Etiket: musa kazım engin

  • Engin: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Alevi Ansiklopedisi’ni ciddiye almıyorum – VİDEO

    Engin: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Alevi Ansiklopedisi’ni ciddiye almıyorum – VİDEO

    PİRHA – Kureyşan Ocağı evlatlarından Dede Musa Kazım Engin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın ilahiyatçılara, Sünni akademisyenlere  hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’ni ciddiye almadığını belirtti. MHP’de, Ülkü Ocakları’nda yetişmiş Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanının Alevilere verecek hiçbir şeyi olmadığını da ifade eden Engin, toplumun da ansiklopediyi ciddiye almayacağını söyledi.

    AKP-MHP hükümeti “Alevi Bektaşi Ansiklopedisi” adını verdiği çalışmasını sürdürüyor. Ansiklopediyi hazırlayan kadronun Sünnilerden/ilahiyatçılardan oluşması, Alevi inancı üzerindeki asimilasyon politikaların bir parçası olarak değerlendiriliyor.

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’ni PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI TAMAMEN ASİMİLASYON ODAKLI BİR YAPI”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Aleviliğin asimile edilmesini amaçlayan, tamamen asimilasyona odaklı bir kurumsal yapı olduğunu ifade eden Engin, “İçinde maalesef biyolojik olarak Alevi olanlar var ama zihniyet olarak Alevi olanların çok az olduğunu ya da etkisiz eleman pozisyonunda olduğunu biliyoruz. Esas yöneten zihniyetin devlet aklıyla, devletin görünen ve görünmeyen güçlerinin ortak aklıyla Alevileri asimile etmek için bir araç olarak kullanılıyor” dedi.

    “ESAS BÜYÜK TEHLİKE, CEMEVLERİNE MADDİ DESTEKLER VE DEDELERE KADRO VERİLMESİ”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından hazırlanan Alevi ansiklopedisini ciddiye almadığını söyleyen Engin, şöyle devam etti:

    “Ama esas mesele, ‘1585 cemevi ile görüştük, hepsiyle irtibat halindeyiz, onların ihtiyaçlarını karşılıyoruz, onlara maddi destekler veriyoruz, Alevi dedelerine kadro veriyoruz. Ve onlara bir takım maddi menfaatler karşılığında çeşitli programları bunlara entegre ediyoruz’ deniyor. Esas tehlikeli olan nokta bu. Örneğin Alevi dedelerini toplayıp hacca, umreye götürüyorlar. Bu, 1980’li yıllarda İran başbakanının ‘Türkiye’deki Kızılbaşları, Alevileri ya siz Sünnileştirin ya da bırakın biz Şiileştirelim’ politikasının bugünkü yansımasıdır. Devlet Sünnileştirebildiği kadar Türk-İslam sentezine bağlı bir Alevilik enjekte ediyor. Sünnileştiremediği yerlerde de Şii misyonerlerin çalışmalarına alan açıyor ve geri kalanını da onların talan etmesini sağlamaya çalışıyor. Esas tehlikeli nokta burasıdır.
    İkincisi dedelere kadro veriyor, üçüncüsü cemevlerini kendisine maddi bağlarla bağlıyor. Uzun vadede çok büyük tahlikeli olan asimilasyonun kapılarını böylece açıyor.”

    “ANSİKLOPEDİYİ CİDDİYE ALMIYORUM”

    Engin, Alevi ansiklopedisini ciddiye almadığını yineleyerek “Çünkü MHP’de, Ülkü Ocakları’nda yetişmiş bir Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanının Alevilere verecek hiçbir şeyi yoktur. Yani o kendi faşist zihniyetlerini bize empoze etmek dışında başka düşünceleri yoktur zaten. O nedenle genel anlamda kaale almıyorum. Toplumun da o çalışmayı kaale alacağını zannetmiyorum” diye konuştu.

    “EN BÜYÜK ASİMİLASYON EĞİTİM ALANINDA”

    Engin, en büyük asimilasyonun ise eğitim alanında yapıldığına da dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Diğer noktada en büyük problem olarak zorunlu din dersleri var, yanında ÇEDES var. ÇEDES projesiyle okullarımızda Diyanet görevlileri, müftüler, hocalar, imamlar, müezzinler, abiler ve ablalar adı altında öğrencilerimizi ve velileri çepeçevre kuşatıp yine asimilasyon çalışmaları yürütüyorlar. Bir diğer asimilasyon çalışması da Milli Eğitim Bakanlığı’nın Maarif politikasıdır. Şimdi müfredat değişikliği yaptılar. 22 yıllık AKP döneminde 16 kez müfredat değişti. Ve her değişen müfredat, şeriatçı kafa yapısını, İslamcı kafa yapısını onların tabiriyle dindar ve kindar nesil yetiştirme projesini her gün yeniden ama yeniden inşa etme sürecidir.

    “EN ŞERİATÇI MİLLİ EĞİTİM BAKANI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tanıdığı en şeriatçı Milli Eğitim Bakanı ile karşı karşıyayız. Açıktan şeriatı savunan ve çağdaş değerler ile laikliğe düşman olan bir Milli Eğitim Bakanı ile karşı karşıyayız. Onun için önümüzdeki yıllar Aleviler açısından da çağdaş ve demokrat insanlar (Sünni kökenli) açısından da çok zorlu yıllar olacak. Çünkü onların da çocukları okula gidiyor. O nedenle velilerimize, çağdaş, demokrat ve laik insanlara çağrım hep birlikte omuz omuza durmak zorundayız. Bu gerici yobaz ve faşist anlayışa karşı mücadele etmek zorundayız.”

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Yazarlar, 2024 GADEV Fuarı’nı değerlendirdi: Önemli aktivite, kalıcı etkiler yaratacaktır- VİDEO

    Yazarlar, 2024 GADEV Fuarı’nı değerlendirdi: Önemli aktivite, kalıcı etkiler yaratacaktır- VİDEO

    PİRHA – 2024 GADEV Kitap Fuarı’nı değerlendiren Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce, fuara yoğun bir ilgi olduğunu söyledi. Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin de değerlendirmesini, “Toplum açısından önemli bir yer. Buradaki aktivite de toplumu kitapla tanıştırmak” dedi. Sosyal Antropolog Hasan Harmancı da GADEV Fuarı’nın kalıcı etkiler yaratacağına inandığını dile getirdi. Araştırmacı yazar Hamza Aksüt ise fuara dair, “Bir cemevi için oldukça kaliteli bir faaliyet bu. Dilerim diğer cemevlerimizde bu tür kültür faaliyetlerine yönelir” şeklinde değerlendirme yaptı.

    Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce, Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin, Sosyal Antropolog Hasan Harmancı ve Araştırmacı Yazar Hamza Aksüt, Garip Dede Dergahı Vakfı Cemevi’nde yapılan ve bu yıl ikincisi düzenlenen 2024 GADEV Kitap Fuarı’nı PİRHA’ya değerlendirdi.

    KÖYLÜCE: YOĞUN BİR İLGİ VAR

    İlk defa GADEV fuarına geldiğini söyleyen Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce şu değerlendirmelerde bulundu:
    “Bu yıl gördüğümüz her şey hava koşulları dışında güzel. Hava koşulları olması gereken katılımı biraz engelledi ama onun dışında hasbihal ediyoruz. Birçok yayıncı var yazar var. Bütün bunları birarada görmenin bir fırsatı olarak da değerlendiriyoruz. Hem kendi çalışmalarımızı  hem de Alevilikle ilgili diğer yayınları görme fırsatımız da oldu. Sadece burada kitap da değil, kültür sanat alanındaki değişik programları da izliyoruz. Ve sempozyum bazında burada yapılan etkinlikler var onun dışında Alevilikle ilgili sanatçıların verdiği konserler var. Yoğun bir ilgi var. Tabi bu ilginin büyük bir kısmı fuardan dolayı ama aynı zamanda Garip Dede Dergahı’nın doğal bir tabanı, hakikatına inananları buraya gelip lokmalarını dağıtanlar, pay edenler ve buraya gelip bu lokmalardan faydalanan birçok ihtiyaç sahibini de görmüş oluyoruz.”

    ENGİN: BURADAKİ AKTİVİTE TOPLUMU KİTAPLA TANIŞTIRMAK

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin de 2024 GADEV Fuarı’na insanların ilgisinin yoğun olduğunu belirterek, “Garip Dede Dergahı İstanbul’daki iyi birkaç dergahtan biri. Karacaahmet, Şahkulu, Erikli Baba ve Garip Dede olmak üzere 4 tane önemli toplama merkezi var Alevilerin. O anlamıyla kıymetli, değerli bir yer. Toplum açısından önemli bir yer. Buradaki aktivite de toplumu kitapla tanıştırmak. Bu en hassas ve en zayıf noktamız bizim maalesef. Kitap okunması ve kitabın okunmasını teşvik edici olması açısından da önemli ve değerli buluyorum” dedi.

    HARMANCI: KALICI ETKİLER YARATACAĞINA EMİNİM

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı GADEV Fuarı’nı biraraya gelmek açısından fırsat olarak değerlendirdi. Amacın sadece kitapla okuyucuyu buluşturmak olmadığını da dile getiren Harmancı, fuarın amacının Alevi yazarlarını, Alevi sanatçılarını, bilim insanlarını ve farklı konuları biraraya getirmek olduğunu ifade etti.

    Harmancı, devamında şunları söyledi:
    “Her an canlılığını hesaplamak, karşılaşmak mümkün değil ama an an kendi içerisinde değişen bir dalga gibi geliyorlar. Zaten kendi içinde çok canlı bir mekan. Bu mekanın iç atmosferi bir anlamda dışarıya, sokağa da yansıyor. Bu çok güzel çok değerli. Hala insanların birbirleriyle iletişim kurabiliyor olmaları, birbirlerine yakınlık duymaları, okuyucu ile yazarlar arasında yakınlık kurulması çok değerli bir şey. GADEV olarak böylesi bir zamanda bunun yapılması da çok değerli. Çünkü okullar açıldı, herkes evlerine çekilmek üzereyken GADEV böyle bir etkinlik yapıyor. Festival havasına giden bu coşkulu günlerin kalıcı etkiler yaratacağına eminim.”

    AKSÜT: KİTAP ALIMLARINDA DÜŞÜŞ VAR

    GADEV’de düzenlenen kitap fuarının bu yıl ikincisi olduğunu belirten Araştırmacı yazar Hamza Aksüt ise geçen sene düzenlenen fuar ile karşılaştırma yaparak şu değerlendirmeyi yaptı:
    “Ben geçen seneki fuara da gelmiştim, bu fuara da geldim. Dolayısıyla elimde karşılaştırma olanağı da var. Öncelikle bunu düzenleyen kurum yöneticilerine çok teşekkür ederim. Bir cemevi için oldukça kaliteli bir faaliyet bu. Dilerim diğer cemevlerimizde bu tür kültür faaliyetlerine yönelir. Tabii ki özellikle sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla birlikte kitaplara ilgi gitgide azalıyor. Nasıl ki bir zaman televizyon ortaya çıkınca sinema kenara atıldıysa şu an da kitaplar da o süreci yaşanıyor. Ama burası ile ilgili konuşacak olursam önceki kitap fuarı tabii ki daha canlıyı, bu da ona yakın bir canlılıkta seyrediyor. Kitap alımlarında biraz düşüş gözlemliyorum. Bunun nedeni de sanırım kitaplara gelen aşırı zamlar. Ki bu da mecburiyetten. Maaliyetler yükselmiş durumda. Dolayısıyla katılım da yağmurlu havalara rağmen iyi.”

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’

    ‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’

    PİRHA- Alevi kurumlarının, ahlaki sorumlulukla asimilasyon politikalarına karşı net bir tutum alması gerektiğini söyleyen Kureyşan Ocağı Pirlerinden Musa Kazım Engin, “Bu konularda aktif bir direniş örgütlemek zorundayız. Mahkemeleri tıkamak zorundayız. Bu ülkede hukuk işlemiyor. Bu ülkede hukuk ancak siz sivil itaatsizlik yani fiili demokratik mücadeleyi yükselttiğiniz zaman işlemeye başlar. Bu ülkede adalet ancak siz zorlandığınız zaman gerçekleşir. Biz bu net duruşu kaybedersek bunun devamı çok kötü bir şekilde gelecektir” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli sorularını Kureyşan Ocağı Pirlerinden Musa Kazım Engin‘e sorduk.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI BİR ASİMİLASYON DÜZENEĞİDİR”

    AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    Alevi Bektaşi Cemevi ve Kültür Başkanlığı önceki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu döneminde planlandı ve 1685 cemevini dolaşarak bir rapor hazırlandı. O dönemde bu raporu hazırlayan Ali Arif Özzeybek isminde Süleyman Soylu’nun danışmanı bu kişi aynı zamanda sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmalığını yapmıştı. Bu isim aynı zamanda kişilik olarak da çok fazla açık olmayan, karanlık biri.

    Alevilerin 30- 40 yıldır süren bir kimlik mücadelesi demokratik hak ve anayasadan, yasalardan kaynaklanan o taleplerin yerine gelmesi için yürüttükleri bir mücadele var.

    Çeşitli zamanlarda çeşitli kampanyalar yaparak, hukuk sürecini işleterek bu hakları her zaman devletten hükümetten talep etmişlerdir. Ama hiçbir hükümet döneminde ne AKP iktidarı döneminde ne de ondan önceki dönemlerde hiçbir zaman Alevilerin taleplerine karşı duyarlı bir bakış açısını maalesef göremedik. Hep hasır altı edildi. Bütün taleplerimiz görmezden gelindi. 2001 yıllarda 1 milyon imza toplayarak zorunlu din derslerine karşı bir imza kampanya yapmıştık. Bir kamyon dolusu klasörü TBMM götürerek aradaki yetkililere teslim etmiştik. Ama hiçbir çalışma olmadı, bu konuda yasal düzenlemeler yapılmadı

    Bunların olması için yasaların değişmesi, yasalarda düzenleme yapılması gerekiyor. Anayasa’da Alevilerin haklarının güvence altına alınması gerekiyor.  Bunların hiçbirisi yerine getirilmeden yapılan bütün düzenlemeler göstermeliktir ve göz boyamaktan ibarettir. Bu anlamda Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevilerin bir kısmını parayla satın almak için kurulmuş bir asimilasyon düzeneğinden başka bir şey değildir.

    “ÖZKAN, ÜLKÜ OCAKLARINDA YETİŞMİŞ DEVŞİRMEDİR”

    Bu havuç olayı, para olayıdır, kamu olayıdır. İnsanların ihtiyaçları üzerinden maddi, parasal ihtiyaçlarını ve cemevlerinin tamir bakım masraflarını üstlenme şeklinde, aynı şekilde dedelere kadro verilmesi şeklinde kendisini gösteriyor. Diğer yönden de bunun arkasından çok büyük bir baskı gelecektir. Alevi Bektaşi kamuoyu derneklerimiz, kurumlarımız, vakıflarımız henüz bunun ayrımında değildir.

    Ali Rıza Özdemir ile ilgili dilimin döndüğünce küçük kısa bir bilgi vermek gerekiyor. Ali Rıza Özdemir Erzincan’ın Avcılar Kiştin köyünden bizim ocağımızın da talibi olan bir şahsiyettir. Ancak ülkü ocaklarından yetişmiş ülkücülüğü ile övünen bir kişi Türkçü milliyetçi ve aynı zamanda İslamcı birisidir.

    Türk İslam sentezinin uygulayıcısı olarak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı görevine getirilmiş çevresine topladığı en yakın çalışma arkadaşları da genellikle Doğu Perinçek görüşünün etrafından dolaşan Türkçü, milliyetçi kişilerden oluşmaktadır ve büyük bir kadro hareketi de Cem Vakfı’ndan devşirip Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na aktarmıştır.

    “KURUMLARIN MALİ YARDIM ALMASI VAHAMETTİR, TEHLİKEDİR!”

    MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Ali Rıza Özdemir hayatı boyunca bir gün dahi Alevi derneklerinde bir çalışma yürütmemiş, bütün ömrü hayati ülkü ocaklarında geçmiş olan ırkçı, milliyetçi akımlar içerisinde yer almış olan bir kişi. Alevi Bektaşi Cemevi ve Kültür Başkanlığı gibi Aleviliğe, Alevi kurumlarına, Alevilerin kurmuş olduğu cemevlerine hükmetmek üzere aslında görevlendirilmiştir. Şimdi bu durumda birçok Alevi Bektaşi kuruluşu, federasyonlar ve dernek genel merkezleri bu kuruluşu tanımadıklarını ifade ettiler.

    Yalnız şöyle bir tehlike var: Bakın, bu kuruluş devletin elindeki devasa ekonomik imkanları kullanıyor ve devletin elindeki devasa ekonomik ekonomik imkanları kullanarak onlarca kişiyi Kerbela Necef yolculuğuna çıkardı.

    Aslında burada çok önemli bir uyarı da yapmak istiyorum. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından Alevi Bektaşi Federasyonu ve ona bağlı bileşenler olan Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Dernekler Federasyonu’na bağlı şubelerin mali yardım aldığı açıklandı.

    Bu çok tehlikeli durumu bize işaret ediyor. Sebebi şudur: Böyle bir açıklama doğru mudur, değil midir bilmiyorum. Eğer böyle bir açıklama doğru ise bunun vahameti ortadadır. Eğer bu açıklanan doğruysa kim ne kadar almıştır?

    “NET DURUŞUMUZ OLMAZSA DEVAMI KÖTÜ GELECEKTİR”

    Bu kurumun hedefinde Türkiye’deki bütün cemevlerini zapturapt altına almak vardır. Türkiye’deki bütün cemevlerinde görevli olan dedeleri aynı şekilde bir kadroya bağlamak aynı zamanda bütün cemlerin  aynı zamanda Hakk’a yürüme erkanlarını nasıl yapılacağına karar vermek, dolayısıyla Alevilerin en yumuşak karnı olan cemler ve erkanları üzerinden Aleviliğin asimilasyonunu tamamlamaktır, yapılan proje budur.

    Şimdi elektrik parası ile başlayan bir olay, bir kurbağa deneyimini bana hatırlatıyor. Alevi Bektaşi kamuoyu soğuk suya konulan bu kurbağa misalidir teşbihte hata olmaz. Sözümü kimse başka bir yere çekmesin.

    Tabiri caizse böyle bir yöntem kullanılıyor. Yani kapıdan giremedikleri yerlere pencereden giriyorlar sizi parayla satın almaya bağlamaya ve sizin içinize bu yolla girmeye çalışıyorlar. Bu nedenle Alevi Bektaşi kamuoyu Alevi Bektaşi kuruluşlarını, vakıflarının ve derneklerini ve Federasyonlarının tamamını buradan uyarıyorum:

    Alevi Bektaşi Federasyonuna bağlı kuruluşların yöneticileri ağır bir vebal altındadır. Bu sorumluk benim için ahlaki ve namus bilinciyle yapılmış bir sorumluluktur. Bu konuda açıkçası çok net bir duruşumuzun olması lazım eğer biz bu net duruşu kaybedersek bunun devamı çok kötü bir şekilde gelecektir diye düşünüyorum.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞINDA GÖREV ALMAM TEKLİF EDİLDİ!”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    2001 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından müftülüklere ilahiyatçılara ve kendilerine bağlı kuruluşlara vaiz, hoca, imam görevlilerinin hepsine gizli bir genelge gönderildi. Böylelikle bundan sonra ilahiyat fakültelerinde camilerde hocaların vaazlarında ve din derslerinde o genelgede Aleviliğin Hanefi mezhebinin içinde anlatılmasını talimat olarak bildirdiler. Bütün ışık kaynağı budur. Asimilasyon projesi devlet tarafından Diyanet tarafından geliştirilmiş bir plana, bir programa bağlanmıştır. Bu programlarını gereği bu asimilasyon projesi çerçevesinde şimdi ansiklopedi çalışması bulunmaktadır.

    Abdal Musa törenlerinde dağıtıldığına şahit olup, böylesi bir kitabın dağıtılmasını engelleyen ve bu yüzden gözaltına alınan bir kişiyim. Çok açıkça soyluyorum, bir duruşumuz olmalı. Hayatta sizin bir duruşunuz olduğunda hiç kimse sizi satın alamaz. Satın almak için bana da çok müracaat edildi. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığında görev almam için bana da teklif yapıldı.

    Eski MHP Genel Başkan Yardımcısı yani Alparslan Türkeş’in Genel Başkan Yardımcısı olan Namık Kemal Zeybek, bugün en büyük baş danışman olarak hâlâ görev yapmaktadır. Eski ülkücü öğretmen ve genel başkan yardımcısı Musa Serdar Çelebi, İzzettin Doğan’ın yanında danışman olarak görev yapmakta ve TİKA projelerini yürütmektedir. Ayrıca uluslararası alanda asimilasyon projelerinin mimarıdır. Şimdi aynı proje yürütülüyor ve oradan bir grup bu tarafa devşirildi ve bu şekilde Alevi olmayan Türk İslam sentezci aracılığıyla bir yazılı külliyat oluşturmaya çalışıyorlar.

    “ÇEDES’E KARŞI SİVİL İTAATSİZLİĞİ BÜYÜTMELİYİZ”

    Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gerici eşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    ÇEDES projesi, Diyanet akademisi, diyanet işlerinin çalışmaları ve bütçesi, Millî Eğitim Bakanlığının müfredatı hepsi bir bütündür. Bu birbirinden ayrılmaz bir hale gelmiştir. Milli Eğitim bakanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrine verilmiştir.

    Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar Diyanet işleri Başkanlığı tarafından ÇEDES projesi adı altında yetkin olmayan, liyakati olmayan şeriatçı kadroların emrine tahsis edilmiştir. Çocuklarımızın asimilasyona uğratılması ve çocuklarımızın beyinlerinin yıkanması için en uygun zamanlar 5 ila 12 yaş arasıdır. Ben 46 yıllık eğitimciyim. Çocukların kişilik gelişimi 5 yaşında başlar. 12 13 yaşına kadar oturur. 13-1 4 yaşından sonra o çocuğa ne verirseniz verin artık kişilik büyük bir oranda oturmuş olur.  O nedenle. Milli Eğitim Bakanlığı ÇEDES projesiyle kreşlerden başlayarak çocuklara şeytan taşlamayı öğretiyor.

    ÇEDES projesi de bu büyük resmin içinde sadece bir bölümdür. ÇEDES Projesi Türkiye’de laik, bilimsel, eğitimden şeriatçı bir eğitime geçişin ilk evresi ilk aşamasıdır. Aslında ilk aşaması zorunlu din dersleri ile başlamıştır. İkinci aşaması da ÇEDES’tir.

    Yine Milli Eğitim komisyonunda Diyanet Akademisi diye bir proje geçti. Maalesef Diyanet projesinde sosyal demokrat, sol sosyalist, diğer muhalefet partilerinin hiçbirinin ciddi bir çalışmasının olduğunu görmedik. Aleviler sadece burada en can yakıcı sonuçları yaşayacak toplumsal kesimini oluşturuyor. Alevilerin çocukları bu yolla devşiriliyor. Bu yolla onların kendi kimliklerinden kültürlerinden, inançlarından uzaklaşıyor. Birçok Alevi çocuğunun okulda aldığı eğitimlerden sonra evde anne babalarıyla ilişkilerinde sıkıntılar yaşadıklarını biliyorum. Buradaki sorunun çözümü benim tezime göre sivil itaatsizlikten geçiyor.

    Kurumlarımız sadece basit bir bildiri ile bunu geçirmemeli. Bu konularda aktif bir direniş örgütlemek zorundayız. Mahkemeleri tıkamak zorundayız. Binlerce 10 binlerce dava açmak durumundayız ve yargı yolu tükettikten sonra Avrupa insan hakları mahkemesine bunu taşımak, fiili durum yaratmak zorundayız. Bu ülkede hukuk ancak siz sivil itaatsizlik yani fiili demokratik mücadeleyi yükselttiğiniz zaman işlemeye başlar. Bu ülkede adalet ancak siz zorlandığınız zaman gerçekleşir. Bu insan hakları siz mücadele verdiğinizde zaman bir haktır.

    Bu iktidar yukarıdan aşağıya kafasındaki bütün şeriatçı modelleri mili eğitime kamu kuruluşlarına, devlete her yere uygulamaya çalışıyor. O nedenle çok hızlı bir şekilde toparlanmamız çok hızlı bir şekilde harekete geçmemiz, her türlü demokratik mevziiyi sonuna kadar korumamız gerekiyor.

    “KURAN KURSU CEM VAKFI UYGULAMASIDIR, BİLİNÇLİ OLARAK SEÇİLDİ”

    Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevilerin cemevlerini kendileri tanımlamayarak buralara konumlamaya çalışıyorlar. Yani formatlarını kendilerini çiziyor, sınırlarını kendileri belirliyor. İçinde kimin neyi, ne kadarını yapacağını kendileri belirliyorlar. O nedenle Alevi kurumlarına bağlı cemevlerinde Kuran kursu açılması çok büyük bir tehlikedir.

    Biz tarih boyunca iktidara, muktedirlere bize karşı uygulanan bütün şeriatçı söylemlere karşı Aleviliğin tarihten gelen kadim bir inanç olduğunu, kendine özgü olduğunu, hiçbir inanca sığmadığını ve sığmayacağını söylüyoruz. Cemevlerimizde üstüne üslük şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açılan kuran kursları var. Çok ilginçtir. Yani siz cemevini Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir görevliye teslim ediyorsunuz. Kuran kursu 30-35 yıllık bir geleneği olan bir uygulamadır. Cem Vakfı tarafından icat edilmiş, 35 ve 35. ayetlerle çerağ uyandırılması yine bunlar tarafından uydurulmuştur.

    Bu yolu kirletenlerle mücadelem ölünceye kadar devam edecektir. Cem Vakfı da bu yolu kirleten ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile aynı zihniyetin devamı olarak Türk İslam sentezinin sözcüsü ve aynı zamanda Şii İslam misyonerlerinin de beslemesidir.

    Şiilik, gerekse de Sünni İslam’ın Alevilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, ikisinin arasındaki fark bir soğan zarı kadardır. Alevilik bunun ikisinden de tamamen uzakta. Bu toplumun vebali de bu toplumun kanaat önderlerinin dedelerinin ve kurumlarının omuzundadır. Bu veballe hareket etmelerini makam, mevki, para için bu yolu peşkeş çekmemeleri gerekiyor.

    “ALEVİ KURUMLARI DEMOKRATİK TAVIR SERGİLEMİYOR”

    Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Cemevlerimizin her türlü eğitimin verildiği eğitim ve kültür mekanlarına dönüşmesi gerekiyor. Siz Aleviliğin ne olduğunu bilmiyorsanız yaptığımız cemin bir anlamı yok, seyirlik olur o cem. Buradan dedelere ve yöneticilerine sesleniyorum: Sevgili Ali Aksüt’le birlikte burada 2 yıl eğitim çalışması yürüttük ve bugün Antalya’da söz söyleyebilen; toplumsal, siyasal ve kültürel anlamda ağzı laf yapan gençlerimiz o zaman bizim yaptığımız eğitim çalışmalarından yetiştiler. O nedenle iş kişinin aynasıdır lafa bakılmaz prensibiyle gideceğimiz bir süre cemevi var.

    Programlı müfredatlı bir eğitim çalışmaları başlatalım. Zorunlu olarak gelip hizmet vermeye hazırım. Avrupa bu anlamında bizden bu konuda biraz daha ilerde. Bunun 2 tane sebebi var. Avrupa’nın bu demokratik haklarının alınması daha iyi durumda. Avrupa Aleviliğe daha çok hak veriyor. Alevilerin kendilerine özgü bir inanç olarak kabul ediyor. O nedenle özerk bir yapıları var. O anlamda kendi aralarında kurumlaşmaları da örgütlenmeleri de eğitimleri de daha kolay.

    Gençlik niye cemevlerine gelmiyor? Gençliğin cemevlerinde aradığını bulamadığı için gelmediğini hiç düşündük mü? Siz gençliğe eğitim vermezseniz, siz gençliğe felsefe öğretmezseniz, siz gençliğe Alevi tarihini anlamazsanız gelmez. Cemevleri bugün sadece cenazelerin Hakk’a uğurlama erkanlarının yapıldığı, cenazelerin sonunda cenaze yemeklerinin verildiği bir yere dönüşmüş durumdadır. Senede bir veya birkaç kere göstermelik seyirlik cemlerin yapıldığı yerlere dönüştü. Maalesef her ocak kendi talipleriyle cem yapamıyor. Cemevi yöneticilerin seçtiği ya da tayin ettiği dede vasıtasıyla erkana ve süreğe bağlı olmayan veya insanlara başka fikirlere empoze edebiliyor. Bu konuda demokratik bir tavır sergilenmiyor.

    “EĞİTİM KONUSUNDA GÖREV ALMAYA HAZIRIM”

    Bizim yaptığımız cemlerin tamamı seyirlik. Maalesef hep söyledik bizim cemlerimiz Hakk için ola, seyirlik için olmaya derlerdi ama nedense seyir için olsun, seyir için olsun noktasında kalıyoruz. Eğer gerçekten yaptığımız iş Hakk ve hakikat yoluna hizmet edecekse eğri oturup doğru konuşmalıyız. O nedenle ön yargılardan, hırslardan ve diğer bencilce duygulardan kendimizi sıyırıp yüreğimizi yola açmalıyız.

    Eğitim konusunda organizasyon yapmaya hazırım. Yeter ki kurumlarımız kapılarını açsınlar. Bizi çağırsınlar, projelerimizi kendilerine sunalım. Projemizi oluşturmak için de gecemizi gündüzümüze katarak geçmiş dönemlerde olduğu gibi gençlerle cemevlerimizi tekrar buluşturalım.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’

     

     

  • Engin: Alevilikte kurban lokmadır, bayramlarda cem yapılması da Yol ve erkânına aykırıdır

    Engin: Alevilikte kurban lokmadır, bayramlarda cem yapılması da Yol ve erkânına aykırıdır

    PİRHA – Dede Musa Kazım Engin, Kurban Bayramı geleneği hakkında bilgi verdi. Alevilikte kurban geleneğinin “Lokma” ile karşılık bulduğunu ifade eden Engin, “Aleviler, yoksul kişilere maddi katkı yaparak, olanakları bulunmayan kişilerin çocuklarına eğitim katkısı ve bursu vererek lokmalarını “kansız” ve en yararlı bir şekilde yapabilirler” diye belirtti. Dede Musa Kazım Engin, bayramlarda cem yapılmasının da Alevi inancında yer almadığını vurguladı.

    Kureyşan Ocağı’ndan Dede Musa Kazım Engin, Müslüman toplumu tarafından kutlanan Kurban Bayramı’na ilişkin yazı kaleme aldı.

    Alevilikte kurban geleneğinin “Lokma” ile karşılık bulduğunu ifade eden Engin, “Aleviler, yoksul kişilere maddi katkı yaparak, olanakları bulunmayan kişilerin çocuklarına eğitim katkısı ve bursu vererek lokmalarını “kansız” ve en yararlı bir şekilde yapabilirler” dedi.

    İnsanlık tarihindeki kurban ritüellerine değinen Dede Musa Kazım Engin, ‘kan akıtmak, kurban vermek’ geleneklerine ilişkin şu bilgileri paylaştı:

    “Kurban, kelime olarak Arapça “Kurb” sözcüğünden türemiştir. Anlamı “yakın olmak”, “yaklaşmak” demektir. Dini bir terim olarak kurbanlık, Hakk’a yaklaşmak niyetiyle belli günlerde kesilen hayvana verilen addır.

    Eski uygarlıklarda çok tanrılı dönemde, “doğaüstü” güçlere “hoş görünmek”, onlardan kötülüklere engel olmalarını istemek, şükranlarını sunmak için yapılan dinsel törenlerdi. Tarihsel süreçte inanç mensupları yalnız insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli ürünler sunmak yoluyla bu dinsel törenleri gerçekleştirmişlerdir.

    Tevrat’ta ve Kur’an tefsirlerinde anlatıldığına göre, İbrahim Peygamberin Hakk’a “Eğer bir oğlum olursa onu senin yoluna kurban ederim” diye yalvarışının ardından dünyaya gelen oğlu İsmail’i, verdiği sözde durarak, kurban etmek ister. Bunun üzerine bir koç gönderildiği ifade edilerek, İsmail kurban olmaktan kurtulur. O günden bu yana, kurban geleneği birçok inançlarda yerini almıştır.

    En eski inançlardan, günümüz çağdaş toplumların inancına kadar kurban olgusunun kaynağı üstüne çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür.

    Kurban hemen bütün inançlarda kanlı ve kansız olmak üzere iki biçimdir. Kanlı kurbanlar insan ve hayvanlar, kansız kurbanlar yiyecek ve içeceklerdir. Kurban inancı adak inancıyla da bağımlıdır. İnanç gereği Tanrıya her zaman, ya da o an için haz vermek üzere kurban sunulur. İnsanların kurban edilmesi ilk çağların yakın dönemlerine kadar sürmüştür.

    Bu öykülerin mitolojik açıdan gerekçelerini bilim insanları açıklamaktadır. Bir takım doğa afetlerine karşı “Tanrıların gazabından” kurtulmak için genç insanların kurban edildiği tarihi tapınaklara halen Anadolu’da rastlanmaktadır. Maalesef bu tip “insan kurban edilmesi” anlayışı şeriatçı-yobaz çevrelerin bir kısmında zaman zaman görülmektedir.

    İbrahim peygamber zamanında, İsmail’in yerine “koç”un kurban edilmesiyle, insan kurban etme geleneği kaldırılmış, insanlık tarihi açısından çok önemli olan “insan kurban edilmesine” son verilmiştir.”

    “ALEVİLİKTE ‘KURBAN’ LOKMADIR”

    “Alevilikte kurban algısı” başlığını da irdeleyen Dede Musa Kazım Engin, şöyle devam etti:

    “Aleviler esas olarak kurbanı “Yol’a kurban olmak ve yol uğrunda gerekirse boynunu vurdurmak” olarak algılarlar. Alevilerde ise ‘kurban’ dendiği zaman asıl kurban “nefsini tığlamaktır”. Çünkü Alevilerde dualarda “canım kurban tenim tercüman” diyerek ikrar verip ikrarında durmaktır, ilim ve irfanla olgunlaşıp erenler yolunda el ele, el hakka insani kâmil mertebesine erip, o meydana gelmektir.

    Canım erenlere kurban,

    Serim meydanda meydanda,

    İkrarım ezelden verdi,

    Canım meydanda meydanda,

     

    Gerçek olan olur gani,

    Gani olan olur veli,

    Nesimi’yim yüzün beni,

    Derim meydanda meydanda.

    Alevi inancının temeli “ikrar” vermektir ve ahdine/ikrarına sadık olmaktır. Yani “Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme” anlayışı ile ikrarına sadık, sözünden dönmeyen, ahde vefalı ve yolu uğruna canını seve seve verecek kâmil insanı yaratmak Aleviliğin temel anlayışıdır.

    Alevilikte hak yemeden, hak yedirmeden insanca mutlu yaşamak “Dünya’da cennet” için mücadele etmek, insanlık yoluna hizmet etmek en büyük kurbandır. Alevi Yol uluları bu yolda, kaç baş koç veya deve kurban kestikleri ile değil, gerektiğinde insanca yaşama uğruna, bu Yol’a kendi başını ‘kurban’ verdikleri için anılır.

    Amaç canlara işi, aşı yaşamı, kan akıtmadan her şeyi paylaşmayı, birbirine ‘kurban olmayı’ sevmeyi öğretmektir. Alevilerin birbirine tüm canlara ve Hakk’a vereceği en büyük kurban sevgidir. Alevilikte “kurban” lokmadır.

    Bunların tümü aslında ikrara yöneliktir ve ahde vefayı simgelerler. Aleviler keyfi olarak cana kıymazlar, geçmişte Ahiler “Can olan hiçbir şeye kıyılamaz” diyerek kendi cemaatlerine “avcıları” almamışlardır.

    Yetmiş deve ile Kâbe’den gelsem

    Amentü okusam abdestim alsam

    Ulu camilerde beş vaktim kılsam

    Mürşide varmadan yoktur çaresi.

    Arafat’ta kurban kessem yedirsem

    Hac kurbanın kabul oldu dedirsem

    Pir aşkına su doldursam su versem

    Mürşide varmadan yoktur çaresi.

    (Kul Himmet)

    Bugün Alevi-Bektaşiler artık kanlı görüntülerden uzakta özellikle şehirlerde, mahallesindeki yoksul kişilere maddi katkı yaparak, olanakları bulunmayan kişilerin çocuklarına eğitim katkısı ve bursu vererek lokmalarını “kansız” ve en yararlı bir şekilde yapabilirler.

    Bu konuda dedeler/pir ve anaların gerçekleri halka anlatmasında fayda vardır. Kurban Bayramı vesilesi ile de dede/pir ve analara, halkımızın aydınlatılması konusunda büyük görevler düşmektedir. Bu konuda gerekli bilgi, kendi tarihimizde, nefeslerimizde, deyişlerimizde, Yol önderlerimizin sözlerinde ve davranışlarında mevcuttur.

    Kinimizi, kibrimizi kurban ederek Yol’a ikrar vererek, her anı ve her günü kardeşçe paylaşarak bayram edebiliriz.

    Gelmişiz cananın asitanına

    Sıtk ile sarıldık dost damenine

    Canla baş koymuşuz aşk meydanına

    Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez!

    “İbreti Baba”

    Ramazan ve Kurban Bayramlarında cem yapılması da Yol ve erkânına aykırıdır ve Cem Vakfı’nın Aleviliğe soktuğu bir virüstür.

    Boz atlı Hızır hepimizin yoldaşı olsun.

    Aşk ile!”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Hakk’a uğurlama cemlerde olduğu gibi saz ve deyişlerle olur’-VİDEO

    ‘Hakk’a uğurlama cemlerde olduğu gibi saz ve deyişlerle olur’-VİDEO

    PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde yapılan muhabbet ceminde konuşan Musa Kazım Engin dede, Alevi inancında ölüm ve öteki dünya olmadığını belirterek, Alevi inancının Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal’ın ışığı ile bugünlere geldiğini kaydetti. Engin ayrıca Hakk’a uğurlama erkanının cemlerde olduğu gibi saz ve deyişlerle yürütüldüğünü vurguladı. 

    Antalya’da Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde muhabbet cemi yapıldı. Ceme, Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça, Yol yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, Kızıldeli Sultan Ocağı evlatlarından Yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Kureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin ve Zakir Barış Karabatak, Onur Can Doğancı katıldı.

     “ALEVİ İNANCINDA ÖLÜM VE ÖBÜR DÜNYA KAVRAMI YOKTUR”

    Kureşan Ocağı evlatlarından Dede Musa Kazım Engin yaptığı konuşmasında, “Yunus der ki ölür ise ten ölür canlar ölesi değil. Tabii ki biz o can kavramını içimizde taşıyoruz. Yunus 800 yıl evvel söylemiş bu sözü. Biz ölüme inanmayız, Alevi Bektaşi inancı ölüme inanmaz. Sadece ‘don değiştirdi kalıp değiştirdi Hakk’tan geldi yine Hakk’a gitti’ deriz. O nedenle ‘ölürse ten ölür canlar ölesi değil’ sözü buradan gelir” dedi.

    “ALEVİLER HİÇBİR ZAMAN ZALİMLERE BİAT ETMEMİŞTİR

    Alevi inancının Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal’ın ışığı ile bugünlere geldiğini belirten Engin, “Bizleri bugünlere taşıyan, getiren ve her türlü zulme rağmen o ışığı, o aydınlığı ısrarla taşıyan, ısrarla devam ettirenlerdir. Çünkü tarih boyunca hiçbir zaman biat etmemişler. Hiçbir zaman devletin, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın koyduğu sınırlara, kurallara ve mecburiyetlere hiçbir zaman uymamışlar. Peki karşılığı ne olmuş?  Karşılığı ölüm olmuş, sürgün olmuş, katliam olmuş” diye belirtti.

    “BİZ CEMLERİMİZİ VE CENAZE ERKANLARIMIZI SAZLA, DEYİŞLERLE, NEFESLERLE YAPARIZ”

    Cemleri ve Hakk’a yürüme erkanlarını telli kuran olarak bilinen bağlamalarla yaptıklarını vurgulayan Engin, şöyle devam etti:

    “Cemlerimizi kuran dediğimiz bağlamalarımızla yapıyor muyuz? Yapıyoruz. Yüzyıllardır bunu yapıyor muyuz? Yapıyoruz. Bu bir cem midir? Evet cemdir. Bizim Hakk’a yürüme erkanlarımız da bir cemdir. Biz Hakk’a yürüme erkanlarında sırtımızı canlara dönerek Hakk’a yürüme erkanı yapmıyoruz. Biz cemal cemale bir yarım ay biçiminde yapıyoruz. Tabutun bulunduğu tarafta Hakk’a yürüyen canın ailesi, eşiti çocukları musahibi varsa müsahibi. Niçin oradalar? Karşısında olan canlara hesap vermek için oradalar. Biz hesabımızı bu dünyada görüyor, öbür tarafa bırakmıyoruz. Bizim halk, mahkemelerimiz burada. Biraz evvel hizmet için rızalık aldık. Biz rızasız hiçbir şey yapamayız. Bizim yolumuzun temeli rızalığa ve ikrara dayanır. İkrarsız da hiçbir şey yapamayız. Pir Sultan Abdal diyor ya “İkrarsız şeytan-ı lain üçüncü ölmem bu hain, Pir Sultan ölür dirilir.”

    Gülbenklerin okunması, deyiş ve nefeslerin söylenerek semahlar dönüldü. Çerağların sırlanması ile lokmalar pay edildi.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Dede Musa Kazım Engin: İktidara biat etmek, teslim olmak Yol’a ihanettir-VİDEO

    Dede Musa Kazım Engin: İktidara biat etmek, teslim olmak Yol’a ihanettir-VİDEO

    PİRHA-AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hüseyin Gazi Cemevi’ne yönelik ziyaretine tepki gösteren Kureyşan Ocağı’ndan Musa Kazım Engin Dede, “Cumhurbaşkanı geliyor diye cemevindeki tabloların yerleri değiştiriliyor. Cumhurbaşkanın arkasına Arapça yazılı levhalar konuyor. Bu gerçekten çok çirkin bir harekettir. Aslında biat etmek, teslim olmak, Yol’a ihanettir. İktidara yalakalık yapanların Yol’a ihanet eden düşkünler olduğunu söylemek istiyorum” dedi.

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ankara’da bulunan Hüseyin Gazi Cemevi’ne gitmesiyle ilgili olarak PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu. Sözlerine “Cumhurbaşkanının, Hüseyin Gazi Cemevi’ne ziyareti bende bir şaşkınlık uyandırmadı” diyerek başlayan Engin, yapılan ziyarete tepki gösterdi.

    “YAPILAN BİAT ETMEK, TESLİM OLMAK, YOLA İHANETTİR”

    Engin şunları söyledi:

    “Daha önceden Abdullah Gül’ün Tunceli Cemevi’ni ziyaretini biliyoruz. Ali Ekber Yurt’un onu mürşit postuna oturttuğunu biliyoruz. Daha sonra birkaç kez de Diyanet İşleri Başkanı’nı aynı şekilde mürşit postuna oturttuğunu biliyoruz. Kısaca Türkiye’de asimilasyon, devlet ve diyanet eliyle hızlı bir şekilde uygulamaya sokulmaktadır ve bu süreç halen devam ediyor. Bu tabii ki son 6 aylık ya da bir yıllık süreç içerisinde de İçişleri Bakanı’nın danışmanı olan kişinin bu asimilasyon çalışmalarını takip ettiğini biliyoruz.

    Cemevleriyle birebir görüşmeler, cemevlerinde dedeleri satın almalar, cemevlerinin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılamaları vs. bunların hepsi asimilasyon sürecinin bir parçasıdır. Siyasetçilerin, siyasi partilerin hiçbirinin Alevilerin önemli ve değerli bulduğu zamanlarda örneğin Muharrem, Hızır, aşurede bu organizasyonların içinde yer almasını doğru bulmuyorum. Çünkü partilerin Aleviliği yaratılıyor giderek. Bu da doğru bir şey değil. Burada yapılan da bir asimilasyon çalışmasıdır. Çünkü cumhurbaşkanı geliyor diye cemevindeki tabloların yerleri değiştiriliyor. Cumhurbaşkanın arkasına Arapça yazılı levhalar konuyor. Bu gerçekten çok çirkin bir harekettir. Aslında biat etmek, teslim olmak, Yol’a ihanettir.”

    “İKTİDARA YALAKALIK YAPANLAR, YOL’A İHANET EDEN DÜŞKÜNLERDİR”

    Engin, ziyarete katılan Hüseyin Gazi Derneği yöneticileri ile dedelere de seslenerek, şöyle konuştu:

    “Hüseyin Gazi Derneği’nin yöneticileri ve oraya gelen dedeler de kendi kanaatime göre Yol düşkünüdür. İçişleri Bakanlığı’nın sürekli cemevlerini ziyaret ediyor olması, onlarla görüşmeler yapması ve birtakım taleplerine cevap vermesi, daha doğrusu dedeleri ve bazı kurumları satın almaya dönük çalışmaları aslında Alevi kurumlarının üst örgütlülüklerini yok saymaya, bizi içerden parçalamaya dönük hamledir. Uzun zamandan beri bu çalışmalar yapılmaktaydı ve Cem Vakfı bunun başını çekiyordu. Anladığımız kadarıyla Hüseyin Gazi Derneği’nde yapılan sözde oruç açma ya da onların deyişiyle ‘iftar’ çünkü biz de iftar yoktur sahur da yoktur.

    Bu organizasyonda yine aynı şekilde Yol’a ihanet edenlerin Yol’u asimile etmeye çalışanlarla birlikte yaptığı bir işbirliğinin sonucudur. Ondan dolayı da bunu çok açık bir şekilde siyasi iktidarın 20 yıllık iktidarlık döneminde Alevi çalıştayları sürecinde hiçbir şey yapmadığını ve hiçbir şey yapmayacağını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) vermiş olduğu kararlarla ilgili bugüne kadar en ufak bir adım atmadığını ve asla da atmayacağını bilen 30 yıldır sahada olan bir kişi olarak hiçbir zaman için bunların inandırıcı olmadığını, bunlara inanmış gibi görünen sözde biyolojik dedelerin ihanet içinde olduklarını ve onlar zaten zaman zaman diyanet ve devlet tarafından toparlanıp hacca, umreye, Kerbela’ya ve İran’da gezdirilen, paracı tipler. İktidara yalakalık yapanların Yol’a ihanet eden düşkünler olduğunu buradan açık yüreklilikle söylemek istiyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Dede Musa Kazım Engin: Büyük tehlikeyi uyarıyorum!

    Dede Musa Kazım Engin: Büyük tehlikeyi uyarıyorum!

    PİRHA – Dede Musa Kazım Engin, İçişleri Bakanlığının 81 ilin valisine genelge göndererek Muharrem ayındaki oruç açma lokmalarına dahil olunması yönündeki istemini eleştirdi.

    İçişleri Bakanlığı, 81 ilin valisine genelge göndererek Yas-ı Matem ayındaki oruç açma programlarına katılım sağlanmasını istedi. Söz konusu genelgeye tepki gecikmedi. Kureyşan Ocağı evladı Musa Kazım Engin ABF, ADFE, AKD, PSAKD ve HBAKV Genel Başkanlıklarına çağrıda bulunarak “Büyük tehlikeyi uyarıyorum” dedi.

    Dede Musa Kazım Engin, “Alevi-Bektaşi kurumlarına ve özellikle cemevlerine karşı bir süredir İçişleri Bakanı danışmanı eliyle yürütülen gizli görüşmeler artık operasyonel bir noktaya ulaşmıştır” ifadelerini kullandı. “Hiçbirinizin samimiyetinden zerrece şüphe duymadan büyük tehlikeyi görmenizi rica ediyorum” diyen Musa Kazım Engin, yazılı açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi:

    “ALEVİ ASİMİLASYONUNDA SONA GELMİŞTİR”

    “Artık tüm cemevlerini zaptu rapt altına almak için düğmeye basılmıştır. Bu sürecin artarak devam edeceğini öngörüyor ve muharrem başlamadan en geniş katılımla örneğin ABF ve ADFE ve HBVAKV bağlı tüm şubelerin yönetim kurullarının katılımı ile Ankara’da bir basın açıklaması yapılmasını öneriyorum. Bu açıklamada devletin, Alevi kurumlarına ve cemevlerine yönelik ‘manipülasyon ve gizli baskı içeren’ bu uygulamasından vazgeçmesi gerektiği, Alevilerin hak ve talepleri bir kez daha yüksek sesle açık ve net olarak anlatılmalıdır.

    Kurum genel merkezlerinden birer kişi ile bir komisyon kurularak metin hazırlanmalıdır.

    Her kurum Genel Merkezler düzeyinde karar alarak hiç bir muharrem oruç açma ve aşureye devlet ricalinden kimseyi çağırmamalı, gelen tekliflerin reddedileceği şimdiden ilân edilmelidir.

    ABF Yol ve Erkân Kurulu geçtiğimiz günlerde yaptığı talihsiz ve yasakçı açıklama ile bugün geldiğimiz noktadan önemli ölçüde sorumludur. ABF yönetimi seçimini yapmış, yeni yönetim kurulunu belirlemiştir.

    ABF’ye bağlı önceki dönemde oluşturulan tüm kurulların da otomatikman fesih olunması gerekmektedir. Gerekirse olağanüstü bir toplantı ile yeni bir Yol ve Erkân Kurulu oluşturulmalıdır.

    Anlaşılan O’dur ki, Devlet ve Diyanet artık Alevi asimilasyonunda sona gelmiştir. Bu çabalara direkt veya dolaylı destek olan, Yol’a zarar veren kim olursa olsun net bir şekilde teşhir ve tecrit edilmelidir.

    Zaman eğri zamandır,

    Zaman doğru durma zamanıdır,

    Zaman dik durma zamanıdır!

    Aşk ile!”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:

    -İçişleri Bakanlığı’ndan valilere genelge: Aşure etkinliklerinde en geniş katılım sağlanacak!

  • ‘Aleviler hak mücadelesini büyütmeli; Alevilik kendine özgü bir yoldur’-VİDEO

    ‘Aleviler hak mücadelesini büyütmeli; Alevilik kendine özgü bir yoldur’-VİDEO

    PİRHA- Kureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, Avusturya devletinin, ‘Alevilik, bağımsız, kendine özgün, özgür bir inançtır’ kararını değerlendirdi. Engin, “Avrupa’daki demokratik işleyişin daha sağlıklı zeminler üzerinde yürümesi, Avrupa’daki demokratik Alevi hareketini daha güçlü kıldı” dedi. Engin, Türkiye’deki bütün Aleviler ve kurumların da bu konuda silkinmesi gerektiğini belirtti. 

    Kureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, Avusturya devletinin, ‘Alevilik; bağımsız, kendine özgün, özgür bir inançtır’ kararına ilişkin konuştu.

    Avusturya devletinin kararının Alevilerin hak mücadelesi için önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Engin, devletin Alevileri on yıllardır asimile etmeye çalıştığını ve buna karşılık Türkiye’deki Alevilerin daha güçlü bir şekilde örgütlenmesi ve dayanışma göstermesi gerektiğini söyledi.

    “AVRUPA’YA GÖÇ EDEN ALEVİLER, ORADA İNANÇLARINA SAHİP ÇIKTILAR”

    Engin, Avusturya’nın Aleviliği kendine özgü bir inanç olarak tanımasının Alevilik hak mücadelesinde büyük bir adım olduğunu ifade etti.

    Alevi yurttaşların 1960’lı yıllardan itibaren yoksunluktan dolayı göç yoluyla Avrupa’nın ve dünyanın her yerine dağıldığını ve beraberinde kültürünü, inancını da götürdüklerini dile getiren Engin, “Zamanla orada birazcık eli iş tutan insanlar, belli bir ekonomik özgürlüğü yakalayan insanlar kültürümüzü ve inancımızı devam ettirmek için örgütlenme çalışmalarına girdiler. 1980’li yıllardan itibaren orada yürütülen önemli bir çalışma var. Dernekler, federasyonlar ve konfederasyonlar şeklinde oluşan örgütlenme modelleri var. Türkiye’de 1993 Sivas Katliamı’ndan sonra gelişen demokratik Alevi hareketi var. Avrupa’da daha önce başlayan bir süreç bu” diye konuştu.

    “80’Lİ YILLARDA MGK, ALEVİLİK İNANCINI ‘İÇ DÜŞMAN’ OLARAK TANIMLADI”

    Devletin hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Diyanet eliyle Alevilere yönelik asimilasyon çalışması yaptığını vurgulayan Engin, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu asimilasyon çalışması 12 Eylül’den sonra başlayan bir süreçtir. Daha evveli de var ama devlet aklı dediğimiz akıl hiçbir zaman unutmuyor. Alevileri asimile etmeye çalışıyorlar. 1980’li yıllarda 12 Eylül faşist cuntasının Milli Güvenlik Kurulu, iç siyaset bölgesinde Alevilik inancını ‘İç düşman’ olarak tanımlıyor ve potansiyel bir tehlike olarak değerlendiriyor. Devlet, bu işi önce Fethullah cemaatine havale etti. Fethullah cemaati, Cem Vakfı ile yapmış olduğu iş birliği ile ‘cami-cemevi projeleri’ ile bu asimilasyonu yapmaya çalıştı. Cemevi-cami işin görünen kısmı. İstanbul’da Yeni Bosna Cemevi’nde, Erikli Baba Cemevi’nde, Garip Dede de, Karacaahmet’te, bir dönem de Şah Kulu’nda yapılanlar var.

    Bunların hepsini bütün halde ele aldığımız zaman buralarda büyük bir asimilasyon çabasının, çalışmasının olduğunu görüyoruz. 1993’ten sonra Demirel’in talimatıyla kurulan Cem Vakfı, Alevileri İslam’ın içinde bir çizgide tutmak amacıyla kuruldu. Buna ilişkin bir müfredat hazırlandı. Önce dedeleri kucaklamak ve örgütlemekle işe başladılar. Ardından da Alevi finans kapitalini yani Alevi finansını elinde tutan, ekonomik gücü olan Alevileri, iş çevrelerini etrafında toparladılar.”

    “AVRUPA’DAKİ DEMOKRATİK İŞLEYİŞTEN KAYNAKLI ALEVİLİK MÜCADELESİ HIZLI İLERLEDİ”

    Avrupa’daki demokratik Alevi hareketinin ivmesinin yüksek olduğunu, halk nezdinde daha çok kabul gördüğünü aktaran Engin, “Avrupa’daki demokratik işleyişin daha sağlıklı zeminler üzerinde yürümesi, Avrupa’daki demokratik Alevi hareketini daha güçlü kıldı. O nedenle Avrupa’da ardı ardına Alevilik ayrı bir inanç, özgün bir inanç olarak tanındı. Önce Alevilik dersleri Alevi öğretmenler tarafından verildi. Alevilik müfredatının içeriği Avrupa Alevi Konfederasyonu’na bağlı olan kurumlar tarafından hazırlandı. Tek problem Avusturya’da olmuştu. Avusturya’daki problem ise oradaki Diyanet ve Cem Vakfı’yla iş birliği yapan örgütlerin bir manipülasyonuyla Alevilik mücadelesi sekteye uğramıştı. Sekteye uğraması sonucunda uzun yıllar süren bir hak, hukuk mücadelesi yürütüldü ve Avusturya devleti de bu konuda olumlu karar verdi” dedi.

    “TÜRKİYE’DEKİ ALEVİLER TAKİYEYİ BIRAKMALI”

    Avrupa’da Aleviliğin özgün bir inanç olarak tanınmasından devletin, Diyanet’in, Türk İş birliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) gibi kurumların rahatsız olduğunu kaydeden Musa Kazım Engin Dede son olarak şunları söyledi:

    “Artık Avusturya’da Alevilik bağımsız ve özgür bir inanç. Alevilik dersleri, Avrupa ve Avusturya Alevi Federasyonu’na bağlı öğretmenler tarafından verilecek. Orada bugüne kadar hizmet etmiş eski ve yeni bütün yöneticileri yürekten kutluyorum. Çok büyük bir mücadele, çok büyük bir başarı, çok büyük bir zafer elde edilmiştir. Türkiye’deki bütün Aleviler ve kurumlar bu konuda silkinmeli, kendilerine gelmeli ve takiyeyi bırakmalı. Alevilik kendine özgü bir yoldur. Nesimi ne diyor?

    ‘Sorma be birader mezhebimizi,

    Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır.

    Çağırma meclisi riyaya bizi,

    Biz riya bilmeyiz dolumuz vardır.’

    Evet nesimi gibi, Mansur gibi olanalra aşk olsun diyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Dede Musa Kazım Engin: Hızır, bizlerin özünde saklıdır!

    Dede Musa Kazım Engin: Hızır, bizlerin özünde saklıdır!

    PİRHA- Musa Kazım Engin Dede, Hızır kültürüne dair paylaştığı yazıda “Hızır, bütün inanç çağlarını, insanlığın inanç evrelerini kendi özetinde sunan bir simgedir. Zalimce davranarak insanlara baskı uygulayan, aç ve yoksul bırakan vs. her kim olursa olsun, insanlığa karanlık saçandır. Bu kötü davranışları ve uygulamaları yok etmek için mücadele eden her kişiyse aydınlık saçandır. Aydınlık saçan kişi ‘Bozatlı Hızır’dır” yorumunu yaptı.

    Qureşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin Dede, Hızır ayına ilişkin yazı kaleme aldı. Dede Engin, Dersim atasözü olan; “Ya Hızır, tı esta ke esta” (Ya Hızır sen gerçeksin, sen varsın) cümleleriyle Hızır ritüelini anlatarak farklı kaynaklara göre bu inancın detayları hakkında da bilgi verdi.

    Musa Kazım Engin Dede, kimi kaynaklarda “Hızır’ın “el-Hadr, el-Hıdır” olarak geçtiğini belirterek, asıl doğrunun “Hadr” olduğunu ifade etti. “Bu sözcük Türklerde ‘Hızır’ veya nadiren ‘Hıdır’, İranlılarda ise ‘Khezr’ şeklinde kullanılmaktadır” diyen Engin Dede, “El-Hadır” kelimesinin Arapçada el-Ahdar (yeşil) anlamına geldiğini, “Yeşil Adam’ın” ‘hep diri ve canlı kalan’ anlamında olduğunu ve bu kimliğin de sadece Hızır’a yüklendiğini vurguladı.

    “HIZIR, BİZLERİN ÖZÜNDE SAKLIDIR” 

    Musa Kazım Engin Dede, Hızır’a dair kaleme aldığı yazıda şu bilgileri verdi:

    “Hızır, temiz, ak, masum, aydınlık, ışık saçan ve iyiliği temsil eden bir kişi olarak algılanır. Çünkü beyazın anlamı bu değerleri içerir.
    Hızır, ölümsüzlük suyu içmiş, Ab-ı Hayat’ı bedenine akıtmış, bu anlamda da ölümsüzleşmiştir. Bilge ve hikmet sahibidir.
    Hızır, hiç kimsenin yapamadığını yapandır. Suyun üzerinden yürüyen, havada yol alan, uzaklık-yakınlık kavramı tanımayan, bütün boyutlarda ortaya çıkan, her zaman her yerde bulunan bir mitolojik kimliktir.

    Doğada ölüm ve yaşam birlikte vardır. Her ölüm yeniden doğum, her doğum, ölüm demektir. Bu anlamda doğada ölümsüzlük vardır. Bu ölümsüzlük anlayışı, yani doğasal ölümsüzlük, Hızır’ın kimliğinde simgelenmiştir.
    Hızır, karanlığı aydınlığa çeviren, her dönem yaşayan ve her yerde insanlara hizmet eden; insanların zor olanı aşması için yardım eden bir ‘Kurtarıcı’ kişidir. Bu kişi bilinmez, görülmez ancak gerektiğinde ortaya çıkar. Bereket, bolluk sunar.

    Hızır, ölüp-dirilen doğanın, sonsuzca simgeleştirildiği bir mitolojik varlıktır. ‘Bozatlı Hızır’ söylemi, çok hızlı hareket eden ve koşan at öznelinde, Hızır’ın ne kadar hızla hareket ettiğini ortaya koymak ve bu olayı bilinçte anlaşılır kılmak, bu durumu bellekte somutlaştırmayı amaç edinmek için söylenmiştir.

    “HIZIR İNANCINI TEK BİR KÜLTÜRE MAL ETMEK OALANAKSIZ”

    Suriye sahillerinde Hızır gemicilerin koruyucusu kabul edilmektedir. Hatay’da (Samandağ’da) 14 Temmuz’da Aleviler Hızır’a dua ederek denizde yıkanmaktadırlar.
    Aslında sadece peygamberlere bile lütfedilmemiş ölümsüzlük mertebesine sahip olması bile, Hızır’ın inanışlardaki kudretine dair bir ipucudur.
    ‘Hızır’ ve ‘İlyas’ isimlerinin halk ağzında aldığı şekilden ibaret olan Hıdırellez; kökü İslâm öncesi Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu yaz bayramlarına dayanan Hızır yahut, Hızır ve İlyas kavramları etrafında dinî bir muhtevaya bürünmüş halk bayramının adıdır. Bu bayram, merkezini özellikle Anadolu ve Balkanların, Kırım, Irak ve Suriye’nin teşkil ettiği Batı Türkleri arasında, 6 Mayıs günü kutlanmaktadır.
    Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan başlayarak Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği saptanmıştır. Tarihi, halk geleneklerini biraz kurcalayınca Hızır’ı bir ‘Asyalı boz atlı yol tengrisi’ olarak bulmamız da hiç yadırgatıcı değildir. Uzun kış mevsimlerinden sonra toprağın ısınmasının, yeşermesinin tam gününün saptanması ve hep o günlerde bayram yapılması doğaldır.

    Her din kendinden önceki kutsal günleri unutturmaya çalışır. Bunu başaramaz ise kendi kapsamına alır. Hristiyanlığın kabulünden sonra da, bahar bayramı unutturulmaya çalışılmış. Ne var ki halk öteki putperest bayramlarını unutmuş, ama içgüdüsel bir korkuyla, kışın bitişini bildiren bu bayramı bırakamamış. Sonunda bu bayram nihayet Hristiyanlık tarafından da resmi bayram olarak tanınmış.
    Hızır, bugün oldukça geniş bir coğrafyada dara düşenlerin, ezilenlerin, karda tipiye tutulanların, denizde boğulmak üzere olanların, işkence görenlerin, hastaların, fakirlerin,
    ‘yetiş imdadıma ya Hızır’ diyerek çağırdıkları ortak bir isimdir. Ölümsüz olduğuna inanılır.

    Enel-Hak felsefesini savunan Aleviler, Hızır’ı, ölümsüzlüğün sırrına ermiş İnsan-ı Kamil olarak da tanımlarlar. Hızır, bizlerin özünde saklıdır. Bize düşen özümüzdeki Hızır’ın yine bize ulaşmasını sağlamaktır.

    Anadolu’nun birçok bölgesinde ‘Hıdırlık’ denilen mesire yerleri mevcuttur. (Hıdır sözü, Hızır sözcüğünün aynıdır. Ayrılış eski harflerle d/z yazılımının aynı oluşunda) Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca kutsal sayılan adak adanan yerler de görülmektedir.
    Hızır ayında geceleri, Hızır’ın yeryüzünde gezindiği ve dokunduğu yerlere bereket saçacağına inanıldığından, kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Evlerin kapı ve pencereleri, cüzdan ve para keselerinin ağızları kapatılmaz yiyecek içecek kaplarının, zahire ambarlarının kapakları açık bırakılırmış…

    “HIZIR’IN BEREKET GETİRECEĞİNE İNANILIR”

    Dersim’de Hızır Ayı, 13 Ocak’ta başlar 12-13-14 Şubat’ta sona erer. Bir ay boyunca bölgede cemler tutulur, 3 günlük oruçlar niyaz edilir, kurbanlar tığlanır, lokmalar dağıtılır ve özel şenlikler yapılır. Dersim, Erzincan, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana, Muş, Malatya gibi bölgelerde Hızır haftasında kavrulmuş buğday, ‘eldeğirmeni’ denilen değirmenlerde öğütülüp un yapılır. Bir tepsi içerisine konularak pencere önlerine bırakılır. Hızır’ın gece gelip el süreceğine ve bereket getireceğine inanırlar.
    Bu undan yapılan yiyeceğe ‘Kavut’ denir. Özellikle Hızır lokması olarak hazırlanır.
    Kışın en şiddetli geçtiği dönemde yer alan Roze Xızıri (Hızır Orucu) etkinliklerini Dersim’de yaşayanlar büyük bir özlemle anımsatırlar. Çünkü kültürel ve inançsal boyutları iç içe bulunan bir etkinliktir ve Dersimlilerde böyle çok yönlü hazlar uyandırmaktadır. O yüzden her yaştan ve cinsten insanların özlemle beklediği bir aydır. Çocuklar ‘xeylas’ toplarlar, genç kızlar ve erkekler bahtını sınarlar, yoksullar ve zorda olanlar selamete erişmeyi dilerler. Cem, kurban ve niyazla topluca ibadet eder, daha çok ilahi tatmin ve huzur bulurlar. Dersim’de oruç, niyaz, kurban törenleri ve ritüeller, Hızır’ın gezişine atfedildiği anlaşılan bir plan dâhilinde her haftanın çarşamba günü bir yörede finale ulaşmaktadır.
    Dersim’deki Hızır algılama ve inancı Hintliler’in aksakallı, yeşil urbalı Hâce Hızır kutsal dervişi ile nerdeyse tamamen aynıdır.

    Dersim’e halk arasında ‘Hardo Dewres’ (derviş toprağı) denir. Dersimliler ise Hızır’ın kendi dillerinden konuştuğunu ve bu dile aynı zamanda ‘Zone ma zone Xızıriyo’ (Bizim dilimiz Hızırın Dilidir) denildiğini belirtirler. O yüzden ilginçtir, diğer Alevi cemlerinden farklı olarak Dersim’de Hızır yakarış, dua ve cemleri genellikle Kırmançki ile yapılır.
    Birçok betimlemede ‘Hızır’, Tanrı’yla her an konuşabilen, insanları gerçeklerle buluşturmak için olağanüstü çabalar gösteren ve gerektiğinde göğe yükselen, istediği her yere ulaşabilen bir olağanüstü kimlik olarak sunuluyor.
    Görüldüğü gibi, hem tarihsel, inançsal ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkan, halk inancının ‘ortak değerleri’ olarak söylencelere taşınan, en güzel kavramlarla belleklere kazınan ve sürekli yaşatılan ve yaşatılmakta olan ulu kişilerin kimlikleri ‘Hızır’a yüklenmiştir.

    Hızır Batın ilmini (Hakikat) temsil eder. Dört kapının son halkası hakikattir. Hızır, Ledün İlmini Musa Peygambere vermekle ona mürşitlik etmiştir. Ledün İlmi: Tanrısal gizleri ve gerçekleri kavramaya çalıştığı bilgidir. Hızır’ın temel özelliği, Abı Hayat’ı (Bengi su) içerek ölmezlik mertebesine ulaşmasında yatar.
    İnsanlığın ölüm karşısındaki çaresizliğinin ve arayışının bir sembolü olan Hızır, orta doğu mitolojisinin temel unsurlarından biridir. İnanç alanında oluşturduğu bu olgu halk arasında çok canlı ve güçlü tutulmaktadır. Halk arasında ise dar zamanlarda imdada yetiştiğine inanılan bir peygamberler üstü kudretli bir varlık, eren olarak kabul edilmiştir.

    Musa, peygamber olmasına rağmen, Hızır’ın bildiklerini bilmiyordu. Burada ilmi sınırsız olduğu, bilinmeyen çok şeyin varlığı ispatlanıyor.
    Bütün bu anlatımlar, şunu kesin olarak ortaya koymaktadır: Hızır, mevcut semavi dinlerden çok eskidir ve Sümerler’in eski derya ve yer tanrıları ikilemiyle, hatta Sümerler’den önceki aynı inanç öğeleriyle ilişkilidir.

    Hızır, bütün inanç çağlarını, insanlığın inanç evrelerini kendi özetinde sunan bir simgedir. Tufan’da o var, Gılgameş’in esrarengiz sularında, dağlarında ve ormanlarında o var. Ahura Mazda’da ‘Kutsal Beyaz Ruh’tur O; Supaniler’in ‘gökleri izleyen’ tanrısı ‘Haldi’dir, ‘gökteki kutsal ruhu’ Homa’dır. ‘Şimşeklere binen hız tanrısı’ Teişeba’dır. Hurriler’in ‘fırtına tanrısı’ Teşup’tur. İran’da Ab-ı Hayat içen Behrûz’dur, Hristiyanların tonton Nikolaus’udur, en nihayet O ‘Bozatlı Hızır’ olarak iyilik, doğruluk, dürüstlük ve bilgelik gibi yüksek ahlak ve erdem simgesidir. Yani O her dönemde bu doğrultuda yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Çünkü O ‘Ab-ı Hayat’ içerek ölümsüzleşen tek kutsal simgedir. ‘O’ sırdır, ama ‘her yerde hazır ve nazırdır’. Aramıza ‘tanrı misafiri’, yol arkadaşı, yoldaşı, olarak karışır.

    Şah Hatai de Şöyle der;
    Azattır fenadan geçen
    Ab-ı Hayattan su içen
    Zulmetin kapısını açan
    Hızır sıfat Veli gerek!

    Hatayi sözünün manisi verdi,
    Yar ile ettiği ahdinde durdu,
    Cebrail Musa’ya, Hızır’a var dedi,
    Mürşid-i Kamile varmadan olmaz!

    Muhyi’ddin Abdal’da şöyle der;
    Hızır’ın suyu benem,
    Ab-ı Hayat bendedir,
    Kevser’den içer geçsin,
    Kadr-ü Berat bendedir.

    Bektaşilikte 12 posttan mihmandar postunun Hızır’ı temsil ettiği anlatılır. Alevi inancında Mürşitlerin tıpkı Hızır gibi, müritlerin her müşkülünü halledecek ve onları yanlış yollara gitmekten alıkoyacak vasıfta olması gerekir.

    ‘Haksın ve Hakk’ın varlığı,
    Aydınlat bu karanlığı,
    Zalime göster darlığı,
    Yetiş ya Boz atlı Hızır.’

    (Âşık İhsani)

    İnsanı sıkıntıya sokan, darda bırakan, korkutan vs. her şey karanlıkla simgelenir. Bu anlamda hakkı yenen, haktan, adaletten uzak yaklaşım sergileyen, zalimce davranarak insanlara baskı uygulayan, aç ve yoksul bırakan vs. her kim olursa olsun, insanlığa karanlık saçandır. Bu kötü davranışları ve uygulamaları yok etmek için mücadele eden her kişiyse aydınlık saçandır. Aydınlık saçan kişi ‘Bozatlı Hızır’dır.

    Hızır ve bu çerçevedeki inanç çok kadim bir inançtır. Adeta insanoğlunun genlerine işlemiş ve kalıtsal hale gelmiştir. İnsanoğlu çoğu kez farkında olmadığı halde yaşadığı her zorlukta, çektiği her sıkıntıda başvurduğu, yardım istediği ana kaynak Hızır’dır.
    Hızır, bizler için her zaman hazır ve nazırdır. Bu doğruya inandıktan sonra bizler hiç bir sorunun, sıkıntının, zorluğun altında ezilip küçülmeyiz. Her zaman ve her şart altında Hızır’ın bizlerin carına yetişeceğine inandığımız vakit aslında birçok zorluğu yendiğimiz vakittir de.

    Hızır, bazen bir Pir, derviş, veli veya deli.
    Hızır bazen, bir ak saçlı bilge.
    Hızır, bir hastayı acılardan kurtaran doktor,
    Hızır, bir öğrenciyi sınavda başarıya taşıyan öğretmen,
    Hızır, bir yaşlının elinden tutup, onu evine götüren bir çocuk,
    Hızır, yangında, depremde insanı kurtaran bir itfaiyeci, görevli…
    Hızır, zorda kalmışı kurtaran bir yardımsever,
    Hızır bazen, sokakta kalmışlara elini uzatan bir insan,
    Hızır, ağlatanları, güldüren, açları doyuran biridir. Hızır sensin, Hızır benim, Hızır biziz, içimizdeki iyiliklerin toplamıdır Hızır!
    Zaman değişmiş, karanlığı aydınlığa çeviren teknoloji gelişmiş ancak Hızır’a olan ihtiyaç değişmemiştir.
    Hızır, bizlerin özünde saklıdır. Bize düşen özümüzdeki Hızır’ın yine bize ulaşmasını sağlamaktır, birbirimizin Hızır’ı olmaktır.
    BOZ ATLI HIZIR HEPİMİZİN YOLDAŞI OLSUN.”

    PİRHA/ANTALYA

  • ‘İktidarın bir elinde havuç, bir elinde sopa politikasına biat etmemeliyiz’-VİDEO

    ‘İktidarın bir elinde havuç, bir elinde sopa politikasına biat etmemeliyiz’-VİDEO

    PİRHA-Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin yaptığı değerlendirmede, cemevlerinin sadece bir binadan ibaret olmadığının, Alevi inancının amacına, felsefesine uygun inşa edilmesi gerektiğinin altını çizerek, Alevilerin kendi lokmalarıyla cemevi yapması çağrısında bulundu.

    Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da  günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.

    Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.

    1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.

    Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.

    Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
    Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?

    Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “CEMEVLERİ ZORUNLUKTAN DOLAYI ORTAYA ÇIKTI

    PİRHA: Cemevlerinin yapılma fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?

    MUSA KAZIM ENGİN: Tarihte müstakil cemevi olarak Malatya’da Şah İbrahim Veli Ocağı’nın eski tarihi ile bilinen bir cemevi vardı. Yaklaşık 200-300 kişi alırdı. Aleviler için çok önemli bir ocak merkezi olduğu için böyle bir cemevi yapma ihtiyacı doğmuştur. Yoksa Anadolu’da köyler ve köylerde yapılan büyük evlerde cemler tutulurdu.

    Tabi bu köy toplumu içerisinde yapılan bir uygulamaydı, köy şartlarında anlaşılabilir bir olaydı. Müstakil bir cemevi yapalım düşüncesi o yüzden yoktu. Ama cemevi var mıydı? Vardı, nerelerde vardı? Ocak merkezlerinde vardı, bir de dergahlarda vardı. Adına meydan evi ya da cemevi denilen dergahlarda vardı. Örneğin Abdal Musa, Hacı Bektaş Veli, Seyit Gazi gibi dergahlarda bu tip bölümler de vardı.

    Günümüzdeki cemevlerine gelince, 1950’li yıllardan sonra köyden kente çok hızlı bir şekilde göç başladı. Bir taraftan çarpıkta olsa bir sanayileşme ve kentleşme oldu. Bir taraftan toprağın insanlara yetmeyişi, nüfusun artması ve oradaki geçim sıkıntısı nedeniyle insanlar bir taraftan kentlere hatta oradan da yurtdışına ve dünyanın her tarafına dağılmaya başladı. Tabii ki dağıldıkları yerleri kendilerine yurt yaptılar, oralarda yaşamaya başladılar ve yaşam merkezi olan yerlerde de inançlarını, kimliklerini, ritüellerini ve bütün geleneklerini bir şekilde sürdürmek istediler. Sürdürmek isterken de bir mekâna ihtiyaç duydular ve cemevleri de bu zorunluktan dolayı ortaya çıktı.

    “CEMEVİNİN ALTINA DÜKKAN YAPIP ŞERİATÇI BİR TARİKATIN ZİNCİR MARKETİNE KİRAYA VERİYORUZ”

    -Açılan var olan cemevlerinin yapım aşamasında mimari yapısına dair bir süreç yürütülmüş müdür?

    Hayır yürütülmemiştir. Birçok cemevine üzülüyorum. Bir an önce bir bina yapalım endişesi ile mimari estetik hiçbir kaygı gözetilmeden yapıldı. Bu alanda bir araştırma yaptım. Bizim cemevlerimiz tarihi olarak dergahlarımızın model olarak prototipi olmalıydı. Yani dergahlarımızda ne vardı? Dergahlarımıza girdiğinizde Hacı Bektaş Veli Dergahında da böyledir.

    Cemevlerine girildiğinde mihman evi, pir evi, aş evi, cemevi gibi lokmaların hazırlandığı yerler gibi birbirine bağlı ama birbirinden de bağımsız olan aynı zamanda geniş avlusu olan ve o avluda bir muhabbet alanı olarak değerlendirilen içinde Kızılbaş Alevi ile ilgili tarihsel bütün simgelerini ve sembollerini çeşitli şekillerde işleyen yapılar, sütunlar, benzeri mutlaka simgeler var.

    Peki, günümüzde bunlar var mı diye baktığımızda bildiğiniz bir apartman dairesi ya da bir iş hanı mantığıyla yapılmış gibi görüyoruz.

    Zaten birçoğunu da alakasız yerlere sırf gelir getirsin diye birde kiraya verildiğini görüyoruz. Bnunda bir mantığının olmadığını düşünüyorum. Düşünün ki şeriatçı bir tarikatın zincir marketine cemevinin altını kiraya veriyoruz.

    BİZ AÇ GEZMELİYİZ AMA ONURLU VE DİK DURMALIYIZ

    Böyle bir mantığı benim kabul etmem mümkün değil. Ben bir yol hizmetkarı, bir Kureyşan evladı olarak bunu reddediyorum. Biz aç gezmeliyiz ama onurlu ve dik durmalıyız, biat etmemeliyiz.

    Yardımlaşma duygusunu bizim o herkesin alnının teri ile getirdiği minicik lokmalarıyla bina yapmayı kendimize ilke ve prensip edinmeliyiz.

    Alevilik ilimden ve bilimden gidilen bir yoldur. ‘Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ diyen hünkârımızın izinden gitmiyoruz onun yerine gerçekten kör karanlığa doğru gidiyoruz. Bu inancın ve felsefenin kendi gereklerine uygun simgelerle sembollerle örnek olacak bir mimari tarz oturtmalıyız.

    Tarihten en azından bir ders almalıyız. Dergahlarımızdaki o kayaların, o mermerin, o taşların nasıl oya gibi, ince ince, ilmik ilmik işlendiğine bakarak bugün bundan gerçekten utanç duymalıyız.

    Maksat sadece bir bina yapmak değildir, maksat sadece üstü kapalı bir alan yapmak değildir. Maksat her yönüyle amacına, felsefesine, onun kültürüne onun bütün simgelerine, bütün sembollerle bütün mesajlarına bağlı kalacak ve o mesajları da bir bakışta karşıya yansıtabilecek bir mimariyi oturtmak gerekir.

    ALEVİ KURUMLARINDA MAALESEF %99’UNUN SİLGİSİ KALEMİNDEN EVVEL BİTİYOR

    Bir sene geç olsun, altı ay geç olsun. Bu konuda gerçekten yetkin olan insanları çağırırsınız, danışırsınız. Danışma bizim kültürümüzün, inancımızın temelinde yer alır. Ama ‘ben biliyorum, nasıl olsa ben yöneticiyim, her şeyi biliyorum, her şeyi yaparım’ diye bir mantık geliştirdiğiniz zaman sürekli hata  yaparsınız.

    Silginiz kaleminizden önce bitiyorsa çok yanlış yapıyorsunuz demektir. Bugün Alevi kurumlarında maalesef %99’unun silgisi kaleminden evvel bitiyor. Sadece bu mimari konuda değil daha bir çok konuda var.

    Mimarimiz felsefeden, kültürümüzden, inancımızdan bağımsız değil. Çünkü bu kültür, bu felsefe yani hepsi birlikte bu yol tarih boyunca ezoteriktir. Semboller Alevilikte çok önemli bir düşünceyi aktarma taşıma ve yansıtma mekanizmasıdır. O nedenle bunların da bizim binalarımızda olması gerekirdi. Bunları aslında tarihi bir kayıt olsun diye söylüyorum. En azından hiç olmasa yeni inşaata başlayanlar bu mesajımı aldığında oturup tekrar bu söylediğim ölçülerde o bilimsel verilerle oturup tekrar tekrar bunu ele alırlar ve geç kalmadan da bazı müdahalelerle belki düzeltme şansı yakalayabilirler.

    “CEMEVLERİ SKOR PEŞİNDE KOŞAN BİR ANLAYIŞLA YAPILMAMALI”

    -Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında dahi sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan, Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı? Ayrıca Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı?  

    Bizler lokmalarla rızalıkla içimizden gelerek alnımızın terinden toparladığımız lokmalarla bir mekân yapalım. Ben mekâna itiraz etmiyorum. Mekân bir yerde bizim ihtiyacımız bu kent koşullarında zorunlu ihtiyacımızdır. Ama bu mekânı çok abartmayalım, hayatımızı sadece bu mekâna odaklamayalım.

    Hükümet cemevleri yöneticileriyle dedelerle görüşmeler yapıyor. 1585 tane cemeviyle görüştüğünü bu vesile ile öğrenmiş bulunuyoruz ki ben 950 cemevinin olduğunu zannediyordum demek ki 1585’e kadar çıkmışız. Peki, bu iş bir yerlere bina yapmakla sürekli, bir yerlere gecekondu yapar gibi ya da ‘180 bin cami var biz de koştura koştura hızlanalım da biraz da bizim sayımız artsın’ diye skor peşinde koşan bir anlayışla yapılmamalı.

    Böyle bir anlayış bize hangi tehlikeleri getirir bunun altını çizmek istiyorum. Devlet yıllardan beri bize baskı yapıyor, devlet yüzyıllardan beri bizi tanımıyor, yüzyıllardan beri bizi sapık, sapkın bir güruh diye adlandırıyor, yüzyıllardan beri hakkımızda ferman veriyor. Dadaloğlu’nun dediği gibi ferman padişahınsa dağlar bizimdir diyerek yüzyıllardan beri biz ıssız kayalıkları, ıssız dağ başlarını orman içlerini mekân tutmuşuz, yine de biat etmemişiz.

    Kendimize ait binalarımız olamaz mıydı?  Olabilirdi ama camiye dönüşmüş binalarımız mı olmalıydı? Normal olarak bizim inancımızı gerçek anlamda sürdürdüğümüz ve gerçek anlamda yaptığımız binalara ne Osmanlı izin verdi, ne de ondan evvel Selçuklu izin vermişti ne de cumhuriyet döneminde izin verildi.

    Peki ne yapacağız? Devlet bir elinde havuç, bir elinde sopa diyor ki havuç sen kültürsün kültür merkezi yap sadece kültür olarak kal diyor. Niye böyle diyor? Diyanet seni kültürel bir alt toplum olarak tanımlıyor. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) diyor ki; cemevleri bizim kırmızı çizgimizdir. Çünkü Diyanet, altı cemevi üstü cami modelini geliştirdiler ve birçok yerde de bunu denediler. 12 Eylül gibi faşizmin çok sert bir şekilde uygulandığı bir dönemde bizim binlerce köyümüze camii yaptılar, imam gönderdiler. Bu da bir asimilasyon politikasıydı. Sana zorla cami yapıyor sana zorla imam gönderiyor.

    ‘OL İKRAR VERME, ÖL İKRARINDAN DÖNME’

    Yine Dersim’de ve civarında yatılı okullarında zorla asimilasyon projeleri hayata geçirildi. Bir yandan Türkleştirme bir yandan Müslümanlaştırma politikası devam etti. Biz bu politikayı 40 yıldır tanıyoruz. İran Dışişleri Bakanı’nın Özal’a söylediği ‘ya siz Sünnileştirin  ya da bırakın biz Şiileştirelim’ politikası şimdi daha yoğun bir şekilde devrededir. Ülkemizde alabildiğine Şii bir misyoner faaliyeti devam etmektedir. Cem Vakfı’nda yetiştirme çakma ve biyolojik dedeler, hatta dedelikle uzaktan yakından alakası olmayan bazı tipleri İran devşirmesi olarak faaliyet yürütüyorlar.

    Bina yapıyoruz. İçini doldurmadıktan sonra ne yapayım senin binanı. Ne işe yarar o bina.

    Eğer bu yola talip olacaksak, eğer bu yol için ser vereceksek eğer bu yola ikrar verdiysek ve gerçekten ikrarımıza sadık isek Abdal Musa dergahında yazdığı gibi ‘ol ikrar verme öl ikrarından dönme’ diyebiliyorsak o halde biz iktidarın bir elinde havuç bir elinde sopa politikasına bir kere biat etmemeliyiz. Hakkı ve hakikati çok net bir şekilde söylemeliyiz ve bu konuda da duruşumuz net olmalı.

    “CEMEVLERİ KÜLTÜR MERKEZİNE DÖNÜŞÜRSE DEDELER DİYANETİN FETVALARINI OKUYACAK”

    -Aleviliği yok sayan inanç merkezini ‘cümbüş evi’ olarak gören, toplumsallığını dağıtmaya çalışan iktidar bugün cemevine ‘kültür evi’ demeyi konuşuyor.

    Eğer bu cemevleri kültür merkezine dönüşürse dedeler devletin birer memuru olacak, onlara maaş verilecek onlar Diyanetin emrine girecek. Çünkü yasal statü dediklerinin altında yatan budur. Seni bağımsız bir inanç olarak tanımak istemiyorlar, bizim kırmızı çizgimizdir, diyorlar. Bizim istediğimiz formatta kültür merkezi yapalım ve sizi altta kültürel faaliyetler uğraşan bir topluluk olarak adlandıralım ve o nedenle sizin yolunuza hizmet verecek olan dedeleri de maaşa bağlayalım, onlara birer kadro verelim. Yarın öbür gün olacak tehlikeyi şimdiden söylüyorum.

    Dedeler devletin memuru olacak, aynı cuma namazında hutbe okuyan hocalar gibi Diyanetin gönderdiği hutbeler okunacak. Yani Alevi cemlerinin aydınlanma özelliği, dar ve didar ilişkisi ortadan kalkacak, hırsızı da, ipsizi de, sapsızı da, utanmazı da, namussuzu da, rahatlıkla bu alanlarda cirit atacak.

    Aynı 1495 yılında II. Beyazıt’ı dağıttığı sahte Seyit şecereleri gibi sahte dedeler ortalığı kaplayacak. Gerçek yol önderlerine gerçek dedelere gerçek bu yola hizmet etmek isteyenlere binaların kapıları kapanacak. Zaten şu andaki uygulamayla da Hakk ve hakikati söyleyen önderler, pirler, bu binalarda yer bulamıyorlar. Burada inançsal yönden çok büyük bir asimilasyon korkusu var.

    Zaten çocuklarımız din dersleri yoluyla asimile ediliyorlar.  Diyanet gri dedeler vasıtasıyla Alevileri bir inanç bağında yakalayarak asimile etmeye çalışıyor. Yine o gri dedeler vasıtasıyla o gri dedeler dediğimiz topluluk vasıtasıyla onları hacca umreye vs. göndererek koltuğun altına birer kuran yerleştirerek Hakk’tan ve hakikatten uzaklaştırıp tamamen Müslümanlaştırarak onları birer Türk İslam ya da Şii Müslüman misyoneri haline getiriyorlar. Bu da Aleviliğin kadim öğretisine yoluna, ahlakına ve inancına çok büyük bir darbe vuracaktır. Bence en büyük, en etkili ve en son darbe olacaktır diye düşünüyorum.

    “BİZ HİÇ KİMSENİN YEDEK GÜCÜ DEĞİLİZ, ARKA BAHÇESİ DEĞİLİZ, OLMAMALIYIZ”

     -Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?

    Siyaseten geldiğimiz noktada görüyoruz ki birçok yerde yerel yönetimler bu cemevlerinin kontrolünü ellerinde tutuyorlar. Bu bizim inancımıza bir müdahaledir. Bu belediyeler yolu ile maalesef inancımızda çok ciddi çok büyük bir erozyon yaşamaktayız.

    Lütfen hiçbir parti veya hiçbir yerel yönetim ne iktidar ne muhalefet inancımıza müdahale edecek, etki edecek bir tasarrufta bulunmasınlar.

    Hani inancımızda ne veren el alan eli, ya da alan el veren eli görmemeli. Şimdi öyle mi veren el veriyor parmağını da gözümüze sokuyor. O da yetmiyor ‘ama ben sana bunu veriyorum’ diyor, sonra her istediğini yapmaya çalışacak. Biz hiç kimsenin yedek gücü değiliz, arka bahçesi değiliz, olmamalıyız.

    İş işten geçtiğinde çok pişman olacaksınız. Çağrı yapıyorum; biat etmeyin. Sonu hüsran olacaktır, çocuklarımız asimile, toplumumuz dejenere olacaktır, yolumuz kirlenecektir. Lütfen bu haksızlığı ve bu ihaneti yolumuza yapmayın.

    “DİK DURALIM KENDİ LOKMALARIMIZDA YAPALIM”

    -Isparta Cemevinin açılışında yaşanan provokasyonda da görüldüğü üzere Alevilik ve Aleviler belediyeler üzerinden dizayn edilmek isteniyor. Sizce Alevi kurumlarının, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumda ve nasıl olmalıdır? Alevi kurumları, belediyeler ile hangi sorunları yaşıyor?

    Isparta cemevi meselesi buna can alıcı bir örnektir. Sadece Isparta cemevi meselesinden önce İstanbul Maltepe belediyesi Dersim’de Düzgün Baba’ya niye yol yapar, niye kaldırım yapar, niye her yere 100 tane tabela koyar soruyorum. Düzgün Baba’ya insanlar yalın ayak çıkarken neden gelip oraya kaldırım taşı, özel bir taşla yol yaparsın. Bu hizmet değil, bence bu şov, başka bir şey değil.

    Bu tip şovlara karşı çıkıyorum. Aynı şekilde mütevazi cemevi olamaz mı? Olabilir tabii ki. Alın terimizle olsun kimseye eyvallah etmeyelim, dik duralım kendi lokmalarımızda yapalım. Yapamaz mıyız? Yapabiliriz bizim için iş insanlarımız yok mu? Var. Onlar yardım etmiyor mu ederler ama düzgün yönetim olsun.

    Siyasete işi ihale eden, delege ağalığına, belediye meclis üyeliklerine, milletvekilliklerine soyunan ve cemevlerini buradan doğru arka bahçesi olarak kullanan bir avuç politikacı olmayın, sadece yola hizmet edin. Onlar politik arenada gitsinler politikalarını, siyasetlerini yapsınlar onlara karşı değiliz. Ama kafamıza basmasınlar, sırtımıza basmasınlar.

    Biz mütevazi cemevlerimizde lokmalarımızı pay edelim ve orada yan yana durabilelim.

    İşte Isparta Cemevi bu konuda çok yakıcı bir örnektir. Isparta Cemevinin başında bulunan bir hanımefendi var. Bu hanımefendi Tunceli Pülümürlü Yol TV’nin Müdürü olan Veli Aydın’ın da yeğeni. Çok ilginç.

    Veli Aydın’ı ben 40 yıldır tanırım. Veli Aydın’ı cumhuriyet mitinglerinden tanıyorum, başlarda baş rollerde oynardı. Veli Aydın’ı Almanya’daki çalışmalardan biliyorum. Yol TV’ye nasıl monte olduğunu, nasıl orada birden hızla yükseldiğini izliyorum. Yol TV halkın parası ile kurulmuş bir televizyondur. Yol TV’nin yönetici sıfatıyla oradaki Alevi hareketi üzerindeki etkisini de kullanarak Isparta’daki yeğeni ile birlikte bu cemevinin oluşumunda başından sonuna kadar maalesef Veli Aydın ilgilidir ve sorumludur.

    Türkiye’deki kurumlarda çağrıldığın yere erinme, çağrılmadığın yere görünme prensibi gereği karşısında da bir Alevi kuruluşunun daveti icabet etme nezaketi gereği de hepsi orada yer almışlardır. PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan’ın konuşmasına imzamı atıyorum.

    Gönül isterdi ki orada bulunan Alevi kanaat önderleri kurum başkanları temsilcileri dedeler topyekûn sahnede Gani Kaplan’ın yanında yer alarak bu siyasetçiye ‘bir dakika orada dur çok ileri gittin’ demeliydiler. Gani Kaplan Türkiye’deki Alevi toplumunun hak ve taleplerini dile getirmiştir.

    İşte ‘cemevleri kırmızı çizgimizdir’ diyen Diyanetin bakış açısıyla Isparta Belediye Başkanının bakış açısı aynıdır. Benim istediğim gibi Alevi olacaksın diyor. Nitekim bu Isparta Cemevinin Başkanı olan hanımefendinin bu çabası bu belediye başkanından evvel orada belediye başkanlığı yapmış olan MHP’li belediye başkanı zamanında başlamıştır. Aynı zamanda bize gelen bilgilere göre de Isparta’da Alevilerin nüfus olarak çok az olduğu bir mahalle yapılmıştır. Isparta’yı bilirim. Isparta’da Gülistan Mahallesi diye bir mahalle var ve bu mahallenin yüzde 70 Dersim ve Erzincanlıdır.

    Birincisi neden bu mahalleye bir cemevi yapılmadı da Alevilerin çok az olduğu bir mahalleye bu cemevi yapıldı. Bu sorunun cevabını dernek başkanı vermek zorundadır. İkincisi, o mahallede Alevilerin yoğun yaşadığı bir mahallede bir cemevi yapılması için bir tahtacı Alevi canın bir arsa bağışladığı ama kabul edinmediğidir.

    “TALEPLERİMİZİN ARKASINDA DURMALIYIZ”

    -Nasıl bir yol izlenmeli?

    Aleviler ve Alevi kurumlarının kuruluşlarının yöneticileri olarak hepimizin temel noktada duruşumuzun olması lazım.  Birincisi çağdaş olmalıyız, ikincisi laiklikten asla taviz vermemeliyiz, üçüncüsü demokrat olmalıyız ve demokrasi mücadelesinin içinde olmalıyız, dördüncüsü temel insan hakları ve demokratik hakları kültürel ve kimlik haklarını savunan bir çizgide olmalıyız, beşincisi bizler demokrasi mücadelesi veren kurum ve kuruluşlarla birlikte yan yana omuz omuza olmalıyız. Bunlar demokratik ilkelerimiz, bizim toplumsal ilkelerimiz. Bizim toplumsal taleplerimizden birincisi Anayasada ve yasalarda Alevilerin eşit yurttaş olarak görülmesidir. İkincisi zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Üçüncüsü Hacı Bektaş Veli Dergâhı, dergâh sahiplerine teslim edilmelidir. Dördüncüsü, Sivas Katliamı’nın yapılmış olduğu Madımak Oteli insanlık müzesine dönüşmeli, utanç müzesi olmalıdır.

    Bu talepleri uzatabiliriz çok talep var. Bizim hakkımızdaki bütün Şeyhülislam fetvaları kaldırılmalıdır. O cesaret o yürek var mı? ‘Alevileri çok seviyoruz’ diyenler daha bizim hakkımızda verilmiş olan fetvalar bir başka fetva ile kalkmıyor. Peki, fetva devam ederse ne oluyor işte Maraş’ta, Çorum’da daha evveli Dersim’de Sivas’ta bütün katliamlarda arka tarafında bu fetvalar vardır. ‘Alevilerin katli vaciptir’ mantığı ile birçok paramiliter güç üzerimize salınmıştır.

    Bu nedenle devletin katliamlarla yüzleşmesi gerekiyor. Devletin Dersim’le yüzleşmesi gerekiyor. Devletin arşivlerinin açılması katliamların gün ışığına çıkması ve bu konuda devletin birinci ağızdan hatta TBMM üzerinden halkından özür dilemesi gerekiyor.

    Ve insanların Seyit Rıza ile beraber idam edilen yoldaşlarımızın içinde benim de akrabalarım olanların hala mezarlarının yeri nerede olduğunu bilmiyoruz, hala kemiklerini bulamıyoruz, mezarlarını bulamıyoruz. Bunların mezarları bulunmalıdır, bunlar Dersim’e kendi topraklarına getirilmelidir, oralarda tekrar toprağa sırlanmalıdır.

    Bunun gibi talepleri çoğaltabiliriz çok daha fazla taleplerimiz var bu talepler tabi bir duruşla olacak bir şeydir. Artık bizim cemevlerimiz bizim inanç merkezimizdir. Ama bizim inancımız o kadar derin boyutlu ve kadim bir inançtır ki içinde kültürel birtakım ögeleri de barındırmaktadır. Kültür toplulukların gelenek, görenek, yaşama dair törenlerinin ve inançların hepsini içine alan kucaklayan bir kavramdır. O nedenle Alevilik yüksek bir kültürdür, Alevilik yüksek bir ahlaktır aynı zamanda.

    GÜN HIZIR PAŞA DEĞİL, PİR SULTAN OLMA GÜNÜDÜR

    Biz kültürel ögelerimizi sosyal dayanışmamızı, paylaşımlarımızı ve eğitimlerimizi ve inançlarımızın gereği olan cemlerimizi ve ibadetlerimizi ve ritüellerimizi Hakk’a yürüme erkanlarımızı cemevlerinde yaparız. O nedenle nasıl Diyanet ‘cemevleri bizim kırmızı çizgimizdir’ diyorsa biz de çok net bir şekilde şunu söylüyoruz; bu cemevleri bizim ibadethanemizdir, bu da bizim kırmızı çizgimizdir. Bu çizgiden bizi hiç kimse geri adım attıramamıştır, attıramayacaktır.

    İçimizdeki Hızır paşalar, içimizdeki keklikler bugün devlete ve Diyanet’e açık veya gizli iş birliği yaparak ihanet eden işbirlikçiler şunu çok iyi bilsin ki; Alevi tarihine hain olarak isimleri kazınacaktır. Gün Hızır Paşa değil, Pir Sultan olma günüdür, gün Mansur olma günüdür, gün Nesim’i olma günüdür. Mevcut düzenin kirliliklerine dümen suyuna gitmemelidir. Bizim felsefemizin temel taşı da zaten dümen suyuna gitmemekti. Dümen suyuna giden zaten bizim yolumuzdan ve bizim erkanımızdan değildir. Bizim duruşumuz gerçeğe HÜ diyen bir duruştur.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Alevi hareketi Alevilik ve siyaset ilişkisini belirlemeli; Alevi meclisi oluşturulmalı’
    2-‘İçinde talip olamadığımız cemevleri gerçekliği ile karşı karşıya kaldık’
    3-‘Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa yasadışı ve gecekondu statüsündedir’
    4- ‘Aleviler sistemli bir politikayla kontrol altına alınmak isteniyor’
    5- ‘Neden bu kadar çok cemevi var, neden içinde Alevi az?’
    6-‘Alevilerin devlete olan hizmetlerinin iki torba çimentoyla eş tutulması zulümdür’-VİDEO
    7-‘Artık yönümüzü kendi öz gücümüz olan talip hanelerine çevirmeliyiz’
    8-‘Alevilerin kendi cemevlerini yapabilecek güçleri vardır’
    9-‘Alevilerin sorunu anayasaldır, çözümü de meclistir’
    10-‘Cemevleri koz haline geldi; Alevilerin özgürleşmesinin önü kesilmek isteniyor’
    11-‘Alevi kurum yöneticileri, Alevilerin menfaatini koruyan çizgide siyaseti kurmalıdır’
    12-‘Cemevleri binaları kutsanmamalı; hiyerarşiyi reddeden yatay örgütlenme yapmalıyız’
    13-‘Tekke ve Zaviyeler Kanunu kaldırılmadan Alevilik tanınmaz’
    14-‘Aleviliği derneklere sığdıramayız, yozlaştırır’

     

  • Dede Engin’den Gülistan Doku mesajı: Dağ utandı, taş utandı, bir insanlık utanmadı!

    Dede Engin’den Gülistan Doku mesajı: Dağ utandı, taş utandı, bir insanlık utanmadı!

    PİRHA- Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku tam 627 gündür kayıp. Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin bugün Facebook hesabından “Gülistan Doku nerede?” diye sordu. Engin, “Evinizde 21 yaşında üniversiteden gelmesini beklediğiniz kızınızın 627 gün olmadığını düşünün! Sadece beş dakika…Hepimiz bundan sorumluyuz” dedi. 

    Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Gülistan Doku’nun Dersim’de kaybolmasının üzerinden 627 gün  geçti. Şu ana kadar yapılan arama çalışmaları ve devam eden soruşturmada herhangi bir ilerleme sağlanamadı.

    627 gün geçmesine rağmen baş şüpheli Zainal Abakarov ve ailesi hala henüz sorgulanmadı.

    Sosyal medya üzerinden birçok insan Gülistan Doku’nun akıbetinin sorulması için çağrılar yapıyor.

    Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin bugün Facebook hesabından “Gülistan Doku nerede?” diye sordu.

    Engin, “Dağ utandı, taş utandı, geceleri derdimizi anlattığımız duvarlar utandı bir insanlık utanmadı. Evinizde 21 yaşında üniversiteden gelmesini beklediğiniz kızınızın 627 gün olmadığını düşünün! Sadece beş dakika…Hepimiz bundan sorumluyuz. İnsanım diyebilen herkes!!! GülistanDoku NEREDE?” şeklinde yazdı. 

    (HABER MERKEZİ)

  • Dede Musa Kazım Engin’den Alevi kurumlarına Sedat Peker uyarısı ve çağrısı

    Dede Musa Kazım Engin’den Alevi kurumlarına Sedat Peker uyarısı ve çağrısı

    PİRHA- Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin “Alevi kurumlarına çağrı ve uyarı” başlığıyla Facebook’ta bir açıklama yayınladı. Engin, “Suç örgütü “reisi” boynunda zülfikâr kolye, dilinde Hızır, tüm değerlerimizi, simgelerimizi, sembollerimizi arsızca başka birilerine “savunma, gözdağı ve saldırı” aracı olarak kullanıyor. Peki ne yapıyor kurumlarımız? Olağanüstü toplandılar mı?” diye sordu. 


    Organize suç örgütü elemanlarından Sedat Peker, itiraflarına ve ifşalarına devam ediyor. Bugün 6. videosunu yayınladığı konuşmasında arkasında Alevilikle ilgili sembollerini bulundurması tepki çekmeye başladı.

    Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin “Alevi kurumlarına çağrı ve uyarı” başlığıyla Facebook’ta bir açıklama yayınladı.

    Sedat Peker’in geçen yıllarda İstanbul Beşiktaş Cemevinde saygın biri gibi ağırlandığını, Antalya’da Abdal Musa Dergahını ise asker, kaymakam, eskort, koruma eşliğinde ziyaret ettiğini hatırlatan Engin, cemevi ve dergah yöneticilerine o dönem tepki gösterdiğini belirtti.

    Sedat Peker’i ağırlayan cemevi ve dergah yöneticilerinin büyük bir ihanet içinde olduklarını ifade ettiğini dile getiren Engin, uyarılarına rağmen Alevi kurumlarının bir net bir duruş sergilemediklerini de ekledi.

    Bugünlerde Devlet ile mafya-suç örgütleri ilişkisinde tüm pisliklerin ortaya saçıldığını belirten Dede Musa Kazım Engin, “Yine kurumlarımız susmaya devam ediyor” dedi.

    “NE YAPIYOR KURUMLARIMIZ?”
    Engin yazısına şöyle devam etti:
    “Suç örgütü “reisi” boynunda zülfikâr kolye, dilinde Hızır, tüm değerlerimizi, simgelerimizi, sembollerimizi arsızca başka birilerine “savunma, gözdağı ve saldırı” aracı olarak kullanıyor. Tıpkı sol argümanları kullandığı gibi.
    Peki ne yapıyor kurumlarımız?
    Olağanüstü toplandılar mı?
    Acil kodlu kararlar, tüm dernekler şubeler, üyeler için bağlayıcı bazı karar, tepki veya yaptırımlar alındı mı?
    HAYIR, HAYIR, HAYIR!”
    “ÖLÜM TEHDİTLERİNE RAĞMEN PİR SULTAN OLMA VAKTİ VE GÖREVİ BİZE DÜŞÜYOR”
    Dede Musa Kazım Engin, “Ölüm tehditlerine rağmen yine Pir Sultan olma vakti ve görevi bize, bir avuç yoldaşa düşüyor.
    Alevi değer ve sembollerimizle pisliklerinizin üzerini örtemezsiniz!
    Kendi pisliğinizde boğulun, bizden uzak durun!” ifadelerini kullandı.


    (HABER MERKEZİ) 

  • ‘Alevi kurumları ve kanaat önderleri yol düşkünlerini teşhir etmelidir’-VİDEO

    ‘Alevi kurumları ve kanaat önderleri yol düşkünlerini teşhir etmelidir’-VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumlarının yurtdışına devlet eliyle, gri pasaport ile insan kaçakçılığı yapılmasında kullanılmasını kınadığını ifade eden Kureyşan Ocağı evladı Musa Kazım Engin, Alevi kurumlarına ve kanaat önderlerine yan yana gelmeleri ve ortak bir bildiri hazırlanarak yol düşkünlerinin teşhir etmesi çağrısında bulundu. Engin, Dersim Belediyesi’ne de cemevi yapması için çağrıda bulundu. 

    PİRHA, geçen hafta AKP’li Malatya-Yeşilyurt Belediyesi’nin Avrupa’ya insan kaçakçılığı yaptığını ortaya çıkarmasının ardından önceki gün de Diyanet’e yakın isim olan Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt’un dört Alevi kurumunun, Diyanetle protokol kapsamında önerdiği şahısların Avrupa’ya “Alevi uzmanı” sıfatıyla gönderildiğini ve karşılığında para alındığını PİRHA’ya anlatmasıyla kirli ilişkiler yumağı daha net görüldü.

    Alevi örgütleri, inanç önderleri ve milletvekillerinden konuya ilişkin tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Kureyşan Ocağı evladı Musa Kazım Engin Dede, devlet eliyle yapılan insan kaçakçılığı girişimlerinin çok daha öncesinde bilindiğini belirterek, “Yurt dışına insan kaçırma” olayına Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt’un da karıştığının ortaya çıktığına dikkat çekti.

    “KURUMLARIMIZ BU KONUDA NET AÇIK BİR ÇİZGİ BELİRLEYEMEDİ”

    Devlet ve Diyanet politikası olarak yurt dışında yaşayan Alevi yurttaşlarımız için her yıl özellikle Muharrem ayında Gri Hizmet pasaportu verilmiş sözde dedelerin yurt dışına gönderildiğine işaret eden Engin, “Biz bunları yıllar öncesinde ortaya çıkarıp teşhir ettik. Üzerinden yıllar geçse de kurumlarımız bu konuda net açık bir çizgi belirleyemediler ve bir tavır gösteremediler” dedi.

    “ALEVİ KURUMLARI ORTAK BİR BİLDİRİ HAZIRLAYARAK YOL DÜŞKÜNLERİNİ TEŞHİR ETMELİDİR”

    Alevi kurumlarının yurtdışına devlet eliyle, gri pasaport ile insan kaçakçılığı yapılmasında kullanılmasını kınadığını ifade eden Engin, Alevi kurumlarına ve kanaat önderlerine yan yana gelmeleri ve ortak bir bildiri hazırlanarak yol düşkünlerini teşhir etmeleri gerektiğini söyledi. Engin ayrıca Dersim Belediyesi’nin de alternatif bir oluşuma yer tahsisi yapması ve Dersim’e cemevi yapması çağrısında bulundu.

    PİRHA/ANTALYA

     

  • Dede Engin: Türkiye katliamlar ile yüzleşmeli, gerçekler açıklığa kavuşturulmalı

    Dede Engin: Türkiye katliamlar ile yüzleşmeli, gerçekler açıklığa kavuşturulmalı

    PİRHA- Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, Türkiye’nin katliamlarla yüzleşmesi gerektiğini belirtti. 

    Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, 26. yılında Gazi Katliamı’na ilişkin PİRHA’ya açıklama yaptı.

    Engin, “25 yıl önce ve 1993 Sivas Katliamı’ndan 2 yıl sonra yine Alevilerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nde, 1978’de Maraş Katliamı, 1980’de Çorum Katliamı gibi.. aynı senaryo, aynı yöntem, aynı katliam” dedi.

    Musa Kazım Engin dede şunları kaydetti:

    “Tarih 12 Mart 1995. Önce provokasyon araçları Gazi Mahallesi’ne girdi. Üç kahvehane ve bir pastane tarandı. Bu silahlı taranma sonucu, Halil Kaya isimli bir Alevi Dedesi öldürüldü. 20 den fazla insan katledildi.
    Halk yapanı da yaptıranı da, arkasındaki aklı da biliyordu! Gazi davası İstanbul’dan Trabzon’a kaçırıldı. Öldürülenlerin ailelerine bu sefer de zulüm dönemi başlamıştı.

    Halkı otomatik silahlarla tarayan 20 polis yargılanıyordu. İkisine ceza verildi ama ne hikmetse cezaları ertelendi. Diğerleri görevlerine devam ettiler. Mağdurlar, katledilenlerin aileleri hak-hukuk ve adalet arayışına devam ettiler. Ama üst akıl hep devredeydi. Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı.
    2-13 Mart 1995 tarihinde Gazi’de ve Ümraniye‘de devam eden katliamın 26. yıldönümü. Katliamının ardından Çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen gerçek katliamcılar henüz, demokratik kamuoyunun, Gazi şehitlerinin ailelerinin ve Alevi toplumunun ve kamuoyunun önüne getiril(e)medi! Hukuk açısından bir skandal niteliği taşıyan bu dava AİHM’e kadar gitmek zorunda kalmıştır.

    “SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK!”

    Türkiye katliamlar ile yüzleşmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumun güvenliği hiç bir zaman sağlanamaz!
    Bu katliamlara sessiz kalmak, geleceğin karartılmasına seyirci olmak, suç ortağı olmak anlamı taşır. Onun için susup, sinip, kabuğuna çekilenlere diyoruz ki; SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK!
    Çağdaş, laik, eşitlikçi, barışçı ve demokratik bir Türkiye özlemi, ancak katliamcıların salt tetikçileri ile sınırlı değil, arkasındaki ideolojik ve derin güçlerle açığa çıkarılmasıyla mümkündür.
    Ülkemizde bu güne kadar yapılan tüm katliamları açıklığa kavuşturacak bilgiler, bu halkın can ve mal güvenliğinden sorumlu devletin elinde mevcuttur.
    Bizler bu ülkede Çağdaş, Laik ve Demokratik bir devlet, Hukukun üstünlüğünün uygulandığı, temel insan haklarına uyulduğu, kültürlere, inançlara ve kimliklere saygı ile kardeşçe, özgürce yaşayacağımız bir ülke istiyoruz.
    Suçumuz adil, özgür ve eşit yaşama isteğidir, bu suçu ömrümüz yettikçe işlemeye devam edeceğiz!
    Bizden öncekiler gibi, Yol önderlerimiz gibi, buysa katlimize sebep; DÖNEN DÖNSÜN, BİZ DÖNMEYİZ YOLUMUZDAN!

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • Engin: Alevilikte Hakk anlayışı varlığın birliği ve insanın kutsallığı üzerine kuruludur

    Engin: Alevilikte Hakk anlayışı varlığın birliği ve insanın kutsallığı üzerine kuruludur

    PİRHA- Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, Alevi-Kızılbaşlarda Tanrı-Hakk anlayışını yazdı. Engin, “Aleviliğin Hakk anlayışı varlığın birliği ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur. Alevi-Kızılbaşlar varlığın birliğine, her şeyin Hakk’ın kendi varlığından, ışığından, nurundan bir parça olduğuna inanırlar” dedi. 

    Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, “Hak ve Hakikat Yolu Alevilik” kitabından bir bölümünde yer verdiği Alevi-Kızılbaşlarda Tanrı-Hakk anlayışını yazdı.

    Engin, “Aleviliğin Tanrı (Hakk) anlayışı varlığın birliği ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur. Alevi-Kızılbaşlar (vahdeti mevcut) varlığın birliğine, her şeyin Hakk’ın kendi varlığından, ışığından, nurundan bir parça olduğuna inanırlar” dedi.

    “İNSANIN HAKK’IN NURUNU TAŞIDIĞINA İNANILIR”

    Musa Kazım Engin Dede, “Varlığın ‘yoktan var olmadığı gibi, vardan yok edilemeyeceğine’, Tanrı, kâinat( evren) ve insanın, (tüm âlemin) bir bütün HAKK olduğuna ve bu varlığın en mükemmel parçası olan insanın Hakk’ın nurunu taşıdığına inanılır” diyerek şöyle devam etti:

    “Bu nedenle tüm varlıkla birlikte, İnsanı Kâmiller ve cemlerimizde darına durduğumuz Halacı Mansur’un, Nesimi’nin, En-El Hak ‘Hakk benden, ben Hakk’tanım, Hak-i-kat’ım’ düşüncesi, Aleviliğin Hakk – Tanrı anlayışının özünü oluşturur.
    Bu anlayışa örnek; çağdaş İnsan-ı kâmillerimizden Aşık İsmail Daimi; “Kâinatın aynasıyım/ Madem ki ben bir insanım/ Hakk’ın varlık deryasıyım/ Madem ki ben bir insanım/ İnsan Hakk’ta Hakk insanda/ Ne ararsan bak insanda / Enel-Hakk’ım ismim ile Hakk’a erdim cismim ile/ Benziyorum resmim ile/ Madem ki ben bir insanım” diyerek dile getirmektedir.

    “ALEVİLİK-KIZILBAŞLIK ÖĞRETİSİNDE İNSAN YAŞAMI KADİM BİR YOL’DUR”

    İslam buna Tanrıya şirk koşmak demekte ve cezasını da “idam”! olarak vermektedir. “İnsan çok büyüktür, tarif hiç gelir, Tarif etsem Hakk’tan bana suç gelir.”

    Alevi-Kızılbaş öğretisinde insan yaşamı, Hakk ile bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince “devriyeli” ve kadim bir Yol’dur. Alevilik-Kızılbaşlıkta Hakk ile bütünleşmeye giden YOL, 4 kapı 40 makamdan geçer.
    Edebine sahip olup, hak yemeden haksızlık önünde eğilmeden, zalime karşı, mazlumun yanında, 72 milleti bir görerek, bilim, sevgi ve saygı yolundan ilerleyerek, insanın kendini bilmesi, eksiğini bilmesi, kendi özündeki Hakk’ı arayıp bulması, Kâmil insan olmaya çalışması, Hakk için, halka hizmet etmesi ile olur (Halka hizmet, Hakk’a hizmet= insanlığa hizmettir) Alevi-Kızılbaşlar bu nedenlerle inançlarını, “HAK VE HAKİKAT YOLU” diye tanımlarlar.

    “OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR”

    “Dert sende, derman senin elinde ama bilmiyorsun, illetinin sende olduğunu görmüyorsun, sen kendini küçük bir cisim sanırsın. Hâlbuki Büyük Evren ( Kâinat) sende saklıdır. Sen öyle bir kitapsın ki, gizli olan şeyler “O” kitabın harfleri ile meydana çıkar, okunur. Kâinat kitabında yazılı olan şeylerin hepsi sendedir. Çünkü okunacak en büyük kitap insandır!”
    İnsan; ham ervahlıktan, İnsan-ı Kamile evrilecek ve bu yolda 4 kapı ve 40 makamdan geçecektir.
    “Ham ervahlıktan, İnsan-ı Kâmil’e, Yol O’dur ki Işık ile gidile.” Aklı-mantığı-bilimi “Işığı” takip edecek, gerçeği arayacak ve bulacak, başka bir yol yoktur, Yol ise zaten budur!” Aleviliği bu sözlerde yakalamak, bu sözlerin ışığında yorumlamak ve İnsan-ı Kâmil yolculuğunda bu sözleri temel ilham kaynağımız olarak görmek zorundayız.

    Musa Kazım Engin Dede, “Yol ulularının veciz ifadelerle yapılan anlatımını dikkatle, satır, satır incelediğimizde bize gerekli ışığı vermektedir. Bu yolculukta Aleviliği doğru anlamak ve anlatmak için “zor “ olan yolu yani aklı- mantığı-felsefeyi ve düşünceyi esas almalıyız/alacağız” dedi.

    “KUL’UN BEYNİ ÖZGÜRLEŞMEZ”

    Kolay olan yolun, soru sormayan, irdelemeyen, sorgulamayan, sadece “İman eden, inanmayı emreden, akıl ve sezgileri kullanmayan biat kültürü olduğunu belirten Engin, şunları kaydetti.

    “Çünkü biat edenin sezgiye, akla, mantığa ve onun sorarak, sorgulayarak elde ettiği felsefeye ihtiyacı yoktur. Biat eder, biat ettiğine iman eder ve egemen olana uyar. Uysaldır, tartışmaz, emredileni yapar, neden yaptığını düşünmez, bu yüzden “KUL’dur. Beyni asla özgürleşmez.

    “ASIL ZOR OLAN ALEWVİ FELSEFESİNİ KAVRAMAKTIR”

    Asıl zor olan ise Alevi felsefesini kavramaktır. Maalesef Aleviliğin en az konuşulan ve en az bilinen yönü O’nun felsefi boyutudur. Aleviyi ayaklar üzerine dikecek, yön felsefesidir. Çağdaş insan yaratmanın özgür beyinlerle olacağı, Kâmil İnsan olmak için önce düşünen, sorgulayan, soran bir sürecin yaşanması gerektiği, bu süreç sonunda insanın İlm-el Yakin (Hakk’a İlim ile yaklaşma) prensibinin yakalandığını Alevi Yol önderleri yüzyıllarca anlatmışlar ve uygulamışlardır.
    Bizler de bu Yol’dan, ilim yolundan, bilim yolundan gidecek, ‘dava İnsanlık davasıdır, okunacak en büyük kitap insandır’ diyeceğiz. Yol’un engebeli, dolambaçlı ve dikenli olduğunu biliyoruz. Egemen olana biat edenlerin arkalarına aldıkları bilinen ve bilinmeyen güçlerle saldırıları elbette olacaktır. Ama gelecek; düşünen, sorgulayan, okuyan, öğrenen ve düşüncelerini bir adap ve edep içinde insanlıkla paylaşanların olacaktır.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Pir Musa Kazım Engin, Şiilik ve Alevilik arasındaki temel farkları yazdı

    Pir Musa Kazım Engin, Şiilik ve Alevilik arasındaki temel farkları yazdı

    PİRHA- Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, “Alevilik İslamın özüdür” iddiasında bulunanlara sosyal medya hesabından Şiilik ve Alevilik arasındaki temel farkları sıralayarak yanıt verdi. Engin, “Şiilikte Kur’an, sünnet, hadis, ücmai ümmet, kıyas esas alınarak islam şeriatı uygulanır. Alevilikte  ise “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” denilir. Şiilikte ibadet sorgusuz- görgüsüz camide yapılır. Alevilikte ise ibadet; sorgu ve görgü sonrasında rızalık ile cem birlenerek cemevinde yapılır” dedi. 

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, “Alevilik İslamın özüdür” iddiasında bulunan eski CHP Milletvekili Avukat Hüseyin Aygün ve bir çok kişiye Facebook hesabından yanıt verdi. Alevilik ve Şiilik (Müslümanlık) arasındaki farkları maddeler halinde sıralayan Engin, “Dersim özelinde sinsi bir çalışma yürütüldüğü için özel olarak Şiilik ve Alevilik arasındaki temel farkları yazmam gerekiyordu” dedi.

    “Bizim bu Yol’u kimseye bırakmaya niyetimiz yoktur. Çünkü bu Yol Hak ve Hakikat Yolu’dur, yani Raa Hakk’tır. YOL cümleden uludur” diyen Pir Musa Kazım Engin Alevilik ve Şiilik arasındaki farklılığı maddeler halinde şöyle sıraladı:

    ŞİİLİK VE ALEVİLİK ARASINDAKİ TEMEL FARKLAR

    * Şiilikte Kur’an, sünnet, hadis, ücmai ümmet, kıyas esas alınarak İslam şeriatı uygulanır.
    * Alevilikte “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” denilir.
    * Şiilikte ibadet sorgusuz- görgüsüz camide yapılır.
    * Alevilikte ibadet; sorgu ve görgü sonrasında rızalık ile cem birlenerek cemevinde yapılır.
    * Şiilikte imam vardır.
    * Alevilikte Rehber-Pir-Mürşit ve Ana vardır.
    * Şiilikte müsahiplik yoktur.
    * Alevilikte “yarin yanağından gayri her şeyi bölüşen” müsahiplik vardır.
    * Şiilikte ezan ibadete çağırır.
    * Alevilikte ceme 12 hizmet erbabı Peyikçi çağrı yapar.
    * Şiilikte ibadet harem, selamlıktır.
    * Alevilikte cem erenleri vardır; er ile bacı, can olarak bulunur. Erkeklik-dişilik yerine kişilik esas alınır.
    * Şiilikte ibadette kıbleye/Kâbe´ye dönülür.
    * Alevilikte yüz yüze, cemal cemale dönülür, didar- didara muhabbet edilir, İnsanı KAMİL’E (ışığa, bilgiye) secde edilir.
    * Şiilikte uyulması gerekenler Kur’an’dır ve islam şeriatı geçerlidir.
    * Alevilikte 4 kapı 40 makam inancı vardır.
    * Şiilikte inanç merkezi Necef’dir.
    * Alevilikte inanç merkezi Pir Hace Bektaş Veli Dergâhı’dır.
    * Şiilikte ibadette müzik günahtır.
    * Alevilikte müziksiz, bağlamasız, semahsız ibadet olmaz.
    * Şiilikte Ramazan orucu vardır.
    * Alevilikte Ramazan orucu ve bayramı yoktur. Muharrem ve Hızır orucu vardır. Ayrıca el orucu, dil orucu ve bel orucu vardır. Nevruz Cemi ve Bayramı vardır.
    * Şiiler şeriattan yanadır.
    * Aleviler Hakk ve hakikattan yanadır.
    * Şiilerde ibadet Farsça veya Arapçadır.
    * Alevilerde ibadet “anadilde” yapılır.
    * Şiilikte biat vardır.
    * Alevilikte ikrar verme vardır, her genç akıl baliğ olunca ikrar verir.
    * Şiilikte Muta nikahı (geçici evlilik), ve çok eşlilik vardır.
    * Alevilikte tek eşlilik esastır.
    * Şiilikte kadınlar çarşafa kapanmak zorundadır.
    * Alevilikte örtünme şartı yoktur.
    * Şiilikte zahiri (görünür) yorum vardır.
    * Alevilikte batıni (içsel) yorum vardır.
    * Şiilikte İslami kurallar geçerlidir.
    * Alevilikte Alevilik Yol kuralları geçerlidir.
    * Şiilikte cariyeler köleler hoş karşılanır ve kabul edilir.
    * Alevilikte kula kulluk edilmez, herkes eşittir.
    * Şiilik İslam halifesi Ali taraftarlarıdır.
    * Alevilik bu coğrafyanın insanlık tarihi kadar eski, kadim geçmişidir.
    * Şiilikte Ali, Muhammed’in amca oğlu ve damadıdır. Savaşan bir İslam cihatçısıdır.
    * Alevilikte Ali, En-el Hakk’ın, varlıkta birliğin hakikat olanın kendisidir, simgesidir. Rahmandır, Rahimdir, ezeldir ve ebeddir. Bunu bir müslümana söylerseniz katliniz vacip olur!
    * Şiilikte Kur’an ve Şii hadis esas alınır.
    * Alevilikte varlığın birliğine inanan rehber, pir, mürşit ve dede ve ana sözü yani Mürşidi Kamil nefesi ayet gibi kabul edilir.
    * Şiilik de Sünnilik gibi alın yazısına, insanlar doğmadan kaderinin belirlenip yazıldığına inanırlar,
    * Aleviler alın yazısına, hayır ile şerrin biz doğmadan alnımıza yazıldığına inanmazlar.
    * Alevi ceminde kişiler yargılanır ama cana kıyma yoktur. Hem Sünniler hem de Şiiler cana kıyarlar.
    * Şiilik de Sünnilik gibi ölüme – insanın öldüğüne inanırlar,
    * Aleviler ise ruhun ölmeyip göçtüğüne inanırlar. Devriye anlayışı onlardan tamamen farklıdır.
    * Şiilikte cennet-cehennem, huri gılman vardır.
    * Alevilikte cennet-cehennem, huri, gılman yoktur. “Eşim bana huri, evim de cennet” diye kabul edilir.
    * Aleviler 72 millete bir nazarla bakarlar, dört dinide Hak görürler
    * Aleviler için kutsal olan İnsandır.
    * Aleviler Hakkın insanın gönlünde olduğuna inandıkları için gönül kurmayı, gönül Kâbe’sini yıkmayı istemezler.
    * Aleviler doğadaki her şeyin canlı olduğuna gerekirse dile geleceğine inanırlar. Bu anlamda Aleviler kendileri de dahil evrendeki her şeyin Hakk’ın bir parçası olduğuna inanırlar.
    * Aleviler yoktan var olmaya değil, vardan var olduk derler.
    *Alevilik insanlığın hafızası, aklı ve vicdanıdır. Kadim uygarlıkların ve kültürlerin insana faydalı, Haktan ve halktan yana ne varsa süzerek aldığı ahlakıdır.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Pir Musa Kazım Engin: Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var-VİDEO

    Pir Musa Kazım Engin: Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var-VİDEO

    PİRHA- Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, Alevi inancının temelini oluşturan Rıza Şehri’ne dair konuştu. Engin, Rıza Şehri’nin, sömürüsüz bir yaşamın ve yarin yanağından gayri her şeyi paylaşabilmenin adı olduğunu belirtti. Engin, “Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var. Ütopyasız kalmayın rıza şehri gibi bir ütopyanız var. Zalimler oldukça mazlumlar her zaman bu ütopyayla yaşayacaklardır” dedi.

    Alevi inancının temelini oluşturan, sözlü kültüründe var olan ‘Rıza Şehri’ne dair Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, değerlendirmelerde bulundu.

    “RIZA ŞEHRİ, ZENGİNSİZ VE FAKİRSİZ YAŞANILAN BİR ŞEHRİN ADIDIR”

    “Rıza; kişinin kendisiyle, eşiyle, müsahibiyle, cem erenleriyle ve en genel anlamıyla kişinin toplumla olan rızası üzerine bina edilir. Yani başından sonuna kadar rıza üzerine yürüyen bir sistematik vardır. Canı cana katar, malı mala katar sömürüsüz bir yaşamı ve gerçekten yârin yanağından gayri her şeyi bölüşebilmenin paylaşabilmenin adıdır Rıza Şehri” diyen Engin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Rıza Şehri, ırksızların, mülksüzlerin, zenginsiz ve fakirsiz yaşanılan bir şehrin adıdır. Yani ırk, soy, sop, cinsiyet ayrımının olmadığı, mülkiyet duygusunun olmadığı toplumsal bir mülkiyetin olduğu, zengini ve fakiri olmayan eş ve eşit hak, hukuk ve adaletin tam işlediği bir ütopyanın adıdır rıza şehri. Dertsizlerin, tasasızların ve endişesizlerin yaşadığı bir toplumdur. Başka şehirlere benzemez; burada hem herkes varlıklıdır ama herkes fakirdir. Nasıl oluyor demeyin, çünkü ben dediğimiz duygu yoktur, biz diye bir duygu vardır. Kişiye özel, şahsa özel bir mülk yoktur ama bir toplumsal mülkiyet vardır. O hepimiz içindir yani bizim içindir ondan dolayı yârin yanağından gayri her şey ortak denilmektedir. Alevi öğretisindeki Rıza Şehri bu. Kral yok, sultan yok, hanedan yok, derebeyi yok, ağa yok marabada yok, şeyh yok, mürit yok, herkesin, her canın diğer canlardan razı olduğu eşitler diyarının adı Rıza Şehri.”

    “RIZA ŞEHRİNDE SAVAŞ YOK, BARIŞ VAR; BÖRTÜ BÖCEĞİN, SUYUN, AĞACIN HAKKI GÖZETİLİR”

    Engin, “Savaş yok, barış, yardım, hümanizm, hak meydanı, halk meydanı var. Börtü böceğin hakkı, kurdun kuşun hakkı, suyun, doğanın, ağacın hakkı bile gözetilen bir hak hukuk sistemi var” diyerek, şunları ekledi:

    “İnsan, doğa, evren hep birlikte toplam olarak vahdeti mevcut adıyla adlandırılıyor, varlıkların birliği olarak tasavvur ediliyor ve o anlamda da zor yok, şiddet yok, hırsız yok, arsız yok, yolsuz yok, kapılarda kilit, kıskançlık yok, nefret yok, iftira yok, gıybet yok, üst yok, alt yok. Gül cemaller aşkına diye muhabbete başlar, aşk olsun diye başlar, aşk ile devam eder. Rıza Şehri bir gönül şehridir. Yani teslimi rıza denir yani rıza ile ikrar verip o yola bağlanmaktır. ‘Gelme gelme, dönme dönme’ prensibi burada devreye girer. Kimse o yola ikrar vermek için kimseyi zorlamaz.”

    “ZALİMLER OLDUKÇA MAZLUMLAR HER ZAMAN BU ÜTOPYAYLA YAŞAYACAKLARDIR”

    Asırlardır Anadolu’da, Mezopotamya’da, Horasan’da, İran’da, Arap Yarımadasın’da çok büyük bir zulüm yaşandığını ifade eden Musa Kazım Engin, şunları vurguladı:

    “Rıza Şehri zalimin zulmüyle cehennemleşen, hayatta yoksulların, gariplerin, kimsesizlerin yan yana duruşu, onların sahiplenilmesi ve onlarla birlikte cennet yaratma ütopyasının diğer adıdır. Başka yerlerde olan zulme sessiz kalmamaktır aslında. Başka coğrafyalarda yaratılan zalim davranışlara da aynı kaygılar aynı düşünce ile zalime karşı çıkma mazlumun yanında yer almaktır. Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var. Ütopyasız kalmayın Rıza Şehri gibi bir ütopyanız var. Zaman zaman Anadolu Mezopotamya Arap Yarımadasında bile uygulanmış, 100 yıl bir devlet ,150 yıl bir devlet şeklinde hayat bulmuş ütopyalardan bahsediyoruz. Zalimler oldukça mazlumlar her zaman bu ütopyayla yaşayacaklardır.”

    Bu arada Pir Musa Kazım Engin ‘Can Nefesi’ adıyla youtup kanalından da canlara sesleniyor ve Yol’a ilişkin aktarımlarda bulunuyor.

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Musa Kazım Engin: Cemde Mevlevi semazeni asimilasyon projesidir

    Musa Kazım Engin: Cemde Mevlevi semazeni asimilasyon projesidir

    PİRHA- Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, Dersim’de Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç tarafından organize edilen cemde Mevlevî semazeninin yer almasına tepki gösterdi. Engin, “Cemde Mevlevi semazeni asimilasyon projesidir” dedi.

    Önceki gün İstanbul Maltepe Belediyesi’nin organize ettiği kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla 3 bin rakımlı Buyer Ana Dağı’nda cem yapıldı. Ancak cemde semahın yanında Mevlevî semazeninin yer alması tepkilere neden oldu.

    Kureyşan Ocağı dedelerinden Musa Kazım Engin, sosyal medyadan tepki göstererek, “Cemde Mevlevi semazeni asimilasyon projesidir” dedi.

    Engin şunları kaydetti:

    “Dersim’de Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç tarafından organize edilen “Cem”de, Mevlevî semazeni yer aldı. Mevlevi semazeni Cem Vakfı tarafından cemlerimize sokulan bir asimilasyon aparatıdır.

    Ali Kılıç, Düzgün Baba’da yine bir rol üstlenip adına tabelalar diktirerek Maltepe Belediyesi’nin araçlarıyla yol yaptırmıştır.

    Aynı Ali Kılıç Belediye Başkanı olduğu Maltepe’de cemevine el koyarak, cemevini Süreyyapaşa Vakfı’na oradan da Mataş A.Ş.’ye 25 yıllığına vermiştir. Bu nokta çok karanlıktır!
    Şimdi de etrafına topladığı bazı gazetecilerle algı yönetimi yapmaktadır.

    “ALİ KILIÇ, İNANCIMIZIN ÖZGÜN YAPISINA MÜDAHALE ETMEKTEDİR”

    Ali Kılıç başta Dersim olmak üzere birçok yerde Aleviliği Devlet, Diyanet ve Cem Vakfı çizgisinde “dizayn etmeye” çalışmakta, inancımızın özgün yapısına müdahale etmektedir.

    Bu önemli konuya tüm canların dikkatini çekiyor ve uyarıyorum. Belediye Aleviliğini de, Devlet ve Diyanet Aleviliğini de istemiyoruz.

    Herkes yerini ve haddini bilmelidir. Dersim Kültür Merkezi’ni de asimilasyon projesinde yer aldığı için kınıyorum.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Dede Engin: Diyanet önce Aleviler hakkında verilen fetvaları kaldırsın-VİDEO

    Dede Engin: Diyanet önce Aleviler hakkında verilen fetvaları kaldırsın-VİDEO

    PİRHA- Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli cemevini ziyaretinden sonra ‘cemevlerine imam atanmalı’ şeklindeki açıklamalarına tepki gösteren Kureyşan Ocağı Dedesi-Eğitimci Musa Kazım Engin, “Diyanet İşleri, Alevilere iyi ve doğru bir şey yapmak istiyorsa önce Aleviler hakkında verilen şeyhülislam fetvalarını kaldırsın” dedi. 

    Geçtiğimiz günlerde Tunceli Cemevi’ni ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın gençlere Kur’an öğretilmesi için cemevlerine imam atanması şeklindeki sözlerine Alevilerden tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Kureyşan Ocağı dedelerinden, Eğitimci Musa Kazım Engin, “Diyanet İşleri, Alevilere iyi ve doğru bir şey yapmak istiyorsa önce Aleviler için verilen şeyhülislam fetvalarını kaldırsın” dedi.

    “DİYANET’İN GÖREVİ CEMEVLERİMİZE İMAM ATAMAK DEĞİL”

    “Diyanet’in görevi cemevlerimize imam atamak değildir” diyen Engin, Diyanet İşleri Başkanı’nın ziyaretinin Alevileri dönüştürme çabası olduğunu vurguladı. Engin, “Dersim’de cemevini ziyaret ederek hayatında ilk defa bir cemevine gittiğini söyleyen Diyanet İşleri Başkanı, oradaki toplantıdan sonra cemevlerinde kuran eğitimi için imam görevlendirilmesi gerektiğini söyledi. Diyanet’in görevi cemevlerimize imam atamak değildir. Cemevleri Alevilerin ibadet merkezidir. Bizim oradaki pirlerimiz, dedelerimiz bize Hak kelamını öğretirler. Bizim için endişelenmesinler, gölge etmesinler yeter” diyerek Alevilerin hak ve taleplerinin açık olduğunun altını çizdi.

    “DERSİM BU HIZIR PAŞALARA MÜSAADE ETMEZ, KALDIRMAZ”

    Diyanet’in önce Aleviler üzerindeki fetvalarını kaldırması gerektiğini ifade eden Engin, cami-cemevi gibi ucube projelerin yapılmasının Alevi inancına saldırı olduğunu söyledi. Alevileri dönüştürme, asimile etme çabasına Tunceli Cemevi’nin de alet olduğunun altını çizen Engin, şunları kaydetti:

    “Tunceli Cemevi yönetiminin özlerini dara çekerek mürşitlerine yaptıkları yanlışları ifade etmeleri ve hızlı bir şekilde derhal istifa etmeleri gerekiyor. Bu kadar Hızır Paşalı ihaneti, yardakçılığı Dersim kaldıramaz, müsaade etmez. Alevilerin hak ve talepleri, hukuksal ve demokratik zeminlerdeki haklardır. İnsan olmamızdan kaynaklı haklardır ve zorla elimizden alınmıştır. Devletin yapması gereken buna dair mecliste yasa çıkarmak, partilerin de yapması gereken bu yasa çıkmadan önce Alevilerin en demokratik kuruluşu olan Alevi Bektaşi Federasyonu ve onun bileşenleri kurumları ile görüşmektir” şeklinde konuştu.

    “BU MEYDANI HIZIR PAŞALARA BIRAKMAYACAĞIZ”

    Bu konuda Alevi dedelerini büyük görevler düştüğüne dikkat çeken Engin, sözlerine şöyle devam etti:

    “Dersim’e Hardê Dewres yani Dervişlerin toprağı diyoruz. Alevi dedelerine büyük görevler düşüyor. Artık asimilasyon politikalarına dur diyelim. Dersim’de yatılı bölge okulunda okuyan bir çocuğun ailesine ve babasına dokunamayışını acısını bize yaşatmayın. Yol bizim, biz bu yolun sahibiyiz. Bu meydanı Hızır Paşalara bırakmayacağız. Hızır Paşa’nın olduğu yerde Pir Sultanlar, Dersim’de de Seyit Rıza ve Sey Usen’ler vardır.”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Alevi Dedesi savcıları göreve çağırdı

    Alevi Dedesi savcıları göreve çağırdı

    PİRHA- Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ‘vazalak’ kelimesinin hem ‘aptal’ ve ‘serseri’ hem de ‘Alevi’, Müslüman olmayıp öyle görünen ve oruç yiyen” olarak tanımlanmasına Alevilerin tepkisi yükseliyor. 

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ‘vazalak’ kelimesinin hem ‘aptal’ ve ‘serseri’ hem de ‘Alevi’, Müslüman olmayıp öyle görünen ve oruç yiyen” olarak tanımlanmasına tepkiler sürüyor.

    Eğitimci, Alevi Dedesi Musa Kazım Engin, sosyal medya hesabından yazdığı mesajında “Türk Dil Kurumu’nun saygısız ve edepsiz uzman ve yöneticilerini özür dilemeye, aptallıklarını ve ukalalıklarını kabul etmeye ve yaptıkları vahim “iftira” ve “bölücülükten”, halkın bir kısmını alenen ve yayın yoluyla aşağılamaktan dolayı da Cumhuriyet Savcılarını bir açık şikayetçi olarak, Res’en göreve çağırıyorum” dedi.

    Engin, “Bu alçakça tanım ve degerlendirmeler, kaynağını Şeyh ül islam fetvalarından ve onların izinden giden gerici yobaz şeriatçı tayfadan almaktadır” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)