Etiket: mezopotamya

  • 1.Gazi Mahallesi Geleneksel Gaxan Şenliği için çağrı!

    1.Gazi Mahallesi Geleneksel Gaxan Şenliği için çağrı!

    PİRHA – İstanbul’daki Alevi ve yöre dernekleri, Mezopotamya geleneği olan Gaxan kutlaması yapacak.

    Demokratik Alevi Dernekleri İstanbul Şubesi, Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı ile Gazi Dersimliler Derneği, 31 Aralık’ta, 12:00-17:00 saatleri arasında Gaxan kutlaması yapacak.

    Saat 13:00’te Gazi Anadolu durağından başlayacak kutlamayla birlikte Mahallede geziye çıkılacak. Esnaf ziyaretleri ardından Gazi Cemevi önünde zakirlerin dinletisi olacak. Program sonunda ise lokmalar pay edilecek.

    “Yeni bir yıla, yeni bir hayata, birlikte başlayalım, birlikte paylaşalım” çağrısı ile tüm yurttaşlar 1. Gazi Mahallesi Gaxan şenliğine davet edildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • 10 gazetecinin ifade işlemleri devam ediyor

    10 gazetecinin ifade işlemleri devam ediyor

    PİRHA- Ankara Adliyesi’ne getirilen gazetecilerin ifadeleri, 8 savcı tarafından alınıyor. Kararı ise ifadelerde yer almayan soruşturma savcısı verecek.

    Ankara merkezli soruşturma kapsamında 25 Ekim’de gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, muhabirler Deniz Nazlım, Berivan Altan, Selman Güzelyüz, Hakan Yalçın, Emrullah Acar, Ceylan Şahinli, JINNEWS muhabirleri Habibe Eren ve Öznur Değer ile MA Ankara bürosunda bir süre stajyer olarak çalışan Mehmet Günhan’ın savcılıktaki ifade işlemleri devam ediyor.

    İFADELER DOSYAYI BİLMEYEN SAVCILAR TARAFINDAN ALINIYOR

    Diren Yurtsever, Deniz Nazlım, Berivan Altan, Hakan Yalçın, Emrullah Acar, Ceylan Şahinli, Öznur Değer ve Mehmet Günhan’ın ifadelerinin, dosya hakkında gün içinde bilgi sahibi olan ve yaklaşık birkaç saatlik inceleme fırsatı bulan 8 cumhuriyet savcısı tarafından alındığı bilgisi verildi. Selman Güzelyüz ve Habibe Eren’in ifadeleri ise soruşturma savcısı tarafından alınıyor.

    Soruşturma dosyası hakkında bilgi sahibi olmayan savcıların, gazeteciler hakkında ayrı ayrı değerlendirmeler yaparak, soruşturma savcısına yönlendireceği öğrenildi. Soruşturma savcısı ise ifadelerinde yer almadığı gazeteciler hakkında 8 savcıyla birlikte karar verecek.

    PİRHA/ANKARA

  • 4 basın örgütünden Diyarbakır’da gözaltına alınan gazeteciler için açıklama-VİDEO

    4 basın örgütünden Diyarbakır’da gözaltına alınan gazeteciler için açıklama-VİDEO

    PİRHA-DİSK Basın İş, TGS, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği ile Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu, Diyarbakır’da dört gün önce gözaltına alınan 20 gazeteci için basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Özellikle Kürt basınına yönelik baskılar giderek artıyor ve ne yazık ki bu baskılara karşı yeteri kadar ses çıkarılmıyor. Durum gerçekten vahim ve gazetecilik boğulmak isteniyor. Arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın” ifadelerine yer verildi.

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK Basın İş), Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Dicle Fırat Gazeteciler Derneği ile Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu, Diyarbakır’da gözaltında tutulan 20 gazeteci için açıklama yaptı. Çok sayıda gazetecinin katıldığı açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, HDP İstanbul İl Eş Başkanı Ferhat Encü ile DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren de katıldı.

    “NEFES ALAMIYORUZ, GAZETECİLİK BOĞULAMAZ”

    Dört basın örgütünün hazırladığı “Gazetecileri serbest bırakın” başlıklı ortak açıklamayı Faruk Eren okurken şu ifadelere yer verildi:

    “Gazeteciler her gün yeni baskılarla karşılaşıyor. Bundan bir yıl önce tüm basın meslek örgütleri olarak, yine gazetecilere yönelik baskılar nedeniyle Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’ne “Nefes alamıyoruz, gazetecilik boğulamaz” yazan bir pankartla yürümüştük. Bu görevi sırasında güvenlik güçlerinin boğazına dizleriyle çöktüğü fotomuhabiri arkadaşımız Bülent Kılınç’ın çığlığıydı. O günden bu yana gazetecilere yönelik şiddet, gazetecileri kriminalize etme politikası ne yazık ki daha da arttı. Daha geçtiğimiz günlerde Gezi eylemlerinin yıldönümü nedeniyle yapılan açıklamayı izleyen çok sayıda gazeteci gözaltına alınmış, şiddet görmüştü. Bu nedenle DİSK Basın İş ve Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak suç duyurusunda bulunmuştuk.

    “KÜRT BASININA YÖNELİK BASKILAR ARTIYOR”

    Tüm bunlar yaşanırken Diyarbakır’dan 21 meslektaşımızın apar topar gözaltına alındığı haberini aldık. Meslektaşlarımız dört gündür gerekçesiz gözaltında tutuluyor. Kendilerine hiçbir suçlama yöneltilmedi. Gözaltı yöntemi yasalara aykırı. Bilgisayarlarına, gazetecilik materyallerine usulsüzce el konuldu. Diyarbakır’daki bu toplu gazeteci gözaltılarından bir hafta önce yine bir operasyonda Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eş Başkanı Dicle Müftüoğlu gözaltına alınmıştı. Derneğin diğer eş Başkanı Serdar Altan duruma tepki gösteren bir açıklama yapmıştı. Bu kez Serdar Altan gözaltında ve açıklamayı serbest bırakılan Eş Başkan Dicle Müftüoğlu yaptı.

    Özellikle Kürt basınına yönelik baskılar giderek artıyor ve ne yazık ki bu baskılara karşı yeteri kadar ses çıkarılmıyor. Durum gerçekten vahim ve gazetecilik boğulmak isteniyor. Özellikle Özgür Basın geleneği yıllardır gözaltılar, tutuklamalar, sahada şiddet ile mücadele ederek topluma gerçekleri ulaştırmaya çalışıyor. Daha önce öldürerek, bombalayarak susturmaya çalıştıkları bu gelenek tam tersine daha da büyüdü.

    “TOPLUMUN HABER ALMA HAKKI YOK EDİLMEK İSTENİYOR”

    Bu baskılar başta da söylediğimiz gibi sadece Kürt basınına da yönelik değil. İktidarın yayınlarından rahatsız olduğu televizyon kanallarına yönelik otomatiğe bağlanan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) cezaları da sansürün boyutunu gösteren bir başka gelişmedir. Bugün Kürt gazetecilere yönelik haksız, hukuksuz gözaltılara yeteri kadar tepki gösterilmezse bu baskıların herkesin kapısını çalacağı açıktır. İktidar çıkarmak istediği sosyal medya yasası ile gözaltılar ile basını tamamen susturmaya çalışıyor. Toplumun haber alma hakkı tamamen yok edilmek isteniyor. Saray iktidarı seçime sadece kendi medyasıyla girmek istiyor.

    Daha önce başarılamadığı gibi, bu kez de başarılamayacak. Gazetecilik yapmaya her koşulda devam edeceğiz. Bütün gazetecileri, meslek örgütlerini mesleklerine sahip çıkmaya, dayanışmaya çağırıyoruz. Arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın. Özgür basın susturulamaz. Gazetecilik suç değildir.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Newroz/Nevruz, Alevilerin lokmalarını paylaştığı binlerce yıllık geleneğin adıdır’

    ‘Newroz/Nevruz, Alevilerin lokmalarını paylaştığı binlerce yıllık geleneğin adıdır’

    PİRHA – Mainz Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Yönetim Kurulu, Newroz bayramına dair paylaşımında “21 Mart; işkencede 3 kibrit çöpü ile yanan 4 can demektir. Newroz/Sultan-ı Nevruz; Alevilerin Sultan Nevruz ile Cem olup, lokmalarını paylaştığı binlerce yıllık geleneğin adıdır” denildi.

    Mainz Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Yönetim Kurulu, 21 Mart Newroz sebebiyle açıklama yaptı. Yazılı paylaşılan açıklamada Newroz’a dair “Kürtlerin, Türklerin, Farsların, Arapların, Afganların, Urduların, Asya, Mezopotamya, Balkanlar ve Ortadoğu gibi birçok coğrafyada halkların asırlara yayılmış bir şenliği, direniş ve barış bayramı olarak kutlanır. Her halk ve coğrafyada bu güne dair farklı anlamlar yüklense de, özünde insanlığın ve doğanın huzura ve barışa uyanış davetidir” denildi.

    Yapılan açıklamada, Alevi inancında “Sultan-ı Nevruz/Newroz” geleneğinin anlamına da değinilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Sultan-ı Nevruz/Newroz evrensel bir varoluştur. İnsan ve doğanın Hak ile birlenmesidir. Doğanın sahip olduğu bereketini, insanlığa hakça sunmasıdır. Doğa ve insanın, Hak ile vahdet-i vücud oluşudur. Tüm canlıların varlıkta birlik olmasıdır. Yeryüzünün yenilenerek uyanış günüdür.

    21 Mart; Gün ile Tün’ün eşitlenmesidir. Yani eşitliğin gündüz ve gece olarak evrende varlık bulmasıdır.

    21 Mart; zalim Kral Dehak’a karşı Demirci Kawa’nın önderliğindeki başkaldırının tarihidir.

    21 Mart; yıllar boyunca yasaklamalar, baskı ve tutuklamalar demektir. Kürt halkının yasaklı bayramıdır.

    21 Mart; işkencede 3 kibrit çöpü ile yanan 4 can demektir.

    21 Mart; Alevi, Bektaşi ve Kızılbaş inancında Şahı Merdan Ali’nin doğum günüdür.

    21 Mart; farklı kültürlerin, kimliklerin ve renklerin eşit haklar ile eşit koşullarda, bir arada yaşama talebidir.

    21 Mart; halkların kardeşliğini ısrar etmenin günüdür.

    21 Mart; dargınların ve küskünlerin barıştırıldığı, bereketli sofraların kurulduğu, muhabbetlerin aşk ile yürütüldüğü dayanışma günüdür.

    Kısacası Newroz/Sultan-ı Nevruz; halayların çekilip, barış türkülerinin söylendiği, ateş üstünden atlayanların dileklerini tuttuğu, Alevilerin Sultan Nevruz ile Cem olup, lokmalarını paylaştığı binlerce yıllık geleneğin adıdır.

    21 Mart çok geniş bir coğrafyaya ve pek çok halkın kültürüne yerleşmiştir.

    Newroz, Nevruz, Novruz, نوروز , Nooruz, Noruz, Nawrız, Navro, Nowruz, Navrez ve Sultan-ı Nevruz bayramı tüm Canlara Kutlu Olsun. Newroz Piroz Be!

    Aşk ile.”

    PİRHA/ALMANYA

  • FEDA: Qal Gaxan’da kırgınlıklar yerine cümle canlarla ikrarlaşma yaşanır

    FEDA: Qal Gaxan’da kırgınlıklar yerine cümle canlarla ikrarlaşma yaşanır

    PİRHA – Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Mezopotamya geleneği olan Qal Gaxan’a ilişkin açıklama yaptı. Dayanışmanın bir diğer adı olarak tariflenen Qal Gaxan’a dair “Yoksul aileleri ve çocuklarını mutlu etme, hastaları ziyaret etme, paylaşarak ve ortaklaşarak zoru birlikte aşmaya çalışmanın, beliren umudu sevinçle kutlamanın ortaklaşmacı kültürüdür” ifadeleri kullanıldı.

     

    Mezopotamya geleneği olan Qal Gaxan kutlamalarına başlandı. FEDA, genelde 25 Aralık-1 Ocak arasında kutlanan Qal Gaxan kültürüne dair açıklama yaptı.

    FEDA’nın Qal Gaxan’a dair yazısında, Aralık ayının son haftasında aşırı kar yağışı sonucu ulaşımın güç hale geldiği ve oluşan sert iklim koşullarında insanların kendi yerleşkelerinde kalmaya mahkum olduğuna işaret edildi. Qal Gaxan kutlamalarının zorlu kış şartlarının hüküm sürdüğü bu günlerde başladığının altını çizen FEDA, konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:

    “Qal Gaxan ile başlayan bu süreç Xizir ayı ile devam eder, gece ve gündüzün eşitlendiği Newroz’da zirvesini yaşar. Son yıllarda yılbaşı ile ilişkilendirilmek istense de, miladi takvime göre kutlanan yılbaşı kutlamalarından çok daha önceleri, Mezopotamya’da kutlana gelen sosyal ve kültürel bir etkinliktir Qal Gaxan.
    Qal Gaxan; paylaşmanın, dayanışmanın ve ortaklaşmanın kültürel ve sosyal değerler bütünüdür. Başta tarihi Dersim Eyalet sınırlarında yaşayan Raya (Rêya) Heq inanç sahipleri olmak üzere, Mezopotamya coğrafyasının farklı halklarınca kutlanan bu etkinliğin tarihi bin yıllar öncesine dayanır. Bin yılların süzgecinden geçerken değişime uğrasa da bugün yer yer tarihsel misyonuna uygun kutlanmaya da devam ediliyor. Yoksul aileleri ve çocuklarını mutlu etme, hastaları ziyaret etme, onlarla dayanışarak, paylaşarak ve ortaklaşarak zoru birlikte aşmaya çalışmanın, beliren umudu sevinçle kutlamanın ortaklaşmacı kültürüdür.
    Bu anlamda dilsel, kimliksel, kültürel ve inançsal değerleri toplumsallaştırmanın ve onları yeni kuşaklara aktarmanın bayramıdır Qal Gaxan. Qal Gaxan’da kavga, husumet ve kırgınlıklar yerine barış ve sevginin ortaklaşılması ve cümle canlarla ikrarlaşma yaşanır. Bu ikrarlaşma nedeni ile canlı cansız tüm varlıkların hakkına saygı duyulur, adil ve eşitlikçi yaklaşımla kurda kuşa lokmalar pay edilir.
    Qal Gaxan ê şima bimbarek bo!
    Qal Gaxan ê xwe pîroz be!
    Gaxan’ınız kutlu olsun!”

    (HABER MERKEZİ)

  • Tılsımını kaybeden şehir ‘Dersim’: Can çekişiyor!-VİDEO

    Tılsımını kaybeden şehir ‘Dersim’: Can çekişiyor!-VİDEO

    PİRHA-Dersim Alevi inancında önemli bir yeri olan ziyaretler, insan baskısı ve yanlış politikalar ile yok olmanın eşiğinde. “Dersim Alevi inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır” diyen yazar Şükran Lılek Yılmaz, ziyaretler ve buralarla kurulan ilişkilerin zaman içerisindeki değişimini anlattı.

    Dersim’de hemen hemen her yerde bir ziyaret var. Kimi bir akarsu, kimi bir göl. Bir ağaç da oluyor, bir taş da. İnancın, doğa ile ve onu kutsayan sıkı bir bağı var. Fakat bu bağlar, ticaretleşmenin, turizmin, insan baskısı ve siyasi politikaların ağır yükü altında ya silikleşiyor ya da yok oluyor.

    Ziyaretlerin önemine, geçmişten günümüze değişimine ve son sürece ilişkin yazar Şükran Lılek Yılmaz ile konuştuk.

    “DERSİM ALEVİ İNANCININ BELİRLEYİCİ ÖZELLİĞİ DOĞA İLE KURULAN BAĞDIR”

    PİRHA: Dersim’deki ziyaretlerin, inanç ve yöre halkının yerindeki önemini nasıl tarif edersiniz?

    ŞÜKRAN LILEK YILMAZ: Dersim Alevi inanç sisteminin diğer Alevi topluluklarından farklı olduğunu biliyoruz. Bu inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır. Dinsel pratiklerini gerçekleştirdikleri ziyaretler bazen bir su kaynağı, bazen bir ulu ağaç veya bir mezardır. Zazaca dilindeki karşılığı ‘jiarê’ olan bu ziyaretlerin, doğa üstü güçlere sahip, mistik varlıklar olduğuna inanılır.

    Genellikle de sağaltım ritüellerinde kullanılırlar. Çocuğu olmayan ailenin veya amansız hastalığa yakalanmış birinin geceyi Düzgün Baba’da geçirmesi gibi. Coğrafik olarak bir köyde, ilçede, bölgede bulunabilen bu kutsal mekânlara; yöre halkı belli günlerde toplu olarak veya herhangi bir zamanda bireysel olarak giderek, çıla yakmak, kurban kesmek, niyaz dağıtmak gibi dinsel ritüellerini gerçekleştirirler.

    “JİARA GİDİLECEĞİ GÜN HAZIRLIKLAR YAPILIRDI”

    – Eskiden ziyaretlere, mesela Munzur Gözeleri’ne giderken, gitmeden önce ve gittiğinizde neler yapardınız? Günler öncesinden bir hazırlık olur muydu? Oradaki ritüeller nelerdi? Unutamadığınız bir anınız var mı?

    Ailem ben 7 yaşımdayken İstanbul’a göç etti. Dolayısıyla 7 yaşıma kadar olan süreci hatırlamıyorum. Geçmişe dair hatıralarım ancak yaz tatillerinde köye geldiğimizde edindiğim deneyimlerden oluşur. Ki bu da yalnızca Munzur Dağları’ndaki ‘Jiara Bellehesen’ (Bellesen Ziyareti)’dir. Köyümüzde yayla süreci, Kırkmerdiven Vadisi’nin girişinde haziran ayında başlar, dağda havaların ısınmasına paralel olarak üçüncü ve en yüksek yaylada eylül ayında son bulur.

    Sere qocı/göç başı dediğimiz yaylalar arası göçlerde herkesin heyecanla yerine getirdiği ritüellerin başında temiz ve yeni kıyafetler giymek vardı. Kadınlar beyaz tülbent örterdi örneğin. Temmuz ortalarında ikinci yayladan üçüncü yaylaya göç edildiği gün erkekler çadırları kurana kadar kadınlar kurbanları, niyazları, çılaları (yağ ve bal mumuna batırılan bezle yapılır) hazırlardı. Kurban kesecek olanlar koç veya teke götürür, eğer kendisinde yoksa komşulardan satın alırdı.

    Sütünden faydalanmak için dişi hayvan kesilmezdi. Ayrıca dişi koyun veya keçi hamile olabilirdi bu durumda günah kabul edilirdi hem de kurban kesemeyecek durumdakiler ise helva veya pesara (yağlı ekmek) yaparlardı. Jiara gidileceği gün hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıkılırdı. Yayla yerinden yürüme mesafesinde ancak rakım olarak daha yüksek olduğu için (2900-3000m.) ve de yer yer kayalık taşlık olan patika yolda, öğlen sıcağında yorucu olurdu gidişimiz. Yine de heyecanla giderdik o yolu. Özellikle biz çocuklar, ilk hangimiz ulaşacak diye yarış yaptığımızı da hatırlıyorum.

    ‘Nisangı’ dediğimiz yere yaklaşınca herkes ayakkabısını çıkarır diz üstü (emekler gibi) yürüyerek devam ederdi. Nisangeye gelindiğinde yine diz üstünde üç kere etrafında dönerek yer öpülürdü. Getirilen hayvanlar dualarla kesilir, her eve bir parça olmak üzere dağıtılırdı. Helva ve pesaralar da dağıtılır, bizimle birlikte gelen köpeklerin hakkı ihmal edilmezdi. Bir başka jiarımız da köydeki Gola Huri gölüdür. Gağan’ın (aralık ayı) son perşembe günü öğleden sonra herkes niyazlarını (helva, yağlı kömbe) yapar öğleden sonra hep birlikte göle gidilir. Burada yayladakinden farklı olarak çılalar yakılır. Lokmalar dağıtılır ve eve dönülür.

    O günlerden aklımda kalan tek anı Munzur Gözeleri’ne dairdir. Bir yaz tatilinde ailece köye gelmiştik. O zamanlar büyükşehirlerden gelen misafirler Munzur Gözeleri’ne götürülürdü. Dedem de bir teke almış, minibüs kiralamış kızını (annem) ve çocuklarını gözelere götürecek. Anneannem de bizimle geldi. Her ne kadar Munzur Gözeleri özellikle bizim ziyaret yerimiz olamasa da Ovacık’taki önemli kutsal mekânlardan biridir. Gözelerin yakınındaki köyler kurbanlarını orada keserlerdi. Sabah erkenden araç geldi gözelere gittik. Sofra kuruldu dedem çantadan rakı çıkardı ve içmeye başladı. Anneannem bunu görünce dedeme kızdı ve bütün gün yüzünü asıp durdu. Bu olayı 2019 Aralık ayında Munzur Gözeleri’nin son yıllardaki durumuna dikkat çekmek üzere kaleme aldığım “Gözardı edilen kutsallık ve Munzur’u bekleyen tehlike” başlıklı makalemde de dile getirmiştim.

    “HERHANGİ BİR JİARA DENK GELDİĞİMDE EĞİLİR ÖPER, ÇILA YAKARIM”

    – Eskisi gibi ziyaretlere gidiyor musunuz? Gittiğiniz de de nasıl geçiriyorsunuz vaktinizi?

    İlk gençlik yıllarımdan itibaren kendimi Alevi ailede doğmuş bir ateist olarak tanımladım. Bu nedenle de memlekette olduğumda ailem ziyarete gidecek olursa onlara uyar, ritüelleri yerine getiririm. Ancak, özellikle ziyarete gitmek veya kurban kesmek gibi bir alışkanlığım ve de inancım yoktur. Yalnız, her Dersim’e (Tunceli il sınırları) geldiğimde farklı bir hissiyat içine girerim. İnançtan öte belki de pek çoğumuzda olduğu gibi bu topraklara ait olma duygusu ve duyulan hasretle huzur duyarım. Eğer gezilerim sırasında herhangi bir jiara denk gelirsem, çocukluğumdaki duyguyla eğilir öperim, çıla yakarım o kadar.

    “ZİYARETLER GÜN GEÇTİKÇE İNSAN BASKISINDAN ETKİLENİYOR”

    – Zaman içerisinde her yer ve her şey gibi ziyaretler de, doğa da insan baskısı ve müdahalesinden nasibini aldı. Son yıllarda popüler olan Dersim’e, il dışından hemen hemen her gün turistlik geziler düzenleniyor. Yöre halkının da etkisi unutulmamalı tabi. Şimdilerde bölgenin durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Yıllarca insanların uzaktan korku ve endişeyle izlediği Dersim, ilk olarak festivaller, ardından çözüm süreciyle artan ilgi, son olarak 2014 yerel seçimlerinde Ovacık ilçe belediyesini Türkiye Komünist Parti’sinin kazanmasıyla iyice ilgi odağı oldu. Yalnızca ilçemiz değil tüm Dersim (Tunceli il sınırları)’e ilgi arttı. Düzgün Baba, Pülümür Vadisi, Nazımiye Dereoba Şelalesi, Hozat ilçesinde bulunan türbeler de bu ilgiden nasibini alıyor.

    Yurtiçinden ve yurtdışından geziler düzenlenmeye başladı. Hâl bu olunca kapasitesinin çok üzerinde insan ve araç sirkülasyonu olmaya başladı. Her geçen yıl bu sirkülasyon artmakta. Özellikle yöre halkı için kutsal öneme haiz Munzur Gözeleri, Düzgün Baba gibi mekânlar yoğun ilgiden fazlasıyla olumsuz etkilendi. Gün geçtikçe de etkilenmeye devam ediyor. Düşünün ki artık Munzur Gözeleri kurban kesilen yerler olmaktan çıktı. Piknik alanına dönüştürüldü. Bunda yalnızca dışarıdan gelen turistin değil, maalesef yöre halkının da katkısı çok fazla. Bununla birlikte ilçenin giriş- çıkış bağlantısını sağlayan karayolu tek karayolu Munzur Vadisi’nden dolayısıyla Munzur Milli Parkı’ndan geçiyor. Doğal olarak gerek insanların bıraktığı çöpler gerek araçların egzoz salınımı doğaya zarar veriyor. Görüntü kirliliğinin yanında bitki örtüsüne verdiği zarar da cabası.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • ‘Kürecik NATO Radar Üssü’nün, Karaoğlan Ziyareti yanında bulunması çok üzücü’-VİDEO

    ‘Kürecik NATO Radar Üssü’nün, Karaoğlan Ziyareti yanında bulunması çok üzücü’-VİDEO

    PİRHA-Malatya Kürecik’te bulunan Karaoğlan ziyaretine dair PİRHA’ya açıklamalarda bulunan Ali Şükran Akgök, ziyaretin yakınında NATO Radar Üssü’nün olduğunu ifade ederek, “Kutsallarımızın üstünde NATO üssü var. Füze-radar üsleri koyuldu ziyaretlerimizin üzerine. Bu durum bizim için ayrı bir üzüntü kaynağıdır” dedi.

    Malatya’nın Akçadağ ilçesinde bulunan Kürecik Kültür Merkezi ve Cemevi faaliyetlerini sürdürüyor. Bölgede bulunan Karaoğlan Ziyareti ise NATO radar üssünün yakınında bulunuyor. 2012 yılında kurulan Kürecik üssü, NATO’ya olası balistik füze saldırılarına karşı erken uyarı hizmeti sağlıyor. Karaoğlan ziyareti ile cemevi ve halihazırda devam eden çalışmalara dair Ali Şükran Akgök, PİRHA‘ya konuştu.

    “KUTSALLARIMIZIN ÜSTÜNDE NATO ÜSSÜ VAR”

    Emekli öğretmen olduğunu ve köyüne döndüğünü ifade eden Akgök; “Hayatımı bundan sonra inandığım şekilde devam ettirmeye çalışacağım. Kültürümüzde ziyaretlerin çok önemli bir yeri vardır. ‘Jiar’ sözcüğü yaşadığımız alan, hayatı paylaştığımız alan demek. Karaoğlan Ziyareti, Kepez Köyü’nde bulunuyor. Kutsallarımızın üstünde NATO üssü var. Füze-radar üsleri koyuldu ziyaretlerimizin üzerine. Bu durum bizim için ayrı bir üzüntü kaynağıdır” diye konuştu.

    Akgök, ziyaretin çevresindeki ağaçların da kutsal olduğunu belirtirken, ağaçları kesmediklerini, kırmadıklarını söyledi. Akgök ayrıca bir sene içerisinde 5 bin ağaç diktiklerini de kaydetti.

    “DAD ŞUBESİ AÇMA ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR”

    Bölgede süren çalışmalardan da bahseden Akgök; “Her köyden kadın ve erkeklerin eşit katılımını sağlamak istiyoruz. Bir meclis oluşturmayı hedefliyoruz. Güzel bir heyecan yarattık. İnsanların umutları var ve bunu yeşerteceğiz. Artık doğamıza ve köylerimize dönmek istiyoruz. Kutsallarımızı korumak istiyoruz” ifadelerini kullandı.

    Kürecik Kültür Merkezi ve Cemevinin yanındaki ağaçlık alanın Sinan Cemgil ve arkadaşlarının isimleriyle anıldığını vurgulayan Akgök; Gezi direnişinde hayatını kaybedenler için de ağaçların dikildiğini ve isimlerinin bu ağaçlarda yaşatıldığını söyledi.

    PİRHA / MALATYA

  • Akademisyen Yılmaz Kahraman, Şah İsmail’in Mezopotamya’ya yolculuğunu anlattı(3)-VİDEO

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, Şah İsmail’in Mezopotamya’ya yolculuğunu anlattı(3)-VİDEO

    PİRHA-Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün Yol Muhabbeti’nde konuşan Akademisyen Yılmaz Kahraman, Şah İsmail’in İran’dan kaçıp Mezopotamya’ya olan yolculuğunu anlattı. Kahraman, “Daha önceden insanlar güneşe, aya dua ediyorlardı. Sonradan İsmail ‘Ay Muhammet, gün Ali’dir’ diye deyişleri ona göre şekillendiriyor. Bizim inancımız, Şii isimleri, terminolojisi, etiketler, ritüeller İsmail’le birlikte 16. yüzyıldan sonra değişikliğe uğradı” dedi. 

    Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün Yol Muhabbeti’nde konuşan Akademisyen Yılmaz Kahraman, ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ sunumunun 3. bölümünde Şah İsmail’in Mezopotamya’ya geliş sürecine ışık tuttu.

    Şah İsmail’in ailesinin, Akkoyunlular tarafından katledilmesini anlatan Akademisyen Yılmaz Kahraman, İsmail’in küçük yaşlarda Tebriz’i ele geçirerek Kızılbaşlığa nasıl yön verdiği konusunda şu bilgileri paylaştı:

    “DERVİŞLER, ŞAH İSMAİL’İN HAYATINI KURTARIYOR”

    “İsmail’in öz dayısı Yakup Bey, aileyi alıp hapse atıyor. İsmail’in annesi Akkoyunluların kızı uzun Hasan’ın kızı. İsmail’in babasını da, dedesini de öldürenler Akkoyunlular. Neden böyle oluyor? O dönemde başa kim geçecek, saltanat kimin elinde olacak diye aile içeresinde her ne kadar da dayı yeğen de olsalar böylesi husumetten oluyor ve bunlar savaşa dönüşüyor.

    Haydar’ı öldüren Akkoyunlular Haydar’ın çocukları İsmail’i, Ali’yi, İbrahim’i ve annesi Halime Begüm’ü zindana atıyor. Zindana atan kişi, Halime Begüm’ün kardeşi olan Yakup bey. Yakup Bey, Akkoyunluların başına geçenlerden birisi. Yakup Bey öldükten sonra hükümdarlığın başına geçen Rüstem Bey, başa gelince öldürülen Haydar’ın çocuklarını hapisten çıkartıyor ve diyor ki, ‘Bunları ben çıkartayım. Yarın kendi siyasetim için kullanabilirim’ diyor. Ama ne hikmetse İsmail’in kardeşleri ölüyor. İsmail’i ise dervişler, atalarının olduğu Lahican’a götürüp orada saklıyorlar.

    Daha sonra Akkoyunlular köyü basıp İsmail’i soruyor. Dervişler burada değil diyor ve bütün dervişler yemin ediyorlar ki ‘İsmail Lahican topraklarında değil’ diyorlar. Dervişlerin yeminine Akkoyunlular inanıyor ve İsmail böylece kurtuluyor. Dervişler, İsmail’i eğitiyor ve büyütüyorlar. İsmail daha sonra 1500 yılında kendisi o zaman 13 yaşında Erzincan’ın doğusuna geliyor.”

    “14 YAŞINDA TEBRİZ’İ ELE GEÇİRİYOR”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, Şah İsmail’in Erzincan’ın doğusunda Tercan ilçesine bağlı Sarıkaya köyüne yerleştiğini söyleyerek şöyle devam ediyor:

    “İsmail vardığı köyde babasının müritlerini topluyor ve onlarla bir kongre yapıyor. Bu kongrede birbirlerini destekleyeceklerine dair yemin ediyorlar. Birlikte hareket ettikleri kesimler arasında Osmanlı devletinden rahatsız olan bazı Kızılbaşlar da var.

    Osmanlı beylik olarak 1299’a kurulmuş. Ağırlık olarak Bursa, Eskişehir bölgesinde güçlü olan Osmanlar, Sivas’ın doğuşu ile hiç ilgilenmiyor. Daha verimli toprakları olan Balkanlar’a doğru açılmayı düşünüyor. Osmanlı doğuda neler olabileceğinin henüz bilincinde değildi. İsmail, 1500 yılında Tercan’da yaptığı kongreden 1 yıl sonra hemen İran’ın Tebriz kentini ele geçiriyor. İsmail 1501 yılında henüz 14 yaşında ve orada Akkoyunluların başkenti olan Tebriz’de Akkoyunluların saltanatını bitiriyor. Hem babasının, hem dedesinin öcünü alıyor hem de 14 yaşında orada tahta geçiyor ve ‘Şah’ Ünvanını alıyor. Ve orada artık bir saltanat kuruyor. Safevi Hanedanlığını kuruyor.”

    KIZILBAŞLAR İLE OSMANLI DEVLETİ SAVAŞIYOR!

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, Şah İsmail’in Mezopotamya’ya gelmesinin ardından bölgede Kızılbaşlığın hakim olduğunu söyleyerek şu bilgileri paylaştı:

    “Şah İsmail, kendinden 200 sene önce yaşayan atası Şafiyüddin Erdebil’in ismini alıyor ve böylece Hazar Denizi’nden Erzincan’a kadar olan bu bölgede Kızılbaşlık ismi ile Safevi devletini kuruyor.

    İnanç olarak Kızılbaşlar İran’ın kuzeyinde yaşıyor. İran’ın güneyine daha çok o dönem Sünnilik hakim, Şiilik değil. Şiilik sonradan oluşuyor. İsmail, siyasi başarısıyla bütün İran’ı ele geçiriyor ve tabi bu Osmanlıyı korkutuyor.

    Osmanlı ‘Yarın bir gün İsmail, bizim de ülkemizi ele geçirir’ diyerek Balkanlar’da olan bütün askerini doğuya yönlendiriyor. 1501 yılında Osmanlı ile yaşanan Çaldıran Savaşında Osmanlı kazanıyor. Osmanlı Sivas’a kadar olan sınırını Tebriz’e kadar uzatıyor ve o bölgeleri ele geçiriyor. İsmail bu durum karşında geriye çekiliyor. 1524 yılında Çaldıran savaşından 10 yıl sonra Şah İsmail vefat ediyor.”

    İSMAİL’İN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN KIZILBAŞLIK YASAKLANIYOR

    Şah İsmail’in ölümünün ardından 1. Şah Abbas’ın başa geçtiğini anlatan Akademisyen Yılmaz Kahraman, o süreçten sonra İran’da Kızılbaşlığın yasaklandığını belirtiyor. Kahraman sözlerine şu cümlelerle devam ediyor:

    “Abbas, tahtından korkuyor. ‘Bu Kızılbaşlar devletten, pastadan pay istiyorlar yarın bir gün bunlar beni de tahtan indirirler” diyerek Kızılbaşlığı yasaklıyor.

    İran’da bugün neredeyse Kızılbaşlar yok. Sadece küçük gruplar var. Kızılbaşların torunları olan Yaresanlar, Ehli-haklar, Kakailer bu gelenekleri sürdürüyor. Büyük bir kısmı da Türkiye’de yaşayan Alevi isminde bugün kalan grup oluyor.”

    “16. YÜZYILDAN SONRA İNANCIMIZ DEĞİŞİKLİĞE UĞRADI”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, İsmail’in bir diğer ünvanının ise ‘Hatayi’ olduğunu belirterek şöyle devam ediyor.

    “İsmail’in deyişlerinde kullandığı Mahlas ‘Hatayi’ çok ilginç bir mahlûkat. Ve İsmail, deyiş yazmaya başlıyor. Deyişleri de babasından öğreniyor. Şunu bilmemiz gerekiyor ki, inanç her ne kadar Anadolu’dan olsa da siyasi güç Erdebil’den doğduğu için Erdebil bu inancı şekillendirdi. İsmail deyişlerinde Kızılbaşlık ya da o dönemin Azeri Türkçesinde Ezelbaş, Ezelbaşlık inancını anlatıyor.

    İsmail deyişlerinde Kızılbaşların dünyaya bakışını, onların tanrı anlayışını, ritüellerini anlatıyor. Ve bir sürü deyiş yazıyor. Sadece değişleri yazmıyor aynı zamanda bugün bildiğimiz 40’lar cemi de onun yazıp şekillendirdiği değerlerdir.

    Bir ismim Muhammet, bir ismim Ali diyor. Yine buyrukları yazdıran kişi Şah İsmail’in ta kendisidir. Buyruk İmam Cafer’i Sadık’ın kaleminden elinden çıktı diye bir şey yok. Buyruklar 16. yüzyılda yazıldı ve onları yazdıran Şah İsmail’in kendisidir. Gülbengleri yazan de Şah İsmail’dir. Zaten gülbenglerimiz nasıl başlıyor; Şah, Allah, Allah. Şah İsmail’in döneminde de ‘Şah’ın ismi Allah ismi alıyor. Yani gülbenglerden tutalım, mitolojilere, buyruklara bakalım Alevilikte ne varsa o dönemde reorganize edilmiş. Olanlar daha önceden değişik bir versiyondaydı. Sonra İsmail onların hepsini bir İslami cilayla tekrardan şekillendirdi. Daha önceki kırklar cemine sonradan Muhammed’i, Aliyi, 12 imamları katıyor.

    Daha önceden insanlar güneşe, aya dua ediyorlardı. Sonradan İsmail ‘Ay Muhammet, gün Ali’dir’ diye deyişleri ona göre şekillendiriyor. Bizim inancımız, Şii isimleri, terminolojisi, etiketler, ritüeller İsmail’le birlikte 16. yüzyıldan sonra değişikliğe uğradı.”

    PİRHA/ ANKARA

    İlgili haberlerin linkleri…

    https://cp-test.pirhaberajansi.com/kahraman-inanc-olarak-uzaktan-yakindan-siilik-ile-alakamiz-yok-1-video-250362.html/19/01/2021/

    https://cp-test.pirhaberajansi.com/akademisyen-yilmaz-kahraman-anlatiyor-kizilbaslik-nasil-dogdu2-250902.html/22/01/2021/

  • Yazar Alihan Demir: Ya Star’da günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ı buluşturdum-VİDEO

    Yazar Alihan Demir: Ya Star’da günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ı buluşturdum-VİDEO

    PİRHA- İlk romanı olan ‘Ya Star’ kitabına dair konuşan Alihan Demir, “Günümüz kadınına, Mezopotamya kadınına, Kürt kadınına, dışarıdaki yaşam içerisinde mücadele eden, uğraşan, yorulan kadına dair bir ses oluşturmak ve bu sesi yaymak istedim” dedi.

    “Yazar Alihan Demir, modernitenin kadın için bir cehennem ama en çok da erkek cehennemi olduğunu kendi dilinde roman tadında gösteriyor. Bunu biraz da çıplak ve aleni olarak bize gösteriyor. Kaçamayacağınız kadar yalın, kendini kandırmalar, aldatmalar, ucuz tuzaklar, süslü ışıklar, daha türlü türlü psikolojik oyunlar, algı yaratmalar, yanılmalar, yanılgılardan medet ummalar. Hiçbiri kar etmiyor hakikatin yakıcı ışıklarına. Bu yüzden bu roman, bir bakıma moderniteyi teşhir ediyor” diyor 25 yıldır tutuklu olan Seyit Oktay ve belki de ipuçları veriyor bize.

    Resmi tarihin dışına itilerek yeni bir kalıba büründürülmek istenmiş kadının gizli kalmış tarihi, özgürlük arayışı ve modernite canavarının paramparça ettiği hakikati okuyucu ile buluşturmak istiyor Alihan Demir.

    Kadının düşürüldüğü, 104 icadının çalınarak tüm toplayıcılığı ve kutsallığının cehennem karanlığına derdest edildiği topraklar olan Sümerler ile bu ‘canavarı’ yani erkek cehennemini eleştirel bir dille işleyen yazar herkese ciddi bir eleştiri ile bu hakikati yeniden diriltme çağrısında bulunuyor.

    Yazar Alihan Demir’in ilk romanı olan ‘Ya Star’ kitabı raflardaki yerini aldı. Günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ın hikayesini birleştiren romana dair Alihan Demir’le konuştuk.

    Diren Keser: Yazarlık serüveni nasıl başladı?

    Alihan Demir: Liseden beri yazıyorum. Üniversitede biraz daha eğitim alınca daha dikkatli yazmaya başladım. Fakat üniversite bittikten sonra hayatın içerisine atılınca biraz daha sokaktaki yaşamı, gördüklerimizi, bu sefer tekniğe çok dikkat ederek değil de daha çok sokaktaki yaşamın sesini, gördüğümüzü yansıtma gereği duydum.

    Ya Star’a gelmeden önce çok farklı öyküler, şiirler ve benzeri çalışmalarım oldu ama bir süre sonra ‘Ya Star’ı yazmak zorunda olduğumu hissettim. ‘Yazmasaydım çıldıracaktım’ diyebilirim. Bu anlamda bir toplumsal sorumluluk hissiyle bunu metne dökmem gerektiğini fark ettim. Başka sebepleri de vardı tabi. Edebiyatımızda da, dünya edebiyatında da tanrıçaya dönük bir metin çok görmedim. Ben biraz daha günümüz kadınına, Mezopotamya kadınına, Kürt kadınına, dışarıdaki yaşam içerisinde mücadele eden, uğraşan, yorulan kadına dair bir ses oluşturmak istedim, bu sesi yaymak istedim. Bu anlamda sokağa baktığım zaman geçmişe baktığım zaman 20 yıl öncesi, 5 bin yıl öncesi bu geçmiş aşamalarına baktığımız zaman Ya Star’ın kendi hikayesi kendi kendine yazılmış oluyor diye düşünüyorum.

    “YA STAR MEZOPOTAMYA’DA KÜRT, ARAP, FARS, ACEM, KELDANİ, SÜRYANİ KADINININ ORTAK ÇIĞLIĞIDIR”

    -Bunu biraz daha açabilir misiniz?

    20 yıl öncesinde aklım ermeye başladığında biraz etrafı dinleyip, anlamaya başladığım zaman şunu hissettim; kadınlarımız özellikle zora düştüğü zaman, doğum öncesi, ölüm öncesi, son bir çığlık, son bir feryat, son bir ses olarak ‘Ya Star’ sözünü kullanıyor. Bu sözün gelişi güzel kullanılmadığını bir çeşit yakarış olduğunu, bir çeşit sitem olduğunu, bir çeşit isyan olduğunu hep hissediyordum. Çünkü o duygulara denk geldiğimizde bu söz ağızdan çıkıyordu.

    20 yılı aşıp geçmişe gittiğim zaman bunun Sümer tanrıçası İştar’a kadar ilişkili olduğunu fark ettiğim de dondum kaldım. Sonra merdivenin basamaklarını çıkar gibi tarihin o dönemlerindeki aşamaları birleştirdiğimiz zaman hepsinin yapbozun parçaları olduğunu fark ettim. Mezopotamya’da Kürt, Arap, Fars, Acem, Keldani, Süryani kadınının ortak bir dili belki yok ama ortak sözlerinin olduğunu fark ettim. ‘Ya Star’da bu anlamda kadınların ortak bir çığlığı olmuş. Tanrıça İştar romanı yok, yazılmamış. Entelektüellerimiz tanrıçayı çok fazla diline dolamış olabilir fakat bunun materyalini, bilimini, romanını oluşturmamış, filmini çekmemiş, operasını yapmamış. Bana hep ilginç gelmiştir. Sümer toprakları 5 bin yıldır bu bölgeye etkiliyor ama bugün Sümerlere sahip çıkılmıyor. Bende bu kültüre biraz da biz sahip çıkmak, bu sesi duymak, en azından okunabilir, tartışılabilir, paylaşılabilir bir metne dökme gayreti vardı. Tabii başlangıcı da kadındı, öznesi de kadın, sonu da kadınla ilişkiliydi. Kadınsız başlayan her şey yıkılmaya mahkumdur. İçinde kadının olmadığı hiçbir şey yürüyemez. Dolayısıyla bu çalışmaya başlarken kadınla başlanmalıydı.

    “ROMANI GEÇMİŞİNE, KÖKÜNE KARŞI BİR SORUMLULUK DUYGUSUYLA YAZDIM”

    -Ya Star’ı yazmak ne kadar sürdü?

    Ben her yıl bir kitap çıkaran yazar potansiyelinde değilim. Israrla 3-4 yıldır bu metne çalıştım ve bunu iyi bir eser olarak ortaya çıkarmak istedim. İyi bir metin yazdım, iyi bir dil oluşturmaya çalıştım. Çünkü bunu hızlıca oldu bittiye getirip bir kitabım olsun tarzında basit dürtülerle yazmadım. Bir bilinçle, politik ve toplumsal bir kaygıyla, geçmişine, tarihine, köküne karşı bir sorumluluk duygusuyla oluşturdum. Bir kadının daha iyi yazabileceğini düşünüyorum. Bir kadın yazarsa daha iyi yazar. Bir kadın da tersinden biri yolculuğu yazarsa bu bence güzel bir roman örneği olabilir.

    Zorlu bir süreçten geçtik, geçiyoruz. İşi bilenler ‘bu süreçte bu kitabı basma’ dediler ama ben esere güveniyorum dedim. Bu insanlara ulaşacak dedim. Ne gerekiyorsa ben yaparım ve zor olan koşulları yürürüm, hallederim dedim. Düşündüğüm gibi de oldu. Bazen bir şeye gerçekten inanıyorsanız, arkasında duruyorsanız, öyle çok uzun yıllara da gerek yok, çok kısa sürede mesajınız ulaşılabiliyor.

    “BENİ EN ÇOK ŞAŞIRTAN KADINLARIN ‘HEDA’ DA KENDİNİ GÖRMESİ”

    -Tepkiler nasıl?

    Şu ana kadar bu eserin gerek alt metnine gerek kadının psikolojisine, gerekse de sunumuna dair olumsuz bir şey duymadım. Belki daha eleştiriler gelecektir. Beni en çok şaşırtan kadınların ‘Heda’ da kendini görmesi, ama istisnasız. 18 yaşındaki öğrencimde, 40 yaşındaki arkadaşım da romanın kahramanında kendini görüyor. Bu yönde çok fazla tespit geldi bu da beni şaşırttı. Bu kadar beklemiyordum.

    “ROMAN İSTANBUL’DA BAŞLAYIP URUK’DA SONLANAN BİR YOLCULUĞU ANLATIYOR”

    -Romanınızı biraz anlatır mısınız?

    Roman İstanbul’da başlayıp Amara’da sonlanan bir yolculuğu anlatıyor. Heda da İstanbul’da yaşayan, 29 yaşında bir kadın karakter. İçinde yaşadığı koşullar artık kendini savunamaz, ifade edemez bir durumda sıkıştırıyor. O da bir patlama noktasında, isyan ediyor. İsyan edince hayatın gerçekliği içerisinde bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor. Bu yolculuk ona ilk başta ceza olarak gelse de bir süre sonra bir şehirden öbür şehre geçerken karakteri de, cümleleri de, olaylara bakışı da, gördüğü de, duyduğu ile birlikte karakteri üst kişilik aşamasına çıkıyor. Gitgide kadının doğasına, köklerine 5 bin yıl önceki Sümer köklerine yaklaştıkça adeta kendine geliyor, kimliğini buluyor, kendini ifade etmeye başlıyor, karşı çıkıyor, ‘Hayır’ demeyi öğreniyor. Yolculuğu Adana, Mardin ve devamında güneye, Sümer topraklarına, Uruk şehrine kadar giriyor. Orada Halepçe’ye, Kobani’ye, Felluce’ye, Bağdat’a dair hikayeleri duyuyor.

    Hayatı boyunca aradığı bir şey ve yol boyunca asıl aradığı şeyin üzerine gittiğini görüyor. Yani öz kişiliğine, kimliğine, köklerine ulaşmaya başlıyor. Bu noktadan sonra da artık günümüz mevcut korkan, sinen, kendini anlatamayan, baskılanmış, cinayetlere kurban gitmiş, elli çeşit yerden yaralanmış kadın yok artık. Güçlü bir tanrıça oluyor Heda. İşte orada gerçek kimliğine ulaştığından artık Tanrıça İştar’la bir oluyor ve romanın devamında Tanrıça İştar’ın hikayesini okuyoruz.

    “KİTABIN ANLATMAK İSTEDİĞİ, VERMEK İSTEDİĞİ MESAJIN OKUYUCUYA ULAŞMASINI İSTİYORUM”

    -Okuyucu kitaba nasıl ulaşabilir?

    Kitap bütün internet sitelerinde satışa hazır. İlk baskısı bitmek üzere, ikinci baskı için şu an düşünüyoruz. Geri dönüşleri önemsiyorum. Instagram üzerinden, YouTube kanalımdan sosyal medya üzerinden ulaşabilirler. Çünkü amaç gerçekten bir kitabım olsun ukalalığı değil. Kitabın anlatmak istediği, vermek istediği mesajın okuyucuya ulaşması.

    -Yeni projeniz yada projeleriniz var mı?

    Şimdilerde Gutiler üzerine araştırmalar yapıyorum. Bakalım nereye varacak. Hep birlikte göreceğiz.

    -Son olarak ne söylemek istersiniz?

    Umarım mesajımız daha çok kişiye ulaşır ve bu anlamda artık sömürünün, soygunun, zulmün bittiği hayal ettiğimiz o eşit yaşama kavuşuruz. Cinayetle yan yana getirilen kadından ziyade biraz da üreten kadın, güçlü kadın, ayakta duran kadın ve değerleriyle ışık olan, yol gösterecek kadını konuşmamız gerekiyor. Umarım böyle zamanları en yakın zamanda yakalarız.

    Diren KESER/MERSİN

    Söyleşinin tamamı için; https://youtu.be/SMwSdilgoXY

  • Her çocuk bir Gûstêrk* -VİDEO

    Her çocuk bir Gûstêrk* -VİDEO

    PİRHA – Bir çocuğun özgürlüğe olan yolculuğunu anlatan bir oyun Gûstêrk. Ateş böceğinin yolcuğunda yerinden yurdundan edilmiş, savaşın içinden çıkmış, kendine yeni bir yaşam alanı yaratmaya çalışan binlerce çocuk, binlerce aile ve ölümü göze almış bir çok insan. Tiyatro oyuncusu Yasemin Karadağ’ın mahallelerde sergilediği bu oyun ile çocuklar belki de hayatlarında ilk defa tiyatro ile karşılaştılar.  

    Haberin Videosu  

    Tiyatro oyuncusu Yasemin Karadağ çocuklar için Kürtçe yazdığı Gûstêrk (Ateş Böceği ) oyununa yönelik PİRHA’ya konuştu.

    Dokuz Eylül Üniversitesi Şehir Bölge Planlama mezunu Tiyatro oyuncusu Yasemin Karadağ’ın okulda başlayan tiyatro hayatı İstanbul’da devam etti. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde 6 yıldır Jiyan ekibi ile Kürtçe tiyatro yapan Karadağ, hem yetişkinler hem de çocuklar için Kürtçe tiyatro yaparak aslında yasaklı olan bir dilin sanatla var olmasını sağlıyor.

    Bir yandan başka bir işte çalışıp bir yandan da Kürtçe tiyatro yapmaya çalışan Karadağ, kayyumlar ile birlikte Kürt halkına yönelik başlayan baskıcı politikanın Kürt sanatını da olumsuz etkilediğini söylüyor. Karadağ, birçok alanda sanatsal faaliyetleri için sahne verilmediğini vurguluyor.

    “ANADİLİ YASAKLANMIŞ BİR HALK VAR”

    Kürt kültürünün yayılması ve bir yere ulaşması için sanata soyunduklarını belirten Karadağ, böylece tiyatroyla uğraşmaya başlamış.”Çünkü ezilmiş ve kendi anadili ile konuşması yasaklanmış bir halk var. Ve biz Kürt kültürünü devam ettirmek için tiyatroyla uğraşıyoruz. Yetişkinler için ‘Dario Fo’nun Klaksonlar, borozanlar, bırtlar’ diye Kürtçeye çevrilmiş iki perdelik Berü oyunu, bir de benim yazdığım ve 9 kişilik arkadaş grubu ile beraber çalıştığımız Gûstêrk (Ateş Böceği) çocuk oyunu var” diyor.

    “ATEŞ BÖCEĞİNİN YOLCULUĞU”

    Yıllardır anadilleri ile eğitim alamayan Kürt çocukların asimilasyonla karşı karşıya bırakıldığını dile getiren Karadağ, Kürtçe yazdığı ve oynadığı Gûstêrk (Ateş Böceği) oyunun içeriğine ilişkin şunları söylüyor:

    “Bir çocuğun özgürlüğe olan yolculuğunu anlatan bir oyun. Bir ateş böceğinin yolculuğu aslında. Çok yabancı olduğumuz bir konu değil. Yerinden yurdundan edilmiş, savaşın içinden çıkmış, kendine yeni bir yaşam alanı yaratmaya çalışan binlerce çocuk, binlerce aile ve ölümü göze almış bir çok insan. Çocuklar da her zaman bunun bir parçasıydı. Bir denizi veya bir okyanusu aşmak için yolculuğa çıkıp ölen bir sürü insan ve bir sürü çocuk oldu. Onların amacı aslında daha güzel ve özgürce bir yaşamdı. Bu oyun  aslında biraz da onu anlatıyor.”

    Çocuklar için hazırladıkları Kürtçe Güsterk’i Okmeydanı ve Pendik’te oynayan Karadağ, “Çocuklar Kürt olmalarına rağmen eksikliklerini hissettiler. Bunu hem aileler  hem de çocuklar gördü ve bireysel olarak kendi öz eleştirilerini verdiler. ‘Ben bir Kürt’üm, Kürtçe bir oyun oynanıyor ve ben bunu anlamıyorum’ diye düşünmeye başladılar. Aslında biz bunun sorusunu sorduk yetişkinlere ve çocuklara. Güzel bir şeye ulaştığına inanıyorum. Çünkü boş bir arayış değil. Aslında o yaramaz ateş böceğinin amacıydı. Belki her çocuk kendine böyle bir amaç edinmeli ve her anne baba bunu teşvik edecek ya da buna yardım edebilecek şeyler yapabilmelidir” diyor.

    “KAYYUMLA SAHNELERİMİZ KAPATILDI”

    Kürt sanatına yönelik baskıların da giderek yoğunlaştığına dikkat çeken Karadağ yaşadıkları sorunları ise şöyle sıralıyor:

    “Kayyumla birlikte bölgelerde sahnelerin hepsi kapandı. Bunun üzerine arkadaşlar kendilerine alternatif sahneler yarattılar. Ancak kendi bütçesiyle bir şeyler ortaya koymak zaten böyle bir süreçte zor. Tabi aynı zorluğu biz de burada yaşıyoruz. Uzun zaman sahnesiz bir yerde oynadık. Sahne vermediler ve oynayamadık birçok kere. Hedeflediğimiz şeyleri başaramadık. Ama bu engel değil tabi. Asıl amacımız tiyatroyu halka götürmek, dolayısıyla dört duvar arsında çıkıp sokağa ya da oynayabileceğimiz herhangi bir yere götürüp bunu halka ulaştırmak. Ve bir adım attığımızı düşünüyorum. Geçen hafta Pendik’te, Van Erciş Derneği’nde bir düğün salonunda oynadık. Düğün salonunun bir köşesini sahne gibi düzenledik. Ve güzel tepkilerle karşılaştık. Hem çocuklar hem de büyükler çok mutlu oldular. Ve tiyatronun buralarda yapılması gerektiği kanaatine vararak, büyük bir eksiklik olduğunu onlar da gördü.”

    “TİYATRO VE SANAT PARA KAZANDIRMIYOR”

    Amaçlarının daha çok insana ve daha çok çocuğa ulaşmak olduğunu vurgulayan Karadağ, “Keşke daha çok kişiye ulaşabilseydik. Ama maddi koşullardan kaynaklı tiyatronun, sanatın para kazandıran bir meslek olmadığını biz de biliyoruz. O yüzden mecburen başka işler yapıyoruz. Ve orada arta kalan zamanlarda tiyatroyu yürütmeye çalışıyoruz. Çok yeterli değil ancak az da olsa işin ucundan tutup bir yerlere götürmeye çalıştık” diye konuştu.

    Tiyatronun diğer sanat dallarından farklı olduğunu düşünen Karadağ, “Çocukların tiyatroda oyunculara dokunuyor olması, birebir onlarla temas içinde olması ve konuşabiliyor olması başka bir şey yarattı çocuklarda. ‘Yapabilirim, özgür yaşayabilirim, amaçladığım şeye ulaşmak için çabalayabilirim’ duygusunun oluştuğuna inanıyorum” dedi.

    “TİYATROYU SAHNEDEN SOKAĞA TAŞIMAK İSTİYORUZ”

    Tiyatroyu sahneden çıkarıp sokağa taşıyan Karadağ, tiyatro ile tanışmamış mahallelere girmeyi hedefliyor:

    “Hiç tiyatroyla tanışmamış, sanat adına herhangi bir çalışmanın gitmediği yerlere gitmek ve varoşlara, sokaklara her şeyden bihaber olan çocuklara ulaşmayı amaçlıyoruz. Bir adım attık ve devamının geleceğini düşünüyoruz. Bir diğer amacımız ise Kürt tiyatrosu ile Kürtlerin dilini, kültürünü ve sanatını o çocuklara taşımak ve bir amaç edindirmek. Böyle bir şey de yapılıyormuş, böyle bir şey de varmış ve biz bu kültürü devam ettirmek için böyle bir şeye de girebiliriz duygusunu yaratabilmeyi amaçlıyoruz.”

    İsmet SEFER

    * Ateş böceği

  • IŞİD’in Ezidi Katliamı 3. yılında lanetleniyor: Mezopotamya’yı karanlığa gömme çabasıdır

    IŞİD’in Ezidi Katliamı 3. yılında lanetleniyor: Mezopotamya’yı karanlığa gömme çabasıdır

    IŞİD’in 3 Ağustos 2014 tarihinde Şengal’e yönelik saldırısının 3’üncü yılı. Êzidîlere yönelik gerçekleştirilen IŞİD katliamı kınandı. 

    Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından yapılan yazılı açıklamada hala IŞİD’in elinde bulunan Êzidî kadınlarına dikkat çekilerek, uluslararası güçlerin bu insanlık suçuna karşı sessiz kalmasına tepki gösterildi.

    DTK açıklamasında şunları kaydetti:

    “IŞİD çetelerinin eliyle 3 yıl önce 3 Ağustos 2014 yılında Êzidî Kürtlerin kadim ve kutsal yeri Şengal’e saldırarak, Êzidî kadınları şahsında Rojava Kürdistan’ında Kürt kadınları öncülüğünde gelişen Rojava Devrimi’ni boğmak istediler. İnsanlık düşmanı çeteler Êzidî halkını kırımdan geçirirken, binlerce Êzidî kadını köleleştirerek, pazarlarda satarak, sistematik cinsel işkenceye maruz bıraktı. Çetelerin elinden kurtulan ve Türkiye’de AFAD kamplarına yerleştirilen Êzidîlerin durumu, şu anda çetelerin elinde bulunan diğer Êzidîlerden farklı değildir. AFAD kamplarını zulüm ve işkence kamplarına çeviren Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğüne karşı ortak mücadele etmek ve Êzidîleri bu uygulamalarla yüz yüze bırakmamak gerekir.

    Şengal’in, kendi öz gücüyle ve savunmasıyla korunması, Êzidî kadınların öncülüğünde, Êzidîlerin Rakka’da IŞİD çetelerine karşı ‘Büyük Ceng’in içinde yer alması tarihi bir görev ve sorumluluktur. Bu temelde geçen yıl Êzidî kadınların ‘3 Ağustos Kadın Kırımı Ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü İlan Edilsin’ önerisini destekliyoruz ve herkesi bu önerinin kabul edilmesi için aktif bir şekilde çalışmaya katılmasını istiyoruz.”

    Açıklamanın sonunda TJA tarafından “Kadın Soykırımını Durduracağız, Yaşamı Özgürleştireceğiz” şiarı ile Çarşamba günü Batman’da startı verilecek olan kampanyaya katılım çağrısında bulunuldu.

    “ÊZİDÎLER’E STATÜ”

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Komisyonu da konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı. 3 ağustos 2014’te başlayan saldırıyla Mezopotamya’nın kadim inançlarından birinin çok ağır bir darbe aldığı belirtilen açıklamada, “Şengal soykırımı, medeniyetin beşiği Mezopotamya topraklarında yapılmak istenen tek tipleştirmenin, bütün tarihi boyunca çoğulcu olmuş bu toprakların zorla tek bir kimliğe büründürülmek istenmesinin adıdır. Şengal soykırımı, Ortadoğu’nun gerici iktidar odaklarının halkları dışlayan bir egemenlik arayışını hâkim kılma çabalarının adıdır. Şengal soykırımı, kavimlerin kadim kapısı olan Mezopotamya’yı, karanlığa gömme çabasıdır” diye ifade edildi.

    ŞENGALLİ ÇOCUKLARDAN RESİM SERGİSİ

    IŞİD’in Şengal’e yönelik katliamlardan kaçarak Batman’ın Uğurca köyüne aileleriyle birlikte yerleşen çocuklar, atölyede yaptıkları resimleri sergileyerek hayallerini yansıtıyor.
    Batman’nın Beşiri ilçesine bağlı İkiköprü Beldesi Uğurca köyünde (Qorixê) bulunan kampta, 2016’nın Kasım ayından beri IŞİD’in katliamından kaçarak kurtulan Şengalli çocuklara, gönüllü öğretmenler tarafından resim, dil, drama ve tiyatro dersleri veriliyor. Kampın gönüllü öğretmenlerinden gazeteci Ferhat Sevim, sergiyi gezmenin çocuklarda bir özgüven duygusu yaratarak onları olumlu yönde geliştirdiğine dikkat çekti. Sevim, çocuklarla ilgilenmek isteyen herkesi atölyeye beklediklerini söyledi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Pir Zeynel Kete: Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır

    Pir Zeynel Kete: Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır

    PİRHA- Son yıllarda artarak devam eden ve tarihin yeniden yazılmasına neden olan arkeolojik bulgular, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasından insanlık tarihine ışık tutmaya devam ediyor. İnançların, arkeolojik bulgularla ilişkisini PİRHA’ya değerlendiren Pir Zeynel Kete, kainatla ikrarlaşarak her can kendisinin tarihin başlangıcında var olduğuna inanır diyerek “bu manada Reya Heq coğrafyası insanın varlığının başlangıç tezidir, arkeolojiye de bu manada bakmak hakikatçedir” dedi.
    Arkeolojik kazılarda elde edilen her yeni bulgu, tarih okumalarını yeniden şekillendirirken, geçmişten günümüze var olan inançların toplumsal yaşamdaki yeri ve önemini de bir daha tartışmaya yol açıyor. Özellikle Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında gün yüzüne çıkarılan kalıntılarda inancın yeri belirgin bir noktada. Dersim coğrafyasında son zamanlarda ortaya çıkan arkeolojik bulgular çok yönlü tartışmalara neden oluyor.
    “REYA HEQ MİTOLOJİSİ KENDİSİNİ ERVAHI EZELDEN BAŞLATIR”
    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Pir Zeynel Kete, Reya Heq mitolojisi kendisini ervahı ezelden başlatır diyerek şunları belirtti;
    “Kainatın başlangıcından gizli olduğunu bütün evrenle ikrarlaşarak bugüne geldiğine, mekanda görünür kılındığına inanılır. Bu bakımdan tarih bizde gizlidir. Kainatla ikrarlaşarak her can kendisinin tarihin başlangıcından var olduğuna inanır. Bu manada Reya Heq coğrafyası insanın varlığının başlangıç tezidir. Arkeolojiye bu manada bakmak hakikatçedir.”

    “TOPRAKLARIMIZ HAKKIN CEVHER BULDUĞU MEKANLARDIR”

    Teberika zerin, mekanda düzgün olan topraklarımız hakkın zuhur ettiği mekanlardır ve insanlığa ait ilklerin görünür olduğu, Xızır sonuyla toprakta sırlandığına inanırız diyen Pir Kete, şunları ifade etti;
    “Bilimsel, adaletli ve ahlaklı bir tarih bilinci bunu inkar edemez. Bir devriye şeklinde ilkler devri daim olarak bugüne gelmiştir. Bugün görünür olan bir milyon yıl önceki hakikat Xızır donuyla sırlandığına olanın kendisini ifşa etmesidir. Bir hakikat yürüyüşünün sadece bir halkasıdır. Bizim için sürpriz değildir. Bilinenin görünür olmasıdır. Bu çarxı pervazın bir halkasıdır. Bu yönüyle topraklarımız kutsaldır. Hakkın cevher bulduğu mekanlardır. Şaşıran bu sırra vakıf olmayan, bu kemaleti ve hakikati bilmeyen rureş zihniyetin temsilcileridir.”
    “ANA FATMA’NIN MEKANI VARLIK DERYASIDIR”
    Reya Heq arkeolojisi, anasırdan bir libasa bürünen (ar û, ax û, av û, nar) haktan görünen Xızır mekanlarındaki hakikat arayışı, zaman evrenin dili, mekan ise milyarlarca yıldır bu hakikatin doğum kapısıyla olmasıdır diyen Pir Kete şunları söyledi;”Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır. Ana Fatma’nın mekanı, Teberıka Zérin (rahimdir, kadim yoldur, yüce topraktır, hakkın kutlandığı) varlık deryasıdır. Kutsal topraklarımızda zaman ve mekan zihnini, kemaletini kaybetmez. Ortaya çıkarılan bulgular, bu deryadan sadece bir damladır. Zihniyetin cemali karanlık rureş ve beçer olduğu için, topraklarımızda ki zaman ve mekanın zihnini hakikatçe okumak istemiyor. Bilinsin ki hak sırdır gizli kalmaz. Er yada geç kendisini ifşa eder.”

    “DELİL UYANDIRDIĞIMIZ TEPELER İNSANLIĞIN İLK MEKANLARIDIR”

    Pir Kete, kendi kendine yeten, hakkı kendinden gören, zaman ve mekânın sırrına vakıf olmaya çalışan, kemaletin sahibi Hemu Serpiyanlar (homoj sapiens) cümle cana teyr û tûr, dar û ber, red û ezman, nebat, hayvanat, inşaata karşı dara durarak kutsal toprak ile ikrarlaşarak hakikati bugüne getirmiştir diyerek, “delil uyandırdığımız koylar, tepeler, sular insanlığın ilk mekanlarıdır. Göbeklitepe den tutun, Dersime kadar görünür kılınan Xızır aklı ile sırlanan mekanlardır” dedi.
    Diren Keser/MERSİN