Etiket: musa kazım engin dede

  • ‘Alevilik hümanisttir, enternasyonalisttir’-VİDEO

    ‘Alevilik hümanisttir, enternasyonalisttir’-VİDEO

    PİRHA – Kureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, ‘72  Millete bir nazarla bakmak’ sözünü yorumladı. Aleviliğin hümanist bir inanç biçimi olduğunu vurgulayan Engin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Alevilik felsefesinin yanında daha geride kalır. Ancak Aleviliği kirletmeye çalışıyorlar. Alevilerin en çok sahiplenmesi gererken nokta Aleviliğin hümanist, enternasyonalist, laiklik özüdür” dedi.

    Pir Hacı Bektaş Veli’nin “72 Millete bir nazarla bakmak” sözü, Alevi toplumunca inancın temel kuralları arasında sayılır. Fikirleri ile Anadolu’nun kültürel yapısını derinden etkilemiş olan Hacı Bektaş Veli’nin, farklı olanı ötekileştirmeme üzerine kurduğu söylemin manasını Musa Kazım Engin’den dinledik.

    “ALEVİLİĞİN HÜMANİST DÜŞÜNCEYE SAHİP OLDUĞUNUN GÖSTERGESİ”

    ‘72 millete bir nazarla bakmak’ kavramının Alevilik haricinde başka bir inançta kural olarak var olmadığının altını çizen Musa Kazım Dede, şu yorumu yaptı:

    “Biri Yahudi sever öbürü ise Yahudi düşmanıdır. Fransız ırkı, Cezayirliyi aşağılar. Öbürü ‘Biz Amerikalıyız’ der Kızılderili’yi aşağılar. Emperyalist sömürgeciler Afrika’ya gider ‘siyah derililer’ diyerek renginden dolayı aşağılar. Aleviliği bütün bunlardan ayıran en temel, en karakteristik özellik Hünkâr Bektaş Veli’nin şu sözünde saklıdır: 72 Millete bir nazardan bakınız.

    Dili, dini, ırkı, rengi, cinsi ne olursa olsun iyiler iyidir. Peki hangi iyiler? Hangi renkten olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun hangi cinsten olursa olsun… Yani cinsiyet sorgulaması, renk sorgulaması yok. Çekik gözlüymüş, siyah deriliymiş, Kızılderili’ymiş öyle bir problem yok. İnsanı sadece insan olduğu için anlayan, insan olduğu için ona dergâhın kapılarını arkasına kadar açan bir inançtan bahsediyorum.

    72 millete bir gözle bakmak aynı zamanda Aleviliğin ne kadar büyük bir hümanist düşünceye sahip olduğunun en temel göstergesidir. 72 millete bir nazar ile bakmak Aleviliğin daha sonra bir takım sol literatürlere girmiş olan enternasyonalist anlayışın kitabını yazmak demektir. Evet enternasyonalizm bir üstün ırka inanmayan hiç kimsenin kimseden üstün olmadığını savunan, bütün dünya halklarının hangi renkten, hangi milletten, hangi cinsten olursa olsun eşit olduğunu, eşit olması gerektiğini savunan modern terminolojiye göre tanımlanmış bir tanımdır. Alevilik tamı tamına % 100 enternasyonalistir. Aynı zamanda Alevilik %100 hümanisttir. Bugün Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ne yazıyorsa daha da fazlası Alevilikte vardır. Yani İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Alevilik felsefesinin yanında daha geride kalır. Kötü değildir ama bizim felsefemiz o kadar yüce, o kadar geniş, o kadar büyük, o kadar hacimlidir ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, modern, eşitlikçi, adaletli dünya insanlarına gerçekten güzel bir anlayış sunmasına rağmen bizim felsefemizin yanında çok daha geride kalır.”

    “72 MİLLETE BİR NAZARLA BAKMAYAN IRKÇI OLUR”

    Musa Kazım Engin Dede, Hacı Bektaş Veli’nin, insan yetiştirmede benimsediği ilkelerin toplumda ne derece karşılık bulduğunu da ifade etti. Engin, Alevi inancında eşitlik ve ahlak temelli söylemlerin öncelikli kurallar olduğunun altını çizerek, “Peki, 72 millete bir nazarla bakmış mıyız gerçekten?” sorusunu da şu cümlelerle cevapladı:

    “Evet bakmışız. İşaretini nereden göreceğiz? Bunu dergâhta görüyoruz. Bakın Arap Alevi var, Kürt Alevi var, Türk Alevi var, Acem Alevi var, Türkmen Alevi var, Arnavut Alevi var, Ermeni Alevi var, Makedon Alevi var, Roman Alevi var, Abdal Alevi var, Çingene Alevi var. Onlar hiç bizim yanımızda Çingene olduğu için rahatsızlık duymuyorlar. Biz de onların Çingene olmalarından rahatsızlık duymuyoruz. Abdallardan biz hiç rahatsız olmayız niye? Çünkü benim felsefem bana bunu öğretmiş, bunu vermiş. Benim felsefem bana ‘böyle bakacaksın’ demiş. ‘İyiler iyidir’ demiş. Ben bütün o olumsuzluklar içinde sadece iyisini seçerim. Rengine, ırkına, cinsine, kökenine, soyuna bakmam.

    Tersinden de konuşalım. 72 millete bir nazarla bakmazsak ne olur? Faşist olur. Tek kelimeyle bunu söylüyorum. 72 millete bir nazarla bakmayan ırkçı olur. Başka milletlerden, halklardan kendini ya da sevdiği herhangi bir topluluğu daha üstün görmeye başlar. Daha üstün görmeye başlamak faşizmin temel karakteridir. Faşizm üstün ırk teorisine dayanır. O yüzden Hitler, üstün Alman ırkını yaratmak için Almanya’da bütün Çingeneleri, Romanları öldürmüş. ‘Üstün Alman ırkı, safkan Alman ırkı yaratacağım’ diyerek insan hareleri oluşturmuşlar. Onun dışında kalan bütün etnik kimlikleri farklı düşüncede veya etnik yapıda olanları gaz odalarına doldurup yok etmişler. Faşizm derken bunları uygulamalı olarak görmüşsün zaten. Aynı faşist anlayışlar ülkemizde de Maraş Katliamı’nda, Dersim’de,  Koçgiri Katliamı’nda önümüze çıktılar. Ne dediler? ‘Zo diyenleri temizledik şimdi Lo diyenleri temizleyeceğiz’ dediler. ‘Lo’ diyenler kimdi? Kürtlerdi. ‘Zo’ diyenler kimdi? Ermenilerdi. ‘Ermenileri hallettik şimdi sıra Kürtlere geldi’ dediler.

    “ALEVİLERİN EN ÇOK SAHİPLENMESİ GEREKEN NOKTA, ALEVİLİĞİN HÜMANİST ÖZÜDÜR”

    Halbuki biz bu ülkede kardeşçe yaşayamaz mıyız? Bu ülkede birbirimize hoşgörüyle bakmak için illa birbirimizi boğazlamamız mı gerekiyor? Alevilik bütün bunları aştığı için Aleviliği kirletmeye çalışıyorlar. Alevilerin en çok sahiplenmesi gereken nokta Aleviliğin hümanist özüdür, enternasyonalist özüdür ama en fazla da laiklik özüdür. Şöyle bir cümleyle bunu noktalamış olalım;

    ‘Bismi Şah ya Hakk ya Xızır. Vakitler hayrola, hayırlar fet ola, mazlumlar abat ola, zalimler berbat ola. Hakk erenler yolumuzu yolsuza, arsıza, hırsıza, namussuza, pirsize, ikrarsıza ve nursuza düşürmeye. Yolu sevgiden, yolu kardeşlikten, yolu dostluktan, yolu gerçekten insandan geçen herkesle bizi kardeş eyleye. Irkları, renkleri, kimlikleri, kültürleri saygıyla kucaklayanlardan eyleye ve her daim bizi anlımız ak, başımız dik eyleye. Namerde muhtaç eylemeye, çocuklarımızı yobazın şerrinden, zalimin zulmünden koruya. Dil bizden, nefes Piri Salih Abdal Musa’dan, Hünkâr Bektaşi Veli’den ola. Gerçek erenlerin demine devranına Hü’ diyor teşekkür ediyorum.”

    Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN/PİRHA

     

  • Dede Musa Kazım Engin: Hızır, bizlerin özünde saklıdır!

    Dede Musa Kazım Engin: Hızır, bizlerin özünde saklıdır!

    PİRHA- Musa Kazım Engin Dede, Hızır kültürüne dair paylaştığı yazıda “Hızır, bütün inanç çağlarını, insanlığın inanç evrelerini kendi özetinde sunan bir simgedir. Zalimce davranarak insanlara baskı uygulayan, aç ve yoksul bırakan vs. her kim olursa olsun, insanlığa karanlık saçandır. Bu kötü davranışları ve uygulamaları yok etmek için mücadele eden her kişiyse aydınlık saçandır. Aydınlık saçan kişi ‘Bozatlı Hızır’dır” yorumunu yaptı.

    Qureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, Hızır ayına ilişkin yazı kaleme aldı. Dede Engin, Dersim atasözü olan; “Ya Hızır, tı esta ke esta” (Ya Hızır sen gerçeksin, sen varsın) cümleleriyle Hızır ritüelini anlatarak farklı kaynaklara göre bu inancın detayları hakkında da bilgi verdi.

    Musa Kazım Engin Dede, kimi kaynaklarda “Hızır’ın “el-Hadr, el-Hıdır” olarak geçtiğini belirterek, asıl doğrunun “Hadr” olduğunu ifade etti. “Bu sözcük Türklerde ‘Hızır’ veya nadiren ‘Hıdır’, İranlılarda ise ‘Khezr’ şeklinde kullanılmaktadır” diyen Engin Dede, “El-Hadır” kelimesinin Arapçada el-Ahdar (yeşil) anlamına geldiğini, “Yeşil Adam’ın” ‘hep diri ve canlı kalan’ anlamında olduğunu ve bu kimliğin de sadece Hızır’a yüklendiğini vurguladı.

    “HIZIR, BİZLERİN ÖZÜNDE SAKLIDIR” 

    Musa Kazım Engin Dede, Hızır’a dair kaleme aldığı yazıda şu bilgileri verdi:

    “Hızır, temiz, ak, masum, aydınlık, ışık saçan ve iyiliği temsil eden bir kişi olarak algılanır. Çünkü beyazın anlamı bu değerleri içerir.
    Hızır, ölümsüzlük suyu içmiş, Ab-ı Hayat’ı bedenine akıtmış, bu anlamda da ölümsüzleşmiştir. Bilge ve hikmet sahibidir.
    Hızır, hiç kimsenin yapamadığını yapandır. Suyun üzerinden yürüyen, havada yol alan, uzaklık-yakınlık kavramı tanımayan, bütün boyutlarda ortaya çıkan, her zaman her yerde bulunan bir mitolojik kimliktir.

    Doğada ölüm ve yaşam birlikte vardır. Her ölüm yeniden doğum, her doğum, ölüm demektir. Bu anlamda doğada ölümsüzlük vardır. Bu ölümsüzlük anlayışı, yani doğasal ölümsüzlük, Hızır’ın kimliğinde simgelenmiştir.
    Hızır, karanlığı aydınlığa çeviren, her dönem yaşayan ve her yerde insanlara hizmet eden; insanların zor olanı aşması için yardım eden bir ‘Kurtarıcı’ kişidir. Bu kişi bilinmez, görülmez ancak gerektiğinde ortaya çıkar. Bereket, bolluk sunar.

    Hızır, ölüp-dirilen doğanın, sonsuzca simgeleştirildiği bir mitolojik varlıktır. ‘Bozatlı Hızır’ söylemi, çok hızlı hareket eden ve koşan at öznelinde, Hızır’ın ne kadar hızla hareket ettiğini ortaya koymak ve bu olayı bilinçte anlaşılır kılmak, bu durumu bellekte somutlaştırmayı amaç edinmek için söylenmiştir.

    “HIZIR İNANCINI TEK BİR KÜLTÜRE MAL ETMEK OALANAKSIZ”

    Suriye sahillerinde Hızır gemicilerin koruyucusu kabul edilmektedir. Hatay’da (Samandağ’da) 14 Temmuz’da Aleviler Hızır’a dua ederek denizde yıkanmaktadırlar.
    Aslında sadece peygamberlere bile lütfedilmemiş ölümsüzlük mertebesine sahip olması bile, Hızır’ın inanışlardaki kudretine dair bir ipucudur.
    ‘Hızır’ ve ‘İlyas’ isimlerinin halk ağzında aldığı şekilden ibaret olan Hıdırellez; kökü İslâm öncesi Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu yaz bayramlarına dayanan Hızır yahut, Hızır ve İlyas kavramları etrafında dinî bir muhtevaya bürünmüş halk bayramının adıdır. Bu bayram, merkezini özellikle Anadolu ve Balkanların, Kırım, Irak ve Suriye’nin teşkil ettiği Batı Türkleri arasında, 6 Mayıs günü kutlanmaktadır.
    Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan başlayarak Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği saptanmıştır. Tarihi, halk geleneklerini biraz kurcalayınca Hızır’ı bir ‘Asyalı boz atlı yol tengrisi’ olarak bulmamız da hiç yadırgatıcı değildir. Uzun kış mevsimlerinden sonra toprağın ısınmasının, yeşermesinin tam gününün saptanması ve hep o günlerde bayram yapılması doğaldır.

    Her din kendinden önceki kutsal günleri unutturmaya çalışır. Bunu başaramaz ise kendi kapsamına alır. Hristiyanlığın kabulünden sonra da, bahar bayramı unutturulmaya çalışılmış. Ne var ki halk öteki putperest bayramlarını unutmuş, ama içgüdüsel bir korkuyla, kışın bitişini bildiren bu bayramı bırakamamış. Sonunda bu bayram nihayet Hristiyanlık tarafından da resmi bayram olarak tanınmış.
    Hızır, bugün oldukça geniş bir coğrafyada dara düşenlerin, ezilenlerin, karda tipiye tutulanların, denizde boğulmak üzere olanların, işkence görenlerin, hastaların, fakirlerin,
    ‘yetiş imdadıma ya Hızır’ diyerek çağırdıkları ortak bir isimdir. Ölümsüz olduğuna inanılır.

    Enel-Hak felsefesini savunan Aleviler, Hızır’ı, ölümsüzlüğün sırrına ermiş İnsan-ı Kamil olarak da tanımlarlar. Hızır, bizlerin özünde saklıdır. Bize düşen özümüzdeki Hızır’ın yine bize ulaşmasını sağlamaktır.

    Anadolu’nun birçok bölgesinde ‘Hıdırlık’ denilen mesire yerleri mevcuttur. (Hıdır sözü, Hızır sözcüğünün aynıdır. Ayrılış eski harflerle d/z yazılımının aynı oluşunda) Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca kutsal sayılan adak adanan yerler de görülmektedir.
    Hızır ayında geceleri, Hızır’ın yeryüzünde gezindiği ve dokunduğu yerlere bereket saçacağına inanıldığından, kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Evlerin kapı ve pencereleri, cüzdan ve para keselerinin ağızları kapatılmaz yiyecek içecek kaplarının, zahire ambarlarının kapakları açık bırakılırmış…

    “HIZIR’IN BEREKET GETİRECEĞİNE İNANILIR”

    Dersim’de Hızır Ayı, 13 Ocak’ta başlar 12-13-14 Şubat’ta sona erer. Bir ay boyunca bölgede cemler tutulur, 3 günlük oruçlar niyaz edilir, kurbanlar tığlanır, lokmalar dağıtılır ve özel şenlikler yapılır. Dersim, Erzincan, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana, Muş, Malatya gibi bölgelerde Hızır haftasında kavrulmuş buğday, ‘eldeğirmeni’ denilen değirmenlerde öğütülüp un yapılır. Bir tepsi içerisine konularak pencere önlerine bırakılır. Hızır’ın gece gelip el süreceğine ve bereket getireceğine inanırlar.
    Bu undan yapılan yiyeceğe ‘Kavut’ denir. Özellikle Hızır lokması olarak hazırlanır.
    Kışın en şiddetli geçtiği dönemde yer alan Roze Xızıri (Hızır Orucu) etkinliklerini Dersim’de yaşayanlar büyük bir özlemle anımsatırlar. Çünkü kültürel ve inançsal boyutları iç içe bulunan bir etkinliktir ve Dersimlilerde böyle çok yönlü hazlar uyandırmaktadır. O yüzden her yaştan ve cinsten insanların özlemle beklediği bir aydır. Çocuklar ‘xeylas’ toplarlar, genç kızlar ve erkekler bahtını sınarlar, yoksullar ve zorda olanlar selamete erişmeyi dilerler. Cem, kurban ve niyazla topluca ibadet eder, daha çok ilahi tatmin ve huzur bulurlar. Dersim’de oruç, niyaz, kurban törenleri ve ritüeller, Hızır’ın gezişine atfedildiği anlaşılan bir plan dâhilinde her haftanın çarşamba günü bir yörede finale ulaşmaktadır.
    Dersim’deki Hızır algılama ve inancı Hintliler’in aksakallı, yeşil urbalı Hâce Hızır kutsal dervişi ile nerdeyse tamamen aynıdır.

    Dersim’e halk arasında ‘Hardo Dewres’ (derviş toprağı) denir. Dersimliler ise Hızır’ın kendi dillerinden konuştuğunu ve bu dile aynı zamanda ‘Zone ma zone Xızıriyo’ (Bizim dilimiz Hızırın Dilidir) denildiğini belirtirler. O yüzden ilginçtir, diğer Alevi cemlerinden farklı olarak Dersim’de Hızır yakarış, dua ve cemleri genellikle Kırmançki ile yapılır.
    Birçok betimlemede ‘Hızır’, Tanrı’yla her an konuşabilen, insanları gerçeklerle buluşturmak için olağanüstü çabalar gösteren ve gerektiğinde göğe yükselen, istediği her yere ulaşabilen bir olağanüstü kimlik olarak sunuluyor.
    Görüldüğü gibi, hem tarihsel, inançsal ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkan, halk inancının ‘ortak değerleri’ olarak söylencelere taşınan, en güzel kavramlarla belleklere kazınan ve sürekli yaşatılan ve yaşatılmakta olan ulu kişilerin kimlikleri ‘Hızır’a yüklenmiştir.

    Hızır Batın ilmini (Hakikat) temsil eder. Dört kapının son halkası hakikattir. Hızır, Ledün İlmini Musa Peygambere vermekle ona mürşitlik etmiştir. Ledün İlmi: Tanrısal gizleri ve gerçekleri kavramaya çalıştığı bilgidir. Hızır’ın temel özelliği, Abı Hayat’ı (Bengi su) içerek ölmezlik mertebesine ulaşmasında yatar.
    İnsanlığın ölüm karşısındaki çaresizliğinin ve arayışının bir sembolü olan Hızır, orta doğu mitolojisinin temel unsurlarından biridir. İnanç alanında oluşturduğu bu olgu halk arasında çok canlı ve güçlü tutulmaktadır. Halk arasında ise dar zamanlarda imdada yetiştiğine inanılan bir peygamberler üstü kudretli bir varlık, eren olarak kabul edilmiştir.

    Musa, peygamber olmasına rağmen, Hızır’ın bildiklerini bilmiyordu. Burada ilmi sınırsız olduğu, bilinmeyen çok şeyin varlığı ispatlanıyor.
    Bütün bu anlatımlar, şunu kesin olarak ortaya koymaktadır: Hızır, mevcut semavi dinlerden çok eskidir ve Sümerler’in eski derya ve yer tanrıları ikilemiyle, hatta Sümerler’den önceki aynı inanç öğeleriyle ilişkilidir.

    Hızır, bütün inanç çağlarını, insanlığın inanç evrelerini kendi özetinde sunan bir simgedir. Tufan’da o var, Gılgameş’in esrarengiz sularında, dağlarında ve ormanlarında o var. Ahura Mazda’da ‘Kutsal Beyaz Ruh’tur O; Supaniler’in ‘gökleri izleyen’ tanrısı ‘Haldi’dir, ‘gökteki kutsal ruhu’ Homa’dır. ‘Şimşeklere binen hız tanrısı’ Teişeba’dır. Hurriler’in ‘fırtına tanrısı’ Teşup’tur. İran’da Ab-ı Hayat içen Behrûz’dur, Hristiyanların tonton Nikolaus’udur, en nihayet O ‘Bozatlı Hızır’ olarak iyilik, doğruluk, dürüstlük ve bilgelik gibi yüksek ahlak ve erdem simgesidir. Yani O her dönemde bu doğrultuda yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Çünkü O ‘Ab-ı Hayat’ içerek ölümsüzleşen tek kutsal simgedir. ‘O’ sırdır, ama ‘her yerde hazır ve nazırdır’. Aramıza ‘tanrı misafiri’, yol arkadaşı, yoldaşı, olarak karışır.

    Şah Hatai de Şöyle der;
    Azattır fenadan geçen
    Ab-ı Hayattan su içen
    Zulmetin kapısını açan
    Hızır sıfat Veli gerek!

    Hatayi sözünün manisi verdi,
    Yar ile ettiği ahdinde durdu,
    Cebrail Musa’ya, Hızır’a var dedi,
    Mürşid-i Kamile varmadan olmaz!

    Muhyi’ddin Abdal’da şöyle der;
    Hızır’ın suyu benem,
    Ab-ı Hayat bendedir,
    Kevser’den içer geçsin,
    Kadr-ü Berat bendedir.

    Bektaşilikte 12 posttan mihmandar postunun Hızır’ı temsil ettiği anlatılır. Alevi inancında Mürşitlerin tıpkı Hızır gibi, müritlerin her müşkülünü halledecek ve onları yanlış yollara gitmekten alıkoyacak vasıfta olması gerekir.

    ‘Haksın ve Hakk’ın varlığı,
    Aydınlat bu karanlığı,
    Zalime göster darlığı,
    Yetiş ya Boz atlı Hızır.’

    (Âşık İhsani)

    İnsanı sıkıntıya sokan, darda bırakan, korkutan vs. her şey karanlıkla simgelenir. Bu anlamda hakkı yenen, haktan, adaletten uzak yaklaşım sergileyen, zalimce davranarak insanlara baskı uygulayan, aç ve yoksul bırakan vs. her kim olursa olsun, insanlığa karanlık saçandır. Bu kötü davranışları ve uygulamaları yok etmek için mücadele eden her kişiyse aydınlık saçandır. Aydınlık saçan kişi ‘Bozatlı Hızır’dır.

    Hızır ve bu çerçevedeki inanç çok kadim bir inançtır. Adeta insanoğlunun genlerine işlemiş ve kalıtsal hale gelmiştir. İnsanoğlu çoğu kez farkında olmadığı halde yaşadığı her zorlukta, çektiği her sıkıntıda başvurduğu, yardım istediği ana kaynak Hızır’dır.
    Hızır, bizler için her zaman hazır ve nazırdır. Bu doğruya inandıktan sonra bizler hiç bir sorunun, sıkıntının, zorluğun altında ezilip küçülmeyiz. Her zaman ve her şart altında Hızır’ın bizlerin carına yetişeceğine inandığımız vakit aslında birçok zorluğu yendiğimiz vakittir de.

    Hızır, bazen bir Pir, derviş, veli veya deli.
    Hızır bazen, bir ak saçlı bilge.
    Hızır, bir hastayı acılardan kurtaran doktor,
    Hızır, bir öğrenciyi sınavda başarıya taşıyan öğretmen,
    Hızır, bir yaşlının elinden tutup, onu evine götüren bir çocuk,
    Hızır, yangında, depremde insanı kurtaran bir itfaiyeci, görevli…
    Hızır, zorda kalmışı kurtaran bir yardımsever,
    Hızır bazen, sokakta kalmışlara elini uzatan bir insan,
    Hızır, ağlatanları, güldüren, açları doyuran biridir. Hızır sensin, Hızır benim, Hızır biziz, içimizdeki iyiliklerin toplamıdır Hızır!
    Zaman değişmiş, karanlığı aydınlığa çeviren teknoloji gelişmiş ancak Hızır’a olan ihtiyaç değişmemiştir.
    Hızır, bizlerin özünde saklıdır. Bize düşen özümüzdeki Hızır’ın yine bize ulaşmasını sağlamaktır, birbirimizin Hızır’ı olmaktır.
    BOZ ATLI HIZIR HEPİMİZİN YOLDAŞI OLSUN.”

    PİRHA/ANTALYA

  • Musa Kazım Engin dede: Maraş, ağıtı yakılmamış bir katliamdır

    Musa Kazım Engin dede: Maraş, ağıtı yakılmamış bir katliamdır

    PİRHA-Kureyşan Ocağı’ndan Musa Kazım Engin, Maraş Katliamı’nın planlı bir katliam olduğunu belirterek, “Maraş Katliamı ülkemizin toplumsal dinamiklerinin alt-üst edildiği bir sürecin adıdır. 12 Eylül faşist darbesinin alt yapısının hazırlanmasında en önemli kilometre taşlarından biri bu katliam sürecinde döşenmiştir. Üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen faillere ulaşılamamış ve ‘faili meçhul’ olarak kalmıştır”dedi. 

    Kureyşan Ocağı evladı yol talibi Musa Kazım Engin Dede Maraş Katliamı üzerine “Ağıtı yazılmamış katliam Maraş” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

    “Planlı-programlı-sistemli bir şekilde gerçekleştirilen Maraş Katliamı ülkemizin toplumsal dinamiklerinin alt-üst edildiği bir sürecin adıdır” diye başladığı yazısında Musa Kazım Engin Dede şu ifadelere yer verdi:

    “Maraş Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçti. 1978 yılında planlı-programlı-sistemli bir şekilde gerçekleştirilen Maraş Katliamı ülkemizin toplumsal dinamiklerinin alt-üst edildiği bir sürecin adıdır. Süreci anlamak için biraz geriden yaşanan olayları anımsamakta fayda var.

    12 Eylül faşist darbesinin alt yapısının hazırlanmasında en önemli kilometre taşlarından biri bu katliam sürecinde döşenmiştir. Üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen faillere ulaşılamamış ve “faili meçhul” olarak kalmıştır.

    “GERÇEKLERİN ÜZERİ ÖRTÜLMÜŞTÜR” 

    12 Eylül yargılamalarında ise bu katliam ile ilgili önemli bilgi ve belgelere ulaşılmıştır. Dosya incelendiğinde net olarak Maraş Katliamı’nın 12 Eylülden önceki birçok katliam gibi önceden planlandığı, yükselen muhalefeti bastırmak için sağ-sol çatışması, Alevi-Sünni çatışması, Kürt-Türk çatışması çıkararak darbe için uygun koşulları yaratmak istendiği görüşü ispatlayan bulgulara ulaşılmıştır ama her dönemde olduğu gibi gerçeklerin üzeri örtülmüştür.

    Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu 17 Nisan 1978’de kendisine gönderilen bombalı paketi açmış, patlayan bomba ‘Hamido’ lakaplı Hamit Fendoğlu ile birlikte iki torunu ve gelininin de ölümüne sebep olmuştu. Süreci planlayanlar için şartlar olgunlaşmıştı ve beklenen hareketlilik sağlanmıştı. 18 Nisan sabahı çevre il ve ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi Malatya sokaklarında ‘Dan dan, intikam!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Kahrolsun Komünizm!’ sloganlarıyla hem şehri talan etmiş hem de 8 kişi ölmüş, yüz kişi de yaralanmıştı.

    Hemen ardından Sivas’ta 3 Eylül 198 günü faili meçhul bir şekilde iki kadının öldürülmesi bahanesiyle halk kışkırtılmış, Ali Baba Mahallesine yapılan saldırı ile 9 kişi öldü, 350 kişi yaralandı.

    İşte aynı anda Maraş’ta da planlanan oyunun gereği olarak; 3 Nisan 1978’de Yörükselim Mahallesi’ndeki kahvehaneye “ülkücü” faşistler tarafından önce bomba atıldı, ardından otomatik silahlarla öldürülen 81 yaşındaki akrabamız olan Kureyşanlı Alevi dedesi Sabri Özkan’ın (Gıjik Dede) cenaze töreninden beri süren gerginlik, şehrin değişik yerlerinde art arda atılan bombalarla, Aralık ayına kadar gün be gün artırılmış, Aralık ayında da zirveye yükseltilmişti.

    “KATLİAMDAN ÖNCE ALEVİLERİN EVLERİ İŞARETLENMİŞTİ”

    Katliamdan önce bir takım “resmi görevliler” Alevilerin oturduğu mahalleleri gezerek ev ev işaretleme yapmışlardır. ABD büyükelçiliğinin ikinci kâtibi Alexander Peck, Kahramanmaraş’ta toplantı üzerine toplantı düzenliyordu. Alexander Peck, Çorum, Tokat ve Amasya’da da her katliam öncesi görülmüş, sonra izini kaybettirmiş ve görülen davalarda nedense bu kişiden hiç bahsedilmemiştir. Katliam adım adım planlanmıştır.

    Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı, sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde Türk-İslam sentezcisi çevrelerin önderliğinde yaratılacak ‘iç savaş’ koşulları gerekçesiyle ordu ve MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloku oluşturma çalışmaları başlamış, partinin yan kuruluşu Ülkü Ocakları vasıtasıyla hayata geçirilen stratejinin acı meyveleri, Malatya, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum katliamları olmuştur.

    Bilindiği gibi Ecevit’in çekmecesinden çıkan bir bilgi notunda, MİT’in katliamda oynadığı role dikkat çekilmişti. İşte MİT raporlarında yer alan gizli MİT belgelerine göre Maraş Katliamı MHP Maraş il örgütünde ÜGD (Ülkücü Gençlik Derneği) ile yapılan toplantıda planlandı ve ‘sağcı-solcu veya Alevi-Sünni meselesinden ziyade Türk-Kürt meselesi görünümü’ veriyordu.

    Yine rapora göre, Akıncılar ve ülkücüler Maraş’taki Alevilerin çoğunluğu Kürt olduğu için onların bir Kürt devleti kurmak için çaba gösterdiklerini, miting ve yürüyüşlerde bunu açıkça dile getirdiklerini halka yayarak tansiyonu yükselttiler. İşte burada Maraş’a, Maraş’ın toplumsal, demografik ve ekonomik yapısına göz atmak gerekiyor.
    Maraş 19. yüzyıla gelirken önemli bir şehir olarak göz dolduruyordu. Türk-Kürt ve Ermenilerin birlikte yaşadıkları bu şehirde Kürt ve Türkmen kökenli Aleviler önemli bir nüfusa sahipti. Alevileri içinde çoğunluğu Kürt kökenli olanlar oluşturuyordu.

    “FRANSIZLARA KARŞI MÜCADELEDE KÜRT ALEVİLER BAŞI ÇEKİYORDU”

    Maraş’ın Fransızlara karşı verdiği mücadelede Kürt Alevilerin başı çektiğini belirten Musa Kazım Engin, Alevilerin mücadelesi türkülere, ağıtlara dahi konu olmuştu. “Vurun Antepliler namus günüdür” derken devamında “Vurun Kürt uşağı namus günüdür” dizelerinde Maraş-Antep bölgesindeki Kürt Aleviler kastediliyordu” dedi.

    Engin şöyle devam etti:

    “Aleviler iyi arazilere sahipti ve gerek tarım, gerek tekstil, gerek hayvancılık ve gerekse ticari hayatta giderek ilerliyor Maraş ekonomisinde hatırı sayılır bir şekilde söz sahibi oluyorlardı. İşte bu durum ırkçılık sosuna batırılmış faşist siyasetin katliam zeminini bir yandan Alevi-Sünni, bir yandan da Kürt-Türk çatışmasına odaklamasına sebep oluyordu.

    İşte Ecevit’in üzerine “çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düştüğü belge: “CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya …’in tavassutuyla ….’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir.

    “TÜRKEŞ, MİT’TEKİ ELEMANLARINA TALİMAT VERDİ”

    MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi. MİT, CHP zamanında büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait bilgileri saklamış, sıkıyönetim mahkemelerine sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir.”

    Kahramanmaraş’ta Mit denetiminde ve yönetiminde Ülkü Ocaklarından faşistlerin yönlendirdiği kitleler daha önceden tespit edilen evlere yapılan saldırıyla resmi rakamlara göre çoğu Alevi 111, gayri resmi kaynaklara göre 150 kadar kişi korkunç şekilde öldürüldü, yüzlerce kişiyi ağır şekilde yaralandı, çok sayıda kadına tecavüz edildi, yüzlerce ev ve işyerini tahrip edildi. Mahkeme kayıtlarına geçtiğine göre “MHP, ÜGD, Katil Ecevit’ ve üç hilal “ yazılı olan işyerlerine dokunulmamıştır.

    Olayın ikinci günü kente gelen ve eylemcilere müdahale edilmesini isteyen İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ya 2. Ordu Komutanı İbrahim Şenocak, “Paşam, sizi severim ve sayarım ama emirleri Ankara’dan alırım” demiştir. Yine bu durum resmen sabit olduğu halde soruşturulmamış, Ankara’dan kimin emir verdiği bir türlü ortaya çıkarılmamıştır.

    İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın Kahramanmaraş Katliamı’yla ilgili olarak hazırladığı raporda, bu vahşetin planlayıcılarının, “26 seyyar piyango bayisi görünümünde şehre geldikleri saptanmıştır” sözü bugüne kadar hiçbir araştırmaya, soruşturmaya konu olmamıştır.

    “ORTALIK BELGE KAYNIYORDU AMA BİR EL YOK SAYDIRIYORDU”

    Diyarbakır, İzmir, Suriye-İran-Irak gibi sınır boylarını çevreleyen iller de dahil 13 ilde sıkıyönetim ilan edilirken yetkili makamların olaylara neden müdahale edemediğini ise asla anlayamadı veya anlamak istemedi.

    Yıllar sonra Susurluk skandalıyla anılacak olan Haluk Kırcı, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli gibi isimlerin katliamın yaşandığı günlerde Kahramanmaraş’ta olduklarını, olaylarda başı çeken bazı kişilerin daha sonra MİT tarafından korunduğu, ifadelerinin işkence altında alındığı yönünde rapor verildiği, devamında milletvekili olarak sahneye çıktığı zaman herkes oyunu anladı ama hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Ortalık belge kaynıyordu ama bilinmeyen gizli bir el tüm belgeleri bir biçimde yok sayıyor, saydırıyordu.

    “MARAŞ KATLİAMI UNUTULAMAZ”

    Sıkıyönetim mahkemelerinde çoğunlukla sağ ve aşırı sağ görüşlü olarak nitelenen toplam 804 kişi hakkında dava açıldı. 1991 yılına kadar süren davalarda sanıklardan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezalarıyla cezalandırıldı. İdam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı. Sıkıyönetim mahkemesinin kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Yeniden yapılan yargılama sonucunda idam cezaları uygulanmadı.

    1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle cezası ertelenenler serbest bırakıldı. Üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen Maraş Katliamı’nın, mağdurları ve tanıkları, gizli dosyaların açıklanmasını, Ecevit’in arşivinden çıkan belgede yer alan, MİT ve MHP’nin olaylarda rolünün bulunduğu iddiasının araştırılmasını istiyor. Maraş Katliamı unutulmuyor, unutulmaz, unutulamaz.”

    PİRHA/ANTALYA

  • Dede Musa Kazım Engin: Hızır Paşaları da, Pir Sultanları da çok yakında göreceğiz!

    Dede Musa Kazım Engin: Hızır Paşaları da, Pir Sultanları da çok yakında göreceğiz!

    PİRHA-Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “1585 cemevini ziyaret ettik” açıklamasını eleştiren Musa Kazım Engin dede “Er-geç bu görüşmeler tüm ayrıntıları ile ortaya çıkacak. Kimin işbirlikçi, kimin omurgalı olduğu kesinlikle ortaya çıkacak! Bakalım o zaman halkın yüzüne bakabilecekler mi?” dedi. 

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kabine toplantısı ardından yaptığı “Ülkemizin 58 ilindeki 1585 cemevini ziyaret ettik” açıklamasına bir eleştiri de Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin‘den geldi.

    Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan Musa Kazım Engin, “58 ilde bu görüşmeleri yapan 1585 cemevinin yöneticileri kendi üyelerine neden bilgi vermediler? Neden danışmadılar?” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    “Merak ettiğim şudur;

    Neden bir ilkeler ve talepler listesi yaparak ‘Şu kurumdan şu, şu yetkililerle, belirlediğimiz taleplerimizi ilettik demezler?

    Yoksa tam tersi mi oldu? Bir talimat mı alındı? Neden hiç bir şeyi bilmiyoruz ve neden saklanıyor?

    Er-geç bu görüşmeler tüm ayrıntıları ile ortaya çıkacak, kimin işbirlikçi, kimin omurgalı olduğu kesinlikle ortaya çıkacak! Bakalım o zaman halkın yüzüne bakabilecekler mi? Sokağa, toplum içine çıkabilecekler mi? Kısacası Hızır Paşaları da, Pir Sultanları da çok yakında göreceğiz!”

    (HABER MERKEZİ)