PİRHA – Yazar Mehmet Kabadayı, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimleri için sandığa gitme çağrısında bulunarak, “Haydi, hep beraber oyumuzu kullanalım, geleceğimize sahip çıkalım” dedi.
14 Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın %49,52, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise %44,88 oranında oy alması nedeniyle seçim ikinci tura kaldı. Cumhurbaşkanı ikinci tur seçimi 28 Mayıs Pazar günü yapılacak. Millet İttifakı’nın Adayı Kemal Kılıçdaroğlu ve Cumhur İttifakı’nın Adayı Recep Tayyip Erdoğan yarışacak.
Farklı kesimlerden sandığa gitme konusunda çağrılar gelmeye devam ediyor.
Yazar Mehmet Kabadayı da “Oy kullanmak en demokratik yurttaşlık hakkıdır!” başlığıyla bir mesaj yayınladı.
“GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM”
Mehmet Kabadayı, yazılı yaptığı paylaşımda “Oy kullanmanın tam zamanıdır” diyerek şunları ifade etti:
“Halkların düşü, umudu, yazgısı ve geleceği laiklik, demokrasi, hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük ve barış üzerine olacağı kuşku duyulmaz bir gerçekliktir. Bu gerçeklikten yola çıkarak, sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Toplumsal kutuplaşmanın olmadığı, insanların birbirlerine sırtını dönmediği, sevgi ve barışın hâkim olduğu bir ülke için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Fikri, düşüncesi ve inancı ne olursa olsun, insanların yaşam tarzlarını özgürce yaşayabilecekleri bir ülkeyi hep birlikte var etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Tekçiliğin değil, çoğulculuğun ve insani değerleri savunanların kazanması için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Bürokratik devlet aygıtlarının tümünün eşitlik, özgürlük ve adalet anlayışı içinde demokratikleşmesi için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Kendinden olmayan herkesi öteki ilan eden ve dışlayan, sadece ve de sadece ‘ben’ diyen bir anlayışa karşı ‘biz’ demek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Ötekileştirişi, kavgacı, cinsiyetçi ve rantçı-sömürücü (bir avuç yandaşı zengin eden) anlayışı ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Din, mezhep, inanç, etnik kimlik vb. kavramlar öne çıkarılarak insanları kutuplaştıran anlayışı ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Etnik kimlikler, dinler, mezhepler ve inançlar arasında düşmanlıkları körükleyenleri ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Laik, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Cumhuriyet için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Eşitlikten, sevgiden, demokrasiden ve barıştan yana taraf olmak için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Yüreklere umudu ve sevgiyi aşılamak ve de geleceğe sahip çıkmak için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde, sevgiyi ve barışı önceleyenlerin kazanması için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Haydi, hep beraber oyumuzu kullanalım, geleceğimize sahip çıkalım. Aşk ile…”
PİRHA – Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. Cilt baskısı yapıldı.
Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. cildinin ikinci baskısı Vesta Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, Alevi inancında önemli yer tutan birçok kavramın ne anlam ifade ettiğine ışık tutuluyor.
Yazar Kabadayı, kitabında farklı ocaklardan pirlerle yapılan röportajlar ve değerlendirmeleri ile ‘Alevilikte ocak nedir? İkrar, Hakk, cem, dar-didar, semah, pir, dede, mürşit, rehber, talip, müsahiblik, rıza şehri, çar (4) anasır (4 kapı) – 40 makam, Hızır ve Hızır lokması, yetmiş iki âlem ve devri daim’ gibi kavramlara açıklık getiriyor.
Kitapta ayrıca Alevi kurumlarını, örgütlenmelerini ve ‘Asimilasyon kıskacından nasıl kurtulacağız?’ sorusuna da cevaplar aranıyor.
PİRHA – “Mezarlarda, Hakk’a yürüme ve cem erkanlarında asimilasyon oluştu” diyenAraştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı, Alevi asimilasyonunun üç yönlü yürütüldüğünü söyledi. Yazar Kabadayı, Alevi kurum temsilcilerini de eleştirerek “Laik devlette Diyanet olmaz. Ama şimdi sizler Diyanetin müftüsü ile birlikte cemevi açılışı yapıyorsunuz. Bu koca bir çelişki değil midir?” diye sordu.
Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı, Çorum’un Alaca ilçesindeki Alevi köylerindeki asimilasyonun yöntemlerine dikkat çekti. Yazar Mehmet Kabadayı, Büyük (Nesimi) Keşlik köyünde hakikate ulaşmak, Alevilere özgü mezar yapısını korumak adına ortak karar alındığını açıkladı.
Nesimi Dede Türbesinin de olduğu mezarlıktaki mimarinin özünden koparıldığına vurgu yapan Mehmet Kabadayı, “Mermer ile birlikte bütün mezar taşları ‘ruhuna fatiha’ olarak tasarlandı. Çünkü komşu köyde mezar taşına yazılanın aynısı bize de yazıldı” dedi.
“MEZAR TAŞIMIZI ALEVİ HAKİKATİNE UYGUN ŞEKİLDE DÜZELTTİK”
Mehmet Kabadayı, “Asimilasyon, mezarlara kadar indi” diyerek şu noktalara dikkat çekti:
“Bizim çocukluğumuzda köyümüzdeki mezarlık alanı tarihi mezar taşları ile doluydu. 1980 sonrasında ise tahrip edilmeye başlandı. Yaptığımız alan çalışmalarında bu mezarların tarihçelerini açığa çıkarmaya çalışıyoruz. Köyümüz büyüklerinden pirimiz Nesimi Dedenin mezar taşından ve Osmanlı arşivinden çıkarttığımız defterlerden 1713 yıllarını bulduk. Şu an ayakta olan en büyük mezar taşlarından birisinin ise 1712 yılına ait olduğuna ulaştık. Mirzaoğlu Ali diye bilgi edindik ama henüz tam çözümlemesini yapamadık. 1970’lerin sonuna kadar da mezar taşlarımız tıpkı şu an tarihi eser dediğimiz gibi yapıdaydılar. Ama asimilasyon sebebiyle mezarlarda, Hakk’a yürüme erkanlarımızda ve cem erkanlarında asimilasyon oluştu.
Önceden mermer mezarlar yoktu. Mezarlar buraya özgü taşlarla yapılırdı. Düşünsenize Yol erkanı yürütmüş dedemizin mezar taşının üzerinde ‘ruhuna fatiha’ diye yazıyor. Örneğin Abdullah Aygün dedemizin mezar taşı önceden eski bir yapıdaydı, sonrasında mermer yapıya dönüştürüldü ve ‘ruhuna fatiha’ diye yazıldı. İşte ‘mezardaki asimilasyon’ dediğimiz buydu.
Benzeşme yani bir başka inanca felsefeye benzeşme bu mezar taşları ile yoğunlaştı. Umarım bundan bir an önce kurtuluruz. 2021 yılında köy derneğimizde konuşarak 4 mezar taşımızı Alevi hakikatine uygun şekilde düzelttik. Çünkü Alevilikte ölüm yok, devri daim vardır.”
“ASİMİLASYONDA DEVLETİN BÜYÜK ORANDA BAŞARILI OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİM!”
Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı, geçmişte yapılan mezarlıkların üzerinde hiçbir şey yazılmadığının altını çizerek, “Mezarlarda sadece kimi figürler vardı. Eğer mezardaki kadın bir can ise boynundaki takıları gösteren ya da sabanlı ya da kuş resmi olan kimi figürler vardı. Ama birçok köylü iyi niyetle mezarları yenilemeye gitti. Mevcut egemen sistem her alanda kuşattığı gibi mezar taşına da girdi. Birçok bölgeyi gezdim, Türkiye’deki Alevi mezarları yazısız ve taştan yapılıyordu. Devlet şimdi de bütün kurum ve kuruluşları ile hem etnik kimlik üzerinden hem de inanç kimliği üzerinden ‘öteki’ diye tanımladığını Türk-İslam sentezi içerisine alıp kendine benzetmeye çalışıyor. Yaptığım araştırmalarda devletin büyük oranda başarılı olduğunu söyleyebilirim” diye konuştu.
“BİZ ZATEN ‘BUNDAN BİR ŞEY OLMAZ’ DİYE DİYE BUGÜNE GELDİK”
Siyasal iktidarın, cemevleri ile olan ilişkileri de Mehmet Kabadayı’nın özellikle dikkat çektiği bir diğer husus oldu. “Asimilasyon politikalarında işin püf noktası” diye vurgulayan Kabadayı, devletin artık sıklıkla cemevi açılışlarında yer aldığını ifade etti. Devletin, cemevlerine yaptığı ziyaretler ile “kurumları dönüştürme, başkalaştırma” çabası güttüğünü söyleyen Karababa şunları söyledi:
“Bir toplum aynı anda asimilasyon, manipülasyon ve katliama maruz kalıyorsa o toplum başkalaştırılıyor. Sosyolojik olarak baktığınız zaman bunun karşılığında da Aleviler çıkıyor. Toplum, kendi değerlerinden uzaklaştırılıyor ve kavramların içerisi boşaltılıyor. Çıkara bulaşmış bir yapı var ve o yapı da ‘bunda ne var hiçbir şey olmaz’ diyor. Biz zaten ‘bundan bir şey olmaz’ diye diye bugüne geldik. Biz bu mezar taşlarımıza 15 yıl önce müdahale etseydik bunlar olmayacaktı.”
Mehmet Kabadayı, cemevlerinin adeta bir “kuşatma” içerisinde olduğunu da söyledi. “Şehirleşme ile birlikte bugün yapılan yüzde 80 oranındaki cemevi asimilasyon girdabı içerisinde diyen Kabadayı “Bizim devasa binalara ihtiyacımız yok. Köyümüzde bizler cemimizi yapabiliyoruz. ‘Devasa binalara ihtiyacımız yok’ diyoruz. Alevi hakikat yolunu incelediğinizde son 20 yılı çıkarıyorum, erke, çıkara bulaşmadan tarihten günümüze gelmiş. İktidarla hiçbir zaman el ele olmamış. Manipülasyon tek başına yapılan bir şey değil. Evet devletin görevidir ve yapıyor da ama bunu içimizdeki dernek hattı ile de beraber yapıyor” ifadelerini kullandı.
“ASİMİLASYON, BÜTÜN DEĞERLERİNİZİ ALIP MEZARINIZA ‘FATİHA’ YAZDIRIR”
Yazar Kabadayı, “Eşit yurttaşlık kastımızdan ne aradığımızı da doğru açıklamamız gerekiyor” diyerek şöyle devam etti:
“Anayasal sistem içerisinde devlet kendine ‘demokratik, laik’ diyor ise dinden elini çekmeli ve müdahale etmemelidir. Avrupa ülkelerindeki laiklik araştırmamda çıkardığım sonuç; ‘devlet hiçbir dini finanse etmez’ yönündeydi. Diyanet ise bizim şimdiki kırmızı noktamız. Yani laik devlette Diyanet olmaz. Ama şimdi sizler Diyanetin müftüsü ile birlikte cemevi açılışı yapıyorsunuz. Bu koca bir çelişki değil midir? Bu çelişkileri, hakikati dile getirmekten kaçmamalıyız. Pirlerimizden öğrendiğimiz bir söz var; ağacın kurdu kendi özünde olur. Düşünebiliyor musunuz İçişleri Bakanlığı, dedemizi arıyor ve ‘Sizi Kerbela’ya götürelim’ diyebiliyor. Çünkü dedirten biziz. Çünkü bir ay önce Çorum’da atılan o temel atma töreni ya da Isparta ve Antep’teki açılışlar bunun ispatıdır. İstanbul’da ‘Kazım Karabekir’ ismiyle açılışı yapılan cemevi bir tür asimilasyon değildir de nedir? Küçücük çocuklara, mülki amirler önünde semah döndürüyorsunuz. Bu asimilasyon değil de nedir? Kavramlarımızın içerisi boşaltılıyor. Asimilasyon tek boyutlu değildir. Asimilasyon dilinizi, inancınızı, kültürünüzü, değerlerinizi elinizden alıp mezar taşlarınıza ise ‘ruhuna fatiha’ diye yazdırır. Hatta cemevlerinize çeşitli resimler de astırır, işte asimilasyon budur.”
PİRHA – Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı, Alevi asimilasyonunun üç unsur üzerinden yapıldığını işaret ederek, “Sizi tanımayan bir iktidar ile neden cemevi açılışı yapıyorsunuz?” diye sordu. “Asimilasyon, devlet-iktidar ve Alevi kurumları içindeki ‘Bizim içimizdeki bizler’ tarafından yapılıyor” diyen Kabadayı, ekledi: Asimilasyon, mezarlarımızda, Hakk’a yürüme erkanlarımızda ve cem erkanlarımıza yansıdı. Mesela Ocakzadelerin, pirlerin mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyor. İşte asimilasyon, benzeşme bu.
Çorum’un Alaca ilçesindeki Kürt ve Alevi köylerindeki asimilasyon hız kesmeden devam ediyor. Kavli Aşireti ve Şıh (Şıx) Çoban Ocağına bağlı olan Alevi-Kürt köylerinden birisi olan Büyük Keşlik köyü de asimilasyon politikalarının merkezinde olan bölgelerden birisi.
Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı’nın da doğup büyüdüğü köy olan Büyük (Nesimi) Keşlik köyündeki baskı politikalarını konuşmak üzere bölge halkı tarafından bilinirliği yüksek olan Nesimi Dede Türbesi önünde bir araya geldik.
Köy mezarlığı içerisinde yer alan Nesimi Dede Türbesinin civarında birçok pir ve Yol hizmetkarına ait mezarlıklar da bulunuyor. Ancak göze çarpan ilk husus, 1980 yılı sonrası yapılan mezarlıklardaki değişim oluyor. Çorum Katliamı ve 1980 darbesinin ardından mezarlıklardaki Alevi özgünlüğü yok edilerek tek tip yapılar belirmeye başlıyor.
“ÖRNEK OLSUN DİYE MEZAR TAŞIMIZI DEĞİŞTİRDİK”
Yazar Mehmet Kabadayı, bu değişimi “Aleviler 100 yıldır Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devletin her kurumunun kıskacı altında asimile edilmeye devam ediyor” diye özetliyor. Mehmet Kabadayı, Alevi inancının özellikle cemevleri üzerinden kontrol altına alınmak istendiğini vurgulayarak mevcut asimilasyona şu sözlerle dikkat çekti:
“Bu bölgede yaklaşık 20 köyün üzerindeyiz. Şıx Çoban evlatlarının bir kolu olan Nesimi Dede kolu Büyük Keşlik köyünde yaşıyor. 1980’ler sonrasında şehirleşme ve Çorum Katliamı ile beraber Çorum’a ve Avrupa’ya yoğun göç söz konusu. Ancak köyümüzde hiçbir zaman hizmetler; Görgü Cemi, Abdal Musa Birlik Cemleri eksik olmadı. Köyümüzün bir diğer özelliği de ziyareti olması sebebiyle yazın devamlı Türkiye’nin dört bir yanından insanlar gelir. Ancak Aleviler üzerindeki asimilasyonu anlatacak olursak bunu mezarlıklarda görebiliyoruz. Asimilasyon benim köyümde de 3 koldan devam etti. Bu asimilasyon, mezarlarımızda, Hakk’a yürüme erkanlarımızda ve cem erkanlarımıza yansıdı. Mezarlardaki asimilasyon benzeşme ile yürüdü. Mesela Ocakzadelerin, pirlerin mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyor. İşte asimilasyon, benzeşme bu.
Cenaze erkanlarındaki asimilasyon durumu ise son 10 yıldır konuşulmakta. 2021 yılı itibariyle biz şunu yaptık; yakınlarımızın mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyordu. Büyük bir direniş göstererek bunu değiştirip ‘devri daim olsun’ yazılması kararını aldık. Elimizi taşın altına koyup 4 mezar taşımızı değiştirdik ve köyümüze örnek olsun dedik. Bundan sonra yapılacak mezar taşlarının da bu şekilde gitmesini istiyoruz.”
“ALEVİLİĞİ İKTİDAR AYAĞIYLA TANIYORLAR”
Yazar Mehmet Kabadayı, süregiden asimilasyonda cemevleri üzerindeki sinsi planlara da değindi. İktidar yetkililerinin, cemevleri ile olan yakınlaşmasına işaret eden Kabadayı, Alevi bireylerin asimilasyondaki payına da vurgu yaparak şöyle devam etti:
“Bugün ‘AKP bizi tanımıyor’ diyorlar. Ben ise tam tersini söylüyorum. Devlet anayasal olarak Aleviliği tanımıyor. Oysa tırnak içerisinde söylüyorum ‘AKP iktidarı Aleviliği tanıyor’. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanında cemevleri yapılıyor ve temelleri atılırken devletin bütün mülki amirleri ve müftüleri o törenlere katılıyor. Dualar eşliğinde cemevi temel atma törenleri, açılışları yapılıyor.
Örneğin Çorum bölgemizde 24 köyde cemevi var ve bu cemevlerine Çorum il Özel İdaresi tarafından yardım yapılacağına dair tebligat gönderiliyor. Ardından bu cemevlerinin boya-badanası yapılıp para veriliyor. Küçük küçük şeylerle içeriye girerek anayasal olarak tanımayıp iktidar ayağıyla tanıdığını göstererek asimilasyonu üçlü saç ayağı ile yapıyor. Bunu da yine ‘bizim içimizdeki bizler’ ile yapıyor. Yani ocak evlatları ile dernek hattı ile yapıyor ve son 10 yılı incelediğinizde bunun da örneklerini açık bir şekilde göreceksiniz. ‘AKP Alevileri tanımıyor’ değil. Mesela yakın zamanda Çorum’da bir cemevi temel atma töreni yapıldı. O erkanın görüntülerine bakarsanız devlet erkanının hepsi orada. Sizi tanımayan, nasıl olur da gelip temel atma törenine katılabilir! Sizi tanımayan bir iktidar ile neden cemevi açılışı yapıyorsunuz?”
Mehmet Kabadayı, konuşmasında laiklik vurgusu da yaparak “Bizler şunu söyleyemeyiz; ‘devlet, camiye veriyor, bize de versin’. Bu laiklik anlayışına terstir” dedi. Demokratik laik devletin hiçbir şekilde inançlara karışmaması gerektiğini söyleyen Mehmet Kabadayı şöyle devam etti:
“Devlet, dinler karşısında kör olmalıdır. Laikliği savunan bir can olarak ‘camiye veriyor bize de vermeli’ diyemem. Alevi kurumları olarak bunu terk etmeliyiz. Bugüne kadar Alevi toplumsal yapısı ocak sistematiği, talibi ile hiçbir erke bulaşmadan kendini bugüne getirmiş. Bundan sonra da taşır. Çünkü koşullar bundan 200 yıl evvelkinden daha iyi. Eğer erke bulaşıyorsanız ister istemez erke benzeşeceksiniz. Dernek başkanı kimi dostların, ocakzade dedelerin, ‘AKP, bu hükümet bizi tanımıyor’ sözlerini işaret ederek, ‘bu mesele hükümet meselesi değildir. Bu mesele anayasaldır’ diyorum. ‘Devletin, Alevileri ve Aleviliği anayasal olarak tanımadığı doğrudur ama ‘AKP bizi tanımıyor’ diyenlere inanmıyorum. Çünkü nüansları ortaya koyuyorum. Çünkü AKP’li belediyelerle temel atıyorsunuz. AKP iktidarı ve belediyelerle birlikte ‘holding binaları’ gibi cemevi yapıyorsunuz. Yani asimilasyon konusu çok derin bir mesele. Bizi kuşatan iç ve dış asimilasyona dair şunu söylemiştim; devlet, Çorum, Amasya, Tokat, Isparta, Antep örneğinde bunları yaparken tek başına gelip yapmıyor. Başta dernek yönetimleri ve ocak mensupları ile bunu yapıyor. Bu çok açık. Bunu gizleyerek bir yere varamayız hakikati dile getirmek zorundayız. Asimilasyon, devlet iktidar ve Alevi kurumları içindeki ‘Bizim içimizdeki bizler’ tarafından yapılıyor. Bunlar sonra televizyonlara çıkıp asimilasyona karşı olduklarını söylüyorlar. Pazar günü temel atıyor salı günü ise televizyonda ‘AKP bizi tanımıyor’ diyor.”
PİRHA – Araştırmacı-Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının birinci cildi 3. baskısını yaptı.
Alevilerin Ocak sistemi ve Yol hizmetkarlarının rolüne dikkat çeken Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının birinci cildi 3. baskısını yaptı.
Mehmet Kabadayı’nın, derin araştırmaları sonucu hazırladığı ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabı Vesta Yayınları tarafından okuyucuya ulaştırıldı.
Yazar Mehmet Kabadayı, kitabında Alevi inancının ritüellerine ışık tutarak, ocak mensuplarıyla yaptığı sohbetleri de aktarıyor.
PİRHA- Yazar Mehmet Kabadayı, zorunlu din derslerinin okul öncesi eğitime kadar indirilme önerisine karşı Aleviler öncülüğünde yürütülen imza kampanyasına destek verilmesi çağrısında bulundu. Kabadayı, “Din dersleri açıkça bir asimilasyon ve dönüştürme politikasından başka bir şey değildir” dedi.
AİHM’in zorunlu din dersi kararlarına rağmen AKP hükümetinin alınan kararları uygulamaması ve Aralık 2021’de yapılan Eğitim Şurası’nda gündeme getirilen ‘Okul öncesi için zorunlu din dersi’ önerisine Alevilerden ve demokratik kitle örgütlerinden tepkiler her geçen gün artarak devam ediyor.
28 Aralık’ta Demokrasi Konferansı bileşeni olan Aleviler öncülüğünde laik, bilimsel bir eğitim sistemi isteyen demokrasi güçleri tarafından imza kampanyası başlatıldı. Ana okullarına din dersi dayatmasına karşı başlatılan imza kampanyası 3 Mart’a kadar devam edecek.
Yazar Mehmet Kabadayı, zorunlu din derslerinin okul öncesi eğitime kadar indirilme önerisine ve Aleviler öncülüğünde laik, bilimsel bir eğitim sistemi isteyen demokrasi güçleri tarafından imza kampanyası başlatılmasıyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Kabadayı yazısında, başlatılan imza kampanyasına duyarlı tüm kesimlerin destek vermesi gerektiğini vurgulayarak, bu tür dini eğitim dayatmalarının asimilasyonun en önemli aracı olduğunu belirtti.
Kabadayı’nın yazısı şöyle;
“ASİMİLASYON BİR İNSANLIK SUÇUDUR
Asimilasyon, insan doğasının tahribine yönelik, insanı yozlaştırmayı ve insanı kendi değerlerine yabancılaştırmayı amaçlayan vicdansız bir plan olup, özel olarak planlanmış, bir ideolojik aygıt olarak kullanılan uzun erimli bir süreçtir. Asimilasyon, inançsal, etnik, kültürel farklılığı eritmeyi, yok etmeyi, ortadan kaldırmayı, dönüştürmeyi ve insanı kendisi olmaktan çıkarmayı hedef alır. Bu bağlamda asimilasyon; bir ülkede iktidarı elinde bulunduran hâkim (egemen-baskın) bir ırk, sınıf veya inanç grubundakilerin devlet olmanın imkânlarını kullanarak kendi yönetimi ve sınırları içinde yaşayan ve kendilerinden ırk (etnik), dil, din, inanç ve kültür olarak farklı olan grupların hâkim “ulus” içinde ayrı bir kimlik veya toplum olarak var olmanın koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik bir devlet uygulamasına (politikasına) verilen genel bir addır. Bu anlamıyla bir yok etme politikası olan asimilasyon gayri insanidir ve insanlık onurunu yaralayan bir şeydir ve bir insanlık suçudur…
ZORUNLU DİN DERSLERİ
12 Eylül Darbesi’nden sonra, 1982 Anayasasıyla (Md. 24), ilk ve orta öğretimde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adıyla din dersi zorunlu hale getirildi. Zor ve zorunluluk kavramı zaten kendi içerisinde rızasızlık ve baskıyı barındıran sorunlu bir kavramdır. Hangi etnik kimlikte ve hangi din ve de inançta olur ise olsun çocuklara yönelik ayrımcılık insan hakları ihlalidir. Bu anlamıyla zorunlu din dersleri başta laiklik ilkesine, insan hak ve hürriyetlerine haykırıdır. Belli bir din ve mezhep anlayışının kavram, kural ve uygulamalarının çocuklara dayatılmasının kabul edilemeyeceği Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümlerinde (Madde 18. “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır) yer alıyor. Ve de Madde 26’da, “anne ve baba, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir” diyor.
Çocuklara hiçbir konu da dayatma ve zorlama yapılmayacağı Çocuk Hakları Sözleşmesi maddeleri içerisinde yer almaktadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi, Madde 1. “Her çocuk vazgeçilmez haklara sahiptir.” Madde 2. “Çocuk Hakları, bütün çocuklar içindir. Doğum yerleri, konuştukları dil ne olursa olsun fark etmez. Büyüklerinin inançları ya da görüşleri nedeniyle hiçbir çocuğa ayrım yapılmaz.” Madde 3. “Çocuklarla ilgili bütün yasa ve uygulamaları oluşturanlar, önce çocukların yararını düşünmek zorundadır.” Madde 28. “Her çocuk eğitimini tam yapabilmek için desteklenir ve korunur. Öğretim parasız ve hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm çocuklar için bir haktır ve zorunludur.” Madde 29. “Çocuklara verilen eğitim onların gelişimlerini en fazla ölçüde sağlayacak düzeyde olmalıdır. Eğitim, çocukların kendi kültürüne ve farklı kültürlere saygısını, ayrımcılığa karşıtlığını, doğaya saygısını arttıracak biçimde düzenlenir” diyor.
Din eğitimi, hazırlanışı, içeriği, pedagojisi ve devlet eliyle veriliyor olması itibariyle tümüyle ideolojiktir. Bu nedenledir ki, devleti yönetenler, 40 yıldır uygulanan bu zorunlu din dersiyle de yetinmediler. 2012’de “Kur’an-ı Kerim”, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” adıyla bu dersler de seçmeli dersler olarak müfredata ilave edilip çocuklarımızın önüne konuldu bir nevi çocuklarımıza bu dersler dayatıldı. Açıkçası bütün bunlarla da yetinilmedi, müfredata ilave edilen bu ders programıyla birlikte sadece din dersleri değil, din derslerinin dışında mihver ders olarak hayat bilgisi, sosyal bilgiler, Türkçe gibi derslere de dini konular serpiştirildi. Böylece İslam dininin Ortodoks (Sünni ve özellikle Hanefi-Maturudi) yorumu Alevi çocuklarına, genelde tüm çocuklara dayatılmış oldu. Din dersleri açıkça bir asimilasyon ve dönüştürme politikasından başka bir şey değildir.
Çocukların din dersinden muaf tutulması ya da söz konusu derslerin tümden kaldırılması yönünde defalarca kez mahkemelere başvuruldu. Söz konusu ders içerikleri yerel ve uluslararası (AİHM) mahkemelerce de yasalara aykırı bulundu ve nihai karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, 2014 yılında çıktı. AİHM, Türkiye hükûmetinden “Zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” talep etti. Bu kararlar da din derslerinin bu şekliyle verilmesi bir insan hakları ihlalidir denilmiştir. Mahkemenin aldığı bu kararları uygulaması gereken mevcut iktidar bu kararları tanımadı ve din eğitimini daha da yoğun bir şekilde uygulamaya koydu.
ASİMİLASYONUN İLK HEDEFİ ÇOCUK BEYİNLERDİR
Millî Eğitim Bakanlığının en yüksek danışma kurulu olan Millî Eğitim Şurası, 1-3 Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara’da “Eğitimde Fırsat Eşitliği” ana temasıyla toplandı. Yani 20. Milli Eğitim Şûrası’nın ana konusu “Eğitimde Fırsat Eşitliği” idi. Mevcut uygulamada 4. Sınıfta başlayan zorunlu din derslerinin birinci sınıftan itibaren verilmesini talep eden önerilerin de sahibi olan Eğitim Bir-Sen adlı sendika, ana gündemle ilgili olmayan bir meseleyi, yani okul öncesi eğitim dönemindeki çocuklara (4-6 yaş) din eğitimini tavsiye kararları arasına aldırmayı bu toplantıda da başarıyor. Eğitim Bir-Sen adlı bu sendika âdeta kendisini eğitimin dinselleştirilmesinde adamış gibi gözüküyor. Eğitim Bir-Sen’in son önerisi komisyonda kabul edilmemiş ama şura genel kuruluna sunulmuş ve çoğunluk kararıyla ana sınıfında din eğitimi tavsiye kararı alınmış!
Eğer bu tavsiye kararı, yasal bir düzenlemeyle yürürlüğe konulursa, 4-6 yaş grubundaki ana sınıfı öğrencilerine din ve ahlak dersleri verilecek! Din, ahlak ya da değerler eğitimi adı altında, bu öğelerin 4-6 yaş grubundaki çocuklara tanıtılması ve/veya empoze edilmesi (dayatılması), çocuğun zihninde anlam veremediği düşüncelerin veya karışıklığın, kimi zaman da korkuların oluşmasına yol açabileceği kaçınılmaz bir gerçekliktir. Aynı zamanda bu durum çocuğun üstün yararı ilkesine ve çocuk haklarına aykırı olduğu gibi, başta Aleviler olmak üzere farklı inanç ve inancı olmayanların asimilasyonuna yol açan, aynı zamanda pedagojik anlamda da çocuğun sağlıklı gelişimine aykırı olan bir durumdur. Ve de din, vicdan, inanç veya inanma ya da inanmama özgürlükleri ile evrensel hukuka ve aynı zamanda bir insan hakları ihlalidir.
Tekçi- inkârcı, cinsiyetçi, ötekileştirici, laik olmayan, bilimden uzak, asimilasyoncu eğitime ve zorunlu din derslerine ve de okul öncesi eğitim dönemindeki çocuklara (4-6 yaş) tavsiye edilen din eğitimine hayır diyoruz. Eşit yurttaşlık temelinde özgür bir toplum için tekçi-inkârcı-asimilasyoncu değil, sevgi dolu, barış içinde bir arada yaşamı esas alan; çoğulcu, laik, akılcı ve bilimsel bir eğitim istiyoruz!”
“OKUL MÜDÜRLÜKLERİNE VE İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜKLERİNE DİLEKÇEYLE BAŞVURULMALI”
Yazar Mehmet Kabadayı, ana sınıfına getirilmek istenen din dersine karşı yürütülen kampanya için çağrılarda da bulundu.
Kabadayı şöyle devam etti:
“Laiklik, demokrasi ve barış yanlısı olan herkes ve Alevi kurum başkanları, yöneticileri, Alevi pirleri, Alevi akademisyen-yazar-çizer ve sanatçıları bu kampanyayı destekleyecek şekilde öncülük edip, kamuoyunu açık bir şekilde bilgilendirmeliler. Mevcut durumda çocukları okulda zorunlu din dersine maruz bırakılan alan anne ve babalar çocuklarının gittiği okul müdürlüğüne ve il milliği eğitim müdürlüğüne çocuklarının din dersinden muaf tutulması için bir dilekçe ile başvurmalıdır. (Başvurunun kopyası ve “alnındı” numarasını saklamalıdır.) 30 gün içinde olumsuz cevap geldiğinde, 60 gün içinde “din dersinden muafiyet talebiyle” idare mahkemesine başvurup toplu davalar açılıp aynı zamanda yürütmeyi durdurmayı talep edilmelidir.
“KAMPANYAYI İMZALAYIN” ÇAĞRISI
Millî Eğitim Bakanlığının en yüksek danışma kurulu olan Millî Eğitim Şurası, 1-3 Aralık 2021 tarihleri arasındaki toplantıda, okul öncesi eğitim dönemindeki (4-6 yaş) çocuklara zorunlu din eğitimini tavsiye eden kararın ardından; Demokrasi Konferansı bileşenleri, ortaya çıkabilecek sakıncalara dikkat çeken bir metni bir ay önce imzaya açtılar. Demokrasi Konferansı bileşenlerinin başlattığı ve Alevi kurumlarının da destek verdiği zorunlu din dersine ve okul öncesi eğitim dönemindeki (4-6 yaş) grubundaki çocuklara zorunlu din eğitimini tavsiye eden karara karşı başlatılan imza kampanyasına imza vererek katıldım. Bu imza kampanyasını destekliyorum. Çeşitli kurumlar, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar bu metni imzaladılar!
Değerli canlar; sizler de https://forms.gle/ezerkjWTgBuS9Ctw5 adresinden imza vererek, dayanışarak, paylaşarak, duyurusunu yaparak ve yaratılmak istenilen karanlığa karşı bir delil (ÇERAĞ) uyandırabilirsiniz. Aşk ile.”
PİRHA-Yazar Mehmet Kabadayı, tutuklu bulunan Aysel Tuğluk ile ilgili yapılan çağrılara sessiz kalmanın insanlığa kulak tıkamak olduğunu vurguladı. Kabadayı, “Unutmayalım ki; zulme sessiz kalmak zulmü onaylamak ve zulme ortak olmak demektir!” ifadelerini kullandı.
Tutuklu bulunan ve hastalığının tedavisi için infaz erteleme talebinde bulunulan Aysel Tuğluk ile ilgili olarak bir yazı kaleme alan yazar Mehmet Kabadayı, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) ile Alevi Dernekler Federasyonu’nu (ADFE) Tuğluk için ses çıkarmaya davet etti. Kabadayı, “Yapılan çağrılara sessiz kalmak, insanlığa kulak tıkamaktır. Unutmayalım ki; zulme sessiz kalmak zulmü onaylamak ve zulme ortak olmak demektir!” dedi.
Kabadayı‘nın yazısı şöyle:
“Aysel Tuğluk kimdir? Aysel Tuğluk, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu üyesi, İnsan Hakları Derneği Üyesi ve Yurtsever Kadınlar Derneği kurucusudur. İnsan hakları ve barış savunucusu Tuğluk, Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) Eş Başkanlık yaptı. 2007-2009 yılları arasında Diyarbakır milletvekili, 2011-2015 yıllarında HDP Van Milletvekili oldu. Ayrıca HDP Hukuk ve İnsan Haklarından sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcılığı görevini de yaptı. İnsan hakları, barış ve demokrasi savunucusu olan Aysel Tuğluk, yıllarca kendisini insan hakları, barış ve eşit yurttaşlık mücadelesine adamış bir Kürt-Alevi siyasetçidir.
Yapılan çağrılara sessiz kalmak, insanlığa kulak tıkamaktır. Unutmayalım ki; zulme sessiz kalmak zulmü onaylamak ve zulme ortak olmak demektir!
“SAĞLIK DURUMU HER GEÇEN GÜN KÖTÜYE GİDİYOR”
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre Türkiye hapishanelerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpusun bulunduğu belirtiliyor. Aralık 2016’dan bu yana Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde mahpus bulunan siyasetçilerinden bir tanesi de Aysel Tuğluk’tur. Her geçen gün Aysel Tuğluk’un sağlık durumunun kötüleştiği haberleri basında yer alıyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Tuğluk’un Avukatları, konuya dair açıklama yapıyorlar. Tuğluk’un ‘Demans’ hastası olduğunu ve sağlık durumunun her geçen gün kötüye gittiğini, hafıza kaybı yaşadığını ve günlük işlerini tek başına yapamaz hale geldiğini ve de hayatını sürdürmek için ikinci kişilerin yardımına ihtiyaç duyduğunu açıklıyorlar.
Yapılan bu açıklamalarda, “cezaevi koşullarında hastalığı hızla ilerleyen Tuğluk’un yaşamı riske atılıyor” deniliyor. Bilim; “Demans; bellek, düşünce ve zihinsel işlevlerin günlük yaşam aktivitelerini etkileyen progresif bir durumdur” ve de “Demanslı hastaların yaşamlarını idame ettirebilmesi için bakıma ihtiyaçları vardır” diyor. Bilimin ortaya koyduğu bu veriler doğrultusunda daha fazla zaman kaybetmeden ve geç olmadan Aysel Tuğlukhastanede tedavi edilmeli ve cezaevi koşullarından çıkarılmalıdır!
“ABF, AVF VE ADFE’Yİ SES OLMAYA ÇAĞIRIYORUM”
Sağlık ve yaşam hakkı kutsaldır. Yaşam hakkı, her türlü otoriter iradenin üstünde ve hukuk güvencesi altındadır. Aysel Tuğluk ve tüm hasta mahpusların sağlığına kavuşması için adım atmak, bir lütuf değil evrensel insan hakkıdır. Bu anlamıyla Anayasal haklar çerçevesinde Tuğluk’un sağlığıyla ilgili gelişebilecek tüm olumsuz sonuçlardan, “cezaevinde kalamaz” raporunu görmezden gelen başta Adalet Bakanlığı olmak üzere tüm idari ve adli makamlar sorumludur…
Aysel Tuğluk ve tüm hasta mahpusların tedavisini engellemek bir insanlık suçudur. Aysel Tuğlukve tüm hasta mahpuslar tahliye edilsin!
Yol’un ikrarlı talibi bir Can olarak; Alevi Bektaşi Federasyonu’nu (ABF), Alevi Vakıflar Federasyonu’nu (AVF) ve Alevi Dernekler Federasyonu’nu (ADFE) Aysel Tuğluk’a ses olmaya çağırıyorum. Aşk ile.”
PİRHA- Yazar Mehmet Kabadayı, kaleme aldığı ‘Yüzleşme olmadan hakikate ulaşılmaz’ başlıklı yazısında, Osmanlı’dan günümüze Alevilerin hep ötekileştirildiğin, belirterek, “Toplum olarak yıllardır ve günümüzde de yaşadığımız bütün sorunlar bu tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu ve manipülasyoncu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Artık bu durumla yüzleşmemiz gerekiyor!” dedi.
Yazar Mehmet Kabadayı, kaleme aldığı ‘Yüzleşme olmadan hakikate ulaşılmaz’ başlıklı yazısında, Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de Alevilerin hep ötekileştirildiğini ve asimilasyonla dönüştürülmek için devletin tüm imkânlarının kullanıldığını belirtti.
Yazısında, 1925 yılında yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair 677 Sayılı Kanuna da değinen Kabadayı, toplum olarak yıllardır ve günümüzde de yaşadığımız bütün sorunların bu tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu anlayıştan kaynaklandığını vurguladı. Kabadayı, bu durumla artık yüzleşilmesi gerektiğinin de altını çizerek, hakikatlere ulaşmak için bunun şart olduğunu aktardı.
“OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE ALEVİ İNANCI YOK SAYILDI”
Kabadayı’nın ‘Yüzleşme olmadan hakikate ulaşılmaz’ başlığıyla kaleme aldığı yazı şöyle:
“Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de Aleviler hep ötekileştirildi ve asimilasyonla dönüştürülmek için devletin tüm imkânları kullanıldı. 1925’te yapılanlar, 1826 yılında yapılanların aynısıdır. 30 Kasım 1925’te çıkartılan, 13 Aralık 1925 yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair 677 Sayılı Kanunla: Alevi Dergâhları kapatıldı. Kızılbaş-Alevi-Bektaşi’lerin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları ve de Alevi inancı (öğretisi) yok sayılıp yasaklandı…
“BİR TOPLUMUN İNANÇ YERİNE MÜZE YAPMAK EN BÜYÜK ZULÜMDÜR”
Bu yasakla birlikte Alevilere inanç olarak Müslümanlık-Sünnilik-Hanefilik; ibadet yeri olarak da cami adres gösterildi. Sonrasında ise Dergâh müze statüsüne alınıp Kültür Bakanlığına devredildi. 16 Ağustos 1964 yılında müze olarak ziyarete açıldı. Bu tarihten itibaren Kızılbaş-Alevi-Bektaşiler Dergâhlarını (son 4-5 yıl hariç) bilet alarak ziyaret ettiler. Pir Hünkâr Bektaş Veli Dergâhı hâlâ Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak “müze” statüsündedir. Kızılbaş-Alevi-Bektaşi’lerin Cem hizmetini yürütmelerine kapalıdır. Bir toplumun öğreti merkezlerini yasaklamak, satmak ve müzeye çevirmek o öğretiye yapılan en büyük zulümdür.
“YÜZLEŞME OLMADAN HAKİKATE ULAŞILMAZ”
30 Kasım 1925’de çıkarılan 677 sayılı kanunu ve bu sürecin devamında yaşanılanları görmezden gelmek ve aklamak için, 1826 yılında yaşanılan vahim durumu emsal göstermek acizliktir.
Toplum olarak yıllardır ve günümüzde de yaşadığımız bütün sorunlar bu tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu ve manipülasyoncu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Artık bu durumla yüzleşmemiz gerekiyor! Yüzleşme olmadan hakikate ulaşılmaz…”
PİRHA-Yazar Mehmet Kabadayı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘helalleşme’ çıkışına ilişkin PİRHA’ya gönderdiği açıklamada, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında Alevi toplumunun mağduriyetlerine dair tek cümle olmadığını söyledi. Kabadayı, “Helalleşme ile yüzleşmeyi karıştırmamak gerekir. Önce yüzleşmek gerekiyor” dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 16 Kasım günü Meclis grup toplantısında yaptığı ‘helalleşme’ konuşması gündemdeki yerini koruyor. ‘Helalleşme’ çıkışının ardından tartışmalar da sürüyor.
Yazar Mehmet Kabadayı da, Kılıçdaroğlu’nun sözlerine ilişkin PİRHA‘ya gönderdiği açıklamada “Helalleşmeden önce yüzleşmek gerekiyor. Yoksa helalleşmek kendi başına bir şey ifade etmez ve yüzleşme olmadan tek başına helalleşmenin bir anlamı da olmaz. Kılıçdaroğlu, CHP’nin kurumsal kimliğini temsilen, CHP döneminde yaşanılan soykırım, sürgün, katliam ve mağduriyetlerden başlayarak yüzleşmeyi başlatabilir” ifadelerini kullandı.
“HELALLEŞME İLE YÜZLEŞMEYİ KARIŞTIRMAMAK GEREK”
“Biliyorsunuz; Helalleşme bir dini kavramdır. Helalleşmeyle, yüzleşmeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor” diyen Kabadayı, Alevilikteki ‘rızalaşma’ kavramına değinirken; “Biz Aleviler, rızalaşma (rıza hukuku içinde razı olma) deriz! Bu çağrı kimi taraftan tepkiyle, kimi taraftan ise ilgiyle karşılandı, tartışılmaya değer bulundu” diye konuştu.
“ALEVİ TOPLUMUNUN MAĞDURİYETLERİNE DAİR TEK CÜMLE YOK”
Kabadayı, Kılıçdaroğlu’nun ‘helalleşme’ çağrısında yer almayan katliamlar olduğunu hatırlatara, şunları söyledi:
“Farkındaysanız, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bu helalleşme çağrısında Zilan katliamı (1930) yok, Dersim soykırımı (1937-1938) yok, Çorum katliamı (1980) yok, Gazi Katliamı (1995) yok. Asimilasyonun ilk vurduğu şey kadınlar ve çocuklardır. Hangi etnik kimlikte ve hangi inançta olur ise olsun çocuklara yönelik ayrımcılık insan hakları ihlalidir. Bir insanın dilini ve inancını yasaklamak, üzerinde baskı uygulamak ve de asimile etmek bir insanlık suçudur.
Alevi çocukları yıllardır (40 yıl) uygulanan zorunlu din dersleriyle baskılanıp, asimile ediliyor. Bu dersle geleceğimizi elimizden alıyorlar. Yapılan “helalleşme” çağrısında bu konuya dair tek cümle yok. Dahası Alevi toplumunun mağduriyetine dair cümle, tek kelime yok. Bütün bunlar, neden yok, niçin yok bunu birçoğumuz biliyoruz. Bu da bir başka tartışma konusudur.”
“HELALLEŞMEDEN ÖNCE YÜZLEŞMEK GEREKİYOR”
Kabadayı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Naçizane bana göre, her şeyden önce son yüz yılda bu ülkede katliama, asimilasyona, sürgüne maruz kalanların ve mağdur edilen toplum kesimlerinin mağduriyetlerini ortadan kaldırmak gerekir. Mağduriyetlerin ortadan kaldırılması içinde yüzleşmenin gerçekleşmesi gerekir. Yani helalleşmeden önce yüzleşmek gerekiyor. Yoksa helalleşmek kendi başına bir şey ifade etmez ve yüzleşme olmadan tek başına helalleşmenin bir anlamı da olmaz. Sormak gerekiyor, “neyse bir hata oldu, haydi helalleşelim ve unutalım demek ne kadar doğrudur ve de insanlığa karşı işlenmiş suçlar da helalleşme olur mu?
“Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 16 Kasım Salı günü yaptığı “helalleşme” çağrısına, CHP Genel Başkanı olarak yani CHP’nin kurumsal kimliğini temsilen, CHP döneminde yaşanılan soykırım, sürgün, katliam ve mağduriyetlerden başlayarak yüzleşmeyi başlatabilir. CHP döneminde yaşanmış olan soykırım, sürgün, katliam ve mağduriyetler için özür de dileyebilir. Buna engel hiçbir durum da yoktur.”
NE OLMUŞTU?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 16 Kasım Salı günü Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Sivas, Kahramanmaraş mağdurlarıyla helalleşeceğiz. Diyarbakır hapishanesi mahkûmlarıyla helalleşeceğiz. Mahalleleri gasp edilip sürülen romanlarla helalleşeceğiz. Varlık vergileri altında inim inim inleyen azınlıklar, 6-7 Eylül olaylarının mağdurlarıyla helalleşeceğiz. Mahkemelerle süründürülen askerlerimiz ve aileleri ile helalleşeceğiz. Başı kapalı kızlarımızla, Roboski’yle, Ali İsmail Korkmaz’ın ailesiyle, Soma ile helalleşeceğiz. Oğuz Arda Sel’in annesiyle, Ahmet Kaya’yla helalleşeceğiz dedi ve 28 Şubatçıların açtığı yaraları kapatıp helalleşeceğiz. İkna odalarına sokulan başı kapalı kızlarımızla helalleşeceğiz” ifadelerini kullanmıştı.
PİRHA-Yazar Mehmet Kabadayı, AKP iktidarının cemevleri ile ilgili çalışmalarına dair PİRHA’ya gönderdiği yazıda Alevi Federasyon yöneticilerine bir takım sorular yöneltti. Kabadayı, “Bireysel çıkar hesapları içinde kaybolmuş, koltuk derdine düşmüş, Aleviliği içerden kemiren, tüketen ve Alevi toplumunu rıza hukukundan uzaklaştıran, topluma karşı ikili davranan, devlet yetkilileriyle gizli görüşmeler yapıp Alevi öğretisini, felsefesini dört duvar içine hapsetmeye kalkanlar şunu iyi bilsinler ki; hiçbir şey gizli kalmaz ve Alevi hakikati de dört duvar arasına sığmaz” dedi.
Yazar Mehmet Kabadayı, iktidara yakınlığıyla bilinen Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Abdulkadir Selvi’nin ‘Cemevleriyle ilgili düzenleme geliyor’ başlığıyla kaleme aldığı ve hükümetin Aleviler ile ilgili olarak üç madde üzerinde çalışma yaptığını belirten yazısına ilişkin PİRHA’ya bir açıklama yaptı.
Kabadayı, “58 İl ve 1585 Cemevi” başlığıyla kaleme aldığı yazıda, “Geçtiğimiz günlerde (29 Ekim 2021) iktidara yakınlığıyla bilinen Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Abdulkadir SELVİ, Cemevleriyle ilgili düzenleme geliyor başlığıyla iktidarın üç madde üzerinde bir çalışma yaptığını açıklaya bir yazı yazdı. Bu üç madde şöyle:1-“Cemevlerinin ibadethane sayılması talepleri söz konusu. 2-Dedelere maaş bağlanması. 3- Cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin devlet tarafından karşılanması. SELVİ, kabinedeki eğilimin Cemevlerinin ‘Kültür Merkezi’ statüsüne kavuşturulması yönünde olduğunu ve Cumhurbaşkanı Sayın R. Tayyip ERDOĞAN’ın “bugünkü kabine gündemimizde talimatımızla ülkemizin 58 İlindeki 1585 Cemevi ziyaret edilerek hazırlanan kapsamlı bir çalışmayı da görüştük” dediğini de bu yazı içinde aktardı. Ayrıca bu yazıda İçişleri Bakanı Süleyman SOYLU’nun Tunceli’deki Cemevini ziyaret ettiğini, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri ERSOY ile AK Parti Genel Başkan Vekili Numan KURTULMUŞ ve İçişleri Bakanı Süleyman SOYLU’nun danışmanı Ali Arif ÖZZEYBEK’in de kimi Cemevlerini ziyaret ettiğini de yazdı” hatırlatmasında bulundu.
“AKP İLE GÖRÜŞEN YÖNETİCİ VE DEDELER KİM?”
Kabadayı, yazısına şöyle devam etti:
“Abdulkadir SELVİ’nin bu yazısıyla birlikte, duyumlara dayalı olarak kısmen bilinen bu “58 İldeki 1585 Cemevi” ile yapılan görüşmeler de açığa çıkmış oldu. Kısmen bilinen ama SELVİ’nin yazısıyla açığa çıkan bu görüşmelere gelen tepkileri ve bu konuya dair yapılan açıklamaları kaç gündür dikkatli bir şekilde takip ediyorum! Alevi toplumunun hafızasında yaratılan karışıklığı gidermek adına ve her şeyden önce Alevi toplumunun bir ferdi ve Yol’un ikrarlı talibi ve rıza hukukuna bağlı bir CAN olarak naçizane, sizin (PİRHA) aracılığınızla buradan Alevi Federasyonları Yöneticilerine şu soruları soruyorum:
“*Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın “Talimatımızla ülkemizin “58 İlindeki 1585 cemevi” ziyaret edildi ve kapsamlı bir çalışma yapıldı” dediği cemevleri hangileridir?
Bu kapsamlı çalışma hangi cemevi, dernek başkanı ve dedelerle yapılmıştır?
Sizler, federasyon yöneticisi olarak 1585 cemevi yöneticisiyle yapılan bu görüşmelerden haberdar değil miydiniz? Yapılan bu görüşmelerden haberdar iseniz, bu görüşmeleri şeffaf bir şekilde Alevi kamuoyuna neden önceden açıklamadınız?
Bu 58 ildeki, 1585 cemevi hangi federasyon bileşenidir?
Bir de AKP iktidarı yetkilileriyle görüşen 1585 cemevinin yöneticileri ve dedeleri, AKP iktidarının yetkilileriyle yaptıkları görüşmeleri, Yol’umuzun ilkeleri gereği açık ve şeffaf bir şekilde Alevi toplumuna açıklamalarını istiyoruz. En azından bütün bunları bilmeye hakkımız vardır diye düşünüyorum.”
“ALEVİLERİN TEK SORUNUNU, CEMEVLERİNİN STATÜSÜ OLARAK GÖRÜYOLAR”
Kabadayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) cemevleri ile ilgili kararlarını hatırlatırken; şöyle devam etti:
“Bu kararda cemevlerinin elektrik, su masrafları da diğer ibadethaneler gibi devlet tarafından karşılanır, diyor. AKP iktidarı AİHM’in bu kararını ve bu karara benzer birçok kararı uygulamamak için yıllarca ayak diredi ve yok saydı. Anadolu’da; “söyleyene ve söylenene değil, söylete bakın” diye bir söz vardır. Peki, ne oldu da AİHM’in verdiği kararlara yıllardır ayak direyen AKP iktidarı, cemevini “kültür merkezi” olarak tanıyacağız, dedelere maaş vereceğiz ve cemevlerinin elektrik ve de su giderleri devlet tarafından karşılanacak diye açıklamalar yaptı.
Birileri bu ülkede Alevi toplumunun tek sorunu varmış o da cemevlerinin yasal statüsüymüş gibi davranıp, Alevi toplumu manipüle etti. Oysaki Alevi toplumunun onlarca sorunu var. Başta eşit yurttaşlık sorunu olmak üzere bu sorunların başında zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri var. Alevi çocukları, yıllardır bu dersle baskı altına alınıp, asimile edilerek dönüştürülüyor. Ne yazık ki; son yıllarda kimi Alevi kurumları, zorunlu din derslerinin kaldırılması da dâhil Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi üzerine yoğunlaşmaları gerekirken, bu talepleri küçük açıklamalarla geçiştirdiler. Açık söylemek gerekirse, yıllardır sürdürülen eşit yurttaşlık, mücadelesi yok sayıldı. Devamında kimi belediyelerle işbirliği yapılarak bu talepler, cemevinde çalışan 1-2 kişinin maaş ve de elektrik-su parasına indirgendi.”
“ALEVİ HAKİKATİ DÖRT DUVAR ARASINA SIĞMAZ”
Kabadayı, “Bireysel çıkar hesapları içinde kaybolmuş, koltuk derdine düşmüş, Aleviliği içerden kemiren, tüketen ve Alevi toplumunu rıza hukukundan uzaklaştıran, topluma karşı ikili davranan, devlet yetkilileriyle gizli görüşmeler yapıp Alevi öğretisini, felsefesini dört duvar içine hapsetmeye kalkanlar şunu iyi bilsinler ki; hiçbir şey gizli kalmaz ve Alevi hakikati de dört duvar arasına sığmaz. Ağacın kurdu özündedir, uzakta ve dışarda aramaya gerek yoktur. Bu gerçekleri görmeden ve söylemeden yanlışları düzeltme şansımız yoktur. Evet, şartlar ne olur ise olsun gerçekleri yazmaya ve söylemeye devam edeceğiz” dedi.
PİRHA-Yazar Mehmet Kabadayı, Alevi kurumlarında ve inanç merkezlerinde yapılan toplu oruç açma programlarını eleştirerek, egemen din anlayışına özenildiğinin altını çizdi. Mehmet Kabadayı, yazısında “Alevi toplumu birilerine benzemek zorunda mı?” diye de sordu. Kabadayı, Alevi kurumlarının belediyelerin dağıttığı yiyecekleri almasını da eleştirdi.
Yazar Mehmet Kabadayı, Muharrem ayı sebebiyle Alevi kurum ve inanç merkezlerinde organize edilen programları eleştirdi. Kabadayı, “Asimilasyona en büyük hizmeti içimizdeki bizler veriyor” diyerek siyasi otoritelerin cemevleri üzerindeki baskısına işaret etti.
“ZİRA HEM ÖYLE HEM BÖYLE OLUNMAZ”
“Bizim öğretimiz (inancımız), kültürümüz bu mu?” başlığı ile konuyu irdeleyen Mehmet Kabadayı, şu görüşleri paylaştı:
“Naçizane, Hakikat Yol’unun (Aleviliğin) kadimden beri var olduğunu savunanlardanım, kendi içindeki kavram ve kurallara baktığımda Aleviliğin tek Tanrılı Semavi dinler ile bir bağının olmadığını da düşünüyorum. Evet, Yol Pirleri, ‘Yol bir Sürek Binbir’ demişler. Tek Tanrılı Semavi dinleri yol sürekleri içinde de görmüyorum. Tek Tanrılı Semavi dinlerin kendilerine göre kavram, kural ve kendine özgü bir dilleri ve kültürleri vardır. Aleviliğin de tıpkı bu tek Tanrılı dinler gibi kendine özü kendi kural ve kavramları ve de kendine ait bir dili, bir kültürü (ocak = ana = ikrar = rızalık = mürşid = pir = rayber = talip = can= cem = çerağ (delil) = semah = hizmet = düşkünlük) var. Günümüzde Aleviler, kadimden gelen kendi öğretilerine göre mi, yoksa tek Tanrıcı Müslümanlığa (Sünniliğe ve Şiiliğe) göre mi yaşamak istediklerini kararlaştırıp netleştirmelidirler. Zira hem öyle hem böyle olunmaz.
Malumunuz, Muharrem ayında son birkaç yıldır yaşanan ve tekrarlanan bir konuya dikkat çekmek istiyorum! 1990’lı yıllarda Ramazan ayında, Ramazan orucunda yaşanılanlar günümüzde Muharrem ayında, Muharrem orucunda bire bir olmasa da, benzeri bir şekilde yaşanıyor. Nasıl mı? Kimi cemevleri belediyelerin, kaymakamlıkların, siyasilerin muharrem orucu boyunca verdikleri ve lütuf gibi sundukları kuru gıda, yiyecek, içecek ve maddi yardımları alıyorlar. Bu yardımlarla toplu halde oruç açıyorlar. Alevi öğretisinde rızasız lokma yenilmez! Yol’umuzun bu desturu gereği, Bu cemevleri yapılan bu yardımları geri çevirmeleri gerekmiyor mu? Neden mi? Çünkü yapılan bu tür yardımlarda rızalık yoktur.
Birde 1990’lı yıllarda Ramazan ayında, Ramazan orucunda bu tür şeyler yaşanırken, laiklik elden gidiyor, camilere siyaset sokuluyor diyerek bu tür şeylere (gösterişlere) en çok sizler karşı çıkıyordunuz…”
“İKTİDAR VE MUHALEFET, ALEVİ HAKİKATİNDEN ELLERİNİ ÇEKSİN”
Yazar Mehmet Kabadayı, Alevilerin tarih boyunca rızasız lokma yemediklerine işaret ederek belediyelerden yapılan gıda yardımlarını da eleştirdi. “Oruç tutan canlarımıza rızasız lokma yediriyorsunuz ” diyen Kabadayı, yazısını şu cümlelerle sürdürdü:
“Devletin anayasal eşit yurttaşlık ilkesini uygulamamasından dolayı, Alevilerin en öncelikli sorunu eşit yurttaşlık meselesidir. Eşit yurttaşlık talebi belediyelerden aranmaz. Eşit yurttaşlık talebini arayacağımız yer TBMM’dir!
Bu tür şeyleri yapan cemevi, dernek ve de dergâh başkan ve yöneticilerinin erkle beraber olma, iktidarlaşma hırs ve egolarını tarihten günümüze rıza şehri ilkesini içselleştirmiş Aleviler üzerinde inşa etmeye haklarının olmadığını düşünüyorum. İktidar ve muhalefet ve de kimi belediyeler Alevi hakikatinden ellerini çeksinler. Belediyelerin dağıttığı yardımlar, lokma değildir. Hakikat Yol’unda (Alevilik) lokmanın bir mana ve anlamı var. Bu hakikati nasıl yok sayarsınız?
Kimi cemevlerinde, dergâhlarda ve derneklerde yapılan bu yardımlarla oruç açıyoruz adı altında, akşamları ‘4 çeşit yemek ve artı ayran’ ile toplu halde oruçlar açılıyor! Bu nasıl matem? Hakikat Yol’undaki oruç bu muydu? Hakikat Yol’unda toplu oruç açma var mıydı? Alevi canlarımız Muharrem orucunu tutuyorlarsa, akşam kendi evlerinde helal lokmalarıyla orucunu açamazlar mı? Kime ya da kimlere benzemeye ve özenmeye çalışıyoruz? Alevi toplumu birilerine benzemek zorunda mı? Naçizane bizim Yol’umuzda, öğretimizde ve kültürümüzde bunlar yoktu diye biliyorum. Yol, sorgula, düşün, eline, beline ve diline sahip ol diyor. İnsanı kâmil olma yolunda gayret ve çaba göster diyor. Erkten, menfaatten, çıkardan ve rızasız lokmadan uzak dur diyor.”
“AĞACIN KURDU ÖZÜNDE OLUR!”
“Cemevi, dernek ve dergâhların bu konuda daha duyarlı ve daha dikkatli olmaları gerekmiyor mu? Hakikat Yol’ulunu (Aleviliği) başka dinlerin (Semavi Dinlerin) içinde görmek zorunda mıyız? Özellikle bu aylarda Şii asimilasyonuna hizmet edildiğinin farkına ne zaman varılacak? Özel günlerde (yas) bir arada oluyoruz deniliyor. Günümüz koşullarında bir araya gelme yani birlikte olma durumu bir zorunluluk ise bu durumda, her can kendi imkânları dâhilinde yiyecek (lokmalarını) alır, cemevlerine getirir, getirilen bu lokmalarla cemevlerinde yemek hazırlanır. Hazırlanan bu yemek ve de evden getirilen lokmalarla oruç açılır. Oruç açıldıktan sonra Cem yapılır, tüm canlar birbirinden razı olur. Canlar birbirinden razı olarak cemevinden ayrılır.
Egemen din anlayışına özenerek, asimilasyona en büyük hizmeti içimizdeki bizler veriyor. Belki farkındayız ya da farkında değiliz, ağacı çürüten kendi özündeki kurdudur. Aleviler üzerindeki 100 yıllık asimilasyona ve Zorunlu Din Dersleri de dâhil günümüzdeki kuşatmaya dur demez isek yarınlarımız bugünkünden daha derin bir çıkmaza girecektir. Çok geç olmadan Hakikat Yol’unun (Aleviliğin) özüne dönülmelidir. Sevgiyle. Aşk ile.”
PİRHA- Alevilerin sorunlarının çözülüp, taleplerinin karşılanması yerine, Alevi kurumlarının İçişleri Bakanı danışmanı düzeyinde gezilmesine Yazar Mehmet Kabadayı’dan tepki geldi. Kabadayı, Bakanlık danışmanının Alevi kurumlarını gezmesinin asimilasyona dönük olduğunu belirterek, “Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri Meclis’te konuşulup anayasal güvenceye alınmalı” çağrısında bulundu.
AKP hükümetinin danışmanlık düzeyinde Alevi kurumlarını ziyaret etmesini değerlendiren Yazar Mehmet Kabadayı, “Naçizane kanaatime göre bu ziyaretlerin gayesi Alevileri nasıl ayrıştırırız, nasıl asimile ederiz ve nasıl dönüştürürüz den başka bir şey değildir. Bu ziyaretler, 100 yıldır asimile edemediğimiz ve dönüştüremediğimiz Alevileri dönüştürmeye ve asimile etmeye yönelik raporlaştırma çalışmaları gibi ve de Alevileri hangi vaatlerle kontrol altına alırız çalışması gibi gözüküyor” dedi.
Yazar Kabadayı, cemevlerine ziyaretlerin bir toplumsal mühendislik olduğunu kaydederek, “Bizler şunu hiçbir zaman unutmayalım: devlet her dönem raporlar hazırlatır ve kendi arşivini oluşturur” şeklinde ifade etti.
“Hakikat Yol’u (Alevilik); 15-16.yy’da Safevi Şia’sıyla, devam eden yüz yıllarda Osmanlı asimilasyon dayatmalarıyla kırılmak istendi. 1900’lü yılların başında Baha Sait’le başlayan Alevileri dönüştürmeye ve asimile etmeye yönelik raporlaştırma çalışmaları Cumhuriyet döneminde devlet politikaları haline getirildi. 1924 yılından başlayarak “Türk-İslam Sentezci” politikalarla yani tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu (Diyanetçi) devlet zihniyetiyle Alevilik kırılmak, Aleviler ise asimile edilmek istendi. Günümüzde Alevi toplumsal ve sosyolojik yapısı dikkatli incelenip, gözlemlendiğinde devletin bu kırım ve asimilasyon politikalarında büyük oranda başarılı da olunduğu açıkça görülecektir…
1924 yılından başlayan tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu politikalar günümüzde de her alanda hız kesmeden devam etmektedir. Nasıl mı? 03 Mart 1924 tarihinde 429 Sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir kurum olarak kurulan DİB eliyle kurulduğu günden itibaren Alevi sürekleri üzerinde tahakküm kurulmaya devam ediliyor. 03 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe konulan 442 sayılı Köy Kanun (madde 02) gerekçe gösterilerek Alevi köylerine cami yapıldı, günümüzde de cami yaptırılıyor. 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip, 13 Aralık 1925 tarihinde yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin Seddine dair 677 Sayılı Kanunla Alevi-Bektaşi Dergâhları kapatıldı. Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları yasaklandı… Bu kanunla getirilen yasaklar günümüzde de halen devam ediyor! Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır denilerek, Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında 1982 darbe Anayasası’yla zorunlu ders haline getirildi. Zorunlu hale getirilen bu dersle Alevi çocukları üzerinde bir baskı oluşturuluyor. Bu ders Alevi çocukları için zulüm ve asimilasyon aracından başka bir şey değildir.
DANIŞMANLIK DÜZEYİNDEKİ ZİYARETLER
Son günlerde bakanlık danışmaları ile kimi Alevi kurumları ziyaret ediliyor. Naçizane kanaatime göre bu ziyaretlerin gayesi Alevileri nasıl ayrıştırırız, nasıl asimile ederiz ve nasıl dönüştürürüzden başka bir şey değildir. Bu ziyaretler, 100 yıldır asimile edemediğimiz ve dönüştüremediğimiz Alevileri dönüştürmeye ve asimile etmeye yönelik raporlaştırma çalışmaları gibi ve de Alevileri hangi vaatlerle kontrol altına alırız çalışması gibi gözüküyor. Bütün bunlar bir haliyle bile bir toplumsal mühendislik projesidir. 100 yıldır yapılan toplumsal mühendislik projeleri sonucunda toplumsal yapının sosyolojik olarak getirildiği yer apaçık bir şekilde ortadadır. Bizler şunu hiçbir zaman unutmayalım: Devlet her dönem raporlar hazırlatır ve kendi arşivini oluşturur.
Alevi kurumsallığı, kimi Alevi kurum temsilcileri (Başkan, Yönetici, Pir-Dede) Bakanlık Danışmanı düzeyindeki bu ziyaretlere nasıl bakıyorlar? Yazılı, görsel ve sosyal medyadan okuyup, izleyip, gördüklerimden ve de duyduklarımdan, gözlemlediğim kadarıyla, Alevi kurumsallığı içinde 3 ana görüş olduğu kanaatine vardım: 1- “Hoş gelgeldiniz sefa geldiniz, biz sizi bu noktada tanımıyoruz, 100 yıllık devletin bize borcu var! Bizim haklarımız bellidir. Uluslararası hukukta kazandığımız haklarımız bellidir. Devlet Alevi hakikatiyle buluşmalıdır. Alevilerin haklarını iade etmelidir” diyenler var. 2- “Hoş geldiniz, baş göz üstüne geldiniz. Neye geldiniz, bir şeye ihtiyacımız yok” diyenler var. 3- “Hoş geldiniz devletlüm deyip el üstünde taşıyan, sosyal medyada paylaşan” Alevi kurum temsilcileri var. Bu 3 ana görüş, zaman zaman ayrı ayrı düşünüyor gözükse de, zaman zaman bir araya gelebiliyorlar. Bizler bütün bu olup bitenleri onaylasak ya da onaylamazsak da bunların her birinin birer Alevi kurum temsilci olduğu gereğini ortadan kaldırmıyor. Bu Alevi kurum temsilcilerinin o temsilcilik haklarını nasıl elde ettikleri de ayrı bir tartışma konusudur!
BÜTÜN BU OLANLARIN SEBEBİ KİM YA DA KİMLERDİR?
Kimi Alevi kurumları içinde son 30-40 yıl boyunca yoğun bir şekilde başka bir inanca benzeşmeye dönük ve bu kapsamda Cami-Cemevi projesi de dâhil olmak üzere Alevileri dönüştürmeye yönelik çalışmalar yapıldı. “Türk-İslam” Aleviliği algısı gibi bir algı oluşturuldu. Her Perşembe yapılan Cemler (Oysaki Hakikat Yol’unda her Perşembe Cem yok!) ve Hakk’a uğurlama ve de sırlama erkânları oluşturulan bu algı çerçevesinde yapıldı. Yetmedi, oluşturulan bu algı çerçevesinde, Bayram cemi adı altında uydurma bir şekilde bayram cemleri yapıldı. Yaratılan bu “Türk-İslam” Aleviliği algısı günümüzde (son 5-6 yıldır) asimilasyona karşı direnen, dönüştürülmeyi kabul etmeyenler yani kendi hakikatine sahip çıkan Alevi canlar tarafından sorgulanmaya başlandı. Artık “Türk-İslam” Aleviliği algısı bu kesim tarafından kabul görmüyor ve de karşılık bulmuyor.
“ALEVİLİĞİ TANIMAMAKTIR”
Aleviler bu ülke toplumun 4’te birini oluştururken, temsiliyetleri Bakan Danışmanı düzeyine indirgenmesi açık bir deyimle Aleviliği tanımamaktır. 100 yıllık bu tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu zihniyete göre Aleviler bu ülkede ötekisinin de ötekisidir! Mevcut yönetim biçimi (sistemi) içinde Bakan Danışmanlığı idari hukukta çokta böyle hukuk zemininde oturmuş, kriterleri (ölçütleri) belirlenmiş bir temsiliyet değildir! Mevcut bakan görevden alındığında ya da görevi kendi isteğiyle bıraktığında yerine getirilen (atanan) Bakan, bu yönetim biçimiyle, mevcut Bakan’ın danışmanıyla çalışmayıp, kendisine her hangi bir kişiyi danışman yapabilir. Bu durum apaçık bir şekilde bilinmektedir.
Bakan Danışmanı düzeyinde yapılan ziyaretlerden anlaşılıyor ki; sizi tanımıyorum diyenlere yönelik sosyolojik bir analiz yapıldıktan sonra, biz sizin içinizde bizim aklımıza ikrar verebilecek kesimi belirleyelim. Belirlediğimiz bu kesimi küçük mikroekonomilerle besleyelim. Belediyelerimiz aracılığıyla da cemevleri yapalım! Mevcut cemevlerinin elektrik, su parasını ve 1-2 cemevi çalışanının da maaşını biz ödeyelim, uluslararası sözleşmelerden kazanılan haklarınızdan vazgeçin derdindeler. En önemlisi de bizi tanımayan kesime karşı da direk bir karşıtlık oluşturmadan, bunları nasıl etkisiz hale getirebiliriz. Bunlara karşı nasıl bir proje oluşturabiliriz ve nasıl asimile ederiz derdindedir.
“YOL’UMUZDA, ÖĞRETİMİZDE ARSIZA, HIRSIZA YER YOKTUR”
Nursuza peyda olan, ona düş olanlar bizden değildir. Bunu açık ve net bir şekilde söylüyoruz! Ama şunu da söylüyoruz. Bizler bu ülkenin yurttaşıyız, bu ülkede, bu coğrafya da yaşıyoruz, bizler devletle diplomasi yürütebiliriz. Devlet’te bizimle diplomasi yürütebilir. Ama bunun yol ve yönetimi vardır. Bunun yöntemi, Bakanlık Danışmanı düzeyinde yürütülecek bir diplomasi değildir. Bu yöntemle başladığınız an zaten baştan ben sizi tanımıyorum demektir. Bu zihniyetten kaynaklı olarak ülkede eşit yurttaşlık sorunu vardır… Biz Aleviler Semavi dinlerden ayrı farklı bir inanca sahibiz, bundan dolayıdır ki; biz Alevilerin devletten ne istediği de açık bir şekilde bellidir!
Bu ülkenin yurttaşı olmamızdan, bu ülkede yaşamamızdan ve bu ülkenin nüfusunu taşımamızdan kaynaklı olarak devlet en üst düzeyde bizimle temsiliyet kurup, diplomasi yürütmelidir. Devlet, bütün ocak pirleri ve Yol’a ikrar vermiş Alevi hakikatini inkâr etmeyen yazarlar- çizerlerle ve bizim irade gösterdiğimiz seçilmişlerimizle beraber bir araya gelip aleni bir şekilde en üst düzeyde görüşmeler yapabilir. Meseleleri bilinmiyormuş gibi, sanki bu ülke de bu konuya dair “çalıştaylar” yapılmamış gibi davranmak, toplumun aklıyla alay etmek demektir. Acaba, Uluslararası sözleşmelerden kazanılan haklarımızın tekrar gündeme gelmesi mi devleti bu düzeyde görüşmelere zorluyor?
“DEVLET, ACİLEN BİR ŞEY YAPMAK MI İSTİYOR?”
Devletin acilen yapması gerekenler bellidir! Devlet ilk önce Tekke, Zaviye ve Türbelerin Seddine dair 677 Sayılı Kanunla kapatılan Alevi-Bektaşi Dergâhlarını Alevilere iade eder. Ve yine bu kanunla yasakladığı Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları üzerindeki yasağı kaldırır. 429 Sayılı Kanunla kurulan DİB’in Alevi sürekleri üzerinde kurduğu tahakküme ve Alevilik hakkında verdiği fetvalara son verir. 442 sayılı Köy Kanun’da değişiklik yapar. Alevi köylerine cami yapmaktan vazgeçer. 1982 darbe Anayasası’yla Din ve Ahlâk Eğitimi adı altında zorunlu ders haline getirilen bu dersi derhal zorunlu olmaktan çıkartır.
Din ve Ahlâk Eğitimi adı altında zorunlu kılınan bu ders, Alevi çocukları için zulüm ve asimilasyon aracından başka bir şey değildir. Bir başka yönüyle bu dersi görmek isteyenler olabilir, bu gayet normal bir şeydir. O halde bu ders seçmeli olabilir. Bu ciddi bir müfredat sorunudur. Alevilerin çocukları bu konuda Anayasal güvence altına alınır. O zaman Alevilerin çocukları bu dersleri görmezler. Üniversite sorunlarında Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden sorular çıkmaz. Diğer ölçme ve değerlendirmelerde ve kamuya alımlarda da yazılı ve sözlü mülakatlarda Din kültürü ahlak bilgisi dersinden sorularla karşılaşmazlar.
Alevilerin neyi istediği, neyi talep ettiği açık kaynaklarda mevcuttur. Her şeyden önce Aleviler, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinden ve eşitlikçi, özgürlükçü, çoğulcu, demokrasiden ve barıştan yana olan bir devletten yanalar. Alevilerin talepleri bu çerçeveden bakılır ise daha anlaşılır olacaktır. Bütün bunları görmeyip, Alevilerin eşit yurttaşlık sorununu belediyelere havale edip, bir de sorunu cemevlerinin elektrik ve su parasına ve de cemevinde çalıştırılan bir iki kişinin maaşını ödemeye indirgemek Aleviliğe ve Alevilere yapılan en büyük haksızlık ve saygısızlıktır. Çünkü Alevilerin toplumsal sorunları bunları kat be kat aşan sorunlardır. Devlet kendi anayasasında kendisine laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletiyim diyor ise, öyle çalıştaylara ve bakan danışmanı düzeyinde yapılan ziyaretlere hiç gerek yok! Meselenin adresi ve konuşulacağı yer bellidir. Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri mecliste (TBMM) konuşulup anayasal güvenceye alınmalıdır. Sevgiyle. Aşk ile.”
PİRHA- Yazar Mehmet Kabadayı, Firik Dedenin, yaşamı boyunca derin acılar, sürgünler ve zulümler gördüğünü, Dersim 1937-1938 soykırımını yaşadığını ama hiçbir zaman zulümler karşısında yılmadığını ve ‘hakikat yol’udan hiçbir zaman ayrılmadığını yazdı. Kabadayı, “Halk bilgeleri ve ser verip sır vermeyen yiğitler hiçbir zaman ölmezler” dedi.
Dersim Ovacık’lı Fırik Dede, 106 yaşında, 11 yıl önce kendi yıkık evinde Hakk’a yürüdü.
Yazar Mehmet Kabadayı da, Firik Dede’ye ilişkin bir yazı kaleme aldı.
Kabadayı, yazısında şunlara yer verdi:
“Dersim Ovacık’ta yaşayan, sözlü geleneğin son temsilcilerinden, Derviş Cemal Ocağı evlatlarından büyük Halk Bilgesi (İnsanı Kâmil) Firik Dede, 10 Temmuz 2007 yılında, 106 yaşında Hakk’a yürüdü.
Gerçek bir halk bilgesi (insanı kâmil) olan Firik DEDE, 1909 yılında yaşama gözlerini açar. Firik Dede, yaşamı boyunca derin acılar, sürgünler ve zulümler görür. Dersim 1937-1938 soykırımını yaşar. Kısacası 100 yıla sığan uzun ömründe yaşamadığı zulüm kalmaz. Ama Firik Dede, hiçbir zaman zulümler karşısında yılmaz ve Hakikat Yol’udan hiçbir zaman ayrılmaz!
OĞLUNA YAPILAN ZULÜMDEN SONRA HİÇ KONUŞMADI
10 Ekim 1981 günü devlet güçleri tarafından evinden alınıp götürüldükten sonra yoldaşlarını ele vermediği için oğlu Behzat FİRİK’in işkence ile yakılarak kulaksız yüzbaşı denilen vicdansız, cani ve faşist bir subay tarafından işkence edilerek ve yakılarak katledilmesiyle acıların en büyüğünü yaşayan, gerçek bir halk bilgesi (insanı kâmil) olan Firik DEDE, oğlu Behzat’a yapılan bu zulümden sonra yaşamış olduğu acıları dile getirir ve bir daha hiç konuşmaz…
Firik DEDE, yaşamış olduğu acıları şöyle dile getirir: “Başımıza geleni sorma oğul, bir karanlık dönemdi. Harami sofralarında yer kapma yarışına girdiğimiz gün zaten kaybetmiştik her şeyi. Cellada kılavuz olma halimizi evliyalarımız da kabul etmemişti. Kabul etmediği içindir ki, bize gidin ne haliniz varsa görün demişlerdi…Bil ki oğul, bütün karanlıklar kötüdür, ömrüm boyunca şafağa secde etmem bu sebepledir. Çünkü seherin vakti ilk ışığın habercisidir ve bil ki ışıkta leke yoktur. Bilir misin oğul, toprak evlerimizin kapısı neden hep güneşe açılır? Sence bu bir tesadüf müdür?
Unutma ki; Dersim’in bütün ulu ağaçları gövdelerinde bize yer açmıştı, dağlarımız ise mazlumun sığınma eviydi. Onların kerametinden bir gün olsun şüpheye düşmedim. Ama gel gör ki her sabah kapımızın eşiğini ısıtan o yüce varlığa önce biz sırtımızı döndük, sonra da YOL ve ERKÂNI kaybettik. Unutma ki; harami sofralarındaki kan lokmasını biz hazmettik, ama onlar asla hazım etmedi. Kendi gerçeğine hep sadık kaldılar kısacası. Dersim’in tılsımını biz bozduk oğul ve bedelini de ağır ödedik, şimdi anlıyor musun neden küstüğümü?”
Büyük Bilge (insanı kâmil) Firik DEDE, tam 26 yıl yasını tuttuğu yiğit oğlu Behzat FİRİK’e 10 Temmuz 2007 tarihinde kavuşur. Halk bilgeleri ve ser verip sır vermeyen yiğitler hiçbir zaman ölmezler. (Koca Yunus Der ki; “ölür ise ten ölür, CAN ölesi değil!”) Sonsuza kadar yaşamaya devam ederler.
Hakk’a yürüyen insan-ı kâmillerimizin (bilgelerimizin) hatırası önünde özümüz sonsuza kadar dardadır. Büyük bilge (insanı kâmil) olan Firik DEDE’yi sevgi ve saygıyla anıyorum. Anısına sonsuz saygıyla! DEVRİN DAİM, MEKÂNIN GÖNÜLLER OLSUN DEDE’M.”
PİRHA- Yazar Mehmet Kabadayı’nın “Hakk ve Hakikat Aşkına Yolu Yürütenler” kitabının 2. cildi okuyucuyla buluştu. Kabadayı, kitabında “Yol Cümleden uludur, Gönül kalsın, Yol kalmasın” şiarını kendine ilke edinip, hakikate ulaşanlara, Yol’a yoldaş olanlara, Hakk ve hakikat aşkıyla Yol’u yürütüp, sürdürenlere ve ikrar verip, ikrarından dönmeyen canlara aşk olsun” diyor.
Yazar Mehmet Kabadayı’nın Can Yayınları’ndan çıkan “Hakk ve Hakikat Aşkına Yolu Yürütenler” kitabının 2. cildinde Alevi inancında önemli bir yer tutan birçok kavramın ne anlama geldiği, inanç içindeki önemi, okuyucuya açık bir şekilde sunuluyor.
Çeşitli ocaklardan pirlerle yapılan röportajlardan (soru ve cevaplı) ve yazarın yazılarından oluşan kitapta Alevilik, Alevilikte ocak nedir ve ocak ne mana ifade ediyor? İkrar, Hakk, cem, dar-didar, semah, pir, dede, mürşit, rehber, talip, müsahiplik (Yol kardeşliği), rıza şehri, çar (4) anasır (4 kapı) – 40 makam, müsahiplik, Hızır ve Hızır lokması, yetmiş iki âlem ve devri daim gibi kavramların Alevi inancındaki anlamlarına ışık tutuyor. Ayrıca Alevi kurumları, örgütlenmeleri ve günümüzde yaşadığı sorunlar, sorunların çözümüne dair öneriler ve asimilasyon kıskacından nasıl kurtulacağız’a cevaplar aranıyor.
MEHMET KABADAYI KİMDİR?
1964 yılının zemheri soğuğunda Çorum’un Alaca ilçesine bağlı Büyük (Nesimi) Keşlik Köyünde çiftçilik yapan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mehmet Kabadayı Küçük yaşta annesini kaybetti, bir çocuk için anne yokluğu zordur o da bütün bu zorlukları yaşadı. İlkokulu köyünde okudu. Öğretmeninin ve babasının teşvikiyle Ankara Hasanoğlan öğretmen okulu sınavlarına girdi, ancak kimi olumsuz faktörlerden ve dönemin koşullarından dolayı okuyamadı. Çok küçük yaşlarda inşaatlarda çalıştı, ilerleyen yıllarda yaşamını sürdürmek için inşaatlarda çalışmaya devam etti. Sömürü ve baskının türlü türlü biçimleriyle karşılaştı. Egemen düzenin katliam ve zulümlerini yakından gördü. Devrimci düşünceyle çok erken denebilecek yaşta tanıştı. Sol devrimci hareketlerin bilimsel sosyalizm eserlerini edinerek sosyalizme yöneldi ve toplumsal mücadele saflarında yerini aldı. Hakikat mücadelesi de bir toplumsal mücadeledir diyerek bu alanda da çalışmalar yapmaya başlayan Mehmet Kabadayı, Türkiye Sosyal Demokrat dergisinde yazarak başladı. Devamında Sultangazi Özgür Haber, Piryolu Haber, Alevizyon Haber, Alevinet Haber İnternet Sitelerinde, Bizim Yaşam gazetesinde, Semah Dergisi’nde, Kızılbaş Dergisi’nde ve Zülfikar Dergisi’nde yazılar yazdı. Halen Alevinet Haber’de yazmaya devam ediyor. İlk kitabı ‘Tarih Toplum ve İnsanda İz Sürmek’ 2014 yılında, İkinci kitabı ‘Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları’ 2015 yılında, Hakk ve Hakikat Aşkına Yolu Yürütenler Cilt: 1, birinci baskı 2017 yılında, ikinci baskı 2018 yılında yayınlandı.
Yeni kitabı için, Yol cümleden uludur, gönül kalsın Yol kalmasın! Sözümüz Hakk Yol’a (Alevilik) hizmet içindir. Eksiği hanemize, gerçeği Hakk Yol’da Nur’a yazıla. Nahak kör ola, Hakk Can’a derman, Hızır gerçeğe sır ola… cümleleriyle ifade etti.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri ve Gazi Cemevi Alevilerde yılı karşılama anlamına gelen Gaxan etkinliği düzenledi. Gaxan’a ilişkin tiyatro gösteriminin de olduğu etkinlikte lokmalar pay edildi.
İstanbul’da Demokratik Alevi Derneği ve Gazi Cemevi, Alevi inancında önemli yeri olan geleneksel Khal Gağan gecesi düzenledi. Demokratik Alevi Derneği ve Gazi Cemevi’nin ortak düzenlediği Khal Gağan gecesine Yazar Mehmet Kabadayı, Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Musa Kulu, HDP ve CHP ilçe yöneticileri, Hıdır Elmas, Gazi Mahallesi Muhtar Adayları ile çok sayıda Alevi yurttaş katıldı.
Mehmet Karabulut dedenin duası ile başlayan etkinliğin açılış konuşmalarını Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkan Yardımcısı İsmet Elmas ile Demokratik Alevi Dernekleri Eyüp Şube Eş Başkanı Nergiz Güzel yaptı.
Açılış konuşmasının ardından Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez Yöneticisi Bülent Felekoğlu ile Baba Mansur Ocağı pirlerinden Mehmet Karabulut’un katılımıyla panel düzenlendi. Panelde geçmişten günümüze Gaxan anlatıldı.
“HER TOPLUM GELENEKLERİYLE KENDİNİ VAR EDER”
İlk sözü alan Pir Mehmet Karabulut, sonsuzluk aleminden varlık alemine kadar her toplum örf ve adetleriyle kendini var ettiğini söyledi. “Bizler birçok katliam yaşadık ve bundan dolayı göçler yaşandı köklerimizden söküldük. Kentlerde bir yaşam mücadelesi içine girdik. Bunun derdine düşünce birçok değerimiz de yok oldu” diyen Karabulut, yok olan değerleri korumaya karşı düzenlenen bu etkinliklerin önemli olduğuna değindi.
“HER MEVSİM BİRBİRİNE İKRAR VEREREK GEÇER”
DAD Yöneticisi Bülent Felekoğlu da Gaxan’ı ve Alevilikteki önemini anlattı. Felekoğlu şu ifadeleri kullandı:
“İkrarımızın başladığı aydayız. Doğa ve zaman ikrarını vermiştir ve Dersim beyaza bürünür. Pürü pak olma zamanıdır. Haneler temizlenir, pir beklenir. Gaxan’dan sonra Hızır’a girilir. Doğayı, zamanı ve haneyi uyandırır. Kadim geleneği Noel de bu inançtan almıştır.
Müsahipleşmeye başlayacağımız zamandır. Her mevsim birbirine ikrar vererek geçer. Gaxan’dan Hızır’a bağlanırız. Cem civat oluruz. Ve doğaya cemre olması için gayret veririz.
Zerefet ise 10 bin yılların lokmasıdır. Ana kadının ilk lokmasıdır. Kan kurbandan önceki kurbandır.”
TİYATRO GÖSTERİMİ YAPILDI
Panelin ardından deyişler seslendirildi ve Varto Derneği Ümraniye Şubesi tiyatro ekibi tarafından Gaxan’a ilişkin tiyatro gösterimi yapıldı.
Etkinliğin ardından lokmalar pay edildi.