Etiket: mektup

  • Mersin’de 8 Mart’ta yapılacak yürüyüşe katılım çağrısı: Alanları birlikte dolduralım!

    Mersin’de 8 Mart’ta yapılacak yürüyüşe katılım çağrısı: Alanları birlikte dolduralım!

    PİRHA- 8 Mart etkinlikleri kapsamında Mersin Kadın Platformu açıklama yapıp kadınları 8 Mart’ta yapacakları yürüyüşe katılmaya çağırırken, İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi de, cezaevlerinde bulunan kadınları yaşadıkları hak ihlallerine dair açıklama yaparak, cezaevinde bulunan kadın tutuklulara kart gönderdi. 

    Mersin Kadın Platformu, 8 Mart’a çağrı yaptı. İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi’nde yapılan açıklamayı platform üyesi Aşenur Önal yaptı.

    “Bugün burada hayatlarımızı kuşatan eşitsizliğe, şiddete ve ayrımcılığa karşı sözümüzü büyütmek için bir aradayız” diyen Önal, yüzyılı aşkın bir süredir kadınların eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinin simgesi olan 8 Mart’ın, kadınlara bir kez daha haklarının lütufla değil, mücadeleyle kazandığı, kaybetmemek için de örgütlü olunması gerektiğini hatırlattığını söyledi.

    “AYRIMCILIĞA KARŞI EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİMİZİ YÜKSELTMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Önal, konuşmasının devamında şunları belirtti:

    “Artan kadın cinayetlerinin, şüpheli kadın ölümleri ve erkek şiddeti, yaşam hakkımızın sistematik biçimde tehdit altında olduğunu bir kez daha göstermiştir. LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı yasa değişiklikleri ve nefret söylemleri de bu patriyarkal rejiminin bir parçasıdır. Bu ayrımcı ve dışlayıcı yasa değişiklikleri ile toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef alan düzenlemeler, yalnızca LGBTİ+’ların değil tüm toplumun haklarına yönelmiş açık bir saldırıdır. Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık talebimizi yükseltmekten vazgeçmeyeceğiz.”

    “KADIN CİNAYETLERİ SON BULSUN”

    Mersin Kadın Platformu olarak yaşam haklarından, eşitlik taleplerinden, özgürlükten ve adaletten vazgeçmeyeceklerini belirten Ayşenur Önal, “Kadın cinayetlerinin son bulduğu, şiddetin önlendiği, LGBTİ+’ların eşit yurttaşlar olarak özgürce yaşayabildiği, emeğimizin görünür ve güvenceli olduğu bir toplumu feminist mücadelemizle mümkün kılacağız. Bu kapsamda 8 Mart haftası boyunca Mersin’de düzenleyeceğimiz yürüyüşler, basın açıklamaları, paneller ve dayanışma etkinlikleriyle sesimizi büyüteceğiz” dedi.

    “ALANLARI BİRLİKTE DOLDURALIM”

    8 Mart’ta saat 19.30’da Kushimoto Sokağı’nda gerçekleştirecekleri 12. Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılım çağrısında bulunan  Ayşenur Önal, “Tüm kadınları ve LGBTİ+’ları 8 Mart’ın dayanışma ruhuyla bu mücadelede yan yana durmaya, sesimizi büyütmeye ve alanları birlikte doldurmaya çağırıyoruz” diye belirtti.

    İHD MERSİN ŞUBESİ: KADIN MAHPUSLAR İNSAN ONURUNA AYKIRI KOŞULLARDA TUTULMADIR

    İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi de, cezaevlerinde bulunan kadınları yaşadıkları hak ihlallerine dair açıklama yaparak, cezaevinde bulunan kadın tutuklulara kart gönderdi.

    Açıklamada konuşan İHD Mersin Hapishane Komisyonu üyesi Nurgül Elveren, kadın mahpusların kalabalık ve sağlıksız koğuşlarda tutulduğunu, temiz suya ve hijyen malzemelerine düzenli erişemediklerini, regl ve kişisel bakım ihtiyaçları yeterince karşılayamadıklarını ifade etti.

    “KADINLAR ÖZGÜRLÜKLERİNDEN YOKSUN BIRAKILAMAZ”

    Nurgül Elveren, kadınların özgürlüklerinden yoksun bırakılması, insan onuruna aykırı koşullarda tutulmalarını meşru kılmayacağının altını çizerek, şu çağrıda bulundu.

    “-Kadın cezaevlerindeki hijyen, sağlık ve yaşam koşulları derhal insan onuruna uygun hale getirilmelidir.

    -Kadınlara yönelik kötü muamele, çıplak arama ve mahremiyet ihlallerine son verilmelidir.

    -Hasta, hamile ve lohusa kadınların sağlık hizmetlerine engelsiz erişimi sağlanmalıdır.

    -Çocuklarıyla kalan kadınlar için çocukların üstün yararı gözetilmeli; çocukların cezaevi koşullarında tutulmasına son verecek alternatifler geliştirilmelidir.

    -Kadın mahpusların sosyal, kültürel ve iletişim haklarına yönelik keyfi kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

    -Bağımsız izleme mekanizmalarının cezaevlerine düzenli ve etkili erişimi sağlanmalıdır.”

    PİRHA/MERSİN

  • Sivas Katliamı’nda yitirilen Gülsün Karababa’nın ailesinden Numan Kurtulmuş’a randevu talebi!

    Sivas Katliamı’nda yitirilen Gülsün Karababa’nın ailesinden Numan Kurtulmuş’a randevu talebi!

    PİRHA- 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsün Karababa’nın ailesi, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un randevu taleplerine yanıt vermediğini belirterek yazılı başvuruda bulundu. Aile, Madımak davasının Anayasa Mahkemesi’nde 12 yıldır bekletilmesine dikkat çekti.

    2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde yaşanan ve 33 aydın ile 2 otel çalışanının yakılarak katledildiği Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsün Karababa’nın ailesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş’tan randevu talebinde bulundu.

    Aile, Meclis Başkanı Kurtulmuş’u telefonla defalarca aramalarına rağmen herhangi bir dönüş yapılmadığını belirterek, yazılı randevu talebinin zorunlu hale geldiğini ifade etti.

    Yapılan başvuruda, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta “insanlığa karşı suç işlendiği” vurgulanırken, Madımak davasının halen Anayasa Mahkemesi’nde 12 yıldır bekletildiğine dikkat çekildi. Aile, davanın sonuçlandırılmamasının adalet duygusunu zedelediğini belirtti.

    Açıklamada ayrıca, Numan Kurtulmuş’un yaklaşık iki yıldır yürüttüğü Türk-Kürt-Arap açılımı kapsamında toplumun birçok kesimiyle görüşmeler yaptığı hatırlatılarak, Alevilerin bu süreçte dinlenmemesinin “düşündürücü” olduğu ifade edildi. Aile, “Aleviler bir kez daha yok sayılmıştır” değerlendirmesinde bulundu.

    Gülsün Karababa’nın ailesi, dava avukatları Coşkun Özgür Piroğlu ile birlikte TBMM Başkanı Kurtulmuş’tan randevu talep ettiklerini belirtti. Başvuruda randevu talep eden aile bireylerinin isimleri Hüseyin Karababa, Zeynep Karababa, Nilgün Karababa ve Deniz Karababa olarak yer aldı.

    Aile, adalet taleplerinin ve Alevi toplumunun beklentilerinin doğrudan Meclis Başkanı’na aktarılmasını istediklerini kaydetti.

    PİRHA/ANKARA

  • Karababa ailesinden Hollanda Krallığı’na Sivas katliamı çağrısı: Adalet için Lahey’e gideceğiz!

    Karababa ailesinden Hollanda Krallığı’na Sivas katliamı çağrısı: Adalet için Lahey’e gideceğiz!

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsüm Karababa’nın ailesi, Hollanda Büyükelçiliği yetkilileriyle Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi’nde bir araya geldi. Görüşmenin ardından Karababa ailesi, Hollanda Kralı Willem-Alexander’a hitaben bir mektup göndererek, Madımak Katliamı davasına Hollanda Krallığı’nın resmî olarak müdahil olmasını talep etti.

    2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde 33 aydın, sanatçı ve düşünce insanı ile 2 otel görevlisinin yakılarak katledildiği katliamın, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunun vurgulandığı mektupta, yaşamını yitirenler arasında Hollanda vatandaşı Carina Thuijs’in de bulunduğu hatırlatıldı. Genç bir akademisyen olan Thuijs’in, Türkiye’de kültürlerarası çalışmalar yürütmek ve Alevi toplumunu tanımak amacıyla bulunduğu, Madımak Oteli’nde diğer aydınlarla birlikte diri diri yakılarak öldürüldüğü ifade edildi.

    Mektupta, Hollanda devletinin Carina Thuijs’in cenazesini ülkesine getirerek defin işlemlerini gerçekleştirdiği ancak katliama ilişkin hukuki sürecin Türkiye’de 33 yıldır sonuçlandırılmadığına dikkat çekildi. Bugüne dek Hollanda’nın davaya müdahil olmadığı belirtilerek, bunun adaletin sağlanması açısından ciddi bir eksiklik olduğu kaydedildi.

    Karababa ailesi ve imzacı kurumlar, Hollanda Krallığı’ndan şu taleplerde bulundu:

    • Sivas Katliamı davasına resmî olarak müdahil olunması,

    • Hollanda vatandaşı Carina Thuijs’in adalet mücadelesinin desteklenmesi,

    • Uluslararası kurumlar nezdinde davanın izlenmesi,

    • Amsterdam’da Sivas Katliamı anıtının yapılması.

    Mektubun ekinde, Sivas Katliamı mağdurlarından Gülsüm Karababa’nın kardeşi Hüseyin Karababa tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (Lahey) yapılan başvurunun da yer aldığı belirtildi. Lahey’in aynı zamanda Hollanda Krallığı ve Parlamentosu’nun bulunduğu kent olmasına dikkat çekilerek, bunun “adaletin sesi olmak” için sembolik bir çağrı olduğu ifade edildi.

    Görüşmenin ardından açıklama yapan Karababa ailesi, Türkiye’de zaman aşımına uğratılan Sivas Katliamı davası sonrasında, hak mücadelesini Lahey’de sürdürme kararlılığında olduklarını duyurdu. Aile, adalet sağlanana kadar ulusal ve uluslararası tüm hukuki yolları kullanacaklarını vurguladı.

    Hollanda Kralı’na gönderilen mektup; Hüseyin Karababa’nın yanı sıra Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, 10 Ekim Barış Derneği ve Ankara Divriği Kültür Derneği tarafından imzalandı. Davanın avukatlığını Av. Coşkun Özgür Piroğlu, danışmanlık ve çevirmenliğini ise Muratcan Işıldak üstleniyor.

    HABER MERKEZİ

  • Akdeniz Belediyesi Eş Başkanının mektubuna engel!

    Akdeniz Belediyesi Eş Başkanının mektubuna engel!

    PİRHA- Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Akdeniz Belediyesi Eş Başkanı Nuriye Arslan’a gönderilen mektuba “sakıncalı” denilerek el konuldu.

    Mersin’de 10 Ocak’ta yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan, gizli tanık ifadeleri gerekçe gösterilerek 13 Ocak’ta tutuklandı. Tarsus Cezaevi’ne ve ardından Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Nuriye Arslan, 220 gündür iddianame hazırlanmadığı halde tutuklu bulunuyor.

    Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (TÜMBEL-SEN) tarafından Nuriye Arslan’a gönderilen bir mektup ise Cezaevi Disiplin Kurulu tarafından “sakıncalı” bulundu. Mektup, “siyasi ve ideolojik içerik taşıdığı, kurum güvenliğini tehlikeye düşürecek, moral ve motivasyon sağlayacak ifadeler içerdiği” iddia edilerek Nuriye Arslan’a verilmedi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Tedavi hakkı engellenen Nuriye Gülmen’in gönderdiği mektuplar da engelleniyor

    Tedavi hakkı engellenen Nuriye Gülmen’in gönderdiği mektuplar da engelleniyor

    PİRHA-Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini dile getiren tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen, “Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter” dedi.

    11 Ağustos 2020 tarihinde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla tutuklanan ve 10 yıl hapis cezası verilen KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen, tedavi hakkının engellenmesine ilişkin Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) yazdığı mektuplarına el koyulmasına ilişkin 4 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri Hapishanesi’nden yazdı.

    “MEKTUP ENGELLEMELERİ BİRDEN BİRE ÇOK FAZLA ARTTI”

    Yazdıkları mektuplar hakkında verilen çizme ve el koyma kararlarının kendileri için çok can yakıcı bir hal aldığını belirterek sözlerine başlayan Nuriye Gülmen, “Tahmin edersiniz, burada pek çok hak gaspıyla karşılaşıyoruz. Gücümüz yettiğine hepsine cevap üretmeye, haklarımızı korumaya çalışıyoruz. Hukuki başvurular yapıyor, dilekçeler yazıyor, idareyle tartışmalar yürütüyor, fiilli eylemler yapıyoruz. En net sonucu eylemlerimizle alıyoruz. Hukuki başvurularla sonuç almak mucize mertebesine yükseldi. Ülkenin hukuki vasatını düşünün, burada durum o vasatın da altında. Hapishane müdürleri kendi cumhuriyetlerini ilan etmişler, her biri Cumhurbaşkanının karikatürü. İnfaz Hakimlikleri hapishaneye bağlı idari birimler gibi iş görüyorlar. Hiçbir başvurumuzdan olumlu sonuç alamıyoruz. Hakkımızda açılan soruşturmalar hızla cezaya dönüşüyor. Mektuplarımızla ilgili alınan kararlar da böyle. Mektup engellemeleri birdenbire çok fazla arttı. Başına yazdığımız hemen her mektup engelleniyor. Hapishanedeki uygulamaları anlattığımız her satırımız çiziliyor” dedi.

    “4 AY İÇERİSİNDE 9 TANE MEKTUBUM ENGELLENDİ”

    Bu yıl içerisinde Haziran-Ekim ayları arasında dokuz tane mektubunun engellendiğini ifade eden Nuriye Gülmen, “Arkadaşlarım açısından da durum aşağı yukarı aynı. Engellemeler, “Yeni açılan hapishanelerle” ilgili yazdığımız mektupların hepsine çizerek gönderme kararı verilmeye başlamasıyla birdenbire arttı. Biz bu mektupları yaklaşık iki yıldır yazıyoruz. Fakat birden düğmeye basılmış gibi engelleme kararları gelmeye başladı. “Kurumda muhafaza” mektuba el koyulduğunun başka bir ifadesi. Çizerek gönderme kararında ise güya “sakıncalı” kısımlar çiziliyor. AYM çizerek gönderme uygulamasını haberleşme hürriyetini bütünüyle engellemeden sakıncayı bertaraf etmenin bir yolu olarak öneriyor fakat çizme kararları amacını aşarak mektup içeriğini anlamlı bir bütün olmaktan çıkarıyor. Çizilen mektuplarımın hepsinde içeriğin yarıdan fazlası, hatta dörtte üçü çıkarılmış oluyor” diye belirtti.

    “TEDAVİ HAKKIM ENGELLENDİĞİ İÇİN YAZDIĞIM 4 TANE MEKTUBUMA EL KOYULDU”

    Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini söyleyen Gülmen, “Bu yılın ağustos ayında, yaklaşık altı aydır devam eden rahatsızlığımla ilgili Çam ve Sakura Hastanesi’ne gittim. İlk muayenede sorun yaşamadım. Asker dışarıda bekledi, kadın doğum polikliniğinde muayene oldum. Biyopsi yapılmasına karar verildi. Fakat sonra dört kez aynı işlem için gitmeme rağmen işlemi yaptıramadım. (Bu hastanede daha önce rahimden ameliyat olmuş ve defalarca kontrole, muayeneye gitmiştim. Askerin içeri girmesi sorununu hiç yaşamadım.) 2, 16, 23 ve 27 Ağustos tarihlerinde sevkten sorumlu askerlerin hepsi söz birliği etmişçesine aynı şeyi söylediler. “Doktor çık derse de çıkmayacağım”. Tartışmalar… Tartışmalar. Nasıl bir irade ve sinir savaşı verdiğimi anlatmam zor. İşin bu kısmı için sayfalarca yazmak gerekir. Sonuç olarak biyopsi yaptıramadım. İkinci gidişimden sonra yaşadıklarımı ilgili kurumlara yazmayı, suç duyuruları yapmaya, bir çözüm bulmak için yollar aramaya başladım. Yazdığım kurumlardan biri de bu dernekti. Daha önce benzer sorunlar yaşayan bir arkadaşım bu derneğin yazışmalar yaptıklarını, hastaneyle iletişime geçtiklerini, bilgilendirici broşürler gönderdiklerini filan anlatmıştı. Ben de hastanede yaşadığım sorunu ayrıntılarıyla anlattım. Hangi doktorun odasına saat kaçta muayene olmak için girdim, nasıl tartışmalar yaşandı, askerin tavrı nasıldı, doktor ne dedi vs. Hepsini yazdım. Bu mektubum kişileri hedef gösterdiğim, kişi ve kuruluşları paniğe sevk etme ve gündem yaratma amacı güttüğüm gerekçesiyle engellendi” diye ifade etti.

    “MESELEYİ TEDAVİ HAKKINDAN ÇIKARIP İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE DÖNÜŞTÜRDÜLER”

    Daha önce de mektuplarının engellendiğini ama hiçbirinde Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı mektupla ilgili kararı aldığında hissettiği gibi hissetmediğini vurgulayan Gülmen, yazısının devamında şunları dile getirdi:

    “Herhangi bir duyguyla, kelimeyle tarif edemiyorum. Karar geldikten sonra aynı derneğe kendilerine yazdığım mektubun engellendiğini haber veren bir mektup daha yazdım. Bu mektubum da engellendi. Bu kez, hiçbir şey yazmadan disiplin kurulunun kararını ve benim karara ilişkin İnfaz Hakimliği’ne yaptığım itirazı gönderdim, bu da engellendi. İşin “trajikomik” yani kendi kararlarının gönderilmesinin kişi ve kurumlarda panik yaratma potansiyeline sahip olduğunu kabul etmeleri. Kararı göndermemi de bu gerekçeyle engellediler. Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter. Ben de bu yaptıklarının teşhir olması için elimden geleni yapıyorum. Somut mektuba ilişkin tek içeriğe, bilgiye, ifadeye yer verilmiyor. Neden sakıncalı bulunduğu açıklanmıyor, hangi ifadenin sakıncalı olduğu belirtilmiyor. Tam bir “ben yaptım oldu” anlayışı. İnfaz Hakimlikleri onayıp geçiyor. Şimdiye kadar hiçbir itirazımdan sonuç alamadım.”

    Cihan BERK/PİRHA

  • İHD’den Dersim ve Mersin’de İçişleri Bakanlığı’na mektup: Kayyım uygulamasından vazgeçin!-VİDEO

    İHD’den Dersim ve Mersin’de İçişleri Bakanlığı’na mektup: Kayyım uygulamasından vazgeçin!-VİDEO

    PİRHA-İHD Dersim ve Mersin Şubeleri, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubeleri önünde açıklama yapıp, İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi. Yapılan açıklamalarda, “İstanbul Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması işleminin tarafınızca bir kez daha gözden geçirilmesi demokratik işleyiş açısından son derece önemli olacaktır” denildi.

    İçişleri Bakanlığı, İstanbul’da CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atadıktan sonra Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyesi’ne kayyım atadı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim ve Mersin Şubeleri, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubeleri önünde açıklama yapıp İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi.

    DERSİM

    İHD Dersim Şubesi, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubesi önünde açıklama yapıp İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gönül Sonbahar okudu. Açıklamaya DEM Parti ve ESP yöneticileri de destek verdi.

    “KAYYIM ANTİ-DEMOKRATİK BİR UYGULAMADIR”

    Kesinleşmiş bir yargı kararı olmamasına rağmen halk tarafından seçilen belediye başkanlarının görevden alınarak yerine kayyım atanmasının anti- demokratik bir uygulama olduğunu belirten Gönül Sonbahar, “Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin gerek Anayasası ve iç hukuk düzenlemeleri gerekse altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle bütünüyle çelişen bu uygulama, kabul edilebilir bir yanı olmadığı gibi toplumsal ilişkilerin gerginleşmesine de neden olan bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan Hakları Derneği olarak İstanbul Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması işleminin tarafınızca bir kez daha gözden geçirilmesi demokratik işleyiş açısından son derece önemli olacaktır. Sizi, kararınızı bir kez daha sorgulayarak, verdiğiniz karardan geri dönmeye davet ediyoruz” diye konuştu.

    MERSİN

    “SEÇMENİN İRADESİ GASP EDİLDİ”

    İHD Mersin Şubesi de kayyım uygulamalarına karşı İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi.

    İHD Mersin Şube Eş Başkanı Zümeyra Oğuz, PTT önünde yaptığı konuşmada İHD olarak kayyımı hırsız olarak gördüklerini ifade ederek, “Hakkari ve Esenyurt’un ardından Mardin, Halfeti ve Batman’a kayyım atanarak seçmenin iradesi gasp edildi. Bu kentlerdeki yurttaşlar, kayyımı protesto ettikleri eylemlerde kolluk kuvvetleri tarafından şiddet uygulanarak gözaltına alındılar. Genel merkezimizden arkadaşlar şu anda bu kentlerde buna dair çalışmalar yürüterek, yaşananları raporlamaya çalışıyorlar. Biz de İHD Mersin Şubesi olarak tepkimizi dile getirmek amaçlı İçişleri Bakanlığı’na açık mektup göndereceğiz” dedi.

    PİRHA/DERSİM-MERSİN

     

     

  • İHD, İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi: Bu hukuksuz kayyum kararından dönün- VİDEO

    İHD, İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi: Bu hukuksuz kayyum kararından dönün- VİDEO

    PİRHA-İHD İstanbul Şubesi’nin hukuk dışı kayyım kararlarının geri çekilmesi ve halkın iradesine saygı gösterilmesi talebiyle İçişleri Bakanlığı’na bir mektup gönderdi. Öncesinde dernek binasında açıklama yapan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, “Kayyum politikası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt meselesinde uyguladığı çözümsüzlük politikasının bir devamıdır. Yerine kayyum atanan ve tutuklanan tüm belediye başkanlarının yanındayız” dedi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, hukuk dışı kayyım kararlarının geri çekilmesi ve halkın iradesine saygı gösterilmesi talebiyle dernek binası önünde açıklama yaptı. Açıklamanın ardından Sıraselviler Postanesi’nden İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderildi.

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin dernek binası önünde bir konuşma yaptı.

    “BU HUKUKSUZ YETKİ İÇİŞLERİ BAKANLIĞI TARAFINDAN SÜREKLİLİK ARZ ETTİ”

    Keskin, kayyım atanan ve tutuklanan tüm belediye başkanlarının yanında olduklarını dile getirerek, “Biz bugün İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’nin aldığı kararla tüm şubelerimiz olarak, İçişleri Bakanlığı’na alınan Kayyum kararları ile ilgili bir mektup gönderiyoruz. İçişleri Bakanlığı’na bu hukuksuz karardan dönmesi için bir çağrı yapıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yasalarında belediye başkanlarının görevden alınması gibi düzenlemeler vardı. Bu düzenlemeler, belediye başkanlarının görevleri dahilinde işledikleri suçlarla ilgiliydi. Ancak maalesef 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişimi sonrası sonrasında Türkiye’nin altına imza attığı sözleşmeler ve iç hukukuyla çelişen yasal düzenlemeler yapıldı. Bunlardan biri de İçişleri Bakanlığı’na belediye başkanlarına kayyum atanması ile ilgili verilen yetkiydi. Son derece hukuksuz, demokratik işleyişe aykırı bir yetki ve maalesef İçişleri Bakanlığı tarafından da bir süreklilik arz etmeye başladı. İlk, bildiğimiz gibi Hakkari Belediyesi ile başladı, daha sonra Batman Mardin ve Halfeti belediyeleri ile devam etti” dedi.

    “KAYYUM ÇÖZÜMSÜZLÜK POLİTİKASININ DEVAMIDIR”

    “Bu belediye başkanları bizim yakından tanıdığımız insan hakları mücadelesi veren arkadaşlarımız” diyen Keskin, “Maalesef hukuksuz bir şekilde bölge halklarının iradesine darbe vurularak belediye başkanları hakkında kayyum kararı verildi. Biz insan hakları savunucuları olarak bu coğrafyanın temel meselelerinden birinin Kürt meselesi olduğunu çok yakından biliyoruz. Bu meselenin barışçıl çözümler dışında başka hiçbir şekilde çözülebileceğine inanmıyoruz. Kayyum politikası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt meselesinde uyguladığı çözümsüzlük politikasının bir devamıdır” diye belirtti.

    “BELEDİYE BAŞKANLARIMIZIN YANINDAYIZ”

    Eren Keskin şöyle devam etti:

    “Bazı çevreler diyorlar ki neden haklarında soruşturma olan kişiler aday gösteriliyor insan hakları alanında çalışan demokratikleşme, sivilleşme, Kürt meselesi konusunda devletten farklı düşünen kimse yoktur ki hakkında soruşturma olmasın hepimiz cezaevine girmek üzereyiz ya da adli kontrollüyüz. Bu da durumun ayrı bir yanı. O nedenle bu tür yaklaşımları da bu hukuksuz eylemin destekçisi olarak görüyoruz. Biz sonuna kadar İçişleri Bakanlığı’nın bu kayyum atama kararına karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Tutuklanan ya da hakkında Kayyum atanan tüm belediye başkanlarımızın yanındayız.”

    Açıklama sonrası Sıraselviler Postanesi’nden İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderildi. Ayrıca dernek binasına “Kayyumlara hayır! Halkın iradesine saygı gösterin” yazılı pankart asıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Eğitim Sen’den MİT’in çocuk etkinliğine tepki: Kabul edilemez!

    Eğitim Sen’den MİT’in çocuk etkinliğine tepki: Kabul edilemez!

    PİRHA- MİT’in, 23 Nisan kapsamında çocuklardan, “istihbarat”, “gizli ajan” kelimeleriyle mektup yazmalarını istemesine ilişkin açıklama yapan Eğitim Sen, “MİT’in, çocuklara yönelik faaliyetlerde bulunması kabul edilemez. Bu uygulama derhal kaldırılmalı” dedi. 

    Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), 23 Nisan dolayısıyla çocuklardan “güvenlik”, “istihbarat” ve “gizli ajan” kelimelerini resimle ya da mektupla kağıda dökmelerini istedi. MİT’in internet sitesindeki duyuruda, 5-14 yaş arasındaki çocuklar hayal güçlerini kullanmaya davet edildi. Çocuklardan, MİT’in görev alanını tanımlayan “güvenlik”, “istihbarat” ve “gizli ajan” kelimelerinden yola çıkarak resim yapmaları ya da mektup yazmaları istendi. Ailelerden, çocuklarının hazırladığı resim ya da mektupların elektronik posta ile MİT adresine gönderilmesi istenildi.

    Konuya ilişkin açıklama yapan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Diyanet ve MİT gibi kurumların kendi görev alanları dışına çıktıklarını belirterek, tepki gösterdi.

    “MEB İZİN VERMİŞSSE SORUNDUR”

    Açıklamada MİT’in başlattığı etkinliğin çocukları ilgilendiren bir boyutunun olmadığı belirtilerek, “Bu kavramlar çocuk gerçekliğine uygun olmadığı gibi, bu tür işler MİT’in görevi de değildir. MİT böyle bir etkinlik düzenleyeceğini Milli Eğitim Bakanlığı’na sormuş mudur? Sormamışsa bu bir sorundur. Sormuş ve MEB izin vermişse bu çok daha büyük bir sorundur” denildi.

    Eğitim Sen, Diyanet İşleri Başkanlığı ile imzalanan protokol kapsamında “Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” Projesi ile çocuklara okul içinde ve dışında dini etkinliklerin dayatıldığını belirterek, benzer bir çalışmanın MİT tarafından yapılmak istendiğini ifade etti. Açıklamada, bu çalışmanın çocukların zihinsel süreçlerini olumsuz etkileyeceğine dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi: “Diyanet ve MİT gibi kurumların kendi görev alanları dışına çıkarak, hangi gerekçeyle olursa olsun, çocuklara yönelik etkinlik ve faaliyetlerde bulunmaları kabul edilemeyeceği gibi, bu durum çocuk haklarına, çocuk psikolojisine aykırı ve pedagojik açıdan da asla doğru değildir. Bu uygulama derhal kaldırılmalı.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Can’dan vekillere açık mektup: Hukuksuzluklara son verilmesi için harekete geçin

    Can’dan vekillere açık mektup: Hukuksuzluklara son verilmesi için harekete geçin

    PİRHA- 78’liler Girişimi Sözcüsü, Gazeteci-Yazar Celalettin Can, açık mektupta milletvekillerine seslenerek, “Siyasi mahpuslara rehine muamelesi yapanlar hakkında yasal soruşturma başlatın. Cezaevlerindeki kötü muameleleri izleyerek bu suça ortak olmayın” dedi.

    78’liler Girişimi Sözcüsü, Gazeteci-Yazar Celalettin Can, kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma amacıyla bir günlük yayın yönetmenliği yaptığı için 31 Ağustos’tan bu yana Marmara (Silivri) Cezaevinde.

    100 gündür tutuklu olan 78’liler Girişimi Sözcüsü, Gazeteci-Yazar Celalettin Can, basına gönderdiği açık mektupla, Meclis’teki milletvekillerine seslendi.

    Can, “Cezaevlerindeki İdare ve Gözlem Kurullarının görevlerinden ve uygulamalarından haberdar mısınız? Siyasi mahkûmlara cezaevinde yapılan uygulamaları,
    kötü muameleleri biliyor musunuz? Son bir yılda cezaevlerinde kaç mahkûm hayatını kaybetti, bilginiz var mı?” diye sordu.

    Can, “100 gündür bana ve tüm mahpuslara yapılan uygulamaları ‘kötü muamele’ olarak değerlendiriyor bu noktada gerekli girişimlerin yapılmasını bekliyorum” dedi.

    Can’ın mektubu şöyle:

    “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki milletin vekillerine açık çağrı! Cezaevlerindeki “İdare ve Gözlem Kurullarının” görevlerinden ve uygulamalarından Haberdar mısınız?

    Siyasi mahkûmlara cezaevinde yapılan uygulamaları, “Kötü Muameleleri” biliyor musunuz? Son bir yılda cezaevlerinde kaç mahkûm hayatını kaybetti, bilginiz var mı? Ben, sizlerin de çok iyi bildiği gibi siyasi bir kimliğe sahibim. Yasal haklarımı biliyorum… Kazanılmış haklarım, haklarımız uygulanmıyor.

    Teknisyen kim mesela nasıl benim hakkımda karar verir?
    Kazanılmış ‘Denetimli Serbestlik Hakkı’mı kullandırmamak için “İdare ve Gözlem Kurullarının” Hukuk dışı uygulamaları ve yaptırımlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Özgürlüğümü engelleniyor! Cezaevlerinde özgürlüğümüzü engelleyen, yaşam hakkımızı riske atan bir “İdare ve Gözlem Kurulu” var.

    Başkanı cezaevi savcısı, sonra kurum müdürü, ikinci kurum müdürü, idare memuru, öğretmen, psikolog, infaz koruma baş memuru ve teknisyenden oluşuyor. Toplam 8 kişi. Bu insanlar burada bütün kararları veriyor. Burada mahkeme diye bir şey yok, mahkeme kararları yok, idare ve gözlem kurulu kararları var. Bu kişilerin bizimle ne bilgisi ne ilgisi var? Teknisyen kim mesela? Nasıl benim hakkımda karar verir?

    Nasıl Yargıtay’ın kararları olmasına rağmen benim denetimli serbestliğe geçmem gerekirken ret kararı verebilirler? Denetimden yararlanmam lazım ama teknisyen, öğretmen kabul etmediği için yararlanamıyorum. Mahkemelerin kararlarından nasıl daha üstün olabilir bu kurulun kararları?

    “GEREKLİ GİRİŞİMLERİN YAPILMASINI BEKLİYORUM”

    Kendilerini “ikinci bir yargılama merci” yerine koyan idare ve gözlem kurulları, biz siyasi mahpusları özgürlüğümüzle tehdit etmeyi burada bulunduğum 100 gündür sürdürürken, hukuk tanımıyorlar. 100 gündür bana ve tüm mahpuslara yapılan uygulamaları “Kötü Muamele” olarak değerlendiriyor bu noktada gerekli girişimlerin yapılmasını bekliyorum.

    “SAĞLIK SORUNLARIM DEVAM EDİYOR”

    Tutuklandığım 31 Ağustos’tan bugüne yaşadıklarımı paylaşırken hukuk dışı uygulamalarla karşı karşıya kaldığımı açıklamalarımla sizlerle birçok kez paylaştım. Bu durumu sadece ben yaşamıyorum diye özellikle belirttim. Sağlıkla ilgili sıkıntılarımın devam ettiğini, özellikle gece uyku apnesinin yarattığı sıkıntı nedeniyle göğüs ağrısı ve nefes almada ki zorluğun sürdüğünü söylerken, her görüşmemde avukatıma, yakınlarıma ısrarla burada hukuken izahı olmayacak uygulamalar yaşandığını belirttim.

    “YAŞAM HAKKIMI CİDDİ BOYUTTA RİSKE ATAN BİR İHLALLE KARŞI KARŞIYA KALDIM”

    Silivri Cezaevi’nde İdare ve Gözlem Kurulu ile diğer yetkili ve görevliler, “Tarafsız koğuşa git, tüm haklardan yararlan. Yoksa bitene kadar cezanla yaşa.” tehdidini Yargıtay’ın emsal kararına ve ciddi sağlık sorunlarımın var olduğunu bilmelerine rağmen 100 gündür sürdürüyorlar.

    Denetimli serbestlik hakkımı kullandırmamakla ısrar eden kurul sağlık durumumun uyku apnesi nedeniyle riske altında olduğunu söyleyerek, sürekli ATK ve diğer sağlık kuruluşlarına götürülüyorum. Bana verilen bilgi uyku testi için yakın bir tarihte bir gece hastanede kalarak bu testin yapılacağı söylenmişti. Ancak, bakın nasıl bir uygulama ile karşı karşıya kaldım: 27.11.202 tarihinde götürüldüğüm İstanbul -Yedikule Göğüs Hastanesinde hasta mahpusların yaşadığı, özelde de benim yaşam hakkımı çok ciddi boyutta riske atan bir ihlalle karşı karşıya kaldım. Uyku apne testi için 25 Mayıs 2025 tarihine yani 2 yıl sonrasına yakın bir tarihe randevu verdiklerini söylediler ve cezaevine geri gönderildim. Şaşkın bir şekilde ne diyeceğimi bilemedim. Sürekli benimle görüşen, Hipokrat yemini etmiş hekimler risk altında olduğumu söylemelerine rağmen gelinen sonuç bu. Hekimlerin de bu kurulun bir parçası gibi mi çalışıyor diye düşünmeden edemeyeceğim… İnsan hayatını yok sayıyorlar.

    Sorduğumuz sorular yanıtsız kalıyor. Dışarıda yaptırdığım raporumu da görmezden gelerek yapılması gereken tedaviyi 2025 bıraktılar. Başıma bir şey gelmezse bu tarihe kadar burada kalmayacağım ancak infazını tamamlamaya uzun süresi olan hükümlüleri düşündüm… Kendimi kötü hissettim.

    “EŞYALARIM ZAMANINDA VERİLMİYOR”

    Siyasi mahpuslara karşı yapılan başka bir ihlali de paylaşmak isterim;

    31 Ağustos günü cezaevine alındığımda havaların sıcak olduğu günlerdi. Bugün ise giysilerim yetersiz geliyor. Bu nedenle kalın giysiler istedim. Getirilen eşyalarım çeşitli nedenlerle hem yeterli sayıda hem de zamanında verilmiyor. Keza ayakkabılarım yazlık olduğu için üç hafta önce kışlık spor ayakkabı getirilmesine rağmen hala verilmedi. Burada her şeyi dilekçe ile soruyorsunuz. Dilekçeme verilen cevap; “Zamanında verilmeme gerekçesi ‘Köpek’ gelmedi” oluyor.

    “HAKLARIMIZI ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Şaşkınlıkla bu ne demek diye soruyorum; “Köpek geldiğinde ayakkabıyı koklayacak, bunun için bekliyoruz. Koklama işi şu sıralar çok yoğun olduğu için köpeği bekleyeceğiz.” Arkadaşların ayakkabılarını kullanarak köpeğin gelmesini beklememiz sürüyor.

    Bu paylaştıklarım size sıradan bir uygulama olarak gelmesin. Buradan yatan mantık eziyet etme, yıldırma, ıslah etme ve kişilik haklarımızı yıpratma mantığıdır. Kötü Muameledir…Bizler siyasi mahpuslarız. Siyasi mahpuslara “ıslah” etme mantığıyla yaklaşmanız bizim için kabul edilir bir durum değil. Bu nedenle hukuki haklarımı aramaktan vazgeçmeyeceğim.

    “SAYIN VEKİLLER BU HUKUKSUZLUKLARA SON VERİLMESİ İÇİN HAREKETE GEÇİN”

    Bu anlattıklarıma ekleyeceğim çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu bilmenizi isteriz…

    Sayın vekiller…Sizlere sesleniyoruz; Siz seçilmişlerin de sorumluluğu altında olan cezaevlerindeki hukuksuzluklara son verilmesi için harekete geçin. Sorun alanlarını tespit edin. Bu amaçla meclis bünyesinde Cezaevlerini İzleme Komisyonunu kurmanız talebimizdir.

    Siyasi mahpuslara rehine muamelesi yapanlar hakkında yasal soruşturma başlatın. Cezaevlerindeki kötü muameleleri izleyerek bu suça ortak olmayın! Bu ihlaller karşısında sessiz kalmayın. Hukukun tanıdığı haklarımızı uygulayın. Adaleti sağlayın… Biz siyasi mahpusların adalet mücadelesi devam edecek…

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

     

     

  • BDP’li Ergin Doğru’ya, odasındaki roman taslağından dolayı hücre cezası

    BDP’li Ergin Doğru’ya, odasındaki roman taslağından dolayı hücre cezası

    PİRHA-Elazığ Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde 2016 yılından bu yana tutuklu bulunan BDP Dersim eski İl Eş Başkanı Ergin Doğru’ya odasında yapılan aramada yazdığı roman taslağı ve jiletten dolayı ayrı ayrı 11’er günlük hücre cezası verildi. Yaşananlara tepki gösteren Doğru, “Verilen bu cezalar tamamen infazımı yakmaya dönüktür” dedi.

    Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Dersim eski İl Eş Başkanı ve Dersim Gazetesi kurucularından Ergin Doğru, 2016 yılından bu yana Elazığ Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

    Ergin Doğru’ya, odasında yapılan aramada yazdığı roman taslağı ve permatik jiletinden dolayı ayrı ayrı 11’er günlük hücre cezası verildi. Ergin Doğru, kendisine verilen cezalar üzerine İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi’ne (İHD) mektup yazarak cezaevinde yaşadığı ihlalleri anlattı.

    “VERİLEN CEZALAR İNFAZIMI YAKMAYA DÖNÜKTÜR”

    6 Eylül’de bulunduğu odada kısmi arama yapıldığını ifade eden Ergin Doğru, “Aramada yazdığım roman taslağının olduğu bir defter, 3’lü permatikten daha sonra kullanmak üzere söküp kenarda bıraktığım 2 adet permatik jileti alındı. Açılan soruşturma ve sonrasındaki disiplin kurulu kararı ile ayrı ayrı 11’er günlük hücre cezası verildi. Verilen bu cezalar tamamen niyetli ve infazımı yakmaya dönüktür. Permatik jiletine ceza verilmesi 5275 Sayılı Kanun’un 44/3 maddesinde tanımlanıyor. Odamda bulunan permatikten sökülmüş olan jiletler cezaevi kantininde satılıyor. Permatik jiletlerini sökme sebebim 3’lü olduğu için traş olamadığım için tekli hale getirmektir. Bunun dışında hiçbir amacım yoktur, olamaz. Kaldı ki 3’lü permatikleri yıllardır bu şekilde kullanıyoruz. Her aramada jiletleri çıkarılmış permatik görüldüğünde ya ses çıkarılmıyor ya da alınıp çöpe atılıyordu. Bu kez ise alınıp 11 günlük hücre cezası gibi ağır bir ceza verildi” diye belirtti.

    “VARSAYIMLAR ÜZERİNDEN 11 GÜNLÜK HÜCRE CEZASI VERİLDİ”

    Kendisine verilen ikinci 11 günlük hücre cezasını düşünce, niyet, düşünce okuma ve varsayımlar üzerinden verildiğini söyleyen Doğru, “Bu cezada 5275 Sayılı Kanun’un 44/3 maddesindeki ‘Eğitim ve propaganda’ yapma suçlamasına dayanıyor. Aramada el konulan defter son yazdığım romanın taslağı. Roman tamamen hayali ve kurgudur. El konulan defterin hiçbir yerinde PKK, TSK, Türk vb. isimler geçmemesine rağmen disiplin kurulu kararında bunlar üzerinden değerlendirme yapmıştır. Yine roman henüz yayımlanmamış ve kimse de görmemiştir. Buna rağmen disiplin kurulu olasılık ve varsayımlar üzerinden romanı çeşitli yollarla başka örgüt üyelerine ulaştırıp propaganda ve eğitim yaptıracağım iddiasında. 3 kişilik odada, yüksek duvarların arasında bu çeşitli yolların ne olduğu ise söylenmiyor. Diğer bir tuhaflık ise roman tamamen bir kurgu olsa da içeriğindeki anlatının benim anılarım ve yaşadıklarım olduğu iddiasıdır. Bunu hangi kanıtla söyledikleri anlaşılmazdır. Zira ben yaşamım boyunca iddia ettikleri bir yaşamın içinde olan ve silahla tanışıklığı olan biri değilim. Kendileri de verdikleri cezanın gerekçesini inandırıcı bulmamış olsa gerek ki karar kısmında her ne kadar hikâye tarzında anlatılsa da bunun defterin ele geçmesini ve alınmasını önlemek amacıyla yapıldığı düşünülerek, denilerek benim yerime de düşünmüş oluyorlar” dedi.

    “CEZA-SUÇ ORANTISI ANLAMINDA ÇOK AĞIR”

    Kendisine verilen 2 tane 11’er günlük hücre cezasının keyfi ve kötü niyetli olduğunu vurgulayan Doğru, İHD’ye şu çağrıda bulundu:

    “Hukuken de ceza-suç orantısı anlamında çok ağırdır. Yazdığım mağduriyetin ve olası sonuçlarının dikkate alınarak derneğinizin duyarlılığını ve yardımını talep ediyorum.”

    PİRHA/DERSİM

  • Prof. Dr. Ali Kemal Özcan, “terör örgütü liderini övmek” iddiasıyla görevden uzaklaştırıldı

    Prof. Dr. Ali Kemal Özcan, “terör örgütü liderini övmek” iddiasıyla görevden uzaklaştırıldı

    PİRHA-İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri öncesinde Abdullah Öcalan’ın mektubu olduğunu iddia ederek açıklamalarda bulunan Munzur Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Kemal Özcan, hakkında “terör örgütü liderini övmek” iddiasıyla başlatılan soruşturma nedeniyle rektörlük tarafından görevden uzaklaştırıldı.

    Munzur Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Kemal Özcan hakkında, sosyal medyada “terör örgütü liderini övdüğü” gerekçesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı adli, üniversite ise idari soruşturma başlattı. İdari soruşturma kapsamında Özcan, üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı.

    Özcan, 2019’daki İBB seçimleri öncesi PKK lideri Abdullah Öcalan’ın isteği üzerine İmralı Cezaevi’nde görüşme gerçekleştirdiğini söyleyerek kendisine verdiğini belirttiği mektubu okumasıyla gündeme gelmişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Dersim’de HDP Kadın Meclisi ve TJA’dan, tutuklu kadınlarla dayanışma için mektup-VİDEO

    Dersim’de HDP Kadın Meclisi ve TJA’dan, tutuklu kadınlarla dayanışma için mektup-VİDEO

    PİRHA-Dersim’de HDP Kadın Meclisi ve TJA, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle tutuklu kadınlarla dayanışmak amacıyla mektup ve kart gönderdi.

    Dersim’de HDP Kadın Meclisi ve Tevgera Jinên Azad (TJA), yaklaşmakta olan 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne kapması çerçevesinde Dersim’de Halkların Demokratik Partisi Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş’ın da katılımıyla cezaevinde tutuklu kadınlara dayanışma amacıyla PTT Şubesi’nde mektup gönderdi.

    “SAVAŞA, ŞİDDETE VE YOKSULLUĞA KARŞI İSYANDAYIZ”

    PTT önünde açıklama yapan HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, “Bizler 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamı çerçevesinde cezaevinde rehin tutulan arkadaşlarımıza kart göndererek dayanışma içeresinde olacağız. Temel şiarımız savaşa, şiddete ve yoksulluğa karşı isyandayız. Bu isyanımızı bugün Dersîm’den yükseltiyoruz” dedi.

    Konuşmanın ardından kadınlar, tutuklu kadınlar için kart ve mektup gönderdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Gazeteciler İstanbul ve Ankara’dan meslektaşları için seslendi: Gazetecilik suç değil-VİDEO

    Gazeteciler İstanbul ve Ankara’dan meslektaşları için seslendi: Gazetecilik suç değil-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır’da tutuklanan 16 gazeteci için İstanbul Kadıköy’de açıklama yapılırken, Ankara’da polis açıklamaya ve toplu fotoğraf çekilmesine dahi izin vermedi. Kadıköy’deki eylemde Kürtçe ve Türkçe okunan açıklamada, tutuklu gazetecilerin, hakikati toplumla paylaştıkları için tutuklandığına dikkat çekilerek, serbest bırakılması istendi.

    İSTANBUL

    İstanbul Kadıköy’deki PTT Şubesi önünde bir araya gelen gazeteciler, Diyarbakır’da 8 Haziran günü gözaltına alınan ve 16 Haziran’da da tutuklanan 16 meslektaşı ile dayanışmak amacıyla kart, mektup ve kitap gönderdi.

    Dayanışma eylemine Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ile Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu (MKGP) üyeleri ile DİSK Basın İş Başkanı Faruk Eren ve üyeleri katıldı.

    Gazetecilerin PTT önünde yapmak istediği açıklamaya polis izin vermedi. İskele meydanında yapılan açıklamayı Kürtçe Durket Süren okurken, Türkçe Nişmiye Güler okudu.

    Nişmiye Güler, 16 gazetecinin savcı ve hakimlik ifadeleri sırasında haberleri, sundukları programlar suç gibi gösterilirken, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ise fotoğraf makineleri, kamera ve gazete arşivlerini suç delili olarak sergilediğini hatırlatarak, “Bu nedenle de yaptıkları haber ve programlar nedeniyle özgürlüklerinden alıkonulan 16 meslektaşımız şahsında herkesi gazeteciliği savunmaya çağırıyoruz. Bir kez daha meslektaşlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu haykırmak ve herkesi bu mücadelede ortaklaşmaya çağırıyoruz” dedi.

    ANKARA

    Ankara’daki basın emekçileri de, 3 ay önce tutuklanan 16 meslektaşları için kitap ve mektup gönderdi.

    Diyarbakır’da 3 ay önce tutuklanan 16 basın çalışanı için Ankara’da da gazeteciler eylem yaptı. Tutuklu meslektaşları için Yenişehir PTT önünde bir araya gelen basın çalışanları, çok sayıda kitap ve mektubu Diyarbakır Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne postaladı.

    Ankara’daki basın çalışanları, yaptıkları eylem sonrasında toplu fotoğraf vermek istedi ancak polis buna izin vermeyerek görüntü alınmasına da engel oldu.

    İSTANBUL-ANKARA/PİRHA

  • Tuncel cezaevinde PİRHA’nın sorularını yanıtladı: Kürt, Alevi ve kadın kimliği hakikat arayışının adıdır

    Tuncel cezaevinde PİRHA’nın sorularını yanıtladı: Kürt, Alevi ve kadın kimliği hakikat arayışının adıdır

    PİRHA-Sincan Cezaevi’nde tutulan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tuncel, Kürt, Alevi ve kadın kimliği hem var olmanın hem de hakikat arayışının, direnişin adı olduğunun altını çizdi. Tuncel, Alevi örgütlenmesine dair de, “Alevi kurumlarının ortak bir çatı örgütüne (kurultay, kongre gibi), akademilere ihtiyacı var. Asimilasyon politikalarını boşa çıkarma, Alevi kültürünü, inancını gelecek kuşaklara taşımak açısından akademilerin çok büyük önemi var” dedi. Tuncel, cezaevinde de dirençli oldukları mesajını verdi. 

    Cezaevlerinde doluluk oranı Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesinde. Cezaevlerine dair yayınlanan raporlarda insan hakları ihlallerinin arttığı belirtilirken, ağır hasta tutukların durumu her geçen gün kötüleşiyor.

    AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin bir çok ilinde yeni cezaevleri yapılıp, yenilerinin de yapılacağı vaat edilirken, şu an Türkiye’nin farklı cezaevlerinde belediye eş başkanından, milletvekiline Kürt kadın siyasetçiler tutuklu bulunuyor. Son yıllarda sadece fikirlerinden ve yaptıkları açıklamalardan dolayı Sebahat Tuncel, Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak, Edibe Şahin, Figen Yüksekdağ, Nurhayat Altun gibi yüzlerce kadın cezaevine konuldu.

    Aysel Tuğluk gibi bazı isimler ağır hastalıklarına karşın cezaevinde tutulurken, dışarıda savundukları değerleri cezaevinde de savunmaya devam ediyorlar.

    Bu isimlerden biri de Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel. Tuncel, 4 Kasım 2016’dan bu yana cezaevinde tutuluyor. HDP eş genel başkanları ve milletvekillerinin gözaltına alınmasını protesto ederken, 4 Kasım’da Diyarbakır Adliyesi’nin önünde gözaltına alındı ve hakkında daha önce hazırlanmış farklı bir dosyadan dolayı tutuklandı. Hazırlanan iddianame Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak’ın dosyası ile birleştirildi. Dava güvenlik gerekçesiyle Malatya’ya alındı. 2019 Şubat ayında Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi hem Kışanak’a hem de Tuncel’e 15’er yıl hapis cezası verdi.

    PİRHA olarak, cezaevindeki Kürt kadın siyasetçilere ulaşıp, cezaevi süreci, yaşadıkları sıkıntılar ve Türkiye siyasetinin geldiği noktaya ilişkin sorular yöneltiyoruz.

    İlk olarak, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nden sorularımızı yanıtladı.

    “KÜRT SİYASETÇİLERİN ‘REHİN’ ALINMASI KÜRT KARŞITI POLİTİKANIN BİR PARÇASIDIR”

    PİRHA: 5 yıldır cezaevindesiniz. Elbette durumun hukuki boyutlarına Alevi toplumu hâkim. Ama biz sizin kendi durumunuzu cezaevinde oluş nedenlerini sizden duymak istiyoruz.

    SEBAHAT TUNCEL: 2016 yılında HDP eş genel başkanlarımız ve milletvekillerimizin gözaltına alınmasını protesto ederken 4 Kasım’da Diyarbakır Adliyesi’nin önünde 2911 sayılı kanunu muhalefetten gözaltına alındım. Ancak gözaltına alındıktan sonra hakkımda daha önce hazırlanmış farklı bir dosyadan işlem yapıldı ve tutuklandım. Tutuklanmama gerekçe yapılan ise milletvekilliği yaptığım HDP Eş Genel Başkanı, DBP Eş Genel Başkan ve HDK Eş Sözcüsüyken yaptığım faaliyetlerdeki açıklamalardır. Daha sonra hakkımda hazırlanan iddianame Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı sevgili Gültan Kışanak’ın dosyası ile birleştirildi. Dava güvenlik gerekçesiyle Malatya’ya alındı. 2019 Şubat ayında Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi her ikimize de 15’er yıl ceza verdi.

    O süreçte açlık grevinde olduğum için savunma yapamadım. Savunma hakkımı kullanmadan ceza verilmesi mahkemeler üzerindeki siyasi baskının da bir göstergesi. Bugün Kürt siyasi hareketine, Kürt siyasetçilerine yönelik sistematik şiddet politikasının bir ayağını da yargı oluşturuyor. Kürt siyasetçilerin siyasi soykırım operasyonlarıyla ‘rehin’ alınması AKP-MHP faşist iktidarın Kürt karşıtı politikasının bir parçasıdır. Bugün bu politika daha geniş kesimlerce de görülüyor.

    Gaziantep Bölgeler Adliye Mahkemesi, hakkımda farklı dosyaların bulunduğu bu dosyaların birleştirilerek yeniden karar verilmesini isteyerek kararı bozdu. Yargılama yeniden devam ederken kamuoyunun ‘Kobane Davası’ olarak da bildiği soruşturma dosyasına bizlerde dâhil edildik ve 12 Ekim 2021 tarihinde 2.kez tutuklandık. Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak ve ben daha sonra Malatya’daki dosyanın bir kısmı (propaganda dosyaları ayrıldı, şu an Yargıtay’da uyuşmazlık nedeniyle) ‘Kobane Davası’ dosyası ile birleştirildi.

    “‘KOBANE DAVASI’ BİR İNTİKAM DAVASIDIR”

    ‘Kobane Davası’ bir intikam davasıdır. 2014’te Kobane halkının IŞİD çetelerine IŞİD vahşetine karsı tarihi direnişi Ortadoğu halkları dünya halkları acısından yeni bir süreci başlatmıştır. Tüm dünya Kobane halkını selamlarken Türkiye Kobane, halkıyla Kürt halkıyla dayanışmayı dava konusu yaptı. Türkiye’nin cihadist grupları destekleyerek Suriye iç savaşına müdahil olduğu, hatta Afrin, Cerablus gibi yerleri işgal ederken bu gruplardan faydalandığını tüm dünya biliyor. IŞİD emiri Bağdadi’nin Türkiye’ye yakın bir yerde öldürülmesi, El Kureyşi’nin İdlip’te Türkiye’nin denetiminde olduğu bir yerde öldürülmesi Türkiye’nin ilişki ağını göstermesi acısından dikkat çekicidir. Kürtleri düşman gören iktidar cihadist gruplarla ittifak, ilişki geliştirmekten bir sakınca görmüyor. Bu ilişki uzun sürede Türkiye halkları, Aleviler ve kadınlar acısından ciddi sorunların yaşanmasına neden olacaktır. Kobane davasına bu perspektiften bakmak gerçeği anlamak açısından önemlidir. Bu dava aynı zamanda HDP’nin kapatılması Kürt siyasi hareketinin demokratik siyasetin alanın daraltılması, tek adam rejimin kurumsallaşmanın bir parçası olarak sürdürülmektedir.

    Mücadeleci kişiliğinizin şekillenmesinde Kürt-Alevi kimliğinizin etkisi nedir?

    Kürt, Alevi ve kadın kimliği benim açımdan hem var olmanın hem de hakikat arayışının direnişin adıdır. Bizler yasadığımız bu coğrafyada çift yönlü bir inkâr, imha ve asimilasyon politikasına maruz kalmanın derin krizlerini yasıyoruz. Bu krizli durum Alevi toplumunun kendi öz kimliğini yaşama, kendi inancıyla, kültürüyle ve diliyle var olma, örgütleme sorunlarına da yansıyor. Özellikle Kürt Aleviler sistematik devlet zoru şiddeti nedeniyle iki kere yabancılaşma yaşıyor. Hem Alevi kimliğine, hem de Kürt kimliğine yönelik yabancılaşma bireyin özgürleşmesi önünde ciddi engeller oluşturuyor. Alevilerin bu coğrafyada yaşamlarını güvenceye alması kendisini gizlemesi veya mevcut sisteme biat etmesiyle olanaklı olmuş. Günümüzde bile Alevilere yönelik ciddi bir ayrımcılık, ötekileştirme var. İktidardakiler bir yandan asimilasyon politikalarını güncellerken (cami-cemevi projeleriyle) diğer yandan bazı Alevi örgütleri cemevlerini Alevi kültürünün yansıtmaktan uzak, sadece ritüellerin yerine getirildiği mekânlara dönüştürmekte. Alevilerin siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, komünal yaşam değerlerinden uzaklaşmalarını, sisteme entegre edilmelerini amaçlıyor. Tabi bir de bu sürece oto asimilasyon diyeceğimiz Alevilerin kendi kendilerine uyguladıkları inancını gizli yaşama yaklaşımı dâhil olunca bu alandaki sorunlar daha da derinleşiyor.

    “TARİHİNİ, GEÇMİŞİNİ BİLMEYENLER GELECEĞİNİ ÖRGÜTLEYEMEZ”

    Benim siyasal kimliğimin şekillenmesinde de doğal olarak bu politikaların ve yaklaşımların bir yansıması var. Alevi kültüründe devletin baskı, zor ve zulüm politikalarına karşı büyük bir mücadele ve direniş geleneği de var. Bu direniş geleneği eşit, özgür, demokratik ve barışçıl bir yaşamı, özlemi Alevi kimliğine, inancına yönelik baskı politikaları, benim hakikat yolculuğuna çıkmamda, sınıf, kadın-erkek, din çelişkisi kadar başat rol oynamıştır. Bu yolculuk aynı zamanda kendi tarihsel kökenlerimle, kendi gerçeğimle, kendi hakikatimle buluşmam açısından çıkılmış bir yolculuktur. Apollon’un Delphi Tapınağı’nın girişinde yazan ‘Kendini bil’ sözü tüm hakikat arayışçıları açısından ve geleceği inşa açısından önemli. Tarihini, geçmişini bilmeyenler geleceğini örgütleyemez. Dikkat ederseniz iktidarlar bizi köksüzleştirmek, tarihsel gerçekleri çarpıtarak bizi tarihsizleştirmek istiyor. Buna verilecek en iyi cevap kendimizi komünal değerlerimizi, toplumsal yapı taşlarımızı, iyi bilmek ve bunun ışığında geleceğimizi örgütlemektir.

    “TÜM BU YAŞANANLARIN TEMEL NEDENİ REJİM KRİZİDİR

    -Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Cezaevinden bakınca ülkenin gidişatını nasıl görüyorsunuz? Türkiye demokrasi bileşenlerinin en önemli damarlarından biri olan Alevi toplumu ve özelde Alevi kadınları bu süreci nasıl karşılamalıdır? Ne yaparsa rolüne denk bir yol izlemiş olur?

    Türkiye’de ki gidişatın iyi olmadığı, Türkiye toplumunun ciddi bir ekonomik ve siyasi krizle yaşamak zorunda bırakıldığı, toplumlar arasındaki kutuplaşmanın göçmenlere yönelik ayrımcılık, ırkçılığa varan yabancı düşmanlığı ve bunun yarattığı gerilim Kürt sorununun çözümsüzlüğü, kadın özgürlük sorunu, ekolojik sorun, Alevilerin yaşadığı sorunlar, işçilerin ve emekçilerin yaşadığı ekonomik sorunlar, işsizlik, yoksulluk ve geleceğe dair umutsuzluk sorunları cezaevinde de hissediliyor.

    Tüm bu yaşananların temel nedeni rejim krizidir. Faşist blok rejimi krizine tekçi, otoriter bir başkanlık sistemiyle cevap vermek istiyor ki bu da yaşanan sorunları daha da ağırlaştırıyor. Türkiye’nin çok kimlikli, çok amaçlı, çok kültürlü toplumsal yapısını tekleştirme tüm topluma tek tip elbise giydirme çılgınlığı toplumsal çatışma çelişkileri derinleştiriyor. Tekçilik, otoriterlik Türkiye’nin toplumsal yapısına uymuyor. Bu nedenle faşist blok devletin tüm baskı araçlarını devreye koyarak zor ile bunu sağlamaya çalışıyor. Toplum üzerinde korku ikilemi yaratarak düşünce, ifade özgürlüğü, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırarak, muhalifleri hapsederek, sokağa çıkanları tehdit ederek, sanatçıların dilini koparmakla tehdit ederek, toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışıyor. Bu politika aslında iktidarların ne kadar zayıf olduğunun da göstergesidir. Bu iktidarın topluma anlatacak hikâyesi kalmamış, kendi varlığını sürdürmenin de tek aracı devlet şiddeti ve zor araçları kalmıştır. Bu gerçeğin görülerek demokrasi ve özgürlüklerden, barıştan yana olanların kendilerini örgütlemeleri, topluma öncülük etmeleri gerekir.

    “ALEVİLER KENDİ TOPLUMSAL GERÇEKLİĞİNE YABANCILAŞTIRILMIŞTIR”

    Aleviler de bu süreçte kendi öz örgütlülüğünü sağlaması siyasetini toplumsallaştırması gerekir. Aleviler, yüzlerce yıldır bu coğrafyada kıyımlara uğramış, kendi inancını özgürce yaşaması engellenmiş, kendi kültürü, dili ve inancı etrafında örgütlenme olanakları ortadan kaldırılmış imha ve asimilasyon politikalarıyla devlete zorla entegre edilmişlerdir. Asimilasyon politikası en etkin biçimde eğitim alanında uygulanmıştır. Türk-Sünni-Erkek devlet sistemi üretilmiştir. Aleviler kendi toplumsal gerçekliğine yabancılaştırılmıştır. Dersim Katliamı sonrası Dersim’de çocukların imam hatiplerde, yatılı bölge okullarında okutulmaları bu asimilasyon politikalarının bir parçasıdır. Kemalizmin Alevi toplumunda bu kadar derin kök salmasında bu politikaların çok büyük etkisi vardır. Alevi köylerine cami yapılması, Alevilerin statülerinin tanınmaması, Alevi inancının tanınmaması, Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Alevilerin sürekli bir tedirginlik içerisinde bırakılması cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bir devlet politikası olarak uygulanmaktadır.

    ALEVİ KURUMLARININ ORTAK BİR ÇATI ÖRGÜTÜNE (KURULTAY, KONGRE GİBİ) İHTİYACI VAR

    Alevilerin örgütlenmeleri ortadan kaldırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle Türk-Sünni inancı devletin inancı haline getirilirken Aleviler başta olmak üzere diğer inançları, mezhepleri dışlamıştır. İnanç alanında yaşanan sorun bizzat devlet eliyle inançlar arasında ayrımcılık yapılarak yaratılmıştır. Bu gerçeklik bugün daha geniş kesimlerce görülmektedir. Alevilerin elbette kurdukları dernekler, vakıflar, cemevleri mevcut ancak bu örgütlenmeler dağınık, parçalı ve bir bütün Alevi kültürünü, Alevilerin tarihsel, toplumsal gerçekliğini ifade etmekten uzak. Alevi kurumlarının ortak bir çatı örgütüne (kurultay, kongre gibi) ihtiyacı var yine akademilere ihtiyacı var. Asimilasyon politikalarını boşa çıkarma, Alevi kültürünün inancını gelecek kuşaklara taşımak açısından akademilerin çok büyük önemi var. Alevilerin kendi öz örgütlülüğünü geliştirmesi kadar birlikte yaşadıkları, halkların yaşadıkları sorunlara da duyarlı olması ortak bir yaşamı yaratmanın çabası içinde olması gerekir. Bunun için demokratik ulus perspektifiyle Türkiye’de yaşayan tüm halklarla, inançlarla, işçi sınıfıyla, köylülerle, kadınlarla, yoksullarla, ekoloji hareketleriyle, sosyal hareketlerle bir araya gelecek dayanışma, ittifak örgütlenmelerinin gelişmesine öncülük edebilirler. Eşit, özgür, demokratik ve barışçıl bir yaşam mümkün yeter ki tarihsel görev ve sorumluluklarımızı yerine getirelim.

    Alevi kadınları açısından da sürece güçlü katılım, Alevi kadınlarının kendi öz örgütlülüğünü geliştirmesi ve diğer kadınlarla güçlü birliktelikler, ittifaklar geliştirmesi önemli. Erkek-egemen kapitalist sistem tüm kadınların hayatlarını etkiliyor ve bize nefes alacak alanlar bırakmıyor. Bu sisteme karşı örgütlü kadın gücünü açığa çıkarmak başarmak için önemli. Toplum içerisinde güçlü Alevi kadın figürleri var, bu kadınların yan yana gelmesi Alevi toplumunun ilerlemesi, gelişmesi açısından da önemli. Alevi inancının kadınlara yaklaşımı, kadınların rolleri, kadın gerçekliğini açığa çıkaracak kadın tarih-araştırma merkezleri, kadın akademileri, kadın meclisleri örgütlenebilir ve tüm bu çalışmaların birleşeceği bir çatı örgütlemesinin kadın özgürlük mücadelesine büyük katkıları olacaktır, diye düşünüyorum.

    -Cezaevinde Aleviliğe dair yoğunlaşmanız oldu mu? Hangi kitapları okudunuz? Bu sıralar okuduğunuz kitap veya kitapların isimleri nedir?

    Yukarıda ifade ettiğim Alevilere yönelik inkâr, imha ve asimilasyon politikaları benim yaşamımda da etkili oldu doğal olarak. Politik arayışlarımın olduğu yılarda sormaya başladığım sorular, yaşadığım çelişki ve çatışmalar beni hakikat yolculuğuna yöneltti. Alevi kültürünü herkes gibi kendi aile yaşamım içerisinde öğrendim, sosyalist yaşam perspektifi inanç meselesine, din meselesine yaklaşımımı belirledi ancak zamanla kendimi bilme yolculuğum bu alanda yaşadığım zorlukları, eksiklikleri de açığa çıkardı. Asimilasyonun üzerindeki derin etkisini inanç ve etnik kimliğime yönelik yabancılaşmanın derinliğini daha net sordum. Kandıra Cezaevindeyken sevgili Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak, Edibe Şahin ve Nurhayat Altun ile bu konuları Alevi inancını, kültürünü, ocakları, dedelik, analık kurumunu, kadınların inancın gelişmesinde ve günümüze taşınmasındaki rolü vb. birçok konu üzerinde sohbetler oluyordu. Kimi kitaplar da okudum. Alevi kadınlar, Kızılbaş Aleviler üzerine bir okuma listesi de oluşturdum ancak Ankara’daki duruşmalar nedeniyle Ankara’ya gelince ara vermek durumunda kaldım. Önümüzdeki süreçte bu okumaları derinleştirmek istiyorum. Bu konuda sizler de kaynak önerisinde bulunursanız sevinirim.

    ‘YA HIZIR’ SESLERİNİ DUYAR GİBİYİZ

    -Bildiğiniz gibi şubat ayı Aleviler açısından aynı zamanda Xızır (Hızır) ayı olarak biliniyor. Bir Alevi kadın olarak Xızır sizin için neyi ifade ediyor?

    Hızır ayının Alevilerin yaşamında özel bir yeri ve anlamı var. Oruç sonrası dağıtılan lokma aynı zamanda Alevilerin komünal paylaşımcı yanlarını da gösteriyor. Xızır yoksulların, dara düşenlerin yardımına koşan aksakallı bir derviş olarak tarif edilir. Umutsuzluğa düşülmemesi insanın zorda kaldığında mutlaka Xızır’ın yardıma koşacağı, Xızır’ın hangi donda geleceğinin belli olmadığı söylenir. Küçükken anneannemden çok Xızır hikayesi dinledim; ‘Bozatlı Hızır yardıma koşar, insan gerçekten dara düştüğünde’ derdi. Mucizevi bazı olaylarla Xızır’ın insanlara nasıl yardım ettiğini anlatırdı. Genel olarak Alevi toplumunda Xızır inancının önemli bir yer tuttuğu biliniyor. İçinde bulunduğumuz dar sürecin içerisinden de çıkış için ‘Ya Hızır’ seslerini duyar gibiyiz.

    -Bahar kapıya dayandı 8 Mart, 21 Mart, 1 Mayıs ve Hıdırellez gibi anlamlı tarihler peş peşe geliyor, bunlara dair bir mesajınız var mı?

    Mart ayı baharın, yeni yaşamın, umudun, dirilişin adıdır. Yeni başlangıçları yeni umutları açığa çıkarır. Her mart ayı bizleri de heyecanlandırıyor. Önce 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 1 Mart’tan başlayarak 8 Mart’a kadar kadınlar sokakta seslerini duyurmaya çalışıyor. Kadına yönelik her türlü şiddete, tacize, tecavüze, kadın katliamlarına, savaşa karşı itirazlarını en yüksek sesle ve en kitlesel haliyle dile getiriyorlar. Kadın dayanışmasının yüceliğini ve coşkusunu haykırıyorlar, kadınların 8 Martta yaktığı özgürlük meşalesi 21 Martta Newroz alanlarını dolduran halkların ellerinde yanmaya devam ediyor. Halkların eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği halklar arası dayanışmanın yüceliğini aydınlatıyor. Halkların özgürlük bayramı olan Newrozla harlanan ateş bu defa işçilerin, emekçilerin, hak ve özgürlük mücadelesini aydınlatmak için 1 Mayıs meydanlarında yanıyor. Yakılan bu özgürlük ateşi biz içeridekilerin umudunu daha da güçlendiriyor. Bu yılda 8 Mart’ı, Newroz’u ve 1 Mayıs’ı cezaevlerinde karşılayacağız ancak bu yıl Türkiye’de yaşanan ekonomik krize, yoksulluğa, eşitsizliğe, kadın katliamlarına karşı toplumun güçlü bir ses çıkaracağını biliyoruz. Türkiye’yi krize sürükleyenlere ‘Edi Bese’ diyeceklerini ve gelecek için kadınların, Kürt halkının, Türkiye emekçi halklarının, işçi sınıfının ekolojistlerin inisiyatif olacaklarına inanıyoruz. Fiziksel olarak sokaklarda, meydanlarda olamazsak da bizlerde havalandırmamızda direnenlerin, mücadele edenlerin artık yeter ‘edi bese’ diyenlerin seslerine, çığlıklarına sesimizi katacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Şimdiden ‘biji hêştê adarê, biji newroz, biji yek gulan’ diyoruz selam ve dirençle serkeftin.

    “KENDİMİZİ HER YÖNÜYLE GÜÇLENDİRMEYE ÇALIŞIYORUZ”

    -Cezaevindeki bir gününüzü kısaca anlatır mısınız?

    İnsan nerede olursa olsun kendisine bir yaşam alanı yaratıyor, bazen zorluklar insanı daha da yaratıcı kılabiliyor. Bu soğuk gri mekânları yoldaşların sevgisi, coşkusu, kahkahasıyla renklendiriyoruz. 7 ay 2 kişi kaldıktan sonra ‘Sibel Akdeniz ve ben’ şimdi 5 kişi olduk giderek kitleselleşiyoruz. Buraya ilk geldiğimizde Sibel arkadaşımız Kayseri’de kalabalık bir yerden gelmişti. “İki kişi halay çekebilir miyiz” diye sordu. Ben de “F tiplerinde kalmayanlar ne bilir 2 kişilik halayın güzelliğini” dedim sonra da denedik. “Evet, 2 kişi de halay çekebiliyormuş” dedi.

    Biliyorsunuz F tiplerinde en kitlesel halaylarımız 3 kişiyle oluyor sonra Aynur Aşan geldi şimdi de Zeynep Kahraman ve Zeynep Ölbeci geldi. Sizin anlayacağınız artık kitlesel halay çekebiliyoruz. Güzel de bir koromuz olmuş oldu. Dışarıdakiler ‘Cezaevinde yatmak’ sözünün gereği olarak bizim yattığımızı düşünebilir ama uykuya hasret kaldığımız zamanlar oluyor. Son bir haftadır arkadaşlarımızın gelmesiyle oda değiştirdik, dışarıda olduğu gibi içeride de taşınmanın zorlukları var.

    Bir yandan da duruşmaları takip ediyoruz. Mahkeme duruşmayı bir an önce bitirmek için 2 hafta duruşma 2 hafta ara ‘Daha önce bu 1 haftaydı’ periyot oluşturulmuş durumda. Bu ister istemez çalışmalarımızı, yoğunlaşmamızı, savunma hazırlıklarımızı olumsuz etkiliyor. Akşama kadar duruşmada olunca -ki bu da yorucu oluyor- kalan zamanda günlük ihtiyaçları karşılamaya gidiyor. Ancak buna rağmen kendi yaşam felsefemizin, komünal yaşam anlayışımızın bir gereği olarak disiplinli, planlı bir yaşamımızın olduğunu belirtmeliyim. Bizler buradaki yaşamımızı da en verimli şekilde, en üretken biçimde değerlendirmeye, kendimizi her yönüyle güçlendirmeye çalışıyoruz.

    -Cezaevinde sizi gülümseten ilginç bulduğunuz bir anınızı anlatır mısınız?

    Cezaevinde 6. yılıma girdim, bu süreç içerisinde birçok şey yaşadık bazen çok güldük, bazen efkarlandık, bazen de hüzünlendik. Acılar da, sevinçler de yaşama dair. Kandıra’da Aysel Tuğluk ve Figen Yüksekdağ ile kalırken bir gün Figen Başkan sanırım avukat görüşündeydi Aysel hevalle ikimiz koğuştayız. Aysel Hevalin (Aysel Tuğluk) ayağı kaydı merdivenden düştü, aynı sırada gardiyan mangalı açtı ekmek dağıtıyor. Ben doğal olarak Aysel hevalin yanına koştum, o eliyle ekmeği gösterip ‘Önce ekmeği al’ dedi. Ben de onu yaptım sonra çok güldük. Mesele ekmek meselesi herkes karnını doyurabilsin diye mücadele ediyoruz değil mi? Neyse ki Aysel hevalin bir şeyi yoktu.

    Şimdi Aysel Tuğluk arkadaşımız ciddi bir sağlık sorunu yaşıyor, umarım adli tıp kurumu bu defa bilimi esas alır siyaseti değil ve arkadaşımızın durumu daha da ilerlemeden tedavi imkânı yakalar. Yine Aynur Aşan arkadaşımız buraya getirildiğinde ilk zamanlar yanımıza vermediler. Biz de ona sesimizi duyurmak, hoş geldin demek için Sibel Hevalle türküler söyledik, Aynur heval de kendi koğuşundan bize katıldı. Bir süre sonra gardiyanlar gelip yukarıdan aradılar ‘Sesiniz çok çıkıyormuş’ dediler. Aynur hevale de ‘Kuleden aradılar’ demişler. Tabi biz türkülerimizi, stranlarımızı söylemeye devam ettik. Devlet içeride de, dışarıda da kadınların seslerini kısmaya, bizleri sessizliğe gömmeye çalışıyor. Tabi ki bizler buna izin vermeyeceğiz, kadınlar artık eskisinden daha örgütlü ve güçlü, erkek egemen kapitalist düzenin bize dayattığı tüm köleliğe, zulme, erkeklik ideolojisine hayır demeye, ses çıkarmaya devam edeceğiz.

    Herkese selam ve sevgiler Sebahat Tuncel.

     

  • Gergerlioğlu yaşadıklarını anlattı: Polis, ‘Bravo, iyi iş çıkardınız’ diyordu

    Gergerlioğlu yaşadıklarını anlattı: Polis, ‘Bravo, iyi iş çıkardınız’ diyordu

    Vekilliği düşürülüp tutuklanan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, hastaneden cezaevine kaçırıldığı süreci mektupla anlattı. Polislerin düşmanca hislerle yaklaştığını anlatan Gergerlioğlu, “Anlaşılan darp edilmem, gördüğüm çirkin muamele onları memnun etmiş ki bir polis arkadaşlarına ‘Bravo, iyi iş çıkardınız, elinize sağlık’ diyordu” dedi.

    Hakkında verilen 2 yıl 6 ay hapis cezasının Yargıtay tarafından onanması üzerine milletvekilliği düşürülüp 2 Nisan’da evinden darp edilerek çıkarılan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, tutuklanarak Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderilmişti.

    Gergerlioğlu, bu süreçte maruz kaldıklarını sosyal medya hesabından paylaştığı mektupla duyurdu.

    Gergerlioğlu, “İhlal dolu gece” başlıklı mektubunda şunları anlattı:

    İnsan hakları bir gün size de lazım olabilir diyorum, 4 polisin ortasında, evimden zorba yöntemler kullanılarak alınmış, sağlık muayenesi için yoldayız. Bana hakaret ediyorlar, altta kalmıyorum, cevaplarını veriyorum. Uzun saçlı polis yumruğunu kaldırıyor, yüzüme indirme tehdidini gösteriyor, boyun eğmiyorum. ‘Terörist, terbiyesiz, b…k’ diyor. ‘Asıl terörist insan kaçıranlardır, işkence edenlerdir’ diye haykırıyorum. Ayrım yapmayan bir insan hakları savunucusu olarak yoluma devam edeceğimi söylüyorum ve suç duyurusuyla bütün bunların hesabını soracağımı, bir gün meclise dönecek milletvekilliği gasp edilmiş bir kişiye bunu yaptıklarını söylüyorum. ‘Bizi tehdit mi ediyorsun’? diye bağırıyor öndeki polis. ‘Evet, hukukla tehdit ediyorum, bizim başka hangi dayanağımız vardır ki’ diyorum onlara.

    KALP KRİZİ ŞÜPHESİ

    Artık ellerindeyim, istediklerini yapabilirler. Darp edebilir, sağlıkla ilgili doktor tavsiyesini geciktirebilir, hakaret edebilir, evrakta tahrifat yapabilirler. Vatandaşın güvenliğini sağlamakla görevli olanlar ne hale gelmiş? İntikam, nefret hisleri hakimdi onlarda. Hastaneye geldiğimde Doktor Bey darp raporu düzenledi. Meclisten getirildiğimde de aynı hastane aynı doktor idi. Onun karşısına yine darp edilmiş olarak getiriliyordum. ‘Nasılsın’ diye sorduğunda göğsümde ağrı olduğunu hissettim. ‘Biraz oksijen  alayım’ dedim. Oksijen açarak beni müşahedeye aldı. Açılamıyordum. Doktor tekrar muayene edince çarpıntım olduğunu anladı ve ayrı bir bölüme alarak Elektrokardiyografi (EKG) ve Tansiyon ölçüm (TA) ölçümü yaptırdı. Nabız 148 idi ve doktor tedirgin olarak kalp krizi araştırması olan Troponin için kan aldırdı. Durumu takip ediyordu ve yükselen tansiyonum için verdiği dilaltı ve Aspirin ilaçlarından sonra Kardiyolog ile görüştüğünü ve Anjio çekilmek üzere sevkim için karar aldığını söylüyordu.

    POLİSLER OYUN OYNADI

    Geniş kan tahlilleri tekrar aldırıyordu ama acilde bile başımda bekleyen polisler acele ediyor, biran evvel doktor tavsiyesi dışında başka bir şey yapmak istiyorlardı. Doktor ile son görüşmeyi yaptırmadan bana ‘Doktorun hastası var, gidiyoruz’ dediler. ‘Doktor ile görüşeyim, kalp krizi göstergesi Troponin çıkmadan bir doktor beni sevk etmemeliydi, burada bir hata var, böyle olmaz, meslektaşım bu yanlışı yapmaz’ diyorum. Ama aceleyle arabaya bindiriyor beni polisler.

    ‘BRAVO İYİ İŞ ÇIKARDINIZ’

    Adliyeye varıyoruz ama karşısına çıkmam gereken savcının yanına götürmüyorlar beni. Arabada bir polis arkadaşları arabaya geliyor ve ‘Bravo, iyi iş çıkardınız, elinize sağlık’ diyor onlara. Anlaşılan darp edilmem, gördüğüm çirkin muamele onları memnun etmiş. Aldığım ilaçlar ve ağız kuruluğumu gidermek için içtiğim su nedeniyle küçük abdestime sıkışıyorum. Araçtayız ve ihtiyaç belirttiğim halde WC’e götürmüyorlar. ‘Bekle, bir başka yere gideceğiz’ diyorlar. Zaten ağız kuruluğu nedeniyle bakılan kan şekeri sonuçları açıklanmamış, kendimi iyi hissetmiyorum, sıkışıyorum ve halen WC’e götürmüyorlar. Sonunda ‘Yahu altıma kaçıracağım, lütfen beni WC’e götürün’ diyorum. Nihayet adliye içi WC’e götürüyorlar. Tuvalete girmemi engelliyorlar illa pisuvara yapacaksın dayatmasında bulunuyorlar. Sanki tuvaletten bir yere kaçacağım? WC’den çıktığımda eşyalarımı not alıp alıyorlar.

    NİYE YAPTINIZ BUNU?

    O sırada avukatlarımı görüyorum. Şahsi avukatım ve parti avukatım tesadüfen beni görüyorlar, WC’ye gitmek için alt kata inmişler. Yoksa onlara nerede olduğum hakkında bilgi veren bir savcı ve polis yok ortada! Avukatlarıma bana yapılan ihlalleri, darp ve hakaretleri anlatıyor ve polis tutanağını kabul etmiyorum, tutanağa şerh düşerek bunları yazıyorum. Hastaneye gitmemiz gerekirken adliyeye getirilmiş, tüm tıbbi usul çiğnenmişti. ‘Niye bunu yaptınız’ diye sorduğumda, ‘Adliyeden sonra sevke gideceğiz’ dediler ama yola çıkınca bir müddet sonra Sincan Cezaevine doğru gittiğimizi anladım ve yine itiraz ettim ama nafileydi, ellerindeydim.

    DÜŞMANCA HİSLER

    Bana karşı yapılan bu muameleler 2.5 yıllık milletvekilliğimdeki polis ihlallerine karşı durmamdandı. Bana karşı oldukça öfkeli olduklarını her söz ve fiillerinden anlıyordum. Sincan Cezaevi’ne vardığımda yine küçük abdeste sıkışıyordum ve yine geciktiriliyordum. Cezaevinde uzun süren işlemlerden sonra bu kez ambulansla ancak sevke götürülüyordum. Anlaşılan polisler ve diğer yetkililer her sağlık riskini göze alarak ve düşmanca hislerle beni geciktirerek cezaevine bırakmış ve gayet rahat bir şekilde ayrılmışlardı!

    ‘KAÇIRIR GİBİ ARKA KAPIDAN ÇIKARDILAR’

    Hastaneye geldiğimizde girişte vekil arkadaşlarım ve oğlum Salih, jandarmalar vardı. ‘Hastaneye gitmem gerekirken cezaevine götürdüler, bu rezalettir’ diyordum. Beş buçuk saatlik gecikmede kalp krizi geçirip ölsem sorumlusu kim olacaktı? Doktorlar iyi davrandı, güler yüzlüydü. Anjio kararı aldılar. Anjio iyi çıktı. Yoğun bakıma alındım. EKG çekilirken bile yoğun bakıma girip başımda bekleyen jandarmaya ‘Yaptığınız bu nedir? Ayıptır’ diyorum. ‘Emir böyle’ dedi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda servise naklimi beklerken gelip giden bir rütbeli asker sonrasında taburculuğuma karar verildiğini öğrendim. Yoğun bakım odasından çıkmadan kelepçe taktılar, aslında bir sürü jandarma vardı ama kelepçe takıp kaçırır gibi hızla arka kapıdan bir araca bindirdiler. Meğer ön kapıda bekleyen avukat, vekil ve yakınlarımı atlatmakmış niyetleri. Vekilliği haramilikle gasp edilmiş bir milletvekilinin 2 Nisan 2021 akşamı evinden alınıp, saatlerce yaşatılan ihlaller sonrası konulduğu cezaevine gidişinin öyküsü budur. Kamuoyu bilsin ki, çiğnenen sadece benim haklarım değildir, halkın hakları çiğnenmiştir, çünkü ben hala halkın vekiliyim.

    (HABER MERKEZİ)

  • TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dan 14 Mart mektubu

    TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dan 14 Mart mektubu

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 14 Mart Tıp Bayramı vesilesiyle bit mektup yayımladı. Meslektaşlarına seslenen Prof. Dr. Korur Fincancı, mektubunda “Yönetilemeyen bir pandeminin gölgesinde, söylenmeyenlerin ağırlığı omuzlarımızda söylemediklerini söyleyip, göstermediklerini görünür kılmaya çalışarak mücadele ettik bir yıl boyunca. Ölümleri engelleyemeyenler istifaları yasak ettiler, soluksuz çalışmayı dayattılar her birimize” ifadelerini kullandı.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 14 Mart Tıp Bayramı vesilesiyle bit mektup yayımladı. Meslektaşlarına seslenen Prof. Dr. Korur Fincancı, mektubunda “Yönetilemeyen bir pandeminin gölgesinde, söylenmeyenlerin ağırlığı omuzlarımızda söylemediklerini söyleyip, göstermediklerini görünür kılmaya çalışarak mücadele ettik bir yıl boyunca. Ölümleri engelleyemeyenler istifaları yasak ettiler, soluksuz çalışmayı dayattılar her birimize. Bir yılda 16 milyarı şehir hastanelerine akıtanlar birinci basamağı bodrumlara mecbur bırakıp, hastalıktan korumanın değil hasta sayısının peşine düştüler” ifadelerini kullandı.

    Prof. Dr. Korur Fincancı’nın mektubunun tam hali ise şöyle:

    Değerli Meslektaşım,

    Dünyanın en özgün ve şiirsel mektuplarını yazdığı söylenen Rainer Maria Rilke kadar yetenekli olmayı, Virginia Woolf’un deyimiyle bu insanlık sanatına vakıf olmayı nasıl da isterdim sizlere bu 14 Mart mektubunu yazarken, bilseniz. Gelin görün ki onlara, bu dünyayı insanlık sanatı ile bezeyenlere atıfla yetiniyorum ancak.

    Pandemiyle geçen koca bir yılı geride bıraktık. Cemreler düştü. Havaya, suya, toprağa… Kış bitiyor. “Kışın derinliklerindeyken, içimde bir yerde yenilmez bir yaz olduğunu keşfettim” diye yazar Rilke mektuplarından birinde ve biliyorum hepimiz yaşamımızın en zor kışlarından birini yaşadık. Yitirdiklerimiz resmi rakamlarla dahi 300’leri bulurken, bazı günler ardı ardına ölüm haberleri geldi meslektaşlarımızın.

    Her birimizin yaşamı, ruhunda olup bitenler doğanın değişimi gibi döngüsel. Kışla hazanın hüznü, baharın, yıldızlı yaz akşamlarının coşkusu ruhumuzda yansır durmadan. Hüznümüzden de coşkumuzdan da öğreneceklerimiz çok.

    “Olsun da Gör” diyor ya Melih Cevdet Anday,

    “O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör

    Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör

    Seyreyle gülü bülbülü

    Çifter çifter aylar gökyüzünde

    Her gece ayın on dördü…”

    Olması için var gücüyle çabaladığımız koca bir yılı geride bırakarak giriyoruz bu 14 Mart’a. Yönetilemeyen bir pandeminin gölgesinde, söylenmeyenlerin ağırlığı omuzlarımızda söylemediklerini söyleyip, göstermediklerini görünür kılmaya çalışarak mücadele ettik bir yıl boyunca. Ölümleri engelleyemeyenler istifaları yasak ettiler, soluksuz çalışmayı dayattılar her birimize. Bir yılda 16 milyarı şehir hastanelerine akıtanlar birinci basamağı bodrumlara mecbur bırakıp, hastalıktan korumanın değil hasta sayısının peşine düştüler.

    Anday’a kulak versek yeniden:

    “…Hiç görmediğim şey bu

    Kurdun gözü yılmış sürüden

    Elmanın yarısı soğuk yarısı sıcak

    Ağulu bitkilere dolanmış salkım

    Güneşten yağmur boşanacak…”

    Güneşten yağmur boşanmasın diye bu mücadele. Meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği ile birlikte toplumsal sağlık için toplumsal dayanışmayı kurmak oldu hep gayretimiz. Demokrasi ve adalet olmadan toplumsal sağlık olmayacağını biliyoruz. Onun için Anday’ın da dediği gibi;

    “Yetsin demir çağının beyliği

    Yeni bir gün başlıyor demek

    Yeryüzünde korkusuz yaşamak”

    Bizler yan yana gelince, içimizdeki yenilmez yıldızlı yaz akşamlarında her gece ayın on dördüdür. Çifter çifter aylar gökyüzünde, yitirdiklerimizin anısı yüreğimizde, cemreler düşer toprağa, o topraktan yeni bir hayat filizlenir.

    (HABER MERKEZİ)

  • Necati Şahin’den Ozan Ceyhun’a mektup: Alevi toplumuna açıklama borçlusun!

    Necati Şahin’den Ozan Ceyhun’a mektup: Alevi toplumuna açıklama borçlusun!

    PİRHA- 2019’da yapılan “Yol bir sürek binbir” dev müzikal projesinin Genel Sanat Yönetmeni Necati Şahin, Türkiye’nin Avusturya Büyükelçisi Ozan Ceyhun’a açık mektup yazdı. Şahin Ceyhun’a, “ALEVİ Toplumunun DOSTU OZAN”dan AKP Genel Başkanı Sayın  Recep Tayyip Erdoğan’ın  “DOSTUM OZAN” dediği sürece giden yolda,
    ALEVİLER ile olan ilişkinin sırrını, gizemini bu topluma açıklama borcun vardır sevgili kardeşim” dedi. 

    Almanya’da 2019’da yapılan “Yol Bir Sürek Binbir” dev müzikal projesinin Genel Sanat Yönetmeni Necati Şahin, Türkiye’nin Avusturya Büyükelçisi Ozan Ceyhun’a açık mektup yazdı.

    “T.C. Avusturya Büyükelçisi OZAN CEYHUN  ve  ALEVİLER” başlığıyla kaleme aldığı açık mektubunda Necati Şahin, Ozan Ceyhun’a geçmişte Alevi toplumunun içine neden girdiğine dair açıklama borcu olduğunu belirterek Ceyhun’a sorular yöneltti.

    Necati Şahin’in Ozan Ceyhun’a mektubu şöyle:

    “Sevgili OZAN…
    Sayın Büyükelçi
    OZAN CEYHUN…
    Uzatmayacağım…
    Zamanını almayacağım…
    Kestirmeden gelip,
    birkaç soru soracağım sadece…
    Zira, Biz,
    Almanya’da,
    “KIRK” yılda,
    birbirimizi tanıyan
    “KIRK” kişiydik…
    Baban DEMİRTAŞ CEYHUN’u önce yazılarından tanıdık…
    sevdik…
    Sonra hazırladığımız panellerden daha yakından tanıdık …
    Daha çok sevdik…
    O’nu tanımak bizim kuşak için onurdu…
    O onuru ben de yaşadım…
    Sonra Seni tanıdık…
    Zaten Almanya’da yaşayıp Seni ve Cem Özdemir’i tanımayan yoktu o dönemde…
    Gençlerimizin rol modeliydiniz…
    ( zamanla, Cem Yeşiller Partisi Genel Başkan olurken, Sen AKP Sözcülüğüne soyundun Almanya’da…
    Bize de “Hayret” demek düştü…)
    Senin,
    Türkiye Devrimci Hareketi’nden başlayan,
    Almanya’da önce  Yeşiller’den, sonra Almanya Sosyal Demokrat Partisi -SPD’den devam eden
    ve Türkiye’de, AKP’de  son bulan “gizemli” yolculuğunu bilmeyenimiz kalmadı neredeyse …
    Ancak
    Bu mektubumun konusu bu da değildir zaten…
    Bu mektubumun konusu şudur:
    ALEVİLERİN “DOSTU” OZAN’dan,
    Sayın Erdoğan’ın “DOSTUM OZAN” dediği sürece giderken
    ALEVİLER ile olan ilişkindir…
    ALEVİ Toplumu’nun Avrupa’daki onlarca etkinliğinde konuşmacıydın…
    Nacizhane benim Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığım “Bin Yılın Türküsü” Projesinde de konuşmacıydın …
    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun “gönüllü” Brüksel temsilcisiydin…
    Yıllarca Brüksel’de Aleviler için büro tutup temsilcilik açacağını bekledik durduk biz de …
    Neydi o oyalama?
    Niyeydi?
    Bu konuda açıklama borçlusun Alevi Toplumu’na…
    İlk Genel Yayın Yönetmeni olduğum YOL TV’ye Brüksel’den programlar yapıyordun bizlere…
    Neden?
    Bu konuda da açıklama borçlusun ALEVİ Toplumu’na…
    Sevgili OZAN,
    ALEVİ Toplumu ile o kadar içiçeydin ki,
    Hürriyet,
    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’na, Bizlere saldırırken seni de katıyordu içimize…
    Nerden nereye demeyeceğiz …
    Sadece sorumuz vardır sana:
    O dönem, ALEVİ Toplumu’nun içine neden bu kadar girdiğini, bu Topluma açıklama borcun vardır …
    Gittiğin dolambaçlı Yol senindir…
    O yolda içsel devrimin, devinimin, değerlerin senindir…
    Yargılamıyoruz, Yadırgamıyoruz …
    ALEVİ Toplumu ile gittiğin “YOL” ise yalnız senin değildi…
    Alevi Toplumu ile, Alevi değerleri ile katettiğin O süreci,
    ALEVİ Toplumu’na açıklama borcun vardır…
    Bu Toplum seni sevmişti.
    Adını sevmişti..
    Gönlünü ve kurumlarının kapısını sonuna kadar açmıştı Sana…
    Diğer konular bir yana…
    “ALEVİ Toplumu’nun DOSTU OZAN”dan
    AKP Genel Başkanı Sayın
    Recep Tayyip Erdoğan’ın
    “DOSTUM OZAN” dediği sürece giden yolda,
    ALEVİLER ile olan ilişkinin sırrını, gizemini bu Topluma açıklama borcun vardır Sevgili Kardeşim.”

    (Mektuptaki imla hataları yazara aittir)

    PİRHA/ İSTANBUL

     

     

  • CHP’li Kaya’dan TBMM Başkanı’na açık mektup: MEB’e ek bütçe verilsin

    CHP’li Kaya’dan TBMM Başkanı’na açık mektup: MEB’e ek bütçe verilsin

    PİRHA- CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya, TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a açık mektup yazarak, “TBMM toplansın, Milli Eğitim Bakanlığı’na ek bütçe verilsin” talebinde bulundu. Kaya, 54 bin teknoloji öğretmeninin ivedilikle göreve başlatılması çağrısında da bulundu. 

    CHP Ankara Milletvekili/TBMM Milli Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Komisyonu Grup Sözcüsü/Eğitim Sen’in Kurucusu ve İlk Genel Başkanı Yıldırım Kaya, TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a açık mektup yazarak, “TBMM toplansın, Milli Eğitim Bakanlığı’na en az 15 milyar liralık bir ek bütçe verilsin” talebinde bulundu.

    Milletvekili Yıldırım Kaya’nın mektubu şöyle:

    “TBMM Başkanı Sayın Mustafa Şentop;
    Tüm dünyada ve Türkiye’de pandemi koşullarının en fazla etkilediği alanlardan biri de eğitim sistemi oldu. Yüz yüze yapılan eğitim, bir anda uzaktan eğitim koşullarına göre yapılmaya başlandı. Uyum sürecine, ekonomik koşulların yeterli olmaması da eklenenince büyük sorunlar yaşandı.
    Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Bu öğrencilerin büyük bir bölümüne ekonomik nedenlerle uzaktan eğitim verilememiştir.
    Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, öğrencilerin yaklaşık yüzde 20’sinin evinde internet bağlantısı bulunmadığını açıklamıştır. Yani öğrencilerin 3 milyon 621 bini uzaktan eğitime internet üzerinden ulaşamamıştır. Evinde bilgisayarı ve televizyon olmayan öğrencilerin sayısı ise bilinmemektedir.
    Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, EBA TV üzerinden uzaktan eğitime erişen öğrenci sayısını 6 milyon 90 bin 383 kişi olduğunu açıklayarak, öğrencilerin yüzde 66’sının uzaktan eğitime erişemediklerini de kamuoyuyla paylaşmıştır.

    “EĞİTİM UZAKTAN DA YAKINDAN DA OLSA EK BÜTÇEYE İHTİYAÇ VAR”

    Covid-19 salgınının daha da yaygınlaştığı şu günlerde eğitimin nasıl yapılacağı tartışılıyor. Şu bir gerçek ki eğitim uzaktan da olsa, yüz yüze de olsa Milli Eğitim Bakanlığının ek bütçeye ihtiyacı var!
    Eğitimin uzaktan yapılması halinde, internet bağlantısı bulunmayan 3 milyon 621 bin öğrencinin evine internet bağlantısı sağlanmalıdır. Uzaktan eğitime bilgisayar ve televizyonu olmadığı için erişemeyen 12 milyon öğrencinin bilgisayar ve televizyon ihtiyacı karşılanmalıdır.

    “54 BİN TEKNOLOJİ ÖĞRETMENİ İVEDİLİKLE GÖREVE BAŞLATILMALI”

    Uzaktan eğitimin sağlıklı yapılabilmesi için her okula en az bir teknoloji öğretmeni, alınması büyük bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır. Bu durumda 54 bin teknoloji öğretmeninin ivedilikle göreve başlatılması gerekir. Ücretli öğretmenlerin de bu olağanüstü koşullarda mağdur olmaları için kadroya alınmaları sağlanmalıdır.

    “EN AZ 250 BİN ÖĞRETMEN ATAMASININ ACİLEN YAPILMASI GEREKİR”

    Diğer yandan tüm tedbirler alınır ve yüz yüze eğitim başlarsa maliyetler katlanarak artacaktır. Bu durumda en az 250 bin derslik ve en az 250 bin öğretmen atamasının acilen yapılması gerekir. Çocukların temiz ortamlarda eğitim görmeleri için 130 bin bir temizlik personeli alınmalıdır. Her okulda bulunması koşuluyla en az 54 bin sağlık görevlisi ve 54 bin de pandemi sürecini yönetecek öğretmen alınmalıdır.

    “17 BİN KÖY OKULU AÇILARAK 20 BİN ÖĞRETMEN ATAMASI YAPILMALI”

    17 bin köy okulu açılarak en az 20 bin öğretmen ataması daha yapılmalıdır. Güvenlik tedbirleri için dezenfektan, maske…vb. malzemelerin de karşılanması gerekir.
    Tüm bu ihtiyaçları alt alta koyup topladığımızda Milli Eğitim Bakanlığına en az 15 milyar liralık bir ek bütçenin verilmesi gerekir.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Mustafa Şentop;
    TBMM’yi acilen toplantıya çağırarak, Milli Eğitim Bakanlığı için ek bütçe hazırlamasını sağlamalısınız. Eğitim için hepimizin elini taşın altına koyma zamanı çoktan geçti…”

    PİRHA/ ANKARA

  • Ölüm orucundaki tutuklu avukat Ebru Timtik’ten mektup: Dersim’i özledim

    Ölüm orucundaki tutuklu avukat Ebru Timtik’ten mektup: Dersim’i özledim

    PİRHA- Ölüm orucunun 171. gününde olan Ebru Timtik , “Dersim’i Özledim” başlıklı mektubuna dair açıklama yapan Dersim Barosu, Dersim’e, doğup büyüdüğü topraklara hasretmiş, kendisi ve kendisi gibi daha niceleri için “adalet” talebiyle hayatın keskin ve geri dönüşü olmayan sınırlarına yürümekte olan meslektaşımız Ebru Timtik’in ve Aytaç Ünsal’ın adalet talebi karşılanmalıdır dedi.

    Adalet talebiyle 202 gündür ölüm orucunda olan Ebru Timtik, “Dersim’i Özledim” başlıklı mektup yazdı.

    “DERSİM’İN UÇURUM BOYLARINDA DOLAŞAN TUTSAK EDİLEMEZ DAĞ KEÇİLERİNE SIĞINMIŞ EBRU”

    Dersim Barosu tarafından kamuoyuyla paylaşılan mektubuna dair “Dersim’e, doğup büyüdüğü topraklara hasretmiş, kendisi ve kendisi gibi daha niceleri için “adalet” talebiyle hayatın keskin ve geri dönüşü olmayan sınırlarına yürümekte olan meslektaşımız Ebru Timtik” denilerek şunlar ifade edildi:

    “Silivri Mahpusanesi’nin duvarlarını aşıp gelen çığlıklarında anlatmış topraklarına duyduğu kutsal ve sarsılmaz bağlılığını. “Dersim’i özledim. Burnumda tütüyor. Tahliye olursam ilk önce toprağıma, Dersim’e gideceğim. Oraya gitmeden iyileşemem. Bunu öylesine derinden hissediyorum” demiş son mektubunda meslektaşımız. Yaralarımızı saran ve bizi iyileştiren ama içimizde bitmeksizin yeni ve derin yaralar da açan sevgili memleketimiz Dersim’e sığınmış Ebru. Dersim’in uçurum boylarında dolaşan tutsak edilemez dağ keçilerine sığınmış Ebru.

    Bitmek bilmeyen bir demokrasi ve özgürlük mücadelesine yazgılı avukatlık mesleğini sürdürürken, tüm demokratik muhalefete sallanan “terörizm” sopası onları da es geçmedi ve tutuklandılar, meslektaşlarımız Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal.
    Uzun süredir mahpusanedeler ve şimdi de adil yargılanma ve “adalet” talebiyle ölüm orucunun derin sularına kulaç atıyorlar. Meslektaşlarımız Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın, ölüm orucunda geride bıraktığımız niceleri gibi, bu adaletsiz ve keyfi hukuk düzenine kurban gitmelerine kimse gözünü kapatmamalıdır. Yargıtay’ın önündeki dosyayı hemen incelemesini, açıkça hukuka aykırı bir şekilde alınmış mahkumiyet kararı hakkında Adalete uygun, adil bir karar verilmesini istiyorlar. İftiralar ve fezlekeler arasında kaybolup gitmesini istemedikleri devrimci-demokrat avukat kimliklerinin kendilerine teslim edilmesini talep ediyorlar.”

    “ADALET KAPISI ÇOK GEÇ OLMADAN AÇILSIN”

    Sessizlik ve kimsesizlikle örülü mahpushane duvarlarının arasından Dersim’e elini uzatan meslektaşımızın karşılaştığı adil yargılanma ilkesine aykırı bu hukuksuzluğa derhal bir son verilmesini talep ediyoruz” diyen Dersim Barosu, açıklamanın devamında şunları aktardı:

    “Tarafsız, gerçekler ile örtüşen, hukuka uygun bir gözle dosyanın incelenmesi ve meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz. Ebru ve Aytaç uzun zamandır adaletin kapısında, ucunda ölüm olan bir bekleyişteler. Daha fazla bekleyemezler, kritik günlerdeyiz beklenmemelidir de. Yargıtay 16. Ceza dairesine talebimizdir. O “adalet” kapısının çok geç olmadan açılmasını, Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın özgürlüklerine kavuşmasını talep ediyoruz. Ebru ve Aytaç o kapıdan geçip topraklarına kavuşmalı ve memleketlerinde de iyileşmelidirler. Beklemeyin, bırakın hasretine düştükleri topraklarına kavuşsunlar.”

    PİRHA/DERSİM

  • TTB’den Sağlık Bakanlığı’na acil çağrı

    TTB’den Sağlık Bakanlığı’na acil çağrı

    PİRHA – Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışma çağrıları yapan Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya açık mektup yazarak hekim ve sağlık çalışanlarına muayene ve takip ettikleri hastaların test sonuçlarının verilmesini istedi.

    Türkiye’de Koronavirüs salgını nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı son açıklamaya göre hayatını kaybedenlerin sayısı 108’e, vaka sayısı da 7 bin 402’ye yükseldi.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya mektup yazarak hekim ve sağlık çalışanlarına muayene ettikleri hastaların test sonuçlarının verilmesi çağrısını yaptı.

    TTB, yapılan testlerin ya hiç verilmediğini ya da çok geç verildiğini belirterek “Hastaların test sonuçlarını öğrenmek hekimler için ek ve stresli mücadeleye dönüşmüş durumda. Hekimler ve sağlık çalışanları, kendilerini ve diğer hastalarını COVID-19’dan koruyabilmeleri için şeffaflığa en çok gereksinim duyan kesimi oluşturmaktadır” dedi.

    “AÇIK VE ŞEFFAF OLUNSUN”

    TTB Merkez Konseyi’nden Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya iletilen açık mektupta şunlara yer verildi:

    -“Açık ve şeffaf olunsun
    -Hekimler hastalarının test sonuçları hakkında aynı gün mutlaka bilgilendirilsin
    -Koruyucu ekipman ve çalışma düzeninde hiçbir eksiklik ve aksaklık yaratılmasın
    -COVID-19 hasta temas ya da şüphesi olanlardan başlanarak bütün hekim ve sağlık çalışanları testten geçirilsin.”

    “BAKAN’DAN ACİL TALEPLERİMİZ”

    Mektubun tamamı şöyle:

    “Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Olarak Kamu-Özel Bütün Sağlık Kurumlarındaki Sağlık Çalışanlarının Salgından Korunması Adına Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’dan Acil Talebimizdir!

    Açık ve şeffaf olunsun; hekimler hastalarının test sonuçları hakkında aynı gün mutlaka bilgilendirilsin; Koruyucu ekipman ve çalışma düzeninde hiçbir eksiklik aksaklık yaratılmasın; COVID-19 hasta temas/şüphesi olanlardan başlanarak bütün hekim ve sağlık çalışanları testten geçirilsin!

    COVID-19 salgınını kontrol altına alabilmek ve toplumumuzun en az zararla bu süreci atlatabilmesi için, hekimler ve tüm sağlık çalışanları büyük mücadele sergilemektedir. Sağlık çalışanları bu mücadeleyi kendi sağlıklarının ve yaşamlarının da büyük tehlike altında olduğunu bilerek gerçekleştirmektedirler.

    “YAŞAMSAL AKSAKLIKLAR DEVAM ETMEKTEDİR”

    Salgının başından bu yana sürecin başarıyla yürütülebilmesi için hekimlerin ve tüm sağlık çalışanlarının kişisel koruyucu ekipmanlarının karşılanmasını, çalışma koşulları ve sürelerinin iyileştirilerek düzenlenmesini talep ediyor olmamıza rağmen, halen yeterli koordinasyon sağlanamamıştır. Bazı iyileştirmeler sağlanmakla beraber, yaşamsal aksaklıklar devam etmektedir.

    Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi olarak, salgınla mücadelenin başarıyla yürütülebilmesi için şeffaflık ve açıklık politikasına ihtiyaç duyulduğunu bir defa daha hatırlatmak istiyoruz. Büyük bir özveriyle, salgınla mücadelenin en ön sıralarında görev yapmakta olan hekimler ve sağlık çalışanları, kendilerini ve diğer hastalarını COVID-19’dan koruyabilmeleri için şeffaflığa en çok gereksinim duyan kesimi oluşturmaktadır.

    Alandan edindiğimiz bilgilere göre, hekimlere ve sağlık çalışanlarına muayene ve takip ettikleri hastalar hakkında bilgi ya hiç verilmemekte ya da çok geç verilmektedir. Bu hastaların test sonuçlarını öğrenmek hekimler için ek ve stresli mücadeleye dönüşmüş durumdadır. Oysa, bu bilgilendirme sadece ilgili hekim veya sağlık çalışanı için değil, beraber çalıştığı diğer sağlık çalışanları ile tedavi ettiği hastaların sağlığının korunması açısından da hayati derecede önemlidir. Bu bilgilerin saklanması ya da geciktirilmesi hem kaygıyı artırarak görev yapma motivasyonunu düşürmekte, hem de sağlık çalışanlarının COVID-19’dan korunmak üzere alacakları tedbirleri geciktirmekte ve aksatmaktadır. Bu durum önlenmediği takdirde, yaşanmakta olan sorunlar kısa bir süre sonra sağlık hizmeti sunumunu aksatan bir boyut kazanacaktır.

    “SAĞLIK ÇALIŞANLARININ TESTLERİ HIZLI TAMAMLANSIN”

    Sağlık Bakanlığı’ndan hastaların test sonuçları çıkar çıkmaz hekimleriyle paylaşılmasını, test istem ve sonuçlarının Hastane Bilgi Yönetim Sistemleri’nde görülebilmesinin sağlanmasını bir defa daha talep ediyoruz.

    Taleplerimizden biri olan test sayısının son günlerde artmakta olması sevindiricidir. Bilindiği üzere, salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski en yüksek olan grupların başında hekimler ve diğer sağlık çalışanları gelmektedir. Bu nedenle başka ülkelerde de COVID-19 testinin öncelikle bu gruplara yapılması üzerinde durulmaktadır. Ülkemizde de salgına karşı en ön cephede kamu-özel bütün sağlık kurumlarında COVID-19 hasta temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmasını önemli ve gerekli buluyoruz.

    SARS-CoV-2 virüs yükünün (kişinin aldığı virüs miktarının) hastalık seyri üzerinde etkili olduğunu, virüse fazla temas edenlerin hastalığı daha ağır geçirdiğini ortaya koyan bilimsel yayınlar mevcuttur. Ön cephede bulunan hekimlerin ve sağlık çalışanlarının çalışma süreleri bu bilimsel gerekçelerle düzenlenmeli ve çok uzun süreler boyunca yoğun hasta temasının önüne geçilmelidir. Ayrıca, sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerine hastalığı bulaştırmalarını önlemek adına, mesai sonrası kalacakları mekânlar bir an önce organize edilmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)