakken, askerler tarafından alınarak kardeşi ile birlikte askeri kışlaya götürülüyor. Kendisi gibi annesiz, evsiz bırakılan; kimsesiz kalan küçücük bir çocuğa ve kardeşine ablalık ediyor. Orada geçen üç günün ardından evine ve köyüne dönüyor. Döndüğünde ise artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

    Selda Bilmez, Maraş Katliamı’na ilişkin sorularımız yanıtladı.

     PİRHA-Olayların başladığı sabah, sizin evinize de saldırılar oldu mu?

    SELMA BİLMEZ- Ben 16 yaşındaydım. O sabah erken uyanmıştık. Annem, babam ve kardeşlerim Antep’teki bir düğüne gitmek için hazırlandılar. Saat 07.00’ye geldiği sırada, birkaç kişi evimize baskın yaptı. Yukarı çıkan saldırganlar; “Erkekleri alacağız, kadınları bırakacağız” dediler. Babam, “Biz ailemizi nasıl bırakırız!” diyerek tepki gösterdi. Saldırganlar cevaben kendilerine tebliğ edilen emri uygulamakla yükümlü olduklarını, evin etrafının çevrildiğini söylediler. Kendiliğinden gerçekleşmiş gibi gösterilmeye çalışılan bu müşkül vaziyetin arka planına tanıklık etmiştim.
    Sabah erken saatlerde pencereden baktığım sırada, karşıdan, “Bakın bakın birazdan size göstereceğiz, hepinizin canını alacağız dinsizler” diyerekten bağırıyorlardı. Karşı komşumuzun köylerden konvoylar halinde birilerini getirdiğini görmüştüm. Saldırıya uğradığımız zaman geliş nedenlerini anlamıştık. Saldırganlar “Erkekleri istiyoruz kadınlara dokunmayacağız. Alevileri, bu dinsizleri öldürelim!, Eliniz yeşil olacak!, Cennete gideceksiniz!, Bu kafirleri öldürelim!, Bu dinsizleri öldürelim!” diyerek birbirlerine bağırıyorlar, “Allahu ekber!, Allahu ekber!” diyerek nidalar atıyorlardı. Biz ne olduğunu anlamadık bile. Sonra evimize Molotof kokteyli attılar, bir tanesi odunluğa düştü ve odunluk alev almaya başladı. O sırada dışarıdakiler uyarıyı yinelediler: “Erkekler aşağıya gelirse kadınlara dokunmayacağız” dediler.

    Her gün gördüğünüz komşunuz mu size öyle bağırıyordu?

    Aynen aynen. Yapanların zaten çoğu komşumuzdu.

    Tanıyordunuz yani hepsini?

    Tabii. Yani adamları toplayan, onları getirenler komşularımızdı.

    Saldırganları görünce, komşularınız “Alevileri öldürün” diye bağırırken ne hissettiniz?

    O an hiç bir şey hissetmiyorsunuz. Zaten şoktasınız. Bizi öldürmeye gelenler ve öldürülmemizi izleyen insanlar, gece gündüz evimizden çıkmayan insanlardı. Neden böyle bir şey yapıyorlar, neden bize saldıranların önüne geçmiyorlar da onlara destek oluyorlar diye şaşırdık elbette. Mesela ev sahibimizin oğlu yukarı geldi ve “Erkekleri istiyorlar, bayanlara dokunmayacaklar, kendinizi bize teslim edin” dedi. Bu çok acı bir andı.

    Bunları diyen ev sahibinizin oğlu muydu?

    Oğluydu evet. Daha sonra babası ile geldiler. Bize ilk saldırı ev sahiplerimizden geldi. Bizim evden çıkmamızı istiyorlardı. Evlerine zarar gelmesini istemiyorlardı. Evimizi basıp, “Evden çıkın, sizi dışarıda öldürsünler” diyorlardı adeta. Babam “Saldırganları niye engellemiyorsunuz, niye onların önüne geçmiyorsunuz?” diye sorduğunda, “Bir şey yapamıyoruz, erkekleri bize versinler diyorlar” dedi. Sonra ev sahipleri inince, babam kalabalığa seslenerek; “Erkek mi istiyorsunuz? Erkek istiyorsanız ben geliyorum, kadınları bırakın! Evde benden başka erkek yok, çoluk çocuğuma kötülük yapmayın. Onlara, namusuma dokunmayın teslim olayım!” diyerek kendisini ikinci kattan aşağıya attı.

    O an öldüğünü zannettik ancak ayağından yaralanarak kurtulmuştu. Annem peşi sıra gelen silah seslerini duyunca paniğe kapılarak bağırmaya başladı. Ne olup bittiğini anlamak için hepimiz çatıya çıktık. Ali ağabeyim saf tabiatlı biriydi, gözleri iyi görmüyordu. Katiller, onun saflığından, iyi niyetinden yaralanmaya çalışıyorlardı. Çatıdakiler onu kandırmaya çalışarak, “Yanımıza gelirsen seni kurtarırız” dediler. İki kişi ellerinden tutup çatıya çıkartırken arkasından silah sıktılar. Yere düştü ve can çekişerek son nefesini verdi.

    Babanızın öldüğünü zannederken onun yaşadığını mı öğrendiniz?

    Babam düşerken vurulmuştu. Babama düşerken baya bir silah sıkılmıştı o yüzden babamı öldü biliyorduk ve ondan ümidi kesmiştik. Babam ise sürüne sürüne hastaneye gitmeye çalışırken orada birilerine ulaşmış ve onlara “Beni hastaneye yetiştirin” demiş. Onlar da babamı almış hastaneye götürmüşler. Babam hastaneye gittiğinde orada bir doktor varmış; gelen hastaya iğne vurup hastayı iğneyle öldürüyormuş. Babam bunu fark etmiş. O sırada askeriyeye sığınıyor. Babam; “Ailemi yok ediyorlar, yetişin kurtarın onları” diyor. Ama askeriyeye vur emri verilmediği için onlar da hiçbir şey yapamadı. Saldırganlar bize silah sıktıkça askerler bizi öylece seyretti.

    Bu olaylar tüm gün boyunca devam etti mi, neler yaşandı o gün?

    Tüm bu hadiseler sabahın erken saatlerinde başlayıp gün batımına kadar sürdü. Askerler bir köşeden seyredip müdahale etmiyordu. “Haydi Alevîleri öldürün! Bir Alevî dahi öldüren cennetliktir! Kıyamette elleri yeşerir!” dediğini duyuyorduk. Camilerden de benzer anonslar yapılıyordu. Gençlerin bazıları, “Bu kadarı yeter, insanların evi yanıyor, burada bitirelim!” diyerek tepki göstermeye başladı. Bu defa onlardan da birkaç kişiyi vurdular. Saldırıyı asla sonlandırmak istemiyorlardı. Dört yolda oturduğumuz için kaçacak hiçbir yerimiz yoktu. Küçük kardeşim Sertaç’ı bir şekilde balkondan aşağıya indirerek, “Koş bizim için yardım çağır” dedim. Bu esnada ağabeyim elindeki tüfekle bizi savunuyordu. Hâl böyle olunca evimize patlayıcı madde atmaya devam ettiler. Ben de evin içi yanmasın diye onları alıp dışarı atıyordum. Sonra arka taraftaki odalardan birine elektrik direğini dayadılar. Kamyonla söktükleri direği merdiven gibi kullanarak eşyalarımızı yağmalamaya başladılar. Bu sırada bir başka oda da tutuştu ve neredeyse evin tamamı alevler içerisinde kalmaya başladı.

    Yangın esnasında ve sonrasında neler yaşadınız?

    Sonra epey bir zaman geçti. Artık üstümüz başımız kan içindeydi. Ağabeyim öyle kanlar içinde, yaralıydı. Bir de daha 9 aylık bir kardeşim var, o da burnundan yaralanmıştı. Burnundan saçma girmiş çıkmıştı. Ben de yaralanmıştım. Kollarım saçma doluydu. Annem Fatma Bilmez ise; hem yaralı, hem de bitkin ve çaresiz bir durumda, oradan oraya koşturup duruyordu. Küçük kardeşlerimin çığlıkları Ağrı Dağı’nı inletiyordu. Ne acı ki yıllarca kardeş gibi yaşadığımız komşularımız ve askerler, duymuyordu bu çığlıkları! Annem oğlunun cesedinin başında ağıtlar yakarken bir yandan da son kez küçük kardeşimi emzirdi. Fark ediyordu belki de öleceğini ve son kez kardeşimi emzirmişti. Annem, yaralı olan ağabeyimi de kurtarma çabası içindeydi, onu hastaneye götürmek istiyordu. Oysa kendi yarası daha ağırdı ve çok acı çekiyordu. Sonra bizi çıkarttılar evden, ev tutuştu artık kalacak durumumuz kalmadı.

    Saldırganlar sizi evden çıkarttıktan sonra neler oldu?

    Bizim evimiz teras gibiydi. Önce terasa sonra bitişikteki dama çıkarttılar bizi. “Sizi kurtaracağız” dediler. Annem “Hayır öldüreceksiniz oğlumu” dedi onlara. “Yok” dediler, “Oğlunu hastaneye götüreceğiz, sizi de kurtaracağız”. Bizi o dama çıkarttılar, sonra baktık damda bir karartı var. Hava artık kararmak üzereydi. Damda saklanan Hasan amcayı fark ettiler. Ondan sonra dediler ki “Burada biri var yatıyor”, bana “Çık bak, silahı var mı” dediler. Ben de çıktım baktım. Bizim evdeki misafirlerin eşi (bizim evde o arada misafirler de vardı) ve iki tane komşumuz da bize koşup geldiler olaylar olunca. Ondan sonra dama çıkıp baktım ve “Hasan Amcaymış burada yatan” dedim. “Silahı var mı bak, hastaneye götüreceğiz yaralıysa” dediler. Bende bakıp “Yok, silahı yok” dedim. Ben de yardım edecekler zannediyorum. Geldiler; biri elinden tuttu, biri ayaklarından tuttu, gözümün önünde aşağı attılar Hasan Amcayı. Karısı da aşağıda çığlık çığlığa bağırıyor. Bunu görünce çığlık attım: “Siz bütün erkekleri öldüreceksiniz anladım, ağabeyimi size bırakmam” dedim.

     Annenizle birlikte abinizi korumak istediniz, peki abiniz kurtulmayı başarabildi mi?

    Ev yanıyordu, kardeşlerimi indirmişlerdi. En son biz kaldık. Yaralı olan annem, ağabeyim ve ben kaldık. Hasan ağabeyim, kendisi vurulduktan sonra geride kalanların kurtulmasını istiyordu. “Bacım beni bırakın, benim üstümü şu divanın minderiyle ört, siz gidin” diyordu yaralı haliyle. Hasan ağabeyim, kendi ölümünü düşünmüyor, bir an önce bizim kurtulmamızı düşünüyordu. Oysa biz de onu düşünüyorduk, et tırnaktan ayrılır mı? “Ben seni bırakmam gardaşım” dedim. Yarasını sarmaya çalıştık. Annemle ikimiz ağabeyime yapıştık “Biz seni vermeyiz” dedik. Evimiz artık tamamen ateşler içindeydi. Evden çıkmak zorunda kaldık. Ben önden indim, ağabeyimi tuttum. Arkadan annem indi. Ağabeyimi ortada götürüyoruz ki bir şey yapmasınlar diye. Daha ben merdivenlerden adımımı aşağı atar atmaz ağabeyimi kolundan çektiler. Annem ile ağabeyimi vermek istemiyorduk onlara. Boğuşmaya başladık. Bir anda kurşunları Hasan ağabeyimin üzerine boşalttılar. Annem de Hasan ağabeyimi korumak için sıkılan kurşunlara kendisini siper etmişti. Annem de orada can verdi.

    Siz olanları görüyor muydunuz?

    Evet, olanları görüyordum. Fakat, bir şey yapamıyordum. Annem son bir gayret ile Hasan ağabeyimi kendine doğru çevirmek için çaba harcıyordu. Hala kendini kurşunlara siper etmiş, ağabeyimi korumaya çalışıyor; yaşlı gözlerle Hasan ağabeyime bakıyordu.. Ben çığlık çığlığa annemin üstüne atıldım. Bir annemin bir ağabeyimin cesetlerine sarılıyor, çığlıklar atıyordum. Evimizin önü kan gölüne dönmüştü. Annem ve ağabeyimin öldüklerini bildiğim halde onları korumaya çalıyordum. Onları kaldırmaya çalıştım. Olmadı, kaldıramadım. Annem ve ağabeyime sarıldığım için üstüm başım kan içindeydi. Beni zorla, sürükleye sürükleye olay yerinden uzaklaştırmaya çalıştı katiller. Bir baktım ağabeyimin kafasına ucu çivili değneklerle durmadan vuruyor, “Kafiri öldürün!, Kafiri öldürün!”, “Hepimiz cennetliğiz, vurun bunlara!” diye bağırıyorlardı.

    Saldırganlar sizi gördüklerinde, size nasıl davrandılar?

    Bizi gördüklerinde, “Tamam sizi eve götüreceğiz” dediler. Bizi dağa çıkaracaklarını birilerine teslim edeceklerini söylediler. O sırada teyzemin kızının pijamasını indirmeye çalıştıklarını gördüm. 16 yaşındaydım ve henüz çocuk yaşta sayılsam da orada kalan yaşı en büyük fert bendim. Panik halinde bir ona bir kardeşlerime koşuyordum. Bir süre sonra askeriye evi bastı. Hepsi dağıldı ve asker bizi kışlaya götürdü. 

    Kardeşinizle beraber askeri kışlaya götürüldünüz, peki orada ne kadar süre kaldınız? Sonrasında evinize mi döndünüz?

    Üç gün orada kaldık. Orada bir çocuk gördüm. Hiç kimsesi kalmamıştı. Ailesindeki herkes katledilmiş, ölenlerin arasında birinin kucağında kalmış ağlar haldeyken bulunmuş, getirilmiş. O üç gün boyunca hem ona hem de küçük kardeşime baktım sonra onu komutana teslim ettim. Komutan,  “Sen merak etme kızım ben onu kendi çocuğum gibi büyüteceğim” dedi. Sonra evlerimize döndük, amcalarım geldi ve bizi köylerimize getirdiler. Ağabeyimin ve annemin cenazesini bulamadık. Bir hafta boyunca amcamın yaptığı araştırmalar sonucunda, annemle ağabeyimin naaşlarını bulabildik. Amcam tanık olduğu manzarayı şaşkınlıkla anlatıyordu. Katledilenleri bir bölgede üst üste yığıp bırakmışlar. Uzun süre beklemenin neticesinde oluşan koku sebebiyle kimlik tespiti yapıp naaşları almak çok zor olmuş. O halde cenazelerimizi bulup defnettik.

    Yani siz iki ağabeyinizi ve annenizi kaybettiniz Maraş Katliamı’nda.

    Üçü de vefat etti. Bir komşumuzun eşi, bir de başka bir köylümüz vardı onun eşi, beş kişi. Onu da odunluğa atmışlardı, yakmışlardı. Sonra bizi topladılar, camiye götürdüler, caminin hocası bize vaaz veriyor. “Bunları öldürdük, hepimiz cennetliğiz, cennette yerimiz hazır, elimiz yeşil oldu. Biz bu kalan kızları da rehin olarak alalım. Bizim adamımız vardır ellerinde, o taraftan alırız” diye konuşuyorlardı. Ondan sonra da askeriyeye vur emri gelmiş. Zaten, askeriye bastı, onlar da hepimizi, bizi bırakıp kaçtılar. Tabi bu arada teyzemin kızının pijamasını indiriyorlar, göğüslerini elliyorlar, taciz ediyorlardı.

    Peki daha sonra oraya gittiniz mi?

    Hiç gitmedim, gidemedim.

    O güne dair hiç unutamadığınız aklınızda kalan bir şey var mı?

    Hiç unutamadığım, aklımda kalan şey “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” demeleri. Yani bir insanı dinsiz bile olsa katledemezsin sen. Ben bunu anlayamıyorum. Karşındaki bir insanın hiçbir suçu yok, bir şeye katılmamış, bir şey yapmamış size. Gece gündüz evindesiniz, yiyorsunuz içiyorsunuz. Nasıl yardımcı olmazsınız, nasıl kurtaramazsınız? Yani hep içimden geçen şuydu; bunlarla yüz yüze gelip “Hiç mi acımadınız, hiç mi vicdanınız sızlamadı, nasıl yıllarca kafanızı yastığa koyup yatıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz, Allah’ın verdiği bir canı nasıl alabiliyorsunuz?” diye sormak… Bunları düşündükçe, aklım almıyor.

    PİRHA/İSTANBUL