Etiket: MHP

  • MHP’de İstanbul depremi: İl ve 39 ilçe teşkilatı bir kararla feshedildi!

    MHP’de İstanbul depremi: İl ve 39 ilçe teşkilatı bir kararla feshedildi!

    PİRHA- Semih Yalçın, İstanbul İl Teşkilatı ile birlikte 39 ilçe teşkilatının parti tüzüğü kapsamında feshedildiğini açıkladı. Karar, teşkilat yapısında “tam tasfiye” olarak yorumlanırken, siyasi kulislerde geniş yankı uyandırdı.

    Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul örgütlenmesinde dikkat çekici bir karar alındı. Parti Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, İstanbul İl Teşkilatı ile 39 ilçe teşkilatının feshedildiğini duyurdu.

    Yalçın, söz konusu kararın parti tüzüğünün 52. ve 54. maddeleri kapsamında, 34. maddeye dayanılarak alındığını belirtti. Açıklamada, teşkilatların feshi dışında herhangi bir gerekçe detayına yer verilmedi.

    Kararın ardından İstanbul’daki parti örgütlenmesinin tamamen yeniden yapılandırılıp yapılandırılmayacağı merak konusu olurken, siyasi çevrelerde bu adımın “kapsamlı bir örgüt revizyonu” olduğu yorumları yapılıyor.

    Gelişmenin parti içi dengeler ve yerel seçim sonrası yapılanma süreci açısından önemli sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor.

    HABER MERKEZİ

  • Komisyon İmralı’ya gidiyor!

    Komisyon İmralı’ya gidiyor!

    PİRHA- Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri, Abdullah Öcalan ile görüşmek için bugün İmralı’ya gidiyor.

    Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Abdullah Öcalan ile görüşmek için bugün İmralı’ya gidiyor.

    İmralı’ya gidecek komisyonda, daha önce isimleri açıklanan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ve AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman yer alıyor.

    Meclis’te kurulan Komisyon, geçtiğimiz cuma günü İmralı’ya gitmeyi oylamış, DEM Parti, AKP, MHP, EMEP ve TİP üyelerinin oylarıyla gitme kararı almıştı.

    CHP ve Yeni Yol Grubu İmralı’ya gidecek heyete üye vermezken, CHP’nin tavrı tartışmalara yol açtı.

    PİRHA/ANKARA

  • İmralı’ya gidiş düğümü çözer mi? Gözler komisyonda!

    İmralı’ya gidiş düğümü çözer mi? Gözler komisyonda!

    PİRHA- Meclis’te kurulan komisyonun İmralı’ya gidişi Türkiye’nin gündeminde. Cuma günü İmralı’ya gidiş için karar verecek olan komisyonda salt çoğunluk mu, yoksa oy birliği mi çıkacak? 

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci yeni bir aşamaya geçiş yapmanın arifesinde. Bir taraftan sorunun çözümü ve demokratikleşmenin önündeki engellerin kaldırılması için kurulan Meclis komisyonu çalışmalarının son aşamasına gelirken, diğer taraftan İmralı’da Öcalan’ın çağrılarına olumlu yanıt veren ve kendini feshetme kararı alan PKK adımlar atmaya devam ediyor.

    DEM Parti yetkilileri yasal düzenlemelerin ve kararnamelerin sorunun çözümüne katkıda bulunması ve toplumdaki güven arttırılması noktasında iktidarın çalışmalarını hızlandırması çağrılarını yinelerken, komisyonun bir an önce Öcalan’la görüşmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

    Sürecin başından itibaren ezber bozan açıklamalar yapan MHP Lideri Devlet Bahçeli bir açıklama daha yaparak, komisyonun İmralı’ya gitmemesi durumunda kendilerinin gideceğini belirtti. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Bahçeli’nin açıklamasına destek verirken, gözler komisyona çevrildi.

    Komisyonda bulunan 53 üyeden 31’İnin olumlu yönde oy kullanması durumunda ziyaret kararı alınacak ve ziyarete dair gün, saat planlaması ve İmralı’ya gidecek komisyon üyeleri belirlenecek. AKP’nin 22, DEM Parti’nin 5, MHP’nin 4, Yeni Yol Grubu’nun 3, TİP ve EMEP’nin oyları ile gerekli olan 31 üye sayısı yakalanabiliyor. Bu nedenle ziyarete dair olumlu kararın çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor.

    AKP kanadı net bir renk vermiş değil. Erdoğan- Bahçeli görüşmesinde İmralı’ya gidişin konuşulduğu ve bir mutabakata varıldığı konuşulurken, AKP’nin CHP’nin tavrına göre yol alacağı da ifade edilen görüşler arasında.

    AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, grup toplantısında yaptığı konuşmasında, “Cumhur ortağımız Sayın Bahçeli de ilk günden itibaren ufuk açıcı açıklamalarıyla eşsiz katkılar sağladı. Komisyonun bundan sonraki oturumları dahil sonraki süreçte aynı yapıcı, sağ duyulu ilerleyeceğine inanıyorum. Komisyonun Türkiye’nin güvenli geleceği için en isabetli kararı vereceğine yürekten inanıyorum. Terörsüz Türkiye süreci ile ülkemizi yarım asırlık bir prangadan, büyük bir beladan kalıcı olarak kurtulacağız. Komisyon şu ana kadar çok kıymetli çalışmalar yaptı. Terörsüz Türkiye titizlikle ilerliyor. Komisyonun Türkiye’nin geleceği için en doğru, en isabetli kararı vereceğine yürekten inanıyorum” diyerek Cuma günü yapılacak komisyona topu attı.

    Komisyonda 11 üyesi bulunan ve ne tavır alacağını netleştirmemiş olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, “Komisyon’da görevli arkadaşlarımızla perşembe günü toplantı yapacağız” dedi. Bu toplantının ardından CHP’nin tavrı belirlenmiş olacak. CHP’li bazı isimler İmralı’ya gidişe karşı çıkarken, İmralı’ya gidişin özellikle Kürt sorununun demokratik yolları çözülmesine katkı sağlayacağını görüşünü benimseyenlerde ağırlıkta yer alıyor.

    Komisyonda birer üyeye sahip HÜDA-PAR, Yeniden Refah Partisi (YRP), Demokratik Sol Parti (DSP) ve Demokrat Parti’nin (DP) ise ziyarete karşı tutum alacağı belirtiliyor.

    Meclis’te kurulan komisyon, Cuma günü Öcalan’ı ziyaret etme gündemi ile 21 Kasım Cuma günü saat 14.00’te toplanma kararı aldı.

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Ali Kenanoğlu-Alevi kurumları süreci destekledi ama öncülük etmedi!-VİDEO

    Ali Kenanoğlu-Alevi kurumları süreci destekledi ama öncülük etmedi!-VİDEO

    PİRHA – HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Alevi kurumlarının Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne yönelik sadece destek açıklaması yapmalarının yeterli olmadığını belirterek, sürecin kurumlar tarafından öncelikli gündem haline getirilmediğini söyledi. Kenanoğlu, “Alevi heyeti, yurdun dört bir tarafında süreçle ilgili kendi tabanına bunları anlattı mı? Hayır. Toplantılara katıldın diye ‘Biz bu sürecin içindeyiz’ olmuyor” eleştirisini yaptı.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na olumlu karşılık veren kesimlerden biri de Alevi toplumu oldu. Süreci destekler yönde açıklamalar yapan Alevi kurumları, belli aralıklarla DEM Partili heyetlerle bir araya gelerek önerilerini paylaştı.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu yürütülen sürecin Alevi toplumu nezdinde nasıl yorumlandığını PİRHA’ya anlattı.

    “ALEVİ KURUMLARI DESTEK AÇIKLAMASI YAPTI AMA YETERLİ DEĞİL”

    Kenanoğlu sözlerine, Alevilerin halen sürece mesafeli durduklarını belirterek başladı. “Sürecin herhangi bir kazaya uğramadan sonuçlanabilmesinin önemli olduğunu” vurgulayan Kenanoğlu, “Bunun için de toplumsal destek de önemli” dedi.

    Kenanoğlu şöyle konuştu:

    “Bu defa Aleviler, sürecin karşısında yer almadılar. Toplumunun büyük çoğunluğu, sürecin başarıya ulaşması konusunda bir temenni içerisinde oldu. Alevi kurumlarından bu sürece ilişkin aleyhte bir açıklama gelmedi. Bu olumlu bir taraf. Diğer taraftan da özellikle yaz döneminde, Karadeniz ve Ege Bölgesi’nde çok yoğun Alevi buluşmaları meydana getirdik. Orada da gözlemlediğim şu oldu; halk nezdinde de bu işin sonuçlanmasına yönelik bir istek var. Fakat kaygılar da var…”

    Kenanoğlu, bu kaygıların medya manipülasyonlarıyla beslendiğini belirterek, “Bu sürecin bir Türk-Kürt kardeşliği üzerinden bir Alevi katliamına dönüşmesi, tarihsel hafızanın güncellenmesi gibi endişe verici durumlar ortaya atıldı” dedi ve şöyle devam etti.

    “Alevi kurumları karşıda bir yere konumlanmadılar. Destek açıklamalarını da yaptılar. Fakat bu yeterli mi? değil. Daha etkin rol alınabilir. Ama çekince gösterdiler. Örneğin 11 Temmuz’da yapılan silah yakma törenine davet edilmelerine rağmen hiçbir Alevi kurum temsilcisi katılmadı. Oysa Alevi inancına uygun bir durumdu bu. Alevi inancı, felsefesi açısından baktığımızda, bırakın sadece örgütlerin ellerindeki silahları, bütün dünyadaki silahların yakılmasından yanayız. Rıza Şehrinin nihai hedefi de budur.”

    “RİSK ALMAYACAKSAN O KOLTUKTA OTURMA”

    Kenanoğlu, Alevi kurumlarının sürece dair çekinceli tutumunun, “endişe ve korumacı” bir yaklaşımdan kaynaklandığını belirterek şunları söyledi:

    “Sonuçta bir koltuğa oturuyor, başkanlık görevi üstleniyorsanız bir takım riskleri göze alarak yapıyorsunuzdur! Nihayetinde toplumun, demokrasinin hayrına atılması gereken adımlar bunlar. Bedelleri de göze alarak adım atmak zorundasınız. Endişe edip görevini yapmaktan imtina edersen bu koltukta oturmayacaksın o zaman. Bu riski alabilecek, bu görevleri layıkıyla yerine getirecek insanlar var.”

    Kenanoğlu, cemevlerinde sürecin konuşulması gerektiğini belirtti:

    “Ben şunu isterdim; örneğin bütün cemevlerinde bu sürecin ne olup ne olmadığı ile ilgili tartışmalar yapılsın. Dedik ki ‘Gelelim, anlatalım. Siz de sorularınızı sorun, endişelerinizi dile getirin. Televizyonlardan izlediğiniz manipüle edilmiş, ön yargılarla yapılan haberlerle değil, muhataplarından dinleyin. İmralı heyetinden arkadaşlarımızı getirelim anlatsınlar’ istedik. Bunu gerçekleştirdiğimiz yerler oldu fakat bu bizim gayretimizle oldu. Sürece böyle katkılar sunulabilirdi. Hala gecikmiş değil.”

    “MADIMAK ROBOSKİ DERSİM İLE YÜZLEŞMEDEN BARIŞ OLMAZ”

    Kenanoğlu, Alevi kurumlarının “ürkek” davrandığını belirterek, yöneticilerin konum kaygısıyla hareket ettiklerini söyledi:

    “Bir taraftan da hani koltuklarını kaybetme durumu var. Çünkü Alevi kurumları içerisinde Kemalist olanlar da var. Onların eleştirilerine, saldırılarına maruz kalmamak adına da ‘Aman boş ver, yerimde rahat durayım’ da diyebiliyorlar.”

    2003, 2013 ve 2015 süreçlerinde de Alevi toplumunun “izleyen” tarafta kaldığını hatırlatan Kenanoğlu şöyle devam etti:

    “Hatta 2013-2015’te daha kötü bir durum vardı. O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi, sürecin karşısındaydı. Alevi kurumlarından da olumlu söz duymuyorduk neredeyse… Dünyanın hiçbir yerinde barış süreçleri sadece iktidarların, örgütlerin ya da görüşen tarafların inisiyatifiyle yürümemiş. Toplumun talebiyle sonuçlanmış!”

    Kenanoğlu, kalıcı barışın sağlanması için geçmişle yüzleşmenin zorunlu olduğunu da belirtti:

    “Devletin çıkaracağı yasalarla işin faslının tamamlanması, esasında birbirimize sarılıp kardeş olmak falan anlamına gelmiyor… Bunun adına ‘barış’ değil de başka bir isim verilebilirdi. Şimdi toplumda şöyle bir algı var; ‘Ya biz bunlarla nasıl barışacağız?’ Arkadaş, biz bunlarla oturup sarmaş dolaş olmayacağız… Ama bunun beraberinde dünyanın her tarafında olduğu gibi bu demokratikleşmenin bir ayağı da yüzleşmedir. Madımak, Roboski, Maraş, Çorum gibi katliamlarla yüzleşmeden; hatta bunların sonuçları ortadan kaldırılmadan olmaz. İşte Dersim Katliamı ortada duruyor hala. Sivas Katliamı’nın sonuçları itibariyle hala devam eden durumlar var. Bütün bunlarla yüzleşilmeden Türkiye’de kalıcı barış ve demokratikleşme sağlanamaz.”

    “ALEVİ KURUMLARI SÜRECİN ÖZNESİ OLMALI”

    Kenanoğlu, sürecin başarıya ulaşması için Alevi kurumlarının daha çok çaba göstermesi gerektiğini vurguladı:

    “Cumhuriyetin ilk yüzyılında eşit yurttaş olmak için uğraştık. Bizim dışımızda birileri bu devleti kurmuş, yasalarını oluşturmuştu. Eşit yurttaş olmak için mitingler, eylemler yaptık, talepler oluşturduk. Şimdi Cumhuriyetin 2. yüzyılında şunun yapılması gerekiyor; Alevi toplumunun, örgütlerinin ‘Artık biz eşit yurttaşlık talebinde bulunuyoruz, demokratikleşmeyi destekliyoruz’ değil, ‘Biz bu işin öznesiyiz. Gövdemizle işin içerisinde olacağız ve bu sürecin bir parçasıyız’ denilmesi lazım.”

    Kenanoğlu, Alevi kurumlarının sürece “seyirci” kaldığını ifade etti:

    “Bugüne kadar Alevi kurumlarının toplantıları neydi? Kusura bakmasınlar. Bu toplantılar sadece DEM heyetini çağırıp bilgi alma toplantılarıydı. O bilgileri alan Alevi heyeti, yurdun dört bir tarafında süreçle ilgili kendi tabanına bunları anlattı mı? Bunu yapmadı. O toplantıya katıldın diye ‘Biz bu sürecin içindeyiz’ olmuyor yani.”

    Kenanoğlu, Türkiye’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğunu belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

    “Evet, Türkiye’de yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Şu anda bir anayasa tartışmıyoruz. Niye tartışmıyoruz? Çünkü şu anda bir anayasa yapacak mevcut koşullar yok. Yani bu anayasayı saymayan bir iktidarla anayasa yapacak koşullar yok. Ama Türkiye’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. İşte burada Alevi toplumunun, örgütlerinin burada özne haline dönüştürülmesi gerekiyor. ‘Demokratik anayasa istiyoruz’ üzerinden yürümemiz gerekir. Alevi kurum yönetici arkadaşlarımızın bilgisi, birikimi ve becerisi hayli yüksek. Bunu da yapabilirler. Yeter ki bunda karar versinler. Ya yapılan toplantılara konuşmacı olarak katılırsın ya da o toplantıları sen yaparsın. İkisinin arasında fark var.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Alevi kurumlarından ‘Cemevi Külliyesi’ne tepki: İnancımızdan elinizi çekin’

    Alevi kurumlarından ‘Cemevi Külliyesi’ne tepki: İnancımızdan elinizi çekin’

    PİRHA- MHP tarafından 11 Ekim’de Hacı Bektaş’ta açılması planlanan “Cemevi Külliyesi”ne tepki gösteren Alevi kurumları, “Bugün, Alevi katliamların sorumluluğunu taşımayan, yüzleşmek istemeyen, Alevilerin katillerini kahraman gibi gösteren bir siyasi geleneğin,  “Cemevi Külliyesi Açıyoruz” demesi; Alevi toplumunun vicdanında bir samimiyet ifadesi değil, aksine, Alevileri dizayn etme girişimidir” dedi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Avustralya Alevi Federasyonu (AFA), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD), MHP tarafından yaptırılan ve 11 Ekim’de Hacıbektaş’ta açılacağı duyrulan “Cemevi Külliyesi”ne dair açıklama yayınladı.

    “İNANCIMIZDAN ELİNİZİ ÇEKİN!”

    Yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Son günlerde, kamuoyunda sıkça dillendirilen Alevi açılımı söylemlerinin bir nişanesi olarak gösterilen ve MHP tarafından yaptırılan “Cemevi Külliyesi” açılışının, 11 Ekim’de Hacıbektaş’ta yapılacağı duyurulmuştur.

    Alevi toplumu, bu yapıya rızalık göstermeyecektir. “Külliye” kavramının, Alevi inanç geleneğinde yeri yoktur. Alevilerin Cemevleri ve Dergahları vardır. Buranın bir asimilasyon merkezi olacağı, zaten isminden de bellidir. Söz konusu siyasi parti,  Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi Katliamları’nın sorumlusu ve katillerinin koruyucusu olarak, Alevi toplumunun hafızasında yer etmiştir. Bu katliamlarda , Alevilerin canı, malı ve inancı hedef alınmış, aynı zamanda, toplumların bir arada yaşamasını engellemeye yönelik, çok derin yaralar açılmıştır.

    Bugün, o katliamların sorumluluğunu taşımayan, yüzleşmek istemeyen, Alevilerin katillerini kahraman gibi gösteren bir siyasi geleneğin,  “Cemevi Külliyesi Açıyoruz” demesi; Alevi toplumunun vicdanında bir samimiyet ifadesi değil, aksine, Alevileri dizayn etme girişimidir.

    Aleviler ile barış istiyorsanız, Alevi inancına yönelik sistematik asimilasyon politikalarına son verin!

    -Alevi köylerine cami yapımına devam edilerek,

    -Zorunlu ve seçmeli din derslerinde Sünni inancı dayatılarak,

    -Anaokulu çağındaki çocuklara bile din eğitimi verilerek,

    -Laik Demokratik bir Hukuk Devleti olma ilkesi ortadan kaldırılarak,

    -Ülke, üstü kapalı bir şeriat düzenine yönlendirilerek,

    -Diyanet’in, Medeni Kanun’a müdahalesine izin verilerek,

    -Alevilere karşı nefret söylemlerine karşı sessiz kalınarak,

    -Ülke, adeta açık bir cezaevine dönüştürülerek,

    hiçbir açılımdan, ya da barıştan söz edilemez ! Samimi ve gerçek bir açılım, tüm halklara ve inançlara yönelik hak ihlallerinin ortadan kaldırılmasıyla olur. Alevilerin birlik olmaya yönelik hiçbir itirazı olamaz. Çünkü Alevi inancı, tüm milletlere aynı nazarla bakmayı gerektirir. Ancak, gerçek bir toplumsal barış, tüm eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacaktır. İnancımızdan Elinizi Çekin !”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Komisyon 3. kez toplantı: Demokratikleşme paketi, infaz yasası, yasal düzenleme konuşuldu

    Komisyon 3. kez toplantı: Demokratikleşme paketi, infaz yasası, yasal düzenleme konuşuldu

    PİRHA- ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ üçüncü kez toplandı. CHP, komisyona 29 maddelik “demokratikleşme paketi” önerisi sunarken, MHP’li Feti Yıldız ise infaz kanunun herkese eşit uygulanmadığını belirterek, kanunun sil baştan yapılması gerektiğini ifade etti. Komisyonda konuşan DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit de yasal düzenlemelerde adım atıması gerektiğine işaret etti.

    Kürt sorunun demokratik çözümü bağlamında Meclis’te kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” üçüncü kez toplandı. Toplantı, grubu bulunan ve bulunmayan partilerin üyelerinden çözüme ve işleyişe ilişkin önerilerin alınmasıyla başladı.

    Söz alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Ahmet Şık, basında tartışılan silah bırakma sürecine ilişkin yasa hazırlığı iddialarına işaret etti. AKP ve MHP’nin önerilerini sunması gerektiğini belirten Şık, “Hükümetin düzenleme sınırlarının ve amacının ne olduğunu öğrenmemiz, gündemi buna göre şekillendirmemizi ve gereksiz vakit kaybını önlememizi sağlayacaktır” dedi.

    ORTAK BASIN TOPLANTISI ÖNERİSİ

    Ardından söz alan EMEK Partisi (EMEP) Milletvekili İskender Bayhan, amaç ve araç arasındaki ilişkinin önemine dikkat çekerek, komisyonun halkı ikna etmesi için kapalı toplantılarla ilgili dahi uygun bir bilgilendirme yapması gerektiğini söyledi. Bayhan, ortak basın toplantıların yararlı olacağını söyledi.

    CHP’DEN ‘DEMOKRATİŞLEŞME PAKETİ’

    CHP Grup Başkanvekili Murat Emir de, CHP Demokrasi Adalet ve Demokrasi Komisyonu’nun süreçle ilgili hazırladığı 29 maddelik “Demokratikleşme Paketi”ndeki detayları aktardı. 29 maddelik paket, Meclis’te tam yetkili bir “Toplumsal Barış, Adalet ve Demokratik Mutabakat Komisyonu”nun kurulması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, basın özgürlüğünün güvence altına alınması, infaz mevzuatının insan onuruna uygun hale getirilmesi ve cezaevlerindeki keyfi uygulamalara son verilmesini öngörüyor. Pakette ayrıca, gizli tanık uygulamasının kaldırılması, etkin pişmanlık kurumunun kötüye kullanımına son verilmesi, savunma hakkına yönelik sınırlamaların kaldırılması, KHK ile görevden ihraç edilenlerin durumunun yeniden hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi ve devletin inançlara karşı tarafsızlığının sağlanması gibi maddeler de yer alıyor.

    29 maddenin tamamı ise şu şekilde:

    “*TBMM’de tam yetkili bir ‘Toplumsal Barış, Adalet ve Demokratik Mutabakat Komisyonu’ kurulması,
    *Anayasayı askıya alan bir iktidarın varlığında anayasa yapılamaz,
    *Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması,
    *Toplumsal barışın inşası için ifade özgürlüğü,
    *Kürt sorununun çözümü için demokratik siyaset,
    *Kayyım uygulamasına son verilmesi ve güçlü bir yerel yönetim anlayışı,
    *Siyaseti yargı aracılığıyla dizayn çabalarına son verilmesi, 19 Mart darbe girişimi kapsamında haksızca tutuklanmış olan tüm siyasetçi ve bürokratların derhal tahliyesi,
    *Gezi davası başta olmak üzere toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik davalar nedeniyle cezaevinde tutulanların tahliyesi,
    *Terörle Mücadele Kanununda hukuki belirlilik ilkesi,
    *Güvenlik güçlerinin ve güvenlik bürokrasisinde çalışan sivil memurların özlük haklarının iyileştirilmesi,
    *Cumhurbaşkanına ve kamu görevlisine hakaret suçu sorunu,
    *Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun yeniden düzenlenmesi,
    *Nefret söylemleri ve nefret suçlarının cezalandırılması,
    *Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun bağımsız bir yapıya kavuşturulması,
    *İnsanlığa karşı suçlarla ve işkenceyle etkin mücadele,
    *Otoriter yönetimlerden ithal edilen yasa tekliflerinin gündemden kalıcı olarak geri çekildiğinin açıklanması,
    *Kadın ve çocuklara yönelik şiddete karşı etkin bir mücadele,
    *Halkın haber alma hakkı önündeki bir engel olarak erişim engellemesi sorunu,
    *Sansür yasasının yürürlükten kaldırılması,
    *Basın özgürlüğü önündeki kurumsal ve yasal engellerin kaldırılması,
    *Örgütlenme özgürlüğü önündeki kanun ve uygulamadan kaynaklı tüm engellerin kaldırılması,
    *Adil, kapsayıcı, insan onuruna yaraşır bir infaz mevzuatı,
    *Gizli tanık uygulamasının adil yargılanma hakkını ihlaline son verilmesi,
    *Etkin pişmanlık kurumunun iftiracılığa dönüşmesine derhal son verilmesi,
    *Savunma hakkına getirilen sınırlamalardan geri adım atılması,
    *Cezaevleri İdare ve Gözlem Kurullarının keyfi kararlarının önüne geçilmesi,
    *Kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden ihraç edilenlerin durumunun yeniden hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi,
    *Devletin inançlara karşı tarafsız olduğu bir düzenin hayata geçirilmesi,
    *Siyasi soruşturmalarda başsavcılıkların yetki gaspının sonlandırılması.”

    MHP’Lİ YILDIZ: İNFAZ HUKUKU SİL BAŞTAN YAPILMALI

    İnfaz kanunun herkese eşit uygulanmadığını belirten MHP’li Feti Yıldız, “Bunu sil baştan yapmazsak bu işin içinden çıkamayız” dedi.

    İnfaz kanununa ilişkin hatırlatma yapan Yıldız, “İnfaz uygulamasında ayrım yapılmaması gerekir. Buna uyulduğunu zannetmiyorum. Avukatlık yapan üye arkadaşlarımız bunu sık sık görürler. Daha yapacak çok iş var. Bunlardan biri de infaz hukuku. İnfaz hukuku,  ceza yargılamasının bittiği yerde başlar. Bizim infaz hukukumuz yamalı bohçaya döndü. Bunu sil baştan yapmazsak bu işin içinden çıkamayız” diye belirtti.

    DEM PARTİ’Lİ KOÇYİĞİT: EY MECLİS SORUMLULUK AL

    Komisyonda konuşan DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit, yasal düzenlemelerde adım atması gerektiğini belirtti. AKP’li Abdülhamit Gül, sivil toplumun dinlenmesi için öneride bulanacaklarını, AKP’li Cüneyt Yüksel, ETA ve IRA süreçlerinin incelenmesini istedi.

    Toplumsal baskılar, ideolojik ve politik motivasyonlar ile parti çıkarları doğrultusunda hareket edilmesi durumunda, bunun tarih ve toplum karşısında suç sayılacağını belirten Gülistan Kılıç Koçyiğit, böyle bir durumda herkesin sürecin altında kalacağı uyarısını yaptı. Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Hepimiz bu sürecin vebalini almış oluruz. Buna hakkımız var mı? Sorusunu hepimizin hem önce kendimize hem de birbirimize sormamız gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

    “YASAL DÜZENLEMELER YAPILMALI”

    Koçyiğit şunları ifade etti:

    “Bizim burada gereken yasal düzenlemeleri yapmamız; gerçek anlamda bu demokrasiyi, açılan yolu genişleten, ilerleten ve mutlaka kalıcı olmasını sağlayan bir yasal mevzuat tartışması da yapmamız gerekiyor. Bu Meclis, bu komisyon, en özgürlükçü tartışmayı yapan, özgürlükçü fikirleri savunan, en ileri uçtaki şeyleri dinleyebilecek ferasette ve yaklaşımla olmalıdır. 1 Ekim’e kadar ne yapacağımızı ortaya koymamız lazım.”

    AKP’Lİ CÜNEYT YÜKSEL: MEVZUAT TARAMASI YAPILMALI

    Meclis Adalet Komisyonu Başkanı ve aynı zamanda AKP Milletvekili Cüneyt Yüksel de çatışma-çözüm örneklerine değinerek, “ETA ve İRA örnekleri incelenmeli. Mevzuat taraması ve uyumlaştırma yapılmalı. Adil yargılanma ve hukuk güvenliği konuları değerlendirilmelidir. Katılımcılara hem yazılı hem sözlü bilgi verme imkanı tanınması faydalı olacaktır” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Alevi kurumları, yalnızca taleplerini ileten değil, süreçte mücadele eden aktör olmalı!’

    ‘Alevi kurumları, yalnızca taleplerini ileten değil, süreçte mücadele eden aktör olmalı!’

    PİRHA – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın, Alevi toplumu açısından “umut verici” olduğunu ifade etti. Kamilağaoğlu, “Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır” diye de ekledi.

    Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından PKK’nin silah bırakma kararı, ülkede yeni bir siyasi atmosfer oluşturdu. İktidar partisi de muhalefet de Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü konusunda fikirlerini sundu ancak hükümet nezdinde henüz somut bir adım atılmadı.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulması önerilen komisyona dair de henüz net bir açıklama yapılmadı.

    Sürecin bir diğer merakla beklenen başlığı ise yeni anayasa çalışmaları konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından çalışmalara başlandığı ifade edilse de anayasa hazırlıklarında hangi evreye varıldığı da bilinmeyenler arasında.

    “DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜN BAŞLANGICI”

    Sürecin öznelerinden olarak gösterilen Alevi toplumu da Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı olumlu yorumladı. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu da sürece dair Pir Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı.

    “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu nezdinde nasıl okundu?” sorusuna Kamilağaoğlu şu yanıtı verdi:

    “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu açısından umut verici ve çok değerli olmakla birlikte temkinli bir şekilde karşılanıyor. Aleviler, tarihsel olarak katliamlardan geçmiş, dışlanmış, inançları görmezden gelinmiş yok sayılmış bir topluluk. Bu nedenle her çağrı, Alevi toplumu tarafından önceki yaşadıkları tecrübelerin süzgecinden geçirilerek değerlendiriliyor. Bizim için barış, sadece silahların susması değil, toplumsal adaletin tesisi, eşit yurttaşlık, ana dil ve inanç özgürlüğünün tanınmasıdır. Aleviler bu çağrıyı, inançlarının tanındığı, eşit yurttaşlık temelinde bir demokratik dönüşümün başlangıcı olarak görmek istiyor. Ama, bugüne kadarki devletin uygulamaları ve devlete karşı duydukları güvensizlikten dolayı son dönemki gelişmelere temkinli yaklaşıyor.”

    “ALEVİLİK, ANAYASAL DÜZEYDE İNANÇ OLARAK TANINSIN!”

    Nevin Kamilağaoğlu yeni anayasa çalışmalarına dair de görüş belirtti. Alevi toplumunun, yeni anayasada görmek istediği başlıklara değinen Kamilağaoğlu, şunları söyledi:

    “Yeni bir anayasa, geçmişin ayrımcı, baskıcı, inkarcı uygulamalarını tekrar etmeyecek demokratik ve çoğulcu toplumsal bir sözleşme olmalıdır. Bizler, yeni anayasada laikliğin gerçek anlamda uygulanmasını, tüm inanç gruplarına, farklı kimliklere eşit mesafede olmasını görmek istiyoruz. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, inançlara eşit yaklaşmayan, yok sayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını tüm inançlara eşit yaklaşan yeni bir yapının kurulmasını istiyoruz. Aleviler, Aleviliğin anayasal düzeyde bir inanç olarak tanınması, cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulmasını en temel hakkımız olarak görüyoruz.”

    “İKTİDARIN SAMİMİYETİNE DAİR CİDDİ ŞÜPHELERİMİZ VAR”

    AKP-MHP Hükümetinin, yeni anayasa taslağı için kendisine yakın kimi Alevi şahsiyetlerle görüştüğü iddiaları ise kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Nevin Kamilağaoğlu da “ihanet içinde olan çevrelerin, devletle Aleviler adına kurdukları ilişkileri bizim için yok hükmündedir” dedi.

    Kamilağaoğlu, “Mevcut iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin Alevilik hakkında lehte kararlarını uygulanmayıp, AİHM’in kararlarını da tanımayan bir pozisyondayken şimdi nasıl bir anayasa taslağı öngörüyor dersiniz?” sorusuna şu yanıtı verdi:

    “Bu soru, çok haklı bir toplumsal sorgulamayı yansıtıyor. Evet, AYM ve AİHM kararları açıkça Aleviliğin bir inanç olarak tanınması gerektiğini ortaya koymasına rağmen bu kararlar hayata geçirilmiyor. Çünkü ulus devlet projesinde devletin dini tekçilik ve Aleviliğin inkarı üzerine kurulmuştur. Bu durum yüz yıldır devam ediyor. İktidara kim gelirse gelsin durum değişmiyor. Şu anda yine iktidarda olan siyasi iradenin samimiyetine dair çok ciddi şüphelerimiz ve güvensizliklerimiz var.

    Alevi toplumu olarak şunu söylüyoruz: İktidar gerçek bir demokratik anayasa hazırlamak istiyorsa önce mevcut hukuk kararlarına uymalı, uygulamalı ve eşit yurttaşlık ilkesini pratiğe geçirmelidir. Alevilik, herhangi bir pazarlığın ya da temsil iddialarının asla söz konusu olamaz. Bizler şeffaf, katılımcı ve hak temelli bir anayasa sürecinin ancak tüm inanç ve kimliklerin tam temsiliyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Kimi ihanet içinde olan çevrelerin devletle Aleviler adına kurdukları ilişkiler bizim için yok hükmündedir.”

    “DEMOKRASİ, ALEVİLER İÇİN HAYATİ BİR MESELE”

    “Aleviler için demokratikleşme, sadece oy verme, sandığa gitme hakkı değil” diyen Kamilağaoğlu, cümlelerine şöyle devam etti:

    “Gerçek demokratikleşme, inanç özgürlüğünün ve ana dilin güvence altına alınması, kültürel hakların tanınması ve devletin tüm yurttaşlara eşit yaklaşmasıyla mümkündür. Gerçek demokratikleşme halkın yönetime katılma hakkıdır, örgütlenme hakkıdır, sendikalaşma hakkıdır; özgür medya, bağımsız yargı, bağımsız üniversitelerdir.

    Aleviler, artık kamusal alanda var olabilmek, ibadetlerini özgürce yerine getirebilmek, eğitimde ve kamu hizmetlerinde ayrımcılığa uğramak istemiyor. Demokratikleşme, toplumun her kesiminin kendisini özgürce ifade edebileceği bir yapının kurulmasıdır. Bu nedenle demokrasi, bir bütün olarak insan hakları; kadın, çocuk, doğa, hayvan hakları, Aleviler için doğrudan hayati bir meseledir.”

    “ALEVİ KURUMLARI, TOPLUMU DOĞRU BİLGİLENDİRMELİ”

    AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi kurumlarının mevcut süreçte nasıl rol alması gerektiğinin de altını çizerek, “Alevi örgütleri, somut olarak ne yapmalı?” sorusunu şu cümlelerle yanıtladı:

    “Alevi kurumlarının, kurum yöneticilerinin bugünkü en önemli görevi, toplumu doğru bilgilendirmek, talepleri ortaklaştırıp birlikte hareket etmektir. Bu süreçte kurumsal ayrışmaları bir kenara bırakarak, eşit yurttaşlık temelinde birleşik bir duruş sergilemek gerekir. Somut olarak, anayasa çalışmaları ile ilgili kendi taleplerini bir belge haline getirilerek kamuoyu ile paylaşılmalı. Ayrıca Alevi kurumları, ulusal ve uluslararası düzeyde insan hakkı temelli faaliyetlerini artırılmalı, her hukuk mücadelesinde gençler başta olmak üzere kadınların sürece aktif katılımı sağlanmalıdır. Sonuç olarak, Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Yeni sürece dair halk ne diyor?-VİDEO

    Yeni sürece dair halk ne diyor?-VİDEO

    PİRHA – PKK Önderi Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından başlatılan yeni süreç, toplum nezdinde nasıl yorumlanıyor; Ankara ve İstanbul’daki yurttaşlardan dinledik.

    Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla 5-7 Mayıs’ta toplanan PKK, 12. Kongresinde fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıkladı. Bu karar ardından hükümet ve Kürt hareketi arasındaki görüşmeler de yoğunlaştı.

    Barışın sağlanabilmesi için yeni bir anayasa hazırlığının olduğunu açıklayan AKP-MHP hükümeti, sürecinin olgunlaşması adına TBMM çatısı altında bir de komisyon kurulması gerektiğini belirtti.

    ÇOĞUNLUK UMUTLU VE BARIŞTAN YANA!

    Ülkede yaşanan gelişmeler ardından halkın görüşü ne yönde; sokak röportajları ile nabız ölçtük. “Hükümet ciddi adım atarsa barış olur” görüşünün yaygın olduğu görülürken, kimi yurttaşlar ise süreci “Hükümetin bir oyunu” şeklinde yorumladı.

    “Barışın sözü bile güzel. Bizlerde çok güzel duygu uyandırdı. İktidar artık adım atmalı. Örneğin Selahattin Demirtaş gibi isimleri serbest bırakmalı” diyen yurttaşlar, yeni anayasanın eşit yurttaşlık temelinde oluşması gerektiğini vurguladı.

    Eren GÜVEN – Rozerin TEK – Buse Nehir DEMİR/PİRHA

  • Pir İbrahim Erdoğan: Bu barış süreci Aleviler için bir kurtuluş sistemidir!-VİDEO

    Pir İbrahim Erdoğan: Bu barış süreci Aleviler için bir kurtuluş sistemidir!-VİDEO

    PİRHA – Pir İbrahim Erdoğan, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na dair Alevi toplumunun yaklaşımını değerlendirdi. Erdoğan, “Yaşanan süreç, Aleviler için bir kurtuluş sistemidir. Bu kurtuluşa sarılmaları gerekiyor. Alevilerin, kazanım elde etmesi için bütün ezilenlerle birleşmesi, bu programa güç vermesi gerekiyor” görüşünü paylaştı.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından yeni süreç, Alevi toplumu tarafından da dikkatle takip ediliyor.

    PKK tarafından silahların bırakılacağı yönündeki açıklama ardından Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ile AKP-MHP Hükümeti arasındaki görüşmeler de hızlandı. Taraflar arasında 2 Haziran’da yapılan toplantı sonrasında Meclis bünyesinde yakın zamanda bir komisyon kurulacağı da duyuruldu.

    “ALEVİLER, BARIŞIN OLMASINI İSTİYOR”

    Parlamento sorumluluğunda ilerleyeceği açıklanan yeni sürece dair Ağuçan Ocağı pirlerinden İbrahim Erdoğan ile konuştuk. Gelinen evre ve yapılan görüşmelere ilişkin Pir İbrahim Erdoğan “Her şeyden önce bu başlatılan süreç, ülkede yaşayan her insan için bu zamana kadar bulunamayan bir program oldu” diyerek sözlerine başladı.

    “Bu topraklara barışı getirmek, güzel bir yaşamı kurdurmak her insanın görevi olmalıdır” diyen Pir Erdoğan, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Her iki taraftan anaların yüreğinin gerçekten çok acı bir şekilde yandığını hepimiz biliyoruz. Sayın Öcalan’ın başlatmış olduğu bu programın, bu görüşün, bu barışın çok kıymetli olduğunu görüyorum. Ülke insanları için, toplum için, hatta Ortadoğu için çok kıymetli olduğunu biliyorum. Hepimiz hizmet etmeliyiz. Hepimiz, bu barışı engelleyenlere karşı da mücadele etmeliyiz. Eski derin devlet sistemi, asla bu barışın sağlamasını istemez. Bu ülkede Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin; yani bütün ezilenlerin kendi kimliğine, inancına sahip olmasını istemiyor. Çünkü bunu istemediği sürece kendi hegemonyasını yürütecek. İşte Türk-İslam sentezini, anayasadaki ilk dört maddeyi yürütmek istiyor şu anda. Çünkü onu ayakta tutan, hegemonyasını bu ülkenin mazlumları üzerinde yürütmek için o dört maddeye ihtiyacı var. O dört madde bozulmasını istemiyor. Bu nedenden dolayı Aleviler genel olarak bu barışın kesinlikle olmasını ve sonuç alınmasını istiyor. Ama şöyle bir eksiklik de var. Barışı istiyor ama mücadele de etmiyor.”

    “ALEVİLER İÇİN BİR KURTULUŞ SİSTEMİ”

    Pir İbrahim Erdoğan, gerçek bir barışın sağlanabilmesi için Alevi toplumunun da mücadele içerisinde olması gerektiğine vurgu yaparak şöyle devam etti:

    “Alevi toplumu, katılım konusunda her ne kadar bugün eksik de olsa, bu konuda bilinçlidir. Barış, özgürlük, ezilmek ne demektir, bunu çok iyi bilen bir toplumdur. Aleviler hem Osmanlı döneminde de cumhuriyet döneminde de ve hatta Hristiyan devletlerin dahi katliamına uğramıştır. Bu nedenlerle yaşanan süreç Aleviler için bir kurtuluş sistemidir. Bu kurtuluşa sarılmaları gerekiyor. Barış olmazsa ne olur? Eğer bu sürece sarılmazsan, barışı sağlayamazsan geçmişte olan katliamların aynısı görülecektir. Çoluk çocuğunu o katliamcıya teslim etmek istemiyorsan o zaman barış sistemine sarılman lazım.

    Görüşmeler var ama açıkta, ortada bir şey yok. Bu konuda Alevilerde bir güvensizlik söz konusu. Yani deniliyor ki ‘Biz bu hükümete güvenmiyoruz. Geçmişte bize çeşitli oyunlar oynandı. İyi niyetten dolayı kaybettik. İnanmıyoruz’. Bu konularda biraz kafalar karışık.”

    “ALEVİLERİN KURUMSALLAŞMASI GEREKİYOR”

    Alevi toplumunun yeni süreçten beklentilerine değinen İbrahim Erdoğan, öncelikle var olan örgütlerin “doğru temelde kurumsallaşması gerektiğine” dikkat çekerek, şunları ifade etti:

    “Alevilerin öncelikle kendi tarihine, bilincine dayanıp kurumsallaşması gerekir. Aksi halde başkalarının peşine düşülür, bu da seni bir yere götürmez. Masaya oturmak için kurumsallaşmak gerekiyor. Şimdi Alevilerin bir kısmında bu konuda sadece sanki Kürt sorunu çözülecekmiş gibi bir bakış açısı var. Oysa ki demokrasi kurulur, barış sağlanırsa ‘Alevi, sen bu işin dışında kalacaksın. Sana bir şey verilmeyecek’ gibi bir anlayış yok. Sadece Kürt sorunu çözülecekmiş gibi bir konuyu, milliyetçi görüşe sahip olan kişiler yayıyor. Bu bilgi yayılınca Alevilerin kafası da karışıyor ve ‘Sana bir şey olmayacak, sadece Şafii’ler kazanacak, sen bir şey kazanmayacaksın’ deniliyor. Milyonlarca Kürt Alevisi var. Aleviler komple bu ülkede söz sahibi olmak, kurulacak hükümetlerin karşısından güç olarak korunmak istiyorlarsa yapılacak anayasanın karşısında şimdiden kendi komisyonunu hazırlaması gerekiyor. Anayasa hazırlanacak ya ama bu anayasanın anayasaya ne istiyorsun anayasadan? Alevilerde okuyan kesim çok. Çok bilgili bir kesim de var ama bu taşın altına elini koymuyorlar. Yani bir hukuk komisyonu kurulmalı. O komisyon, halkla bütün bölgelerdeki Alevilerle toplantı yapıp görüşler almalı ki güç alsın, güç olsun. Mesela benim aldığım bir habere göre anayasa için Alevileri çağıracaklar. Peki Aleviler hazırlıklı mı? Yok. İki başkanın peşine Alevilerin takılması bir şey kazandırmaz. Hak ve Özgürlükler Komisyonunun kurulması lazım. Aleviler, bu ülkede ezilenlerin hepsini yanına alıp, onlardan güç alması gerekiyor.

    47 senedir evladını kaybeden Kürt halkıyla toplantılar yapılması, onlardan güç alınması lazım. Aleviler, Kürtler için ne düşünüyor, Kürtler, Aleviler için ne düşünüyor bilinmesi lazım. Fakat, ‘Yalnız Şafiler kazanacak’ fikrini ortadan kaldırmak gerekiyor.”

    “ALEVİLERİN, KAZANIMI İÇİN EZİLENLERLE BİRLEŞMESİ GEREKİR”

    Pir İbrahim Erdoğan, sürecin hükümet kontrolüne bırakılmaması konusunda uyarıda da bulundu. “Bu hükümet ile barış olur mu?” sorusuna birçok yerde rastladığını belirten Erdoğan, değerlendirmesini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Aleviler içerisinde çok yaygın bir şekilde ‘Bunlarla barış olmaz’ deniliyor. Süreci AKP ve MHP’ye bırakırsan tabii ki seni kandırır. Bu ülkede ezilen bütün halkların, bütün inançların büyük bir potansiyel gücü var. Bu gücünle ortak hareket edersen karşıdaki kişi hangi niyetle olursa olsun başarı sağlayamaz. Şu anda bir barış programı için ‘evet’ diyoruz ama durmadan insanları içeri atıyor, ‘Terörsüz Türkiye’ diye konuşuyorlar. Kötü niyetli olduklarını ben de biliyorum. Ama onun o kötü niyetinin hayata geçmemesi için güç birliği yapacağız. Alevilerin, kazanım elde etmesi için bütün ezilenlerle birleşmesi, bu programa güç vermesi gerekiyor.”

    Eren GÜVEN – Rozerin TEK /İSTANBUL

  • 10’uncu Yargı Paketi AKP-MHP oylarıyla komisyondan geçti

    10’uncu Yargı Paketi AKP-MHP oylarıyla komisyondan geçti

    PİRHA- Kamuoyunda 10. Yargı Paketi olarak bilinen ve 30 maddeden oluşan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, yaklaşık 15 saat süren komisyon görüşmelerinin ardından AKP ve MHP oylarıyla kabul edildi.

    TBMM Adalet Komisyonu’nda 30 maddeden oluşan kamuoyunda 10. Yargı Paketi olarak bilinen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kabul edildi.

    Komisyon görüşmesi yaklaşık 15 saat 15 dakika sürdü.

    AKP’nin imzasıyla Meclis’e sunulan ve MHP’nin de destek verdiği 10’uncu Yargı Paketi, muhalefetin tepki ve itirazlarına rağmen Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. AKP ve MHP oylarıyla komisyonda kabul edilen paket, önümüzdeki günlerde Genel Kurulu’nda görüşülecek.

  • DEM Parti-MHP görüşmesi: Komisyon vurgusu öne çıktı

    DEM Parti-MHP görüşmesi: Komisyon vurgusu öne çıktı

    PİRHA- DEM Parti ile MHP arasında Meclis’te gerçekleşen görüşmede, Kürt sorunu, demokratikleşme süreci ve Meclis’in olası rolü gündeme geldi. Görüşme sonrası DEM Parti, yapıcı bir atmosferde geçen buluşmada yeni anayasa, yargı reformu ve komisyon kurulmasına dair önemli başlıkların ele alındığını açıkladı. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Meclis’te gerçekleştirdikleri görüşmede, Kürt sorunu ve demokratikleşme süreci başta olmak üzere pek çok kritik başlık ele alındı. Yaklaşık 40 dakika süren görüşme sonrası herhangi bir basın açıklaması yapılmazken, DEM Parti tarafından yazılı bir açıklama paylaşıldı.

    Görüşmede DEM Parti’den Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli yer alırken; MHP adına ise Genel Başkan Devlet Bahçeli, Meclis Başkanvekili Celal Adan ve Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız hazır bulundu.

    DEM PARTİ: GÖRÜŞME YAPICI BİR ATMOSFERDE GERÇEKLEŞTİ

    DEM Parti tarafından yapılan yazılı açıklamada, görüşmenin Türkiye ve bölgedeki güncel gelişmelerin yanı sıra, Kürt sorunu bağlamında Meclis’in üstlenmesi gereken rol üzerine kapsamlı bir fikir alışverişi temelinde gerçekleştiği belirtildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Kapsamlı bir fikir alışverişinde bulunulan görüşme, son derece yapıcı bir atmosferde gerçekleşti. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı sonrası yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin demokratikleşme süreci, DEM Parti İmralı Heyeti’nin Sayın Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme ile PKK’nin 12 Mayıs’ta açıkladığı kongre kararları da gündeme geldi. Sürecin ilerlemesi için atılması gereken adımlar, Meclis’in üstleneceği rol, yeni yargı paketi, kurulması planlanan Meclis komisyonları ve anayasa çalışmalarına dair değerlendirmelerde bulunuldu.”

    MECLİS’TE KOMİSYON VURGUSU

    Açıklamanın devamında, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de çağrısını yaptığı şekilde, Meclis bünyesinde tam yetkili bir komisyonun kurulmasının ve tüm siyasi partilerin sürece aktif biçimde dahil olmasının kritik bir öneme sahip olduğu vurgulandı.

    Açıklamada, mevcut başlıklar çerçevesinde yarın AKP heyetiyle Meclis’te bir araya gelineceği belirtildi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    PİRHA – 11. dönem olağan genel kurulunu yapan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), sonuç bildirgesini açıkladı. “Zalimle mücadeleye ikrar verdik” denilen bildirgede Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına akademisyenler, bilim insanları, eğitimciler, sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur” bilgisi de paylaşıldı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu 11. dönem olağan genel kurulu sonuç bildirgesini açıkladı.

    24-25 Mayıs’ta Ankara Yunus Emre Kültür Merkezi’nde “Eşit haklar mücadelesinde Alevilerin vardık, varız, kendi hakikatimizle var olmaya devam edeceğiz” şiarıyla gerçekleştirilen genel kurul ardından “Yol’un birliği” vurgusu yapıldı.

    “ABF, HAK İHLALLERİNE KARŞI SORUMLULUK ALACAKTIR”

    ABF genel kurulu ardından kamuoyu ile paylaşılan sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:

    “Genel kurulumuz dünyanın cümle cihan topluluklarının yok sayılmalarına karşı topluma umut, gelecek güzel günlere delil olması inancıyla gerçekleştirilmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu çatısı altında bulunan 43 bileşen ile zengin bir yapıdır. Çünkü bu zenginlik Alevi Bektaşi Süreklerinin Tarihsel mirası, göz ve gönül zenginliği ile bir arada harmanlanmış bir musahiplik makamıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu’nun inanç, demokratik haklar ve direnç üzerine kurulu olduğu üç temel ayağı var. Bu üç ayağı birbiriyle koordineli yürütmek ve sürekliliğini sağlamak için zalime karşı durma şiarını kongrede görev olarak önüne koyduğunu beyan etmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi, Bektaşi, Kızılbaşların birliği, demokratik temel hak ve özgürlük mücadelesinin öznesi, eşitsizliğe karşı eşitlik, laiklik ve adalet mücadelesi yürütenlerle birlikte, Alevi Yol Erkânı ve temel felsefesine bağlı mücadele eden Türkiye Alevi hareketinin en önemli çatı örgütüdür. Genel kurul bu temel hakikate bağlılık iradesini tüm kamuoyuna beyan etmiştir.

    Farklı inanç, dil ve kimliklerden halkları ve doğayı birlikte paylaştığımız canlıları hakkın yansıması olarak görmüş ve birlikte yaşamasının her dönemde tarafı olmuş, dergâhlar ve ocak sistemi ile bunu yaşamış, yaşatmış ve rıza şehri ile bugün bunu gelecek kuşaklara aktarmada kararlıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Akp-Mhp hükümeti döneminde hız kazanan rant odaklı doğa talanlarına, Alevi ziyaret yerleri ve köylerine yönelik maden sahaları tehditlerine, Su kaynaklarının maden odaklarına tahsis edilerek ekolojik dengenin katledilmesine, Alevilerce kutsal sayılan canlıların avlanmasına yönelik yapılan saldırıların önüne durmaya devam edecektir.

    Cumhuriyet öncesi ve sonrası iktidarlar değişmiş, partiler değişmiş ancak Alevilere yönelik inkar politikası değişmemiştir. Bugün AKP/MHP hükümetinin eliyle yasal, anayasal demokratik her türlü hakkın üzerinden silindir gibi geçilmek isteniyor. Kanun hükmünde kararnameler,  belediyelere kayyum atanması, gençlere, kadınlara, işçilere, emek mücadelesi verenlere baskı, gözaltı ve tutuklama furyası ve yargı sopası ile gelecek dizayn ediliyor. Belediye başkanlarının, aydınların, yazarların, sanatçıların, gençlerin ve devrimcilerin şafak operasyonlarıyla evlerinden alınması, tutuklanması, yargı süreçlerinin uzatılması bir insan hakkı ihlalidir. Bugün bir yandan barış görüşmeleri, demokrasi söylemleri ile kamuoyu oluşturulurken diğer yandan Alevilerin katliam tarihlerini kardeşlik referansı olarak almak barış söylemlerine gölge düşürmektedir. Alevi Bektaşi Federasyonu her gün toplu gözaltı, tutuklama operasyonları olduğu gerçekliğine gözünü kapatmadan birlik içinde olacak, hak ihlallerine karşı toplumsal tepki verilmesinde sorumluluk alacaktır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞINA KARŞI DAHA ETKİN MÜCADELE!”

    Egemenler Alevileri, tekçi politikalar ile tarihten bugüne süregelen çeşitliliğini, 72 millete aynı nazarda bakma gerçekliğini yok etmek adına her dönem kıyımdan, katliamdan geçirilmiş, zorunlu göçlere tabi tutulmuştur. Bugün bu saldırı Alevileri katliamlarla yok edemedik diyerek Aleviliği yok etme aşamasına evirilmiş, daha içeriden hareketle Aleviliğin özü bozulmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle açılan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığına karşı durmak ve bu sürece karşı daha etkin mücadeleyi genel kurulumuzca görev olarak önüne koymuştur.

    “KATİL COLANİ VE ÇETESİ DERHAL YÖNETİMDEN EL ÇEKTİRİLMELİ”

    Emperyalist ve Siyonist güçlerin Ortadoğu’yu şekillendirme planları doğrultusunda Filistin’de halklara uygulanan savaş politikalarını kınıyoruz, Direnen Filistin halkının haklı mücadelesini savunuyoruz.

    Ortadoğu’da Suriye yönetimini ele geçiren Katil HTŞ çeteleri, Suriye’de Alevilere Soykırım uyguluyor. Şeriat Ortadoğu halklarına katliam olarak dönüyor. Selefi HTŞ çeteleri ve onun koruyucuları tarafından Suriye’de Alevilere, kadınlara, çocuklara ve diğer inançtan halklara adeta Kerbela yaşatılıyor. Eski İŞİD militanı olan HTŞ lideri Colani, Türkiye ve dünya devletleri nezdinde devlet erkanlarıyla karşılanıp bir lider olarak kabul edilebilir ancak biz Aleviler ve dünya kamuoyu nezdinde bir Soykırımcı katildir. Katil Colani ve çetesi derhal yönetimden el çektirilmeli ve savaş ve soykırım suçlusu olarak yargılanmalıdır.

    Medeniyetler şehri olarak tarif edilen kadim Antakya şehrinin, halkların katillerini içinde barındıran İdlib şehri ile kardeş ilan edilmesini şiddetle reddediyor ve Antakya halkının haklı itirazına destek veriyoruz. Ayrıca Samandağ halkına yönelik yaşam alanı gasplarının ve demografig yapıya yönelik planlarının farkında olduğumuzu ve Samandağ halkının direnişinin yanında olduğumuzu da ilan ederiz.

    SOYKIRIMA KARŞI MÜCADELE VURGUSU!

    Dünyada ve özelde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler tüm toplumu kaygılandırmaktadır. Derinleşen ekonomik kriz, aşırı tüketim ve yoksullaşan toplum içerisinde bir öfke de barındırmaktadır. Ekonomik krizin derinleşip toplum yoksullaşırken diğer yanda bütçeler toplumun refahı için değil savaş bütçelerine ayrılıyor, bireysel silahlanma büyüyor. Savaşlarla, zorunlu göçlerle yerinden edilen çocuklar, kadınlar çok ağır koşullarda yaşıyor, tacize tecavüze, istismara maruz kalıyor. Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma karşı mücadele edecek, insani yaşam koridorlarının açılması için her türlü girişimde bulunacak. Halkların eşit haklarla birlikte yaşama güvencesi olarak Alevi örgütleri hizmet edecektir.

    “ASİMİLASYON SALDIRILARINA DUR DEMEK, ABF’NİN ASLİ GÖREVİDİR”

    Eğitimde en can alıcı ve boyutlu bir saldırı olan Türk – İslam referanslı gerici dinselleşmesidir. Zorunlu din dersleri eğitim yaşlarında ana sınıflara kadar indirilirken, Çedes benzeri projeler ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlendirdiği imamlar okullara eğitmen olarak yerleştirilmiş ve kendilerinin tarif ettiği din anlayışını, Alevilere ve farklı inançlardaki çocuklara dayatmaktadır. Bu anlayış neredeyse şeriat rejiminin eğitim müfredatı ile aynı noktaya getirilmiştir. Dindar ve kindar nesiller yaratarak Aleviliği ve farklı inançların bu topraklardan silinmesi hedeflenmektedir. Alevi – Bektaşi çocuklarına ve gençlerine yönelik devam eden bu asimilasyon saldırılarına dur demek, Alevi Bektaşi Federasyonun asli görevidir.

    “AFFETMEYECEĞİZ, HELALLEŞMEYECEĞİZ!”

    Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 1 Mayıs katliamları ile yüzleşilmesi için mücadelemiz sürecektir. 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı başta olmak üzere İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olamaz, katiller serbest bırakılamaz. Unutmayacağız, Unutturmayacağız, Affetmeyeceğiz, Helalleşmeyeceğiz.

    2 Temmuz’da Sivas’ta olacağız, katliamda yitirdiğimiz canlarımızın anısını yaşatmak, Madımak oteli utanç müzesi olsun talebimizi birlikte her alanda dile getireceğiz.

    Biz Aleviler yolumuz erkânımız gereği, barıştan ve yaşam hakkından yana olmuşuzdur. 72 millete aynı nazarla bakan bir inancının sahipleri olarak birlikte yaşadığımız topluluklar için eşit yurttaşlık ve özgürlükçü bir Anayasa mücadelesi verdik ve vermeye devam edeceğiz. Dün olduğu gibi bugünün anti demokratik koşullarında, Laik Demokratik bir Hukuk devleti mücadelemiz sürecek.

    Alevi Bektaşi Federasyonunu oluşturan kurumların bir ahenkte hareket etmesine vurgu yapılarak İnanç kurulunun eksikliğinin giderilmesi konusunda görevler verilmiştir. Oluşturulacak Yol Erkan kurulu ile devletin kurduğu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığının asimilasyon siyasetiyle Aleviliğin kadimden bugüne gelen Yol Erkan çizgisini değiştirme amacının önüne geçmeli, Alevi süreklerinin çeşitliliğine zeval vermeden Yol Erkan hizmetlerinde öze dönüşü sağlanmalıdır. Ayrıca dışarıdan gelen asimilasyonun yanısıra, içeriden gelen Aleviliği dönüştürme çabalarına da karşı durmak zorundadır. Alevilik Kadimden bugüne, doğaya, ağaca, dağa, turnaya ikrar vermiş bir inançtır. Aslanla ceylanı bağrında taşır, suyun canı vardır diyerek kutsalı arasına koyar. Geçmişten günümüze Alevilerin gönlünde damıtılarak bu yol gelmiştir. Alevi olup da Aleviliği şekilsel ve tek tip inanca dönüştürmeye çalışanlara da geçit vermez.

    ZALİMLE MÜCADELEYE İKRAR VERDİK”

    Başta Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı olmak üzere, Alevilerin dergâhları, vakıflar ve turizm bakanlığı eliyle gasp edilmektedir. Sanki Alevilerin niyaz mekanı değil de bir turizm merkeziymiş gibi devlet tekeline alınmış ve ibadetlerimizin izne tabi tutulmuştur. Dergâhlar Alevilerindir ve asli sahiplerine bırakılıncaya kadar mücadele edilmelidir. Bu nedenle bu sene 16 17 18 Ağustos’ta yapılacak Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi anma günlerinde tüm kurumlarımızın tek yürek Hacıbektaş’ta olması, Hünkârın öğretisi ışığında, Kadıncık Ananın kemaletinde, etkinlikler düzenlemeli ve kurumlarımızın özlerini birlemeleri konusunda genel kurul kararı ortaya çıkmıştır.

    Federasyonumuzun 23 Yıllık sürecinde 9 kurum ile başlayan örgütlenme mücadelesi bugün 43 kurum ile devam ediyor olsa da günümüzün koşullarında örgütlümüzü büyütmek ilk görevimizdir. Alevi Hak Mücadelesini ve Türkiye’nin Demokratik laik bir hukuk devleti olması mücadelesini aynı bakış açısı ile verebilecek kurumları ile birlik bağı kurulmalıdır. Bileşen sayımız bu doğrultuda arttırılmalı ve ülkenin her toprağında Alevi Bektaşi Federasyonu varlığı hissedilmelidir. Gençlerin ve kadınların karar alma sürecindeki etkinliklerin önünü tıkayanları engellemek ve kurumlarımızın çağa ayak uydurması sağlanmalıdır. Alevi Bektaşi Federasyonu Tüzüğü bu doğrultuda tadil edilecek, tüm bileşenler bu sürece aktif katılımı sağlanacak!

    Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına Akademisyenler, bilim insanları, Eğitimciler, Sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur.

    Alevilerin en temek talepleri olan

    -Eşit yurttaşlık hakkı

    -Diyanet işleri başkanlığının kapatılması

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılması

    -Madımak otelinin utanç müzesi olması

    -Cemevleri’nin anayasada ibadethane olarak tanımlanması

    -Alevi Bektaşi Dergahlarının Alevilere iade edilmesi

    -Alevi köylerine cami yapılmaması

    Bu temel maddelerde geçmişte ortaklaşılan ve mücadele yürüttüğümüz taleplerimizden vazgeçmedik, devam eden yok sayma, inkar ve asimilasyon politikalarıyla dayatılan,

    -Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı,

    -Eğitim sistemindeki Türk İslam referanslı ÇEDES ve benzeri Projeler

    -Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Eğitim sistemi

    tanımıyoruz ve buna karşı ortak mücadelemizi her alanda sürdüreceğiz.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Alevi kelimesinin yasak olduğu, bu ad ile dernek kurmanın yasak olduğu bir süreçte ortak mücadele ile var olmuştur. Bugün bu geçmiş mirası unutmadan, benliğimizi kırarak biz olmayı başardığımız bir tarihsel görev ve sorumluluk yüklemiştir bu genel kurul. Bu görev önce yönetim sorumluluğu alanlara, sonra delegelere, en esaslı olarak da tüm Alevilere ve Bektaşilere düşmektedir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu olarak, zalim karşısında direnmeyi, Muaviye pilavına tamah etmemeyi Şah Hüseyin ve Zeynep Ana’dan, Padişah kapısında aman dilememeyi Pirimiz Pir Sultan ve Senem bacıdan, Muktedire diz çökmemeyi Şah Kalender Çelebiden miras aldık. Adaleti Şahı Merdan Ali’den ve Fatma Ana’dan, barışı ve paylaşmayı Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Kadıncık Ana’dan öğrendik. Düzgün baba makamına yaraşır başımız dik şekilde Alevi Yol Erkânına uygun davranmaya ve zalimle mücadeleye ikrar verdik.

    Bir olalım, İri olalım, Diri olalım. Gelin Canlar Bir Olalım.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Yeni barış sürecinde Anayasanın, bütün kimliklerin durumuna göre düzenlenmesi gerekir!’-VİDEO

    ‘Yeni barış sürecinde Anayasanın, bütün kimliklerin durumuna göre düzenlenmesi gerekir!’-VİDEO

    PİRHA – EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, “Demokratik Toplum Çağrısı” ardından yeni sürece dair görüşlerini açıkladı. “Bir yerlerden başlamak gerekir. Kamuoyu önünde en azından bu süreci daha iyi yönetebilmesi için Abdullah Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesi gerekir” diyen Öztürk, emek hareketine de süreci sahiplenme konusunda çağrıda bulundu.

    22 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Yeni döneme giriyoruz” çıkışı ve 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’dan gelen “Asrın Çağrısı” ile Türkiye’de adeta yeni bir iklim oluştu.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta ilan ettiği kongre kararları ardından Kürt sorununun çözümü noktasında bugüne kadar hiç denenmemiş bir yöntemin adımı atıldı. Cumhuriyet tarihinin en temel sorunu olan Kürt sorunu, 47 yıllık silahlı dönem ardından taraflar arası müzakerelerle çözüme yakın yorumlanıyor.

    DEM Parti İmralı Heyeti’nin, Abdullah Öcalan ile temasları devam ederken, Kürt siyasal hareketinden “Süreç, toplumlar tarafından sahiplenildiği oranda olgunlaşacaktır” cümlesinin altı çiziliyor.

    “ARTIK BİR YERLERDEN BAŞLAMAK GEREKİR”

    Peki demokratik toplum örgütleri sürece nasıl yaklaşıyor; Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk ile konuştuk.

    “Demokratik Toplum Çağrısı ardından neler yaşandı?” sorumuzla birlikte devlet kanadından yapılması gerekenlere dair Hakan Öztürk, şu yanıtları verdi:

    “Sadece bu süreç kapsamında değil, genel olarak Kürt halkı ile ilgili bir bakış açımız var. Yani Kürt halkının uğradığı haksızlıkları kabul etmiyoruz elbette. Sorunlarla ilgili bir değişimin olması gerektiğini yıllar yılı zaten Kürt hareketi nasıl söylüyorsa biz de onun yoldaşı olarak aynısını söylüyor vaziyetteyiz. Haksızlığa uğrayan ulus, kimlik, ne diyorsa o dikkate almaktır. Bu sorunun da çok köklü olduğunu biliyoruz. Hani son zamanlarda işte ‘40 yıldır bu sorunu tartışıyoruz’ deniliyor ancak 200 yıldır bu sorunu tartışıyoruz. Yani Osmanlı İmparatorluğu, imparatorluk olmaktan çıkmaya başladığı koşullarda bunu ister istemez bir nesnel gerçeklik olarak tartışmaya başlamıştı. Aynı konu bir nevi Türkiye Cumhuriyeti’ne de devroldu.

    Bu durum ilk kez dünyada bizim karşılaştığımız bir durum değil. Zaten her aşamada biz bu meselenin demokratik ve diyalog yoluyla yürütülmesi gerektiğini, şiddet sarmalını yaratan süreçlerin olmaması gerektiğini her zaman söylemiştik. Ama şimdi gelinen aşamada bir tür yeni süreç söz konusu oldu. Doğal olarak daha önceki tarihi de yaşamış olduğumuz için bir düzeyde deneyimliyiz.

    Devlet Bahçeli, DEM Parti heyetiyle Meclis’te tokalaştı ve ‘Dünyada eğer barış için uğraşıyorsak ülkemize de barış için uğraşmalıyız’ dedi. Bu tabii bugüne kadarki reddiyeci tutuma oranla ileri bir cümle sayılır. Çünkü Türkiye’de ‘barış’ bile dediğinizde ‘Ne barışı? Bir terör var’ diyorlardı. Ve Abdullah Öcalan da bir iradeyi ortaya koydu ve ‘Bundan sonraki dönemde bu meseleyi demokrasi, hukuk, siyaset yoluyla çözmek üzere konuyu dikkate almalıyız’ dedi. PKK de topladığı kongrede buna paralel bir tutum ortaya koydu. Bu durum çok önemli bir adımdır. Bu realiteye bağlı olarak koşulların tepeden tırnağa gözden geçirilmesi gerekir. Yani bu durum çok fazla hükümetin veya yöneticilerin inisiyatifine bağlı bir durum da değil. Çünkü hakikaten tarihsel toplumsal bir gerçeklik var. Bunu kamuoyu önünde tartışmışsınız. Kamuoyu önünde el sıkışmışsınız. Kamuoyu önünde Abdullah Öcalan’ın açıklaması okunmuş. Buna bağlı olarak PKK’nin kongresini toplamasını istemişsiniz. Bunların hepsi hayata geçmiş. Bu durumda bir yerlerden başlamak gerekir. Kamuoyu önünde en azından bu süreci daha iyi yönetebilmesi için Abdullah Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesi gerekir. Hasta tutsakların durumu ne olacak? Genel olarak çok sayıda Kürt hareketinden insan cezaevinde bulunuyor, onların konusu ne olacak? Bunlar konusunda bir adım atıldı mı, atılmadı mı? Bu dikkatle takip ediliyor. Ama atılmış olursa da bir başlangıç olacak. Ondan sonra da doğrudan Kürt meselesinin özüne değinen konular gündeme gelecektir.

    HÜKÜMET KANADINDAN DİLE GETİRİLEN ÖNEMLİ DETAY!

    E bir antidemokratik uygulama olarak bu kayyumlar… Seçilmiş olanı kabul etmemek herhalde bir tek bizim ülkemizde oluyor. Hiç kabul etmeyeceksen seçim olmasın ama eğer seçim varsa; bu Türkiye’de yani 12 Eylül rejiminden sonra bile olmadı, yani normal seçimler yapılabildi. Ya da şöyle söyleyeyim; eğer bir veto söz konusu oluyorsa en başta hiç seçime girmeden veto söz konusu oluyordu. Biz o kadar hazin bir vaziyetteyiz ki, seçim oluyor, her şey bitiyor, belediye başkanı görevine başlıyor, bir iki ay geçiyor, ondan sonra kayyum uygulaması gündeme geliyor. Bunun kabul edilebilecek bir tarafı yok. Utanç verici bir şey yani. Yani biz bunu başka bir ülkenin yurttaşına anlatmak istesek utanırım şahsen. O açıdan bunun da geri çekilmesi gerekir diye düşünüyorum.

    Bu el sıkışma sonrasında Abdullah Öcalan’ın da çağrısının olduğu aşamalarda Devlet Bahçeli, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür’ tanımına dair anayasadaki bu kimlik meselesi üzerine ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir’ diyerek bir yaz yazdı. Tabii bunu bir sosyalist yazsa dikkat çekici bir tarafı yok ama Devlet Bahçeli yazınca dikkat çekici bir tarafı var. Yoksa bu evrensel hukukun, anayasa prensiplerinin bir gereğidir. Tabii yıllar yılı, Kürt hareketi bunu anlattı. Demek ki dinlemek gerekiyormuş. Bak şimdi çok yakınlaşıldı. Yani bu fikirlerde yakınlaşıldı. Yani Kürt hareketinin dile getirdiği ‘Eşit yurttaş olmak istiyoruz’… 21. yüzyılda bunu dile getirmek zorunda kalıyor! Birçok olumsuz şeyi sayabiliriz ama ben olumlu işaret ne diye bunları anıyorum.”

    “BİR YERDEN BAŞLAMAK GEREKİYOR”

    EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, süreçle birlikte ilk olarak hasta mahpuslar ve siyasi tutukluların serbest bırakılabileceğine işaret etti. Öztürk, “Önümüzdeki dönem dil konusunun da tartışılması gerekir” diyerek sözlerine şöyle devam etti:

    “Bir daha bu kayyumların olmaması için tartışılması gerekir. Ama bunları konuşmaya başladığımızda detayda zaten bir sürü başka konu da çıkacaktır. Bunların hepsi konuşuluyor olacaktır. Türkiye’nin genel olarak demokratikleştirilmesi konusu da konuşuluyor olacaktır.

    PKK’nin son açıklamasında gördüğümüz gibi bir nihai hedef olarak sosyalizm hedefini ortaya koymuş. Böyle bir akım, bunları dikkate almaz olur mu diye düşünüyorum. Yani alacaktır ama bu yine de işin başlangıcı sayılmalıdır. Ben o açıdan bir kere bir başlatalım düşüncesindeyim. Bu konuda zaten diğer dünya çapındaki örneklerde de böyle yani; İrlanda’ya da baksanız, İspanya’ya da baksanız, Bask’a da baksanız, Güney Amerika’daki deneyimlere de baksanız böyle. Bir anda her şey çözüme kavuşmuyor. Bir yerde başlamak gerekiyor. Karşılıklı en azından dikkate alınırlık olması gerekiyor. Sonrasında ‘söylediğin söz seni bağladı’ gibi bir hukukun gelişmesi gerekiyor. Yani o açıdan az önce andığım anayasadaki kimlik konusu Devlet Bahçeli’yi bağlamış olmalıdır. Umut hakkı ile ilgili söylediği söz Devlet Bahçeli’yi bağlamış olmalıdır. Bunlardan bir iki tanesine ilişkin adım atıldığında ortam çok daha iyiye gidebilir.

    Kürt hareketi belli bir noktaya geldi. Biz şu anda mücadele ile en azından bu seçme seçilme hakkıyla ilgili durumu değiştirmeye çalışıyoruz. Bunları niye söylüyorum? Mücadele edersek, tavır ortaya koyabilirsek gidişatı değiştirebiliriz. ‘Mevcut hükümet ne isterse onu yapabilir, biz onun elindeyiz, çaresiziz yani’ düşüncesinde değilim.”

    EMEKÇİLERİN DURUMUNU ANLATABİLECEĞİMİZ ÖNEMLİ BİR DÖNEMEÇTEYİZ”

    EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, “Demokratik Toplum Çağrısı” ardından önünüze nasıl bir program koydunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

    “Sürecin anlatılması meselesi var. Bütün bu demokrasiyi savunan kesimler açısından söylüyorum; biz bunu yeterince ciddiye almadık. Çok kalıplarla gidiyor vaziyette olduk. Anlatmak gibi değil de daha çok deklere etmek gibi tutum içerisinde olduk ama bunun sonuçta Türkiye’deki milyonlara izah edilmesi gerekiyor. Anlatmak konusundaki en kritik konu Öcalan’ın, DEM Parti’nin yaptığı görüşmeler. Anlatmak konusundaki en kritik konu bu konulardaki detaylardır. Çok hassas bir konu olmasından kaynaklı bir olgunlaşma aşamasına kadar taraflarca görüşüldüğüne tanık olabiliriz. Ama ondan sonra topluma ‘biz şu yönde ilerliyoruz’ denilecektir.

    “KÜRT HAREKETİ DOĞRU BİR ŞEY ANLATIYORMUŞ”

    16 milyonluk İstanbul’un bile kendi kendini yönetmesi mantığının değersiz olduğunu anlatmaya kalkışıyorlar. Ve bütün kamuoyu tarafından bu artık anlaşıldı. Demek ki aslına bakarsanız Kürt hareketi ve Kürt halkı çok doğru bir şey anlatıyormuş. Yani yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi durduk yere söylenmiş bir şey değilmiş demek ki. Her şeyin merkezle halledilemeyeceğini söylemeleri çok doğruymuş demek ki. O açıdan bunları derinlemesine anlatabileceğimiz fırsatlar var. Sadece bazı detayları bu geçen zamandan bilemiyoruzdan ibaret görmemeliyiz. Bu esnada Kürt meselesini, demokrasi meselesini, Türkiye’deki bu açlıkla, yoksullukla sınanan emekçilerin durumunu anlatabileceğimiz önemli bir dönemeçteyiz. Bunun için çok büyük bir alan açıldı. Genel olarak demokrasiyi anlatacağımız çok önemli bir dönemeçteyiz. Seçme ve seçilme hakkına, İstanbul Belediye Başkanının bile hapse atılacağı düzeyde bir saldırı söz konusuysa, biz demokrasi konusunu çok etraflı bir şekilde anlatabiliriz. Yani buna ihtiyaç var demek istiyorum. Önümüzdeki zamanlar tüm bunları anlatmanın fırsatıdır.”

    SOSYALİSTLERE ÇAĞRI!

    Hakan Öztürk, son olarak sürece dair emek hareketine çağrıda bulunarak şunları aktardı:

    “Emek hareketi demek sosyalizm demektir. Sosyalistlerin de tek konusu işçi sınıfının hakları, işçi sınıfının iktidarı ile ilgili değildir. Uluslar, kadınlar, cinsel yönelimleri nedeniyle haksızlığa uğrayanlar da sosyalistlerin konusudur. Yani kimliklerinden ötürü kim haksızlığa uğruyorsa sosyalistler onları benimser, haklarını dikkate alır. O açıdan, ulusların kendi kaderini tayin hakkı prensibini de dikkate alarak böyle yapmalıydık. Bu konuda eksik kalındıysa en azından bu dönemde eksik kalınmamalıdır.

    Bir tür yeni barış sürecinin zeminindeyiz. Bunların açıklıkla konuşuluyor olması lazım. O anlamıyla birincisi biz, bu konuda haksızlığa uğramış halk ne diyor diye dikkat kesilmeliyiz. Onların istekleri ne? Bunları öncelikle dikkate almak zorundayız. Çünkü kim haksızlığa uğruyorsa onu dinlemek gerekir, sosyalist prensibin özü odur.

    İkincisi; istenen hak, talep, amaçlar nelerdir diye dinlediğimizde bunu dönüp bütün Türkiye ve dünya kamuoyuna anlatıyor olmamız gerekir. Her yerde dile getirmemiz gereken şey; Kürtçe’nin her alanda kullanılabilmesi, Anayasanın, bütün kimliklerin durumuna göre yeniden düzenlenmesi olmalıdır. Bu temel prensipleri her yerde savunuyor, her yerde bunun mücadelesini veriyor olmalıyız. Burada kritik nokta, DEM Partili ittifakının da gerçekleşiyor olmasıdır. Bu sağlanabilirse önümüzdeki yol daha kolaylıkla açılabilir. Ama diyelim ki böyle bir şey olmadı. Böyle bir durumda bile sosyalistlerin görevi, her durumda ezilen, haksızlığa uğrayan halkı, kimlikleri savunmaktır.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti MYK Üyesi Musa Piroğlu, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen süreci değerlendirdi. Piroğlu, “Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceğidir” diyerek Kürt halkının taleplerinin uluslararası görünürlüğe ulaştığını vurguladı. Musa Piroğlu, “Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır” diye de ekledi.

    1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste yaptığı konuşmada “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış olurken ülkemizde de bu barışı sağlamalıyız” cümlelerini sarf etti. Bahçeli’nin bu konuşması ardından ülke, yeni bir gündeme perde aralamış oldu.

    Cumhuriyet tarihinin en sağcı, en dinci hükümeti olarak ifade edilen AKP-MHP Hükümeti, Kürt sorununun çözümü adına nasıl bir adım atacak; detaylarını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu üyesi Musa Piroğlu ile konuştuk.

    “DEVLET AKLI, SURİYE’DEKİ GELİŞMELERİ DOĞRU OKUDU”

    Aynı zamanda 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekilliği yapan Musa Piroğlu, “Devlet Bahçeli niye böyle bir çağrı yaptı? Bu çağrı neden Bahçeli tarafından yapıldı?” sorularını irdeleyerek değerlendirmesine şu sözlerle başladı:

    “Bahçeli aynı açıklamada iki tane önemli vurgu yaptı. Bir; ‘sınırının ötesinde çok ciddi gelişmeler oluyor’. İki; ‘Terörsüz Türkiye’de ekonomi canlanacak, maaşlara zam yapılacak’ dedi. Aslında iki vurgunun kendisi bu çağrının neden yapıldığını da göstergesiydi. Kişisel inancım şudur ki aslında Devlet Bahçeli’yi bu sürece itekleyen uluslararası gelişmelerin kendisi oldu. İçeride de bir dizi gelişme var ama savaş ortamının en aza indiği içeride, çatışma ortamının neredeyse uzun süredir hissedilmediği bir dönemde ve onların deyimiyle ‘örgütün bittiğini’ iddia ettikleri süreçte Bahçeli çıktı; hem de en uçtan, ‘Abdullah Öcalan çıksın gelsin bu açıklamayı yapsın’ dedi. Bahçeli’yi buna itekleyen şey aslında onun temsil ettiği devlet kliklerinden birinin, siyaset okumasıdır. Benim iddiam, bu süreçte Devlet Bahçeli ile Erdoğan arasında bir açı farkı oldu. Bu uzunca bir sürede Erdoğan’ın süreçte ayak diremesiyle de çok belirgin hale de geldi. Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı, Suriye’deki gelişmeleri doğru okudu. Ve şunun farkına vardılar ki Esad yıkılacak. Esad’ın yıkılması demek Aslında Suriye’de haritanın yeniden çizilmesiydi. Esad sonrası harita yeniden çiziliyordu ve Suriye’de bir seçenekleri vardı. Ya Kürt halkı ile beraber bu sürece hegemonik olarak dahil olacaklardı ya da topyekün kaybedeceklerdi.”

    “ÖNEMLİ BİR KAVŞAK!”

    DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, sürecin “Demokratik toplum” vurgusuyla ele alınması gerektiğini söyledi. “Kürt halkı özgürleşmeden Türkiye’de demokrasinin gelme şansı yok” diyen Piroğlu, şöyle devam etti:

    “Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi ve demokratikleşme sağlanmadan Kürt halkının özgürleşme şansı da söz konusu değil. Bu ikisi iç içe geçmiş, birbirini diyalektik olarak besleyen bir olgudan ibarettir. Bu noktada PKK’nin silah bırakma çağrısı, hamlesi ve bunun üstünden devletle yürütülen görüşmeler eğer bir demokratik barışla sonuçlandığı andan itibaren kaçılmaz olarak Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerin de son bulması anlamına geliyor. Önemli bir kavşaktan geçiyor ülke. Bir yandan bir barış süreci işliyor. Tarihsel bir gelişme, 50 yıllık bir çatışmanın sona ermesi bütün Ortadoğu’yu kapsayan bir olgudan söz ediliyor. Sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceği. Kabul etmek gerek; masaya oturan herkesin kendi planları, ajandaları vardır ve bunu oraya dayatmaya çalışırlar. İki kanadın da ayrı ayrı ajandaları olsa bile ortaklaştıkları ajandalar var.”

    DOĞRU SÜREÇTE SİLAH BIRAKMA KARARI!

    Musa Piroğlu, PKK’nin kendini feshetme kararını da yorumladı. Kürt halkının çok ağır bedeller ödediğini vurgulayan Piroğlu “Ancak, dili dahi yasak olan bir halk, dilini konuşur hale geldi. Kimliği yok sayılan, ‘kart kurt’ denilen bir halk bir ulusal kimlik haline geldi bu mücadelenin sonunda” diye ekledi.

    Musa Piroğlu, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Bu mücadelenin sonunda örneğin Newroz olgusu bu ülke topraklarında boy verdi, bir bahar bayramından çıkıp bir siyasal duruşa evirildi. Bunların hepsi ağır mücadelelerin sonucunda kazanıldı ve Kürt özgürlük mücadelesi, Kürt halkının talepleri, uluslararası bir görünürlüğe ve uluslararası meşruiyete ulaştı. Örneğin Rojava, bu sürecin ürünü olarak şekillendi. Kürt hareketini sadece Kandil ile sınırlayan, onun etki alanını, Kürt halkının varoluş koşullarını sadece Kandil’de gören ve bu yüzden de ne kazanıldığı tartışmasını yürütenler bir bütün Kürt coğrafyasına bakmadan bunu sağlayamazlar. Örneğin uzun süredir dile getirilen Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanma imkanları ortaya çıktı. O yüzden 47 yıllık mücadele aslında çok büyük kazanımlarla geldiği yere ulaştı ve belki de finali dediğimiz o silah bırakma işini aslında bu kazanımların üstüne inşa etti. Sadece ‘Türkiye yakasında ne kazandılar, ne aldılar devletten’ sorusu üstünden bir tartışma yürütüldüğünde bunun boyutları tam görülemiyor. Dediğim gibi süreci başlatan sadece Türkiye’deki gelişmeler değil de süreci başlatan, belki de esas olarak Rojava’daki gelişmelerdi. Bazen tarihsel alanı unutup anı tartışmaya kalkıyoruz. O anı yaratan tarihsel dokuyu görmezden geldiğimizde hiçbir şeyi de görmez hale geliyoruz. O yüzden bence kazanımlar çok büyük. Tarihini tam çıkaramıyorum ama yine bir ateşkes dönemiydi; yapılan açıklama şuydu: ‘Biz yapacağımızı şimdiye kadar yaptık. Sıra artık demokrasi güçlerinde. Biraz da artık onlar bu işi üstlenmeli. Silahın geldiği yer burası’ denildi. Bugün geldiği yer de biraz bununla tarif etmek zorundayız.”

    “DEMOKRASİNİN OLMADIĞI YERDE BARIŞIN ŞANSI YOK”

    Kürt sorununun çözümünün Türkiye’de başka sorunların çözümüne de eşik olacağını ifade eden Musa Piroğlu, şunları söyledi:

    “Tam da aslında mihenk taşı buradan geçiyor. Barış, Kürtlerin sorunu değil. Barış, sadece Kürt halkının talebi değil. Barış, birebir Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin de sorunu. Bunun birkaç tane başlığı var. Birinci başlık, ekonomik alan. Milyar dolarlar harcanıyor savaşa. Savaş, sadece bir para ve insan öğütme makinesi olmaktan da çıkmış durumda. Aynı zamanda her çeşit toplumsal kirliliğin kaynağı haline gelmiş durumda. Savaş aynı zamanda batıdaki siyasal baskının da temel aracı hâline gelmiş durumda. Örneğin, Selçuk Kozağaçlı’dan, Can Atalay’a kadar bir sürü insan, terör suçlamasıyla çok rahat tutuklanabiliyor. İşte üniversite öğrencilerine saldırılar buradan kaynaklanıyor. Kayyum sadece Kürt şehirlerindeki belediyelerin sorunu olmaktan çıktı. CHP de bugün onun kavgasını veriyor. CHP’ye de kayyum atanacak deniyor. Bir kayyum devleti haline geldi bu devlet ve bunların hepsi aslında önce Kürt halkına yönelik saldırılar ve bu saldırıların toplumun bütünündeki sessizlikten beslenmesiyle yürüdü ve adım adım buraya geldi. Bu noktada Kürt halkı ile yürütülen barış görüşmesi demokratikleşmeden bağımsız bir şey değil. Zira demokrasinin olmadığı yerde barışın yeşerme şansı yok. Ve aslında bence bunun en farkında olan kişilerden biri de Erdoğan. Yani kafasındaki otoriter rejimi devam ettirmesi sıkıntıya giriyor. Bu yüzden sürekli ayak diretmeye çalışıyor ve belki de hala tedirgin olduğumuz yer bu süreçte Erdoğan’ın bu durumu. Barışın olmadığı bir coğrafyada da demokrasinin inşa edilme şansı kesinlikle yoktur.

    “BUNDAN SONRA SORUNUN NASIL ÇÖZÜLECEĞİNİ KONUŞACAĞIZ”

    Musa Piroğlu, “Bundan sonrasında ne olacak?” sorusunu da cevapladı. Piroğlu ayrıca, devlet tarafından öncelikle yapılması gerekenleri ise şu şekilde sıraladı:

    “Öncelikle hapishanelerle ilgili taleplerimiz var. Bunların başında da siyasi tutuklular ama özellikle de hasta tutukluların derhal serbest bırakılması yatıyor. Bu siyasi tutsakların içinde eş başkanlarımız, üyelerimiz, belediye eş başkanlarımız var. Ama aynı zamanda bunların içinde Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, onlarca gazeteci de var. Bu uygulamaların sona ermesi, infaz ceza yasasında gerekli değişimlerin yapılması gibi bir temel talebimiz var.

    İkinci ve bundan da önce gelen talep, İmralı tecridinin sonlandırılması ve Sayın Öcalan’ın bu süreçte nasıl ki silah bırakma sürecini yönetip, yönlendirdiyse şimdi demokratikleşme sürecinde de toplumla doğrudan temasının sağlanması ya da toplumsal dokuya önderlik eden kişilerle doğrudan temasının sağlanması gibi bir talebimiz var.

    Bugünlerde Kürt Dil bayramı kutlanıyor. Tabii ironik bir durum da var. Kürtçe şarkı söylediği için tutsak olan sanatçıların olduğu bir coğrafyada Kürt dil bayramı kutlanıyor ve barış sürecinden geçiyoruz aynı zamanda güya! O yüzden bunların aşılması gerekiyor. Kürt halkının temel taleplerinin ve özellikle de belediyelerine kayyum atanmasına yol açan o irade gaspının sonlanacağı bir dönemin inşa edilmesi ve aslında bir bütün olarak gerçekten Kürt sorununun çözüleceği bir dönemin başlamasını istiyoruz. Bunların kendisi Kürt sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor. Sadece Kürt sorununun tartışılacağı sağlıklı bir zeminin oluşması anlamına gelecek. Bundan sonra Kürt sorununun nasıl çözüleceğini konuşacağız. Çünkü Kürt sorunu sadece dil sorunu değil, sadece ceza yasası sorunu değil. Kürt sorunu bir ulusal sorun ve bütün bu baskı, Kürtler ulusal kimliklerine sahip oldukları için yürütüldü. Ve bunun sonlandırılacağı bir dönemin inşası gerekiyor ve burada da partimiz ısrarla TBMM’nin bu konuda görev almasını, bu sürecin meclis tarafından yönetilmesini istiyor.”

    BİZİM İÇİN BARIŞ DEMOKRATİKLEŞMEDEN BAĞIMSIZ DEĞİL”

    Musa Piroğlu, sürecin olgunlaşması adına yurttaşlara çağrı yaparak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Barış, bu ülkede sadece insanların katledilmesinin sonlanması anlamına gelmiyor. Barış, bu coğrafyada gerçekten eşit, adil bir toplumun kurulması imkanlarının ortaya çıktığı, demokrasi mücadelesinin yükseldiği bir dönemin başlaması anlamına geliyor. Savaşa akıtılan kaynakların içeride halkın ihtiyaçlarına yönelik akıtılması anlamına geliyor barış. Barış, cezaevlerinde fikrini söylediği için insanların hapis yatmaması anlamına geliyor. Barış, hakkını arayan ya da tepkisini gösteren üniversite öğrencilerinin darp edilip tutuklanmaması anlamına geliyor. Barış, iki halkın arasındaki husumetin artık son bulduğu, birbirine kardeş olduğu bir dönem haline geliyor.

    Demokratik kamuoyunun bir kısmında ‘Kürt halkıyla AKP barışacak ve Erdoğan’ın otoriterliği yürüyecek’ şeklinde bir yorum var. Herkes 7 Haziran 2015’i hatırlamak zorunda. O dönem de bir çözüm süreci yönettik ama o günden bugüne AKP ile yan yana yürümedik. Biz demokratikleşmeden yana yürüdük. Şimdi hem uluslararası açıdan, hem içerideki dengeler açısından, hem de ekonomik açıdan başka bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır. Görev bu yüzden büyük oranda bize düşüyor. Erdoğan’ın iki dudağına bakıp, yasaların onlar tarafından çıkarılmasını, tutsakların serbest bırakılmasını, onların adalet sistemi içinden beklersek buradan bir şey kazanma şansımız yok. Ama biz sürece sahip çıkabilirsek bunun arkasından çıkarız. Biz bütün gövdemizle ve inancımızla bu sürecin arkasındayız ve bizim için barış demokratikleşmeden bağımsız değil. O yüzden zaten ‘demokratik toplum’ söylemini ısrarla söylüyoruz ve barışı da bunun için kurmaya çalışıyoruz. Herkesi destek vermeye çağırıyoruz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten kanunun Meclis’ten geçmesi kamuoyunun tepkisine yol açtı. Yazar Ali Yıldırım, dinin devletin elinde bir araca dönüştüğünün altını çizerek “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor!” dedi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 13 Mayıs’ta yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek genel kuruldan geçti.

    Meclis’te kabul edilen değişiklikle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki ve faaliyet alanı genişlemiş oldu. Hukuk ve teoloji konularında yetkin bir isim olan Ali Yıldırım, Diyanet’in okul ve hastanelerde faaliyet yürütecek olmasını yorumladı.

    DİN, DEVLETİN ELİNDE BİR ARACA DÖNÜŞMÜŞ”

    “Esas sorun, Diyanet’in varlığıyla ilgili” diyen Yıldırım, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Diyanet’in orada ya da burada hizmet sunması, yani kendi başına elbette değerlendirilir. Fakat iktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor. Yani aslında bu bir devlet politikası. Yani Türkiye’de gördüğümüz gibi bir devlet dini söz konusu. Bir devlet dini var ve bütün işler, güçler bu devlet dini üzerinden inşa ediyor. Din, devletin elinde bir araca dönüşmüş durumda. Bu hizmetler meselesi de tırnak içinde iktidarın esas olarak bir yandaş toplama ya da kendi kitlesini bloke etme amacından başka bir şey değil. İş yapıyoruz diyor. Çünkü oralara kadrolar atanıyor. Oralara atanan kadrolar, iktidarın sonradan destekleyicisi haline geliyor. Devletin emrinde bir din, devletin eliyle icra edilen bir din meselesinin esas olarak tartışılması lazım. Fakat Türkiye’de Aleviler dışındaki hiçbir çevrenin, bu konuda ciddi bir itirazının olmadığını görüyoruz.

    İNSANLAR DİNDEN UZAKLAŞIYORLAR

    Diyanetin okullara, cezaevlerine, hastanelere, şimdi de öğrenci yurtlarına girmesi; aslında din değil, devlet giriyor buralara. Yani devletin hizmetinde din giriyor. Ve dinin çıkarlarıyla devletin çıkarları burada ortaklaşıyor. Çünkü din, kendisine hayat hakkı bulmaya çalışıyor.

    Şimdi bu manevi danışmanlık hizmeti, Diyanet üzerinden değerlendirildiğinde orta yerde tamamen bir maneviyatsızlık üreten durumla karşı karşıyayız. İnsanlar dinden uzaklaşıyor. Din buysa ki pratikte sergilenen haksızlığın, hukuksuzluğun bir aracı, üstünü örtme işlevi gören bir mekanizmaya dönüşmesi karşısında hani yoksulluğun övülmesi, iş cinayetlerinin ‘kader’ olarak gösterilmesi gibi…

    Dinle sarılan insanların, büyük bir vicdansızlık, haksızlık, hukuksuzluk içerisinde olduğunun pratikte görülmesi şu sonucunu veriyor; din buysa biz bu dinden değiliz. Yani ‘bu din bizim dinimiz değil’ türü ciddi bir yaklaşım. Devlet işte kendisi açısından bu yarayı, bu gedikleri kamu eliyle düzeltmeye, sarmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de çok ciddi bir diyanet vesayetinden söz etmek mümkün. Yani eskiden asker vesayeti falan derlerdi ama o böyle çok görünen bir şey değildi. Ama Diyanet vesayeti hayatın her alanında kendisini hissettirmek istiyor. Bütün kamusal alanları dinselleştirmek gibi bir tavırları var. Fakat iyi, güzel olan o ki bu çabaları pek de sonuç vermiyor. Yani pratik hayat bunların bu muratlarının gerçekleşmesine engel oluyor.

    Fakat mesela şunu merak ettim. Dünkü bu kanun oylandığı zaman AKP, MHP dışındaki siyasi partiler, bu kanuna karşı ne yapmış, nasıl bir tavır ortaya koymuşlar? Maalesef Alevi toplumunun da genel olarak seküler toplumun da oy verdiği partiler, bu alanda ciddi bir duyarsızlık sergiliyor. Ya da onlar da dindar çevrelere ve şirin gözükme politikasının bir parçası oluyorlar diyebiliriz.”

    “AKLA DA İŞİN DOĞASINA DA AYKIRI”

    Söz konusu kanunla birlikte Diyanet göçmenler, engelliler, bağımlılar, afetzede kesimleri de bünyesine dahil edecek. Ali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu alanlarda da “manevi danışmanlık hizmetleri” verecek olmasını “Dine bu kadar parayı niye harcıyorlar?” sorusuyla cevapladı. Yıldırım, şunları aktardı:

    “Onlar açısından, bu para boşa harcanan bir para değil. Biat eden bir toplum yaratma dertleri var. Bu biatçı toplum, yani yatırımları, siyasi iktidarın kendi varlığını devam ettirmeye yönelik. Yani onlara bir oy deposu olarak bakılıyor.

    Bir engelliye, dinin söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Bir depremzedeye din ne söyleyebilir? Eğer din, bunu bir ‘alın yazısı’ bir ‘takdiri ilahi’ olarak değerlendiriyorsa dezavantajlı gruplara söyleyebileceği bir şey yoktur dinin. Ne söyleyecek yani din? ‘Sen işte engellisin, yukarıdaki böyle takdir etmiş’… Ya da deprem oldu. Depremin nedeni ne? İşte bir ara söylüyorlardı. Yok efendim ‘laikler azdı da bilmem ne yaptı’ gibi. Şimdi depremi bir kader olarak gören bir anlayıştan bu anlamda dezavantajlı gruplara manevi destek üretmesini beklemek zaten akla da işin doğasına da aykırıdır. Ama akılsız değiller; yani bu kadar parayı buraya yatırmaları boş beleş bir yaklaşım değil. Bir parça da olsa ‘orada biatçı bir anlayışı ne kadar yayabilirsek iyi’ diye düşünüyorlar.

    Yani engelliye, ötekiye, göçmene, depremzedeye yaklaşım konusu; ‘bir hizmet veriyoruz’ denildiği zaman insanların kolay kolay itiraz edebilecekleri alanlar değil bu alanlar. Yani ‘sen niye engelliye yardım ediyorsun?’ denilemez. Bir de işin böyle psikolojik bir yanı var. Ama hizmetin içeriği, esas olarak onun maddiyatını düzeltmek olması gerekirken sen ona manevi destek sunuyorsun! Bu da zaten hani işin somut durumla, götürdüğün hizmet arasında uzaktan yakından bir ilişkisi söz konusu değil.”

    “TÜRKİYE’DE DİN TAMAMEN YOĞUN BAKIMDA!”

    Öğrenci yurtlarının, tarikat ve cemaatlerle anılması ardından şimdi de Diyanet’in çalışma alanı olarak uyarlanması, tartışmanın bir başka boyutu oldu. Ali Yıldırım, söz konusu kanunun ilgili bu maddesini ise şu cümlelerle eleştirdi:

    “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor! Tarikatlardaki mesele de şudur; hukuka uyuyor mu uymuyor mu diye bakarsın. Ama burada devletin yaptığı iş, bizzat devlet politikası haline getirmek. Yani devletin hizmet verdiği bütün alanlarda dini referanslar geliştirerek işi yürütmeye çalışıyor. Tehlikeli olan bu. Yani burada laiklik ilkesi tamamen sözde kalmış durumda. Din tamamen Türkiye’de yoğun bakımda. Zorla yaşatılan bir din var. Yani sonuç veriyor mu? Bence sonuç vermiyor. Yani din artık toplumda karşılık bulmuyor. Emekçiler ile sermaye sahibi arasında büyük bir ayrım ortadayken, dinin buralarda bir şey söylemesi bir anlam taşımıyor. Daha doğrusu söyleyeceği bir lafı olmadığı için bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

  • Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Sebahat Tuncel, İmralı görüşmeleriyle birlikte AKP-MHP Hükümetinin yaklaşımlarını yorumladı. Tuncel, “Henüz ortada bir süreç yok ama olmasını istiyoruz” diyerek iktidarın sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Tuncel, Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda “Alevilere yönelik bir çağrı” olduğunu da söyledi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından gözler, AKP-MHP hükümetinden gelecek adımın ne olacağına çevrilmiş durumda.

    Kürt siyasal hareketi, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’ adı altında Abdullah Öcalan’dan gelen çağrının içeriğini halkla tartışırken, diğer yandan da sürecin olgunlaşması adına temaslarını sürdürüyor.

    Diğer yandan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirilen ‘Umut Hakkı’ konusunda da hukukçuların girişimleri devam ediyor. Aralarında baroların da bulunduğu 46 sivil toplum örgütü, ‘Umut Hakkı’na ilişkin yasal düzenleme yapılması için hukuki girişimde bulundu.

    İmralı’dan gelen “Asrın Çağrısı”na karşılık PKK yönetiminden de “Ateşkes” kararı geldi. Ancak Türkiye’nin, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıları, toplum nezdinde süreci daha da tartışılır hale getirdi. Yapılan açıklamalara göre; İmralı’dan gelen çağrı ardından Türkiye, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik yüzlerce kez silahlı saldırıda bulundu.

    27 Şubat çağrısında her ne kadar “demokratikleşme” vurgusu yapılsa da Türkiye o günden bugüne daha çok gözaltı ve tutuklama operasyonlarıyla anılır oldu

    “DEVLETİN, GÜVEN VERMEDİĞİ BİR DURUM YAŞIYORUZ”

    “Süreç, ne derece çözümden yana?” sorusunun yanıtını Özgür Kadın Hareketi aktivisti Sebahat Tuncel ile konuştuk. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Tuncel, ilk olarak Abdullah Öcalan’ın yoğun bir çaba sarf ettiği vurgusunu yaptı. Tuncel, 27 Şubat’ta okunan metinde, Kürt halkının dil, kimlik, kültür haklarının tanınması ve siyaset yapma hakkının güvence altına alınması açısından verilen bir mücadele olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yani Sayın Öcalan’ın ifadesi ile sorunu savaş ve çatışma zemininden hukuki ve siyasi zemine çekme konusunda bir çaba, emek var. Şimdi bu konuda devletin aslında topluma güven vermediği bir durum yaşıyoruz. Toplumda da ‘bu devlete güven olur mu?’ soruları bize de çok fazla geliyor. Bu da anlaşılır bir durum. 1990’lı yıllardan bugüne hep bir şekilde tek taraflı süreç yürütülmüş. Tek taraflı ateşkesler olmuş ve devlet her defasında daha kapsamlı operasyonlarla, saldırılarla sürece cevap vermiş. O açıdan bir güvensizlik hali var ama işte Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin içerisine girdiği siyasi, ekonomik kriz ve dünyadaki değişim süreci, bir şekilde Türkiye’yi de adım atmaya zorluyor. O açıdan bu sürecin, biraz zorunluluğun getirdiği süreç olması itibari ile de başarıya ulaşma ihtimali yüksek diye düşünüyorum. Bu süreç şöyle bir şey değil; işte örneğin Kürt sorununun siyasi zemine çekilmesi, bütün sorunların hukuki zemine çekilip tamamının çözüldüğü anlamında değil, mücadele zemini açısından önemli. Yani silahlı mücadeleden demokratik siyasi mücadeleye geçme ve devletin buna olanak sağlama konusundaki bir yaklaşım. Buradaki en temel şey 27 Şubat çağrısında da Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan’ın metninde de yer alan ‘bütün inançların, kimliklerin ve kültürlerin tanınması’ demek. Aslında Türkiye’de 1924 Anayasası ile güvenceye alınmış Kürt inkarından vazgeçilmezi demek. Bu gerçekten bir paradigma değişikliği. Yani eğer devlet bu paradigmayı değiştirirse bu Kürtler, Aleviler, kadınlar açısından çok önemli bir gelişme.”

    “İLK ADIM, DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNÜ AÇMAK!”

    Siyasetçi Sebahat Tuncel, “Sürecin bütün boyutlarını bilmiyoruz” vurgusunu da yaptı. Devletin, demokratik siyaset alanının açılması konusunda adım atması gerektiğini belirten Tuncel, şunları söyledi:

    “Ama şunu biliyoruz; sayın Öcalan’ın çağrısına PKK olumlu cevap verdi ama bunun koşullarının yaratılması gerektiğini ifade etti. Şimdi devletin üzerine düşen sorumluluk PKK’nin feshi ya da demokratik siyaset alanının açılması konusunda gerekli koşulları sağlamaktır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ‘Barış’ bölümü devletle alakalıdır. Devlet, hem Kürt sorununu demokratik zemine taşımak, demokratikleşme önündeki engelleri kaldırmak; işte terörle mücadele kanunu yeniden, daha doğrusu kaldırmak, yeniden düzenlemek değil, terörle mücadele kanunu çok geniş yorumlanıyor ve tüm muhalifler, bu kanun kapsamında gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Siyaset yapma hakkı, düşünceye ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, kadın erkek eşitliği ve benzeri birçok konuda gerekli koşulların, yani yasal düzenlemeleri yapılması gerekiyor. Ama ilk adım, demokratik siyasetin önünü açmaktır. Şu an cezaevinde on binlerce siyasi tutsak var; onların özgürlüğe kavuşması sağlanmalıdır. Hala gözaltı ve tutuklamalar var. CHP’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. İşte bunlar aslında sürecin de başarıya ulaşmasını engelleyen, güvensizliği derinleştiren konular oluyor. Bunları gidermek tabii ki de devletin zorunluluğundadır.”

    “BÖYLE BİR ORTAMDA BARIŞ KONUŞULABİLİR Mİ?”

    Mevcut koşullarda barış yapmanın “zor bir iş” olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

    “İnkar, imha ve asimilasyon politikasının değişmesi, eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşama konusundaki irade… Bizler yıllardır bunların mücadelesini veriyoruz. Bu sürecin kolay olmadığını biliyoruz. Devlet içerisinde de belki bazı odaklar, bu sürece karşıdır. Yani sonuç itibariyle olması gereken şey devletin işte diyelim ki ateşkes sürecinde olumlu karşılık vermesi ve sürecin sağlıklı ilerlemesi konusunda koşulların yaratılması. Bu, devletin sorumluluğunda olan bir şey. Bizim, yani siyasetçilerin sorumluluğunda olan şey, bunlar var diye barış meselesini konuşmamak değil, aksine konuşmak, olması gerekeni ifade etmek ve bunu toplumsal bir talebe getirmektir. Bence zaten Türkiye’de problem burada. İşte ‘Böyle bir ortam var, böyle barış konuşulabilir mi?’

    Peki ne zaman konuşacağız? Savaşın, çatışmanın olduğu, özgürlüklerimizin elimizden alındığı zamanda özgürlüğü konuşuruz. Adaletsizliğin olduğu yerde adaleti konuşuruz. Barış yoksa barışı konuşuruz, olduğu ortamlarda zaten bunları konuşmaya gerek yok. Bu, aslında konuşmamanın bir yöntemine dönüşüyor ne yazık ki. Türkiye’de özellikle sosyal demokrat partiler ile CHP tabanı açısından söylüyorum, niyetleri bu olmayabilir, söylemde sürece destek vereceklerini, parlamenter zeminde çözülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Özgür Özel, bunu söylüyor, bu çok kıymetli ve ben çok önemli görüyorum ama pratiğe gelindiğinde ‘Bu mümkün mü? AKP ile anlaşıyorlar. Bu devlete güven olur mu?’ tartışmalarıyla süreci tartışmayı bile sorun gören bir yaklaşım var. Bence bu, çözümsüzlük siyasetinin bir dili. Yani eski sürecin bir dili. Yeni dönemin dili bu olamaz.

    “HENÜZ ORTADA BİR SÜREÇ YOK AMA OLMASINI İSTİYORUZ”

    Zaten bu sorunlar olmasaydı bizler de bunları konuşmazdık. Kürt halkı özgür olsaydı bizler ‘Kürt halkının özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyduk? Kadınlar eşit ve özgür olsaydı ‘özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyuz? Siyaset dediğimiz şey budur, konuşmalıyız. Dolayısıyla siyasetçilerin yapması gereken konuşmak, çözmek, tartışmaktır. Evet operasyonlara karşı da savaş politikalarına, gözaltı ve tutuklamalara karşı da tavır göstermek, demokrasinin ne olması gerektiğini ifade etmek siyasetin işidir. Yoksa siyasetçi neden var ki? Aksine devletin savaş politikalarını geriletmek, bu politikanın çıkar bir yol olmadığını, Türkiye’yi siyasi, ekonomik krizin eşiğine getirdiğini söylemeden nasıl bir süreç olacağız? O açıdan önce bir sürece evrilmesini konuşacağız. Çünkü henüz ortada bir süreç yok ama bu sürecin olmasını istiyoruz. Demokratik cumhuriyet olmasını istiyoruz. Kürt halkının, Alevilerin, kadınların özgür olmasını istiyoruz ve bunu konuşmaya devam edeceğiz.”

    ‘UMUT HAKKI’ KONUSUNDA TARAFLARIN YAKLAŞIMI!

    Sebahat Tuncel ‘Umut hakkı’ konusunda da görüş belirtti. Sivil toplum örgütlerinin bu yönlü girişimlerinin önemli olduğunu söyleyen Tuncel, şunları söyledi:

    “Bu önemli bir konu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de Türkiye hakkında verdiği 4 tane karar var. Sayın Öcalan hakkında ise uyulması gereken iki karar bulunuyor ama ben bundan bağımsız bu hak yoksa bile devletin, Kürt sorununu çözümü konusunda adım atacaksa eğer Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerekir. Bu, umut hakkıyla sınırlandırılamaz. Türkiye gerçekten Kürt sorununun çözümü konusunda Sayın Öcalan ile bir diyalog yürütüyorsa o zaman sorunun çözümü konusunda Sayın Öcalan’ın özgürlük koşullarının sağlanması önemli. Umut hakkı bunun için yasal zemin de sunuyor. Bu açıdan pozitif bir yerden bakmak mümkün. Bu durum sadece sayın Öcalan ile ilgili değil, bütün Türkiye’deki mahpusları ilgilendiren bir durum.

    Sayın Öcalan’ın durumu bence daha da özgün. Barışa cesaret eden, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çaba harcayan birisi. Dolayısıyla tarafların eşit koşullara sahip olması gerek. O açıdan Sayın Öcalan’ın özgürlük koşulları barış sürecinin başarıya ulaşması açısından; sonuçta Kürt tarafının temsilidir, o nedenle koşulların eşit olması gerekir. Baroların, ÖHD’nin bu konudaki çalışmalarını önemli ve anlamlı görüyorum. Umarım önümüzdeki parlamenter süreçte yasal düzenleme yapılır.”

    “ALEVİLER AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR FIRSAT”

    Sebahat Tuncel, ‘Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı olduğunu da belirtti. Alevi toplumunun da süreci sahiplenmesi gerektiğini söyleyen Tuncel, şöyle devam etti:

    “Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Alevilerin çok daha hassas ve duyarlı olduğu bir süreci beraberinde getiriyor. Önümüzdeki gün Dersim Tertelesi’nin yıldönümü. Katliamlardan geçirilmiş bir Alevi gerçekliğiyle de karşı karşıyayız. Alevi toplumu bu ülkede sevgili Hrant Dink’in söylemi ile ‘güvercin tedirginliğinde’ yaşıyor. Dolayısıyla olası bir sürecin doğal olarak onların hayatlarına nasıl yansıyacağı önemli bir konu. Aleviler inançsal ve kültürel olarak demokrasiye daha yatkın bir halk. Demokratik ve özgürlükçü bir yaşam, Aleviler açısından önemli. Dolayısıyla bu Demokratik Toplum Çağrısı, Aleviler açısından da önemli bir fırsat. Hem Alevilerin kendi İnanç kimliği etrafında örgütlenmesi hem barışın toplumsallaşması hem de demokratik bir cumhuriyetin gelişmesi konusunda önemli. Kürt sorununun çözümü sadece Kürtler açısından değil, Türkiye açısından da değil, aslında bütün Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek 4 parça Kürdistan diye ifade edilen, aslında 4 ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin ve birlikte yaşadıkları halkların geleceğini etkileyecek bir süreçten bahsediyoruz. Bizim tabanımızın CHP ile de yakın olma durumu var. Yani ortak tabana yönelik politika üretiyoruz, bu açıdan söylüyorum. Dolayısıyla CHP politikalarından etkilenme durumu yüksek. Oranın, negatif üslupla tartışması ya da süreci gündeme almaması hali Alevi toplumunu etkiliyor. Bence Alevi toplumunun kendi geleceği açısından barışı gündemine alması ve demokratik bir toplum konusunda daha aktif rol alması gerekiyor. Sonuçta gerçekten Aleviler açısından önümüzdeki süreç öyle kolay olmayacağa benziyor. Yani hem inancı özgürce yaşamak, kendi kültürünü yaşatmak meselesi önemli. O açıdan Demokratik Toplum Çağrısı aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı. Alevilerin, sadece gündeme alma açısından değil, demokratik toplumu inşa konusunda bir mücadele içerisinde olmasının önemli olduğunu düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • MHP ile DEM Parti ilk kez bayramlaştı!

    MHP ile DEM Parti ilk kez bayramlaştı!

    PİRHA – DEM Parti ile MHP heyeti, Ramazan Bayramı vesilesiyle ilk kez bir araya geldi.

    PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta gönderdiği mektup ardından siyasi partiler arasındaki temaslar da genişledi. MHP ve DEM Parti, bu yıl ilk kez bayramlaştı. MHP heyeti DEM Parti’yi, DEM Parti heyeti de MHP’ye ziyarette bulundu.

    DEM Parti’ye yapılan ziyarette MHP heyetinde İsmet Büyükataman, Bahçeli’nin baş danışmanı MYK üyesi Esma Özdaşlı ve MYK üyesi Şahin Kartal yer aldı. DEM Parti heyetinde ise eş genel başkan yardımcıları Yüksel Mutlu ve Öztürk Türkdoğan, Bitlis Milletvekili Hüseyin Olan bulundu.

    Kameralar önünde yapılan sohbette Öztürk Türkdoğan, tutuklanan öğrencileri gündeme getirdi, MHP’li Büyükataman ise bu konuya dair şunları söyledi:

    “Bugün bayram, dostluğun, kardeşliğin hakim olduğu bir gün. MHP olarak bu bayramda sayın genel başkanımızın takdir ve tasarruflarıyla yelpazeyi oldukça genişlettik. CHP, biliyorsunuz bayramlaşma programını iptal ettiğini söyleyerek İstanbul’da ayrı bir program icra ediyor. Onun dışında bütün siyasi partilerle kısmet olursa bir bayramlaşmayı arzu ediyoruz. O çerçevede DEM Parti’yi ziyaret ediyoruz.

    Bayramı inşallah bayram tadında kutlayacağız. Dargınlıkların, küskünlüklerin giderildiği, dostluk kapılarının yeniden aralandığı, kardeşlik hukukun bir kez daha perçinleşmesine vesile olan günleri birlikte idrak edeceğiz. Kabulünüz için teşekkür ediyorum. Bu arada sayın genel başkanımızın da selamları ve bayram tebriklerini ifade etmek istiyorum.”

    “İRADEYE SAYGI DUYULDUĞU GÜNLERİ DE GÖRMEK İSTERİZ”

    DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Türkdoğan ise şu konuşmayı yaptı:

    “Bayramlaşma aynı zamanda kavuşmaktır. Ben birkaç dilekte bulunmak isterim. Öncelikle özgürlüklerinden yoksun olan arkadaşlarımızın, yurttaşlarımızın, dostlarımızın, seçilmiş siyasetçilerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmasını dilerim. Hele hele bu son dönem öğrenci arkadaşlarımızın özgürlüğünden yoksun kalması adeta buruk bayram yaşamamıza sebep oluyor. Umarız bu son bulur. Hepimiz Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın gereği olarak yeni bir Türkiye’yi onurlu bir barışı inşa edebiliriz. Bu Türkiye’nin aynı zamanda demokratik bir Türkiye olmasını istiyoruz. Demokraside halkın iradesine saygı duyulduğu bir rejim olacaktır. Halkın iradesinin tecelli ettiği bir iradeye saygı duyulduğu günleri de görmek isteriz.”

    “HEP BERABER ACI TECRÜBELER YAŞADIK”

    Öztürk Türkdoğan’ın ardından yeniden söz alan İsmet Büyükataman, şöyle devam etti:

    “İfade ettiğiniz iyi niyet temennilerine tabii ki iştirak ediyorum. Türkiye demokrasiyle idare edilen bir ülke. İnsanlarımızın yasalar ve anayasalar çerçevesinde demokratik tepkilerini ortaya koyabilmeleri en tabii hakları ama ölçüyü kaçırmamak lazım. Toplumun huzurunu hedef alabilecek evrilmiş olmasını doğru bulmuyoruz. Türkiye olarak hep beraber acı tecrübeler yaşadık. Mutlaka tepkimizi ortaya koyabilmeliyiz, sorumlu davranışla. CHP’nin vatandaşı sokaklara davet eden çağrısı karşısında partinizin yapmış olduğu çağrıyı da önemli ve anlamlı buluyorum. Bu ülkede yaşayan herkes gerektiğinde demokratik tepkisini de ortaya koyabilmeli. Yasalar ve anayasalar çerçevesinde.”

    “SORUMLULUK SAHİBİ BİR PARTİYİZ”

    Sohbet üzerine Öztürk Türkdoğan “Partimizin çok ciddi bir sol ve sosyalist geleneği var. Biz her zaman Türkiye’nin demokrasi güçleriyle birlikteyiz. Elbette ki öncelikle bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Bu barışı temin etme noktasında da biz sorumluluk sahibi bir partiyiz. Her zaman halklarımızın yanındayız, demokrasi mücadelesi yürütenlerin de yanındayız” diye belirtti.

    Bayramlaşma amacıyla DEM Parti heyeti de MHP Genel Merkezine giderek ziyarette bulundu.

    PİRHA/ANKARA

  • Bilal Erdoğan’ın, Alevi camiasına girişi AVF’de nasıl tepki buldu?

    Bilal Erdoğan’ın, Alevi camiasına girişi AVF’de nasıl tepki buldu?

    PİRHA – “3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni” ardından Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) içerisinde fikir ayrılıkları oluştu. AKP hükümetinden isimlerin yanı sıra Bilal Erdoğan’ın da törene katılması, vakıf bünyesindeki birçok ismin tepkisini çekti. AVF bünyesinde yer alıp ismini vermek istemeyen bir kişi “Genel anlamda Haydar Baki Doğan’ın bu yönetiminde kucağımızda bomba bulmuş gibi oluyoruz. Hiçbir şeyden haberimiz yok” diyerek eleştiride bulundu.

    Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), Alevi Bektaşi inanç temelli bilimsel çalışmaların teşvik edilmesi amacıyla 15 Mart’ta 3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni’ni gerçekleştirdi. İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan törene yaklaşık 600 kişi katıldı.

    AVF yönetimi, tören öncesi AKP, MHP ve CHP yöneticilerine bizzat giderek törene katılmaları talebiyle davetiye iletti. Törene, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy bizzat katılırken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise yazılı bir mesaj gönderdi.

    Gecenin sürpriz konukları arasında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Bilal Erdoğan da vardı. AVF’de, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile yapılan ilişkiler nedeniyle oluşan tartışmalar, Erdoğan’ın da geceye katılımı ile daha da arttı. Vakıf bünyesindeki birçok isim, protokolde yer alanlar sebebiyle tepki gösterip salondan ayrıldı. Durumu protesto edenler arasında, AVF üyesi olup en geniş tabana sahip CEM Vakfı’nın bileşenleri de vardı. Aktarılan bilgilere göre, kurum yönetimlerinin yanı sıra dedelerin de salonu terk ettikleri ifade edildi.

    PROTESTONUN BİR NEDENİ DE AKP-HTŞ ORTAKLIĞI!

    3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni’nde yaşanan gerginlik sosyal medyada da görünür oldu. Kimi yurttaşlar, AVF Başkanı Haydar Baki Doğan’ın, Cemevi Başkanlığı’nın kuruluş sürecindeki protestolarını hatırlatıp “Bugün AKP ile el ele, yan yana” sözleriyle eleştirdi.

    Sosyal medyaya yansıyan eleştiriler arasında AKP-HTŞ işbirliği de öne çıktı. Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar sürerken AVF’nin, AKP ve uzantılı kurumlarıyla ilişkilenmesi tepkilere neden oldu.

    “ÖĞRENCİLERİ HERHANGİ BİR DİNİ UYGULAMAYA ZORLAMADAN…”

    Gecede konuşma yapan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in sözleri de tepkiyle karşılandı. ÇEDES ve birçok gerici uygulamalarla gündemde olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, tören gecesinde “…tüm öğrencilerimizin ülkemizde var olan dinleri ve mezhepleri ana hatlarıyla tanımalarını, inanç, ibadet ve ahlak esaslarını kavramalarını ve bunları sosyal hayata yansıtmalarını, kardeşçe yaşamalarını istiyoruz. Vicdan ve düşünce özgürlüğünü zedelemeden, öğrencileri herhangi bir dini uygulamaya zorlamadan bir eğitim süreci yürütmek, bizim en temel prensiplerimizdendir. Çoğulculuk, nesnellik, karşılıklı anlayış ve uzlaşıyı esas alarak, tüm öğrencilerimizi kucaklayan bir eğitim ortamı oluşturmayı amaçlıyoruz” ifadelerini kullandı.

    “KARDEŞLİĞİMİZİ PEKİŞTİREN ADIMLAR!”

    Gecenin odak isimlerinden birisi de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’du. Cemevi Başkanlığını da bünyesinde bulunduran Ersoy’un, gecede yaptığı konuşmada şu cümleleri dikkat çekti:

    “Başkanlığımızın yürüttüğü saha çalışmaları sonucunda Türkiye genelinde 2 bin 102 cemevi tespit edilmiştir. Bu kapsamda 1200 cemevimizden 1900 dilekçe başkanlığımıza ulaşmıştır. Bugün Alevi-Bektaşi toplumuyla devlet arasındaki gönül bağını daha güçlendirdiğimizi görmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Aradaki engelleri birer birer kaldırarak kardeşliğimizi pekiştiren adımları atmış bulunuyoruz. Bu birlikteliğin toplumsal barışımıza ve ortak geleceğimize katkı sağlamaya devam edeceğine gönülden inanıyorum.”

    “KUCAĞIMIZDA BOMBA BULMUŞ GİBİYİZ”

    Söz konusu gecenin ardından AVF yönetiminde olup ismini vermek istemeyen bir kişi, PİRHA’ya konuştu. “Federasyon içerisinde bazı şeyler uyuşmuyor. Bir tür kan uyuşmazlığı sorunu var” diyen AVF sorumlusu, şu eleştiride bulundu:

    “Evet bir yönetim var ama sorunlar tam anlamıyla çözülmediği için yönetimde kendi içerisinde barışık değil. Bu nedenle bazı vakıfların ayrılıkları söz konusu oldu. Ayrılıklar olmaya devam edecektir diye tahmin ediyorum. Bu ayrılıklar, yönetilme şekliyle alakalı bir durum. Benim şikayetim bu yöndeydi ve bundan dolayı da festival törenine katılmamayı yeğledim.

    Bir süre önce Kayseri’den Abbas Tan ve Ankara’dan Hüseyin Gazi Vakfı ayrıldı. Bunlar, yönetiliş biçim ve şekillerindeki memnuniyetsizlikler sebebiyle ayrıldı. Şu an Kartal Cemevi ile Ümraniye Cemevi yönetimleri de bazı şeylere çok sıcak bakmıyor. Kesin olmamakla birlikte onlarda da belli kopuşlar olabilir. Benmerkezli bir yönetim şekli ile hareket ediliyor. Bu tarz önemli konularda insanlar, oy çokluğuyla değil oy birliği ile karar vermelidir. Arka planda bizlerin, halkımıza, cemevlerimize gelen insanlara takdir edersiniz ki izahat da vermemiz gerekiyor. İşte o açıklamaları iyi yapabilmek için dışarıda iyi ya da kötü olabilecek tüm olaylarda önceden bilgi sahibi olunursa insanlar da derslerine çalışarak gider. Ama bizler genel anlamda Haydar Baki Doğan’ın bu yönetiminde kucağımızda bomba bulmuş gibi oluyoruz. Hiçbir şeyden haberimiz yok. Herkes nasıl öğreniyorsa biz de o an öğreniyoruz. O zaman bizim yaptığımız yöneticiliğin bir sıfatı kalmıyor.”

    “KİMSE, FİKRİNİ NET BİR ŞEKİLDE DİLE GETİRMEDİ”

    AVF bünyesindeki isim, federasyon içerisindeki ayrılığın, “hükümet ile ilişkilenme” ve birçok başlık sebebiyle olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “İnsanların niyetlerinde bu sebepler tabii ki de vardır. Bu fikri direkt açıkça dile getirip kopan olmadı ama insanlar, zaten bunlardan rahatsız. Sadece hükümet olarak düşünmeyin, ben şahsi olarak Alevi inanç kurumlarının tamamen siyasetten daha bağımsız olması tarafındayım. Partilere mesafeler çok eşit olmalı. Çünkü bizler partiler üstüyüz. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile olan ilişkileri takdir edersiniz ki bazı federasyonlar bundan çok uzak ama bizim federasyon bir tık daha yakın, bunun da ayrılığa etkisi olmuş olabilir ama kimse fikrini bugüne kadar net bir şekilde dile getirmedi. O ödül törenine katılmadığım için çok memnunum. İyi ki de gitmemişim.”

    ERDOĞAN AİLESİNİN YARATTIĞI 2. KRİZ!

    AVF yönetiminde olup tartışmalı ödül törenine dair konuşan bir başka isim ise  “Yola ilk çıkıldığında 8 başvuru gelmişti, bugün ise 60’a yakın başvuru söz konusu. İnsanlar daha çok Alevilik konusunu çalışmaya başladı. Doğru yolda gidiyoruz ama kanayan bir yaramız var. İçimize bir linç kültürü yerleşti ve gitmiyor. Alevi toplumu olarak muhalefetimiz eksik olmuyor” diye belirtti.

    İsminin yazılmasını istemeyen AVF’li sorumlu, gelen eleştirilere dair “Cumhurbaşkanı, Hüseyin Gazi Türbesine gittiği zaman da aynı şey olmuştu. Ne kazanırız değil de direkt kavga etmeye başlıyoruz” diyerek AVF’nin tutumunu savundu.

    DAVETSİZ MİSAFİR!

    Vakıf bünyesindeki kopmalara ilişkin de konuşan AVF’li yetkili, şunları söyledi:

    “Hüseyin Gazi Vakfı, federasyondan ayrılmak istedi ama bunun için de yönetim kararı yetmez, genel kurul kararı alması lazım. Mütevelli heyetinin onayını almanız lazım. Çünkü federasyona girerken de yönetim kurulu kararı olmuyor, genel kurul kararı geçerlidir. Çıkarken de aynı şekilde genel kurul kararı gerekli. Hüseyin Gazi Vakfı şu an bize bağlı 14 vakıftan birisi. Ama evet doğrudur, fikirsel bir ayrılık içerisindeyiz.

    Ödül töreninde asıl tepki çeken şey şu oldu; bizler, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı davet etmiştik ancak Bilal Erdoğan da Milli Eğitim Bakanı’nın davetlisi olarak geldi. İşin ilginci 10 yaşındaki çocuğuyla birlikte geldi. Alevi kültüründe gelene ‘git’ diyemeyiz. Toplantı saat 19:00’daydı, bize saat 16:00 gibi ‘Bilal bey de katılmak istiyor’ diye bilgi geldi. ‘Yok’ diyemedik. Yönetim kurulunda da bu konu konuşulmadığı için; yönetimde diyelim ki 7 kişi varsa 4 kişinin haberi var 3 kişinin ise haberi yok, o yüzden kendi içimizde de bir huzursuzluk yaşadık.

    TBMM’NİN 3. BÜYÜK PARTİSİNE DAVET YOK, MHP’YE VAR!

    Ödül töreni öncesinde Özgür Özel’e gittik, davetiyesini elden verdik. Gelemedi ama uzun bir yazı gönderdi. O yazı salonda okunduğunda büyük alkış koptu. AK Parti, MHP ve CHP’ye gittik. DEM Parti’ye davetiye göndermedik.

    AVF yönetim kurulu üyeliği 10 kişiden oluşuyor, bir kişi toplantıya katılmadı, iki kişi de salonu terk etti. Geriye kalan 7 kişiden biri de benim. Sonuna kadar yönetimin ve o organizasyonun arkasındayım. Şu anda bu toplantıdan dolayı bir huzursuzluk var ama bu konunun aşılacağına inanıyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • DEM Parti, AKP ve MHP ile görüştü: Sorumluluk iktidara düşüyor-VİDEO

    DEM Parti, AKP ve MHP ile görüştü: Sorumluluk iktidara düşüyor-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti’nin AKP ve MHP ile yaptığı görüşmelerde çağrının detaylarına ilişkin konuştuklarını belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Her iki partiyle de barışın hukukunu konuştuk” dedi. Tülay Hatimoğulları ise Newroz planlamasıyla ilgili PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediklerini ilgililere ilettiklerini vurgulayarak, “Somut bir adım bekliyoruz” dedi.

    Video eklenecek…

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı sonrası siyasi partilerle yaplan görüşmelere dair Meclis’te basın toplantısı düzenledi.

    “ADIMLARIN ATILMASINI GEREKTİĞİNİ ANLATTIK”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, AKP ve MHP görüşmesine dair konuştu. Bakırhan, şunları söyledi:

    “Bugüne kadar 101 büyük merkezli halk toplantıları aldık toplumun örgütlü diğer dinamikleriyle görüştük. Bu görüşmelerde elde ettiğimiz bilgileri bulguları da her iki partiyle de paylaştık. Yapmış olduğumuz görüşmelerde, gezilerde halkın ortaya koymuş olduğu düşüncelerde demokrasi ve hukuki adımların atılması en öncelikli talepler ve sorulardı. Bunu da görüştüğümüz partilere ilettik. İnsanlar güven ve güvencenin sağlanması konusunda çok yoğun talepler ileri sürdüler. Biz de bu sürecin selametle yürümesi için güven verici adımların sürecin ilerlemesine uygun gereklerin yerine getirilmesi gerektiğini her iki partiyle de paylaştık. Adımların atılması halinde hem küresel hem bölgesel düzeyde karşı karşıya kaldığı risklerden çok kolaylıkla çok rahatlıkla korunabileceğini belirttik. Bu meseleleri tartıştık.

    SAYIN ÖCALAN’IN ÇALIŞMA VE İLETİŞİM KOŞULLARININ DÜZENLENEBİLECEĞİNİ SÖYLEDİK

    Bu sürecin rahat bir şekilde yürümesi için bazı gereklilikleri anlatırken, Sayın Öcalan’ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenebileceğini söyledik. Bu daha önce parlamentoda bulunan siyasi partilerin vermiş olduğu kayyım yasa tasarısının Meclis Başkanı tarafından gündeme alınabileceğini, iyi niyet gerekleri olarak bunları söyledik. Demokratik adımların atılması için bir hazırlığın ve çalışmanın yapılması gerektiğini belirttik. Suriye’de kalıcı barış için kendi etkisini kullanmasının aynı zamanda buradaki sürece de katkı sunacağını belirttik. Tarihsel bir süreç içerisinde olduğumuzu ve yapılması gerekenlerin belli olduğunu, iktidarın da muhalefetin de bizlerin de yapılması gerekenler konusunda ödevlerimiz üzerinde durduk. Bunları ilettik.

    KOBANÊ’DEKİ 7 ÇOCUK MU GÜVENLİK TEHDİDİDİR?

    Biz barış umudunu büyütmek için bu turları yaparken, sabah çok üzücü haberlerle uyandık. 7’si i çocuk 9 kişinin yaşamını yitirdiği Kobanê’deki saldırıyı hep birlikte izledik. Bu saldırıyı kınıyoruz. Öfkemiz büyük. Büyük üzüntü içerisindeyiz. Bu ve benzeri saldırıların hem Suriye’de hem de burada yürüyen süreçlere çok büyük zarar verebileceğini belirtmek istiyoruz. Daha önce Sayın Öcalan ile de yapılan görüşmelerde yine en son bizim yaptığımız görüşmede de Sayın Erdoğan’ın da ısrarla altını çizdiği bir mesele vardı. Her ikisi de sabotajlara dikkat çekmişti. Siz de bunları takip ettiniz. Bu sabotajlar kim tarafından yapılmışsa açığa çıkarılması gerekiyor. Bu sabotajları yapanların, bu sabotajların emrini verenlerin bir an önce açığa çıkarılması gerekiyor. Güvenlik tehdidi diyenlere de bir çağrı yapmak istiyor ve soruyoruz; Kobanê’deki 7 çocuk mu güvenlik tehdididir? Kobanê’de 7 çocuğun katledilmesi mi bu güvenlik tehdidini ortadan kaldıracak? Bu katliamı kabul etmiyoruz. Bu katliam konusunda dahli olan, emir veren, bunu yapan, yaptıran kişilerin ve kurumların kim olduğunun açığa çıkarılması gerekiyor. Bu, öyle sıradan bir saldırı değil. Roboskî’deki provokasyon ve katliam neyse, bir süreç yürürken Paris katliamı neyse, bu da aynı derecede bir katliamdır. Bunların bu sürece bir yararı, bir katkısı yok. Bunlar, süreci provoke eden yaklaşımlardır ve bundan vazgeçilmesi gerekir.

    BARIŞ, BU TÜR PROVOKASYONLARLA SINANMAMALIDIR

    Sayın Erdoğan bir konuşmasında, bu süreçte gelebilecek her türlü provokasyona karşı en üst seviyede tedbir alacağız demişti. Aynen kendi söylediklerini tekrar ettim. Buradan Sayın Erdoğan’a beklentimizi iletmek istiyorum. Bu sabotaj bir an önce açığa çıkarılmalı, failleri bulunmalıdır. Yargılanmalıdır. Barış, bu tür provokasyonlarla sınanmamalıdır. Biz de çok iyi biliyorduk, bu süreç çeşitli sabotaj ve provokasyonlarla sınanacaktır ama bunun karşısında güçlü bir irade, açık, duru, sade bir duruş ortaya koymak en başta iktidarın, muhalefetin, hepimizin görev ve sorumluluklarıdır.

    Bir sürü engel aştık, bir sürü olumlu olumsuz tartışmayı geçtik. Sürecin en önemli aşamasını, bütün hassasiyetimizle, bütün dikkatimiz ve ortak çabamızla bir noktaya getirdik.

    İKTİDAR SORUMLU DAVRANMALI

    Asıl sorumluluk burada iktidara düşüyor. Kobanê’de yapılması, burada iktidarın rolünü azaltmıyor; aksine hem uluslararası kamuoyunda ve basında hem de yerel güçlerden ve Kobanê’de yaşayan insanlardan bize gelen bilgiler, yapılan haberlerde de işaret edilenin ne olduğunu, kim olduğunu açığa çıkarıyor. İktidar sorumlu davranmalı, üzerine düşen sorumluluğunu bu meselede yerine getirmelidir.

    Bu meseleye 85 milyonun umudunu bağladığını hepimizin umutlandığı ve hâlâ umutlu olduğu bir yere ve barışa evriltmeye çalıştığımız süreç önünde kara bir tablo ve girişim olarak kalmamalıdır. Şimdi artık oyalama, sağa sola çekme zamanı değil; adım atma, bu sürece sahip çıkma sürecidir diyoruz. Türkiye’de yürüyen bu sürecin 85 milyona katkı sağlayacağını, barışın 85 milyon insanın yararına olacağını bir kez daha belirtiyorum. Bu konuda herkesin sorumlu bir dille, pratikle üzerine düşen sorumlulukları layıkıyla yerine getirmeli.”

    İMRALI’YA GİDİŞ

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise gazetecilerin sorularını yanıtladı. Tülay Hatimoğulları, “İmralı’ya gidişle ilgili birkaç gün içinde bir program netleşecek. Şu an için bir başvurumuz yok. Birkaç gün içerisinde bu planlama sizlere de duyurulur zaten” dedi.

    “OPERASYON DEVAM EDİYOR”

    Newroz planlamasıyla ilgili PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediklerini ilgililere ilettiklerini vurgulayan Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı:

    “Bu konuyu biz hep beraber, sizler basın emektarları da gayet yakından takip ediyorsunuz. Şu an sınır ötesi operasyonların bir kısmı hâlâ devam ediyor. Bir güvenlik meselesi olarak ifade ediyorlar. Güvenlik ortamının sağlanması, güvenlik konusunda kaygı duyulmayacak koşulların sağlanması ile birlikte PKK’nin kendi çağrısını, kongre çağrısını yapacağını biz de kamuoyuna yaptıkları açıklamalardan izledik. Sayın Öcalan’ın kongrede üstleneceği rol ile ilgili hem kendi örgütünün hem de kendisinin yaptığı açıklamalar çok paralel. Kendisi 27 Şubat’taki açıklamada çok açık ifade etti. Kongreyi toplayabilecek ve bu kararı aldırabilecek güce sahip olan benim, demişti bize. Bunun için de kendi örgütüyle iletişim kanallarının açılması, kendi örgütüne kongreyi toplayabileceği bir zeminin oluşması bakımından koşullarının bu anlamıyla oluşturulması ve önünün açılması gerekiyor. Henüz bu konuda bizim bilgimiz dahilinde atılmış somut bir adım yok.

    NET BİR YANIT ALAMADIK

    Kayyım yasasıyla ilgili geçmiş dönemde de bu konudaki görüşlerimiz çok açık ve net. OHAL döneminde iflas edilmiş bir kanuna dayanılarak ve aslında Anayasa’da karşılığı olmayan bir kanuna dayanılarak bugüne kadar kayyım atamaları gerçekleşti. Elbette biz bu konudaki görüşlerimizi her iki siyasi partiyle de bugün görüştüğümüz hem AKP hem de MHP ile bu Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında kayyım konusu da gündem konularından biriydi. Bununla ilgili biz elbette net bir yanıt aldık diyemem kendilerinden. Ama demokratikleşme konusunda her iki parti bazı adımları atılmasıyla ilgili fikirlerini beyan ettiler.

    DEVLETE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR

    PKK’nin, silahların biran önce susması güvenliğin tesis edilmesiyle ilgili verdikleri genel bir mesaj oldu. Bu anlamıyla net bir takvim açıklama ya da net bir planlama zaten bizlerin yapacağı bir şey değil. Bu ne DEM Parti’nin ne AKP’nin tek başına ne de MHP’nin. Bunun ötesinde başta AKP’ye elbette görev ve sorumluluklar düşer. Yürütmedir. Burada Sayın Cumhurbaşkanının yürütmenin başı olarak kendisinin bu konuda söyleyecekleri çok önemlidir. Bunların ne olduğunu biz bilmiyoruz. Burada elbette devlete çok önemli görevler düşmektedir. Bu konuda devletten ve yürütmenin başı olan Sayın Cumhurbaşkanı ve yürütmenin bu konuda pozitif adım atılmasını beklemekteyiz.

    NEWROZ İÇİN MESAJ TALEBİ

    Newroz planlamasıyla ilgili Sayın Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediğimizi kendilerine iletmiş olduk. Somut bir adım atılmasını bekliyoruz. Sayın Öcalan’ın mesajının Newroz’da paylaşılması; atılan bu adımın, yapılan bu çağrının somut olarak bir karşılık bulması anlamında da destek sağlayacaktır. Bu zeminin yani barışın toplumsallaşması bağlamında önemli bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz. O yüzden de çok önemsiyoruz bu mesajı. Bu mesajla ilgili taleplerimizi yetkililere ilettik. Ümit ediyoruz bunun karşılığını pozitif bir şekilde alırız. Önümüzdeki günlerde bunu göreceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim-Sen’den sert tepki: Ülkü Ocaklarıyla protokol suçtur; hukuki girişimi başlatacağız!

    Eğitim-Sen’den sert tepki: Ülkü Ocaklarıyla protokol suçtur; hukuki girişimi başlatacağız!

    PİRHA – Eğitim Sen, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ülkü Ocakları arasında protokol imzalanmasına tepki gösterdi. Konuya ilişkin açıklama yapan Eğitim Sen, “Okulların siyasetin propaganda alanlarına dönüştürülme çabalarının somut bir örneğidir ve asla kabul edilemez. Eğitim Sen olarak, bu tür olaylara karşı her türlü hukuki girişimi başlatacağımızın bilinmesini istiyoruz” dedi. 

    Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Merkezi, Ülkü Ocakları ile “yaygın eğitim faaliyetleri kapsamında genel, mesleki ve teknik kurslar düzenlenmesi” için protokol imzaladı.

    “OKUL KAPILARININ SİYASİ YAPILARA AÇILMASI SUÇTUR!”

    Yapılan protokole Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’ndan (Eğitim Sen) itiraz geldi. Eğitim Sen “Yasalar açıkça ihlal edilmekte” başlıklı yazılı açıklamada, bu tür girişimlere karşı her türlü hukuki girişimi başlatacaklarını bildirdi.

    Eğitim-Sen açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “İmzalanan protokoller üzerinden okul kapılarının siyasi yapılara açılması suçtur!
    Son dönemde eğitim kurumlarında yaşanan bazı olaylar, eğitimin tarafsızlık ve laiklik ilkesinin ne kadar tehdit altında olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Merkezi, MHP’nin yan kuruluşu olan Ülkü Ocakları ile ‘yaygın eğitim faaliyetleri kapsamında genel, mesleki ve teknik kurslar düzenlenmesi’ için protokol imzalamıştır. İktidar ortağı olan bir partinin gençlik örgütlenmesi olan Ülkü Ocakları’nın “’sivil toplum örgütü’ olarak gösterilmek istenmesi, okulların siyasetin propaganda alanlarına dönüştürülme çabalarının somut bir örneğidir ve asla kabul edilemez. Bu tür girişimler sadece eğitimin niteliğine zarar vermekle kalmamakta, aynı zamanda yasaları açıkça ihlal etmek anlamına gelmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili yasalar, kamu kurumlarında ve okullarda siyasi propaganda yapılmasını açıkça yasaklamaktadır. Buna rağmen, son yıllarda AKP-MHP ittifakı ve onların ideolojik temsilcileri tarafından eğitim kurumlarında bu yasakların hiçe sayıldığı, öğrencilerin ideolojik bir yönlendirmeye maruz bırakıldığı örnekler yaşanmıştır. Geçtiğimiz yıl çok sayıda ilde, resmi olarak MHP’nin yan kuruluşu olan Ülkü Ocakları’na okullarda propaganda faaliyetinde bulunma izni verilerek açıkça suç işlenmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Merkezi’nin, iktidar ortağı MHP çizgisinde örgütlenmiş, tamamen siyasi bir yapılanma olan Ülkü Ocakları ile imzaladığı bu protokol devletin kendi yasalarına meydan okuması anlamına gelmektedir.

    Eğitim kurumları, demokratik düşüncenin, sorgulamanın ve bilimsel bilginin hâkim olduğu yerler olmalıdır. Ancak görüyoruz ki iktidar, Ülkü Ocakları gibi geçmişi karanlık yapıları okullara sokarak, yasaları ve hukuku çiğneyen tutumlarıyla eğitim sistemimizi kökünden çürütmeye kararlıdır.

    “PROTOKOL DERHAL İPTAL EDİLMELİ”

    Eğitim kurumlarının, siyasi iktidar ortaklarının siyasi propaganda aracı haline getirilmesi hem öğrencilerin geleceğini hem de eğitim sisteminin tarafsızlığı ilkesi ile açıktan çelişmektedir. Eğitimde hiçbir ideolojinin eğitim sistemi ve öğrenciler üzerinde baskı ve hâkimiyet kurmasına izin verilmemeli, imzalanan protokol derhal iptal edilmelidir.

    İktidarın ve onun çizgisindeki siyasal kadroların hukuk ve yasa tanımaz tutumlarının ülkeyi getirdiği nokta ortadadır. Hukuk kuralları toplumun sadece belli bir kesimi için değil, siyasi iktidar bileşenleri dâhil, herkes için eşit derecede uyulması gereken kurallardır. Ülkü Ocakları’na okul kapılarını açanlar açıkça suç işlemektedir. Yıllardır eğitim sistemini ve eğitim kurumlarını adım adım çöküşe sürükleyenler, okullarımızı ve öğrencilerimizi siyasi propagandalarına alet etmekten derhal vazgeçmelidir.

    Eğitim Sen olarak, bu tür olaylara karşı her türlü hukuki girişimi başlatacağımızın bilinmesini istiyor, Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve eğitim yöneticilerini okulları ve öğrencileri bu tür siyasi manipülasyonlara alet etmemeleri konusunda uyarıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    Milli Eğitim Bakanlığı ile Ülkü Ocakları arasında protokol: Okullarda kurs açacaklar