Etiket: mekan

  • Zeynel Kete: Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın güçlendirilmesine bağlıdır!

    Zeynel Kete: Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın güçlendirilmesine bağlıdır!

    PİRHA-Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, Alevi inancında mekanların kutsallığının toplumsallığıyla açıklanabileceğine dikkat çekerek, “Hafızanın taşıyıcı parçaları yok edildiğinde toplumsallıkta parçalanır. Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın yeniden güçlendirilmesine bağlıdır. Ziyaretgâhların korunması, ocak sisteminin canlandırılması, cemlerin toplumsal işlevlerinin güçlendirilmesi pir ve talibin ikrar tazelemesi ve komünal yaşam değerlerinin yeniden üretilmesi bu nedenle yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir görevdir” dedi.

    Alevi toplumu için mekân denilince dağ etekleri, dere boyları, sarp coğrafya parçası, orman içi yerler, kayalıklar, türbeler, dergahlar akla gelir. Mekanlar aynı zamanda Alevi toplumunun tarihsel ve inançsal hafızasını da yarına taşımanın yerleridir. Son 30 yıldır ise Alevilik cemevlerinde yaşatılmaya çalışılıyor. Devletin Alevi inancını ve mekanlarını tanımaması sorunun merkezinde yer alırken, Aleviliğin devlete bağlama girişimleri de mekanlar üzerinden sürdürülüyor.

    DAD Eş Genel Başkanı ve Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete ile, Alevi inancının ve toplumsallığının içinde ‘mekan’ı konuştuk.

    ALEVİ İNANCINDA GEÇMİŞ VE GELECEK ANDA İKRARLIDIR

    Alevilikte mekansal ortam ile insan ilişkisini nasıl okumak lazım?

    Türkiye’de Alevilik üzerine yürütülen tartışmalar çoğu zaman inanç özgürlüğü, cemevlerinin hukuki statüsü, zorunlu din dersleri veya kimlik siyaseti etrafında şekillenmektedir. Bunlar kuşkusuz önemli başlıklardır. Ama Alevilerin sorunu bu konu başlıklarını da içine alan ama daha kapsamlı bir analize ihtiyaç vardır. Ancak Alevi toplumunun son yüzyılda yaşadığı dönüşümü anlamak için daha derine inmek gerekir. Çünkü Aleviliğin yaşadığı kriz yalnızca bir inanç krizi değildir. Bu aynı zamanda bir mekân krizi, bir hafıza krizi ve bir toplumsallık krizidir.

    Bugün birçok Alevi kurumu genç kuşakların inançtan uzaklaştığını, ziyaret kültürünün zayıfladığını, ocak sisteminin etkisini kaybettiğini ve cemlerin toplumsal işlevlerinin daraldığını tartışmaktadır. Fakat çoğu zaman sonuçlar konuşulurken nedenler yeterince sorgulanmamaktadır. Bu yaşananların tamamı kapitalist modernite sisteminden bağımsız değerlendirilemez.

    Oysa temel soru şudur: Bir inanç sistemi, onu üreten zaman mekânlardan koparıldığında ne olur? Alevi inancında geçmiş ve gelecek anda ikrarlıdır. Günümüzde Aleviliğe ait inançsal hakikat, geçmiş neden anda birleşmiyor. Bir inanç, kültür yada hafıza anda birleşmezse geleceğe taşınır mı? Bir toplumsal hafıza, taşıyıcı coğrafyasından uzaklaştırıldığında nasıl dönüşür? Bir topluluk, kendi kutsal alanlarıyla bağını kaybettiğinde hangi örgütlenme biçimlerine yönelir? Mekandan uzaklaşma ile kültürün aktarımı arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu soruların yanıtları bizi doğrudan mekân, hafıza ve iktidar ilişkisine götürmektedir.

    “ALEVİ ZİYARETGAHLARI, OCAK MERKEZLERİ HAFIZANIN MADDİ TAŞIYICILARIDIR”

    Ziyaretgahlar Alevi toplumu için neden önemlidir? Alevi toplumunun kutsal mekanla kurduğu ilişki nedir?

    Fransız düşünür Henri Lefebvre, modern sosyal teorinin en önemli kavramlarından biri olan “mekânın üretimi” yaklaşımını geliştirmiştir. Lefebvre’ye göre mekân nötr değildir. Mekân toplumsal ilişkiler tarafından üretilir. Aynı zamanda toplumsal ilişkileri yeniden üretir. Yani insanlar mekânları yaratırken, mekânlar da insanları ve toplumsal ilişkileri şekillendirir. Mekanın üretimi ile toplumsal ilişkilerin üretimi arasında paralele bir ilişki vardır. Bu perspektiften bakıldığında Alevi ziyaretgâhları olan kutsal mekânlar, yalnızca dini alanlar değildir. Onlar tarih boyunca Alevi toplumsallığının üretildiği alanlardır. Komunalitenin yeniden üretildiği yerleşkelerdir. Bir ziyaretgâhın kutsallığı yalnızca orada bulunan türbeden kaynaklanmaz. Kutsallık toplumsallığı inşa ederse iktidar ilişkisinden uzaklaşır. Asıl kutsallık, yüzyıllar boyunca o mekânda biriken toplumsal ilişkilerden kaynaklanır. Cemler orada yapılmıştır, rızalık orada kurulmuştur, lokmalar orada paylaşılmıştır.

    Ana dili bu mekânlarda yeni kuşaklara aktarılmıştır. Geçmiş ve gelecek bu mekânlarda ikrarlaşmıştır. Bu mekânlarda yeni kuşak ile eski kuşak bir aradadır. Topluma ait bütün değerler bu mekânlarda yeni kuşaklara aktarılır. Dış baskılara karşı bu mekanlar öz savunma mekanlarıdır. Kültürel ve toplumsal direniş bu mekânlarda inşa edilir. Dersim katliamı öncesi Sey Rıza kendisine ikrar veren ocak evlatları ve aşiretlerle Halwori’de bir araya gelip, ikrar verdikleri bilinen bir örnektir. Toplumsal hafıza orada aktarılmıştır. Dolayısıyla ziyaretgâhlar, Alevi toplumunun kendisini yeniden ürettiği mekânsal merkezlerdir. Zaman ve mekan olmadan kültür üretilmez. Bu nedenle bir ziyaretgâhın kaybı , Kutsal mekanın yol edilmesi yalnızca fiziksel bir mekânın kaybı değildir. Kapitalist modernite sisteminin demokratik toplum (Rıza toplumunun) kutsal mekanlarına yönelmesi, Eko-karım politikalarını hayata geçirmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir toplumsal üretim alanının ortadan kaldırılmasıdır. Toplumsallığı, komunalitenin yok edilmesidir.

    Alevi inancında “mekan” sadece bir yer değildir. Halkın görünür, ruhların devriye olduğu mekanlardır. Bu hakikatten dolayı “mekan” mülk olarak kabul edilmez. Toplumsal hafızanın, kolektif hafızanın, tarihsel belleğin görünür olduğu mekanlardır. Kolektif hafıza kuramının kurucusu Maurice Halbwachs’a göre insanlar geçmişi bireysel olarak değil, toplumsal çerçeveler içerisinde hatırlar. İnsanın varoluş hakikati toplumsaldır. Toplumsallıkta insanlığın başlangıç evresi mevcuttur.

    Hatırlamanın da mekânları vardır. Kollektif hafıza merkezleri toplumun evvelini hatırlatır. Ayrıca katliamların yapıldığı mekânlar travmaların, acıların yeniden canlandığı yerlerdir. Bir toplumun hafızası, belirli coğrafyalar( ziyaretler, mezarlar, çeşmeler, ulu ağaçlar, dağlar, ırmaklar, mağaralar…vs )ve semboller içerisinde korunur. Bu açıdan bakıldığında Alevi ziyaretleri, ocak merkezleri, kutsal mekanları ve kutsal dağlar hafızanın maddi taşıyıcılarıdır. Hafızanın taşıyıcı parçaları yol edildiğinde toplumsallıkta parçalanır. Kapitalist modernite sisteminin dünyanın bir çok yerinde Rıza toplumunun hafıza taşıyıcı parçalarını yok etmesi boşuna değildir. Kendisine yönelik kültürel direniş damarını yok etmeye yönelik bir Eko-kırım, kültürel soykırımdır.

    Düzgün Bawa, Ana Fatma, Ana Haskar, Ağuçan, Sultan Hıdır, Kureyşan, Bamasor, Şix Çoban ya da yüzlerce yerel ziyaret yalnızca inanç merkezleri değildir. Onlar aynı zamanda hafıza mekânlarıdır. Bir Alevi ziyaretine gittiğinde sadece dua etmez, gulbank okumaz, niyaz olmaz, lokma dağıtmaz, aynı zamanda geçmiş kuşaklarla yeniden ilişki kurar. Tarih, hafıza tekerrür eder. Kimlik yeniden inşa olur. Kimliğin taşıyıcı parçaları yenilenir, tekrar hatırlanır. Kim olduğunu hatırlar. Nereden geldiğini hatırlar. Topluluğun tarihini hatırlar. Ana dili akışkan olur. Kuşaklar bir birleri ile ruhsal, zihinsel olarak bir olurlar. Bu nedenle kutsal mekânların tahribi aynı zamanda hafızanın tahribidir. Toplumsallığın dağıtılmasıdır, yabancılaşmasıdır, birliğin dağıtılmasıdır. Toplumsal öz savunmanın etkisiz hale getirilmesidir. Bugün birçok genç Alevinin ocak bağlarını ya da ziyaret kültürünü yeterince tanımamasının nedeni sadece eğitim eksikliği değildir.

    “OCAK SİSTEMİ DEVLET DIŞI BİR OTORİTE ÜRETMEKTEDİR”

    Kentlere taşınan Alevilerin kutsallarla kurduğu ilişkide zayıflık yarattı mı? Cemevleri yeni mekanlar olarak nasıl bir kutsallık büründü?

    Hafızanın üretildiği mekânlardan uzaklaşılmasıdır. Mevcut cemevlerinin ve dernek hattının çoğunlukla bu hafızayı yeni kuşaklara aktarmadığı gerçekliği orta yerde duruyor. Foucault’nun mekanın denetlenmesi ile iktidar arasındaki ilişkiye yönelik belirlemeleri son derece önemlidir.

    Kutsal mekanlarımızın bulunduğu yerleşkelerde HES, JES, maden ocakları..vs yapılması sadece enerji elde etmek değildir. Alevi yerleşkelerinde, Kürt halkının ağırlıklı yaşadığı mekânlarda bu faaliyetlerin yapılması merkezi iktisatçı bir aklın siyasetinin sonucudur. Michel Foucault iktidarın yalnızca yasalarla ya da zor kullanarak işlemediğini söyler. İktidar mekânları düzenleyerek de işler. Mekanların ele geçirilmesi ile toplumun kontrol ve denetim altına alınması ile ilişkisine yönelik derinlikli söylemleri son derece önemlidir. Çünkü mekânın kontrolü insanların davranışlarının kontrolünü de beraberinde getirir.

    Bu perspektiften bakıldığında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevi kutsal coğrafyalarına yönelik müdahaleleri yalnızca güvenlik ya da modernleşme politikaları olarak okumak eksik kalır. Dersim katliamı öncesi raporlarda Ocak sistemine ve kutsal mekanların dağıtılması, ocak pirlerinin yakılması, katledilmesi bu aklın sonucudur. Aslında yaşanan şey, alternatif bir toplumsallığın denetim altına alınma sürecidir. Devlet dışı oluşumların devlet denetimine alınmasıdır. Ocak sistemi devlet dışı bir otorite üretmektedir. Bu otorite iktidar üretmiyor. Dikey bir ilişkilenme değildir. Pirler devlet dışı bir meşruiyet üretmektedir. Ziyaretgâhlar devlet dışı bir hafıza üretmektedir. Alevi inancının temel ölçüsü ” arsızdan, hırsızdan, nursuzdan, pirsizden uzak durmak ” ilkesidir. Bu ilkenin özü, devletten, iktidardan uzak, hakikate yakın olmaktır” Bu nedenle merkezileşme süreçleri aynı zamanda bu mekânsal ağların çözülmesini hedeflemiştir. Devletin istediği şey yalnızca toprak üzerinde egemenlik kurmak değildir. Hafıza üzerinde de egemenliktir.

    “ZİYARETGAHLARIN ZAYIFLAMASI YALNIZCA İNANÇSAL BİR KAYIP DEĞİLDİR”

    Özellikle kırım, soykırım uygulanan Alevi coğrafyasında mekana da yönelme olduğunu görüyoruz. Dersim Soykırımı bunun en acı örneğidir.

    Elbette, 1937-38 Dersim’de yaşananları yalnızca askeri ya da siyasi bir soykırım olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu süreç aynı zamanda hafızanın mekânsal altyapısına yönelik bir müdahaledir. Bu anlayış “Tekke ve zaviyeler yasası” ile 1924 tekçi Ulus devlet anlayışının anayasası ile hukuki bir forma kavusturulmustur. Bu yasa ile Alevi hafızasına ait canlı kaynaklar (pirler, murşitler, rayberler…) denetime alınmış, yok sayılmıştır. Doksanlı dönemlerde başlayan olağanüstü hal, yasaklar, köylerin boşaltılması, ambargolar, sürgünler vs hafızanın, toplumsal yapının yok edilmesine yönelik bir anlayışın sonucudur. Sürgün edilen insanlar yalnızca evlerinden ayrılmamıştır. Ziyaretlerinden ayrılmıştır. Ocaklarından ayrılmıştır. Kültüründen, dilinden, komunalitenin, ekonomik üretimden, topraktan ayrılmıştır. Atalarının mekânlarından ayrılmıştır. Toplumsallıktan uzaklaşmıştır. Tarihsiz, hafızasız, belleksiz ve toplumsuz bırakmaktır. Hafızanın toplumsal çerçevesi dağıtılmıştır. Mekan Nahak anlayışın zihniyetine göre yeniden üretilmiştir. İnsanlar Hakk’a yürüyen yakınlarını köylerine getirip sıralayamadılar. Toplumu, toplumun önderlerini, hakikat ve özgürlük uğrunda Hakk’a yürüyen canları mezarsız bırakmaları basit, sıradan bir olay değildir. Bir mezara sahip olmak bir tarihe, hafızaya, öyküye, direnişe sahip olmaktır. Kendi topraklarınızda bir mezarının olması sizin o topraklara dönmeniz yolunu açar, bir tarihe sahip olursunuz.

    Halbwachs’ın kavramlarıyla ifade edersek, hafızanın toplumsal çerçeveleri parçalanmıştır. Lefebvre’nin kelamı ile söylersek, toplumsal mekân yeniden üretilmiştir. Foucault’nun diliyle söylersek, iktidar yeni bir mekânsal düzen kurmuştur. Bu nedenle Dersim meselesi yalnızca geçmişe ait bir travma değildir. Bugün hâlâ devam eden bir hafıza sorunudur. Bir hafızanın soykırıma ugratılmasıdır.

    Murray Bookchin’in geliştirdiği komünalizm ve ekolojik toplum yaklaşımı, insan topluluklarının tarihsel olarak dayanışma, karşılıklılık ve ortak yaşam ilkeleri etrafında örgütlendiğini savunur. Bu açıdan bakıldığında Alevi toplumsallığı birçok yönüyle komünal özellikler taşımaktadır. Musahiplik bireysel değil toplumsaldır. Lokma bireysel değil ortaktır. Rızalık bireysel değil kolektiftir. Cem bireysel değil topluluk merkezlidir. Komünal toplum modelinin yönetim formudur. Toplumun öz savunmanın inşasıdır. Alevilikte insan ancak toplum içerisinde kemale erer. Birey kemaletini toplumsallık içinde inşa eder. Kemalet ve marifet ehli olmak birbirine bağlıdır. Kemalet marifete yol açar, marifet kemalete. Kutsal mekânlar aynı zamanda kemalet ve marifet edinme yerleridir. Bu nedenle ziyaretgâhlar yalnızca dini mekânlar değil, komünal yaşamın merkezleridir. Toplum burada kendisini yeniden üretir, dayanışmasını örgütler, aidiyetini güçlendirir. Kimliği korur ve yeni kuşaklara aktarır. Dolayısıyla ziyaretgahların zayıflaması yalnızca inançsal bir kayıp değildir. Komünal yaşam biçiminin de zayıflamasıdır.

    “ALEVİLİK PAYLAŞIMI, KOMUNALİTEYİ, NEOLİBERALİZM, KAPİTALİST MODERNİST ANLAYIŞ, TÜKETİMİ BÜYÜTÜR”

    Bütünlüğün ve bir olmanın mekanları olan ziyaretgahların Alevililiğin sosyalitesi anlamında karşılığı?

    1980 sonrasında neoliberal politikalar yalnızca ekonomik alanı dönüştürmedi, mekânı da dönüştürdü. Köyler boşaldı. Mahalleler parçalandı. Kamusal alanlar daraldı. Toplumsal ilişkiler piyasalaştı. İnsanlar giderek daha bireysel yaşam biçimlerine yönlendirildi. Söz konusu Aleviler olunca dernek hattı üzerinden Alevi toplumu kontrol ve denetim altına alındı ve başarılı da olundu. Özellikle 1990’lı yıllarda Kürtlerin demokrasi mücadelesinde ivme kazanması sürecinde, Kürt Alevilerin çoğunun bu mücadeleye ikrar vermesi, politik ve siyasi alanda özne olmaları tekçi ulus devlet anlayışını ürküttü. Sivas Katliamı Baba İlyas hattında bu mücadeleyi engellemeye yönelikti. Yine mekan üzerinde toplum kontrol ve denetim altına alınmak istendi. Kısmi de olsa başarılı da olundu. Alevi toplumu dernek hattına hapsedildi. Dernek hattı geleneksel örgütleme modeli olan Ocak Sistemi’ne adeta alternatif hale getirildi. Söylem boyutunda her ne kadar ki “Devletin Alevisi olmayacağız” denilse de yerel yönetimler “Aleviliğin Yerel Diyaneti” şeklinde hizmet verdi. Dernekler ocaklara alternatif, derneklerin resmi dedeleri pirlere alternatif oldular. Daha çok Türk İslam Aleviliği çoğu dernekte resmi tez olarak ritüel haline getirildi. Bu derneklerin çoğu adeta birer zigurat gibi resmi ideolojinin yerini aldı. Aleviler kendileri ile ilgili stratejik düşünmekten, sistemin “iyi” ve ” kötüsünün” dışında üçüncü alanda varolma mücadelesi vermediler.

    Somut, güncel bir örnekleme olması açısından Kemal Kılıçdaroğlu bunun için bir model oldu. Daha kısa süre öncesinde birçok Alevi kurumunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı, Atatürk ve Hazret-i Ali’nin fotoğrafıyla yan yana duvarlara asılmıştı. Bu dernekler şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun fotoğraflarını indirdiler. Burada kılıçdaroğlu’nu desteklemek amacıyla böyle bir cümle kurmuyorum. Alevi toplumunun stratejiden uzak, anlık ve sistem içinde sürekli birilerini ön plana getirip birilerini yok sayma hükmündeki bir anlayışları üçüncü alanda buluşmadıklarını, kendi hakikatlerini esas almadıklarını somut bir ifadesidir. Bu anlayışta Alevi toplumunu resmi ideoloji ile ilişkilendirir istem dışı olma anlayışından uzaklaştırır çok rahatlıkla kontrol ve denetime alınır.

    Bu süreç Aleviliğin tarihsel toplumsallığıyla doğrudan çelişmektedir. Çünkü neoliberalizm bireyi merkeze koyar. Alevilik ise topluluğu. Alevilik paylaşımı, komunaliteyi, neoliberalizm, kapitalist modernist anlayış, tüketimi büyütür. Dinci, milliyetçi, cinsiyetçi, endusrriyalizmi esas alır. Alevilik demokratik inancı, cinsiyet özgürlükçü anlayışı, 72 milletin bir araya gelerek 73 milletin oluşturduğu ‘Rıza Toplumu’nu esas alır. Bu topluma Gürühu Naci ve Gürühu Naciye ismini vermiştir. Bu nedenle günümüzde yaşanan inançsal çözülmeyi yalnızca asimilasyon ve devlet politikalarıyla açıklamak yeterli değildir. Kapitalist modernitenin yarattığı toplumsal parçalanmayı da hesaba katmak gerekir.

    “HAFIZA YALNIZCA KİTAPLARDA YAŞAMAZ, MEKÂNLARDA YAŞAR”

    Doğa üzerinde de on yıllara yayılan ve artarak devam eden bir tahakküm söz konusu. Toprağa, ağaca, suya niyaz olan, rızalık isteyen bir toplum olan Aleviler için doğa ne anlama geliyor? Eko-kırım politikalarına karşı nasıl yaklaşılmalı?

    Kapitalist modernite doğayı ekonomik değer üzerinden tanımlar. Alevi inancı ise doğayı canlı ve kutsal bir varoluş alanı olarak görür. Çar anasırda bir libasa bürünen Halkın kendisidir , kelamı güçlü bir ekolojik anlayışı ifade eder. Bu nedenle son yıllarda kutsal dağların, ziyaret alanlarının, ormanların ve vadilerin maden ya da enerji projelerine açılması sadece çevresel bir mesele değildir.

    Bu süreç aynı zamanda kutsal coğrafyanın metalaştırılmasıdır. Bir ziyaret alanının sular altında bırakılması yalnızca taşların yok edilmesi değildir. Orada biriken yüzlerce yıllık hafızanın da silinmesidir. Bu nedenle ekolojik mücadele ile inanç mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Özellikle ulus devlet anlayışını aşamayan solcuların,pozitivist ve kaba bilimsel bakış açısını esas alan kesimlerin ekoloji mücadelesinde inanç alanının mücadelesini tali durumda görmesi şirketlerin işini kolaylaştırmaktadır. Kutsal coğrafyanın savunulması aynı zamanda toplumsal hafızanın savunulmasıdır. Başka bir ifade ile: Yol’un geleceği hafızanın geleceğidir.

    Bugün Alevi toplumunun karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca eşit yurttaşlık mücadelesi değildir. Asıl mesele, toplumsal hafızanın yeniden üretilip üretilemeyeceğidir. Çünkü hafıza yalnızca kitaplarda yaşamaz. Mekânlarda yaşar. İlişkilerde yaşar. Ritüellerde yaşar. İkrar ve rızalık ile yürür. Ziyaretlerde yaşar. Pir’in, Ana kadının nefesinde can bulur. Sazın telinde evrene yayılır. Ocaklarda yaşar.

    Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın yeniden güçlendirilmesine bağlıdır. Ziyaretgâhların korunması, ocak sisteminin canlandırılması, cemlerin toplumsal işlevlerinin güçlendirilmesi pir ve talibin ikrar tazelemesi ve komünal yaşam değerlerinin yeniden üretilmesi bu nedenle yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir görevdir. Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar zamanla yönlerini de kaybederler.

    Aleviliğin önündeki temel mesele, geçmişe dönmek değil; hafızasını geleceğe taşıyacak yeni mekânlar, yeni ilişkiler ve yeni toplumsallık biçimleri yaratabilmektir. Geçmişi inkar etmeden an ve geleceğin şartlarına göre yeniden inşa edilmesinin yolunu bulmaları gerekiyor. Yol’un sürekliliği de tam burada, hafızanın ve mekânın birlikte savunulmasında yatmaktadır.”

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği: Ziyaretler bizim için çok önemlidir, herkes inancına sahip çıksın-VİDEO

    Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği: Ziyaretler bizim için çok önemlidir, herkes inancına sahip çıksın-VİDEO

    PİRHA-Ziyaretlerin Alevi inancında çok önemli olduğunu vurgulayan Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, “Bu yüzden tüm canlara çağrım topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın” dedi.

    Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.

    Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.

    Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan önemini ve inanç mekân ilişkisine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “ZİYARETLER BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ VE KIYMETLİDİR”

    PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?

    Narin GÜLÇİÇEĞİ: Ziyaretler bizim için çok önemli ve kıymetlidir. Analarımız lokmalarını pişirip ziyarete giderler. Ziyaretler inancımızın olmazsa olmazlarındandır. Bizim mekânlarımız ziyaretlerimizdir. Bizim inancımızda dört duvar arası ziyaret değildir. İhtiyaçtan dolayı cemevleri yapılmış olabilir ama Dersim’de analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderler. Lokmalarını ziyaretlerde pay edip, gülbenglerini verip evine dönerler. Ziyaretler bizim için çok önemlidir. Bu yüzden tüm canlara çağrım; topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın. Bizi asimile edip topraklarımızdan, ziyaretlerimizden ve kültürümüzden uzaklaştırdılar. Bundan dolayı herkes kendi çocuklarına ziyaretin anlamının ve kutsallığın ne olduğunu çocuklarına aktarsınlar.

    “ZİYARETLERİMİZ PAYLAŞIM MEKÂNLARIDIR”

    -Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?

    Kutsal günlerimiz vardır. Bizim için Gaxan, Xızır ve Hewtemal çok önemli ve kıymetlidir. Genelde ilkbahar aylarında analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderlerdi. Hewtemal doğanın uyanışı olduğu için ziyaretler ve mezarlıklar ziyaret edilirdi. 21 Mart’ta doğanın uyanışı ve Xızır’ın kutsallığıyla beraber cem yürütülürdü. Analarımız sabah erken kalkıp önce beden temizliği yapıp, çeşmeden taze su getirip dua okuyup lokmalarını pişirirlerdi. Daha sonra herkes komşusuna haber verip hep beraber ziyarete giderlerdi. Bizim ziyaretlerimiz paylaşımın mekânlarıdır. Yapılan lokmalar ziyarete gelmeyen komşulara da eşit bir şekilde dağıtılırdı.

    “KUTSAL TOPRAKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM”

    -İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?

    Kutsal topraklarda, inancımıza hep beraber sahip çıkmalıyız. Burada olan bazı olumsuz olaylara asla fırsat vermeyelim ve inancımızı yeniden yaşatıp özümüze dönelim. Bizim inancımızda eşitlik, hoşgörü, paylaşım ve her zaman mazlumun yanında yer almak var. Bunlardan daha güzel bir şey olabilir mi? Bizler bir karıncayı bile incitmeyen bir inancız. İnsanlara manevi destek olmak çok önemli. İnsanlara dokunmak ve onun kültürüne sahip çıkmak çok kıymetli. Bundan dolayı elimizden geldiği kadar kutsal topraklarımıza sahip çıkalım. Kutsal topraklarımıza ve ziyaretlerimize gidelim. Özümüze yeniden dönelim.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Piri Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan: Ziyaretgahlarımız barışın mekanlarıdır-VİDEO

    Piri Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan: Ziyaretgahlarımız barışın mekanlarıdır-VİDEO

    PİRHA- Alevilik inancında ziyaretler/jar û diyarların en önemli mekanlar olarak yaşamın tüm alanında kendini hissetirdiğini ve toplumsal ilişkilerin bunun üzerinden şekil aldığını söyleyen Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan, “Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür” diye belirti.

    Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.

    Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.

    Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan ifadesini ve inanç mekan ilişkisini konuştuk.

    “BU DEĞERLERİ TOPLUMUN İNANCINDAN ÇIKARIRSANIZ GERİYE BİRŞEY KALMAZ”

    PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?

    Ali DOĞAN: Komumuzun inanç, itikat, kültür yaşamında ziyaretler kadim bir geleneğimizdir. Bu kadim geleneği büyüklerimiz bize güne kadar gelmiş, halen gözle görülen bir gelenektir. Bizde ziyaret, evliya, nişange, daravuli, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın birer nişangeleri olarak bu noktalarda Hakk’ı görmüşler. Onlarla gidip haklarını hak etmişler. Yaşamımızda en önemli değerlerden biridir.

    Şimdi bu değerleri toplumun inancından, itikatından, kültüründen çıkar geriye bir şey kalmaz. Gün itibariyle de bizimkiler bu geleneği eskisi gibi olmasa da canlı bir damar olarak toplumda yaşıyor. Şimdi bizim büyüklerimiz mahkeme kapısı bilmemiş, evliya ve ziyareti üzerine yemin içmiştir. Duasını ona yapmıştır, bedduasını ona yapmıştır. Bu mekanları ziyaret ederek vicdanıyla onların huzurunda kendi vicdanıyla dar ve didar olmuştur. Bu bir gelenektir. Her yörede bakın büyüklerimiz ne diyor? Yaşadığı bölge için evliyalar ve ziyaretler diyarıdır. Hızır’ın mekanıdır. Yani evliya, ziyaret, nişange, dalavuli ve Hızır’ın mekanıdır. Şimdi onlar bu coğrafyayı böyle tanımlamış. Yaşadıkları bu bölgeyle böyle ilişkilenmiş. Şimdi Dersim’in hangi noktasına gidersen git mutlaka bir nişange ile karşı karşıya gelirsin. Dersim’in neresine gidersen git Hızır’a ait bir iz vardır, bir nişange vardır. vardır. Bir emanet vardır. Yani ya bir kaya vardır, ya bir taş vardır, ya bir çeşme vardır, ya işte gol çeto, gol la hazır deniliyor.

    “KADASTROYA, MAHKMEYE GEREK YOK; YÜZÜNÜ GOMILGAN’A DÖN!”

    Yani bunun gibi Dersim’in her tarafına yayılmış her köyün, her mezraya ziyareti ve bu şeyleri vardır. Bunlar bizim inancımıza, itikatımıza, kültürümüze böyle işlemiş. Benim nenem bir ocak kadınıydı. İlk sabah yüzünü güneşe ve bu evliyalara dönerek güne başlıyordu. Şimdi bu sadece benim nenemin yaşamı değil. Bu seninkisi de, diğer ikisinin de, diğer başkasınında yaşamı. Bir toplumu kavramlaşmış ismi vardır, bizde de bu kom olarak isim bulur. Bizimki komun bir yaşamıdır.

    Evliyalar, nişangeler, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın mekanları. Bizimkiler bunları taş olarak görmemişler, ağaç olarak görmemişler. Onda neyi görmüşler? Onda Hakk’ı görmüşlerdir. Onunla ikrarlaşmışlardır. O evliyalarla bir bağ kurmuşlardır. Dert, dilek, dua, bedualarını onlarla yapmışlardır. Kendi içindeki sorunları onlarla çözmüşlerdir. Biz yetiştik yani, sınır meselesi oluyordu. Yüzünü Golmılgan’a döndüyordu. Taşını indir. Bitti. Diğeri indirmiyordu. Niye? Eğer diyordu ‘haklıysan yüzünü Golmılgan’a dön, taşını indir.’ Yani ben kabul ediyorum. Yani kadastroya, mahkemeye gitmeye gerek yok. Çünkü bu kadar bizim yaşamımıza, inancımıza, kültürümüze girmiş mekanlardır. Onun için yani bugün evliyalar diyarı denmesinin nedeni budur. Dersim’in her yöresinde ziyareti ve evliyası vardır.

    Yani o kutsanmıştır. Onlarla iç içe yaşamış bir toplum. O toplumun kültürü bunlarla oluşmuş. Hakk’ı bununla oluşmuş. Yani onun üstüne yemini içiyor. Bir haksızlığa uğradığı zaman bedavasını ona yapıyor, ona iletiyor. Şimdi bu mekanların bizim yaşamımızdaki yeri budur.

    “TEBERİK EN KUTSAL DEĞERDİR, ONUN ÜZERİNE YEMİN EDİLİR”

    Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?

    Bizde kadimden gelen bir geleneğimiz vardır. Belki son nesil bilmeyebilir. Ama teberik kültürü, teberik geleneğinde eskiden hangi eve gitseydin en yakın evliyanın teberiği orada olurdu. Bir şey olduğu zaman nasıl ki işte diyelim ki Kur’an’a el basarım, İncil’e el el basarım denilirse, bizde de getir o ziyaretin teberiğini el basalım. Teberik neydi? Teberik evde en kutsal değerdi ve her evde mutlaka bir ziyaretin teberiği vardı. Bu bir gelenek, kadimden gelen bir gelenek.

    Ve bu gelenek aynı zamanda her evin en baş köşesinde duran, kutsanan, üstüne yemin içilen teberik. Bu teberikler nedir? Bizimkiler bu mekanlarla ilişkilenirken gidip onların huzurunda vicdanlarıyla dar ve didar oluyorlar. Yani adam ziyarete gidiyor. Ziyarete giderken ne yapıyor? Oraya gidiyor. Onun huzurunda önce vicdanıyla dar duruyor. Bu bir taş da olabilir, bir çeşme gözesi de olabilir, onun huzurunda dara durur. Vicdanı ile dar ve didar olur. Ona karşı yaptığı şey ile kendi vicdanını sorgusunu yapar.

    DAR DİDAR OLMA MEKANLARIYDI

    Şimdi bu mekanlar bu kültürün, inanca sahip olan herkes için dar ve didar olma mekanlarıdır. Bu çok önemli. Bizim büyüklerimiz bunu yaşayarak yapıyordu. Yani bunun en açık örneği, bize en yakın iki nokta vardı. Bizim aile mutlaka her sonbaharda bu iki noktaya gidiyordu. Biri Çarkapı’ydı, biri Golmılgan ziyaretiydi. Dedem saatlerce konuşuyordu işte. Yani yaptığı hatayla, onun huzurunda kendisiyle yüzleşip vicdanıyla dar didar oluyordu.

    “ZİYARETE KÜS GİDİLMEZ, GİDERSE DE KÜS DÖNÜLMEZ”

    İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?

    Her yıl her sonbaharda mutlaka kimsenin çağırmasına ve anons etmesine gerek olmadan mutlaka ailece bir ziyarete gider, dert dileklerini iletirler. Onun huzurunda vicdanıyla dar didar olup geri gelir ve teberiğini alır, eve gelir. Onun üstüne yemin içer. Ona bağlı kalacağına dair o teberikle onu evine getirir. Bizde bir gelenektir, ziyaretlerin üstüne küsülü (küs) gidilmez. Ziyaretlerin üstüne küsülü giderse orada küsülü dönülmez. Şimdi bu mekanlar en zor dönemlerdeki toplum içerisindeki en zor sorunlar bu mekanlarda çözülmüş. Bu mekanlara gidip cem civat yapılarak onların huzurunda dar ve didara durulmuş, oranın teberiği almış teberikle geri gelinmiş ve barışılmıştır.

    O MEKANDAKİ HERKES HAK KILLESİ KESEREK İLİŞKİ KURUYORDU

    Ben yetiştim mesela. Diyelim ki bizimkiler Çarkapı’ya gidiyordu. 60’lı yıllardaki Çarkapı’ya gitmeyi ben çok iyi biliyorum. En az 1,5 kilometre kalınca bütün herkes ayakkabılarını eline alıyordu. Yalın ayak. Herkes kendince ilişki kuruyordu. Herkes kendince orayla dileğini, isteğini, hatasını yüzleşerek üstüne gidiyordu. Killesini kesiyordu, çırasını yakıyordu. O mekanda bulunan herkesle de Hak kellesi keserek ilişki kuruyordu. İki küsülü adam olsaydı onları da kesmek zorunda kalırdı. O mekanda küstürüp da birine Hak kellesi (kıllesi) kesmemek geleneğe ait ayrı bir şeydi. Yani bu evliyalarla ilişkilenmenin en büyük şeyi buydu. Bu evliyalara küs gidilmez. Küs gidilirse küs geri gelinmez.

    İLK VARDIĞIMIZ, İLİŞKİ KURDUĞUMUZ MEKANLARDIR

    Dersim’de bu kadar ilk insanın vardığı, ilk ilişki kurduğu evliyalardır. Dersim’in hangi köyüne gidersen git sana ziyaret gösterirler. Sana bir evliya gösterirler, bir çeşme gözesi gösterirler, bir kaya gösterirler. İşte Hızır’ın atının ayak hızı vardır. Hızır’ın nişangesidir. Veya falan ziyaretin nişangesidir. Şimdi bunlar bizim toplumumuzun kadimden gelen ve inancımıza, itikadımıza, kültürümüze işlemiş değerlerimizdir. Bak çok ilginç. Mesela düşün ki ben Ağuçan Ocağı’na gittim. 2000 yıllarında oraya bakan, orada yaşayan bir kadının değiştirisi oldu. Ne zaman ki silah ile ziyaretlerimizin üstüne gelindi. Ne zaman ki silahlarla ziyaretlerin önünde geçildi. Bu memleketin bin bereketi kaçtı. Silah bu memlekete girince Çoyê Hak (Hakk’ın sopası) devri bitti. Demek ki belli bir döneme kadar bu evliyaları, bu ocakları temsil eden kültürümüzde Çoy Hak kültürü vardır.

    BARIŞIN OLUŞMASINDAKİ MEKANLARDIR

    Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür. Bu mekanlarda hal edilmişti. Veya bir köyde bir sorun olduğu zaman bu evliyaların teberigiyle halledilmişti. Teberik toplumumuzun en kadim değeridir. Yani bu mekanların daha halen hatırlayamadığımız bir sürü inanç, itikat ve kültür ve yaşamımızda yerleri vardır. Ama gün itibarıyla bunlar nasıl işliyor? Bunlar tartışma konusudur. Fakat gelenek boyutuyla baktığımız zaman diyelim ki bizim büyüklerimizin kal u beladan beri getirdikleri gelenek ve kültür böyledir.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Alevi süreklerinin ortak noktası ocak sistemidir’-VİDEO

    ‘Alevi süreklerinin ortak noktası ocak sistemidir’-VİDEO

    PİRHA-2. Varto Doğa, İnanç ve Kültür Festivali’nde ‘Zaman, mekân, doğa ve inanç’ paneli düzenlendi. Bütün Alevi süreklerinin ortak noktasının ocak sistemi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şükrü Aslan,  “Ocak sistemi muhteşem bir sosyolojidir. Yazılı bir belge olmamasına rağmen ocak geleneği toplumun yüzyıllardır bir arada tutmuştur” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) ile Hızır Mekânı ve Doğa Koruma Derneği tarafından düzenlenen 2. Varto Doğa, İnanç ve Kültür Festivali başladı. Festivalin ilk gününde ‘Zaman, mekân, doğa ve inanç’ paneli düzenlendi.

    Panelin moderatörlüğünü Fatma Mallkoç yaparken Şıh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, Ağuçan Ocağı’ndan Selda Güneş, Prof. Dr. Şükrü Aslan, FEDA’dan Mahmut Ütebay, Mele-Seyda’dan Emin Ay, Derviş Beyaz Ocağı’ndan Hazır Ali Beyazyıldırım ve ekolojist Çetin Güzel panele konuşmacı olarak katıldı.

    “BÜTÜN KATLİAMLARA RAĞMEN İNANCIMIZI YAŞATIYORUZ”

    Alevileri camiye, kiliseye ve sinagoga sokamayanlar tarafından uzun yıllar hakaretlere uğradıklarını ifade eden Ağuçan Ocağı’ndan Selda Güneş, “İktidarların bütün katliamlarına rağmen inancımızı yaşatıyoruz. Şengal bir jenosittir ama aynı zamanda Dersim’de yaşananalar da bir jenosittir. Her ne kadar görmezden gelinmeye ve başka bir anlam yüklenmeye çalışılsa da Dersim’de Kürt ve Alevi insanlara karşı bir soykırım olduğunu tanımlanması gerekiyor. Dertlerimizi halının altına süpürerek gerçeklerle yüzleşmeyiz” diye belirtti.

    “ALEVİ KÖYÜNE ZORLA CAMİ YAPAMAZSIN”

    ‘Alevi köyüne zorla cami yapamazsınız’ diyerek sözlerine başlayan Mele-Seyda’dan Emin Ay, “Ne kadar da Müslümanların ibadet yeri olarak camileri anlatsan da yapmak istenilen Müslümanlar adına Alevileri soykırımdan geçirmektir. Sadece kendi inançlarını yaşadığı için bir topluma saldırmazsın” diye ifade etti.

    “İKRARINDAN DÖNEN BİZDEN DEĞİLDİR”

    Şıh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete ise, “Zulüm altına alınan her mekânımız ve asimilasyona tabi tutulana toplumumuz sonuç olarak ikrarımıza darbedir. İnancımız asimile edilmek isteniyorsa bir nedeni vardır. Bir toplum ikrarsız ve ocaksız kaldığı zaman köksüz kalır. İkrarından dönen bizde değildir” dedi.

    “OCAK SİSTEMİ MUHTEŞEM BİR SOSYOLOJİDİR”

    Bütün Alevi süreklerinin ortak noktasının ocak sistemi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şükrü Aslan,  “Ocak sistemi muhteşem bir sosyolojidir. Yazılı bir belge olmamasına rağmen ocak geleneği toplumun yüzyıllardır bir arada tutmuştur. Alevi inancının içinde ocak geleneğini çıkarırsanız Alevi inancı çöker” diye konuştu.

    PİRHA/MUŞ

  • Alişan Ağa’nın çok aşığı ağırlayan, cem tutulan 150 yıllık evi restore edilmeyi bekliyor-VİDEO

    Alişan Ağa’nın çok aşığı ağırlayan, cem tutulan 150 yıllık evi restore edilmeyi bekliyor-VİDEO

    PİRHA-Üryan Hızır Ocağı’nın Sivas Şarkışka Alakilise’deki toplumsal hafızalarından olan ve Alişan Dede’nin yaşadığı yaklaşık 150  yaşındaki ev harap haline rağmen ayakta durmaya çalışıyor. Birçok aşığın uğradığı, cemlerin tutulduğu bu tarihsel mekanda duvarlar ve taşlar olmasa da, anılar ve erkanlar da hala canlılığını koruyor.

    Sivas Şarkışla’ya bağlı Alakilise’deki tarihi evler ve duvarları halen ayakta kalmaya çalışıyor. 150 yıldan fazladır inşa edilen ve Üryan Hızır Ocağı’nın bilinen pirlerinden Alişan Ağa Dede’nin de yaşadığı ev, yıkılmayla yüz yüze kalmış durumda.

    Sivas’ta bulunan Üryan Hızır Ocağı etrafındaki Alevilerin tarihsel ve inançsal mekanlarından bu evin odaları çok cem görmüş, muhabbet eylemiş. Aynı zamanda birçok Alevi aşığı da kendisine misafir eylemiş.

    Yazar Rıza Aydın’ın çektiği görüntülerde, Alevi inancının tarihsel mekanlarından bu ev, şimdilerde ise kendisi ile biriktirdiği anılar ve erkanlar ile yok olma ile karşı karşıya. Bu tarihsel hafızayı geleceğe taşıyacak bir adım bekleniyor.

    KONAĞI ALİŞAN AĞA’NIN BABASI MUSTAFA AĞA İNŞA EDİYOR

    Üryan Hızır Ocağı’nın Sivas bölgesindeki devamı olan bu dede hanesinin yaklaşık 15o yıllık geçmişi bulunuyor. Üryan Hızır Ocağı’ndan Alişan Ağa’nın babası Mustafa Ağa tarafından bir Ermeni ustaya yaptırılan bu ev taş duvarları ve tavandaki ağaç işlemeler ile bölgede ilgi çekiyor. Konağın inşasında deyim yerindeyse tek bir çivi ve demir kullanılmamış.

    Üryan Hızır Ocağı talipleri için artık bir ziyaret haline dönüşen bu evde ayrıca bölgede çokça sevilen ve sözü geçen Alişan Ağa Dede yaşamış. Bu inançsal ve tarihsel mekan bu döngü içerisinde nice cemler, erkanlar, düğünler, kurban tığlaması, hakikat sohbetleri görmüş. Köydeki yaşlıların neredeyse hepsinin bu evde bir anısı var.

    AŞIK AGAHİ’NİN ‘SEHER VAKTİ ÇALDIM YARIN KAPISI’ TÜRKÜSÜ BU EVDEN ÇIKIYOR

    Bölgede çokça tanınan Aşık Agahi’nin bu evde çokça nefesler söylendiği dilden dile yayılmış. Alakilise köyüne 2o kilometre uzaklıkta bulunan Kılıççı köyünde doğan Aşık Agahi’nin bu evle olan bağını Yazar Rıza Aydın şöyle anlatıyor:

    “Mustafa Ağa’nın konağı 2 odalı ve başka evlerde var. Aslında küçük bir cemevi ve o odada cem yapılırdı. Bir rivayete göre Alişan Ağa’nın babası Mustafa Ağa bir cem muhabbetinde Agahi’nin de olmasını istemiş. Mustafa Ağa’nın eşi  kendisine, ‘Buradan bir çık hele de seslen; Agahi’ye malum olur gelir’  demiş. Agahi’de eşine kendisini çağırdıklarını söyleyerek atına binmiş. Mustafa Ağa’nın kapısına vardığında muhabbetin dağıldığını görmüş. Biraz da kahırlanarak, ‘Seher Vakti Çaldım Yarın Kapısı’ türküsünü yazmış. Neşet Ertaş’da bu türküyü daha sonra okudu.”

    NEŞET ERTAŞ’IN DEDESİ ALAKİLİSE’YE YERLEŞİYOR

    Alakilise köyünde Aleviler ve Ermeniler, hiçbir problem olmadan uzun yıllar yaşamışlar. 1915’te Ermeniler bu köyden devlet tarafından göç ettirilmesi ile birlikte Ermenilerden geriye kalan arazilere de sonradan köye gelen Abdallar yerleşmiş. Köye gelen Abdallardan birisi de Neşet Ertaş’ın dedesidir. Neşet Ertaş’ın dedesi daha sonra Alakilise köyünden giderek Kırşehir’e yerleşir.

    NEŞAT ERTAŞ, AŞIK AGAHİ’NİN TÜRKÜSÜNÜ ALARAK OKUYOR

    Neşet Ertaş tanınmadan önce bu köye gelerek gezmiş. Köyde Neşet Ertaş’a, Agahi’nin söylediği, ‘Seher Vakti Çaldım Yarın Kapısı’ türküsünü söylemişler. Neşet Ertaş’ta bu türküye otantik hali ile alarak okumuş.

    Türküde sözü edilen olay eski adı ile Alakilise yeni ismi ismi ile Eskiyurt köyünde yaşanmıştır. Neşet Ertaş, Şarkışla`nın Kılıççı köyünden 19. yüzyılda yaşamış Aşık Agahi’ye ait olan ve Alakilise köyünde yaşadığı bir olay üzerine bu köyde yaktığı bu türküyü, Alakiliseli Ozan Mehmet Özkan’dan almış, Kırşehir yöresine uyarlayarak okumuştur.

    AŞIK VEYSEL’İN DE YETİŞTİĞİ MISTA ABDAL TEKKESİ YIKILARAK KARAKOLA ÇEVRİLİYOR

    Emlek yöresi civarında Pir Sultan Abdal, Kemter Baba, İğdecikli Aşık Veli, Aşık Veysel, Ali İzzet, Talibi, Aşık Agahi gibi 200’e yakın tanınan aşıklar, halk ozanları yetişmiş. Ali İzzet Özkan ve Aşık Veysel’in köyünün Alakilise köyüne komşu olduğu bu yöre kültürel bir öbeğin ortasında. Aşık Veysel bir mülakatında Ortaköy’de bulunan Mısta Abdal (yöre halkının söylemi ile) tekkesinde yetiştiğini sözlü olarak beyan eder. Aşık Veysel, babasıyla sık sık ziyaret ettiği Mısta Abdal tekkesinde aşıklık eğitimi almış,  Araboğlu Mehmet Baba’nın söyleşilerini ve tekkede çalınan deyişleri dinlemiştir. Alakilise köyü ayrıca Mısta Abdal tekkesinin hemen arka tepesinde bulunuyor.

    Emlek yöresinde Alevilere ait 3 büyük tekke bulunuyor. Mısta Abdal, Kerim Alibaba ve Tekke köyü. Çokça Alevi ozanın yetiştiği bu 3 büyük tekke Cumhuriyet döneminde çıkarılan ‘Tekke ve Zaviye Kanunu’ ile kapatılıyor. Bölgede birçok ozanın yetiştiği Mısta Abdal (Mustafa Abdal) tekkesinin de yıkılarak karakola çevrildiği biliniyor.

    ALİŞAN AĞA’NIN EVİ RESTORE EDİLMEYİ BEKLİYOR

    Birçok aşığın uğradığı, cemlerin tutulduğu bu tarihsel mekanın giriş merdivenleri yıkılmış durumda. Duvarları ve toprak damının sağlam kaldığı bu mekanın Alevi inancının tarihsel mekanlarından bu ev, şimdilerde ise kendisi ile biriktirdiği anılar ve erkanlar ile yok olma ile karşı karşıya. Yöre halkının da restore edilerek korunmaya alınmasını istediği bu tarihsel mekan ve hafıza kendisini geleceğe taşıyacak bir adım bekliyor.

    Ersin ÖZGÜL/SİVAS