PİRHA – Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı, AKP tarafından tahrip edilip yerinden edilen Karaağaç Alevi Bektaşi Dergahı’na ait mezar taşlarını 29 Ağustos’ta saat 12.00’de dergaha bırakacak. PİRHA’ya konuşan Vakfın Başkanı Hüsniye Takmaz, Karaağaç Dergahı Külliyesi’nde açıklama yapacaklarını söyledi.
İstanbul Karaağaç Alevi Bektaşi Dergahı’na AKP tarafından hileli satış yöntemiyle el konularak İl binası yapılmış ancak yıkım sırasında külliye alanındaki tüm mezarlar ve tarihi eserler tahrip edilerek yok edilmek istenmişti. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından mezar taşlarının bir kısmı kurtarıldı. Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne korunmak üzere teslim edilmişti.
Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı’nın verdiği hukuk mücadelesi kazanımla sonuçlandı. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı, 18 yıl aradan sonra 29 Ağustos’ta müzede bulunan mezar taşlarını ait olduğu yer olan Karaağaç Dergahı Külliyesi’ne bırakarak açıklama yapacak.
Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, birkaç gün önce AKP il binasında büyük sorun yaşadıklarını belirtti. Takmaz, “18 yıl aradan sonra yarın (29 Ağustos’ta) Sultanahmet’te bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndeki mezar taşlarımızı ait olduğu yere, Karaağaç Alevi Bektaşi Dergahı’na koyarak açıklama yapacağız. Herkesi yarın saat 12.00’de Karaağaç Dergahı Külliyesi’ne bekliyoruz” dedi.
PİRHA- Yakın zamanda temaslarda bulunduğu Yaresanlara dair izlenimlerini aktaran Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Yaresan toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu kaydetti. Harmancı, “Devlet destekli Şialar büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar” dedi.
İran’a gidişini, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştı.
Yaresanların, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların mürşit ve pir makamları olduğunu kaydetti.
Harmancı, Aleviler gibi Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıklar ve mezar taşları olduğunu kaydederek, Hakk anlayışının bu mezar taşları üzerindeki figür ve yazılarda kendini hayli güçlü olarak hissettirdiğini vurguladı.
Alevi toplumunun cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ve güncel hali ile zayıflamış olan ziyaret kültürünün Yaresanlarda aksi yönde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, bu ziyaretlerin Yaresanlar için yaşam alanı olduğunu ifade etti.
Yaresanların doğal yaşam alanları olan dergahlarında günlük ritürellerini gerçekleştirdiklerini ve dışarıdan dergahlarına yönelik hiçbir müdahalenin gerçekleşemediğinin altını çizen Harmancı, Türkiye’deki Alevi dergahların işgal edilerek müze niteliğinde işletildiği gerçekliğine dikkat çekti.
3 bölüm olarak yayınlanacak Hasan Harmancı röportajının ilk bölümü şöyle:
“KONUŞABİLMEK VE KARŞILAŞTIRMA YAPABİLMEK İÇİN GİTMEM GEREKİYORDU”
PİRHA- Sosyal antropolog olarak dönem dönem coğrafyanın farklı bölgelerini dolaşarak tarihsel ve güncel olarak toplumları inceliyorsunuz ve kayıt altına alıyorsunuz. Sizi İran’a götüren arayış neydi?
HASAN HARMANCI: Türkiye’de özellikle Alevi toplumunda ölüm sonrası kavramlarını çalışmaya başladım. Bununla ilgili epey bir çalışma yaptık. Türkiye ve Avrupa’da Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürüttük. Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda bir kitapçık çıktı. Daha sonrasında Almanya’da bulunan ‘Pişmeden Pişirilmez’ adlı bir grup ve Alevi Eğitim Enstitüsü bir çalışma yaptı. Bunların hepsinde yer aldım. Sonrasında, ‘Sadece Türkiye’deki Aleviler mi bu konuda sorun yaşıyor’ diye sordum. Aynı zamanda Alevilerde tanrı nedir, can nedir, ölüm sonrası algıları nedir gibi soruları karşılaştırmak istedim. Yollara düştüm ve İran’a gidişimin bir gerekçesi de bu idi. Ehli Hak yani Yaresan toplumunu tanımıyorum. Okudukça tanıyoruz ve çok az nefeslerini biliyoruz. Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim. Bu gitmelerim devam da edecek.
“HALK DEMOKRASİ VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN DİRENİYOR”
-İran’da genel hava nasıldı? İnançlar ve kültürlerin bu yönlü bir baskı ve zora maruz kaldığı biliniyor. Sizin izlenimleriniz nasıldı?
İran’da inançlar büyük baskı altında. Biz bunu buradan görüyoruz. Dikkatimi çeken şey ise; İran’da herkesin çarşafın içinde olduğu düşüncesi. Elbette Türkiye’de de belli bölgeleri esas aldığımızda bu izlenimler vardır. Ama Türkiye’den daha özgür ve gerçekçi bir toplumla karşılaştım. Kadınların sokakta yürürken, giysileriyle, tutumlarıyla direnen tarafını görebiliyoruz ve kapalı bir toplumdan bahsedemeyiz. Hep bir yanılgı içerisindeyiz. Medyanın bize gösterdiği ile bizler toplum budur diyebiliyoruz. Halbuki aramızdaki ayrımı, uçurumu arttırmak veya örnekleme yaparak, ‘Bakın bu olursunuz’ biçiminde bir noktaya taşınıyor. Halk orada da demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü için direniyor ve direnmeye devam ediyor.
“REFERANS VE YOL DİLİNİ KULLANINCA İLETİŞİM GELİŞİYOR”
-Yaresanlar ile nasıl iletişime geçtiniz? İletişimi nasıl sağlayabildiniz? Dışarıdan biri olarak nasıl karşılandınız?
HASAN HARMANCI: Antropoloji çalışan biri için topluma ulaşmak meşakkatli olabilir ama onun mutlaka bir referans kanalı vardır. Onlara yakın ve onlardan olan insanlarla bir yolla diyalog kuruluyor. Tabi toplumda tanınmış olmak, belli kitapları olmak da bir etken. Karşılıklı referanslarımızı kullanıyoruz. Kolayca iletişim sağlayabiliyoruz.
Her yabancı tabi tanımadığı birini dışında tutmaya çalışır. Misafirpervelikte asla taviz vermezler ve Alevi toplumunun konukseverliğine çok yakın bir konukseverlik var. O konukseverlik içerisinde kendini ve arayışını ifade etmeye başlayınca, bir de referanslarının yanında yol dilini kullanınca iletişim doğalında gelişiyor.
“YARESANLARDA İNANÇ MERKEZLERİ ZİYARET BİÇİMİNDE”
-Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Özellikle Düzgün Baba, Hacı Bektaş gibi kutsallık atfettikleri makamları var mı?
HASAN HARMANCI: Yaresan toplumunun bizden farkı bütün inanç merkezleri ziyaretler biçiminde oluşmuş. Onlardaki pirler ve mürşitlerin makamları ziyaret yerleri biçiminde. Dergahları ve ritüel bölgeleri tamamen belli bölgelere ve pirlere-mürşitlerin makamlarına adanmış biçimde yer almakta. Bu inanç merkezlerini kullanmaları bizden çok ileri bir düzeyde ve geleneklerini sürdürüyorlar. Bundan daha 20 yıl önce Alevi toplumu cemlerini, adaklarını, nikahlarını yapacaklarsa önce ziyaretlerine giderlerdi. Yaresanlar ise bu geleneklerini hala sürdürüyorlar.
-Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?
HASAN HARMANCI: İran’da niyaz kültürü çok yüksek. Kadın-erkek ayrımsız birbirlerine niyaz ile yaklaşıyorlar. Erkekler arasında süren kültürel, inançsal bir yaklaşım gibi görülüyor ama öyle değil. İnanç merkezine girerken biz Aleviler gibi niyazlaşarak giriyorlar. Eşiğe niyaz etme, eşiğe girmeden önce Yaresanlarda da var. Benim gördüğüm örnekler ya da karşılaştığım kişiler, geleneğe daha bağlı olan atalarımız eşik dışından başlayarak sürünerek içeriye girmeyi niyazlaşma olarak yürütürlerdi. Yaresanlarda böyle birkaç niyazlaşma ile karşılaştım. Bu bir çeşitlilik içeriyor, tek bir tiplemesi yok.
“SULTAN SAHAK’A ADANMIŞ 3 GÜNLÜK ORUÇLARI VAR”
-Belli bayram, oruç, kutlama vs. denk geldiniz mi? İzlenimleriniz var mı?
HASAN HARMANCI: Benden bir 10 gün kadar önce oruçları vardı ve ona yetişemedim. Alevi toplumunun Hızır, Newroz ve bir de Muharrem orucu var. Onların ise (Yaresan) Şah Sahak’a (Sultan Sahak) bağlanmış, onun başından geçen bir olaya istinaden tutulan 3 günlük bir oruçları var. Onun dışında herhangi bir oruçları söz konusu değil.
Bizim gibi Newroz onlar için de çok önemli. 5 gün boyunca tatil ilan edilir ve Yaresan halkı da bundan yararlanır. Newroz önemli bir kutlama dönemidir ama orucu yoktur. Muharrem, İran’da çok belirleyici özelliğe sahip olmasına rağmen Yaresan toplumu Muharrem’i bilmiyorlar. Muharreme dair bir oruçları ve ritüelleri yok, hatta bunu konuştuğumda garipsediler.
“MEZARLARINDA GEÇMİŞE BAĞLI KALMIŞ DURUMDALAR”
-Taşlar, mezar taşları da dahil olmak üzere bu topraklarda yaşayan toplumların ve bölgelerin tarihi hafızasıdır. Geçmişe dair okumalar ve bilgiler hakkında bu taşlar ön açıcı olmakta. Alevilerin yaşam alanlarındaki mezar taşları üzerine işlenmiş kimi figürlerin, sembollerin ve öğütlerin olduğu biliniyor. Yaresanlarda da bu mezar taşı kültürü var mı? Var ise sembollerde ne ile karşılaştınız, okumalar yapabildiniz mi?
HASAN HARMANCI: Son yıllarda Alevi toplumunun hafızasında yanılsama veya hızlı bir biçimde asimilasyon görüyorum. Kimileri buna entegrasyon diyorlar ama entegrasyondan da ağır bir asimilasyon ile karşı karşıyayız. Hele ki şehirleşme bizleri bir bataklığa çekmiş durumda. Bu nedenle Alevi toplumunun kimliğinin ve inancının önemli bir simgesi olan Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürütüyorum. Hem Bektaşi mezar taşları hem de Alevi köylerindeki geçmiş döneme ait mezar taşlarındaki simgelerin, işlenme biçimlerini ve kullanılan taşa kadar hepsinin üzerinde durmaya çalışıyorum. İran’da bunu tabi ki önemsedim.
Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıkları var. Orada hem dili , hem simgeleri okuyorsunuz, hem de felsefeyi görüyorsunuz. Bu üçlü yapıyı orada görmek mümkün oluyor. Yaresanlar geçmişe bağlı kalarak son dönemdeki simgelerini yenilemiş durumdalar. Bunu daha çok yazıda görüyorsunuz. Bazı mezarlarda keskin olmayan simgelerin kullanıldığını gördüm. Mezarların bizden bir farkı da mezar taşlarını yatay kullanıyorlar. Mezar alanları ziyaret alanları ile bir bütün ve ziyaret yerlerindeki mezar taşları üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Bedenini toprağa sırladığımız can ile bir işimiz kalmıyor. Bizler ise mezarların arasında gezerken onların olduğu toprağa basmayı kendimize yediremiyoruz. Yaresanlar ise bunu yok sayıyor. ‘Onların bedenleri toprak oldu ve toprağa basılır’ diye düşünüyorlar. Biz Aleviler, Müslümanlar ile mezarlarımız yan ana olduğu için bu sorunu yaşıyoruz. Ehli Haklar Yaresanlar ise kendi ziyaret yerlerini veya dergahlarını mezarlık olarak ilan etmiş durumdalar.
Böyle olunca, herkes yakın gördüğü pirinin, mürşidinin dergahının bulunduğu bölge aynı zamanda mezarlıkları olarak geçiyor. Böylece İran toplulukları ile mezarlıkları da karışmamış oluyor. İran’da Müslümanların veya Şiaların mezarlarının taşları dik iken Yaresanlarda mezar taşları yatay ve toprakla bir. Bir mermer; üzerinde yazı ve simgeler var.
“TAŞLARDA GORANİCE NEFES VE BEYİTLER İLE KARŞILAŞIYORSUNUZ”
-Mezar taşlarında İslam terminolojisi ile karşılaştınız mı?
HASAN HARMANCI: Doğrusu bu konuda bir ön yargım vardı. İnanılmaz bir biçimde kendileri kültürel ve inançsal olarak koruma içerisine girmişler. Devletin baskı aygıtlarını yoğunlaştırdığı pir ve mürşit ziyaret yerlerinde bunun kendisini seçebiliyorsunuz. Devletin yazdığı yazı, astığı tabela ve Yaresanların yazıları ile astığı tabelalar çok farklı. Mezarlıklarda bu baskıyı çok görmedim. Bizzat mezarlarını kendileri organize ediyorlar, dışardan birinin müdahalesi olmuyor.
Mezar taşlarının üstünde de kendi dillerinde (Kürtçe’nin Gorani lehçesi) nefesler olabiliyor veya gülbeng ile karşılaşıyorsunuz. Onların yol gösterici, yol açıcı olduğunu görüyorum.
“ÇOK KİŞİ DE İKRAR ALARAK MUSAHİP OLUYOR”
-Kendi içlerinde musahiplik, kirvelik gibi kurumlar var mı?
HASAN HARMANCI: Kirvelik Ortadoğu’nun genel bir uygulaması ve bu Yaresanlarda da var. Biz musahipler diyoruz ama onlar yol kardeşliği, yol yoldaşlığı biçiminde bir kavram kullanıyorlar. Bizde musahiplikte evli dört can bir araya gelir ve bunun üzerine bir ritüel bina edilir. İkrardan sonraki aşama olarak kabul ediliyoruz. Yaresanlarda ise çok sayıda kişi birlikte ikrar aldıklarında bu ritüele musahiplik diyorlar. Her yıl da görgüden geçiyorlar. Bizler gibi çok açık ‘cemimiz, yolumuz var’ biçiminde konuşmayı tercih etmiyorlar. Bunu günlük yaşama katıldıkça ve onlarla konuştukça öğreniyorsunuz. Bu, dışardan kim olursa olsun ona karşı kendini gizleme, ifade etmeme ile ilişkili bir durum.
“GÜÇLÜ BİR TOPLUM, CANLI BİR DERGAH HAYATI VAR”
-Kendi dışındaki toplumlarla ile ilişkilenme durumları ne boyutta?
HASAN HARMANCI: Maalesef çok açık değiller. Çokça biliniyorlar ve kendilerini saklamıyorlar. Ancak başka toplumlarla bir araya gelmiyorlar. Kırmanşah’a gittiğimizde bölgenin Yaresanlar açısından çok güçlü bir toplum olduğunu gördük. Ziyaretlere gittiğimizde kendileri bizzat derviş, hizmetli olarak yer alabiliyorlar. Günlük hayatlarının bir parçası gibi gelerek konaklıyorlar, ritüellerini gerçekleştirebiliyorlar. Canlı bir dergah hayatı sürüyor. Yabancılar ile ara ara çatışmalarını ifade ettiler. Benim gittiğim yerlerde çoğunlukla kendileri dışında kimse yaşamıyor. Yaresan köylerine ne Şiiler ne de Sünniler pek yaklaşmıyorlar. Birbirleri ile dayanışma duygusu içerisinde hareket ediyorlar. Devlet destekli Şialar da büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar. Evet yasaklar var ama Yaresanlar kendini korumaya devam ediyor.
“YARESAN DERGAHLARI HALA İŞLİYOR, ALEVİLERİN İSE İŞGAL ALTINDA”
-Dergah sistemlerinin işleyiş biçimi nasıl? Hala canlılığını koruyor mu?
HASAN HARMANCI: Bölgede yine Duşima ziyaretine gittik. Duşima, anlam olarak iki dut ağacını karşılıyor ama iki şah, şahın merkezi diye de kullanıyor. Burası bir merkez ve o köyün günü birlik canlılığını görünce bana çok ilginç geldi. Dergaha ancak referanslar ile girebiliyorsunuz. Güvenliği ve kendi alanında korumaları var. Dergaha girince 15-16. yüzyıl binası ile karşılaşıyorsunuz. Kesme taşlarla yapılmış, özel dizayn edilmiş ve restore edilen bölümleri olan bir yapı vardı. İçeri girdiğinizde hizmet edilen, iş bölümü yapılan toplumsal bir aygıt var. Türkiye’de ise bizim dergahımız elimizden alınarak işgal edilmiş durumda. Devlet orayı bir güzel müze olarak işletiyor ve bizlerde ücret ödeyerek içeri giriyoruz. Bizler birkaç girişim yaptık ve içeride ancak cem tutabildik. Ama Yaresanların dergahının ve postnişinin (Yaresanlar ağa efendi olarak tanımlıyor) olduğu yer hala canlılığını koruyor. Toplum hafızası olarak orada işliyor. Çevre köyler oraya bağlılıklarını bizzat devam ettiriyorlar.
“KENDİLERİNİ İFADE ETMEDE ÇOK İYİ GÖRDÜM”
-Böyle olunca kendi aralarındaki ilişki ağı da güçlü oluyor öyle değil mi?
HASAN HARMANCI: Bizleri misafir ettiklerinde nereleri gezebileceğimize, nasıl diyalog kurabileceğimize dair bizi yönlendirdiler. Bu hem sağlıklı yürüyebilmek hem de nereye gidebileceğimizi görmek için çok önemliydi. Hatta Yaresan rehberler eşliğinde birkaç yeri gezdik. Toplum olarak kendilerini anlatma ve ifade edebilmede kendilerini çok iyi gördüm. Bu çok yaratıcı bir şey. Hem örgütlülüğün sürmesi hem de toplumsal güç açısından bunları çok iyi okumak lazım. Türkiye’de bir dergaha girip çıktıktan sonra bütün ilişkilerin bitiyor.
Kendileri ile ilgili bir çalışma yaptığımı söyleyince rehberleri ile nerelere gidebileceğimi, hangi ağları kurmamım doğru olabileceğini söylemeleri çok iyiydi. Bu Türkiye’de en çok tartıştığımız alanlardan birisi. Biri geldi mi biz kendimiz ile ilgili neler sunacağız? Bizzat mürşidin kendisi ile konuşma şansım oldu. İki gece boyunca bunları uzun uzun tartıştık.
“ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIMIYORLAR, BİZLER İÇİN DE EKSİKLİK”
-Alevileri biliyorlar mı, tanıyorlar mı?
HASAN HARMANCI: Türkiye’deki Alevi toplumunu çok iyi tanımıyorlar. Tanımamaları bizler için de onlar için de büyük bir eksiklik. Bizler de onları tanımıyormuşuz. 20 yıldan fazladır alanda çalışan biri olarak gittiğimde bu tartışmaların içerisine girinceye kadar eksik olduğumu düşünmemiştim. Muhabbetlerin içeriğinden yiyeceklerine, dergahtaki odaların tasarımına kadar her şeyin geleneksel biçimde sürmüş olması çok önemliydi. Kadınların katılması, dergaha hizmet edenlerin günlük giysileri, bıyıklarının belirleyici olması ayrıca bu özgün duruma bir örnekti. Bizlere neden bıyıklarımız olmadığını sordular. Bende Aleviyim, aynı toplumsal kesimden geliyorum dememe rağmen bıyıklarım olmadığı için bir yabancılık hissettiklerini sezinledim. Bıyık, Yaresanlıkta belirleyici oluyor.
“YARESAN ZİYARETLERİ ÇOK CANLI BİÇİMDE YAŞIYOR”
Yine Yaresan ziyaretlerinin birçoğu çok canlı bir biçimde yaşıyor. Gün içerisinde rastgele bir yerden geçerken o ziyaretlerin bu canlılığını görmek bizleri müthiş etkiledi. Baba Hoşin’in (Yaresanlarda kutsallık atfedilen bir yol yürütücüsü) sır olduğu bir mağaraya gittiğimizde insanlar peş peşe gelerek çerağlarını uyandırıyorlar, orada oturuyorlardı. Hepsi bir arada canlı bir yaşam sürerek günlerini tamamlıyorlar. Bir toplumun hafızasını ve inancı nasıl yürüttüğünü görmek benim için çok yararlıydı.
PİRHA- Son haftalarda güvenlik güçlerinin yıktığı, kırıp döktüğü mezar taşlarına bir yenisi daha eklendi. Bingöl’ün Cafran köyünde bulunan Engin Kişin’in mezar taşı da asker ve korucular tarafından parçalandı. Mezar başındaki Anne Hamşiye Kişin “Şimdi mezar taşını değil neyi götürürlerse götürsünler. Yok edemezler. Bizim için çocuklarımızın güzelliği, şanı şerefi yok edilemez” diyerek tepkisini dile getirdi.
İçişleri Bakanlığının emriyle son haftalarda güvenlik güçlerinin yıktığı, kırıp döktüğü mezar taşlarına bir yenisi de Bingöl’ün Cafran (Dallıtepe) köyünde eklendi.
Çatışmalarda yaşamını yitiren ve kendi köyünde toprağa verilen Engin Kişin’in mezar taşı da asker ve korucular tarafından parçalandı.
Geçtiğimiz hafta köye Bingöl Ilıcalar karakolundan gelen asker ve korucular bazı köylüleri çağırarak mezar taşı üzerinde Zazaca yazılmış “İçimizin ışığı, Gözümüzün nuru” anlamına gelen “Çıla zere ma, Lilıka çımane ma” yazısını Türkçe’ye çevirmelerini istediler. Köylüler oradan ayrıldıktan bir süre sonra asker ve korucular mezar taşını kırıp gittiler.
MEZARLIĞA GİRİNCE MEZAR TAŞININ KIRILDIĞINI GÖRDÜ
Eşinin sağlık sorunlarından dolayı bu kışı şehir merkezinde geçiren anne Hamşiye Kişin, baharla birlikte köyüne dönünce ilk işi çatışmalarda yaşamını yitiren PKK militanı oğlu Engin Kişin’in mezarını ziyaret etmek oldu. Üzülmesin diye köylüler olup biteni son güne kadar kendisine söylemedikleri belirtilirken, Anne Hamşiye Kişin her zaman yaptığı gibi lokmasını eline alıp kızı Nurten ile mezarlığa doğru gitti. Yol üzerinde hemen mezarlığın yanıbaşında olan Bel ziyaretini niyaz edip dualar okudu. Mezarlığa girince asker ve korucular tarafından yapılan mezar yıkımına tanıklık etti. Başucu taşı kırılmış mezara sarılarak ağlayan ve ağıt yakan Anne Kişin lanetler yağdırdı. “Anası kurban olsun kim başını kopardı senin. Kimler başucundaki mezar taşını kırdıysa bu etrafımızdaki (ziyaretleri kastederek) gerçekler de onların ellerini ayaklarını kırsın. Gözlerini kör etsin. Bu nasıl vicdansızlıktır ve imansızlıktır böyle. Ciğer acısını bilmezliktir” diye ağıtlar yakarak ilk tepkisini gösterdi.
“BUNLAR YEZİT’TİR, BUNLAR MUAVİYE’DİR, MERVAN’DIR”
Anne Kişin ağıt yakarak şöyle devam etti:
“Ne yapayım oğlum, ciğerim ne yapayım. ‘Ey vicdansızlar, hiç mi insaf, hiç mi şeref yoktu sizde.’ Bunlar Yezit’tir, bunlar Muaviye’dir, bunlar Mervan’dır. Bu işi yapan timler korucular böyle dinsiz imansızdırlar. Ne diyeyim? Söyleyecek söz mü kalmış. Şu Gerçek (ziyaret) evladımın hakkını bunu yapanların burnundan getirsin. Taş olsunlar, kör olsunlar, bizim yaşadığımız acıyı onlar da yaşasınlar.”
“NE İSTİYORSUNUZ MEZARLARIMIZDAN EY ZALİMLER”
Mezarı işaret ederek bu işi yapanlara, “Taştır, sağ değil ki sen savaşıyorsun. Yaşayan biri değil ki sen saldırıyorsun. Zaten bombalayıp öldürmüşsün. Şimdi ne istiyorsun oğlumun mezar taşından? Hak da sizi yok etsin. Ne olmuş ne istiyorsunuz mezarlarımızdan. Bu nasıl bir vicdandır?” diyerek sorular yağdırdı. “Ya Hızır sen ne yapıyorsun, neden sahip çıkmadın? Baksana başını kesmişler oğlumun, başını kesmişler” diye sitem etti inandığı kutsala.
“İŞTE BURADAYIZ, YOK EDEMEZSİNİZ!”
Mezar taşının kırıldığını ilk fark eden yaşlı köylü kadın, “Fark ettiğimde kızımı çağırdım. ‘Engin’in mezarının başı yerinde yok’ dedim. Onlar öyle gelip gidince tahmin etmiştim bir şey yaptıklarını” diyor.
Anne Kişin acı içinde haykırarak, “Şimdi mezar taşını, ağacını, neyi götürürlerse götürsünler. Yok edemezler. Bizim için çocuklarımızın güzelliği, şanı şerefi yok edilemez. Her zaman olduğu gibi biz işte yine mezarlarımızın başındayız. Onlar için kurban kesiyoruz, lokma veriyoruz. İster taşları kırsınlar isterlerse ne yaparlarsa yapsınlar onların yüceliğini, güzelliğini bozamazlar. Onlar her zaman yüreklerimizdeki yerini korurlar. Zor değil yeni bir taş yapar getirir koyarım. Ölülerle uğraşılır mı? Ne istiyorsunuz artık? Yetmiyor mu yaptıklarınız? Ölülerimizden de mi korkuyorsunuz? İnsanlara hakaret ediyorsunuz? Mezarları kazıyorsunuz, insanların cenazelerini derelere atıyorsunuz. Biraz elinizi vicdanınıza koyun. Yaptıklarınız yanınıza kalmaz, kimsenin hakkı kimseye kalmaz, er ya da geç burnunuzdan gelir. Umudum odur ki Hakk haksızın yanına bırakmasın. Sadece benim oğlum değil, hangi şehidin mezarını yıktılar ise, hangi şehidin gidip mezar taşını kırdılarsa, gidip hangi şehidin mezarına hakaret ettilerse; Hakk yapanların yanına bırakmasın. Biz analarız, babalarız, günahsızız bize bu zulmü reva görenlerde hakkımız kalmaz umudundayım” ifadelerini kullandı.
Mezar taşı kırılan Engin Kişin’in annesi yeniden mezar taşına sarılarak, “Kurban olurum oğluma, seni yok edemezler. İşte yüreğimizdesin, işte fotoğrafın evimizde asılı. İşte gece gündüz duacıyız size. İşte yine bizim şehitlerimizsiniz” dedikten sonra hemen arkasındaki dağa ve ziyarete dönerek, “Oğlumun mezarını yanınızda parçaladılar neden oğluma sahip çıkmadınız” deyip yine inandığı kutsallara sitem etti.
“BAŞINDAKİ TAŞ GİTTİ DİYE ÜZME KENDİNİ OĞLUM”
Yeniden mezara dönüp sarılan anne Kişin sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sadece benim oğlum değil nerede ne kadar şehidimiz varsa nur içinde olsunlar. Yerleri cennet olsun. Alemlerin Rabbi’nin rızasıyla inanıyorum ki yerleri cennettir. Onların işi yok taşları kırsınlar, mezarları yıksınlar. Anan mezarının üzerindeki çiçeklere kurban olsun. İsmine kurban olsun. Hakkın rızasıyla sen her zaman Cafran köyünün şehidisin ve herkes her zaman sana kıymet veriyor, değer veriyor. İnsanların içinde senin yerin ayrıdır. Hepimiz her zaman yılda onlarca defa senin yanına geliyoruz. Sen hiç kendini üzme, deme ki ‘başımdaki taşı götürdüler, güzelliğim bozuldu.’ Yenisini yapar yerine koyarım. Sen kendini üzme yeterki kurban olduğum” diyerek ağıtlar söyleyip acısını dile getirdi.
PİRHA- Mustafa usta 25 yıldır sıcak soğuk demeden köyünde mezar taşı yapıyor. Günün ilk ışığında çekiciyle taşa şekil vermeye başlayan Mustafa Korkmaz, unutulmaya yüz tutan bu zanaat ile ilgilenmemesinden dert yanıyor. İşini zevkle yapan Mustafa usta, mezar taşlarından arda kalan molozu ise köyün bozuk, çamurlu yollarına döşüyor.
Mustafa Korkmaz Muş Varto’ya bağlı Taşçı köyünde yaşıyor. Köyde tek mezar taşı ustası olan Korkmaz, 25 yıl önce bu mesleği yapmaya başlamış. Eskiden elektrik, inşaat, sıvacılık gibi işler yapan Korkmaz ilk mezar taşını ise babasına yapmış.
Korkmaz, “Bu mesleğe 1992’de babam vefat ettikten sonra başladı. Usta bulamadığım için babamın mezarını yapmıştım” diyor.
Daha önceden köylere giderek seyyar bir şekilde çalışırken çok zorlandığını ailesinden ve uzak kaldığını söyleyen Korkmaz, “Genellikle doğal taşları yontarak kendi istediğim şekillerde yapıyorum. Tabii ki müşterilerin istekleri de oluyor müşterilerin istekleri doğrultusunda onların isteklerine göre de şekiller veriyorum” ifadelerini kullanıyor.
Normalde tek başıma basit, normal bir mezarı 5 günde yapan Korkmaz, değişik istekler doğrultusunda mezar taşına göre bu sürenin 10-15 güne kadar uzadığını belirtiyor.
“BENDEN SONRA BU MESLEK YOK OLACAK”
Taşları Elazığ, Bingöl ve Erzurum’dan getiren Korkmaz sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Sert taşlar işimi zorlaştırıyor tabii ki. Taşların bir kısmını Elazığ’dan bir kısmını Bingöl Karlıova’dan bir kısmını da Erzurum Hınıs’tan getiriyoruz. Köydeki tek mezar ustasıyım. Çırağım yok. Bundan sonra da bu köyde mezar işini yapacak bir insan olacağını tahmin etmiyorum. Kaza yapmaya çok meyilli bir iş, bazen müşterilerinin istediği şekilde olmayabiliyor. En iyi şekilde de yapmış olsam eleştiriler alıyorum tabii ki. Geçimimi bu meslekten sağlıyorum arada bir hayvancılıkla uğraşsam da hayvancılık sezonluk bir iş olduğundan asıl meslek olarak mezarcılık yapıyorum.”
“ARTIK ESKİ GÜCÜM YOK”
Bu işe severek başladığını söyleyen Korkmaz, artık yaşından dolayı biraz zorlanıyor. Korkmaz, “Gençtim gücüm kuvvetim yerindeydi. Şu an yaşım da ilerledi 65 yaşıma geldim. Tabii ki bu meslekte ister istemez toz duman olduğu için sağlık açısından çok riskli oluyor. Zamanla eski gücümü de yitiriyorum. En fazla 1-2 sene daha çalışıp işimi bırakmak zorunda kalacağım” diyor.
BİR MEZAR TAŞI 2 AY HAPSE NEDEN OLDU
Yaptığı bir mezar taşı 2 ayına mal olan Korkmaz, yaşadığı sorunu ise şöyle anlatıyor:
“2002 yılında Tunceli’ye bir mezar götürmüştüm o mezar gerillaya ait çıktı. 2 ay hapis yattım. Ondan sonraki 4-5 yıl siyasi yasaklıydım. Şu an serbest çalışıyorum. O zamanlarda çok sıkıntı çekmiştim tabii taş yüzünden.”
ARDA KALAN MALZEME KÖYÜN İHTİYAÇLARI İÇİN KULLANILIYOR
Korkmaz, malzemeden arta kalanları ise yine köyün ihtiyaçları için kullanıyor.
Korkmaz, “Köyün bozuk, çamurlu, çukur olan yollarına döşüyorum. İşe yarayacak fazla malzemelerin bir kısmını cenaze olduğu zaman mezarın gömüldüğü yerin alt tarafına bir kısmını da cemevlerine, cemevi çeşmelerine, mezarlık çeşmelerine, ziyaret çeşmelerine kullanıyorum. Bir parçasını bile çöpe atmadan hepsini değerlendiriyorum” ifadelerini kullanıyor.