Etiket: müzakere

  • Hişyar Özsoy: Şam’ın merkeziyetçi yapısı, halklar ve inanç toplulukları için tehdit- VİDEO

    Hişyar Özsoy: Şam’ın merkeziyetçi yapısı, halklar ve inanç toplulukları için tehdit- VİDEO

    PİRHA- Akademisyen ve siyasetçi Hişyar Özsoy, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam arasındaki müzakerelerin Aleviler, Dürziler ve Kürtler gibi selefi olmayan halklar ve inanç topluluklarının güvenliği için kritik olduğunu belirtti. Özsoy, ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki politikasındaki değişim ihtiyacını ve muhalefetin Kürt siyasi aktörlerle temas eksikliğini eleştirdi.

    video eklenecek…

    Akademisyen ve siyasetçi Hişyar Özsoy, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam arasındaki müzakereleri, Türkiye’nin Suriye’deki politikasına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    Yürütülen müzakerelerin Suriye’nin geleceğini şekillendireceğini ve özellikle Aleviler, Dürziler gibi toplulukların güvenliği için hayati önem taşıdığını vurguladı. Özsoy, Türkiye’nin Suriye’deki politikasının zamanla değişmeye mecbur olduğunu ve muhalefetin de Kürt siyasi hareketiyle temas kurması gerektiğini belirtti. Özsoy, Türkiye’nin Suriye’deki çözüm sürecinde oynayacağı rolün, bölgedeki halkların hakları ve temsil imkanları açısından belirleyici olacağını söyledi.

    “SDG’NİN KURUCU ROLÜ ALEVİ VE DÜRZİLER İÇİN GÜVENCE OLUR”

    PİRHA: Son günlerde Suriye rejimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir tür “entegrasyon süreci” konuşuluyor. Bu gelişme Suriye’nin geleceği açısından halklar ve inanç toplulukları özellikle de soykırım tehdidi altında olan ve katliama uğrayan Aleviler ve Dürziler açısından ne anlam taşıyor?

    Hişyar ÖZSOY: Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yeni Suriye rejimi arasında, ülkede nasıl bir siyasal sistem kurulacağına dair kapsamlı müzakereler yürütülüyor. Ancak tarafların süreçten beklentileri arasında oldukça geniş bir makas bulunuyor. Şam, merkeziyetçiliği artırmak, kendi gücünü pekiştirmek ve bu çerçevede Kürtlerin kazanımlarını mümkün olduğunca geriletmek isterken; Türkiye de bu sürece dışsal bir faktör olarak müdahil oluyor. SDG ile Şam arasındaki müzakerelerin içeriği, Suriye’nin geleceğini belirleyecek en kritik düğüm noktasıdır. Bu düğüm çözüldüğü takdirde yeni bir Suriye inşa edilebilir. SDG’nin bu süreçte kurucu bir rol üstlenmesi, kuşkusuz Dürziler ve Aleviler açısından da güven verici olacaktır. Zira Şam’daki mevcut yönetimin ideolojik yapısını, siyasetini ve kökten İslamcı karakterini biliyoruz; bu sene Alevilerin ve Dürzilerin yaşadığı korkunç katliamlara şahitlik ettik. Dolayısıyla SDG’nin yeni rejim içerisinde güçlü bir pozisyona sahip olması, başta can güvenliği olmak üzere, Sünni olmayan Müslüman toplulukları ve Arap olmayan kesimleri de güvence altına alabilir. Nitekim Alevilere dönük katliamların sürdüğü bir dönemde, SDG 10 Mart’ta Şam’la bir anlaşma imzalamış ve bu anlaşmanın temel koşullarından biri Alevilere yönelik saldırıların derhal durdurulması olmuştur. Ayrıca SDG’nin hem Alevilerle hem de Dürzilerle yoğun ilişkiler geliştirdiği bilinmektedir. Bu noktada yapılması gereken, Şam’daki merkezi yönetimle yürütülen müzakerelerde Aleviler, Dürziler, Kürtler ve SDG’nin kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan diğer halkların kendi aralarında çok daha güçlü bağlar kurabilmesidir. Ancak bu şekilde Suriye’nin geleceğinde herkese hem can güvenliği hem de siyasal tanınma ve temsiliyet imkânları sağlanabilir.

    “TÜRKİYE KÜRTLERLE GÖRÜŞMEYE MECBUR KALACAK”

    -Türkiye’nin Suriye politikasında bir değişiklik bekliyor musunuz?

    Türkiye’nin Suriye politikasında zorunlu olarak kısmi bir değişim yaşanıyor; yeni bir jeopolitik durum söz konusu. Esad’ın devrilmesiyle birlikte, bölgesel ve küresel güçlerin Suriye’deki konumlanması köklü biçimde değişti. Esad döneminde Türkiye, Astana süreci çerçevesinde İran ve Rusya ile çok yakın çalışıyordu. Hatta öyle ki, Rusya’ya bu kadar yaklaşarak NATO ve Batılı devletlerle ilişkilerini zedelemişti. S-400’leri almış, yaptırımlara uğramış ve ısrarla Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgelerine saldırılar düzenlemişti. Türkiye’nin bakış açısı şuydu: İran zaten Kürt karşıtı bir pozisyonda, dolayısıyla Astana üçlüsü (Türkiye, İran, Rusya) Esad’a belli bir sistemi kabul ettirecek ve bu sistem içerisinde Türkiye’nin temel hedefi olan Kürtlerin statü ve özerklik taleplerine hiçbir şekilde yer verilmeyecekti. Türkiye yaklaşık on yıl boyunca bu siyaseti izledi. Ancak Esad’ın devrilmesiyle birlikte Astana süreci çöktü, Rusya Suriye’de zayıfladı, İran ise sahadan çekilmek durumunda kaldı. Bu boşluğu İsrail ve Amerika doldurdu; bugün oyun kurucu konumundalar. Fransa ve İngiltere de sahada var, fakat koçbaşı, yani asıl öncü güç İsrail. İsrail, “güvenlik kaygıları” gerekçesiyle Suriye’yi ve genel olarak tüm bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Bu değişim, Suriye’nin jeopolitiğinde Kürtlerin siyasi ve askeri önemini daha da artırdı. Artık Kürtlerin Suriye’de yer bulmaması gibi bir ihtimal söz konusu değil. Türkiye de bunun farkında ve sahada İsrail, Amerika, İngiltere ve Fransa gibi güçlerle karşı karşıya. Dolayısıyla Kürtlerin varlığını ve Suriye’deki Kürt meselesini en azından belli bir düzeyde kabullenmek zorunda. Türkiye’nin şu anda yaptığı şey, bir yandan Ahmet El Şara’ya her türlü desteği sunarak Kürtlerin kazanımlarını geriletmeye çalışmak. Ne zaman Şam ile Kürtler arasında bir görüşme olsa, Türkiye müdahil oluyor ve sürekli Kürtlerin taleplerini geri itmeye çalışıyor. Bu noktada her türlü istihbarat, siyasi ve diplomatik desteği Şam’a sağlıyor.

    Diğer taraftan, SDG ile de görüşüyor, çünkü artık Kürtlerle müzakere etmek bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Türkiye hala bir hatada ısrar ediyor. Tarihsel olarak Suriye’de hep yanlış müttefikler seçti. Ne olduğu belirsiz birçok silahlı gruba destek verdi; Kürt karşıtı olan kim varsa onlarla iş tuttu, hatta Kürt karşıtı olmayan grupları bile Kürtlere karşı bir pozisyona itmeye çalıştı. Bu grupları Kürtlere karşı kullandı. Bugün bu politikanın dozu azalsa da hâlâ El Şara’yı Kürtlere karşı konumlandırmaya çabalıyor. Oysa Türkiye’nin bu pozisyondan derhal vazgeçmesi gerekir. Türkiye’de de bir “süreç” yürütülüyor. Henüz “barış” ya da “çözüm süreci” diyemesek de, PKK ve Abdullah Öcalan’la bağlantılı görüşmeler söz konusu. Dolayısıyla Türkiye, Suriye’nin geleceğinde rol oynamak istiyorsa, çok hızlı ve radikal bir pozisyon değişikliğine gitmeli; SDG ile El Şara arasındaki müzakerelerde bozucu değil, yapıcı ve pozitif bir aktör haline gelmelidir. Çünkü herkes biliyor ki Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin hem askeri hem siyasi olarak belirleyici bir nüfuzu olacak. Türkiye de bu gerçeklikle yüzleşmek ve pozisyonunu buna göre şekillendirmek zorundadır. Bunun kimi emarelerini sahada görmeye başladık.

    “KATI MERKEZİYETÇİLİKLE ESKİ HATALAR TEKRAR EDİLİR”

    -Suriye genelinde yeni bir anayasa süreci gündeme geliyor. Kürtler, Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Araplar Asuriler gibi halklar ve inançlar toplulukları açısından bu sürecin adil işlemesi için ne tür temel ilkeler garanti altına alınmalı? Özellikle öz yönetim ve yerel demokrasi açısından kırmızı çizgiler neler olmalıdır? 

    Suriye’deki halkların kendi geleceklerine dair karar vermeleri gerekiyor. Bu, yalnızca ne istediklerine değil, aynı zamanda ne kadar güç sahibi olduklarına ve bu güçleriyle ne ölçüde müzakere edebildiklerine bağlıdır. Suriye Demokratik Güçleri son on yılda bir model ortaya koydu. Bu model, farklı halkların, inanç gruplarının, dinlerin ve etnisitelerin bir arada yaşayabileceği; kültürel olarak kendilerini ifade edebilecekleri, siyaseten temsil bulabilecekleri ve ülkenin ekonomik kaynaklarından faydalanabilecekleri esnek bir modeli esas alıyor. Yerinden yönetim bu modelin temel unsurlarından biri. Eğer her şey Şam’da merkezileştirilir ve ülkenin geneline katı merkeziyetçi bir yapı dayatılırsa, Esad’ın yıllardır yaptığı hatalar tekrarlanmış olur. Bu, Türkiye’nin yüz yıldır kendi içinde uyguladığı yanlış politikaların, Saddam’ın Irak’ta işlediği hataların Suriye’de yeniden üretilmesinden başka bir şey olmayacaktır. Oysa Suriye, etnik, mezhepsel ve dinsel açıdan son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Burada yaşayan tüm insanlar, özgürce kendi kültürel kimliklerini yaşamak, eğitim ve kültür alanında belli bir özerkliğe sahip olmak ve aynı zamanda siyasal temsil görmek istiyorlar. Başka bir ifadeyle, öz yönetim talep ediyorlar. Bunun karşılığı ise esnek ve adem-i merkeziyetçi bir modeldir. Bugün Suriye’de iki modelin çatışması yaşanıyor: Birincisi, HTŞ, Şam merkezi ve Türkiye’nin desteklediği aşırı merkeziyetçi modeldir. Bu model yerellere neredeyse hiç yetki tanımıyor, temsiliyet vermiyor, her şeyi “Şam’dan yönetiriz” anlayışıyla yürütmek istiyor. İkincisi ise SDG’nin ortaya koyduğu modeldir. Bu modelde tüm topluluklar nüfusları oranında siyasal temsil, kültürel özgürlük, ekonomik kaynaklardan yararlanma, öz yönetim ve hatta öz savunma hakkına sahip olmaya çalışıyor. Bugün Şam’a hâkim olmayan Dürziler, Aleviler, Kürtler, Süryaniler, Êzidiler ve Ermeniler dağınık halde bulunuyor. Bu halkların Şam’la tek tek değil, ortak bir zemin üzerinden ve birlikte müzakere etmesi gerekir. Yan yana gelirlerse muazzam bir güç açığa çıkar. Bu nedenle Suriye’deki farklı toplulukların öncelikle kendi aralarındaki ilişkileri güçlendirmeleri, ardından da Şam’ı bu konuda ikna etmeye çalışmaları ve uluslararası-bölgesel dengeleri doğru okumaları gerekmektedir. Türkiye ise bu süreçte önemli bir faktör olacaktır. Ancak Türkiye’nin Suriye’de oyun kurucu bir vizyonu yok. Aksine, güçlü küresel ve bölgesel aktörlerin kurmaya çalıştıkları oyunları kendi çıkarlarına aykırı gördüğü için onları bozmaya odaklanıyor. Türkiye’nin bu pozisyondan çıkıp, Suriye halkları arasında yapılacak müzakereleri teşvik edici, yapıcı bir rol üstlenmesi gerekir.

    “MUHALEFET DE KÜRT KARŞITLIĞINDA YARIŞ HALİNDE”

    -Türkiye’de iktidar kadar muhalefetin de Suriye’deki Kürt siyasi aktörlerle temas kurmadığı, hatta dışlayıcı bir çizgi izlediği yönde eleştiriler var. Bu sessizliğin sebebini neye bağlıyorsunuz? Suriye’deki çözüm arayışlarında Türkiye muhalefetinin rolü olabilir mi? 

    Maalesef Türkiye’nin Suriye’deki Kürt politikası konusunda DEM Parti dışında pek bir muhalefet yok. Neredeyse tüm partiler, milliyetçi ve devletçi reflekslerle hareket ettikleri için adeta “daha az yapıyorsunuz” diyerek hükümeti eleştiriyorlar. Televizyon ekranlarında sürekli çığırtkanlık yapıyorlar. Her biri, “Kürtler orada devlet kurdu, bölgesel yönetim ilan etti; hükümet neden karşı çıkmıyor, neden daha fazla saldırmıyor?” diye savaş borazanlığı yapıyor. Hatta hükümeti, yeterince “devlet olamamakla” suçluyorlar. Türkiye’de mesele Kürtlerin Ortadoğu’daki hak ve kazanımları olduğunda –iyi niyetli bazı şahsiyetleri istisna tutarsak– partiler arasında ciddi bir fark yok. Aksine, kim daha fazla Kürt karşıtı, kim daha fazla milliyetçi diye birbirleriyle yarışıyorlar. Örneğin Colani Kürtlere saldırdığında kimsenin ondan bir şikâyeti olmuyor. Ana akım muhalefetin büyük bir kısmı, Şam Kürtlere saldırdığında neredeyse zil takıp oynayacak noktadaydı. Suriye siyaseti konusunda yalnızca AKP ve MHP değil, CHP de sınıfta kalmıştır. Çünkü ne söz üretebiliyorlar ne de siyaset geliştirebiliyorlar. Suriye’nin daha farklı, çoğulcu ve demokratik bir biçimde inşa edilmesi için herhangi bir önerileri ya da çabaları yok.

    Genel olarak muhalefet, Erdoğan’ın Suriye politikasına yalnızca göçmenler meselesi üzerinden ve utangaç bir şekilde “mezhepçilik yapılıyor” diyerek yüzeysel eleştirilerde bulunmakla yetiniyor. Öyle ki, Türkiye’de muhalefet birçok konuda hükümetten bile daha geri bir noktada duruyor. Türkiye’de CHP dahil anaakım muhalefetin önemli bir kesimi seküler Türklerden oluşuyor. Ancak onlar da bazen açık bazen örtük bir şekilde “İslamcı” El Şara’yı seküler ve demokrat Kürtlere tercih ediyorlar. Bu tutumu, ırkçılık ve milliyetçilik dışında açıklayabilecek başka bir argüman bulmak zor. Suriye’deki Kürtler, kendilerine bu kadar sert saldırılar yapan AKP ve MHP ile bile görüşmeye ve sorunlarını müzakere etmeye açık olduklarını söylerken, muhalefetin bu konuda herhangi bir rol üstlendiğini ya da üstlenmek istediğini görmedik. Tam tersine, Kürtlerin kazanımlarını geriletmek söz konusu olduğunda AKP-MHP ittifakına her türlü desteği sunuyorlar.

     “ŞAM ÇOĞULCULUĞU TANIMAZSA ÇATIŞMA DEVAM EDER”

    -Suriye’nin geleceğine dair konuşulan “normalleşme” ve “bölgesel istikrar” başlıklarında, yerel halkların katılımı olmadan kurulan masa ve mutabakatların ne kadar kalıcı olabileceğini düşünüyorsunuz? Sizce halk iradesi bu süreçlerde nasıl güçlenebilir? 

    Suriye’deki çoğulluğu görmezden gelir, tanımaz, anayasaya yansıtmazsanız; çoğulluğun siyaseten eşitliğini sağlayamaz ve halkların ülkenin ekonomik kaynaklarından faydalanabileceği bir sistem, bir düzen kurmazsanız çelişkiler ve çatışmalar devam eder. Bu nedenle mesele, doğrudan doğruya nasıl bir sistem kurulacağıyla ilgilidir. Şam’daki yönetimin ideolojik karakterine, bugüne kadar yaptıklarına, mezhepçiliğine ve merkeziyetçiliğine bakıldığında, insan ister istemez karamsarlaşıyor. Ancak diğer taraftan, tüm bunlara rağmen devam eden süreçler ve müzakereler de var. Bu çerçevede hem Suriye Demokratik Güçleri hem Dürziler hem Aleviler hem de diğer halklar, başka bir Suriye’nin mümkün olabileceğini; belli bir dengede farklı halkların nefes alabilecekleri imkânların üretilebileceğini dile getiriyorlar. Bu halkların iradelerinin güçlenmesinin tek yolu, güç birliği yapmaları, birlikte hareket ederek hem yeni Şam yönetimiyle hem de bölgeye dâhil olan aktörlerle çok taraflı müzakereler yürütmeleridir.

     “YENİ SURİYE İÇİN HERKES MASADA AMA ÇIKARLAR ÇATIŞIYOR”

    -2025 sonbaharı itibariyle Suriye’de çözüm için gerçekçi ve kalıcı bir yol haritası var mı? Siz bir siyasetçi olarak hangi başlıkların artık konuşulması gerektiğini düşünüyorsunuz? 

    Genel tablo çok umut verici görünmüyor. Ancak çoğu zaman kimsenin büyük beklenti içine girmediği anlarda çözüm ihtimali doğabiliyor. Yani bazen umutların tamamen tükendiği, dibe vurduğu noktalarda ilginç gelişmeler yaşanabiliyor. Bu genel bir tespit; fakat Suriye’ye baktığımızda reel olarak sahada pek çok bölgesel ve küresel gücün bulunduğunu ve yeni bir Suriye’nin bir an önce kurulması için yoğun bir mesai harcandığını görüyoruz. Amerika, İngiltere, Fransa, Türkiye ve İsrail sahada aktif durumda. Şam yönetimi ise tüm bu dış baskıları bir yandan dengelemek, bir yandan da rejimin devamını sağlamak, para ve diplomatik destek bulmak zorunda. Kısmen de olsa meşruiyet krizini aşmış durumda; yaptırımların kaldırılması gündemde. Bugün birçok güç, yeni bir Suriye’nin kurulması için çabalıyor. Yeni düzen, ancak bu güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir dengede inşa edilebilecek. Herkes kendi gücü ölçüsünde sürece yön vermeye çalışıyor. Ancak çıkarların farklılığı, bu çıkarlar arasındaki mücadelenin sürmesine yol açıyor ve bu durum Suriye’deki halkların kendi meselelerini müzakere edip ortak bir noktada buluşmasını engelliyor.

    Türkiye’nin yeni sistemin oluşumunda kritik bir rolü olabilir. Ankara, Şam’ı manipüle ediyor ve üzerinde baskı kuruyor. Oysa gerçekten herkesin kendini güvende hissedebileceği, Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin ve diğer halkların özgürce yaşayabileceği kapsayıcı bir sistemin kurulmasına katkı sunarsa, süreç çok daha hızlı sonuçlanabilir. Nihayetinde Suriye’de yaşamın sürdürülebilir olmasının yolunu oradaki halkların kendileri bulmak zorunda. Uluslararası güçlerin de bu konuda teşvik edici ve zorlayıcı baskıları söz konusu. Türkiye’nin pozisyonu değişmezse de siyasal süreç ilerleyecektir, ancak istenildiği kadar kapsayıcı ve hızlı olmayabilir. Bu nedenle güçlü bir iyimserlikten söz etmek mümkün değil. Yine de mevcut jeopolitik tablo, Suriye’nin yavaş yavaş toparlanması ve meselenin bir noktada dengeye kavuşarak çözüme ulaşması konusunda genel bir mutabakat bulunduğunu gösteriyor. Bugün için kalıcı, hatta geçici bir yol haritası dahi bulunmuyor. Dolayısıyla hangi başlıkların ele alınacağı şimdilik soyut bir soru olarak kalıyor. Ancak en önemli başlık, yeni bir ülke kurulacağı için anayasa yapımı ve bu anayasada siyasal sistemin tanımlanması ile ülkede yaşayan farklı halkların siyasal statü ve temsiliyet meselesidir. Bunun yanı sıra güvenlik düzenlemeleri, yerlerinden edilen insanların dönüşü, ekonomik yeniden inşa ve adalet mekanizmaları da ilk akla gelen öncelikli konular arasında yer alıyor.

    Fatoş SARIKAYA-Ulaş Cihan BERK

     

  • FEDA Eş Genel Başkanı Çelik: Kürtler ve Aleviler yana gelmeli, barışın etrafında kenetlenmeli-VİDEO

    FEDA Eş Genel Başkanı Çelik: Kürtler ve Aleviler yana gelmeli, barışın etrafında kenetlenmeli-VİDEO

    PİRHA- FEDA Eş Genel Başkanı Demir Çelik, yoksulluğun, açlığın, sefaletin, yasakların, inkarın, hukuksuzluğun ve anayasasızlığın nedeninin Kürt ve Alevi sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklandığının altını çizerek, “Barışın herkese lazım olduğundan hareketle Kürtlerin ve Alevilerin bu dönemde yan yana gelmeli, barışın etrafında kenetlenmeleri gerekiyor” dedi.

    Devlet yetkilileri ile PKK Lideri Abdullah Öcalan arasında süren görüşmelerin yanı sıra DEM Parti heyeti de İmralı ile temaslarını sürdürüyor.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eş Genel Başkanı Demir Çelik, İmralı görüşmeleri eksenli yürüyen müzakerelere ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “MÜZAKERE SÜRECİNİ ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BULUYORUZ”

    Demir Çelik, başlayan bu görüşmeleri değerli ve önemli bulduklarını ifade ederek, AKP-MHP iktidarının Suriye merkezli Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklı görüşmelerin olduğunu söyledi.

    “TÜRKİYE EKONOMİK VE SİYASAL ALANDA ÇOK DERİN BİR KRİZİN İÇERİSİNDE”

    Türkiye’nin aynı zamanda ekonomik ve siyasal alanda da çok derin bir krizin içerisinde olduğunu belirten Çelik, “Bu krizin üstesinden gelememenin toplumu yönetememenin yönetenlerin de yönetilenlerin de mutlu olmadıkları bir ülke gerçeği ile karşı karşıyadırlar. Sonuçta savaş 85 milyonluk Türkiye halklarına açlık sefalet ve yoksulluğa neden olmuştur. Bunlarla da kalmayıp yoksulluk yasaklarıyla iktidar vaat eden AKP bugün 390 bin olduğu söylenen cezaevlerinde başta siyasi tutsaklar olmak üzere insanlarımıza tutsaklığı reva görmüştür” ” dedi.

    Gelinen süreçte tarihin ve dünyanın değiştiğine dikkat çeken Çelik, “Yeni bir hikâye, yeni bir paradigma yeni bir perspektif Ortadoğu halklarına giydirilmek isteniyor” diye konuştu.

    “KÜRTLERİN VE ALEVİLERİN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZSE BU ÜLKE DEMOKTARİKLEŞEMEZ”

    PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yıllardır ısrarla Türkiye’nin iki temel sorunu olduğuna dikkat çekmeye çalıştığını belirten Çelik, “Kürt sorunu, Alevi sorunu. Bu her iki kadim sorun çözülemediği için Türkiye demokratik hukuk sisteminden yoksun kalmıştır. Türkiye demokratik ve hukuk sisteminden yoksun kalmakla kalmamış içeride ve dışarıda savaş politikalarıyla halkların geleceği karartılmış, umudu hiçleştirilmiştir” diye ifade etti.

    “SORUNLAR ÇÖZÜMSÜZLÜKTE ISRARDAN KAYNAKLIDIR”

    Ülkede yaşanan işkence, adaletsizlik, hukuksuzluk ve hak ihlallerinin sınır tanımaz boyuta ulaştığını vurgulayan Çelik, “Dünyada geri ve aynı zamanda sınır tanımaz boyutta özellikle de kadınlara çocuklara dönük uygulamalarını devam ediyor. Yoksulluğun, açlığın, sefaletin, yasakların, inkarın, hukuksuzluğun ve anayasasızlığın nedeni Türkiye’nin bu iki kadim halkın sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklanıyor” dedi.

    “SAVAŞSIZ, BASKISIZ, ÖZGÜR VE ORTAK YAŞAM ELBETTE Kİ MÜMKÜN

    Bugüne dek iki kadim halk olan Alevi ve Kürt sorunu demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve sivil bir anayasa çerçevesinde çözümüne dönük cevap verilmediğini belirten Çelik, “Bunun çözülmesine dönük fırsat verilmiş olmaydı Türkiye’de etnik durumuna, inancına, diline, kültürüne, siyasal düşüncesine bakmaksızın herkesin eşit vatandaş olma haklarının tanındığı demokratik hukuk sistemi içinde gerçekleşmiş, kansız, savaşsız, baskısız, özgür ve ortak yaşam elbette ki mümkündü” diye belirtti.

    “KÜRTLERİN VE ALEVİLERİN BU DÖNEMDE YAN YANA GELMELİ”

    FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Bu müzakerelerin başlıyor olması ya da başlayacağı umudunu taşıyor olmasını her şeyden önce tazelemek istiyoruz. Biz bu manada Kürt sorununun çözümü konusunda tarafların eşit koşullarda müzakere masasına oturmalarını bu oturacakları müzakere masalarında şeffaf hesap verilebilinir, başta meclis olmak üzere meşru zeminlerde sürdürülmesinin beklentisi içerisindeyiz.

    Örgütlü Alevi hareketlerinin de dahil olabileceği siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve demokratik kitle örgütlerinin de bu sürecin parçası olacak şekilde yürütmek gerektiğine inanıyoruz. Avrupa’daki Alevi hareketleri olarak da biz elbette ki savaş yerine barışı, inkâr ve imha yerine ortak yaşamı savunmakta ısrarcıyız. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da bu ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz.

    Ama yetmiyor bizim de yapacaklarımız vardır, yapmamız gerekenler vardır. Barış kutsaldır ama barış her isteyenin erişebileceği sıradan bir vaka da değildir. Her şeyden önce vatandaşıyla savaşan devletin barışa ikna olması zor. Onlar nasıl ki çeşitli ideolojik aygıtlarıyla algı oluşturarak sipekülatif ve manipülatif söylemleriyle toplumu şekillendirip yönetmek istiyorlarsa biz de inadına ısrarla Hakk ve hakikati dile getirmek ısrarcı bir şekilde barışı savunmak zorundayız.

    Barışın herkese lazım olduğunu herkes için kutsal olduğundan hareketle Kürtlerin ve Alevilerin bu dönemde yan yana gelmesi birlikte olmaları barışın etrafında kenetlenmeleri olması gerekendir.

    HAKK VE HAKKİKAT YOLDAŞLIĞINDA BİRLİKTE OLMAK ZORUNDAYIZ

    O nedenle bugüne kadar biz Alevilerin Kürtlerle olan ve Kürt siyasal hareketine, demokratik kitle örgütlerine koyduğumuz mesafeleri angajmanları kaldırmakla birlikte faşizme karşı demokrasi mücadelesinde, savaşa karşı barış isteminde, yan yana gelme Hakk ve Hakkikat yoldaşlığında birlikte olmak zorundayız. Hakk yardımcımız Hızır yoldaşımız olsun.”

    PİRHA/ALMANYA

     

  • Çelik: İnancımızı ve toplumu korumak için bir, iri, diri ve güçlü olmak zorundayız-VİDEO

    Çelik: İnancımızı ve toplumu korumak için bir, iri, diri ve güçlü olmak zorundayız-VİDEO

    PİRHA- FEDA Eş Genel Başkanı Demir Çelik, Suriye’de yaşanan gelişmelere dair konuştu. Suriye’de 8 Aralık’tan bugüne aradan geçen zamanda inkarcı, katliamcı ve soykırımcı bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Çelik, “Çünkü orada yaşanan bir soykırımdır. Arap Alevileri başta olmak üzere farklı etnik kimliğe sahip halklar ve farklı inanca sahip insanlarımız katliamdan geçiriliyor. Birleşmiş Milletler Barış Gücü amasız, fakatsız devreye girmeli oradan katliamın önüne geçebilmek için askeri, diplomatik, siyasi bütün ilişkilerini organize etmeli ve örgütlemelidir” çağrısında bulundu.

    Suriye’de Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün Esad yönetimini devirmesi ardından Alevilerin de tedirginliği arttı. Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 13’ünü oluşturan Aleviler, ülkenin daha çok sahil kesiminde yaşam sürmekteydi. Şam’ın düşmesinin ardından HTŞ’liler, başta Lazkiye olmak üzere birçok kentte Alevilerin yaşam alanlarını adeta gasp etti. Son olarak Alevi Akademisyen Rasha El Ali’nin HTŞ tarafından kaçırılarak katledildi.

    Dİğer taraftan uzun yıllar süren tecridin ardından PKK lideri Abdullah Öcalan ile DEM Partililer arasında bir dizi görüşme sağlandı. AKP-MHP Hükümetiyle de temas kuran DEM Partililer, sürece dair tüm siyasi partilerin yanı sıra demokratik kitle örgütleriyle de bir araya gelmeye devam ediyor.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eş Genel Başkanı Demir Çelik, Suriye’de Alevilere yönelik yapılan saldırılara ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Reya Hakk inancı başta olmak üzere her sürekten Aleviler için kutsal olan Hızır’ın önemine vurgu yapan ve Hızır’ın hayat bulduğu bu ay içerisinde Alevilerin yaşamalarını dayanışma içerisinde geçirmesi gerektiğini belirten Çelik, “Bu ayda canlarımız öncellikle oruçlarını tutarlar oruçları Hakk katında kabul olsun. Niyazlarını lokmalarını paylaşan canlarımızın elleri dert görmesin” dedi.

    HTŞ ULUSLARARASI GÜÇLER TARAFINDAN SURİYENİN BAŞINA GETİRİLDİ”

    2024 Kasım’ın sonlarından itibaren Türkiye’nin yanı başında bulunan Suriye’de yeni bir siyasal rejim oluşturulduğunu belirten Çelik, “Adına HTŞ dedikleri geçmişte el Kaide El Nüsra ve IŞİD’den devşirilen, bir yanıyla bölgesel güçler öbür yanıyla  ise emperyalist  küresel güçler  tarafından tahkim edilen, silahlandırılan eğitimden geçirilen bu güç Kasım ayı sonu itibariyle Halep’ten girerek Hama, Humus ve Şam’a kadar sorunsuz bir şekilde 8 -10 gün içerisinde işgali gerçekleştirdi ve Şam yönetimini eski Baas Esad diktatörlüğünü yıktığını dünya alemin gözü önünde hepimiz beraber yaşadık” diye belirtti.

    “BÖLGEDE SAVAŞ SÜRECİ ’90’LARLA BİRLİKTE BAŞLADI”

    Öncelikle bölgede savaş sürecinin 1990’larda başladığını dile getiren Çelik, “Bunun 3. dünya savaşından bağımsız ele alınamayacağını ifade etmek isterim. 3. Dünya savaşının sürdürüldüğü o koşullarda Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmek istendiği dünyanın da 1 ve 2. dünya savaşında olduğuna benzer bir düzeyde olmasa da yeniden paylaştırılmak istendiğinin ayak seslerini duyuyoruz “dedi.

    “EMPERYALİST GÜÇLERİN ORTADOĞUYU YENİDEN DİZAYNI KÖRFEZ KRİZİ İLE BAŞLATILDI”

    Bu paylaşım savaşının öncekilerden ayıran temel özelliğin orduların karşı karşıya gelmediği bir savaş olduğunu aktaran Çelik, “Öncelikle devletçi sistemin düzenli ordularının karşı karşıya geldikleri bir savaş stratejisi yürütülmediği, aksine her devlete bağlı vekalet savaşçılarını karşı karşıya getirildiği, vekalet savaşına dayalı olup, aynı zamanda da yine emperyalist devletler arası ekonomik, teknoloji ve de diplomatik alanda devam eden bir savaşı görmekteyiz” şeklinde konuştu.

    HTŞ EMPERYALİSTLERİN YENİ PAYLAŞIM SAVAŞININ UNSURUDUR”

    Ortadoğu’da ilk müdahalenin Saddam’la başlayıp Libya ve sonrasında Yemen ve Suriye’ye kadar uzandığını söyleyen Çelik, “Bu devletli sistemin kendi çıkarlarına uygun yeniden dizayn edilmesine tanıklık ediyoruz. Yenilenen HTŞ yeni paylaşım savaşının unsurudur. Başta ABD olmak üzere İngiltere, İsrail, Avrupa Birliği ülkelerinin HTŞ’nin iktidara taşınmasında pay sahibi olduklarını görüyor ve onların İtalya Roma’da yapılan İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa’nın katılımıyla yaptıkları  ‘Geleceğin Suriye’ tartışmalarından biliyoruz” diye belirtti.

    Bölgesel devletler nezdinde Türkiye’nin de kıyısından, köşesinden bu projeden yararlanmak istediğinin görüldüğünü belirten Çelik, Kuzey Doğu Suriye üzerinde politikalarını yürütmeye çalıştığını söyledi.

    “8 ARALIKTAN BU YANA ARAP ALEVİLERİ, HRİSTİYANLAR, ERMENİLER DÜRZİLER VE KÜRTLERE SOYKIRIM BOYUTUNA VARACAK UYGULAMAYLA KARŞI KARŞIYA”

    Suriye’de 8 Aralıktan bugüne aradan geçen zamana rağmen kimlik ve inançlara yaklaşımın söylenenin aksine inkarcı, katliamcı ve soykırımcı bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Çelik, “Başta Arap Alevileri olmak üzere Hristiyanlara, Ermenilere, Dürzilere ve Kürtlere dönük sınırsız sorumsuz bir şekilde saldırılar, katliamlar yapılmakta, kadınlar, çocuklar kaçırılmakta ve soykırım boyutuna varacak düzeyde bir saldırı sözkonusu” dedi.

    “SURİYEDE YAŞANANLARA KARŞI BİRLEŞMİŞ NİLLETLERDEN AVRUPA KONSEYİNE KADAR 3 MAYMUN OYUNU OYNAMAYA DEVAM EDİLİYOR”

    Soykırıma varan, zoraki göçertmelere rağmen Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi başta olmak üzere uluslararası kurumların üç maymunu oynamaya devam ettiğini ve sessiz kalındığının altını çizen Çelik, “ Bizde buna karşı kurumlar olarak bu konuda üzerimize düşeni yapmak adına başta Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Demokratik Alevi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ile beraber hem 4 Ocak’ta Strasburg’da bu soykırıma karşı kamuoyunu hem duyarlılığa davet etmek hem de Avrupa Konseyi’ni rolünü yerine getirmesi amaçlı basın açıklaması yaptık. Bununla yetinmedik yine 25 Ocak’ta Frankfurt’ta bu üç kurumunuzun öncülüğünde, Avrupa’da örgütü olan demokratik, sol, sosyalist bir kısım hareketlerin, yapıların Asuri Süryani dostlarımızın da katıldığı bir mitingle bir kez daha katliama sessiz kalınmaması çağrısında bulunduk” diye belirtti.

    SURİYEDE YAŞANANLARA AMASIZ FAKATSIZ SEYİRCİ KALINMAMALI”

    Suriye’de yaşananlara karşı yapılan eylem ve etkinliklerin yeterli olmadığını belirterek çağrıda bulunan Çelik, “Birlemiş Milletler başta olmak üzere uluslararası meşru kurumlara görevi üstlenmeleri gerekir. Çünkü orada yaşanan bir soykırımdır. Arap Alevileri başta olmak üzere farklı etnik kimliğe sahip halklar ve farklı inanca sahip insanlarımız katliamdan geçiriliyor. Birleşmiş Milletler Barış Gücü amasız fakatsız devreye girmeli oradan katliamın önüne geçebilmek için askeri, diplomatik, siyasi bütün ilişkilerini organize etmeli ve örgütlemelidir” diye ifade etti.

    HER ZAMAN MAĞDURUN YANINDA ZALİMİN KARŞISINDA HAKK VE HAKİKATTEN YANA OLALIM”

    Hızır olmanın dayanışmanın ve paylaşmanın gereği olarak mazlumun sesi olmaktan geçtiğini aktaran Çelik, “Mağdurun yanında olmaktır, zalime ve diktatör yal rejimlere karşı Cihadist ve Selefistlere karşı Hakk ve hakikatin sesi olmaktır. O nedenle hangi sürekten olursak olalım, hangi etnik kimlikten olursak olalım, hangi siyasal düşünceye sahip olursak olalım bize düşen insanı, vicdani sorumluluğumuzun gereği mazlumun Hakk ve hakikatin arayışının yanında olmak, onun sesi olmaktır” diye konuştu.

    “TÜRKİYE VE AVRUPADA BULUNAN BÜTÜN ALEVİ ÖRGÜTLERİYLE ORTAK KONFERANSLAR YAPACAĞIZ”

    Suriye ile ilgili girişimleri yaparken hem Avrupa Konseyi bünyesinde hem Avrupa Parlamentosu bünyesinde konferanslar dizisi yapmak zorunda olduklarını dile getiren Çelik, “Katliam ve  soykırımlara karşı uluslararası kurumlara harekete geçirmek adına aynı zamanda Frankfurt’ta DEM  Parti’nin de aramızda olacağı Avrupa Alevi Federasyonu, Avrupa Arap Alevi Federasyonu, Demokratik Alevi Federasyonu ve  Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu aynı zamanda Almanya’da Alevi Birlikleri Federasyonu’nun da katılacağı bir konferansta  birlikte ne yapabileceğimizi tartışacak ve konuşacağız. Önemli planlamalarla bu yaşananlara dur diyeceğiz” dedi.

    “İNANÇ VE KİMLİKLERİMİZ İÇİN BİR OLMAK, İRİ OLMAK, DİRİ OLMAK ZORUNDAYIZ”

    HTŞ’nin Suriye’de Arap Alevilere yönelik yaptıkları soykırımla geleceği görmenin zor olmadığına dikkat çeken Çelik, “Eğer bunlar muratlarına erişirlerse o günlerde yapılmak istenenleri bugünden görmek zor değil. Bunlar bize kültürel soykırımla beraber fiziki soykırımı dayatacaklarını özellikle unutmamamız gerekiyor. Çünkü biz bunu 1978 Maraş’ta, 1993 Sivas’ta Çorum’da, Gazi’de unutmadık. Onlarca kez Alevi olduğumuz farklı ve özgün inanç sahibi olduğumuz için katliama maruz kaldık ve bizi zındık, rafizi, sapkın olarak lanse edenlerin bu zihniyetten vazgeçmediklerini, çocuklarımıza zorunlu din derslerini uygulayanları, çocuklarımıza ÇEDES projesi üzerinden İslami şartları ve öğeleri dayatanların, bundan yetinmeyip çok daha ağır siyasal, sosyal, inançsal ve kültürel travmayla bizi karşı karşıya bırakacaklarını unutmadan bir olmalı, iri olmalı, diri olmalıyız” şeklinde ifade etti.

    Her zamankinden çok Alevilerin birlik olması ve mücadele etmesinin ekmek su ve hava kadar önemli olduğuna vurgu yapan Çelik, “Duyarlılığı esas alabilir farklı süreklerden özgünlüklerimiz, duyarlılıklarımızı ötelemeden, baskılamadan herkesin inandığı şekliyle kendini ifade edebileceği demokratik zeminlerde birlikte olabilirsek bu tehlikeleri savunabilir güç ve tehlikelere karşın olanak ve imkanlarımızı daha iyi kullanarak biz de gelecekte özgür ortak yaşamın bir parçası olabiliriz” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/ALMANYA

     

  • DAD: Kürt sorununa dair açıklamalar somut ve samimi bir sürece dönüştürülmeli!

    DAD: Kürt sorununa dair açıklamalar somut ve samimi bir sürece dönüştürülmeli!

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Kürt sorununun müzakere yöntemiyle çözülebileceğine dair açıklamaların samimi ve somut bir sürece dönüştürülmesi beklentisi içinde olduklarını açıkladı. DAD, “Ortak vatanda, ortak yaşam için temel gerekliliktir. Ve bu barış, halklarımız, kadınlar, emekçiler ve tüm ötekileştirilenler açısından sadece muktedirlere bırakılamayacak kadar yaşamsaldır. Bu manada barış mücadelesini yükseltmek, barışın sesi olmak kolektif geleceğimize sahip çıkmaktır” dedi.

    Kürt sorununun çözümüne dair yapılan “yeni süreç” tartışmalarına ilişkin Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi yazılı bir açıklama yaptı.

    Ortadoğu’da yoğunlaşan üçüncü dünya savaşının halklar açısından daha büyük yıkımlar taşıdığına değinen DAD, ülke genelinde ise kolektif bir ihtiyaç olan toplumsal barışın demokratik cumhuriyet ile mümkün olacağına işaret etti.

    DAD, iktidar kanadından gelen ve Kürt meselesinde diyalog kapılarının aralanabileceğine, toplumsal barış yolunda temel bir sorunun müzakere yöntemiyle çözülebileceğine dair açıklamaların samimi ve somut bir sürece dönüştürülmesi beklentisi içinde olduklarını kaydederek, muhalefet partilerinin bu süreçte sorumluluk alarak sürecin başlamasına, samimi ve sonuç alıcı biçimde yürütülerek toplumsal barışın sağlanmasına katkı sunması çağrısında bulundu.

    “KOLEKTİF BİR İHTİYAÇ OLAN BARIŞ DEMOKRATİK CUMHURİYETLE MÜMKÜNDÜR”

    Demokratik Alevi Dernekleri‘nin ‘yeni süreç’ ve ‘Kürt sorununda somut çözüm/toplumsal barış’ tartışmalarına dair açıklaması şöyle:

    “Bilindiği üzere Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu kadim zamanlardan beri pek çok halkın ortak vatanı olmuş ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış coğrafyalardır. Bu durum dün olduğu gibi bugün de yaşanmakta olan somut bir gerçekliktir.

    Halklar bahçesi olarak tanımlanan ve insanlığın pek çok kazanımına öncülük eden bu topraklar, emperyalist merkezler ve bölgesel gerici rejimler tarafından süreklilik arz eden savaşlar ve vahşi bir talanla kan revan içinde bırakılmaktadır.

    Üçüncü dünya savaşı somut olarak Ortadoğu’da yoğunlaştırılmış ve halklar bu savaşlar sarmalında tüketilmekte olduğu gibi daha yaygın ve yoğun bir çatışmanın zemini de gittikçe güçlenmektedir. Bu durum ise halklarımız açısından daha büyük tehlikeler, daha büyük yıkım ve acılar anlamına gelmektedir.

    Muktedirlerin ayrıştırıp düşmanlaştıran, çatıştıran politikaları karşısında rızalaşma ve ikrarlaşma temelli bir barış talebinin sesi olmak ve mücadelesini yükseltmek mazlumlar açısından bir zorunluluktur. Kolektif bir ihtiyaç ve gereklilik olan toplumsal barış ise demokratikleşmeyle, demokratik Cumhuriyetle mümkün olabilecektir.

    “DİYALOGUN SOMUT BİR SÜRECE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ BEKLENTİSİ İÇERİSİNDEYİZ”

    Bu bağlamda, iktidar kanadından gelen ve Kürt meselesinde diyalog kapılarının aralanabileceğine, toplumsal barış yolunda temel bir sorunun müzakere yöntemiyle çözülebileceğine dair açıklamaların samimi ve somut bir sürece dönüştürülmesi beklentisi içindeyiz. Samimiyet ve iyi niyet göstergesi olarak çatışmaların durdurulması, daha fazla kan dökülmemesi çağrısında bulunuyoruz. Yine muhalefet partileri de bu süreçte sorumluluk almalı, sürecin başlamasına, samimi ve sonuç alıcı biçimde yürütülerek toplumsal barışın sağlanmasına katkı sunmalıdır. Kürdün toplumsal varlığını sorun olarak algılayıp bir soruna çeviren zihniyet ve politikalar iktisadi, toplumsal ve siyasal çöküşe ve çürümeye, derin yoksulluğa, kadın ve çocuk cinayetlerinde tırmanışa yol açmıştır. Çok kültürlü ve çok kimlikli toplum gerçekliğimizi esas alıp bu minvalde atılacak adımlar yaşamın tüm alanlarını kapsayacak şekilde genişleyecek, toplumsal sağalma ve barışla, demokratikleşmeyle sonuçlanacaktır.

    “ALEVİLERE VE ALEVİ KURUMLARINA GÖREV DÜŞÜYOR”

    En büyük tehlike dış tehdit değil, içte ki rızasızlık halidir. Hak teslimi, rızalaşma temelli bir barış öncelikle kolektif ihtiyacımızdır. Ortak vatanda, ortak yaşam için temel gerekliliktir. Ve bu barış, halklarımız, kadınlar, emekçiler ve tüm ötekileştirilenler açısından sadece muktedirlere bırakılamayacak kadar yaşamsaldır. Bu manada, barış mücadelesini yükseltmek, barışın sesi olmak kolektif geleceğimize sahip çıkmaktır.

    Rıza Yolu’nun talipleri olan biz Alevi halklar, kendimizi bu sürecin öznesi olarak görüyor, toplumsal barışın gerek toplumsal özelimiz, gerekse kolektif geleceğimiz açısından önemini biliyoruz. Demokratik cumhuriyet için demokrasi mücadelesinin bir tarafı, demokrasi kervanının bir bileşeniyiz. Halklarımızın rızalı-ikrarlı birliği için tüm Alevilere ve Alevi kurumlarına görev düşmektedir. Barışı sahiplenemez, inşa edemezsek, tüm halklarımız daha koyu bir karanlık ve yıkımlar sarmalına çekilecektir. Barış mücadelesi ise rızalı-ikrarlı birliği ve yaşamı sahiplenmek anlamına gelecektir. Zaman Sahipsiz, Mekân Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • Ukrayna-Rusya müzakere masasında!

    Ukrayna-Rusya müzakere masasında!

    Rusya’nın Ukrayna operasyonu beşinci gününde. Dünyanın her yerinde Rusya’ya karşı yaptırım kararları gelirken, Türkiye tutumunu netleştirmiş değil. Ölü ve yaralı sayısının arttığı savaşta gözler bugün iki ülke arasında Belarus’ta yapılacak müzakere masasına çevrildi. 

    Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı savaş Karadeniz’in kıyı kentlerinde yoğunlaştı. Ukrayna Sağlık Bakanlığı 14’ü çocuk 352 sivilin öldüğünü duyururken, Putin’in nükleer silahları da kapsayan caydırıcı güçlerin hazır olması yönündeki emri gerilimi üst seviyeye çakardı.

    Avrupa Birliği, tarihinde ilk kez bir partnerine 450 milyon Euro değerinde ölümcül ekipman ve 50 milyon Euro değerinde yakıt vs. gibi ölümcül olmayan araçlar göndereceği belirtildi. Gönderilecek ölümcül ekipmanların arasında savaş jetleri de bulunuyor.

    Öte yandan BM Güvenlik Konseyi, 193 üye ülkenin katılacağı BM Genel Kurulu’nda Ukrayna konusunda bugün olağanüstü oturum yapılması karar tasarısını onayladı.

    Savaşın gölgesinde gözler Belerus’ta yapılacak görüşmede. Rusya ve Ukrayna’nın bu sabah ateşkesi görüşmek üzere oturulacak masaya çevrildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Mahmud Abbas: İsrail ile müzakerelere hazırım

    Mahmud Abbas: İsrail ile müzakerelere hazırım

    Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ülkesinin uluslararası meşruiyet zemini üzerinde ve uluslararası dörtlü komisyon gözetiminde İsrail ile müzakerelere hazır olduğunu söyledi.

    Filistin resmi haber ajansı WAFA’ya göre, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile telefonda görüştü.

    Abbas, özellikle İsrail’in ilhak planlarına ilişkin son siyasi gelişmeler hakkında Almanya Başbakanı Merkel’e bilgi verdi.

    Filistin’in İsrail ile müzakerelere gitmeye hazır olduğunu belirten Abbas, bunun uluslararası meşruiyet zemini üzerinde ve uluslararası dörtlü komisyon gözetiminde olması gerektiğini söyledi.

    Görüşmede Merkel’in ülkesinin iki devletli çözüm esası üzerine barışı destekleyen ve uluslararası hukuka bağlılığına dair duruşunu vurguladığı belirtildi. (HABER MERKEZİ)

  • HDP’den Suriye’ye saldırıya tepki: Sorunlar müzakereyle çözülmeli

    HDP’den Suriye’ye saldırıya tepki: Sorunlar müzakereyle çözülmeli

    PİRHA- Halkların Demokratik Partisi Merkez Yürütme Kurulu, yazılı bir açıklama yaparak, ABD’nin Suriye’ye saldırısına tepki gösterdi. Açıklamada, operasyonun çok daha vahim ve geniş ölçekli bir krize ve çatışmaya dönüşmemesi adına, tüm liderleri sorumlu davranmaya ve gerilimi daha fazla tırmandırmamaya davet ediyoruz” denildi.  

    Yazılı bir açıklama yapan Halkların Demokratik Partisi Merkez Yürütme Kurulu, “Büyük devletler arası güç gösterisi arenasına dönüşen Suriye savaşının en büyük kaybedeni ne yazık ki Suriye halkları oluyor. 2011 yılından bu yana Suriye’de dış müdahalelerle devam eden iç savaş, bugün artık devletlerarası bir çıkar savaşına dönüşmüştür” dedi.
    Açıklamada şunlar belirtildi:
    “Suriye Rejimi’nin askeri hedeflerine karşı ABD, Birleşik Krallık ve Fransa tarafından gerçekleştirilen ortak müdahale de bu kapsamdadır. Sivillerin şimdilik herhangi bir zarar görmediğini umduğumuz bu operasyonun çok daha vahim ve geniş ölçekli bir krize ve çatışmaya dönüşmemesi adına, tüm liderleri sorumlu davranmaya ve gerilimi daha fazla tırmandırmamaya davet ediyoruz.

    “HİÇ BİR SAVAŞ SUÇU CEZASIZ KALMAMALI”

    500 binden fazla sivilin hayatını kaybettiği, 8 milyondan fazla insanın yerinden, yurdundan edildiği bu iç savaşta hiçbir katliam, hiçbir savaş suçu cezasız kalmamalıdır. Ancak katliamların hangi tür silahlarla gerçekleştirildiğine göre tutum alınmasını HDP olarak insanlık değerleri açısından son derece tehlikeli buluyoruz. Konvansiyonel silahlarla, kimyasal silahlarla veya infazlar sonucu gerçekleştirilen sivil katliamlar arasında kategorik bir fark yoktur. Her ne sebeple olursa olsun sivil katliamlarına karşı tüm siyasi sorumlular uluslararası hukukun gerekleri çerçevesinde davranmalıdır.

    “SİYASİ MÜZAKERE SÜRECİ BAŞLATILMALI”

    Bir kez daha söylüyoruz ki, Suriye halklarının barış içinde, demokratik bir Suriye’de ortak ve eşit bir yaşam sürdürmeleri esas hedef olmalıdır. Suriye’de kalıcı bir çözüm için tek yol, siyasi müzakere sürecinin derhal başlatılması ve demokratik ilkeleri benimseyen tüm kesimlerin bu sürece dahil edilmesidir.

    ‘‘Suriye’deki meseleleri konuşarak, müzakere ederek çözmek gerekir’’ şeklinde açıklama yapan kimi AKP ve hükümet sözcülerinin riyakarlığı ise ibretliktir. Suriye savaşının derinleşmesinde son derece olumsuz bir rol oynayan, çözümü değil çözümsüzlüğü giderek büyüten AKP-MHP Koalisyonu, izlediği yayılmacı ve saldırgan politikaları derhal terk etmeli ve Suriye’deki askeri müdahaleyi sonlandırmalıdır.
    “MAZLUM HALKLARIN YANINDAYIZ”
    HDP olarak mazlum Suriye halklarının yanındayız. Suriye halklarının barış sürecini, tüm demokrasiye inanan kesimlerle birlikte inşa etmeye başlaması, demokratik bir Suriye oluşturmak için tüm tarafların yer alacağı müzakere adımlarının atılması en büyük arzumuzdur.
    (HABER MERKEZİ)