Etiket: metin aktaş

  • Yazar Metin Aktaş’ın yeni romanı ‘Zer’: İnsanoğlu kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir-VİDEO

    Yazar Metin Aktaş’ın yeni romanı ‘Zer’: İnsanoğlu kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir-VİDEO

    PİRHA-Zer romanında selefi mezhebinin etkisinde kalan bir dedenin kendi ailesine ve yaşadığı topluma yaşattıkları dayanılmaz acıları anlatmaya çalıştığını söyleyen Yazar Metin Aktaş, “Sistem bilinçli olarak bozulmayı bireyden başlattı. Çünkü birey düzelmedikçe toplum asla düzelmez. Bu roman aynı zamanda bu hayat tarzını değiştirmeye çalışanların da öyküsüdür” dedi.

    Yazar Metin Aktaş’ın yeni kitabı ‘Zer’ 22 Aralık 2024 tarihinde Dara Yayınevi’nden çıktı.

    Metin Aktaş, daha önce Acı Fırat Asi Fırat, Avesta, Bozkır Gülü, Burseya Dağı, Cefr, Cennetin Ölümü, Dicle, Dilsiz, Gelincik Tarlası, Gerçek ve İşkence, Hamal Dersimli Bektaşi, Harput’taki Hayalet, Munzur Efsanesi, Nişancı, Rüzgâr Ateş Gibi Yakıyordu, Sessizlik Kulesi, Son Derviş, Sürgün, Uzun Yaz, Yezda kitaplarını yazmıştı.

    Metin Aktaş, ‘Zer’ romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “SELEFİ MEZHEBİNİN ETKİSİNDE KALAN BİRİSİNİN KENDİ AİLESİNE YAŞATTIĞI ACILARI ANLATTIM”

    PİRHA: Zer romanını neden yazdınız?

    METİN AKTAŞ: Son yıllarda ülkemizin kendi özgü kültürünün ve yaşam tarzını inkâr eden ve düşmanmış gibi bir hale getiren, bütün insanların hayatını derinden etkileyen selefi yaşam tarzı bu topraklarda insanların yaşam tarzı haline getirilmeye çalışılıyor. Buranın inancı, kültürü, gelenek ve görenekleri lanetleniyor bu girişimin yakın gelecekte ülkemizi bir felakete götüreceğine inanan birisiyim. Bugün selefi yaşam tarzı bize din olarak dayatılıyor. Onların dilleri ve giyim kuşamları olmazsa olmaz bir şey gibi dayatılıyor. Yaşadığım şehir Elazığ’da bu yaşam tarzının insanlar üzerindeki olumsuz etkileri çok daha fazla.

    Zer romanında selefi mezhebinin etkisinde kalan ve Arap kültürünü bir din olarak algılaması kabul ettirilen bir dedenin kendi ailesine ve yaşadığı topluma yaşattıkları dayanılmaz acıları anlatmaya çalıştım. Bir bireyden yola çıkarak içinde yaşadığım toplumun nasıl bir felakete doğru sürüklendiğini ve farklı yaşam tarzlarına hoşgörü göstermeyenlerin toplumla beraber kendi ailesine nasıl büyük acılar yaşattığını anlatmaya çalıştım.

    “SİSTEM BİLİNÇLİ OLARAK BOZULMAYI BİREYDEN BAŞLATTI, BİREY DÜZELMEDİKÇE TOPLUM DÜZELMEZ”

    -Öykü nerede yaşanıyor, dede motifiyle ne anlatmak istediniz?

    Öykü Elazığ’ın Palu ilçesinde geçiyor. Palu kadim bir yerdir. 1900’lü yılların başında Palu’nun nüfusu 70 bindir ancak bir kısmı 1915 Ermeni Tehcir’i döneminde yok ediliyor, bir kısmı 1925 Şeyh Sait İsyanı döneminde yok ediliyor, geriye kalanlar da 1928 yılında çıkartılan büyük bir yangında insanlar yakılıyor ve 1941 yılında gece saatlerinde 20’ye yakın yede çıkartılan yangınla birlikte Palu yok ediliyor ve bugün Palu 2-3 bin nüfuslu bir küçük bir köy haline dönüyor. Palu’nun geçmiş tarihi ve bugün yaşananlar hep benim ilgimi çekmiştir. Palu bir zamanlar bu coğrafyanın kültür merkeziydi. Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, Sünnilerin birlikte yaşadığı kültürel bir mozaikti. Ancak bugün resmi ideoloji sadece Palu’yu yok etmekle kalmadı aynı zamanda kültürel dokusunu da yok etti.

    Zer romanı selefi inancının etkisinde kalan ve aynı zamanda korucu başı olan bir dedenin öyküsüdür. Dede kendisi gibi düşünmeyen torunu, oğluna, gelinine her türlü baskı yaparak kendisi gibi düşünmelerini istiyor. Romanı okuyan ve bugün ülkemizin içine düştüğü duruma çare arayan insanların önemsemediğimiz, dikkate almadığımız insanların yaşamını etkileyen bu hayatı öğrenmemiz lazım. Bir insan bir okyanusa giden bir damladı. Damla dereye, dere göle, göl denize, deniz de okyanusa katılır. Sonuçta damla temiz olursa, adaletli bir ahlâkla donatılırsa o zaman nehirlerimiz, okyanuslarımız daha temiz olur ve toplumumuz daha iyi yönetilir. Bence insandan başlamamız lazım ancak sistem bilinçli olarak bozulmayı bireyden başlattı. Çünkü birey düzelmedikçe toplum asla düzelmez. Bu roman aynı zamanda bu hayat tarzını değiştirmeye çalışanların da öyküsüdür.

    “ÖLÜMLÜ YAŞAM FORMU İNSAN IRKININ İÇERİSİNE HAPSOLDUĞU BİR KAFESTİR”

    -Zer romanı felsefi olarak neyi anlatıyor?

    Niye bizi en çok ölüme mahkûm eden varlığa itaat etmeyi, tapınmayı bir erdem sayıyoruz. Niye ona isyan etmeyi, neden onun bizi ölümlü bir varlık haline getirmesine karşı çıkmıyoruz. İnsanoğlu bir kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir. Serçenin kafesin içerisine özgürlük adına yaptığı her şey ne kadar değerli olursa olsun bir anlam ifade etmez çünkü serçe kafesin içerisindedir. Serçenin gerçek anlamda özgür olabilmesi için hapsolduğu kafesi kırıp dışarı çıkması gerekmektedir. Bu nedenle ölümlü yaşam formu insan ırkının içerisine hapsolduğu bir kafestir ve insan ırkının en büyük ideali bu kafesi kırmaktır. Dolayısıyla Zer romanı bu kafesi yücelten ve kutsiyet atfeden her türlü inanca, düşünceye ve hayat tarzına karşı çıkan bir insanın öyküsüdür.

    Cihan BERK/ELAZIĞ

  • Yazar Aktaş: ‘Gelincik Tarlası’ Dersim 38’deki ölüm tarlalarının öyküsüdür-VİDEO

    Yazar Aktaş: ‘Gelincik Tarlası’ Dersim 38’deki ölüm tarlalarının öyküsüdür-VİDEO

    PİRHA – Yazar Metin Aktaş, Fam Yayınları’ndan çıkan ‘Gelincik Tarlası’ romanına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Aktaş, “Gelincik tarlası, 1938 Dersim Katliamı’nda kaybolmuş ve götürülmüş insanların öyküsüdür” dedi. 

    Yazar Metin Aktaş’ın Gelincik Tarlası romanı Fam Yayınları’ndan çıktı. Romana ilişkin PİRHA’ya konuşan Yazar Aktaş, “Kimsesizler yurdunda büyürken annesini arayan bir çocuğun öyküsü Gelincik Tarlası. Annesini ararken hiç duymadığı, tahmin etmediği trajik bir öyküyle karşılaşır. Annesinin izini süren Veli, 1938 Dersim Katliamı’nda hayatta kalıp batı illerine sürgüne gönderilmiş ve 1947 affıyla topraklarına geri dönmüş Dersim’in Alevi Kürtlerinin yaşadığı küçük bir dağ köyünde bulur kendisini” diyerek anlatıyor kitabını.

    Romanda bu insanların yaşadığı trajedileri, acıları anlattığını ifade eden Aktaş, “Birçok insan da ailesiyle görüşme fırsatı bulamadan, gittiği topraklarda vefat etti. Onlardan geriye kalan çocukları, torunları izlerini sürdü. Annelerinin topraklarının izini sürdü. Yüzlercesine tanık oldum. Gelincik Tarlası, bir anlamda bu insanların yaşamından esinlenerek yazdığım bir romandır” dedi.

    “GELİNCİK TARLASI, ÖLÜM TARLALARININ ÖYKÜSÜDÜR”

    Romanının başlangıç yerinin, ölüm tarlalarından seçilip götürülen genç kadınların hikayesiyle başladığını söyleyen Aktaş, annesinin anlattıklarını şöyle aktarıyor:

    “Annem yanında 12 yaşındaki bir kız ile ölüm tarlalarında cesetlere yaklaştığında 5 köpeğin kendilerine saldırdığını anlattı. Köpekler kalan cesetleri yerken o kokudan onlar da vahşileşmişti. Bir ağaca çıkarak kurtuluyorlar. Dersim’in her yerinde buna benzer gerek dağlarda, vadilerde, uçurumlarda insanları katletmişler. O köylüler geri döndüklerinde hangi zaman diliminde katledilmiş iseler orayı anarlar, mum yakarlar. Onlar için kömbe, helva pişirip dağıtırlar. Onları anarlar, yas tutarlar ve geri gelirler. İşte Gelincik Tarlası ona benzer bir ölüm tarlasının öyküsüdür. Sağ ele geçen insanları bu ölüm tarlalarında topladıkları zaman, öldürülmeden önce güzel kadınları seçip içlerinden çıkarırlarmış. Bizim roman kahramanımızın annesi de bu ölüm tarlalarında seçilmiş güzel kızlardan biridir. Romanın başlangıç yeri kimsesizler yurdunda büyüyen çocuk olduğu için romana bu ismi vermeyi uygun buldum.”

    “İNSAN YAŞAMINDAN, YAŞADIKLARINDAN KOPAMAZ”

    Romanlarında Dersim’de yaşanan katliamları ve katliam sonrası yaşanan trajedileri aktardığına değinen Aktaş, “Aynı şeyleri yazıyorum diye okuyucular tarafından doğal olarak eleştiriliyorum. Ama bazı şeyler insanın elinde değildir. Bir Suriye iç savaşını romanımı yazarken artık hiç Dersim’den bahsetmeyeceğim demiştim. Suriye iç savaşını anlatırken baktım ki aslında biraz da Dersim’i anlatmışım” dedi.

    “İnsanın yaşamından, yaşadıklarından kopamadığını vurgulayan Aktaş, “Onlar bir ömür boyu insanı etkiler. Yavaş yavaş kendimi tanımaya, insanları tanımaya başladığım zaman bizim köyümüzde kocaları öldürülmüş 50’ye yakın kadın vardı. Ben o insanların ağıtları ile büyüdüm. Beni o kadar etkiledi ki bazen diyorum ki lütfen beni rahat bırakın. Her elime kalemi aldığım zaman karşımda görünüyorlar ya da ruhumda o anılar yeniden canlanıyor. Aslında kendini anlatıyorsun. Kendi ruhunda bir iç yolculuğa çıkıyorsun. Bazen bu koca şehirde bir ses duysam o kadınlar ağıt mı söylüyor diye irkiliyorum” diye konuştu.

    “GELECEK KUŞAKLAR BUNU YAŞAMASIN İSTİYORUM” 

    Aktaş, “Toplumsal katliamlar, trajediler bir nesil ile bitmiyor. Artık şuna inanıyorum ki o dehşet verici katliam yaşandı, toplum üzerinde derin izler bıraktı. Bunları anlatırken yeni kuşaklar birbirinden öç alsın, husumet yaratsın diye anlatmıyorum. Bunları bilsinler ki gelecek kuşaklar bunu yaşamasın” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • Yazar Metin Aktaş’ın ‘Nişancı’ romanının yeni baskısı çıkıyor-VİDEO

    Yazar Metin Aktaş’ın ‘Nişancı’ romanının yeni baskısı çıkıyor-VİDEO

    PİRHA – Yazar Metin Aktaş’ın ‘Nişancı’ romanının yeni baskısı Aram Yayınları’ndan çıkıyor. Romanına ilişkin PİRHA’ya konuşan yazar Metin Aktaş, “Roman sadece 1925’te Şeyh Sait’i, Kürtlerin o yıllarda yaşadığı acıyı, trajediyi anlatan bir roman değil aynı zamanda birbirini seven bir Alevi genç ile bir Sünni kızının trajik bir aşk romanı” diyerek bilgi verdi. 

    ‘Nişancı’ romanının yeni baskısı Aram Yayınları’ndan çıkacak olan Yazar Metin Aktaş, kitabına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Aktaş, “Nişancı romanı, uzun yıllar önce yazdığım bir romandı. Türkiye’de çok beğenilen, çok satılan bir romandı. İlk, Doz ve İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı. Zamanla Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanınca toplumun acılarına duyarlı romanlar azalmaya, yayınevleri de bu tür kitapları yayınlamaktan uzaklaşmaya başladı. Dolayısıyla Nişancı romanı uzun süredir yayımlanmayan bir roman” diye konuştu.

    Aktaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Yeni baskısı Aram Yayınları’ndan çıkacak. Sadece 1925’te Şeyh Sait İsyanı’nı, Kürtlerin o yıllarda yaşadığı acıyı, trajediyi anlatan bir roman değil. Aynı zamanda birbirini seven bir Alevi genç ile bir Sünni kızın trajik bir aşk romanı. Umuyorum yeni baskı, okuyucular tarafından aynı sıcaklıkla karşılanır. 16 romanı yayımlanmış bir yazarım ama hala en çok istenen romanım Nişancı idi.”

    “OBJEKTİF BİLGİLERİN GELECEK KUŞAKLARA AKTARILMASI GEREKİYOR”

    “Alın, okuyun, okutun; çünkü bu romana gelecek kuşakların çok çok ihtiyacı var. Çünkü aynı trajediler devam ediyor. Toplumda yeni kuşaklar aynı sorunları, aynı acıları yaşıyor ve öyle görünüyor ki yaşayacaklar. Umarım insanlar geçmiş deneyimlerinden ders alır” diyerek okuyuculara çağrı yapan Aktaş, kitap hakkında şunları kaydetti:

    “Romana başlayacak olanlar bir önsözle karşılaşacaklar. Bu önsözün yüzde 90’ı doğrudur. Romanın kahramanı Emin; asıl adı Cem olan Vartolu Alevi genç ile Elazığ’da tanıştım ve o yıllar bir dostluğumuz oldu. O yıllar ben Hakkari Halkın Sesi Gazetesi’ne yazılar yazıyordum. Emin ile tanışana kadar Şeyh Sait hakkında sağlıklı düşünen biri değildim. Çünkü bizim eğitim sistemimizde bize; bunlar adam kesen, adam yiyen, cani ruhlu, hiçbir insani duygu barındırmayan, demokrasiye karşı şeri darbe yapmaya kalkan olarak lanse edildi. O yıllar Emin ile yaptığım söyleşiyi gazetede basamadım. Gazete o yıllar elle basılıyordu. O da çok uzundu. Birinin günlerce dizin yapması gerekiyordu.

    Sonra aradan uzun yıllar geçti, darbeler oldu. O darbe yıllarında yazdığım öyküleri, masalları saklamıştım. Bir gün onları tekrar çıkardığımda bu söyleşi ile karşılaşmıştım. Ve bu söyleşiyle karşılaştığım zaman hayata daha olgun bakıyordum. Trajik bir aşk romanı olduğunu aynı zamanda ülkemizin bir tarihi kesiti hakkında çok somut, objektif bilgilerin olduğunu, bugünün ve gelecek kuşaktaki insanların bunları öğrenmesi gerektiğinin ihtiyacını hissettim.”

    “MAZLUMLAR ZALİM, ZALİMLER MAZLUM GİBİ BİR BİLİNÇ YERLEŞTİRİLİYOR”

    “Nişancı romanını iyi ki yazdım. Görüyorum ki bu tür şeylerin yazılmasına çok ihtiyaç var. Çünkü ülkemiz aynı sorunları çözmediği için boğuluyor. İnsani, ekonomik kayıplar oluyor. Enerjilerini kendi içine harcıyor. Bir an önce bu sorunların çözülmesine, insani, ekonomi kayıpların sona ermesine, bir iç barışın sağlanmasına çok ihtiyacımız var” diyen Aktaş, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Umarım bundan sonra yazarlar, bu tür toplumsal olaylara çok daha duyarlı yaklaşırlar. Ve birçok insan gizlenmiş tarihi gerçekleriyle somut bilgileri bulur. Çünkü bizim tarihimiz yanlış anlatılıyor, tarihsel olaylar yanlış anlatılıyor; Şeyh Sait İsyanı’nda olduğu gibi zalimleri mazlum, mazlumları zalim görmek gibi bir bilinç yerleştiriliyor.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM

  • ‘7’sinden 77’sine burada doğduk burada ölmek istiyoruz’- VİDEO

    ‘7’sinden 77’sine burada doğduk burada ölmek istiyoruz’- VİDEO

    PİRHA- Yıllarca İstanbul’da darphanede çalıştıktan sonra Balıkesir Zeytinli’ye bağlı Mehmetalan köyüne dönen Metin Aktaş yıllarca Kaz dağlarında yapılan maden aramalarına ve HES’lere karşı mücadele yürütüyor. Mehmetalan Muhtarı Metin Aktaş, “Türkiye Afrika’ya dönmesin çünkü bizim Kaz dağlarımız altından daha değerlidir” diyor.

    Türkiye’nin birçok bölgesinde yapılan maden aramaları ve HES çalışmaları doğa, insan, kültür ve inanç katliamlarına yol açıyor. Yapılan maden aramaları ve HES’lerle insanlar yerinden ediliyor. Mezarları, ziyaretleri ve tarihleri sular altında bırakılırken, birçok bitki ve canlının da yok olmasına yol açıyor. Balıkesir Zeytinli’ye bağlı Mehmetalan köyünde yapılmak istenen baraj ve maden arama kazıları ile birçok zeytin ağacı yok edilirken köylü göçe zorlanıyor, akarsularına ve derelerine de el konuluyor.

    Balıkesir Zeytinli’ye bağlı 146 haneli ve 550 nüfuslu Mehmetalan Köyü’ne yapılmak isten baraj ve maden aramalarına karşı ise köy halkı direnmeye devam ediyor. Memedalan Köyü Muhtarı Metin Aktaş köylerine yapılacak barajlara, çevre sorunlarına ve Tahtacı Türkmen Alevi inancına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “TÜRKİYE AFRİKA OLMASIN”

    Yıllarca İstanbul’da darphanede altın dökümcüsü olarak çalıştıktan sonra köyünde muhtar olan Aktaş şunları ifade etti:

    “2006 yılında Körfez’e ve köyüme geri döndüğümde bu yörede Küçükkuyu’nun üzerinde altın madeni araması faaliyeti olduğunu duydum. Marmara Çevre Örgütü Edremit Şubesi’ne üye olduktan sonra çevre mücadelesine başladım. Ben yıllarca darphanede altın işiyle uğraştığım için altının üretildiği yerleri de bildiğimden Türkiye Afrika olmasın diye bu işin içine girdim. Biz ‘Kaz Dağlarımız altından daha değerlidir’ sloganıyla bu yollara çıktık ve mücadelemizi hala devam ettirmekteyiz.”

    MADEN ARAMALARI BÖLGEDE TEHDİT OLUŞTURUYOR

    Kaz Dağlarındaki maden çalışmalarına değinen Aktaş maden arama çalışmalarının çevreye ve insanlara verdiği zararı şöyle aktarıyor:

    “Edremit Havran ilçesine bağlı Tepeoba Köyü’nde yapılan maden çalışması Kazdağları’na vurulmuş hançerdir. Marupten ve bakır işletmeciliği adı altında orada hala faaliyetini sürdüren bir maden var. Bazen çıkan küçük yangınları söndürmek için madenler için açılan havuzdan su alınıyor. Bu duruma vicdanımızın sızladığını söylemek durumundayım. Çünkü o havuzda siyanür olmasa da kimyasal maddelerle arındırma yapıldığından o zehirli sularla yangın söndürüldü. Onun için bir dönem Edremit’te anons yapıldı. Havran tarafından gelen kuzugöbeği mantarlarını almayın diye. Çünkü oradaki yangınlar o havuzdan alınan zehirli suyla söndürüldü. Yani biz bunların bilinci içerisindeyiz.”

    EDREMİT KÖRFEZİ’NDE 11 BARAJ PROJESİ

    Köylerinin yanındaki Zeytinli çayına baraj yapılmak istendiğini dile getiren Aktaş bu barajların madenlerin su ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı olduğuna dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Zeytinli Çayı’nda baraj yapılmak isteniyor. Bu baraj Mehmetalan Köyü’nün gelirinin yüzde 60’ını oluşturan Kirişlik Vadisi dediğimiz bir vadiye yapılmak istenmektedir. Buna rağmen köylünün de şuana kadar zeytin giderinin yüzde 60’ı o vadiden sağlanmaktadır. O baraj yapıldığında benim köyümün gelirinin yüzde 60’ı gidecektir. Bunun dışında bu madenler için barajların yapıldığını biz biliyoruz. Halklarımızı ve köylülerimizi de bu konularda bilinçlendirme aşamasındayız. Çünkü bir ton toprağın madende işlenebilmesi için 3 ton suya ihtiyacı vardır. Onun için bu Edremit körfezindeki bütün akarsuları üzerinden bu hükümetimizin 11 tane baraj projesi vardır. Bunlardan birisi de Mehmetalan Köyü’nün yanındadır. Biz bu madene karşı su elde etmek için yapılan projeler olduğunu biliyoruz.”

    “SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ”

    Maden ve HES çalışmalarının devam ettiğini belirten Aktaş, “Söz konusu. Projeler durdurulmuş ya da iptal edilmiş değil. Şuanda 11 tane körfezde baraj projesi var. Hiçbiri de durdurulmamış. Ama ödenek olmadığından şu anda durağan haldeler. Yani Kazdağları’nın kuzey taraflarında 6 tane maden arama çalışması var” diyen Aktaş şöyle devam etti:

    “Kazdağları’nın her tarafı bizim için birdir. Oradaki maden aramaları da mahkeme kararıyla durduruldu. Ama atalarımız ‘Su uyur düşman uyumaz’ demiş. Biz köy halkı olarak bu baraj yapılacaksa zeytinliklerden yukarıya yapılsın diyoruz. Biz baraj yapımına kökten karşı değiliz. Ancak maden için ve içme suyu için baraj yapılacak yerde zeytinliklerin de sulamaya ihtiyacı var.”

    “BURADA DOĞDUK, BURADA ÖLMEK İSTİYORUZ”

    Yapılacak barajlarla zeytinliklerin yanı sıra köyünde bir kısmının göçe zorlanacağını vurgulayan Aktaş, “Biz burada doğduk, burada büyüdük, burada ölmek istiyoruz. Çünkü Tahtacı Türkmeniyiz. Türkmen inancı Şamanizm’e dayanan bir inançtır. Yani yıllar önce Yavuz Sultan Selim’in Alevileri katledişinde biz kendimizi saklamamışız. Bizim yan köylerimiz var, onlar da Alevi soyundan gelme. Ama Yavuz Sultan döneminde kendilerini asimile etmişler, soyutlamışlar. Ama biz soyutlamamışız” diye konuştu.

    “İBADETİMİZİ KORKUYLA HEP SAKLADIK YILLARCA”

    Türkiye’deki Alevi inancına yönelik yapılan saldırı ve ayrımcılığa da değinen Mehmetalan Köyü Muhtarı Metin Aktaş şunları ifade etti:

    “1400’lü yıllardan beri Toroslara gelmiş Tahtacılarız. Fatih Sultan Mehmet Haliç’e gemileri aşırmak için biz Tahtacılardan destek alıp bu Kazdağları’ndaki köknar ağaçlarından kereste yapıp Haliç’e gemileri aşırmış. O zamanlardan beri biz iç içe yaşamışız. Ama ortaokul dönemimde bize yan köylerden ‘Türkmen Türkmen ben senden ürkmem’ diye ifadelerde bulunurlardı. Bize karşı bilinçaltında beslenmiş bazı şeyler olduğuna inanıyoruz. Bizde bir söz vardır bunu dünya bilir ‘Eline, beline, diline sahip olacaksın.’ Zaten bunların uygulandığı anda her yerde barış olur. Sen bu üç şeyi hayata geçirdiğin an dostluk orada var, kardeşlik orada var, barış orada var. İbadetimizin içerisinde her şey orada gizli. Küskünler bizim ibadetimizde barıştırılır. Kavgalılar bizim ibadetlerimizde barıştırılır. Hakimlik de ibadetimizin içinde, yargı da ibadetimizin içinde. Biz bunları dışa vurmayıp gizlediğimiz için mum söndü gibi söylentiler ortaya çıkıyordu. Bunlar aslı astarı olmayan şeyler. İbadet yaparken yıllar önce elektrik yoktu. Benim köyüme 69 yılında geldi elektrik. Ondan önce gaz lambaları ve fenerlerle yapılıyordu. İbadet yapılırken jandarmaya falan şikayet olduğunda bekçi konurdu, lambaları söndürürmüş. Mum söndü hikayesi bundan belki uydurulmuş olabilir. Korkudan, baskıdan, zulümden dolayı kendini saklamak için yapılmış bir şey.” (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Metin Aktaş’tan yeni roman: Uzun Yaz- VİDEO

    Yazar Metin Aktaş’tan yeni roman: Uzun Yaz- VİDEO

    PİRHA – Yazar Metin Aktaş’ın son kitabı olan ‘Uzun Yaz’ Aram Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluştu. Aktaş, romanında Dersim bölgesinde Alman bir kadının geçirdiği bir yazı anlatıyor. Uzun yıllardır “Uzun Yaz” romanı gibi bir roman yazmayı tasarladığını ifade eden Aktaş, son yıllarda Dersim bölgesinde yaşanan doğa tahribatının etkisiyle yazma ihtiyacı duyduğunu belirtti.

    Haberin Videosu

    Yazar Metin Aktaş’ın yeni kitabı ‘Uzun Yaz’ raflarda yerini aldı. Kızı Dersimli bir göçmeni seven sağ görüşlü Alman kadın doktorun Dersim’de yaşadığı bir yazı anlatan romanından Aktaş şöyle bahsediyor:

    “O kadını Dersim’de bekleyen olağanüstü sürprizler vardı. Kadın kapitalist bir toplumdan yolun olmadığı, elektriğin olmadığı bir coğrafyaya geliyor. Kendi geleneksel yaşamı olan Alevi kültürüyle yaşayan, yaşam tarzı, düşünceleri, felsefeleri, masalları, öyküleri doğayla içli dışlı olan bir toplumun içerisine geliyor. Burada bir yaz geçiriyor. Başına trajik şeyler geliyor. Fakat öykü aşk öyküsüdür.”

    DERSİM MASALLARDA ANLATILAN CENNET GİBİ BİR YERDİ”

    Uzun yıllardır ‘Uzun Yaz’ romanı gibi bir roman yazmayı tasarladığını söyleyen Aktaş şunları kaydetti:

    “Son yıllarda Dersim’de bütün ırmaklar üzerinde barajlar yapılmaya başlayınca, maden ocakları açılmaya başlayınca, ormanlar aylarca yanmaya başlayınca bir süre sonra yazmak istediğim konuyu yazma ihtiyacı duydum. Çünkü benim çocukluk yıllarımda Dersim kutsal kitaplarda anlatılan veya masallarda anlatılan cennet gibi bir yerdi. Doğa henüz tahrip edilmemişti. Nehirler, sular pırıl pırıldı. Ormanlar yemyeşildi. Ormanlarda yüzlerce tür hayvan yaşardı. Ağaçlar çok canlıydı. O zamanlar belki biz bunun önemini anlamıyorduk ama kaybettikten sonra, şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra anladık.

    DOĞA TAHRİBATI HIZLANIYOR”

    Son yıllarda Dersim bölgesinde doğa tahribatının hızlandığını ve Munzur Irmağı üzerinde aynı vadide 5-6 baraj yapılması planlandığını belirten Aktaş, “O güzelim doğa yok oluyor, Dersim halkının yüzde 80’ni topraklarından göç etmek zorunda bırakıldı, geri kalan insanlar doğaya sahip çıkmaya çalışıyor ama doğayı tahrip etmek, yok etmek isteyenler çok güçlü olduğu için onlara karşı fazla seslerini duyuramıyorlar” dedi.

    Aktaş, ‘Uzun Yaz’ romanını, barajlarla, maden işletmeleriyle, orman yangınlarıyla, köylerden göç ettirmekle yok edilmek istenen bu coğrafyadaki insanların çığlıklarını daha büyük kesimlere ulaştırmayı amaçladığı için yazdığını belirtti.

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM