Etiket: mustafa kemal

  • Şişli: Topal Osman, İttihat ve Terakki’nin çeteci, katliamcı ve tetikçi kahramanıdır!-VİDEO

    Şişli: Topal Osman, İttihat ve Terakki’nin çeteci, katliamcı ve tetikçi kahramanıdır!-VİDEO

    PİRHA- Rumlar ve Ermeniler ve Kürt Alevilerin katledilmesinde ve mallarının yağlamasında rol alan Topal Osman’ın, İttihat ve Terakki öncülüğünde çete, yağma, katliam gibi suçları işlediğini belirten Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın bir kahraman değil aksine savaş kaçağı olarak cezalandırıldığını söyledi. 

    Topal Osman, Cumhuriyet kurulmadan kısa bir süre önce, Meclis tarafından ölüm cezasına çarptırılmış ve Meclis önünde asılmasına karar verilmişti. Topal Osman yaralı ele geçtiği ve öldürülerek kafası kesildiği için, Meclis önünde ayaklarından asılarak karar yerine getirildi. Devletin resmi arşivleri ve o dönemki anlatımlara göre katliam, yağmacılık ve suikastlar ile bilinen Topal Osman, Karadeniz bölgesinde Rumların ve Ermenilerin, Koçgiri’de ise Kürt Alevilerin katledilmesinde, malların yağmalanmasında rol aldı. İşlediği bu suçlardan dolayı 1919 yılında İstanbul Divan-ı Harbi tarafından hakkında arama kararı çıkarıldı.

    Geçen hafta TBMM’de Topal Osman’a duyulan hayranlığın yeniden gündeme gelmesiyle ‘Topal Osman kimdir?’ sorusunu Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli‘ye sorduk.

    Topal Osman’ın kim olduğunu anlayabilmenin ancak ‘onun politik gelişimine bakmak’ ile mümkün olabileceğini vurgulayan Şişli, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakınlaşan Topal Osman’ın, kahramanlık efsanelerinin aksine bir savaş kaçağı olarak 50 sopa ile cezalandırıldığı bilgisini paylaştı. Dönemin iktidarının ‘maşa’ olarak kullandığı Topal Osman’ın Ermeni ve Rum katliamları sonrasında alabildiğince zenginleştiğini belirten Şişli, suikast gibi suçlarda kullanılan Topal Osman’ın yok edilmesi emrinin ise o dönem Meclis içerisindeki Kemalist grup tarafından verilmiş olabileceğine işaret etti.

    1908 YILINDA İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ İLE İLİŞKİLENİYOR

    ‘Topal Osman’ın ne olduğuna anlayabilmek için onun politik gelişimine bakmak gerekir’ diyen Şişli, Topal Osman’ın 1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkilendiğini bilgisini paylaşarak, “20’li yaşlarda serseri, başı boş tavırlarından kaynaklı babası tarafından evlendirilmiştir. Kayınpederi zengin, bölgenin en gelişmiş makinelerine ve kereste fabrikasına, toprağa sahip biri. Fabrikayı 4 kişi işletiyor ve Topal Osman beşinci kişi olarak oraya ortak oluyor. Topal Osman’ın burjuvalaşması adımı böyledir. Kendisi hiçbir ticaret işi ile uğraşmaz. Bütün ticaret işlerine ağabeyi Hasan bakar ve Hasan Beyi İzmir İktisat Kongresi’nde tüccar delegesi olarak görmek mümkündür. Topal Osman 1908 meşruiyetinden etkilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yaklaşmıştır. Çünkü tabanca ve kırbaç statü göstergesidir. İttihat ve Terakki onun gibi gençleri reji (27 Mayıs 1883 tarihli sözleşmeyle yabancı sermaye ile kurulan tütün ticareti tekel ayrıcalıkları olan bir özel kâr ortaklığı şirketidir) korucusu yapmıştır. Yani kendi elemanlarını maaşa bağlamak ve onlara adam öldürme yetkisi vermek için reji kolcusu yapılmıştır” dedi.

    TOPAL OSMAN’IN İLK ÇETE İCRAATI: TÜTÜN KAÇAKÇILIĞI

    Topal Osman’ın Mustafa Kemal’in İngilizce öğretmeni ve Giresun rejisine bakan isim olan Naküyiddin Bey ile ilişkide olduğunu söyleyen Tufan Şişli, Topal Osman’ın ilk çete işlerine tütün kaçakçılığı ile başladığını belirterek, “Reji, Fransızların egemenliğinde ve işbirlikçi. Hamaset edebiyatını tarih diye yazanlar Topal Osman’ın reji korucularıyla çarpıştığını bile söylerler. Buradan da anti emperyalist efsane yarattılar ama işin doğrusu Topal Osman’ın kendisi reji korucusu yapılmıştır. Reji korucusu olarak Topal Osman’ın öğrendiği şey tütün kaçakçılığı yapmaktır. Ellerinden yok pahasına tütünleri alınmaya kalkışılan köylüler kaçak yollardan tütünlerini satıp geçinme telaşına düşer ve reji korucuları onları yakalayarak öldürdükten sonra tütünleri rejiye teslim eder. Bu işin kârını köylüler değil katırcılar diye bilinen gruplar alırdı. Topal Osman onlarla ilişkilerinde türün kaçakçılığını öğrenmiş, sahibi olduğu Yalı Kahve üzerinde kurduğu çeteyle bu işi yapmaya başlamıştır. Daha o yıllardaki ilk çeteleşmesi zenginleşmek içindir” diye belirtti.

    9 AY HASTANEDE KALIR AMA KAHRAMAN İLAN EDİLİR

    Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın ilk kahramanlığının anlatıldığı 1912 Balkan Savaşı’nda neredeyse hiç savaşmadan 9 ay boyunca hastanede kaldığı süreci şöyle anlattı:

    “Topal Osman 5 yıl üstte muvazzaf askerlik kurasını çekemediği için redif birliklerine kalmıştır. Balkan Savaşı dolayısıyla redif birlikleri de askere alınınca onu da almışlardır. Ailesi bu sırada bedel yatırmıştır. Seferberlik ilanında bedelin hükmü yoktur. O dönemki yasalara göre bedeli ödenmiş dahi olsa seferlik halinde seni askere alabilir. Topal Osman savaşmak üzere gemiye bindirilmiştir. Ailesinin bedeli yatırdığını öğrenir ve İstanbul’da gemiden inmek istemez. Savaşa katılmak ister ve kahramanlık yapmak istemektedir. Savaşa katıldığı zaman Çatalca önlerine geldiğinde ilk Bulgar topu diz kapağını parçalar ve kendi deyimiyle, ‘biz buraya savaşmaya geldik şu işe bak’ der. Savaşamadan yaralı bir vaziyette İstanbul’a götürülür ve tedavisi 9 ay sürecektir. Resmi belgelerde 1912’nin Eylül ayında askere gitmiş, 1913 yılının Kasım ayında Giresun’a dönmüştür. O noktada kahramanlık yapabilecek bir durumu yoktur.”

    TOPAL OSMAN SAVAŞ KAÇAĞI SAYILIYOR: 50 SOPA CEZASI

    Topal Osman’ın 1. Dünya Savaşı sırasında cepheyi terk etmesi ile üstleri tarafından savaş kaçağı olarak yakalandığını ve 50 sopa cezasına çarptırıldığını sözlerine ekleyen Şişli şöyle devam etti:

    “Yalı Kahve’ye döner ve arkadaşlarının vasıtasıyla tütün kaçakçılığına devam eder. Bu arada 1. Dünya Savaşı gelir. Topal Osman İttihat ve Terakki bağlantılarıyla Teşkilatı Mahsusa alaylarına dahil edilir. Buradaki alayların  bir tanesinin başında Topal Osman konulmuştur. Topal Osman çetesiyle oraya gider ve karargahını bir kaza merkezinde kurar. Oradan savaşı idare etme sevdasına kapılır. Kulağından tuttukları gibi cepheye getirirler. Cephe savaşının başlaması anında Topal Osman 1912 yılını hatırlar ve  ‘ben büyük komutanla görüşeceğim’ diyerek cephe gerisine gider. Oradaki komutan Topal Osman’ın bu kararını oradaki komutana bildirmediği için savaş kaçağı olarak cezalandırılır. Bu anılarında da vardır. Topal Osman arkadaşlarının gözü önünde 50 sopa atılarak dövülür ve kımıldayacak hali kalmamıştır. El etek öper, ‘zaten topaldım sopayı da yedim savaşacak halim kalmadı. Beni çürük olarak geri gönderin’  der ve geri gönderilir. Çetesi de dağıtılır.”

    ÇOK YÜKSEK FİYATLA ORDUYA HAYALİ MAL SATIYOR

    Topal Osman cepheden geldiğinde ilişkilendiği kişi olan Hacı Hamdi Bey ile orduya yüksek faturalarla hayali mal sattığına değinen Şişli, “Hacı Hamdi Bey ise Nemlizadelerin damadıdır. Nemlizade ailesinin itilafçıların, İttihat ve Terakkicilerin içerisinde ilişkisi vardır ve bölgenin en burjuva ailelerinden biridir. Reji adına bölgenin tütün alım yetkisi bu ailededir. Aynı zamanda orduya malzeme satmak bu ailenin işidir. Hacı Hamdi Bey ve Topal Osman dürüst bir ticaret yapmazlar. Çok yüksek faturalarla çok yüksek bir malı orduya satmış gibi gösterirler. Bunlar ortaya çıkınca Hacı Hamdi Bey ordudan atılır ve sonrasında ailesinin torpili ile rütbesi iade edilir” diye anlatıyor.

    ÖZEL KORUMASI GENÇ AĞA ANLATIYOR: KÖTÜ İŞLER YAPTIK!

    Tufan Şişli, Topal Osman’ın özel korumalığını yapan Genç Ağa isimli çete elemanının çok sonraları torununa verdiği röportajda Rum, Ermeni ve Alevi Kürtlere yönelik katliamlar yaptıklarını itiraf ettiğine işaret ederek, “Hacı Hamdi Bey yeniden çeteleşmek isteyen ve işine de yarayacak olan Topal Osman ile yeniden ilişkilenir. Çünkü o dönem Rum ve Ermeni tehciri var. Onları köylerinden yerlerinden kovmak için bir çeteye ihtiyaç vardır. Hacı Hamdi Bey asker kaçaklarının yakalanması için Topal Osman’a bir görev verir ve bunu bir kağıda yazar. Görev verme yetkisi yoktur. Topal Osman bu kağıdı dolaştırarak kaçakların ailelerine ‘asker kaçağı çocuklarınızı yakalayarak öldürürüm, olmadı ise cepheye gönderirim. Ya da bana verirsiniz’ diyerek kendi çetesine adam toplar. Bunları nereden biliyoruz peki? Topal Osman’ın özel koruması olan Genç Ağa lakaplı bir çeteciden biliyoruz. Genç Ağa’nın torunu yıllar sonra kendisi ile röportaj yapar ve, ‘biz çok yaman ve kötü işler yaptık’ diyerek yaptıkları katliamları anlatır. Kendisinin bu çeteye katılmasını ise, ‘Osman ve birkaç adamı kapıya dayanarak beni ailemden istediler. Vermemezlik olmaz yoksa hepimizi öldürürlerdi’ der. Bu şahıs aynı zamanda Mustafa Kemal’in özel muhafız ekibinde de yer alır” ifadelerini kullandı.

    ERMENİ VE RUMLARIN MALLARINI YAĞMALIYOR!

    Şişli, Topal Osman’ın Mustafa Kemal’in desteğini alarak ikinci kez Giresun Belediye Başkanı olmasından sonra tapu düzenlemeleri ile Ermeni ve Rumlara ait tüm malları yağlamadığını söyleyerek o süreci şöyle paylaşıyor:

    “Topal Osman çetesiyle önce deniz kenarından daha sonra daha içlere sevk edilen Rumların ve Ermenilerin mallarına el koyar. Nasıl el koyar? Zorla belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştur. Daha sonra Mustafa Kemal Samsun’a geldikten sonra onun da desteğini alarak ikinci defa belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştur. Bütün tapu düzenlemelerini istediği gibi yapmıştır. Kimini borçlu göstermiş, belediyeye olan borcun ödenmesi için mallarını satışa çıkmış göstermiştir. Topal Osman’ın ailesi ve diğer zengin aileler adına bu malları onlardan satın almış gibi  evraklar düzenlenerek Ermeni ve Rumların fabrikaları, işyerleri, fındık bahçeleri, gemileri vs. malları yağmalanmıştır.”

    MUSTAFA KEMAL VE TOPAL OSMAN ANLAŞIYOR

    Mustafa Kemal’in, 29 Mayıs günü Topal Osman  ile Pontus Rumlarının ve Ermenilerin durumuna dair gizlice Havza’da görüştüğünü ve çetelerden özel bir birlik yarattığını dile getiren Tufan Şişli, “Bu işbirliği Topal Osman’ın Ankara Çankaya’daki muhafız birliğinin komutanı olmasına kadar gidiyor. Koçgiri seferinden dönerken 10 kişilik bir birlik Mustafa Kemal’im muhafızı olarak tanıyor. Daha sonra bu birliğin sayısı bazı kaynaklara göre 200 hatta 300’e kadar çıkarılıyor. Bunun da nedeni şu: Mustafa Kemal Samsun’a indiğinde ona ilk yerel desteği veren yine Nemlizade ailesidir. Kendi hatıratlarında belirttikleri gibi 10 bin kırmızı lira (10 bin altın) Mustafa Kemal’e verilmiştir. Onlarında Topal Osman’la bağının nasıl geliştiğini gördüğümüz için bu ilişkinin oraya kadar gitmesini de doğa karşılamak gerekir. Mustafa Kemal, Topal Osman ile buluşmak için Havza’ya gelir ve anlaşarak kendine özel ilk birliğini yaratmıştır” diyerek bu süreci özetliyor.

    TOPAL OSMAN VE ÇETESİ SİLAHLA MECLİSE GİRİYOR

    Topal Osman ve çetesinin meclise silahla girdiğini ve Mustafa Kemal’i eleştirenleri hedef aldığının altını çizen Şişli, “Çete mensupları hatıratlarını anlattıklarında; Mecliste Mustafa Kemal aleyhine bir şey konuşulduğu zaman, ‘bize namluya mermiyi verip boşaltmamız emredilmişti. Şakırtların sesini duyan sesini keserdi’ demektedirler. Zaten Meclisteki muhalefetin başını çeken Ali Şükrü hedef halindedir. Neden hedef halindedir? Mustafa Kemal’e meclisin bütün yetkilerinin devredilmesi, başkomutan olarak adlandırılması 3 aylık bir süreç için yapılmıştır. Fakat o 3 aylık süreç bittiği halde yeni bir karar alınmadan Mustafa Kemal yetkilerini kullanmaya devam ettiği için Ali Şükrü tarafından sürekli eleştirilmektedir. Bu Mustafa Kemal cephesinden büyük rahatsızlık doğurmaktadır. O sıra İsmet İnönü Lozan görüşmelerini sürdürmektedir. Misak-ı Milli’nin hudutları değiştirilmektedir” diyerek Ali Şükrü’ye yönelik suikastın gelişmekte olduğuna işaret ediyor.

    “MUSTAFA KEMAL, ALİ ŞÜKRÜ’NÜN ÜSTÜNE SİLAHLA YÜRÜYOR”

    Şişli, sürecin devamını şöyle aktarıyor:

    “Ali Şükrü, ‘Meclis Misak-ı Milli sınırlarını korumak için yemin etmiştir. Bunu Lozan’a gidip biri değiştiremez. Ancak meclis karar alırsa değiştirebilir” sözlerini kurar. Emperyalistler kendileri ile uyumlu çalışacak bir güç olarak gördükleri Kemalistlerle baştan beri birçok şeyde anlaşmış oldukları için bu konuda Meclisin Misak-ı Milli’yi savunur duruma gelmesi kabullenebilir bir şey değildir. Mustafa Kemal Mecliste ceketinin cebindeki silaha eline götürerek Ali Şükrü’nün üstüne, ‘sen ne yaptığının farkında mısın?’ diyerek yürümüştür.”

    TOPAL OSMAN ALİ ŞÜKRÜ’YÜ ÖLDÜRÜYOR

    Ali Şükrü’yü öldüren Topal Osman’ın yakalanmasına onay vermediği için Mustafa Kemal’e tepkilerin arttığını söyleyen Şişli, “Kısa bir süre sonra da Ali Şükrü, Topal Osman tarafından öldürülmüştür. Topal Osman kaçmış, saklanmış ama bulunamıyor. Herkes Ali Şükrü’nün cesedi bulunduktan sonra onun Topal Osman tarafından öldürüldüğünü bilir vaziyete gelmiş. Meclis ayaklanıyor fakat bütün yetkiler Mustafa Kemal’e devredilmiş. Bütün yetkiler onda ve Topal Osman’ın yakalanması için onay vermiyor. Bunun üzerine Rauf Orbay, Mustafa Kemal’e dönerek, ‘Ben bunu Meclise anlatmak zorundayım, onlar benden bunun hesabını soracaklar. Buna sizin izin vermediğinizi söyleyeceğim’ dediğinde Mustafa Kemal yakalanmasına onay veriyor” şeklinde konuşuyor.

    “KONUŞMASINI ENGELLEMEK İÇİN ÖLDÜRÜYOR”

    Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın idam kararı olmasına rağmen yaralı yakalandıktan sonra öldürülmesini ise ‘yok edilmesi gereken’ olarak yorumladı.

    Şişli, “Bu noktada Topal Osman’ın konuşmasının engellenmesi lazım. Mustafa Kemal’e Topal Osman’dan önce şahsi koruması olarak verilen İsmail Hakkı Tekçe Meclis müfreze komutanıdır. Yakalama görevi kendisine verilir. Büyük ihtimalle Topal Osman’ın yok edilmesi emri de bu arada verilmiş. Bütün çeteler ve o çatışmada görev alan jandarmaların da tanıklıkları Topal Osman’ın yaralı olarak yakalandığı ama yaralı iken öldürüldüğü şeklindedir. Cenazenin Topal Osman’a ait olduğundan emin olunması için kafası kesilmiştir ve hemen bir yere gömerler. Meclis ise asılması için hüküm vermiştir ama boynuna ilmik geçirilecek bir boyun kalmamıştır. Topal Osman meclisin kapısında ayaklarından asılır. Onun kahramanlık hikayesi bu kadardır” diyerek konuştu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

     

  • ‘Hükümet “İslam içi İslam dışı” tartışmasını bomba gibi Alevilerin kucağına bıraktı’ (1)-VİDEO

    ‘Hükümet “İslam içi İslam dışı” tartışmasını bomba gibi Alevilerin kucağına bıraktı’ (1)-VİDEO

    PİRHA – Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, AKP hükümetinin cemevlerini ibadethane olarak kabul etmeyeceğinin altını çizerek “AKP, Alevi örgütlenmesini dağıtmaya ve bu örgütlerin yerine doğrudan kendisini koymaya başladı” dedi. Yalçınkaya, “İslam içi, İslam dışı tartışması öylesine işlevsel bir araç oldu ki Aleviliğin giderek bütün siyasal gündemden, ülke gerçeklerinden kopmasını sağladı. Yani hükümet istediğini bu dönemde elde etti” vurgusunu yaptı. 

    Alevi toplumu, Türkiye’de inancının, kimliğinin kabul edilmesi için mücadele veriyor. Alevi olmayan diğer inanç topluluklarıyla eşit düzlemde yaşamak, baskılara, şiddete, katledilmeye, kültürel kırıma ve birçok olumsuzluğa karşı eşit yurttaşlık istemi defalarca dile getirildi/getiriliyor. Alevi kurumları ve yurttaşlar bu kapsamda haklarını almak için kendilerine yönelik haksızlıkları mahkemelere de taşıdılar. Ancak Yargıtay, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevilerin lehinde verdiği kararlar hükümet tarafından yerine getirilmiyor.

    Öte yandan, Alevi örgütlerini dışlayarak, yerelde cemevleri ve dernekleri tek tek ziyaret eden hükümet yetkilileri, günlük maddi ihtiyaç tespiti yaparak, asıl sorunları görmezden gelip hakikatin üzerini örtmeye çalışıyor.

    Cemevine ibadethane statüsü hala verilmezken, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’da Hüseyin Gazi Dergahı’na gitmesinin ardından İçişleri ile Kültür ve Turizm bakanlıklarınca koordine edilen “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 8 ilde cemevi açılacağı duyuruldu.

    Tüm bu gelişmelerle birlikte diğer yandan cemevleri ve yöneticilerine dönük saldırılar da sürdü. Aleviler, yapılan siyasetin samimi olmadığını ifade ediyor. Aleviliğin resmi bir inanç olarak kabul görmesi konusundaki taleplerin yanı sıra eşit yurttaşlık istemi sonuçsuz kalıyor.

    ‘Peki tüm bu yaşanan saldırılarla birlikte süren asimilasyon politikalarına karşı Aleviler ne yapmalı?’ sorusuna yanıt arıyoruz.

    Alevi toplumuna doğrudan şiddetle yaklaşan bir siyasal anlayıştan, ‘cemevi yaptıran’ bir politik anlayışa evrilmenin altında neler var? Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’ya sorduk.

    “DOĞRUDAN DOĞRUYA BİR ŞİDDET PRATİĞİ SÖZ KONUSU”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cemevi ziyareti Alevi sorununa ilişkin siyasal rejimin müdahalesinin yavaş yavaş renk değiştireceğinin işareti ya da doğrudan değiştirdiğinin işaretidir” dedi.

    Yalçınkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hüseyin Gazi Türbesi’ne gidişini “Bu bir ziyaret değil” diyerek şöyle özetledi:

    “Ziyaret böyle olmaz. Burada ziyaret edilen bir taraf yok. Açıkça sayın cumhurbaşkanı, kendi koşullarına uydurduğu bir mekanı ziyaret ediyor ve o mekan ziyaret öncesinde cemevi olmaktan çıkarıldığı gibi mekanın gerçek sahipleri cemevine alınmıyor. Dolayısıyla doğrudan doğruya bir şiddet pratiği söz konusu. Çünkü cumhurbaşkanı söz konusu olduğu için hiç kimse onun ziyaretini engelleyemez.

    “KEMALİST İDEOLOJİNİN AYAK İZLERİNE BASARAK İLERLİYOR”

    Alevilere öncelikle buradan bir mesaj veriliyor. Bu, şimdiye kadar yapılan bir şey değildi. Tabii ki Alevilere fiziki şiddet, dedelere yapılan saldırılar, gözaltılar, ‘sapkın’ olarak suçlanıp cezaevine atmalar, sakallarının kesilmesi, bağlamalarının parçalanması durumu birer şiddetti kuşkusuz. Aynı şekilde ‘mum söndü’ iddiaları da sembolik şiddetin bir parçasıydı. Özellikle çalıştaylar süreci ile birlikte AKP bu sorunu ‘Cumhuriyet çözemedi biz çözeriz’ iddiasıyla sahneye çıkmıştı. Sonrasında da anlaşıldı ki Kemalist ideolojinin ayak izlerine basarak ilerliyor. Evet çözeriz ama nasıl? Eğer Aleviler bizim konumlandırdığımız biçimde konumlanmayı kabul ederse! Toplumsal dinsel olarak kendi varlıklarını bizim toplumsallık ve dinsellik anlayışımız çerçevesinde tanımlarlarsa evet sorun çözülecek. Çünkü sorunu böyle koyduğunuz zaman zaten sorun diye bir şey kalmıyor ki. Bunun açık anlamı Alevilerin, doğrudan doğruya Sünni Müslümanlığın biricik hakiki din olduğunu kabul etmesi ve dolayısıyla kendilerini dinsel azınlık olmaktan çıkarmaları, çoğunluğa katılmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri. Yani ‘Ramazan bizim orucumuz, Kur’an anlaşıldığı haliyle bizim kitabımız, Hz. Muhammed Sünnilerin anladığı haliyle bizim peygamberimiz, Hz. Ali’ye gelince, canım o da damadı. İleri gelen bir İslam figürü’. Bunu demeye razıysa eğer Aleviler, dolayısıyla da cami bizim ibadethanemiz… Bunu Aleviler dediği zaman Alevi sorunu diye bir sorun kalmıyor. Dolayısıyla bu tanım ile çalıştaylar yürüdü. Alevilerin bu tanımı reddeden tüm özellikleri de ‘kültürel özellik’ olarak belirli bir toleransla karşılanmaya hazırmış gibi hava verildi. Zaten kültürel zenginliğimiz içerisinde tarikatlar da var. ‘Alevileri de o bahiste anıp geçebiliriz’ denildi.”

    “AKP, ALEVİ ÖRGÜTLENMESİNİ DAĞITMAYA VE DOĞRUDAN KENDİSİNİ KOYMAYA BAŞLADI”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, günümüzde AKP iktidarının çok farklı bir politika yürüttüğünün altını çizdi. “Şiddet başka bir şeye dönüştü” diyen Yalçınkaya, geçmiş ile günümüz Alevi politikalarını şu şekilde özetledi:

    “Kemalist kurucu kadrolar ve rejim, nasıl Sünniliğe dönük ‘biz kendi dinimiz olarak Hanifi-Maturidi inancı seçiyoruz. Kur’an’ı ona göre çevirteceğiz.’ Ki Mustafa Kemal’in emri ile Kur’an Türkçe’ye çevrilmiştir. İkincisi, ‘dini eğitimi de bu temelde vereceğiz’ vs.… Yani Kemalist rejim Sünniliği nasıl belirli bir kalıba sokmuş ve Hanefilerin dışındakilere de aynı şeyi dayatmışsa, bu kez onun en iyi öğrencisi AKP de aynı şeyi yapıyor. Dolayısıyla ‘sizin cemevine, ceme atfettiniz kutsallığı ve ibadet vasfını da tanımıyoruz. doğrudan müdahale edeceğiz.’Doğrudan müdahalenin altını çiziyorum. Bunun açık anlamı şu: Sizin kurumlarınızı da tanımıyoruz. Artı mevcut 30 yıllık örgütlenmenizi de hiç tanımıyoruz!

    Cemevlerini tek tek gezip kurumların şubelerini dolaşma ve sözüm ona ihtiyaçları tespit ederek karşılamayı ve daha da önemlisi bu kurumlara gidip şunun söylendiğini biliyoruz: Merkezinizden ayrılın, ne ihtiyacınız varsa karşılayalım. Yani tıpkı cumhuriyetin tarikat örgütlenmelerini dağıtması ve doğrudan müdahale olması gibi bu kez AKP, Alevi örgütlenmesini dağıtmaya ama bütün boyutuyla sağıyla, soluyla ayırt etmiyorum ve bu örgütlerin yerine doğrudan kendisini koymaya başladı. İşte bu yeni.

    “DİYANET DEVLETİN TA KENDİSİ”

    Cumhuriyetin elinde Diyanet İşleri gibi bir başkanlık vardı. Bizzat cumhuriyetin kurucu kadroları kurmuştu. Onun eliyle kontrol ediyordu. Fakat bunu da belirli sınırlar içerisinde tutmayı başardılar. Şimdiki Diyanet ile o zaman ki Diyanetin alakası bile yok. O dönem önemsiz bir kurumdu şimdi ise Diyanet devletin beyni durumundadır. Adeta devletin ta kendisidir Diyanet.”

    “FABRİKA AYARLARI KORUNDUĞU SÜRECE CEMEVLERİ KABUL EDİLMEYECEK”

    Ayhan Yalçınkaya, hükümetin kuracağı söylenen “Alevilik Dairesi” türü yapılanmayı da yorumladı. Yalçınkaya, AKP hükümetinin, Alevi toplumunun istediği gibi bir statü talebini karşılamayacağını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Şimdi ise ‘Dedeler dairesi mi kuralım, bir Alevi Diyaneti mi kuralım, Kültür Bakanlığı’na bağlı bir şey mi kuralım’ tartışmaları bu yokluktan kaynaklanıyor. Dolayısıyla siyasal iktidar, irili ufaklı cemaatlere karşı son derece hassas davranıyor. Onlar da bu gücü tepe tepe kullanıyorlar. Eğer bunların böylesi bir etkisi varsa ki var, bakanlıkların hangi cemaatlerin elinde olduğunu biliyoruz. Eğer bu güç varsa, bunun açık anlamı herhangi bir dinsel vasıf taşıyan, yani Aleviliğin İslam içinde ama Sünni Müslüman olmayan bir dinsellik taşıdığına dair bir vurgu içeren daireyi kesinlikle bunlar inşa edemezler. İkincisi ise cemevlerini de bu yanıyla kesinlikle ve kesinlikle istediğimiz kadar bağıralım hiçbir siyasal iktidar, bu devlet yapılanmasını, mevcut fabrika ayarlarını koruduğu sürece kabul etmeyecektir. Ellerinde bir aparat olmadığı için aparat inşa etmeye çalışıyorlar. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir daire kursalar bu kez Aleviler diyecek ki ‘Siz özellikle 12 Eylül faşizminden beri bizi Kürtlerle birlikte güvenlik tehdidi olarak sayıyorsunuz. Şu anda sözüm ona sorunu çözmek istiyorsunuz ama sanki biz tehditmişiz gibi İçişlerini Bakanlığı’na bağlı bir dairede temsil etmeye kalkıyor ve manipüle etmeye çalışıyorsunuz’. Ama bunu yapamayacaklar.

    Dinsel bir kurum olarak Diyanete bağlı bir kurum olarak da örgütleyemeyecekler. Çünkü Alevilerin buna karşı çıkması bir yana, Sünni dindarlık buna karşı çıkacaktır. Bunun örneği 1960 darbesinden sonra Alevilerin Diyanette temsil edilmesi için verilen bir önerge var. Bir mezhepsel dairesi kurulması için sunulan öneri sonucu ortalık ayağa kalkmıştı. Geriye çalıştaydan bu yana ileri sürdüğü bir temel argüman kalıyor; kültürel zenginlik, kültürel çeşitlilik.
    Dolayısıyla bu daire ancak ve ancak Kültür Bakanlığı içinde kurulabilir. İktidar için tek çözüm o görünüyor. Daha önce semah için Kültür Bakanlığı, UNESCO’ya başvurmuştu. Somut olmayan kültürel miras, artı Dertli Divani de canlı insan hazinemiz…

    Muhtemelen şöyle bir şey yapacaklar: ‘Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Dairesi’ gibi bir daire inşa edecekler ve muhtemelen de Kültür Bakanlığı’nın içinden ama kendileriyle aynı zihniyette bir Alevi ismi koyacaklar. Bunun için en ideal aday tabii ki Dersim’deki onların has dedesi adaydır. Arkasından bu daire aracılığıyla Aleviliği kontrol etmeye çalışacaklar.”

    “CEMEVLERİ DİLENCİLEŞTİRİLİYOR, CEMEVİ VE BAĞLI OLDUĞU GENEL MERKEZ ARASINA DUVAR ÖRÜLÜYOR”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’nın dikkat çektiği bir diğer başlık ise “Cemevlerinin tek tek avlanacağı” konusu oldu. Mevcut cemevlerinin yerel yönetimler ve siyasal iktidar kıskacında olduğunu anlatan Yalçınkaya, Fetullah Gülen projesi olan cami-cemevi planının halen devrede olduğunu belirtti. Yalçınkaya şunları kaydetti:

    “Diyelim ki 2000 cemevi var. Bunların hemen hemen tümü bağımsız köy derneklerine ait cemevleri ve bu cemevlerinin çoğu da faal durumda değil. Onun dışındakilerse büyük federasyon ve derneklere bağlı. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, eğer cemevleri ile temas kuruyorsanız, örneğin Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ile temas kurmaktır. Yani genel merkezini muhatap almaktır. Ama bu yapılmıyor. Özellikle cemevleri dilencileştirilerek ilgili cemevi ve bağlı olduğu genel merkez arasına duvar örmeye çalışıyorlar. Çünkü genel merkezler siyaset üretmekte.

    “CEMEVLERİNİN YANINA BİR DE MESCİT KONDURACAKTIR”

    AKP’nin şu anda yaptığı şey CHP’nin bir 10 yıldır en azından yaptığından farklı değil. Ondan öğrendi. CHP’li belediyeler de bunu yaparken, örneğin AKD’nin cemevi gibi görünüyor ama AKD Genel Merkezi sıkıysa belediyeden bağımsız orada bir adım atsın. Çankaya Belediyesi’ne bağlı ise örneğin Alper Taşdelen anında müdahale edebilir. Çünkü elinde tehdit edebilecek bir araç var. ‘Kadroyu çekerim, arsa benim, bina benim, her şey benim. Siz kimsiniz? diyebiliyor. Şu an hükümetin yapmaya çalıştığı şey de bu. Ve hükümet mevcut cemevleri içerisinde kendisine karşı direnişin örgütlenebileceğinin farkında. Bunun içindir ki yine belediyelerden öğrendiği yöntemi kullanıyor. Bu cemevlerinin yanına küçük bir mescit de kondurulabilir. O Fethullahçıların projesiydi ve darbe sürecinde bu proje çöpe atılmış gibi görünüyor ama şu anda aslında yürütülen akıl Fethullahçı bir akıl. Dolayısıyla eğer rejim, sayısının 8 kadar olduğunu bildiğim cemevini yaptırırsa, büyük ihtimal onun sağına soluna Sünni vatandaşlarımızın dinsel ihtiyaçlarını giderebilecekleri bir mescit de konduracaktır. Sanki Sünni vatandaşlarımız dinsel ihtiyaçlarını gidermek için cemevine geliyorlarmış gibi! Ama emin olun ki gelecekler ya da getirileceklerdir.”

    “HÜKÜMET BU TARTIŞMAYI BOMBA GİBİ ALEVİLERİN KUCAĞINA BIRAKTI”

    Alevi toplumu için tehlike arz eden bir diğer konunun ise “Alevilik İslam içi mi, İslam dışı mı?’ tartışması olduğunu söyleyen Yalçınkaya, “Bunu kendi içimizde atomize etmek için kullandılar” dedi. Profesör Yalçınkaya, demokratik kitle örgütleri ile Alevi toplumu arasındaki bağın kesilmek istendiğine de işaret ederek şunları söyledi:

    “Özellikle çalıştay sürecinde hükümetin, Alevileri içeriden bölmek ve Alevileri sadece ve sadece kendi Alevi gündemlerine hapsetmek için kullandığı bir araçtı bu. Kuşkusuz bu aracın işlevsel olduğundan söz edebiliyorsak bunun toplumsal, dinsel bir karşılığı olduğunu da varsayıyoruz, demektir. Özellikle diaspora Alevileri ister istemez farklı ihtiyaçlar hissediyorlar ve ihtiyaçları toplumsal kurumlar tarafından karşılanmadığı sürece İslam’la ilişkilerinde daha mesafeli duruyorlar. Ve başka sonuçlar ortaya çıkıyor. Ama burada sorun Alevi topluluklarda değil. Alevi kurumları, pirleri, rayberleri doyurucu yanıtlar veremiyor olabilirler ama yine de Aleviliğin İslam içi mi, İslam dışı mı tartışmasında asıl sorumlu olan kesinlikle siyasal rejimdir. Ve bunu Alevileri toplumun genel gündeminden özellikle de demokratik hak arayışında olan kesimlerden koparmak için kullandı.
    Bir kendi içinde atomize etmek için, iki diğer kesimlerle arasına duvar örmek için kullandı. Diğer kesimlerde de aslında iş gördü. Kimi Kürt, muhalif, Şafi dostlarım, ‘Alevilik’ deyince ‘Siz de din misiniz? Kur’an’ınız, peygamberiniz var mı?’ diye sorarlar. ‘Alevilik din değildir, yaşam tarzıdır. Zaten sizinkiler de öyle diyor’ deniliyor. Yaşam tarzı dediğiniz dinden ayrı bir şey mi? Din yaşam tarzından ayrı bir şey mi? Din eğer yaşam tarzı olmayacaksa sizinki din, eğer yaşam tarzı değilse demek ki aslında sizinki din değil. Zaten dinin temel vasfı odur.

    İkincisi siz dini neden Sünnilik içinde okuyorsunuz? İlla sizin inandığınız tanrıya, sizin inandığınız gibi inanmak zorunda mıyım ki Müslüman sayılabileyim. Ki sizin Müslümanlık algınız esasen çoğunlukçu, belirli bir dinsel hegemonyanın ürünü. Hiçbirinizin ‘Kur’an’da şöyle diyor. Öyleyse böyledir’ deme hakkı yok. Sizin Kur’an okumanız gereği öyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Ve siz o sonucun tek hakim sonuç olması için başka bütün okuma biçimlerini de engelliyor, tartışmaya kapatıyorsunuz. Dolayısıyla önce kendi tarihinizi bilin sonra bizim karşımıza çıkın.

    “ALEVİLİĞİN GİDEREK BÜTÜN SİYASAL GÜNDEMDEN KOPMASINI SAĞLADI”

    Öyle ki hükümet bu tartışmayı bomba gibi Alevilerin kucağına bırakarak şunu yaptı: Siz oturun, sadece bunu konuşun. Hayır kardeşim ben Kürt sorununu da konuşmak istiyorum. Kürt sorununu konuşuyoruz biri kalkıyor ‘Hocam Alevilik İslam içi mi, İslam dışı mı? Kürt’ün Alevisi, Sünnisi olur mu, olmaz mı?’ diyor. Kadınlara yönelik şiddeti konuşuyoruz ‘Hocam bize Aleviliği anlatın, kadınlara yönelik şiddetten bize ne’ diyor. Alevi örgütlenmesinden konuşuyoruz, ‘Önce bir karar verin İslam içi mi, İslam dışı mıyız, ondan sonra konuşalım’ deniliyor. Dolayısıyla bu İslam içi, İslam dışı tartışması öylesine işlevsel bir araç oldu ki Aleviliğin giderek bütün siyasal gündemden, ülke gerçeklerinden kopmasını sağladı. Yani hükümet istediğini bu dönemde elde etti.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    > ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    > ‘Alevi hareketinin kendi kimliğini, eşit yurttaşlık üzerinden savunmaya çalışması çok anlamlı’

  • Kenanoğlu: Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın-VİDEO

    Kenanoğlu: Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın-VİDEO

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Seyit Rıza ve yoldaşlarını idam edilişlerinin 82. yıldönümünde Meclis’te andı. Kenanoğlu, “Dersim’de yaşananların, Dersim katliamının, o harekatın sebebinin, resmî açıklamasının Harçik Köprüsü’nün yıkılması ve karakolun basılması olarak ifade edilse de bunun gerçek sebeplerinin 1925 Şark Islahat Planı ve 1935 Tunceli Kanunu’nda gizli olduğunu hepimiz biliyoruz ya da bu konuyla ilgilenenler bunu biliyor” dedi.

    HABERİN VİDEOSU

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu,  TBMM Genel Kurul kürsüsünde yaptığı konuşma ile Seyit Rıza ve onun nezdinde Dersim katliamında yaşamını yitirenleri andı ve Dersimlilerin bugünkü taleplerinin neler olduğunu dile getirdi.

    82 yıl önce 15 Kasım 1937’de Seyit Rıza’nın Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiğini hatırlatan Kenanoğlu, “Tarihte ‘Dersim kırımı’, ‘Dersim katliamı’ ya da Dersimlilerin deyimiyle ‘Dersim tertelesi’ diye adlandırılan, 1937-1938’de yaşananların birçok nedenin konuşulduğunu söyledi. Kenanoğlu, Dersim’de yaşananların, Dersim katliamının, o harekatın sebebinin, resmî açıklamasının Harçik Köprüsü’nün yıkılması ve karakolun basılması olarak ifade edilse de bunun gerçek sebeplerinin yani malum sebeplerinin 1925 Şark Islahat Planı ve 1935 Tunceli Kanunu’nda gizli olduğunu hepimiz biliyoruz ya da bu konuyla ilgilenenler bunu biliyor.” dedi.

    “ATATÜRK İLE SEYİT RIZA’NIN GÖRÜŞMESİNİN BELGELERİ YAYINLANDI”

    2011 yılında Dersim Katliamının kamuoyunca çokça tartışıldığını dile getiren Kenanoğlu, Dönemin Başbakanı, şu anki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ında Dersim’de yaşananların bir katliam olduğunu söyleyerek özür dilediğini hatırlattı. Kenanoğlu “Türkiye Cumhuriyetinde ‘Ayaklanmalar’ diye bir kitap var, Genelkurmayın yayını. Bu yayına da baktığınız zaman aslında yıkılan köprünün devletin yaptırdığı Harçik Köprüsü olmadığı, Dersim halkının yaptığı ahşap bir köprü olan Pah Köprüsü olduğunu ifade eder ve bu karakola yönelik bir ateşten bahseder. Sebepleri ayrıdır, bu ayrı bir tartışma ancak herhangi bir ölümden bahsetmez. Bu Genelkurmayın kendi yayınıdır” diyen Kenanoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Seyit Rıza’nın Erzincan’a geçmesi ve oraya daveti, görüşmesi de yine Millî İstihbarat belgelerince o dönemde açıklandı, var. Burada da kendisi ile görüşülmek üzere, bir sulh yapılması üzerine davet edildiği ve bu davet üzerine kendisinin icabet ettiği ama bunun bir bahane olarak uygulanıp, kendisinin tutuklanıp Erzincan’a götürüldüğü anlatılır ki bununla ilgili örneğin Mustafa Kemal Atatürk ile Seyit Rıza’nın görüşmesinin belgeleri de yayınlandı. Bu belge dönemin kimi gazetelerinde de yer almıştı, bunu tekrar hatırlatmak isteriz. Bu görüşmede de Seyit Rıza Mustafa Kemal Atatürk’e kendisinin nasıl davet edildiğini, nasıl söz verildiğini, bu sözlerin nasıl tutulmadığını ve bu olayın nasıl yaşandığını ifade eder.”

    “OĞLU GÖZLERİ ÖNÜNDE İDAM EDİLDİ”

    15 Kasım 1937’de idam edilen  Seyit Rıza’nın son arzusunun ‘Ben onun ölümünü görmeyeyim’ diyerek oğlunun kendisinden sonra idam edilmesini istediğin ancak buna rağmen oğlunun gözleri önünde idam edildiğini ve arkasından da kendisinin idam edildiğine dikkat çeken Kenanoğlu şunları dile getirdi:

    “Seyit Rıza idam edildiği zaman Dersim katliamının sona erdiğine dair açıklama yapılır ve o zaman ölü sayısı, yani öldürülen kişi sayısı 1.737’dir. Dersim operasyonu bitmiştir, 1.737 ölü vardır açıklanan tarihte. Ama Dersim katliamıyla ilgili dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın belgeleriyle açıkladığı ve bizce sayının çok daha fazla olduğunu bildiğimiz rakamlar, resmî rakamlara göre Seyit Rıza’nın idam edilmesinden sonra 12.069 kişi daha öldürülür. Yani aslında “Operasyon bitti.” denildikten sonra da 12.069 kişi ki bunların çoğu çoluk çocuktan ibarettir, mağaralarda zehirlenmiş kadınlardan ibarettir. İhsan Sabri Çağlayangil’in bu konuyla ilgili röportajı, anıları yayınlanmıştır; orada da bu anlatılır.”

    “ARŞİVLER AÇILSIN DERSİM İSMİ İADE EDİLSİN”

    Kenanoğlu son olarak sivil toplum örgütleri ile yapılan görüşmeler sonucu Dersimlerin katliama yönelik ve bugünkü şu taleplerini dile getirdi:

    “-Arşivler açılsın, Dersim ismi iade edilsin.

    – Dersim halkından özür dilensin ve özrün gereği yapılsın.

    -Sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listeleri açıklansın.

    -Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın.

    -Dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın.

    -Munzur’daki baraj projeleri iptal edilsin.” deniliyor.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Yazar Bayrak: Alevileri asimile etmek için kimliklerde mezhebini Alevi yazdılar-VİDEO

    Yazar Bayrak: Alevileri asimile etmek için kimliklerde mezhebini Alevi yazdılar-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı- Yazar Mehmet Bayrak bir dönem nüfus cüzdanlarında mezhep kısmına Alevi yazılmasını devletin asimilasyon politikası olarak değerlendirerek, “İttihat Terakki döneminde kimliklere mezhep olarak Alevi yazılıyordu. Din İslam yazılıyordu. Şimdi İslam’ın içinde Alevi demek Şii demektir. Şii Araplara verilen isimdir. Devlet aklı Alevileri asimile etmek için dinini İslam, onun mezhebini de Alevi olarak yazdı” diyor.

    Alevilik nasıl tanımlanmalı ya da tanımlanması gerekiyor mu? Alevi inancının kökeni nedir? gibi sorular hala Alevi camiasında tartışılan konular. Bu sorunlar ekseninde Alevilerin kimlik sorunu da ayrı bir tartışma konusu. Bu çerçevede yapılan tartışmalardan biri de Cumhuriyet döneminden kısa bir süre önce ve sonrasında nüfus cüzdanlarında mezhep kısmına yazılan Alevi ibaresi. Kimisi bunu devletin kimlik kabulü olarak değerlendirirken, kimisi ise devletin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak görüyor. Hatırlarsanız Dersim’in Hozat ilçesinde 1938 Dersim Katliamı’nda askerler tarafından öldürülen Alevi dedesi Turabi Baran’a ait bir nüfus cüzdanı ortaya çıkmış, cüzdanda mezhep kısmına Alevi yazıldığı görülmüştü.

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ile devletin verdiği bu nüfus cüzdanlarında mezhep kısmında neden Alevi yazıldığını sorduk.

    Bayrak genel olarak bunu Aleviliğin Şiileştirilmesi politikası olarak görüyor. Temellerini ise İttihat Terakki dönemindeki uygulamaya sokulan politikalara dayandırıyor.

    “TEK TİP TOPLUM İÇİN TOPLUMUN TÜRK HANEFİ OLMASINI ÖNGÖRÜYORLARDI”

    Bayrak, sorumuzu daha detaylı cevaplıyor ve konuşmasına Aleviliğin tarih içerisindeki adlandırılmalarıyla başlıyor.

    “Bugün Alevilik olarak nitelendirdiğimiz, benim doğal felsefi bir din olarak gördüğüm ve değerlendirdiğim bu batıni inanç ve bu inancın kültünün kökleri binlerce yıl geçmişe gidiyor. Fakat en somut kaynaklardan biri olarak Zerdüştiliği görebiliyoruz. Aynı zamanda, Zerdüştiliğin akabinde gelen Mintraizmle benzerlikler görüyoruz. Aynı zamanda Mazdekçilikle, Hurremilikle, Babailikle, daha sonra Kızılbaşlık, Bektaşilik ile keza Doğu ve Güney Kürdistan’daki adlandırması Yaresanlıkla, Kakailikle, Dersim’deki adlandırması Reye Haq ile, Ahle Hak ile ilgili olarak Alevilik geçmişten günümüze birçok isim değiştirmiş. Bu hem dönemsel olarak, hem de bölgesel olarak değişiklik gösteriyor. Ama tümünün özü aynı.”

    Bayrak Alevilik isminin tarihte çok eski olmadığını vurguluyor ve devam ediyor:

    “Coğrafyamızda, münhasıran kuzey Kürdistan’da, Kuzey Mezopotamya’da, Anadolu’da bu inancın isminin Alevilik olarak belirlenmesinin tarihi oldukça yenidir. Bizim tarihimize İttihat ve Terakki döneminde giriyor. Şunu unutmayalım Osmanlı dönemindeki gelişmeler biliniyor. Kızılbaşlara ve benzeri batıni inançlara nasıl baktıkları biliniyor. Abdülhamit döneminde bu daha sistematize edilerek Osmanlı İslam Belgesi’ne dönüştürüldü. Her dönemde devletin resmi mezhebi Hanefi mezhebi idi. Onu da unutmayacağız. Yani hilafet döneminde de böyle, Selçuklu, Osmanlı döneminde de, İttihat ve Cumhuriyet dönemi de böyle. Abdülhamit bunu Osmanlı İslam Belgesi ile belirlemişti. İttihat Terakki döneminden itibaren Alevi kavramının resmi literatüre girmeye başladığını görüyoruz. Gizli belgelerde, İttihatçı geleneklerden gelen Kemalist araştırmacıların da gizli belgelerinde ifade ettiği üzere, bizim bugün Alevilik olarak nitelendirdiğimiz bu batini inanç esas itibarı ile bir dindir. Fakat İttihatçılar tek tip bir toplum öngördükleri için, Türk-İslam toplumu öngördükleri için, bu coğrafyada yaşayan bütün unsurların Türk ve Hanefi Müslümanı olmasını öngörüyorlardı.

    “ASİMİLE ETMEK İÇİN KİMLİKLERDE MEZHEP KISMINA ALEVİ YAZDILAR”

    Dolayısıyla bir bütün olarak Kızılbaş olarak nitelendirdiğimiz bu inancı asimile etmek mümkün olamadığı için,- ki bunun geçmişte de denemeleri yapıldı, bir tanesi 2. Mahmut döneminde Bektaşi Dergâhlarına karşı yapılan uygulamalardı- Sünni Arapların, Şii Araplara verdiği isim ikame edilmeye çalışıldı. Nedir bu: Sünni Araplar, Şii Araplara Aleviyum diyorlardı. Şii İslam’a da Aleviye diyorlardı. Yani Ali yandaşlığı, Ali yandaşları anlamında. Bu kavram Arapça’da Şii Araplar için vardı. Fakat İttihatçılar, bugün Alevi diyoruz artık, Kızılbaşları, Reya Haqçıları İslam’a çekebilmek için doğrudan Şiilik kulvarına sokmaya çalıştılar. Alevi önderlerine verilen secereler ile bunlar Ehlibeyt soyuna dayandırıldı. Sadece Alevi pirleri, seyitleri için bu sözkonusu değil, aynı zamanda Şafi mezhebine mensup şeyhler, seydalar için de sözkonusu. Onlar da Ehlibeyte dayandırılıyordu. Daha doğrusu devlet aklı dayandırıyordu. Dolayısıyla Selçuklu aklı, Osmanlı aklı da Ehlibeyt üzerinden Alevileri asimile etmeyi hedeflediği için bu politikanın ideolojik kültürel temellerinin atıldığı İttihat ve Terakki döneminde bunu daha bilinçli olarak hayata geçirmeye çalıştılar. O tarihte daha önce Alevi kavramı yok iken, bakıyorsun İttihat Terakki döneminde kimliklere mezhep olarak Alevi yazılıyordu. Din, İslam yazılıyordu. Şimdi İslam’ın içinde Alevi demek Şii demektir. Şii Araplara verilen isimdir. Devlet aklı Alevileri asimile etmek için dinini İslam, onun mezhebini de Alevi olarak yazdı.

    Dersimli Turabi Baran Dede’ye ait nüfus cüzdanı…

    Somalı Mehmet Halil’e ait nüfus cüzdanı…

    “1920 YILINDAN İTİBAREN TASFİYE OPERASYONLARI DEVAM ETTİ”

    Kürtlerin dağ Türkü, Alevilerin de Türk Müslümanı olduğu yolunda ilk planın hazırlandığı dönem İttihatçılar dönemidir. Keza o dönemde bağımsız gibi görünen ama temelde İttihatçı olan çeşitli şahsiyetler bu dönemde kitaplar da yazmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi, İsmail Hami Danişmend’in. ‘Türkler niçin Müslüman oldu’ adlı kitabı vardı.”

    Bayrak Etnodinsel arındırma temelinde Türk İslam çemberinde olmayan bütün halklara karşı tasfiye politikaları uygulandığını belirtiyor. “Ermeni halkı diye bir bütüncül halk söz konusu değil, Süryani, Keldani, Ezidi, Rumlar  yok edildi. En son Lozan Antlaşması ile birlikte tasfiye edildiler. Yani Türk ve Müslüman olmayan diğer halklar bütünüyle tasfiye edildikten sonra, diğer unsurlara sıra geldi. 1920 yıllardan itibaren başta Kızılbaş Kürtler olmak üzere yeniden bu tasfiye operasyonları devam etti” diye vurguluyor.

    İttihat ve Terakki yönetiminin Birinci Dünya Savaşı’nı mukaddes harp olarak ilan ettiklerinin altını çiziyor. Buna yönelik fetvalar çıkarıldığını da hatırlatan Bayrak, fetvaların Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerifi eşliğinde topluma enjekte edildiğini belirtiyor.

    “MUSTAFA KEMAL İSLAM DIŞI TOPLUMLARIN DESTEĞİNİ İSTEDİ”

    İttihat ve Terakki’nin ardından Mustafa Kemal’in de aynı yolu izlediğini ifade eden Bayrak, “Ankara’da açılan ilk meclisin kapı girişinin bir tarafına Türk bayrağı, diğer tarafına da Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini astırdığını kaydediyor.

    “Keza aynı zihniyet 1920’li yıllarda Rumları tasfiye ederken Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini açmıştı” diye ekliyor.

    Bayrak, Kemalist yönetimin İslam dışı gördükleri toplulukların desteğini nasıl istediğini de şöyle aktarıyor:

    “Mustafa Kemal Mevleviler ile görüşüyor ve poz veriyor. Yine Sivas kongresi sonrası Ankara’ya gelirken Hacı Bektaş’a uğruyor. Hacı Bektaşi Postişi Cemalleddin Efendi ile görüşüyor ve desteklerini istiyor. 1925’ten itibaren Şark Islahat Planı’nın gizlice hazırlanıp yürürlüğe konmasından sonra, artık kesin karar verilmiştir. İttihattın temellerini attığı, yarım bıraktığı uygulamaları hayata geçirmek için bir dizi kararlar alındı. Bunlardan bir tanesi Tekke ve Zaviyelerin kapatılması idi. Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile İslam dışı diğer unsurların ibadet yerlerinin kapatılması esas alındı zaten. Alevilere ait ve benzeri inançlara ait tüm dergahlar kapatıldığı gibi Hanefi dışındaki Şafi mezhebine ait tekkeler ve zaviyeler de kapatılıyordu. Hemen akabinde kollar sıvandı. Türklere Kuran’ı Türk-İslam formatında öğretecek bir tehvile girişildi.  Yeni bir Kuran tefsiri için görevlendirme bizzat Mustafa Kemal tarafından yapıldı. 7 madde ile ortaya koyuyor, Diyanet İşleri Teşkilatı’na direktif veriyor.

    “PAZARCIK’TA CEM ASKERLER TARAFINDAN BASILDI”

    Burada çok açık olarak Mustafa Kemal, ehli sünnet dışı inançlara yer verilmeyeceğini, dolayısıyla Aleviliğe kesinlikle yer verilmeyeceğini, keza Hanefi mezhebi dışındaki diğer Sünni mezheplere yer verilemeyeceğini açıkça belirtiyor. Bununla da bitmiyor o zaman bütün Kemalist rejime yakın duran ne kadar gazete varsa, ne kadar yazar varsa bunlar da kolları sıvıyorlar, Kızılbaşlığın ne kadar kötü bir din, inanç olduğunu sergileyen yazı dizileri çıkarmaya başlıyorlar. Aleviliğin birden bastırılamayacağı bilindiği için, 1930’da bir genelge yayımladılar. Bu genelge ile Aleviliği yürütmeye çalışan, Alevi toplum önderliğini yürütmeye çalışan unsurların tutuklanması, derdest edilmesi, cezalandırılması öngörülüyor. Bir madde var ki ; Aleviler artık kutsal enstrümanları olan bağlamayı taşıyamaz duruma geldiler. Bunun çok somut sonuçları görüldü. Mesela Terolar olarak bildiğimiz köy yakınlarında, bir onbaşı cem erkanı yürütülen evi basıyor. Altmış kişiyi Pazarcık Hapishanesine dolduruyor. Dedeyi ellerinden sırt üstü yatırarak bağlıyor. Sabah tutukluyor. Bir onbaşı yapıyor bunları.”

    “ASKER KÖKENLİLER ALEVİ PARTİSİ KURDU”

    Alevilerin Cumhuriyet sürecinde CHP’ye yakınlıkları çok tartışıldı. Gerek CHP’nin, gerekse Demokrat Parti’nin Alevileri kazanma çabalarını dile getiren Bayrak, buna yönelik uygulanan politikaları şöyle sıralıyor:

    “Aleviler CHP’ye büyük destek verdiler. Atatürk’ün Etnopolitika uzmanı, Şark İlleri Asayiş Müşaviri Hasan Reşit Tankut açık açık, “Laiklik, Şeyhül İslamlığın lav edilmesi gibi konular dolayısıyla Aleviler Cumhuriyet Halk Partisi’ne sıcak bakıyorlar. Kendi dergahlarının, cemlerinin yasaklanması konusunda da rahatsızlar. Buna rağmen Alevi önderleri ile görüşerek onları kendimize bağlayabiliriz” diyor. Bu rahatsızlıklar dolayısıyla 1950 seçimlerinde Aleviler Demokrat Parti’ye yoğun bir destek verdiler. Bu sefer Demokrat Parti Alevileri elden çıkarmamak adına bir takım atraksiyonlara girişti. Onlar ne yaptılar: Alevilere, dini İslam olmakla birlikte mezheplerinin Caferi olduğu yolunda yeni kimlikler verilmeye başlandı. Alevileri CHP’ye kaptırmamak için bir Alevi partisi kuruldu. Çok fazla yayılamadı bu. 1960’tan sonra yeni rejim bu konuda çok daha ciddi, çok daha sıkı atraksiyonlara girişti. Türkiye İşçi Partisi gibi sol eksenli bir partinin kurulması ve Alevilerin ona yoğun bir destek vermesinden sonra, belli bir devlet aklı Birlik Partisi diye bir Alevi partisi kurdurdular. Bunun da üst düzey yöneticilerinin bir çoğu asker kökenliydi.

    “ALEVİLERİN EĞİLİMLERİ HEP BARAJLANDI”

    Bütün mesele Alevileri bu Birlik Partisi ekseninde toplamak ve yönlendirmekti. 1965’te seçimlere gidildi. Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekili ile meclise girince, Alevilerin, İşçi Partisi’ne ilgi gösterdikleri görülünce, o tarihte Adalet Partisi milletvekili olan Hüseyin Doğan’ın devreye girmesi ile Birlik Partisi’nden seçilen 7 milletvekilinin 6’sı Adalet Partisi’ne transfer edildi. Gerçek kimliklerini de ortaya koydular. Bunlardan bir kısmı da Hacı Bektaş soyundan gelenlerdi. Ulusoy, Çelebiler vs. Bunun şöyle bir yararı oldu: Alevi toplumu gördü ki, salt Alevi olmak yetmiyor, siyaseten bunlar çok rahatlıkla yön değiştirebiliyorlar. Bu Alevi toplumunda ciddi bir kırılmaya yol açtı. Aleviler ne zaman CHP’nin olumsuzlukları karşısında yüz büküp yeni bir arayışa yaklaştılar,- söz gelimi sol partilerine, Kürt hareketlerine yaklaştılar- o dönemlerde belli bir devlet aklı Alevilerin bu eğilimini engelleyerek, söz gelimi önce Barış Partisi diye bir parti bünyesinde topladı. Orada dizginlendi. Taşan sular barajlandı. Bu kızgınlık geçtikten sonra parti fes edildi, ortada bırakıldı bu insanlar. Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu operasyonu gerçekleştirildi. Bunlar da bilinçli yapıldı.”

    Elif SONZAMANCI/BONN