Etiket: metin bakkalcı

  • Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de düzenlenen ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde konuşan Faik Bulut, bölgedeki dış dinamiklerin etkisini vurgularken, Dr. Metin Bakkalcı ise “Geçiş Dönemi Adaleti”nin önemine dikkat çekti. Konuşmalar, Kürt meselesi ve barışın toplumsal temelleri üzerine derinlemesine bir değerlendirme sundu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Orta Doğu’daki güncel gelişmeleri ve barış sürecini tartışmak amacıyla “Orta Doğu’da Barışa Giden Yol” başlıklı bir panel düzenledi. Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda gerçekleştirilen panelin moderatörlüğünü Özge Göncü üstlendi. Panelde konuşmacı olarak yer alan araştırmacı gazeteci Faik Bulut ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Dr. Metin Bakkalcı, Orta Doğu’daki barış süreci üzerine önemli değerlendirmelerde bulundular.

    Faik Bulut, “Güncel Gelişmelerle Orta Doğu’da Barış” başlıklı konuşmasında, bölgedeki çatışmaların arka planındaki dengelerden ve barış sürecinin sebeplerine değindi. Dr. Metin Bakkalcı ise, “İnsan Hakları Perspektifinde Geçiş Dönemi Adaleti” başlıklı konuşmasında, barış süreçlerinde adaletin sağlanmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çekti.

    “DEVLET, ÖCALAN’LA MASAYA OTURMAK ZORUNDA KALDI”

    Panelde ilk olarak konuşan Faik Bulut, İngiltere ve Amerika’nın Orta Doğu’daki bütün silahlı örgütlerin ortadan kaldırılma kararı aldığını ve buradan doğru Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi olduğuna dikkat çekti. Bulut, barış süreci denklemine dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi oldu. ‘Kürt meselesini çözmezseniz ülke oldukça karışacak’ denmesi üzerine süreç başladı. Bölgedeki silahlı örgütlerin tamamını silahsızlandırmak istediler. Hizbullah’ta başarılı oldular. Gazze’de barış olsa da olmasa da Hamas’ı silahsızlandırıp devre dışı bırakacaklar. Kürtlere gelince ise; Kürtlerin kitlesi fazla olduğu için silahsızlandırıp devre dışı bırakamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Türkiye’ye ‘bunun çaresine bakmanız lazım. Bu işi çözün bölgedeki Kürtlerin tamamının himayesini size veririz’ dedi Amerika. Bunu MİT Başkanı İbrahim Kalın 4 ay önce bir gazeteci ile sohbetinde ‘biz Kürtlerin hamiliğine soyunacağız’ diyerek destekledi. Dış şartlar ve iç şartlar mevcut iktidarı Öcalan’la oturmaya mecbur etti. Öcalan da öbür türlü olmayacağını bildiği için masaya oturdu.

    Burada Abdullah Öcalan ilginç bir şey yaptı; Türkiye’de başka bir devlet istemenin mümkün olmayacağını kavradı. ‘Özerklik, federalizm, kültüralizm de istemiyoruz, radikal demokrasi istiyoruz’ dedi. 2 sene önce Rojava’da toplumsal sözleşme hayata geçti. Bu sözleşme, toplumun renkleri olan insanların demokrasi, özgürlük, eşitlik temelinde yeni bir toplum inşa etmeyi savunuyor. Öcalan’ın da talebi bu yönde oldu aslında.”

    AKP’nin barışın toplumsallaşması adına hiçbir adım atmadığını ve bu sürece dair samimi olmadığını söyleyen Bulut, DEM Parti’nin ise bunu yapmaya çalıştığını ancak kendi çeperinde yapmasının eksiklik doğurduğunu kaydetti. Bulut, son olarak bu süreçte DEM Parti’nin daha aktif olması gerektiğinin altını çizdi.

    “GEÇMİŞ ACILARLA YÜZLEŞİLMELİ”

    Metin Bakkalcı ise, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ‘Geçiş Dönemi Adaleti’nin önemine vurgu yapan bir sunum yaptı. Bu kavramın geçmişle yüzleşmeyi ve travmatik belleğin onarılmasını odağına aldığını belirtti. Bakkalcı, Numan Kurtulmuş’un, komisyondaki “Amaç geçmişin tartışmalarını tekrar etmek değildir, ortak geleceği kurabilmek için kararlılığımızı artırmaktır. Bu iki hususun acılarımızı yarıştırmamak ve geçmişte olanları bugüne taşımamak lazım” sözlerini hatırlatan Bakkalcı, “Geçiş dönemi adaleti çatışma sırasında veya baskıcı bir rejim tarafından işlenen geçmiş suçlarla yüzleşilmesi ve adaletin tesis edilmesini kapsar. Geçiş dönemi adaleti insan hakları temelli bir sorun çözüm yöntemi olarak ele almalı. Bütün acıları, suçları ve travmatik belleği sıfırlamaya çalışıyorlar. Oysa ki travmanın yaralarının onarılması gerekiyor. Ve bu onarma da ötekiyle yapılacak empati ile başlar” dedi.

    PKK’nin silah bırakmasının kendi başına çok önemli olduğunun altını çizen Bakkalcı, “Silah bırakma kendi başına çok önemli. Buranın özgürleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bu noktada hepimize görevler düşüyor. Kürt meselesinin diyalog ve müzakareye dayalı olarak şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümü doğrultusunda ilerlemeli. Bu noktada Kürtlerin temel haklarının teminata alınması gereken programlar yapılması gerekiyor” diye konuştu.

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de düzenlenen ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde konuşan Faik Bulut, bölgedeki dış dinamiklerin etkisini vurgularken, Dr. Metin Bakkalcı ise “Geçiş Dönemi Adaleti”nin önemine dikkat çekti. Konuşmalar, Kürt meselesi ve barışın toplumsal temelleri üzerine derinlemesine bir değerlendirme sundu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Orta Doğu’daki güncel gelişmeleri ve barış sürecini tartışmak amacıyla “Orta Doğu’da Barışa Giden Yol” başlıklı bir panel düzenledi. Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda gerçekleştirilen panelin moderatörlüğünü Özge Göncü üstlendi. Panelde konuşmacı olarak yer alan araştırmacı gazeteci Faik Bulut ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Dr. Metin Bakkalcı, Orta Doğu’daki barış süreci üzerine önemli değerlendirmelerde bulundular.

    Faik Bulut, “Güncel Gelişmelerle Orta Doğu’da Barış” başlıklı konuşmasında, bölgedeki çatışmaların arka planındaki dengelerden ve barış sürecinin sebeplerine değindi. Dr. Metin Bakkalcı ise, “İnsan Hakları Perspektifinde Geçiş Dönemi Adaleti” başlıklı konuşmasında, barış süreçlerinde adaletin sağlanmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çekti.

    “DEVLET, ÖCALAN’LA MASAYA OTURMAK ZORUNDA KALDI”

    Panelde ilk olarak konuşan Faik Bulut, İngiltere ve Amerika’nın Orta Doğu’daki bütün silahlı örgütlerin ortadan kaldırılma kararı aldığını ve buradan doğru Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi olduğuna dikkat çekti. Bulut, barış süreci denklemine dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi oldu. ‘Kürt meselesini çözmezseniz ülke oldukça karışacak’ denmesi üzerine süreç başladı. Bölgedeki silahlı örgütlerin tamamını silahsızlandırmak istediler. Hizbullah’ta başarılı oldular. Gazze’de barış olsa da olmasa da Hamas’ı silahsızlandırıp devre dışı bırakacaklar. Kürtlere gelince ise; Kürtlerin kitlesi fazla olduğu için silahsızlandırıp devre dışı bırakamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Türkiye’ye ‘bunun çaresine bakmanız lazım. Bu işi çözün bölgedeki Kürtlerin tamamının himayesini size veririz’ dedi Amerika. Bunu MİT Başkanı İbrahim Kalın 4 ay önce bir gazeteci ile sohbetinde ‘biz Kürtlerin hamiliğine soyunacağız’ diyerek destekledi. Dış şartlar ve iç şartlar mevcut iktidarı Öcalan’la oturmaya mecbur etti. Öcalan da öbür türlü olmayacağını bildiği için masaya oturdu.

    Burada Abdullah Öcalan ilginç bir şey yaptı; Türkiye’de başka bir devlet istemenin mümkün olmayacağını kavradı. ‘Özerklik, federalizm, kültüralizm de istemiyoruz, radikal demokrasi istiyoruz’ dedi. 2 sene önce Rojava’da toplumsal sözleşme hayata geçti. Bu sözleşme, toplumun renkleri olan insanların demokrasi, özgürlük, eşitlik temelinde yeni bir toplum inşa etmeyi savunuyor. Öcalan’ın da talebi bu yönde oldu aslında.”

    AKP’nin barışın toplumsallaşması adına hiçbir adım atmadığını ve bu sürece dair samimi olmadığını söyleyen Bulut, DEM Parti’nin ise bunu yapmaya çalıştığını ancak kendi çeperinde yapmasının eksiklik doğurduğunu kaydetti. Bulut, son olarak bu süreçte DEM Parti’nin daha aktif olması gerektiğinin altını çizdi.

    “GEÇMİŞ ACILARLA YÜZLEŞİLMELİ”

    Metin Bakkalcı ise, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ‘Geçiş Dönemi Adaleti’nin önemine vurgu yapan bir sunum yaptı. Bu kavramın geçmişle yüzleşmeyi ve travmatik belleğin onarılmasını odağına aldığını belirtti. Bakkalcı, Numan Kurtulmuş’un, komisyondaki “Amaç geçmişin tartışmalarını tekrar etmek değildir, ortak geleceği kurabilmek için kararlılığımızı artırmaktır. Bu iki hususun acılarımızı yarıştırmamak ve geçmişte olanları bugüne taşımamak lazım” sözlerini hatırlatan Bakkalcı, “Geçiş dönemi adaleti çatışma sırasında veya baskıcı bir rejim tarafından işlenen geçmiş suçlarla yüzleşilmesi ve adaletin tesis edilmesini kapsar. Geçiş dönemi adaleti insan hakları temelli bir sorun çözüm yöntemi olarak ele almalı. Bütün acıları, suçları ve travmatik belleği sıfırlamaya çalışıyorlar. Oysa ki travmanın yaralarının onarılması gerekiyor. Ve bu onarma da ötekiyle yapılacak empati ile başlar” dedi.

    PKK’nin silah bırakmasının kendi başına çok önemli olduğunun altını çizen Bakkalcı, “Silah bırakma kendi başına çok önemli. Buranın özgürleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bu noktada hepimize görevler düşüyor. Kürt meselesinin diyalog ve müzakareye dayalı olarak şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümü doğrultusunda ilerlemeli. Bu noktada Kürtlerin temel haklarının teminata alınması gereken programlar yapılması gerekiyor” diye konuştu.

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • TİHV Başkanı Bakkalcı: Müzakere Komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerekir-VİDEO

    TİHV Başkanı Bakkalcı: Müzakere Komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerekir-VİDEO

    PİRHA- THİV Başkanı Metin Bakkalcı, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın çok önemi olduğunu belirterek “Sembolik anlamda da olsa silah bırakma, kendi başına çok kıymetlidir. Amasız, fakatsız herkesin buna sahip çıkması gerekir” dedi. Bakkalcı, Ayrıca TBMM bünyesinde kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi’ komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerektiğine dikkat çekmek için çağrıda bulunduklarını belirtti.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK, kendini fes ederek bir kısım silahları yaktı. Yeni sürece dair Meclis’te Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurularak çalışmalara başladı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Metin Bakkalcı, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “MÜZAKERE KONUSU OLAMAYACAK KONULAR!”

    Metin Bakkalcı, sürece dair Meclis’te bir araya gelen komisyon üyelerinin, ilk toplantısında usul ve esasları belirlediklerini işaret ederek “Demokrasi, evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalıdır. O temel ilkeleri dediğimiz bütün meseleler, bir müzakere konusu olamayacak konulardır” diye belirtti.

    TİHV Başkanı Metin Bakkalcı, konuşmasına şu cümlelerle devam etti:

    “Aslında bu komisyon, amacını özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında yapılacak olan çalışmaları değerlendirmek olarak kendileri tanımladı. Böyle tanımlamasına ancak mevcut durum üzerinden bakmak gerekir. Böyle tanımlayınca, bir insan hakları kurumu olarak bugüne kadar bütün raporlarımızda yer verdiğimiz Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Avrupa Konseyi başta olmak üzere ilgili birimlerinin raporlarında da yer alan insan hakları durumumuzla ilgili çok kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

    Türkiye’de insan haklarına dayalı rejim fikri önemli ölçüde terk edilmiştir. Bütün raporlarımızda söylediğimiz gibi kavramlar itibariyle özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti açısından ne yazık ki bu değerlerin tahrip olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

    Bu yaşananlar sonucunda bir planlamanın zorunlu olduğu, bu noktada insan hakları kurumu olarak diyoruz ki demokrasi kendi başına bir değerdir. Dolayısıyla demokrasinin aslında evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalı gerçekleşebilir olan demokrasinin o temel ilkeleri dediğimiz bütün meseleler, bir müzakere konusu olamayacak konulardır. Bunda anlaşmak gerekir. Çünkü kendi başına bir değerse evrensel insan hakları, değer ve ilkeleri esas alınacaksa, temel referans bu olacaksa, burada bir mutabakat arama, ‘şuna şu kadar, buna bu kadar’ diye kimsenin haddi değil. Kimse böyle bir girişimde bulunmasın. Bu bakımdan komisyona ilk önerimiz; bir irade beyanında bulunmasıdır. Evrensel insan hakları değer ve ilkeleri, müzakere edilemeyecek temel normlar olarak kabul edilmekte olup, komisyon çalışmalarında bu değer ve ilkelerin tartışma dışı bir konu olarak gözetileceğini açıklıkla beyan etmelidir. Neden bunu söylüyorum? Bu beyan, konuşmanın müzakere süreçlerinin çerçevesini de belirler.”

    “KONUŞMAK ÇOK GÜZEL AMA ÖNEMLİ OLAN BİR  YOLA GİRMEKTİR”

    Neye dayalı konuşacağız? Hangi referanslarla konuşacağız? Konuşmak kendi başına güzel ama bir yola gitmek için temel referanslarımızın olması gerekir. Bu irade beyanı aynı zamanda mevcut durumda ülkemizde mevcut anayasa ve yasaların yanı sıra Türkiye’nin üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Avrupa Konseyi’nin ilgili sözleşmelerine mutlak anlamda uymak gerekir. Türkiye’de sonuç olarak fiili idari eylemlerle bunlar uygulanmıyor.”

    “ÖNEMLİ OLAN ÖLÜMLERİN DURMASIDIR”

    Metin Bakkalcı, Türkiye’nin, üyesi bulunduğu kurumların ilgili sözleşmelerine aykırı eylemlere derhal son vermesi gerektiğini de vurguladı. Bakkalcı, 27 Şubat çağrısının çok önemi olduğunu da işaret ederek “Sonuç olarak PKK, silahlı mücadeleyi sonlandırdığını, kendini feshedeceğini söz ettikten sonra silah imhasına ilişkin bir etkinlik düzenlendi. Sembolik anlamda da olsa silah bırakma, kendi başına çok kıymetlidir. Amasız, ancaksız herkes buna sahip çıkmalıdır” dedi.

    Bakkalcı, konuşmasının devamında şu konulara dikkat çekti:

    “Hangi koşuldaymış, ne pazarlık yapılmış gibi yaklaşımların hiçbir önemi yok. Silah bırakma demek, en azından bundan sonra ölümü engellemek demek. En azından bundan sonrası için bu ölme potansiyelini taşıyan her kesimden insanın yakınlarında bu kaygıların azaltılması demek.

    Benim gibi elinde silah olmayanlar, burada söz sahibi olanlar değiliz. Muhataplar ne koşulda konuşacaklarsa konuşurlar. Mesele silah bırakma meselesi. Ama biliyoruz ki dünyanın pek çok deneyiminden süzülmüş Birleşmiş Milletler’in de silahsızlanma, yeniden entegrasyon adı altında çok değerli bir programı var. Bu program, bu silah bırakmanın başarıyı ulaşması son derece kolaylaştırıcıdır.

    “YENİDEN ENTEGRASYON SAĞLANMASI ÖNEMLİ”

    Metin Bakkalcı, Meclis komisyonuna Birleşmiş Milletler’in silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon, programının gereklerine uyması konusunda öneride bulunduklarını da söyleyerek şöyle devam etti:

    “Bu konuda bütün toplum olarak biz insan hakları kurumları olarak da tabii ki herkesin katkısına da ihtiyaç olduğu aşikardır. Bu sürece ilişkin meselenin özünde bir boyutuyla da bir Kürt meselesi, hangi kavram kullanılsa kullanılsın meselenin kendisinde yatmaktadır. Kürt meselesi, asli olarak ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, hukuki pek çok boyutu olan bir meseledir. Aslında çözümü insanı esas aldığınız zaman basit iken yaşanan bütün bu süreçler içerisinde ne yazık ki karmaşık hale gelmiştir. Bu mesele temel özü itibariyle hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması meselesidir. Dolayısıyla bu kapsamlı programlar tabii ki bir komisyon çalışmasına sıkıştırılacak bir konu değildir. Ama komisyon, bu konuda bunun önünü açacak bir yaklaşım sergilemeli, gerekli hazırlıkları yapmalıdır.

    Tabii ki gelecek son derece önemli. Ama burada şu iki hususu hatırlatmak isterim. Türkiye’de yaşıyoruz. Geleceğe bakalım ama geleceğe bakabilmek için bilelim ki geçmişimiz çok ağır yüklerle yüklüdür. Bu ülke tamamlanamayan yasalar ülkesidir.

    “KÜRT MESELESİ ÇÖZÜME KAVUŞMADIĞI İÇİN BU KADAR ACI YAŞANDI”

    Ne yazık ki Kürt meselesine, demokratik çözüme kavuşmadığı için büyük acılar ve travmalar yaşandı. Yaşanan ağır acılar ya da Kürt meselesinin dışında pek çok konu nedeniyle Alevilerle ya da başka kimliklerle ilgili pek çok konuda çok ağır travmalar yaşandı bu ülkede. Yaşanan bu travmalar nedeniyle bu yükten kurtulamadıkça bu yükle bizim kavramlarımızla baş etme programlarını etkin olarak uygulamadıkça geçmiş geçmişte kalamıyor. O travmatik belleğin ötesinde hep beraber, bir geleceğe, kolektif bir belleği yazabilmek açısından bu geçmişe yönelik travmatik etkilerden arınma programları gerekiyor.

    Onarım, her boyutuyla ve bir daha tekrarlanmayacak bir ortamın yaratılmasını birlikte konuşarak, birbirimizi bir öteki ile ancak  bu travmanın etkilerinden arınmak olanaklı. Bir öteki ile konuşarak, bunun ortamlarını yaratarak ama evrensel insan hakları değer ve ilkelerine esas alan, hürmet eden programlara gerek var. Dolayısıyla beşinci önerimiz de komisyona bu programlarda saf bir komisyon meselesi olamaz. Konunun bütün kesimlerinin katılımıyla bu süreçlerin planlanması gerekiyor.

    Bir müzakereden bahsediliyor. Bir müzakere demek aynı zamanda bir dilin, bir çoğunluğun, nispi çoğunluk, nitelikli çoğunluk ve benzeri gibi kavramlara sıkışacak bir şey değildir müzakere. Müzakere demek bir ötekiyle yürüyeceğimiz bu yolda konuşmaya başlarken kendi pozisyonumuzu zorlayarak onu kabul ettirme telaşından ziyade birlikte bir başka düzeye doğru çıkabilmeyi ön kabul olarak içselleştirmek gerekir. O yüzden bu tartışmalara da böyle bir not düşmek istiyorum.”

    “BİRLİKTE YAŞAMANIN YOLLARINI HER HALÜKARDA BULACAĞIZ”

    THİV Başkanı Metin Bakkalcı son olarak birlikte yaşamanın önemine değinerek “Her halükârda bu ülke, bu yaşanan acıları tabii ki etkili programları uygulayarak, barış içinde, eşit yurttaşlar olarak hiç kuşkusuz birlikte yaşamanın yollarını her hâlükârda bulacaktır. Bugüne kadar bulmalıydık. Kendi adımıza bu konuda, tabii ki bir tür özürlerimizle üzüntümüzü söylemek isteriz. Bugüne kadar başaramadık. Çok şey yapıldı ancak başaramadık, çok geç kalındı. Evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalı, çok daha etkin bir çaba içerisinde olmalıyız” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • İşkence başvurularında son 20 yılın en yüksek sayısı!

    İşkence başvurularında son 20 yılın en yüksek sayısı!

    PİRHA – İşkence ve kötü muamele gördüğü için 2022 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvuranların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 22 arttı. Başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında. 

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 2022 Yılı Tedavi Merkezleri Raporu Türkiye’de işkence gerçeğine bir kez daha dikkat çekti.

    Rapora göre, TİHV’e 2022 yılında 1201 kişi kendisi ya da bir yakını işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı için başvurdu. Böylece, 1990 yılından bu yana işkence görenler ve yakınları için tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları yürüten TİHV’in tarihinde, 2001 yılındaki en yüksek başvuru sayısından sonraki en yüksek 2. başvuru sayısına ulaşılmış oldu.

    TİHV Başkanı Metin Bakkalcı da raporun sunuş yazısında bu duruma dikkat çekti. Bakkalcı, 2022 yılı için 530 yeni başvuru beklerken, bunun iki mislinden fazla kişinin gördükleri işkence nedeniyle kendilerine başvurmasının, insan hakları konusundaki kötü gidişatın bir göstergesi olduğunu belirtti.

    3 YAŞINDAN 76 YAŞINA…

    Rapora göre, vakfa başvuran 1201 kişiden 1117’si kendisi, 84’ü ise bir yakını işkence ve diğer kötü muamele gördüğü için TİHV temsilciliklerine ulaştı. Başvuranların 1079’unun Türkiye içinde, 38’inin ise Türkiye dışında işkence ve kötü muamele gördüğü belirlendi. Bunların 756’sı 2022 yılı içinde, diğerleri ise önceki yıllarda işkence ve kötü muamele gördüğü için başvurdu.

    Gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında. Başvuranların yüzde 56,9’u erkek, yüzde 39,1’i kadın, yüzde 4’ü ise LGBTİ+ oldu.

    TERS KELEPÇE, CİNSEL TACİZ, TECAVÜZ

    Vakfa başvuranların yüzde 70,2’sinin fiziksel müdahaleye, yüzde 83,4’nün tehdit ve hakarete, yüzde 45,2’si pozisyonel işkenceye uğradı. 497 kişi ters kelepçeli halde bekletildi.

    Başvuranların yüzde 43,5’i cinsel işkence gördüğü tespit edilirken, 3 kişinin tecavüze uğradığı aktarıldı. 80 kişi ise fiziksel, cinsel tacize uğradı.

    SOKAKTA DA EMNİYETTE DE İŞKENCE HIZ KESMEDİ

    Barışçıl toplantı ve gösterilere yönelik artan baskı ve engellemeler, bu yıl da TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri raporuna da yansıdı. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yarısından fazlasının (yüzde 50,6’sı) sokakta ya da açık alanda işkence ve kötü muamele gördü.

    Gözaltı sürecinde işkence gördüğünü belirten her iki kişiden birinin (50,7) götürüldüğü emniyet müdürlüklerinde işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığı tespit edildi. Vakfa başvuranlardan 131’i İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde, 103’ü Van Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ve kötü muamele gördüğünü belirtti.

    Karakollar, jandarma komutanlıkları/karakolları kadar gözaltı araçlarında da işkence ve kötü muamele sürdü. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yüzde 30,7’si araç içinde kolluk güçlerinin işkence ve kötü muamelesine maruz kaldı.

    BAŞVURANLARIN %68,8’İ DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU DOĞUMLU

    Raporda Diyarbakır, Van ve Cizre’deki TİHV merkezlerine yapılan başvuruların her yıl giderek arttığının da altı çizildi. Bu durumun bölgede ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasaklamalarla birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı.

    Ayrıca raporda, gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle vakfa başvuranların yüzde 68,8’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesi doğumlu kişiler olduğu aktarıldı.

    KOLLUK EŞLİĞİNDE ADLİ MUAYENE

    Gözaltında adli muayene süreçlerinde yaşanan hak ihlalleri de TİHV’in raporuna yansıdı. İşkence gördüğü için TİHV’e başvuranların çoğunluğu, gözaltı süreçlerinde adli muayeneleri yapılırken kolluk güçleri muayenehaneden çıkarılmadığını, yakınmalarının dinlenmediğini anlattı.

    PİRHA/ANKARA

  • TİHV Sekreteri Bakkalcı: 55 bin tutuklu sayısı dört yılda 291 bine çıktı-VİDEO

    TİHV Sekreteri Bakkalcı: 55 bin tutuklu sayısı dört yılda 291 bine çıktı-VİDEO

    PİRHA-TİHV Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, iktidarın, güvenlik politikalarını bir tür retoriğe dönüştürdüğünü söyleyerek, “İnsan haklarının tümü ortadan kaldırılmak isteniyor” dedi. Bakkalcı, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin sayısının arttığına dikkat çekti. 

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, İnsan Hakları Haftası sebebiyle Türkiye’nin son 10 yıllık sürecini değerlendirdi. Cumhuriyet tarihinin ilk yarısına tekabül eden 43 yılının olağandışı rejimlerle yönetildiğini söyleyen Bakkalcı, sonraki yılların da yine baskıcı sistemlerin idaresinde olduğunu anlattı.

    Metin Bakkalcı, 2016 yılında yapılan askeri darbe girişiminin ardından ülkenin daimi olağanüstü hal (OHAL) ortamı yaşadığını ifade etti. Bakkalcı, OHAL dönemine özgü düzenlemelerin yasalaşmasıyla birlikte “fiili bir olağandışı rejimin” de hayata geçirildiğini söyledi.

    “TOPLUMUMUZ TOPLUM OLMA VASFINI YİTİRİYOR”

    Bakkalcı, iktidarın, güvenlikçi yöntemleri öncelik haline getirdiğini de vurgulayarak şunları aktardı:

    “Gerek Kürt meselesini gerekse uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşın tek yöntem haline getirilmesi toplum içinde de militarizm ve şiddet eylemlerinin yaygınlaşmasına yol açmakta. Denetlenemeyen, yargılanmayan, siyasal gücü elinde tutanların görmezden gelindiği sistematik bir şiddetin dalga dalga tüm topluma yayıldı bir durumda ne yazık ki toplumumuz toplum olma vasfını da yitiriyor.

    Son dönemde tüm konular bir güvenlik sorunu, tehdidi olarak tarif ediliyor. İçinde yaşadığımız pandemi salgını ile mücadeleyi bile bir önleme ve koruma sorunu olarak değil de bir militarist zihniyetle, güvenlik sorunu haline getiriyorlar. Siyasal iktidar bu süreci de erkini daha da merkezileştirme ve toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü daha da arttırmanın bir fırsatı haline getirerek tüm temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesine yol açmıştır.

    “İNSAN HAKLARI ORTADAN KALDIRILMAK İSTENİYOR”

    Artık öyle bir ortamdayız ki toplumun çok geniş bir kesimi bu ihlallere doğrudan maruz kalmakta. Artık ihlaller bir kural haline dönüştü. Daha da önemlisi bu Covid-19 salgını da vesile edilerek insan haklarını sistematik ihlalinden öte ılgasına yönelme eğilimlerinin derinleştiği bir ortamı yaşamaktayız. İnsan, haklarıyla bir insandır. Hak taşıyıcı bir öznedir. İnsanı eğer özne olmaktan çıkartmaya çalışırsanız esas olarak hak temelli bir rejim fikrini de terk ediyor olursunuz.”

    Bakkalcı, gelinen süreçte bir tür insan hakları krizinden bahsetmenin mümkün olduğunu da söyleyerek şöyle devam etti:

    “Esas olarak devletin, insan hakları ihlallerinin önlenmesi konusunda yükümlülüğü vardır. Ama burada bir paradoks karşımıza çıkıyor. Bir taraftan olası ihtilalci bir devlet, diğer tarafta koruyucu devlet çelişkisi var. Bu çelişkiyi aşabilmenin yegane yolu toplumun etkin olarak bu sürece tanık olarak değil özne olarak müdahil olabilmesini gerekli kılıyor.

    CEZAEVİ NÜFUSUNDA REKOR ARTIŞ

    Metin Bakkalcı’nın dikkat çektiği bir diğer konu ise cezaevlerindeki yoğunluk oldu. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2005 yılında 55 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısının 31 Aralık 2019’da 291 bine çıktığını aktaran Bakkalcı, şöyle devam etti:

    “Cezaevlerindeki oran neredeyse 6 misli artmış. Cezaevindeki nüfusun bu kadar yoğun artması Türkiye tarihinde hiç olmadı. Bu durum tek başına bir şey açıklamaz ama bazı konulara da açıklık getirir.”

    “VAN’DA HER TÜRLÜ TOPLANTI ARALIKSIZ YASAKALNIYOR”

    Metin Bakkalcı, pandemi süreciyle birlikte birçok temel hak ve özgürlüğün kısıtlandığının da altını çizdi. Covid-19 gerekçesiyle keyfi engellemelerin olduğunu söyleyen Bakkalcı, “Örneğin Van ilimizde Kasım 2016’dan bu yana çok çeşitli gerekçelerle her türlü toplantı ve gösteri aralıksız yasaklanıyor” dedi.

    “ ‘GÜVENLİK ESASTIR’ SÖYLEMİ RETORİĞE DÖNÜŞTÜ”

    Cezasızlık konusu da Bakkalcı’nın üzerinde durduğu bir diğer başlık oldu. “Şikayete gerek olmadan her düzey işkence olayıyla karşılaştığınızda resmen bir süreç başlatılmalı” diyen TİHV Sekreteri Metin Bakkalcı, sözlerine şu cümlelerle son verdi:

    “Bırakalım resen soruşturma süreçlerini, ilgili arkadaşlarımızın yaptıkları başvurular önemli ölçüde takipsizlikle sonuçlanıyor. Olur da soruşturmadan kovuşturma aşamasına geçildiğinde önemli ölçüde bu meselelerin üstü örtülmeye çalışılıyor. ‘Güvenlik esastır’ söylemi siyasi iktidar tarafından bir retoriğe dönüştürmüş durumda. Sürekli bir tehdit algısı, sürekli bir düşman kavgası… Dolayısıyla sivil ortamın bir bütün olarak dağıtıldığını söylemek mümkün.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Reform olarak ortaya çıkan cezaevlerinde hedef insanın iradesidir’-VİDEO

    ‘Reform olarak ortaya çıkan cezaevlerinde hedef insanın iradesidir’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, Avukat Ercan Kanar ile ölüm orucu direnişçilerinden Muharrem Kurşun’un katılımı ile 19 Aralık  Katliamı’na ilişkin panel gerçekleşti. 

    Tecrit sistemine dikkat çekmek ve toplumsal kesimleri duyarlı kılmak amacıyla düzenlenen 19-22 Aralık cezaevi operasyonlarında yaşamını yitirenleri anma etkinlikleri devam ediyor. Belgesel gösterimi ve resim sergisinin ardından ise bugün panel düzenlendi.

    Dayanışma Ağı tarafından organize edilen panele cumartesi insanları, hasta mahpusların yakınları, İHD üyeleri ve çok sayıda kişi katıldı.

    Moderatörlüğünü İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri’nin yaptığı panelde konuşmacı olarak Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri ve mahpuslar için görüşmeler yapan heyette yer alan Metin Bakkalcı, direnişçilerden Muharrem Kurşun yer aldı.

    Panel, 19 Aralık’ta yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşunun ardından başladı.

    İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptığı konuşmada, F tiplerine hazırlıkların başladığı andan itibaren bunların hak ihlalleri yaratacağına dair çeşitli kampanyalar yürütüldüğünü hatırlattı. O dönemde insan hakları derneğinde yaşananları anlatan, Yoleri, “Hepimiz dernekte toplandık. Ve 2 ay dernek hiç kapanmadı. Çok yoğun bir çaba, mücadele sürdürüldü.” dedi.

    “19 ARALIK BİZİ TESLİM ALMAYA YÖNELİKTİ”

    O dönem Çankırı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Muharrem Kurşun, devletin F tipine geçme nedenlerinden bahsetti. Kurşun, “Tecridi istemelerinin nedeni saldırıya daha açık zemin haline getirmeye çalışmaktı. İkincisi teslim almaya çalışmanın sonucuydu. Amaçları bizi teslim almaktı. Bizi teslim alınca toplumu teslim alabileceğini düşünüyorlardı.”

    Kurşun, her fırsatta ölümü deniyor ama “Biz yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diye sonlandırdı.

    “ÖLÜME DÖNÜŞ OPERASYONU”

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, konuşmasına “Bugünden bakarak ‘her şey kaçınılmazdı’diyen, ‘başka bir ihtimali’ düşünemeyenler konusunda bütün bu sürecin sorumlularından biri benim, benim derken biziz. Yetemedik, beceremedik. Kişisel olarak da borcumdur.” diyerek başladı.

    19 Aralık sürecine ilişkin konuşan Bakkalcı, “Hayata dönüş dediklerinde 19 aralıka kadar açlık grevinde yaşamını yitiren yoktu. Güvenlik görevlilerinin müdahalesi sonucu 32 kişi yaşamını yitirdi. Bu yüzden bu operasyonun adı ölüme dönüş operasyonudur.” dedi.

    İnsanları kapatılarak cezalandırılmasının 19-20 yy.’da başladığını söyleyen Bakkalcı, tecridin tarihsel süreci ve dünyadaki cezaevlerinden örnekler vererek bahsetti.

    Açlık grevleri olmadan önce 16 haziran 2000’de cezaevi ziyaretinde bir rapor hazırladıklarını ve bu cezaevlerinin mekânsal olarak izolasyon ve tecride dayalı olduğunu belirttikleri söyledi. Bakkalcı, “Bir insanın doğal hayatını sürdürebilmesi için dış uyaranlara ihtiyacı var. Bunlar olmazsa fiziksel ve sosyal yapısını tahrip edeceğini söylemiştik. Talebimizde o dönem f tiplerinin çalışmalarının durdurulması olmuştu.” dedi.

    “CEZAEVLERİ KOCAMAN BİR TOPLUM PROJESİ”

    19 Aralık öncesi arabulucu olarak yaptıkları görüşmelere de değinen Bakkalcı şöyle konuştu:

    “Cezaevindekiler Güvence istiyorlar. Müzakere süreci devam etmiş olsaydı olabilirdi. 14 Aralık’ta görüşmeyi sürdürürken önce RTÜK yayın yasağı koydu. DGM etkinlik yasağı koydu. Her şey biraz hissediliyordu. İçişleri, Sağlık ve Adalet Bakanı biz görüşmeleri yaparken emri göndermeye başlamışlardı. Cezaevindeki temsilciler görüşmelerin sürmesi mesajı veriyorlardı. 15 Aralık’ta etkin bir müzakere yolu kapanmış idi. Cezaevleri kocaman bir toplum projesine dönüşmüş durumda.”

    Bakkalcı, ihlale maruz kalanların tazmin haklarının sağlanması, ihlal edenlerin cezalandırılması gerektiğini belirtti.

    “İNSANLIĞA KARŞI SUÇTA ZAMAN AŞIMI OLMAZ”

    Avukat Ercan Kanar, tecride, cezaevleri tarihçesine ve 19 Aralık sürecine ilişkin konuştu.

    Kanar, “Türkiye insanlığa karşı suçlarında tarihi denebilir. 19 Aralık da çok daha önceden planlanmış insanlığa karşı suçtur. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlardan biri olan Maraş Katliamı’nın da 40. yılı.  Ve bu suçlarda asla zaman aşımı olmaz.” dedi.

    Mahkemelerin bu madde açısından dava açmadığını söyleyen Kanar, yargılananların da emir kulu denilen tetikçi ve askerler olduğunu söyledi.

    “HAPİSHANEDE HEDEF İNSANIN İRADESİDİR”

    Kanar, devletin yüzleşmeye çağrılması açısından hatırlamanın çok önemli olduğuna dikkat çekerek, dünyadaki cezaevlerinden bahsetti.

    Kanar, “Cezaevleri dünyada bir reform olarak ortaya çıktı. Hapishanede hedef insanın iradesidir. Beynin teslim alınması olarak değerlendirilmeli. Tecridi sadece yasaklama kurallar topluluğu olarak görmemek gerekir. Tecrit bir iktidar tekniğidir.” dedi.

    TÜRKİYE CEZAEVLERİ

    Türkiye cezaevleri tarihinden de bahseden Bakkalcı, “Cumhuriyetin ilk yıllarında koğuş sistemi vardı. Siyasiler ve adliler aynı yerde kalıyordu. 1934 yılında genelge yayınlanarak ayrı ayrı yerleştirmeye başlandı. 12 Mart darbesine kadar cezaevlerinde neler olduğu ile toplum ilgilenmedi. 12 Mart darbesinden sonra cezaevleri ile yüzleşildi. Bu hak ihlalleri asıl 12 Eylül’de yaşanmaya başladı. Çeşitli bedellerle alınan haklar idari, iktidar teknikleri ile geri alındı.” dedi.

    19 Aralık operasyonuna da değinen Bakkalcı şöyle konuştu:

    “Bu davalarda sorumluları yargı önüne çıkartılamadı. Söz konusu operasyon için çok önceden karar verilmiş hazırlık yapılmış. Operasyon kayda alındığı halde mahkemeye getirtilemedi. Raporların getirilmesi de yılları buldu. Bayrampaşa davasının açılması 10 yıl ertelendi. Ümraniye ve Bayrampaşa devam ederken, Çanakkale zaman aşımı ile sonuçlandı. Bursa ise tutuklu hükümlülerin beraatiyle sonuçlandı. Bu davaların hepsinde Genelkurmay başkanı olmak üzere tüm sorumluların yargılanmaları gerekirdi. İnsanlığa karşı suç kapsamında yargı önüne çıkartılmalıydılar.

    Konuşmaların ardından Gülseren Yoleri, Edirne ve Tekirdağ cezaevlerine yaptıkları ziyaret sonucunda ortaya çıkan tabloyu özetledi:

    “İşkence uygulamaları görünür oldu. Tecrit ağırlaştırıldı. Disiplin cezaları arttı. Hücre cezalarının yanı sıra cezayı ağırlaştırdığı bir sonuç ortaya çıkarıldı. Tecride bağlı hastalıklar arttı. Hasta mahpusların tedavi hakkına erişimi engelleniyor. Mahpusların şikayet dilekçeleri sonuçsuz kalıyor. Sorunların artarak devam ettiği.”

    Panel soru cevap ile sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Ankara Tabip Odası’ndan çok kritik Gülmen ve Özakça açıklaması

    Ankara Tabip Odası’ndan çok kritik Gülmen ve Özakça açıklaması

    Ankara Tabip Odası (ATO) açlık grevine devam eden Nuriye Gülmen, Semih ve Esra Özakça ile Mehmet Güvel’in sağlık durumlarına ilişkin açıklama yaptı. Dört açlık grevcisinin mevcut ortak sağlık sorunlarının, uyku bozuklukları, ayaklarda ve bacaklarda yanma hissi, denge kaybı, kas-iskelet sistemine ait problemler, tansiyon düzensizlikleri ve sindirim sistemi rahatsızlıkları olduğu açıklandı.

    Ankara Tabip Odası açlık grevine devam eden Nuriye Gülmen, Semih ve Esra Özakça ile Mehmet Güvel’in sağlık durumlarına ilişkin bilgi vermek üzere açıklama yaptı. Açlık grevini takip eden hekim heyeti adına açıklamayı ATO yönetim kurulu üyesi Dr. Onur Naci Karahancı yaptı.

    Karahancı, açlık grevcilerinin sağlık durumlarının ağırlaşması nedeniyle ailelerini de  kaygılandırmamak adına uzun süredir açıklama yapamadıklarını, bundan sonraki süreçte de bilgilendirme koşullarının artık kalmayabileceğini söyledi.

    Sağlık durumlarının kritikliği ve ani değişimlere açık olması nedeniyle hergün farklı uzmanlık alanlarından en az iki hekim tarafından muayene edildiklerini belirten Karahancı, bilgilendirme ve uyarıların her gün yapıldığını, açlık grevi hakkında kararlarının sorulduğunu belirterek sağlık sorunlarıyla ilgili şunları söyledi:

    “Dört açlık grevcisinin mevcut ortak sağlık sorunlarının, uyku bozuklukları, ayaklarda ve bacaklarda yanma hissi, denge kaybı, kas-iskelet sistemine ait problemler, tansiyon düzensizlikleri ve sindirim sistemi rahatsızlıkları.”

    NURİYE GÜLMEN 33,8 KİLO

    Karahancı, Nuriye Gülmen’in açlık grevine başladığında 59 kilo iken şu anda 33,8 kilo olduğunu belirtti. Karahancı Gülmen’in sağlık durumu hakkında şu bilgileri verdi:

    Ağız içi yaralar kendisinde dil köküne kadar ilerlemiş ve sıvı alımını engellemektedir. Yaklaşık bir haftadır sıvı alımında ciddi azalma mevcuttur. Son dönem artan mide yanma ve ağrıları başlamıştır. Derin duyu bozukluğu ve her iki bacağında da ödem mevcuttur. Yalnız başına hareket etmesi nedeniyle düşmüş kalça bölgesinde kırık şüphesiyle radyografik değerlendirmeye gereksinim duyulmuştur. Kırık hattı saptanmamış olup kemik yapılarında mineral eksikliğine bağlı ileri derecede osteoporoza bağlı değişiklikler gösterdiği izlenmiştir. Kendiliğinden kırıkların her an oluşabileceği uyarısında bulunulmuştur.”

    SEMİH ÖZAKÇA 45,3 KİLO

    Karahancı, Semih Özakça’nın sağlık durumuna ilişkin olarak “Açlık grevine başladığında 86 kilo iken şu anda 45,3 kilodur. Ayaklarında ve sağ bacağında his kaybı, kemiklerinde yaygın ağrı mevcuttur” dedi.

    Özakça’nın günlerce sürebilen baş ağrıları ve gittikçe derinleşen denge kaybının olduğu belirtilen açıklamada “Ayağa kalkarken ve hareketle ani tansiyon değişikliği, çarpıntı ve terleme şikayetleri son dönemde daha da artmıştır” ifadesi yer aldı.

    ESRA ÖZAKÇA 37,7 KİLO

    Esra Özakça’nın sağlık durumu hakkında ise şu bilgiler verildi:

    “Esra Özakça açlık grevinin 241. günündedir. Açlık grevine başladığında 57 kilo iken şu anda 37,7 kilodur. Açlık grevinden beri bitmeyen ishal ve ishalle daha da artan elektrolit bozukluğuyla baş etmeye çalışmaktadır. Ayaklarında başta olmak üzere his kaybı ile kol ve bacaklarındaki yoğun ağrılar açlık grevinin ilerideki günlerinde şikayetlerine eklenmiştir. Son dönem konuşma bozukluğu da gözlemlenmiştir.

    MEHMET GÜVEL 52 KİLO

    Karahancı, açlık grevine İstanbul’da başlayan ve Ankara’da devam etme kararı alan açlık grevinin 202. gününde olan TAYAD Genel Sekreteri Mehmet Güvel’in ise 52 kiloya düştüğü, sinir sisteminde kalıcı hasar gözlendiği, refakatçisiz hareket edemediği, ciddi denge sorunları yaşadığını kaydetti. Güvel’in ayaklarındaki ağrılar nedeniyle uykuya dalamadığını belirten Karahancı, geçtiğimiz hafta sonu düşme sonucu yüz kemiklerinde iki bölgede de kırıklar gözlemlendiğini belirtti.

    İŞİMİ GERİ İSTİYORUM

    Basın toplantısında konuşan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) Genel Sekreteri Metin Bakkalcı ise hiçbir soruşturma ve kovuşturma geçirmeden ihraç edilen açlık grevcilerinin taleplerinin sadece üç sözcükler “İşimi Geri İstiyorum” olduğunu söyledi.

    SİVİL ÖLÜME DİRENİYORLAR YAŞAMI SAVUNUYORLAR

    Bakkalcı, sivil ölüme terk edilme girişiminin büyük bir trajedi olduğunu belirterek,  “Sivil ölüme direniyorlar, yaşamı savunuyorlar. Bu yaşama olan inanç ve çabadır. Hepimize çok şey öğrettiler. Tıp ortamının bilgi birikiminin yeniden gözden geçirmemizi sağladı bu süreç. Bütün bu süreçte yaşama olan inançlarıyla çok özel bir örnek oluşturdular. ‘Aslolan onurlu yaşamdır’ deriz. Bir kez daha hepimize öğrettiler. Onlar aslında kazandılar” dedi. (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Adalet duygusunun tahrip olduğu bir ortamdayız’-VİDEO

    ‘Adalet duygusunun tahrip olduğu bir ortamdayız’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Adalet arayışları devam ederken, dün HDP’nin eski eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın duruşması görüldü. Hem ülkedeki adaletsizliği hem de Yüksekdağ’ın davasını  Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı ve İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan PİRHA’ya değerlendirdi. Bakkalcı’ya ve Türkdoğan’a göre, adalet için herkes birlikte mücadele etmeli ve HDP eş başkanları ve vekiller hakkındaki davalar derhal sonlandırılmalı. 

    Haberin Videosu

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, adaletin toplumun en önemli talebi olduğunu belirterek, HDP Eş Genel Başkanlarının ve milletvekillerinin cezaevinde tutuklu kalmalarına tepki gösterdi.

    Ankara Adliyesi’nde dün (04 Haziran) HDP’nin eski Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ’ın duruşmasını izleyen Metin Bakkalcı, “Ne yazık ki ülkemizin büyük bir çoğunluğu, ezici bir çoğunluğunun adalet duygularının önemli ölçüde tahrip olduğu, güvenini yitirdiği bir ortamdayız.” dedi.

    “DAVA SONLANDIRILMALI”

    “Türkiye açısından önemli bir kavşaktayız” diyen Bakkalcı, “6 milyonun oyunu verdiği bir siyasi partinin eş başkanı yargılanıyor. Bunu zaten düşünebilmek mümkün değil. Bunu herhangi bir şekilde kabul edebilmek mümkün değil. Dolayısıyla böyle bir süreç zaten yaşanmamalıydı. Gerek, Figen Yüksekdağ, gerek diğer parlamenterler yaşamamalıydı. Derhal bu dava sonlanmalıdır” dedi.

    Bakkalcı, bunun neden gerekli olduğunu ise şöyle açıklıyor: Türkiye’de birlikte yaşayabilmek için, adalet ortamının tesisinin önünü açabilmek için, eşit, özgür olarak birlikte yaşayabilmek için, ifade özgürlüğünün tesis edilmesi için zaten bir gerekliliktir. Bütün haklar, siyasi haklar, medeni halklar bir gerekliliktir. Olmazsa olmazıdır.

     “EŞİT, ÖZGÜR YAŞAYABİLECEĞİMİZ BİR ORTAM İÇİN ÇABALAMALIYIZ”

    “Toplum olma vasfını yitirirsek acılar yaşarız” diyen Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Sorunun çözümü de son derece basittir. Dolayısıyla bir adalet sarayı diye nitelenen binanın önünde bu görüşmeyi birlikte yapıyoruz. Adalet bugün itibariyle ülkenin büyük çoğunluğunun, bir insan olarak, birlikte yaşayacak bir toplumun unsurları olarak en temel talebidir. Adalet yürüyüşü dediğinizde zaten bugün eğer Türkiye’de büyük bir yankı buldu ise bu nedenledir. Mesele bu 80 milyonun birlikte eşit, özgür yaşayabileceği ortam için hepimizin daha çok çaba vermesi gerekmektedir.”

    ÖZTÜRK TÜRKDOĞAN: SİYASİ YANI AĞIR BASAN BİR DAVA

    İnsan Hakları Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, Figen Yüksekdağ’ın davasına ilişkin, “Baştan beri hep eleştirdiğimiz bir soruşturma ve dava süreci oldu. Tutuksuz olması gerekiyordu. Maalesef tutuklu yargılanıyor, siyasi yanı ağır basan bir dava” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA