PİRHA- Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin 24. 30 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında yapılacağı açıklandı. Tertip Komitesi tarafından yapılan açıklamada, Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yalnızca bir kültür etkinliği olmadığı vurgulanarak, Tüm Dersimlileri, dostlarını, sanatçıları, aydınları, demokratik kitle örgütlerini, yüreği doğadan, özgürlükten, eşitlikten, adaletten ve halkların kardeşliğinden yana atan herkesi festivale sahip çıkmaya çağrıldı.
Dersim’de 24. yapılacak Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne ilişkin basın toplantısı düzenlendi.
Munzur Kültür ve Doğa Festivali Tertip Komitesi tarafından yapılan açıklamada, 24. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin 30-31 Temmuz, 1-2 Ağustos tarihleri arasında olacağı duyuruldu.
Munzur Kültür ve Doğa Festivali Tertip Komitesi, bu sene 24’ncüsü düzenlenecek Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne ilişkin açıklama yaptı. Tunceli Ticaret Odası’nda yapılan açıklamaya çok sayıda siyasi parti, sivil toplum kurumu ve yöre dernekleri temsilcilerinin katıldığı açıklamayı kayyım atanan Dersim Belediyesi Eşbaşkanı Birsen Orhan okudu.
DERSİM’İN TOPLUMSAL HAFIZASI…
Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yalnızca bir kültür etkinliği olmadığı vurgulayan Orhan, “Festivalimiz; doğanın, kültürün, dilin, inancın, sanatın ve özgür yaşam değerlerinin buluştuğu ortak bir yaşam ve mücadele alanıdır. Yirmi dört yıldır tüm baskılara, yasaklara ve engellemelere rağmen varlığını sürdüren festival, Dersim’in toplumsal hafızasının, direniş geleneğinin ve kültürel zenginliğinin en önemli buluşmalarından biri haline gelmiştir” dedi.
“YAŞAMI KUŞATAN HER TÜRLÜ BASKIYA KARŞI ORTAK SÖZÜMÜZÜ BÜYÜTECEĞİZ”
Orhan, açıklamanın devamında şunları dile getirdi:
“Munzur Festivali; yalnızca bir etkinlik değil, halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü ve dayanışmayı büyüten bir kültürel ve toplumsal buluşmadır. Festivalimiz geçmişle gelecek arasında kurulan güçlü bir köprü, hafızamızı canlı tutan ortak bir değer ve özgür yaşam arayışımızın önemli bir ifadesidir.
Bugün Munzur Vadisi ve Dersim coğrafyası maden projeleri, barajlar, HES’ler ve rant politikalarıyla kuşatılmak istenmektedir. Dereler, dağlar, ormanlar ve yaşam alanları sermayenin kâr hırsına teslim edilmek istenirken bizler doğayı bir meta değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz. Munzur’u savunmak yalnızca bir nehri savunmak değil; yaşamı, geleceği ve toplumsal hafızayı savunmaktır.
Aynı zamanda dilimiz, kültürümüz ve inançlarımız da çeşitli asimilasyon ve tekleştirme politikalarının baskısı altındadır. Oysa doğa, kültür, dil ve inanç birbirinden ayrı düşünülemez. Birinin yok edilmesi diğerinin de zayıflaması anlamına gelir. Bu nedenle Munzur Festivali, doğayı koruma mücadelesiyle kültürel değerleri yaşatma mücadelesini aynı zeminde buluşturmaktadır.
Bugün Dersim ve Ovacık’ta halkın demokratik iradesinin yerine kayyum yönetimlerinin atanmış olması, halkın kendi yaşamına ve geleceğine dair söz hakkına yönelik bir müdahaledir. Ancak hiçbir idari tasarruf halkın hafızasını, kültürünü ve mücadele birikimini ortadan kaldıramaz. Munzur Kültür ve Doğa Festivali, halkın yarattığı değerlere sahip çıkmanın ve ortak iradeyi yaşatmanın en güçlü araçlarından biri olmaya devam edecektir.
Bu yıl festivalimizde sanatın, müziğin, edebiyatın ve kültürel üretimin yanı sıra; doğa talanına, eşitsizliklere, kadınlara yönelik şiddete, kadın katliamlarına ayrımcılığa ve yaşamı kuşatan her türlü baskıya karşı ortak sözümüzü de büyüteceğiz. Munzur’un özgür akışıyla halkların özgür yaşam özlemi bir kez daha yan yana gelecektir.”
FESTİVALE ÇAĞRI!
Birsen Orhan, tüm Dersimlileri, dostlarını, sanatçıları, aydınları, demokratik kitle örgütlerini ve yüreği doğadan, özgürlükten, eşitlikten, adaletten ve halkların kardeşliğinden yana atan herkesi 30-31 Temmuz, 1-2 Ağustos tarihlerinde düzenlenecek 24. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne sahip çıkmaya çağırdı.
PİRHA-Munzur Koruma Kurulu (DEDEF), Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), Munzur Çevre Derneği ve çok sayıda köy derneği, Dersim’de artan madencilik faaliyetleri ile doğa talanına karşı 24 Mayıs’ta başlayacak “Doğa ve Canlı Yaşam Nöbeti” için çağrı yaptı. Kurumlar, Mercan ve Havaçor vadilerindeki endemik bitki türlerinin yok olma tehdidi altında olduğunu belirterek, “Coğrafya yaşamdır; yaşam, coğrafyayı korumakla mümkün olacaktır” dedi.
Munzur Koruma Kurulu (DEDEF), Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), Munzur Çevre Derneği, Dersim Ovacıklılar Kültür ve Dayanışma Derneği, Mercan Yarımkaya Köyü Derneği, Hanuşağı, Söğütlü, Topuzlu Köyleri Derneği, Ziyaret Köyü Derneği, Kızık Köyü Derneği, Çöğürlük Köyü Derneği, Geyiksuyu Köyleri Derneği, Taşıtlı-Torut Köyleri Derneği, Havaçor Köyü Derneği ve Eğripınar Köyü Derneği, Munzur coğrafyasında artan madencilik faaliyetleri ve doğa talanına karşı ortak açıklama yaptı.
Kurumlar, 24 Mayıs’ta başlayacak ve üçüncü yılına giren “Doğa ve Canlı Yaşam Nöbeti” için Dersim halkına ve doğa dostlarına çağrıda bulundu. Açıklamada, Dersim’in 145 ayrı noktada planlanan ya da sürdürülen maden projeleri nedeniyle büyük bir tehdit altında olduğu vurgulandı.
Ortak açıklamada, emperyalist politikaların dünya genelinde savaşlar ve işgallerle sürdürüldüğü belirtilerek, Türkiye’de ise doğa talanının yerli ve uluslararası şirketler eliyle yürütüldüğüne dikkat çekildi.
Açıklamada, Dersim-Munzur coğrafyasının yalnızca insanlar için değil, tüm canlı türleri için yaşam alanı olduğu belirtilerek, “İliç, Kaz Dağları, Akbelen ve ülkenin birçok bölgesinde yaşanan ekolojik yıkımın benzeri Dersim’de de dayatılıyor” denildi.
“DERSİM COĞRAFYASINI YOK EDECEK”
Bölgenin uluslararası düzeyde “Önemli Doğa Alanı” ve “Önemli Bitki Alanı” olarak kabul edildiği hatırlatılan açıklamada, Munzur coğrafyasının milyonlarca yıllık doğal bir yaşam havzası olduğu ifade edildi.
Son yıllarda özellikle Mercan ve Havaçor vadilerinde sarımsak, ışkın, çiriş, aygülü, mantar, sumak ve kekik gibi endemik bitkilerin ticari amaçlarla yoğun biçimde toplanmasının doğaya ciddi zarar verdiği belirtilen açıklamada, bu türlerin yok olmasının ekosistemde geri dönüşü olmayan sonuçlar yaratacağı ifade edildi.
Açıklamada, “Bir canlıyı yok etmek dakikalar alırken, onun doğada var olması milyonlarca yıllık süreçte mümkün oluyor” denilerek, başta sarımsak, ışkın, çiriş, aygülü, mantar, kekik ve sumak olmak üzere bölgedeki bütün doğal türlerin korunması çağrısı yapıldı.
Kurumlar, doğanın korunmasının yalnızca çevre örgütlerinin değil, bölgede yaşayan herkesin sorumluluğu olduğunu vurguladı.
Üçüncü yılına giren “Doğa ve Yaşam Nöbeti”nin bir yasaklama amacı taşımadığı belirtilerek, nöbetin Mercan ve Havaçor vadilerindeki yaşam alanlarını korumak amacıyla gerçekleştirileceği ifade edildi.
Açıklama, “Coğrafya yaşamdır; yaşam, coğrafyayı korumakla mümkün olacaktır” ve “Dersim sadece bizim değil, üzerinde yaşayan bütün canlıların geleceğidir” sözleriyle son buldu.
PİRHA- Son yılların en fazla yağışını alan Dersim’de, Munzur Suyu’nun debisi yükseldi, yollar sular altında kaldı.
Dersim, son yılların en soğuk kışını geçirdi. Baharın gelmesiyle yağmur yağışı etkili olurken, karların erimesinin etkisiyle Munzur Çayı’nın debisi yükseldi.
Sağanak yağışların etkisiyle yollar sular altında kalırken, Ana Fatma Ziyareti’nin önündeki yolda kaymalar oluştu.
PİRHA- Gülistan Doku dosyası, Munzur Üniversitesi’ndeki ilişki ağını yine gündeme getirdi. Ajansımıza konuşan üniversite çalışanı, tacizcilerin ve mobbing uygulayanların hala görevde olduğunu vurgulayarak, gerekli soruşturmanın yürütülmesi çağrısında bulundu.
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeler Dersim’deki bürokrasi ilişkilerini yeniden gündeme getirdi. Munzur Üniversitesi sürecin başından itibaren “sessiz” kalırken, yürütülen soruşturmanın Munzur Üniversitesi’ne uzanıp uzanmayacağı merak konusu.
Gülistan Doku soruşturmasında Munzur Üniversitesi’ne dair milletvekilleri, “Munzur Üniversitesi’nde rektörlük makamı veya üniversite yönetimiyle bağlantılı olarak gündeme gelen taciz ve mobbing iddiaları hakkında herhangi bir savcılık soruşturması yürütülmüş müdür? Munzur Üniversitesi’nde kadın öğrencilerin güvenliğine ilişkin şikayetler Bakanlığınıza, savcılıklara veya kolluk birimlerine ulaşmış mıdır? Munzur Üniversitesi’nde Gülistan Doku’nun kaybolmasından önce veya sonra kadın öğrencilerin yaptığı taciz ve şiddet başvurularının akıbeti nedir? Gülistan Doku dosyası ile Munzur Üniversitesi’ndeki taciz ve mobbing iddiaları arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığı araştırılmış mıdır?” soruları kamu adına sorulurken, üniversite çalışanları da bu sessizliğin bir tercih olduğunu ortaya koyuyor.
“TACİZCİLER GÖREVDE”
Adını vermek istemeyen Munzur Üniversitesi çalışanının aktardıkları ise, başka bir soruna da işaret eder nitelikte.
Munzur Üniversitesi’nin bir önceki rektörü Ubeyde İpek’in dönemin valisi Tuncay Sonel’in araya girmesiyle Süleyman Soylu üzerinden ikinci dönem rektör yapıldığını bizzat kendisinin sohbetlerde ifade ettiğini paylaşan çalışan, “Gülistan Doku cinayeti sonrasında neden hala Munzur Üniversitesi mercek altına alınmadı?” diye sordu.
Munzur Üniversitesi’ndeki bazı akademik ve idari personelin öğrencilere yönelik tacizleri hiçbir zaman gündemden düşmediğini hatırlatan çalışan, “Hatta hem Ubeyde İpek hem de mevcut rektör bu tacizcileri hala koruyup kolluyor. Bunlar hala öğrencilerin derslerine girip duruyorlar ki kimin çocuğu olsa tedirginlik duyar. Bunun yanında tarikatların şehirde üniversite öğrencilerini evlerde toplayıp ayinler düzenledikleri ve yine belirli tarikatlara yakın kişilerin rektör Kenan Peker tarafından korunup kollarak üniversite içerisinde etkin bir hale getirdiği de herkesin çok yakından bildiği gerçeklerdir” dedi.
“SAVCILAR HAREKETE GEÇMELİ”
Ubeyde İpek döneminde Barış Akademisyeni ve FETÖ’cü oldukları iddiasıyla üniversiteden onlarca kişi ihraç edilirken bizzat aynı gerekçeler ile Bank Asya hesapları ve Fetullahçılarla açık ilişkileri olmasına rağmen Ubeyde İpek’e yakın isimlerin dosyalarının sümen altı edildiğini idddia eden çalışan, şunları ifade etti:
“Bunlar açık ve nettir. Üstelik bu kişiler üniversitede hali hazırda da görev yapmakta olup, gerçekleştirdikleri usulsüz işlemler ve alımlarla devleti zarara uğratmalarına rağmen mevcut rektör Kenan Peker tarafından korunup haklarında tek bir işlem dahi yapılmamıştır. Savcılık gerek duyarsa sizin vasıtanızla bu isimlere dair delilleri sunabiliriz. Fakat şunun altını kalın harflerle çizmek gerekiyor. Bu incelemelerin bizzat savcılık tarafından yapılması gerekiyor. Aksi takdirde bu kişiler hakkında üniversitece her defasında göstermelik soruşturmalar açılıp üstü kapatıldığı gibi, bazen de soruşturmalarda bilerek usul hataları yapılarak aklanmalarının önü açılmaktadır”
“ALEVİLİK VE DERSİM HALA SORUN OLARAK GÖRÜLÜYOR”
Devlet yıllarca Dersim’i kategorik olarak olumsuzladığı için tarikatların önünün hep açık tutulduğunu belirten çalışan, “Tuncay Sonel örneğinde de gördüğümüz gibi birileri sürekli vatan-millet-sakarya edebiyatıyla her türlü usulsüzlük ve suçlarını devletin imkan ve olanaklarını kullanarak ört pas ettirdiler. Şimdi dönüp geriye baktığımızda demek ki fişlenen bu insanların rahatsızlıklarının boşuna olmadığı kanıtlanmış oluyor. Bir üniversite düşünün ki rektörleri her defasında geçmişin sömürge valileri gibi bu kentin kültürüne ve inancına yabancı ve düşman gözüyle bakan insanlardan seçiliyor. Ramazanda çay ocaklarını kapatıp çay servisini yasaklayan bugünkü rektör büyük bir pişkinlikle basına bunun yalan olduğunu ifade etti. Hadi Türkiye kamuoyunu kandırdı, peki bu devletin valisi, polisi ve istihbaratı bunu yaptığını bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama işte mesele Alevilik ve Dersim olunca birbirlerini ne yazık ki bırakmıyorlar” diye ifade etti.
“GÜVEN SORUNU VAR”
Yeni bir demokratikleşme sürecinin içinden geçildiğini vurgulayan çalışan “Fakat bizzat devlet içindeki art niyetli yöneticilerden ötürü bölge insanı güven duymuyor. Çünkü kendilerine değer verilmediği hissine bölgedeki yönetici profillerine bakarak çok rahat varabiliyorlar. Hem şehrin hem de üniversite personelinin istediği, bölge kültürüne yabancı olmayan bir rektörün atanması çok mu zor? diye sorarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“ELAZIĞLI REKTÖRLER KUŞATMASI”
“Mevcut Rektör’ün yapıyor gibi gözüktüğü herşeyin bir şov olduğunu şehirdeki herkes biliyor. Kanaatimce sadece hakkındaki taciz, usulsüzlük ve tehdit iddiları bugün bile cumhurbaşkanına iletilse bu makamda kalması mümkün görülmez. Üniversite resmen bir ‘Elazığlı rektörler’ kuşatması altında. Onlarca başarısızlığa imza atan, bir akademisyenden ziyade akademik ve idari personelin üzerinde tahakküm kurma arayışında olan Kenan Peker hakkındaki iddialar çok vahim. Hakkında onlarca haber ve Meclis’te soru önergesi verilmesine rağmen YÖK tarafından herhangi bir girişim bile başlatılmaması da düşündürücü. Devlet eğer bir valisi üzerinden herkesin gözüne batan bu olumsuz imajı düzeltmek istiyorsa kesinlikle toplumla barışık ve güven aşılayan bir rektör atamalı. Çünkü üniversite şehirde toplumsal dokuyu bozan kurumların başında görülüp yöneticilerinin olumsuz uygulamaları da buna tuz biber olmaktadır.”
PİRHA- DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, sermayenin ve ona yol veren iktidarın doğa kırımına ve bu karşı verilen mücadeleye dikkat çekerek, “İtirazları ve çıkacak sesleri, sadece bir projeye değil, bir bütün bu talan düzeninin tamamına karşı yükseltmek zorundayız. Doğayı, suyu, toprağı savunmak, aynı zamanda eşit, adil ve yaşanabilir bir ülke talebini dile getirmektir” dedi.
Akbelen’den Gabar’a, Munzur’dan Kazdağlarına, Varto’dan Aydın’a bir çok alanda yapılan çeşitli projelerle doğa talan ediliyor. Doğa talanı ve kırımına karşı çevreciler ve yurttaşlar mücadelesini sürdürüyor.
DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, sermayenin ve ona yol veren iktidarın doğa kırımına ve bu karşı verilen mücadeleye dair sorularımızı yanıtladı.
“DOĞAYI SAVUNMAK AYNI ZAMANDA BU TALAN DÜZENİNE İTİRAZ ETMEKTİR”
PİRHA: Anadolu ve Mezopotamya’nın onlarca noktasında doğa talanı sürüyor. Buna karşı direnenler ise baskı altına alınıyor, tutuklanıyor. Son yıllarda bunun artmasını nasıl yorumluyorsunuz?
İbrahim Akın: Anadolu ve Mezopotamya’nın dört bir yanında yaşananlar tekil olaylar değildir. Aksine bunlar bütünlüklü, sistematik ve ideolojik bir tercihin sonucudur. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yeraltı ve yerüstü varlıkların sermayenin ve şirketlerin sınırsız kullanımına açıldığı bir talan rejimidir. Bu rejim, yalnızca doğayı değil, o doğayla birlikte yaşayan toplumları da hedef alıyor. Direnen köylülerin, çevre savunucularının baskı altına alınması, gözaltılar ve tutuklamalar bu yüzden artıyor. Çünkü doğayı savunmak aynı zamanda bu talan düzenine itiraz etmektir.
“SINIRLI İŞ OLANAKLARI YARATILIRKEN, YAŞAM ALANLARI GERİ DÖNÜŞSÜZ BİÇİMDE TAHRİP EDİLİYOR”
-İktidar mensupları bu talanı savunduklarında “istihdam, enerji ihtiyacı” gibi söylemler kullanıyorlar. Bunun sahadaki karşılığı nedir?
İbrahim Akın: İktidarın “istihdam”, “enerji ihtiyacı” gibi gerekçelerle bu projeleri meşrulaştırmaya çalışması, gerçekçi değil. İkna edici de değil. Bugün bu projelerin bulunduğu bölgelerde kalıcı, güvenceli bir istihdamdan söz etmek olanaksız. Aksine, kısa vadeli ve sınırlı iş olanakları yaratılırken uzun vadede tarım yok ediliyor, su kaynakları kirletiliyor, yaşam alanları geri dönüşsüz biçimde tahrip ediliyor. Enerji ihtiyacı söylemi ise çoğu zaman ihracata dönük, şirketlerin kârını hedefleyen bir üretim modelinin üzerini örtmek için kullanılıyor. Yani burada kamusal ihtiyaç değil, özel çıkarlar ve şirket çıkarları belirleyici.
“YALNIZCA BİR ÇEVRE MESELESİ DEĞİL, DOĞRUDAN YAŞAM HAKKI MESELESİDİR”
-Çevre felaketine yol açan İliç faciasının yankısı sürerken Varto ve Karlıova’da JES yapılmak isteniyor. Deprem bölgesinde böylesi bir çalışma ney yol açar? Buna karşı yapılacak mitinge dair ne söylersiniz?
İbrahim Akın: İliç’te yaşanan facia henüz hafızalardayken, benzer riskleri barındıran projelerin Varto’da, Karlıova’da, üstelik deprem gerçeğinin bu kadar tehlikeli olduğu bir coğrafyada gündeme getirilmesi, bu anlayışın ne kadar pervasız olduğunu gösteriyor. Burada bilimsel uyarılardan çok şirketlerin yatırım planlarının esas alındığını görüyoruz. Bu, yalnızca bir çevre meselesi değil, doğrudan yaşam hakkı meselesidir.
Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda ise bu tabloyu küresel ölçekte süren paylaşım mücadelesinden bağımsız düşünemeyiz. Enerji kaynakları, madenler, su varlıkları üzerindeki rekabet, bugün dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bu coğrafyada da doğa talanı biçiminde karşımıza çıkıyor. Bu anlamda yaşananlar, sadece ekonomik bir tercih değildir. Bunlar aynı zamanda çok boyutlu bir savaşın parçasıdır. Doğaya yönelen bu saldırı ile toplumlara yönelen baskı politikaları iç içe geçmiş durumda. Sistem, hem insanı hem doğayı hedef alan bütünlüklü bir tahakküm kurmaya çalışıyor.
GERİDE SADECE YIKIM VE YOKSULLUK BIRAKILIYOR
Türkiye’deki uygulamalar da bu küresel eğilimin yerel bir yansımasıdır. Sömürge madenciliği benzeri bir anlayışla, bölgenin tüm değerleri hızla tüketiliyor. Geride sadece yıkım ve yoksulluk bırakılıyor. Bu nedenle mesele sadece çevreyi koruma meselesi değil, aynı zamanda demokratik hakların, yaşam hakkının ve geleceğin savunulması meselesidir.
Bu yüzden yapılacak mitingler, yükselen itirazlar son derece önemli olacaktır. İtirazları ve çıkacak sesleri, sadece bir projeye değil, bir bütün bu talan düzeninin tamamına karşı yükseltmek zorundayız. Doğayı, suyu, toprağı savunmak, aynı zamanda eşit, adil ve yaşanabilir bir ülke talebini dile getirmektir. Bu mücadele büyüdükçe, bu fütursuz talanın da karşısında daha güçlü bir toplumsal direnç oluşacaktır.
PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba’nın son günü nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çetu Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.
Dersim’de “Çarşeme Şaye” inancı, bölgedeki Alevi inanç sistemi ve yerel halk içerisinde önemli bir yere sahip olan inanıştır. Bu inanç, özellikle Hızır ve baharın gelişiyle ilgili ritüellerin bir parçası olarak yaşatılır. Çarşeme Şaye, genellikle Xızır orucu sonrası gelen ve Newroz döneminde, yılın uğursuz ve tehlikeli olduğuna inanılan Çarşamba günlerine verilen isimdir. Halk arasında bugün, kötü ruhların ve felaketlerin etkili olabileceğine inanılır.
Kara Çarşamba’nın uğursuz olduğuna inanılır, bu gün yeni işlere başlamaktan, yolculuğa çıkmaktan veya temel ev işleri yapmaktan kaçınılır. Evlerde suyun başında dua edilir, kimi zaman ocak külleri veya tuzla koruma ritüelleri uygulanır. Halk arasında, o gün komşular arasında yiyecek paylaşımı olur; bunun kötülüğü uzaklaştıracağına inanılır.
Dersimliler, Çarşeme Şaye’nin son çarşambasında Gola Çetu’da buluştu. Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) de bulunduğu ziyarette, Şix Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu, gulbank vererek lokmaları pay etti.
Gulbanklerin verilip, lokmaların pay edilip dağıtılmasının ardından ise Ergün Haydaroğlu, klamlar söyledi.
PİRHA- Munzur Gözeleri’nin tarihsel anlatı, toplumsal ve inançsal yapısına dair bir makale kaleme alan Doç. Dr. Yalçın Çakmak, anlatına efsanedeki “hac” vurgusunun 20. yüzyılla birlikte ortaya çıktığını aktararak, “Her ne kadar 20. yüzyılın başından günümüze değin Munzur Gözeleri ile ilgili haccın merkezde olduğu popüler bir anlatı ön planda olmuş veya “tutulmuşsa” da bugün hâlâ bölge insanının inanç dünyasında varlığını koruyan, tamamen farklı bir hikâyenin mevcut olması, araştırmacıları yeni okuma ve yorumlara celbedecek, farklı perspektiflere olanak sunuyor” dedi.
Son günlerde mescit tartışmalarıyla gündeme gelen Munzur Gözeleri’nin tarihsel anlatı, toplumsal ve inançsal yapısına dair geçtiğimiz yıl Tarih ve Toplum Dergisi’nin 23. sayısında yer alan “Kayıp bir çoban ile “kerametleri”nin izinde: Munzur Baba ve “efsaneleri” adlı makale kaleme alan Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın ilgili makalesinde öne çıkanları derledik.
“BÜYÜK NEHİRLERİN BABASI”
Çakmak, makalenin giriş kısmında Munzur Baba Efsanesi’ne ve “Munzur” kelimesinin anlamına dair değerlendirmelere yer vererek, şunlara dikkat çekiyor:
“İnancı kimlik ile bütünleştiren ya da “kimlikleştiren” bir özellik de insanların neye inandıklarıyla birlikte, bizzat atalarının da ona inanmış olmalarıdır. Dolayısıyla dine duyulan istenç ya da korku da onu tarihsel olarak tecrübeleyip, itimat eden atalara duyulan saygının farklı bir tezahürü olabilir. Burada bir nevi “atalar kültünün” farklı bir anlatısı söz konusudur. O nedenle günümüzün insanı da sonraki kuşaklara göre şimdiden bu atalar silsilesinde yer alacağından, bugünden başlayarak geleceğe taşıyacağı tarih ya da belleğin inşasından “sorumludur”.
Benzer şekilde, toplumların efsaneleri de çevrelerindeki hadise ve doğa olaylarını kendilerine has algı dünyalarıyla yorumlamalarından bağımsız değerlendirilemez. Bundandır ki peygamberlerin mucizeleri ile evliyaların kerametleri, her ne kadar sonrasında evrensel bir hüviyet kazansa da esas itibarıyla başlangıcında, yerel ve de hitap ettikleri toplumların yorum ve duygularından izler taşır. Tabii burada, yaşanılan coğrafyanın ve yine bizzat üzerindeki toplumun duygu dünyasını şekillendiren tarihsel anlatı ve belleğin payı inkâr edilemez. Hatta gerek yazılı kaynaklar gerekse sözlü belleğin izinden gidilsin, yer yer var olan mevcut anlatının tarihsel akış içerisinde ve en çok da “yazının hükmü ve kaydına inat” bir yeniden inşa (reconstruction) süreciyle karıldığı ifade edilebilir.
Eldeki mevcut yazılı kaynaklarla Munzur Suyu ve Munzur Baba’ya yönelik “hac” odaklı keramet anlatısının öncesindeki yüzyıllarda söz konusu olmazken ya da yazıya geçirilmezken, bu anlatının birazdan da ifade edileceği üzere birtakım dışsal etkenlerin tesiriyle, en geç 19. yüzyıl ve yazıya aktarılmış şekliyle henüz 20. yüzyıl başı arası bir dönemde bölge inancı içerisinde ifade bulduğu iddiası tartışılmaya açılacaktır.
Yüzyıllar boyunca kutsal kabul edilen bu suyun kaynak yahut gözelerinde, bölge insanı temenni ve dilekleri için kurbanlar kesip, çeşitli ritüellerini gerçekleştirmiştir. O nedenledir ki suyun taşıdığı kutsallıktan ötürü içindeki canlılar da –bilhassa balıklar– tarih boyunca kutsal görülüp tüketilmedi.
Munzur Suyu’nun toplumsal karşılığı bunlardan da ibaret değildir. Zira eski dönemlerde, aşiretler arası toplantıların yapıldığı ve üzerine yeminlerin edildiği kutsal bir mekân olarak da saygı görmüştür. Tüm bu özelliklerinin sağladığı saygınlıktan ötürü “Munzur” ismi de kuşaklar boyunca bölgede doğan çocuklara takılan yerel bir adlandırma olarak yaygınlığını korudu. Hatta ismin popülerliği devlet nezdinde de itibar görmüş olmalı ki 1935 yılında “Tunceli” olarak değiştirilen “Dersim” adının ilk önce “Munzur Vilayeti” şeklinde konulması düşünülmüştür.
Görüldüğü kadarıyla bunu ilk olarak tartışma konusu yapan kişi de İngiltere’nin Kürdistan Konsolosu olarak bölgeye ziyarette bulunan Taylor’dur. Konsolosun Mezoor olarak telaffuz ettiği Munzur ismi ona göre Mendzoor ya da Ermenice Mehzoor’dan gelmekte olup, Süryaniceye Moozoor ya da Mozer olarak tahrif edilerek geçmiş bir adlandırmadır. Ayrıca Ermeni dilinde “ihtişamlı, büyük su kaynağı ya da Fırat Nehri” anlamlarına geldiğini de belirttiği Mendzoor’un, eski coğrafyacılara göre Ermenistan’ın yükseklerinde ve Menzoor kantonunda yer alan Medzourkh antik kentinden geldiğini ileri sürer. Bu açıdan kendileriyle görüştüğü Tercan’daki Ermenilerin de Baba Munzur ya da Mendzoor olarak burayı “Büyük Nehirlerin Babası” olarak adlandırdığını aktarır.
Zira Taylor’dan sonra gelen aynı yüzyıldaki çağdaşlarından Vital Cuinet bu ismi “Mezur” (Mézour)12 ve yine bir diğer isim olarak Şemseddin Sami de aynı şekilde “Mezûr” ya da “Mızûr” (مزور) olarak zikredeceklerdir. Munzur ismine dair Araplar ise, Fırat Nehri’nin her iki tarafındaki dağ hudutları içinde kalan Cabal Munzur/Cebel-i Muzur adlandırmasına başvurmuştur. Ama bunun da yine Ermenice Mzur veya Asurlarda “Muzri ülkesi” adlandırmalarından türediği üzerinde durulmuştur.
Araştırmacı Gürdal Aksoy, suya kaynaklık eden hikâyenin Dersim Aleviliği ile Ezidilik bağlantısına dikkat çekerek Dersim’e de buraya gerçekleşen bir Ezidi göçüyle taşınabileceği olasılığı üzerinde durur. Yazar son olarak diğer bir çalışmasındaysa Munzur’u Zerdüşt bir kökene bağlayıp –Dersimi’nin iddia ettiğinin aksine Anahita değil de– Aramazd’ın (Ahura Mazda) transformasyonu olduğuna dikkat çeker.”
Munzur ve su gözelerine dair dile getirilen bilgilerin, 16. yüzyıldan günümüze değin kaleme alınan birçok eserde kutsallığına işaret ettiğini vurgulayan Çakmak, “Günümüze değin gün yüzüne çıkan belgelerden –yine ileride ortaya konulacağı gibi– “hac” odaklı anlatının ilk kez Molyneux-Seel tarafından yazıya geçirildiği görülmektedir. Bu da Molyneux-Seel’dan sonra Munzur ile ilgili söz konusu hac anlatısının artık giderek merkezî bir rol edindiğini güçlü bir ihtimal olarak ön plana getirir. Zira Molyneux-Seel’dan sonra eserini kaleme alan Uluğ’un 1939 tarihinde Ovacık’ın Ziyaret köyünden Hızır adında birinin ağzından derlediği anlatıda da artık söz konusu hac vurgusunun yerel inanca yerleştiği dikkat çeker. Hacca gitmekle ilgili bu vurgunun diğer birtakım örneklerle artık 20. yüzyıldan itibaren giderek başat bir rol edindiği ve gerek bölgedeki inanç gerekse bunun üzerinden gerçekleştirilen derlemelerde ufak farklılıkları dışında tekrar edildiği anlaşılmaktadır” diye belirtti.
Doç. Dr. Yalçın Çakmak, makalesinde Munzur Suyu Efsanesi’nin bazı açılardan sadece Dersim bölgesine özgü olmayıp, farklı bölge ve kişilere özgü “benzer” anlatılarla dile getirildiğine de dikkat çeker.
Munzur Baba Efsanesi’ne dair çalışma yürüten araştırmacıların önünde, bugüne değin gün yüzüne çıkan kaynaklar bağlamında düşünüldüğünde, 20. yüzyıl öncesinde, doğrudan “hac” anlatısını tahkim eden ya da ortaya koyan yeterli oranda veriye sahip olunmadığı bilgisini paylaşan Çakmak, “O halde haklı olarak, böylesine bir anlatının “nasıl olur da bölgedeki bu kutsal mekânın efsanesinde hâkim hale geldiği?” sorusu belirmektedir” dedi.
Doç. Dr. Yalçın Çakmak, her ne kadar 20. yüzyılın başından günümüze değin Munzur Gözeleri ile ilgili haccın merkezde olduğu popüler bir anlatı ön planda olmuş veya “tutulmuşsa” da bugün hâlâ bölge insanının inanç dünyasında varlığını koruyan, tamamen farklı bir hikâyenin mevcut olması, araştırmacıları yeni okuma ve yorumlara celbedecek, farklı perspektiflere olanak sunduğunu dile getiriyor.
PİRHA – Reya Heq inancında önemli bir yeri olan Koye Dizgûn (Dizgûn Dağı), Dersim coğrafyasında yaşayanlar tarafından kutsal bir mekan olarak kabul edilir. DAM Yöneticisi Orhan Budak ise söz konusu dağ ve mitolojik anlatının ‘Düzgün Baba’ olarak günümüzde adlandırılmasının yanlış olduğunu savunmakta. Kürtçe’de bu mekanın isminin ‘Çîya ye Dizgûn’ olduğunu söyleyen Budak, “Türkçe ve Osmanlıca’da ‘Düzgün’ diye bir kelime yok. Bu hikayenin Türkçe anlatımı da bulunmamakta” diye belirtti.
Dersim Araştırmaları Merkezi’nin yöneticilerinden Veteriner Hekim Orhan Budak, bölge halkı için büyük önem arz eden ‘Dizgûn’ (Düzgün Baba) mitolojisinin günümüz anlatımlarındaki yanlışlara işaret etti. Budak, coğrafyanın maruz kaldığı asimilasyon sebebiyle Alevi mitolojilerinin yanı sıra kutsal görülen isimlerin de dönüşüme uğradığını söyledi.
Rea Heq inancında önemli bir yeri olan ‘Çiyaye Dizgûn’ isimli mekanın ‘Düzgün Baba’ ismiyle anılmasının yanlış olduğunu savunan Budak, ‘Dizgun (Dizgûn/Duzgi) ve Dağ Keçileri’ mitolojisinin doğru anlaşılması gerektiğini vurguladı.
“DERSİM ALEVİLİĞİ TAMAMEN BAŞKA BİR ŞEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”
‘Dizgun ve Dağ Keçilerinin’ hikayesinin ancak Dersim’deki Kurmanci ve Kırmancki anlatımları ile kavranabileceğini söyleyen Orhan Budak, şunları söyledi:
“Dersim’de geçmişten beri bir kültürel talan var. Özellikle son 70 yılın çok kötü bir imajı var. Dersim hareketinden sonra insanlar bir korku yaşadı fakat kendi kültürlerini devam ettirdiler. Çünkü başka bir kültürü bilmiyorlardı. Dersim, coğrafya olarak kapalı bir alandı ve o nedenle kapalı bir yaşam vardı. 1938’den sonra okulların açılmasıyla birlikte Dersim’e yeni bir kültür girmiş oldu. Yeni kültürün de ‘çok güzel, yaşanması gereken bir kültür’ olduğu, eskisinin de unutulması amaçlanıyordu. Böylece kültürel bozukluğa başlanmış oldu. Yerelde önce isimler, sonradan kültürler, inançlar da değiştirildi. Yani Dersim Aleviliği tamamen başka bir şeye dönüştürüldü. Çocukluğumuzda gördüğümüz pirlerin davranışıyla şimdiki pirlerin davranışları farklı. O dönemin pirlerinde adalet sistemi tamamen onların denetiminde gibiydi. Kavgaları, haksızlıkları, her şeyi onlar çözerdi. Hak, hukuk onlar üzerinde yürüyordu. Artık Dersim Aleviliği de değişmiş oldu.
Yani hem zihniyet hem doğa değişime uğradı. Dil tamamen Türkçeye döndü. Mesela Dımilkî ve Kurmancî dili tamamen şu anda halk arasında sadece yaşlılar arasında konuşulur oldu. Aynı şekilde coğrafya üzerinde de öyle; bütün köy isimlerimiz, coğrafyanın ziyaretlerinin isimleri değişti, önlerine, arkalarına başka isimler koyarak yozlaştırıldı.”
“KİMSE ‘MUNZUR BABA, DÜZGÜN BABA’ DEMEZDİ”
Orhan Budak, ‘Dizgûn’ mitolojisinin bölgede Türkçenin hakimiyetiyle birlikte dönüştüğünü ifade ederek şunları söyledi:
“Yönlendirmeler olurken de yanlışa doğru gidilmiş oluyor. Mesela ‘Düzgün Baba, Munzur Baba’ tanımlamaları yeni tanımlamalardır. Eskiden kimse ‘Munzur Baba, Düzgün Baba’ demezdi. ‘Munzur’ ya da ‘Dizgûn’ derdi. Çünkü bunların anlamları, manası var.
Filozoflar, ‘Her oluşumun bir sebebi vardır’ diyor. Hiçbir şey sebepsiz ve nedensiz oluşmaz. Yani gerçekten de evrenin kendisine göre bir adaleti, prensibi vardır. Düzgün Baba’nın hikâyesi anlatılırken ilk olarak kendi dilimizde; Kurmancî yazmıştım. Çocukluğumuzda dinlediğim hikaye, sonradan neye dönüştü, insanlar bu hikayeyi nasıl anlatıyor, bir araştırmanın içerisine girdim. Çok güvendiğimiz Dersim yazarları bile hikayeyi ‘Düzgün Baba’ olarak devam ettirmiş!
2020’lerde bu konuyla ilgilenen bayağı kişiyi aradım, sohbet ettim. Dizgûn ve Dağ keçileri’nin hikayesi neydi? Çok fazla bilgi yoktu. Ortalama bir anlatı vardı ama. Üniversite yıllarımda memlekete gittiğimde ‘Çîya ye Dizgûn’ün hikayesini soruşturuyordum. 80’li yıllarda hiç Türkçe bilmeyen yaşlılarımız, bize anlatıyordu hikâyeyi. Yani bu hikayenin Türkçe anlatımı yok.
Orhan Budak, Türkiye sol hareketlerinin, Dersim’de etkili oldukları dönem ardından yaşanan dönüşüme de dikkat çekti. Bu dönem ardından inanç ritüelleri de dahil olmak üzere büyük bir deformasyon olduğunu vurgulayan Budak, şöyle devam etti:
“Türk sol hareketinin etkili olduğu dönemde, dinden ve mitolojik olaylardan uzaklaşma oluyor. Çünkü sol-sosyalist hareketler, inançlara meyilli olmadıkları için uzak duruyorlardı. Dolayısıyla solla hiç alakası olmayan, hiç Türkçe bilmeyen 80-90 yaşındaki kadınların anlatımıyla sonradan yapılan anlatımlarda bir çelişki oldu. Gerçekten de bir deformasyona uğradığını gördüm. Dersim Aleviliği, ziyaretlere bakış açısı da böyle değişmiş.
SEY HEYDER’İN HİKAYESİ!
‘Mazgirt’ isimli kitapta da yazmıştım, Dersim’de çobanlık bir meslek değil. Herkes çoban olabilir. Hikayemizdeki Sey Heyder de çobanlık yapıyormuş. Yoğun karın olduğu bir dönemde keçileri dışarı çıkartıyor fakat hayvan eve tok geliyormuş. Babası bu durumu merak ediyor ve bir gün peşinden meraya gidiyor.
Sey Heyder, elindeki sopayı hangi ağaca vuruyorsa dalını yeşertiyor ve hayvanlar onu yiyor. O sırada hayvanların içerisindeki ‘Bizina kol’ denileni hapşırarak Kureyş’in kendilerini izlediğini belirtiyor. O esnada Sey Heyder, ‘Ma te Kûreşe Kûr dit?’ (Ne oldu sana? Kureşe Kur’u mu gördün?) diyor. Keçinin baktığı bölgeye bakınca babasıyla yüz yüze geliyor.
Babasından izin almamış bir kerameti var. Babası da keramet sahibi tabi. Bir de babasının lakabıyla hitap etmiş; onun utancıyla keçilerini bırakıyor, üç adımda dağa çıkıyor.
Akşam olduğunda Sey Heyder’in keçileri kendiliğinden eve gelir. Keçilerin bir kısmı da eve gelmez. O akşam eve gelen keçilerin bugün bizim beslediğimiz keçiler olduğuna inanılır. O akşam eve gelmeyen keçilerin ise bugünkü dağ keçileri olduğuna inanılır. Dağ keçilerinin de Dizgûn’un keçileri olduğuna inanılır. Bunlara Dersim’de pezhovî (yabani keçi) ya da pezkovî (dağ keçisi) denir. Dağ keçilerinin Dizgun’un keçileri olduğuna inanılmasından dolayı avlanılması günah ve yasaktır. Dersimliler dağ keçilerinin etini yemez ve yenmesini günah kabul ederler.
Sey Heyder bir daha eve dönmüyor. Sey Heyder, sır oluyor. Herkesin söylediği şey şu; Sey Heyder, halen orada yaşıyor. O yaşama şekline ‘Dizgûn’ deniliyor.
DİZGÛN: SIRLANMIŞ HAYAT
Peki ‘Dizgûn’ nedir? Yaşlılarımızın söylediklerine göre Sey Heyder’in sır olma haliymiş. Sonra bu kelimenin köküne baktım. Bölgede bazen ‘Dizgûn, Dizgan, Dİzgon, Dizgî’ de denir. Her ne kadar böyle fonetik ses değişikliği olsa da aslında kök hiç değişmemiş. Ama ‘Düzgün’ yok. Çünkü Kirmancî ve Kirmançkî’de ‘ü’ harfi yok!
‘Diz’ Kurmancî’de iki anlam taşıyor. Bir; ‘gizlilik’; yani fark edilmeyen gizlilik anlamı, bir de, hırsızlık anlamı var. Yani iki isimde de kullanılıyor. ‘Gûn, Gun, Gan, Giyan’ kelimesi de canlılık belirten şeyler. Mesela biri korktuğunda ‘Gun te çu’ ya da ‘Gun de zer bu’ denir. Yani ‘benzin gitti’.
Böyle baktığımızda iki kelime bir araya geldiğinde farklı anlam ortaya çıkıyor. Dizgûn kelimesini Türkçeye çevirdiğimizde ‘sırlanmış hayat’ ya da ‘gizemli hayat’ ya da ‘kimsenin fark etmediği hayat’ oluyor.
“DÜZGÜN KELİMESİ YOK VE ONUN YERİNDE ‘MUNTAZAM’ KELİMESİ VAR”
Ama mesela ‘Düzgün’ kelimesinin nereden geldiğine baktığımda örneğin Türkiye’de 100 sene önce bu kelime hiç kullanılmamış. Osmanlı’da da kullanılmamış. ‘Düzgün’ kelimesi yok! Yani Osmanlı yazılarında da hiç ‘Düzgün’ kelimesi yok. Bunu bir edebiyatçı arkadaşımla da irdeledim. Zaten Latin alfabesine geçtikten sonra ‘gın, gin’ eki son 70 yıldır kullanılıyor. Ondan önce Türkçe’de kullanılmıyormuş. Osmanlı’da ‘Düzgün’ kelimesi yok ve onun yerinde ‘muntazam’ kelimesi var.
Dolayısıyla ‘Dizgûn’ ile Türkçedeki ‘Düzgün’ kelimesi her ne kadar ses benzeşmeli olsa da aslında tamamen birbirinden farklı kelimelerdir.”
“HERKES ‘DİZGÛN, ÇİYA YE DİZGÛN, KOYE DİZGÛN’ DER”
Orhan Budak, ‘Çîya ye Dizgûn’a ‘Baba’ isminin nasıl verildiğini de anlattı. Budak, Dersim’de yaşamakta olan ileri yaştaki insanların ‘Düzgün Baba’ ismini kullanmadıklarına işaret ederek şunları söyledi:
“Herkes ‘Dizgûn, Çiya ye Dizgûn, Koye Dizgûn’ der. Çünkü o, sırlanmış hayatın tanımlanmış bir kelimesidir. Türkçede baba niye konuyor? Bir insanın mertebesini, durumunu, yiğitliğini yükseltmek ya da sahiplik yaptığı için ‘baba’ kullanılır. Ama burada insan olmaktan çıkan, sırlanmış, tanrıya daha yaklaşmış bir insana ‘baba’ koymanın hiçbir anlamı yok.”
PİRHA-23. Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nin son gününde doğa tahribatına yürüyüş yapıldı. Yürüyüşte Dersim doğasına karşı saldırılara tepki gösterildi.
PİRHA-23. Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nin son gününde doğa tahribatına yürüyüş yapıldı. Yürüyüşte Dersim doğasına karşı saldırılara tepki gösterildi.
Bu yıl “Dersim Yaşamdır; Doğama, İrademe, Dilime, İnancıma Dokunma” sloganıyla yapılan 23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin 4. gününde doğa tahribatına, inanç ve kültür asimilasyonuna karşı yürüyüş yapıldı.
Sanat Sokağı’nda başlayan yürüyüşte
katılan kitle sık sık “Toprağıma, suyuma, kutsalıma dokunma”, “Munzur özgürdür özgür akacak”, “Susma haykır madenlere hayır”, “Dersim onurdur onuruna sahip çık” sloganları atıldı.
PİRHA – Munzur Festivali’nin ilk günü, coşkulu konserler eşliğinde son buldu. Yapılan konuşmalarda Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın önemine vurgu yapılarak “Bizim için barış özgürlüktür, eşitliktir, adil yaşamdır” denildi.
“Dersim yaşamdır; doğama, irademe, dilime, inancıma dokunma” şiarıyla gerçekleştirilen 23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ilk günü konserlerle son buldu.
Mameki Parkı’nda gerçekleştirilen konsere, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dêrsim Milletvekili Ayten Kordu, Özgür Kadın Hareketi (Tevgera Jinen Azad-TJA) Aktivisti Ayla Akat Ata, yerine kayyım atanan Dêrsim Belediye Eşbaşkanları Birsen Orhan, Cevdet Konak ve binlerce yurttaş katıldı.
“FESTİVALDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Dêrsim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Başkanı Ali Rıza Bilir, yaptığı konuşmada festivalin yapılmaması için yaşadıkları olumsuzluklara dikkat çekti. Bilir, yapılanlara karşılık boyun eğmediklerini vurguladı. Konuşmasında çevre talanına işaret eden Bilir, “Tüm Dêrsimlilere sesleniyoruz; kentinizi, ormanı, doğası, her şeyiyle elinizden almak isteyen bir anlayış var. Bu anlayışa karşı bu festivalin ısrarla yapılmasından yanayız. Bizim topraklarımız siyanürle zehirlenmek istendiği için bu festivali yapmak zorundayız. Dilimiz üzerindeki asimilasyon politikası son bulana kadar asla festivalden vazgeçmeyeceğiz. Dêrsimliler kendi toprağına dönünceye kadar festivalden vazgeçmeyeceğiz. Bu festival, bu etkinlik sizlerin programıdır, sizlerin etkinliğidir” dedi.
“ORTAK MÜCADELE” VURGUSU
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Orhan Çelebi ise konuşmasına, Cumartesi Annesi Emine Ocak ve Eskişehir yangınında yaşamını yitirenleri anarak sözlerine başladı. Çelebi, tüm halka, doğasına sahip çıkma çağrısında bulundu. Gençler üzerindeki politikalara, doğa üzerindeki talana ve kayyım politikalarına işaret eden Çelebi, “ortak mücadele” vurgusu yaptı.
Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) Temsilcisi Özkan Tacar, konuşmasında ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından demokratik toplum mücadelesini yükselten adımlar atıldığını belirtti. Anayasa tartışmalarına dikkat çeken Tacer, “Kürtlere, Alevilere eşit yurttaşlık hakkı verilecek mi? Anayasal haklarını koruyabilecekler mi?” diye sordu.
Tacer, ayrıca “Demokratik cumhuriyete ulaşmanın tek yolu sosyalizmden geçer. Kurtuluş sosyalizmdedir. Demokratik toplumu tamamlamanın tüm halklar önünde yapılmasını talep ediyoruz” diye kaydetti.
Ardından sanatçı Kadir Çat sahne alarak, yurttaşlara keyifli anlar yaşattı. Seslendirilen şarkılar eşliğinde uzun süre halaya duran binlerce kişi, doyasıya eğlendi.
Sonrasında yerine kayyım atanan Dêrsim Belediye Eşbaşkanı Cevdet Konak konuşma yaptı. Cevdet Konak’ın konuşması sırasında kitle sık sık Abdullah Öcalan lehine sloganlar attı.
Konak, konuşmasında kayyım politikalarını eleştirerek mevcut belediye yönetiminin “talancı bir politika” yürüttüğünü söyledi.
“DEMOKRATİK SİYASET MÜCADELEMİZİ DEVAM ETTİRECEĞİZ”
Son olarak söz alan Dersim Milletvekili Ayten Kordu, inkar politikalarına, katliamlara, yok saymalara, anti-demokratik uygulamalara rağmen Kürt ve Alevi halkının, her yerde mücadelesini yükselttiğini belirtti. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrıyı hatırlatan Ayten Kordu, şu konuşmayı yaptı:
“Bizler Kürt halkı olarak, farklı inançtan halklar olarak 52 yıllık savaşta pek çok canımızı yitirdik. Geldiğimiz yerde bugün 4 parçada Kürtler, Aleviler örgütlüdür. Artık var oluşunu tamamlamıştır. Dolayısıyla, ‘Barış ve demokratik toplum inşasına geçmiş durumdayız’ denildi. Eğer 50 yıllık mücadelede halkımız tüm inkara, zulme rağmen bir arada olmasaydı, özgürlük hareketi büyümeseydi bugün geldiğimiz noktada devlet, ‘Evet barış olmalı, Kürtlerin hakkı var’ demezdi. Eğer bugün bu aşamaya geldiysek halkımızın mücadelesi sayesinde geldik. Sayın Öcalan, ‘Bu topraklara barış gelecekse tüm halkların inşasıyla gelecek’ dedi. Dolayısıyla bu süreci geliştirdi. PKK silah yakma töreni gerçekleştirdi ve dedi ki; ‘Silah devreden çıkabilir ama mücadele devam edecek. Silah olmayacak ama demokratik siyaset mücadelemizi devam ettireceğiz.”
“SÜRECİN ÖZNELERİYİZ”
Süreç bağlamında herkesin üzerinde büyük sorumluluk olduğunu vurgulayan Ayten Kordu, “Süreci hep birlikte omuzlamak sorundayız. ‘Barış gelecek mi, demokrasi gelecek mi?’ diye sorulmaz. Barışı da demokrasiyi de bu ülkeye biz kazandıracağız. Hiç kimse kendiliğinden barışı, demokrasiyi getirmeyecek. Bizler bu sürecin özneleriyiz. O yüzden kimse bize bir şey bahşetmedi. Biz mücadelemizle bu sürece geldik. Yine aynı kararlılıkla bu süreci inşa edeceğiz. Bu süreçte yürüyen, yer alan herkes kazanacaktır. Bu sorun sadece Kürtlerin, Alevilerin sorunu değildir. Bu sorun Türkiye’de yaşayan bütün halkların sorunudur. Dolayısıyla kadınlar, öğrenciler, Kürtler, Aleviler olmadan demokrasi ve barış mücadelesi olmaz. Bizim için barış özgürlüktür, eşitliktir, adil yaşamdır” şeklinde konuştu.
Konser, sanatçılar Mizgin Turan, Dilan Top, Erdoğan Emir ve Beser Şahin’in seslendirdiği şarkılar eşliğinde coşkuyla çekilen halayların ardından son buldu.
PİRHA- Bu yıl 23. düzenlenecek olan Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin 4. toplantısı yapıldı. Toplantıda ayrıca sanatçılara da dayanışma çağrısında bulunuldu.
Bu yıl 23. düzenlenecek olan Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin 4. toplantısı yapıldı.
Toplantıya yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanları Cevdet Konak ve Birsen Orhan, Hozat Belediye Başkanı Aydın Kaya, Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, ve Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri katıldı.
Çağrı metnini yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Birsen Orhan okudu.
“BİRLİK, BERABERLİK VE DAYANIŞMA MÜCADELEYİ BÜYÜTÜR”
Munzur Doğa ve Kültür Festivali’ni, dayanışma ruhuyla bir kez daha hep birlikte ve coşkuyla yaşatmaya hazırlandıklarını belirten Birsen Orhan, “Bu festival sadece bir etkinlik değil; yok sayılmış bir belleğin, bastırılmış bir kültürün, baskılara rağmen yeşeren bir direncin, inancın, duruşun adıdır. Munzur’un çağlayanı gibi akan bu kültürel direnişte her yürek, her ses, her söz, her nefes çok kıymetlidir. Sizler, bu toprağın sesini türküleriyle, ezgileriyle, kelamlarıyla taşıyan, halkın dilinden düşmeyen sanatçılarımızsınız. Toplumsallığı inşa etmede sanatın rolünü bilen canlarsınız. Bu yıl festivali oluştururken bir gerçeğin altını bir kez daha çizmek istiyoruz. Halkın iradesinin inkar edildiği, rıza göstermediğimiz bir kayyum rejimi ile karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda festivalimizi gerçekleştireceğiz. Munzur Festivali ticari değil, toplumsal ve kültürel bir dayanışma zeminidir. Bu bağlamda, sanatçılarımızın festivale katılımı toplumumuza güç verecektir. Sanatçılarımızın halkımızla bütünleşmenin bir maliyetinin olduğunun da farkındayız. Ama biliyoruz ve inanıyoruz ki, birlik, beraberlik ve dayanışma mücadeleyi büyütür. Değerli sanatçılarımızdan, bu yılki festivale ücret talep etmeksizin katkı sunmanızı, bu kadim toprakların inanç ve kültür temelli dayanışmasına omuz vermenizi bekliyoruz” dedi.
PİRHA – Dersim Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, çevre duyarlılığını geliştirmek için çöp toplama etkinliği düzenledi.
Dersim Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DEYDA-DER) çevre kirliliğine dikkat çekmek için “Çöpünü al sevgini bırak” çağrısıyla çöp toplama etkinliği yaptı. Miski Sağ mevkiinde gerçekleşen etkinliğe birçok kişi katıldı.
“BİZ İNSANLAR, YAŞAMAK İÇİN DOĞAYA MUHTACIZ”
Etkinlik öncesi konuşan Dernek Başkanı Hasan Güler, katılımcılara teşekkür ederek şunları söyledi:
“Derneğimizi kurmamızın üzerinden 2 yıl geçti. Bu kadar kısa bir zamanda 36 öğrencimize aktif burs verir hale geldik. Kısa bir zaman diliminde oldukça önemsenecek bir başarı olabilir ama ülkemizin, özelde ilimizin içinde bulunduğu malum nedenlerden dolayı maalesef yeterli değildir. En değerli yatırım insana olan yatırımdır. Bizler de çocuklarımıza ve gençlerimize sahip çıkmak adına bu derneği kurmuş bulunuyoruz. Bizler en kutsal olanın sevgi bağı olduğuna inanmaktayız. Çünkü sevmek, korumaktır. Sevmek, bağlılıktır, fedakarlıktır ve aynı zamanda vefadır. Yeri geldiğinde kendi varlığını dahi sevilen için feda edebilmektir. Nasıl ki bir anne-baba, evladını tehditlere karşı koruma iç güdüsüyle hareket ederse bugün bizler de sevgiye, iyiye, güzele olan inancımızla doğayı korumak için bir arada bulunmaktayız. Çünkü doğa, insana ait değil; kurda, kuşa, içinde yaşayan böceğe, ağaca, kısacası her canlı varlığa aittir. Ve maalesef ki insanoğlu korkunç bir hızla doğayı tüketmektedir. Unutulmamalıdır ki doğa, bize muhtaç değil. Biz insanlar, yaşamak için doğaya muhtacız. Bizler onu geçmişimizden miras almadık; geleceğimizden ödünç aldık. Bu nedenle doğayı korumak bütün insanlığın birincil görevi olmalıdır. Doğayı seviyoruz ve bu nedenle de korumak istiyoruz.”
Konuşmalar ardından yurttaşlar, Miski Sağ mevkiinden Ana Fatma mevkiine kadar olan alanda çöpleri topladı.
“GOLA ÇETO’DA İNSANLAR MAYA YAPARDI”
Çevre temizliği etkinliğinde konuşan Sanatçı Metin Kahraman ise kayyım öncesinde belediyelerin geniş katılımla temizlik etkinlikleri düzenlediğini hatırlattı. Çevre konusunda Dêrsim halkının ilgili olduğunu belirten Kahraman, daha geniş çaplı etkinliklerin de düzenlenmesi gerektiğini söyledi.
Metin Kahraman, “Son 15 yıldır burası turizmle anılan bir yer oldu. Ancak öncesinde hayvancılık ve tarımla bilinirdi. Turizmin canlanması için çalışmalar yapıyorlar ancak bu işin altyapısı yok. Biz bu suyu mürşit arınma kapısı olarak biliyorduk. 40 yıl önce Gola Çeto’da insanlar maya yaparlardı. Şimdi toplum bu kadar çevre konusunda duyarlıyken 40 sene içerisinde bütün atıklar nehre atıyor. Yıllardır çevre konusunda mücadele ediyoruz. Artık devletin de bu işe el atması gerekiyor” dedi.
PİRHA-Dersim’de karların erimesiyle şelaleler coşarken, binbir renkli çiçekler dağlarda, ovalarda boy vermeye başladı.
Kış mevsiminin uzun ve sert geçtiği Dersim’de doğa baharın gelişiyle canlanmaya başladı. Karların erimesiyle şelaleler coşarken, Munzur tüm ihtişamıyla akmaya devam ediyor.
Dağlarda ve ovalarda ise kar yerini binbir renkli çiçeklere bırakıyor.
PİRHA- Dersim Ovacık’taki Munzur Gözeleri’nin koruma statüsünün düşürülmesine tepkiler sürerken, verilen bu kararı Munzur Gözeleri’nin merkezinde köylülere ve ziyaretçilere sorduk. Bu kararın rant amaçlı verildiğini vurgulayan yurttaşlar, Munzur Gözeleri’nin bir inanç merkezi olduğunu ve bu şekilde korunması gerektiğini söylediler.
2003 yılında “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak tescillenen Dersim’in Ovacık ilçesindeki Munzur Gözeleri, 28 Temmuz 2023’te statüsü düşürülerek, ‘Nitelikli Doğal Koruma alanı’ olarak ilan edilmişti.
Dersim Alevileri için kutsal sayılan en önemli yerlerden birisi olup son yıllarda doğal güzellikleri nedeniyle turizme de açılan Munzur Gözeleri’nin 1. Derece doğal Sit alanı olmaktan çıkarılıp, statüsünün 2’nci dereceye düşürülmesine karşı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Dersim İl Koordinasyon Kurulu, bu kararının iptali yönünde Erzincan İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. Açılan bu dava kapsamında mahkeme heyeti, 1 Kasım’da Munzur Gözelerinde keşif yaptı.
Kamuoyunda ciddi tepkilere yol açan bu kararı Munzur Gözelerinde köylülere ve gözeleri ziyarete gelen yurttaşlara sorduk. Ağırlıklı görüş bu kararla birlikte Munzur Gözelerinin ranta açılacağı yönünde. Talep olarak da buranın bir inanç merkezi olduğu ve bu şekilde korunması gerektiği vurgulandı.
“BÖLGE HALKININ YÜZYILLARDIR KUTSAL SAYDIĞI BİR MEKAN KORUNMALIDIR”
Verilen bu kararla birlikte şok olduklarını belirten Ovacık Mıkıkan (Tepsili) köyünden Emin Artut, “Neyi amaçladıkları pek bilinmemekle beraber çok olumlu baktığımız bir olay değil. Böyle bir yer sit alanındaysa, böyle bir basit bir şekilde sit alanı olmaktan çıkarılmamalı. Burası bölge halkının, yılların, yüzyılların getirdiği inançla birlikte kutsal saydığı bir mekan. Doğal haliyle korunmasından yanayız. Sit alanı olarak dokunulmazlık özelliği nedeniyle bu şekilde kalmalı diye düşünüyorum” dedi.
Munzur Gözeleri’nin sit alanı olmaktan çıkarılmasının altında, özel yapılaşmaya doğru bir adım olduğuna dair kuşkuları olduğunun altını çizen Artut, “Bugüne kadar burayı bu noktaya getiren bölge halkıdır. Burada yaşayan genci, yaşlısı, canlısı, hayvanı, kuşu, kedisi, köpeği, dağı, yılanı, hepsi buranın bu hale gelmesinde payı olan canlarımızdır” diye görüş belirtti.
“MUNZUR BABA’NIN OCAĞINA KİMSE KARIŞAMAZ”
Gözelerde çıra satarak geçimini sağlayan kadınlardan biri tepkisini, “Munzur Baba herkesin ibadet yeridir, Cenab-ı Allah fırsat vermesin” diyerek dile getirdi.
Bu karara kesinlikle karşı olduğunu ve kabul etmeyeceğini söyleyen ve yine Gözelerde çıra satan Birgül Ağdoğan, “Burası 1’inci derece sit alanı olarak kalacak. Burası korunacak. Burada bizim ziyaretlerimiz var. Burada bizim lokma dağıttığımız, dua ettiğimiz, çıra yaktığımız yerlerimiz var. Munzur Baba’nın taşına toprağına hiç kimse dokunamaz, karışamaz. Burası bizim inanç ve ibadet yerimiz. Munzur Baba’nın ocağı var burada. Munzur Baba’nın ocağına kimse karışamaz” dedi.
“GECE GÜNDÜZ DURMAZ ÇAĞLAR SUYUN”
Gözelerde dedelik yapan Ali Baba, Munzur’un sularının senede bir ay bembeyaz aktığını ve o ayın bu ay olduğuna dikkat çekerek tepkisini dörtlüklerle dile getirdi ve herkesi Munzur Baba’ya davet etti:
“Her derde dermanmış alabalığın
Dilerim mevladan şenlensin dağın.
Gece gündüz durmaz çağlar suyun.
Hiç mi kesilmiyor senin soluğun.
Pir Sultan Abdal’ım Ali’dir Munzur,
Nerede çağırsan orada hazır.
Onun 366 gözesi nazır,
Cemali nurdandır ya Munzur Baba.”
“BİRLİKTE HAREKET EDERSEK MUNZUR KURTULUR”
Kırmancki konuşan köylü bir kadın da, “Buranın kaderi ve Munzur’un akıbeti insanlarımızın elindedir. Eğer insanlarımız birlikte hareket ederlerse Munzur kurtulur. O kadar gazeteci geliyor, konuşuyor ama bir şey değişiyor mu? Hayır. Ancak birlikte arkasında durursak değişir” değerlendirmesinde bulundu.
“KORUMA STATÜSÜ ALEVİLERİN İNANÇ MERKEZİ OLDUĞU İÇİN DÜŞÜRÜLÜYOR”
Kaz Dağları ziyaretinden sonra babasıyla birlikte Munzur Gözelerini görmeye gelen Malatya Arguvanlı İnan Karaca ise, kararı yanlış bulduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:
“Zaten cemevlerinin ibadethane sayılmaması da buranın birinci derecede sorunu. Dersim dediğimiz yer, çoğunlukla Alevilerin yerleşik olarak yaşadığı bir yer. Durumu böyle değerlendirirsek bu ziyaretler, Munzur Baba, Düzgün Baba buralar daha çok Alevi yurttaşların inanışları doğrultusunda biçim alan yerler. Buranın 1’inci derece sit alanlarından çıkartılmasını ben tamamen buna bağlıyorum.
Balıkesir’den, Kaz Dağları’ndan geliyorum. Ora gayet güzel korunuyor. Orada da aynı buradaki gibi doğal kaynak suyu var ama orada bir inanç yeri yok. Ora bu şekilde korunurken, ben buranın bir inanç merkezi olması sebebiyle tamamen bilinçli bir şekilde 1’inci derece koruma statüsünden çıkartıldığını düşünüyorum.”
Bektaş Karaca da kararı doğru bulmadığını belirterek şunları ekledi: “Buraya ilk defa geldim. Bu kararın doğru olmadığının farkındayım. Aslında tüm insanların da bunun farkında olduğunu biliyorum. Buranın koruma statüsünün rant için düşürüldüğüne inanıyorum.”
“GÖZELERİN DOĞALLIĞININ VE GÜZELLİĞİNİN BOZULMAMASI GEREKİR”
Yüzyıllardır bedel ödediklerini ve bu bedeli de ödeyeceklerini söyleyen Ziyaret köyünden Huri Ağdoğan, “Munzur’umuza hiçbir zaman dokunamazlar. Munzur’umuz hep özgür akacaktır. Rica ediyoruz. Buralarda sit alanı falan istemiyoruz. Zaten Munzur suyunu kaldırırlarsa buralarda gerçekten yaşanılmaz” şeklinde görüş belirtti.
Gözeleri turistik olarak ziyarete gelen İbrahim Sarı, Munzur Gözeleri’nin doğallığının, güzelliğinin bozulmaması ve insanların yaşamına müdahale edilmemesi gerektiğini vurguladı.
“BÖYLE BİR DOĞAL GÜZELLİK BAŞKA HİÇBİR YERDE YOK”
Böyle bir doğal güzelliğin başka hiçbir yerde bulunmadığını ifade eden Gazeteci Serdar Duman, “Burası Munzur’un ana kaynağı. Tam tersine her zaman 1’inci derece sit alanı olarak korunması ve üzerinde daha da durulması gerekiyor. Hatta sadece buranın değil Munzur Vadisi’nin, vadisiyle, dağlarıyla birlikte çok iyi bir şekilde korunması gerekiyor. Hepimiz biliyoruz ki, buradaki bitki çeşitliliği ve florasına baktığımız zaman çok zengin bir coğrafya” dedi ve şunları ekledi:
“Hatta burası üzerinde daha ciddi çalışmaların yapılması gerekiyor. Çünkü çok eksikliklerin olduğunu görebiliyoruz. Mesela hiçbir şekilde piknik yapılmaması gerekiyor. Burada endemik bitki çeşitliliği çok fazla. Onların fotoğraflanıp üzerine isimlerinin yazılması ve açıklamalarının yapılması, tabelalar konularak insanların da bunlara bakarak onların korunması gerektiğini anlamaları gerekiyor.”
Sadece Munzur Gözeleri’nin değil Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden, güneyine her taraf ranta açıldığını vurgulayan Duman, “Anadolu coğrafyasının, Trakya’nın, Ege’den Karadeniz’e, yaşadığımız coğrafyaya kadar her tarafında muazzam zenginlikler var. Bunların korunması gerekiyor. Her şeyi ranta peşkeş çekmek doğru bir şey değil. Buraları atalarımızdan miras aldık. Çocuklarımıza, torunlarımıza kesinlikle miras bırakmamız gerekiyor” şeklinde ifade etti.
“ALEVİLERİN KUTSİYET ATFETTİĞİ BU ALANIN TALANINA İZİN VERMEMELİYİZ”
Hasan Şadoğlu adlı yurttaş, “Munzur’un sit alanından çıkarılmasına ve bazılarına peşkeş çekilmesine karşıyız. Haklarımızı sonuna kadar savunacağız” dedi.
Gözelerin statüsünün ikinci dereceye düşürülmesinin kesinlikle ranta açılması anlamına geleceğini belirten insan hakları savunucusu Gönül Sonbahar, “Bu talan, bu yağma rantı destekleyecektir. Turizmi destekleyecektir. Burada taş ocakları kurulması, belki ihaleye açılıp Munzur Su dışında başka firmalara verilerek tekrar suyun ticarileştirilmesi söz konusu olacaktır. Biz Dersim’de yaşayanlar olarak, buranın, özellikle Dersim Alevilerinin kutsiyet atfettiği bu alanın asla talanına, yağmasına izin vermemeliyiz, vermeyeceğiz de. Bu alanlar kapitalist sistemin ranta çevireceği alanlar değildir. Türkiye’nin dört bir tarafı, doğası talan edilmekte, kapitalist işletmelere peşkeş çekilmektedir. Munzur Gözeleri’nde de amaçlanan budur. Bunu asla kabul etmeyeceğiz” tespitinde bulundu.
Gözelerin bulunduğu Ziyaret köyünden Nuray Aydoğan ise, “Ben birlik beraberlik olmamızı istiyorum ama onu yapmıyoruz. Burası eski düzenine gelsin. Sit alanından çıksın, tekrar ibadet yeri olsun. Böyle bir şey olamaz. Böyle giderse biz yarın, öbür gün burada dışarı da çıkamayacağız” diyerek tepkisini gösterdi.
PİRHA-Dersim’in Ovacık ilçesi her mevsim olduğu gibi sonbaharda da doğaseverlerin ilgisini çekiyor.
Doğanın güzelliğini ve renk cümbüşünü her mevsimde ayrı bir şekilde gösterdiği Dersim’in Ovacık ilçesi, sonbaharda da doğaseverlerin ilgisini çekiyor.
İlçenin ortasından geçen Munzur, mavi suyuyla ayrı bir güzellik ile süslerken, hem dağlara kar yağması hem de ağaçların sonbaharın renklerine bürünmesi ayrı bir güzellik katıyor.
PİRHA – Dersim Araştırmaları Merkezi, ‘Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu’na tepki gösterdi. Yapılan açıklamada “Önce bu halkın kimliğini tanıyın ve akabinde bu alavere dalavere oyunlarına son verin ki Aleviliğin hakikat sofrasında bir yeriniz olsun” denildi.
Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tunceli Valiliği, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi tarafından 16-17 Ekim’de yapılacak sempozyuma ilişkin açıklama yaptı.
DAM’ın yazılı yaptığı açıklamada, söz konusu girişimin bir tür asimilasyon politikası olduğunun altı çizildi.
“DERSİM’E DAİR TÜRKLEŞTİRME PROJELERİ”
DAM’ın açıklamasında, 16-17 Ekim’de yapılacak sempozyumun “yıllardır uygulanan asimilasyon politikasının tekrarı niteliğinde” olduğuna vurgu yapılarak şu ifadelere yer verildi:
“1938 Katliamı ile on binlerce insanı katledilen Dersim, aynı acımasızlıkla Cumhuriyet’in kuruluşundan beri asimilasyon ve inkâr politikasından kurtulamıyor. Bu nedenle yok etmekle susturulamayan bölge insanına yönelik birçok politika belli aralıklarla devreye konuluyor. ‘Türkleştirme’ projeleri, dün olduğu gibi bugün de bunların başında geliyor. Dolayısıyla Dersimlilerin Türk olduklarına yönelik olmadık yöntemler, resmi tarih tezi dayanağı üzerinden sürekli devreye konuluyor.
Buna göre vaktiyle Hozat’ta bir dağa çizilen koç figürüyle Dersimlileri Türk göstermeye yeltenenler, şimdi de aynı politika ve simgeler ile benzer bir niyete soyunmuş durumdalar. Akıllara zarar teorilerle koç başlarından Dersimlilerin tarihini çıkarmaya çalışanlar, şimdilerde bu sembolü sempozyumun simgesi haline getirmeye çalışıyor.
Bu yıl Tunceli Valisinin Pertek girişindeki dağa yazdırdığı ‘Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli’ yazısının ikinci ayağı olarak 16-17 Ekim 2024 tarihinde bir sempozyum düzenlenecek.
Tunceli Valiliği, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Munzur Üniversitesi’nin ortaklığıyla yapılan bu sempozyum, tam da yıllardır uygulanan asimilasyon politikasının bir tekrarı niteliğindedir.
Bu durumun yanı sıra sempozyumda Dersimli bazı akademisyen ve araştırmacılara yer verilmesi, tamamen yabancısı olmadığımız iktidarların bilindik politikalarının bir versiyonudur.
Diğer yanıyla AKP’nin Alevileri asimile amacıyla kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını yapan Turancı Ali Rıza Özdemir’in sempozyumdaki varlığı da Dersimlilerin dikkatinden kaçmamalıdır.
Sempozyumu organize edenlere ve katılımcılara son sözümüz şudur:
Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yoktur. Zira samimiyet, o halkı tanımaktan ve kültürüne saygı duymaktan geçer. Bir halk, dilinden ve inancından dolayı bu topraklarda ötekiyse, samimiyet öncelikle muhataplarının kendi gerçekliğiyle yüzleşmesidir. Tekrarın tekrarı, Dersim halkında bir karşılık bulmaz. Sonuç olarak önerimiz, önce bu halkın kimliğini tanıyın ve akabinde bu alavere dalavere oyunlarına son verin ki Aleviliğin hakikat sofrasında bir yeriniz olsun.”
PİRHA- Dersim’in en önemli ziyaret yerlerinden biri olan Ovacık ilçesindeki Munzur Gözelerinde ağaçlar bakımsızlıktan devriliyor. Bir kaç yıl önce çevre düzenlemesi yapılıp koruma altına alınan Gözelerin bu halini kimse dert etmiyor. Ne devlet ne de toplum buna dönük bir çalışma yürütmüyor.
Yoğun ilgi gören bir turizm merkezine dönüşmüş olan Dersim’in Ovacık ilçesindeki en önemli ziyaret yerlerinden biri Munzur Gözeleri. Aynı zamanda önemli bir kutsal mekan olan Gözeleri her sene bir milyona yakın insan ziyaret ediyor. Bu tarihi inanç merkezininin korunması amacıyla yakın zamanda piknik yapmanın yasaklandığı mekanda çevre düzenlemesi yapılarak ahşap yürüyüş yolları yapılmış ve yeme-içme, alışveriş mekanları göze alanının dışına çıkarılmıştı. Yapılan bu düzenlemeler toplum tarafından eleştirilmiş ve açılan dava sonucu mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Ancak mahkemenin verdiği bu karar hiçbir sonuç üretmediği gibi yapılan düzenleme çalışmalarına da devam edildi.
ASIRLIK AĞAÇLAR BAKIMSIZLIKTAN DEVRİLİYOR
Birinci derece koruma alanı içinde olmasına rağmen Munzur Gözeleri’ndeki ağaçlar, kış mevsiminin geçmesiyle birlikte bakımsızlıktan devriliyor. Hali hazırda bir çok ağaç devrilmiş. Bazı ağaçlar ikiye bölünmüş, bölünen ağaçların içi boş. En az 100 yıllık olan bu ağaçlarla hiç ilgilenilmemiş. Ortaya çıkan bu manzara hem görüntüyü bozuyor hem de kirlilik ve dağınıklık yaratıyor.
Gözelerin önemli bir parçası olan bu asırlık ağaçlara hiçbir bakım ya da budama yapılmıyor. Ahşap yürüyüş yolları ve ufak tefek müdahaleler dışında etkin bir çevre düzenlemesi de yapılmış değil.
BU DURUM KİMSEYİ RAHATSIZ ETMİYOR
Garip olan ise hem yöre halkı için önemli bir kutsal mekan hem de yıldızı yükselen bir turizm bölgesi olmasına rağmen Munzur Gözelerinin bu durumu kimseyi rahatsız etmiyor.
KUTSAL MEKANLARA YETERİNCE SAHİP ÇIKIYOR MUYUZ
O zaman şu soruların sorulması gerekiyor:
*Gözelerin bu durumu neden kimseyi rahatsız etmiyor?
*Kutsal mekanlarımıza yeterince sahip çıkıyor muyuz?
*Kurumlar ve bireyler olarak buna yeterince değer veriyor muyuz?
*Sadece kazanç üzerine odaklanarak bu mekanlara nasıl sahip çıkacağız?
*Turizm bu mudur?
*Toprağın, suyun, ağacın can ve Hakk olarak görüldüğü bir inancın bireyleri olarak Munzur’a ve diğer kutsal mekanlarımıza dönük özel bir farkındalık niye geliştiremiyoruz?
*Birinci derece koruma altında olan bir mekanda bulunan tarihi ağaçlar neden bu korunmadan payını almıyor, bunlar da mekanın bir parçası değil midir?
PİRHA- Dersim Ovacık köy dernekleri, doğada yetişen bitkilerin ticari amaçla kökünden koparılıp toplanmasına tepki gösterdi. Yapılan yazılı açıklamada, “Ticari amaçla toplanan bitkilerin kuralsız ve bilinçsiz sökülmesi sonucu yaşam alanlarında kendilerini yenilemesi mümkün değildir. Bitkilerin yerinde olgunlaşması, tohum vermesine olanak verilmemesi bu türlerin varlıklarını tehdit etmektedir” denildi.
Dersim’de baharın gelmesiyle beraber doğada yetişen gulik, ışkın, kenger gibi bitkiler Dersim’de satıcılar tarafından talan ediliyor.
Dersim’de Yenikonak Köyü Derneği, Mercan Yarımkayak Köyü Derneği, Hanuşağı Söğütlü ve Topuzlu Köyleri Derneği, Munzur Çevre Derneği, Çöğürtlük Köyü Derneği, Eğripınar Bozkıra Köyü Derneği ve Munzur Gözeleri Köyü Derneği, bitkilerin doğada vahşice toplanmasına tepki göstererek ortak yazılı açıklama yaptı.
“VAHŞİCE TOPLANAN BİTKİLERİN KENDİSİNİ YENİLEMESİ MÜMKÜN DEĞİL”
Doğada yetişen bitki türleri için ticari amaçlı faaliyetlerden dolayı yaşam alanlarının tahrip edildiği vurgulanan açıklamada, “Pek çok alanda bu türler yok olmuştur. Bu bitkiler köklerinden sökülerek toplanması sonunda vadinin yüksek rakımlı alanlarında sınırlı miktarda varlıklarını sürdürmektedir. Munzur coğrafyasının biyolojik çeşitliliği açısından vadiler önemli doğa alanıdır. Yöre insanı tarafından yıllardır bilinen ve tüketilen doğal bitkiler ışkın, ay gülü, çiriş, mantar vb. türleri için son yıllarda ticari amaçlı faaliyetler yaşam alanlarını tahrip etmiştir. Artık pek çok alanda bu türler yok olmuştur. Bu bitkiler yoğun köklerinden sökülerek toplanması sonunda vadinin yüksek rakımlı alanlarında sınırlı miktarda varlıklarını sürdürmektedir. Ticari amaçlı bu bitkilerin vakitsiz, kuralsız, düzensiz, bilinçsiz sökülmesi, yaşam alanlarında kendilerini yenilemesi, yayılım göstermesi, artması mümkün değildir. Bitkilerin yerinde olgunlaşması, tohum vermesine olanak verilmemesi bu türlerin varlıklarını tehdit etmektedir” denildi.
TİCARİ FAALİYETLER YASAKLANSIN”
Doğal zenginliğin korunması için ticari faaliyetlerin yasaklanması gerektiği belirtilen açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:
“Havaçor köyü muhtarlığı ve Havaçor Köyü Derneği’nin bitkilerin doğal ortamlarının korunması için ticari amaçlı faaliyetlerin yasaklanması talebinin gerçekleşmesi için ilgili kamu kurumlarına yaptıkları başvuruları destekliyoruz. Munzur ve Munzur dostlarına çağrımızdır. Genelde Munzur coğrafyasını, özelde ise Havaçor ve Mercan Vadisi doğal ortamının korunması mücadelemize destek vermeye çağırıyoruz. Ticari amaçla bu faaliyetleri sürdüren kişileri bu faaliyetlerini sonlandırmaya davet ediyoruz.”
PİRHA- Dersim’in Ovacık ilçesinde, baharın gelişi ve karların erimesiyle beyazın hakimiyetinin yerini rengarenk açan nevruz, kardelen, küre, nergis ve sümbül çiçeklerine bıraktı. Baharın gelişi ve bayram tatilinin kesişmesiyle şimdiden yoğun bir turist akımına uğrayan ilçe, doğal güzellikleriyle bir çekim merkezi olmaya devam ediyor.
Dersim’in, yerli halkın ilçe merkezine Pulur, bölgenin geneline ise Vacuğe dediği Ovacık ilçesinde, karların erimesiyle kış ayları boyunca beyazın hakimiyetinde olan doğa, baharın gelişiyle canlanınca gökkuşağının bütün renkleri hayata büründü. Dağlar hala beyaza meyil verse de ova da nevruz, kardelen, küre, nergis ve sümbül çiçekleriyle renklenen doğa, dağlara meydan okuyor.
BAHAR VE BAYRAMLA TURİZM SEZONU ERKEN BAŞLADI
Kış ayları boyunca kimsesiz kalan Ovacık, yaz aylarında ise Doğu Anadolu Bölgesi’nin yoğun talep gören bir turistik merkezi konumunda. Doğası itibariyle yoğun ilgi gören ilçede, ağaçlar çiçek açtı, arılar çiçeklere konmaya ve şelaleler coşkuyla akmaya başladı.
Ovacık, baharın gelişi ve bayram tatilinin kesişmesiyle, erkenden yoğun bir turist akımına uğrayarak görenleri mest etmeye devam ediyor.
Akın Gedik’in görüntüleri, doğanın sesleri ve Ali Haydar Güçlü’nün ‘Özlerim seni Ovacık’ türküsü eşliğinde bir Ovacık baharına davettir dile gelen…
PİRHA – Avrupa’da faaliyet yürüten çok sayıda kurum, Dersim Soykırımı’nın yıldönümü olan 4 Mayıs’ta ortak anma kararı aldı. Yapılan açıklamada “Gün sesi duyulmayan canlarımızın sesini haykırma günüdür” denilerek Köln şehrinde yapılacak anmaya katılım çağrısında bulunuldu.
Dersim Soykırımı Mağdurları İnisiyatifi, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Avrupa Demokratik Dersim Dernekleri Federasyonu (ADEF), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu (FDG), Dersim İnşa Kongresi (DİK), Dersim Kültür ve Tarih Merkezi (DKG), Dersim 38 Soykırım Karşıtı Derneği ve Kurdische Gemeinde (KG) temsilcileri, 4 Mayıs’ta yapılacak anma için Köln Alevi Kültür Merkezi – Cemevi’nde bir araya geldi.
Alevi ve Dersim kurumları, yapılan görüşmeler sonrasında 4 Mayıs Dersim Soykırımı’nda yaşamını yitirenleri ortak anma kararı aldı.
4 Mayıs’ta Almanya’nın Köln şehrindeki Dom Kilisesi önünde yapılacak anma ile ilk kez çok sayıda kurum bir araya gelecek.
Kurumlar tarafından yapılacak anmaya ilişkin bir de çağrı metni paylaşıldı. Kürtçenin Kirmanckî, Kurmancî lehçelerinin yanı sıra Almanca ve Türkçe dillerinde de kamuoyuna bilgi verildi.
İlerleyen günlerde anmada hazırlanacak ortak metnin de yine Kürtçe, Almanca ve Türkçe okunacağı duyuruldu.
Türkçe metni AABF, Almanca metni ADEF, Kurmancî metni DİK, Kirmanckî metni ise Kurdische Gemeinden’in okuyacağı açıklandı.
Anmada, ‘Dersim Soykırımı’nı tanı!’ sloganı ile birlikte Seyit Rıza ve idam edilen yoldaşlarının pankartının yer alacağı belirtilirken, soykırıma uğrayanların fotoğraflarının da taşınacağı aktarıldı.
ALMANYA’DA MERKEZİ ANMA KARARI!
Kurumlar adına yapılan yazılı açıklamada “Dersim’in Çığlığını Köln Katedrali önünden dünyaya haykırıyoruz” denilerek açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Dersim Tertelesi’nin başlangıcı kabul edilen ve “Tunceli Tenkil Harekatı” olarak bilinen 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu Kararı’nın üzerinden 87. yıl geçti. Alevi kurumları ve Dersim örgütleri, Dersim Tertelesi’nin başladığı gün olan 4 Mayıs’ı kara gün (Roza Şaê) olarak ilan ettiler. Alınan bu karardan sonra her yıl 4 Mayıs’ta Dersim Soykırımı mağdurları için Türkiye, Avrupa ve dünyanın her yerinde anmalar düzenleniyor. Bu yıl Almanya’daki merkezi anma Köln Dom Kilisesi önünde yapılacak.
“Ordi onto ma ser de, dormê ma çorali qapano,
Haq adırê dina wemedaro, kês mare alaqutarê nêvano”
Bundan 87 yıl önce Dersim’de insanlık suçu işlendi. On binlerce çocuk, kadın yaşlı hunharca katledildi. On binlerce insanımız zorunlu göçe tabi tutuldu. Yüzlerce çocuk, yetiştirme yurtlarına verildi, yine yüzlerce kız çocuğu, savaş ganimeti gibi bilinmeyen uzak yerlere götürüldü.
Dersim’in çığlığı ya cansız bedenlerle beraber Munzur ve Harçik nehirlerinde boğuldu, ya da Dersim’in yalçın kayalarını aşıp dünyaya ulaşmadı. Dünya o gün de, bugün de Dersim’de yaşanan soykırıma duyarsız kaldı, mazlumların sesini duymadı. Gün sesi duyulmayan canlarımızın sesini haykırma günüdür.
Biz, Alevi ve Dersim kurumları, 4 Mayıs 2024, saat 13:00’da Dersim’de katledilen canlarımızı merkezi olarak Köln Katedrali önünde birlikte anacağız. Demokrasiden, insan haklarından yana olan herkesi, insanlığa karşı işlenmiş bu soykırımı kınamak, hesabını sormak ve hunharca katledilen canlarımızın hatırası önünde saygıyla eğilmek için Köln DOM’a çağırıyoruz. Niyazınızı, çırağınızı yanınıza alın, hep beraber Dersim’in çığlığı olalım.