Etiket: namık kemal dinç

  • Konya’daki ırkçı saldırıya tepki: Adım adım yeni bir süreç organize ediliyor

    Konya’daki ırkçı saldırıya tepki: Adım adım yeni bir süreç organize ediliyor

    PİRHA-Konya’da Dedeoğlu ailesinden 7 kişinin yaşamını yitirdiği ırkçı saldırıya tepkiler sürüyor. Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan yazar ve gazeteciler Hayko Bağdat, Akın Olgun ve Namık Kemal Dinç, “Bir yerde ırkçı bir saldırı varsa, orada mutlaka devletin eli vardır.  Adım adım, yeni bir süreç organize ediliyor. Rejim sıkıştığı noktada ırkçılığı körüklüyor” dedi.

    Konya’nın Meram ilçesinde yaşayan Kürt aileye geçen hafta ikinci kez ırkçı saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda çocuk ve kadınların bulunduğu aynı aileden 7 yurttaş katledilerek evleri ateşe verildi.

    Yaşanan ırkçı saldırıya tepkiler gelmeye devam ediyor. Birçok yazar ve gazeteci sosyal medya hesabından yaptıkları paylaşımlarla saldırıyı kınadı. PİRHA’ya konuşan Hayko Bağdat, Akın Olgun ve Namık Kemal Dinç ise yaşanan bu tür olaylarda iktidarın kullandığı ayrımcı, nefret söylemlerinin etkili olduğunu vurgulayarak saldırıların organize olduğunu belirttiler.

    “HRANT DİNK VE TAHİR ELÇİ DE BÖYLE KATLEDİLMİŞTİ”

    Gazeteci-Yazar Akın Olgun olaya ilişkin yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

    “Bir yerde ırkçı bir saldırı varsa, orada mutlaka devletin eli vardır.  Bir katliamı gerçekleştirme cesareti, öyle kaba bir ırkçılık gazı ile olmaz. Öncesinde o ruh halinin zemini oluşturulur. Toplumda ‘Oh olsun’ dedirtebilecekleri bir dizi olayı öne çıkarıp, manipülatif haber ve yorumlarla yaşanacak olana meşruluk sağlanmaya çalışılır. Örneğin Hrant böyle katledilmiştir. Tahir Elçi böyle katledilmiştir. Önce hedef haline getirtilmiş, sonra manipülatif haber ve ırkçı çığırtkanlıkla ‘milli ve yerli’ şoven duygular coşturulmuştur. Kürt aile, hepimizin gözü önünde önce ırkçı bir saldırıya uğradı ve aslında ilk saldırı da bir aileyi yok etmeye dönüktü ama başarılamamış olduğunu anlıyoruz.”

    “ADIM ADIM, YENİ BİR SÜREÇ ORGANİZE EDİLİYOR”

    Orman yangınlarıyla birlikte Kürtlerin hedefe konduğunu da dile getiren Olgun sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bir dizi haber ve yorumun, sosyal medya aracılığıyla, şoven bir linç ortaklığı üzerinden devreye sokulmasının ardından milliyetçi öfke yükseltildi. Daha da önemlisi, bulunduğu her yere cinayet ve katliam taşıyan bir Emniyet Müdürü var ve kamuoyu onu, her cinayet ve katliamın ardından mobil olarak, bir yerden bir yere taşınmasıyla, sonra yine bir katliam ile karşımıza çıkmasıyla tanıyor. Bu hafızayı takip edersek, olan biteni anlamamız hiç zor olmaz.

    Adım adım, yeni bir süreç organize ediliyor. Provokasyonlar, katliamlar ve toplumun sinir uçlarına dönük eylemlerin ardından, çıkan tepkileri ve sonuçları analiz edip yeniden uygulamaya geçiyorlar.  Devlet içi zemin de kaygan. Devleti kontrol etme, gücünü daha etkin kılma mücadelesi bence daha acımasız bir hal alacak ve bu çıkar kavgasında, toplumu kim kendisine yakın tutarsa o daha güçlü olacak ve bence asıl tehlikeli olan yanı burası. Çünkü bu bir kıyım anlamına gelir.”

    REJİM SIKIŞTIĞI YERDE IRKÇILIĞI KÖRÜKLÜYOR”

    Gazeteci Namık Kemal Dinç ise yaşananlara dair, “Saldırı Türkiye’de ırkçılığın kurumsallaştığını gösterir. Türkiye’de rejim sorunları çözmediği ve demokratik bir dönüşüme evrilmediği için bir anlamda varlığını ırkçılık üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşunu bu tür ırkçı saldırılara dayandırıyor zaten. Rejim sıkıştığı noktada ırkçılığı körüklüyor. Rejim bu tip saldırılarla ömrünü uzatmayı hedefliyor ve daha tehlikelisi bunların yeni bir sürece giriyor olmalarını akla getiriyor. Türkiye’nin tarihinde de bunlara denk geldik. 1980 öncesi bu tip hadiseler yaşanmıştı. Alevilik ya da Sünnilik, sağ-sol ya da toplu katliamlarla gündeme gelinmişti. Bu saldırıların karşısında durmak gerekir. İktidar güçlerinin bu oyununa düşmeden ama bunun hesabını da sorarak, demokratik hak mücadelesini yükselterek, faşizmin ve ırkçılığın önüne geçilebilir” dedi.

    “BU SALDIRILAR ORGANİZEDİR”

    Dinç, Konya Emniyet Müdürü Engin Dinç’in başka ırkçı saldırılarda da adı geçtiğini hatırlatarak şunları söyledi:

    “Türkiye’nin yakın tarihindeki birçok suikast ve saldırıya baktığımızda bir takım derin ayak izlerini görmek mümkün oluyor. Bu derin görevlilerin birtakım görevlerde kalmaya devam etmesi ve suçlarda adı geçtikçe konumlarının yükseltilmesi, bir yerlerden korunduklarını göstermektedir. Bu da bir organizasyonu akla getirmiyor değil. Beyazıt’ta, 1978 Katliamı’nda adı geçen Reşat Altay’ın 90’ların faili meçhullerinde de adı geçerken Hrant Dink cinayetinde de Trabzon Emniyet Müdürü olması sürekli bir terfinin ve organizasyonun olduğunu gösterir. Doğal olarak bir organizasyon şüphesini doğurmaktadır. Bunlara cevap vermesi gerekenler onları bu göreve atayanlar ve bu katliamların yaşanmasına bir anlamda zemin sunup sunmadıklarına dair araştırma yapması ve dava açılmasında irade göstermesi gereken kişilerdir.”

    “DEDEOĞLU AİLESİ TALİBAN VE DAİŞ USULLERİ İLE KATLEDİLDİ”

    Gazeteci Hayko Bağdat  olaya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi:

    “Tüm Kürt halkına başsağlığı diliyorum. Aile tıpkı DAİŞ ve Taliban usulleri ile katledildi. Olayın ırkçılıkla ilgisi yok deniliyor. Oysa biliyoruz ki Konya’da bugün Kürtçe konuşan herkes tedirgindir. Konya Emniyet Müdürü Hrant Dink cinayetinde şüphelilerden olmasına rağmen ve görevini yapmadığı halde yine de terfi aldı. “Yaşadığımız yangın felaketinde bir Kürt genci gidip yangını söndürmek istese linç edilme korkusuyla tedirgindir. İstanbul’da Kürtçe şarkı söyleyen gençler tedirgindir. Dersim’de yangını söndürmek isteyen belediye görevlilerinin önünde valilik vardır. Dolayısıyla Türkiye’de her zamanki gibi korkunç bir ırkçılık vardır ve tavan yapmıştır. Kürt halkı da hedeftedir. Bu saldırılarda iktidar ve ortağının ayrıştırıcı, nefret söylemleri etkilidir. Dolayısıyla seçimleri ve iktidarı kaybetme riski olan çete ittifakı tedirginlik yaymaktadır.”

    “BİZİ IRKÇI SALDIRILARDAN KORUYACAK BİR DEVLET YOK”

    Avrupa’da yaşamasına rağmen infaz listelerinde isminin geçtiğini hatırlatarak tedirginlik yaşadığını dile getiren Bağdat son olarak şunları kaydetti:

    “Arkadaşlarımızı, gazetecileri, sanatçıları ve muhalifleri tehdit eden, herkesin canına ve malına kasteden bir çete ile karşı karşıyayız. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin kaybetmesiyle beraber yüzlerce insan öldürüldü. Bugünlerde ki gibi.  Saldırılar devam edecektir. Berlin polisi ‘kendine dikkat et’ uyarısında bulundu bana. Erk Acer evinde saldırıya uğradı. Bütün Kürtler, HDP’liler, muhalifler ve mücadele verenler kendilerine ve arkadaşlarına dikkat etmek zorunda. Ve herkes önlem almalıdır. Bizi ırkçı saldırılardan koruyacak bir devlet yok, bize karşı ırkçıları yönlendiren bir devlet var. Kime anlatacağız derdimizi? Kime sığınacağız? Herkesin birbirine dikkat etmesi gerektiği olağanüstü günler.”

    Helin YILMAZ/İSTANBUL

     

  • Dinç: Kızılbaş ve Kürt kimliği ilk defa klasik Osmanlı döneminde vurgulandı-VİDEO

    Dinç: Kızılbaş ve Kürt kimliği ilk defa klasik Osmanlı döneminde vurgulandı-VİDEO

    PİRHA –  ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Dersim’e ilişkin konuşan Araştırmacı Yazar Namık Kemal Dinç, 1915 Çaldıran’a kadar Dersim’in Osmanlı hakimiyetinde olmadığını söyledi. Dinç, Dersim’in Kızılbaş ve Kürt kimliğinin klasik Osmanlı döneminde vurgulandığını kaydetti. 

    Araştırmacı Yazar Namık Kemal Dinç, ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dersim’e ilişkin konuştu. Dinç, 1500 yıldan bu yana uzanan tarihsel bir süreç ele alındığında sadece Dersim ekseninde bakmak yerine dönemler itibariyle devletin Alevi politikasını, Kızılbaş ve Kürtlere yaklaşımlarını jeolojik ve jeopolitikalar açısından devlet politikalarının Dersim’e nasıl sirayet ettiğini değerlendirdi.

    Osmanlı Cumhuriyete doğru evrilirken çeşitli süreçlerin Dersim’e etkisini değerlendiren Dinç, ilk olarak klasik Osmanlı döneminin 1515’lerden başladığını söyledi.

    Dinç, 1915 Çaldıran’a kadar Dersim’in Osmanlı hakimiyetinde olmadığının altını çizdi. Osmanlı hakimiyetinin Çaldıran’dan sonra başladığını kaydeden Namık Dinç, klasik Osmanlı döneminde Çemişgezek Beyliği gibi farklı idari birimler altında içişlerine karışmadığı bir sistem uygulandığını söyledi.

    Dinç, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu sadece Dersim’e özgü değil bütün Kürdistan’da hatta sadece Kürdistan’ı değil Balkanlarda, Mısır’da Osmanlı’nın hakim olduğu diğer yerlerde de vardır. İçişlerine çok karışmaz ama oraya kendisine bağlı bir yetkili atamıştır onun üzerinden gider. Dersim için de aynı şey söz konusudur. Temiz ve Rüstem Bey Çaldıran’da Yavuz tarafından öldürüldükten sonra yerine Pir Hüseyin geçer  ve bunun üzerinden devam eder. Daha sonra burada bağımsız hükmet ekrad sancağı dedikleri bir usul uygulanır. Bunlar Osmanlı’nın kendi tabirleridir, bağımsız hükümete hiç karışma hiçbir şey beklemez. Yani senden asker de istemez, içişlerine müdahale etmez.”

    “DERSİM KIZILBAŞ EKRADININ YAŞADIĞI YERDİR”

    Yazar Namık Dinç, Dersim’in devlet algısında nasıl bir yere sahip olduğunu ise şöyle anlattı:

    Kızılbaş ekradının  yaşadığı bir yerdir. Ekrad Kürtler anlamına geliyor. Dersim’in Kızılbaş ve Kürt kimliği o dönemde vurgulanır ve iki yönlü bir tehlike unsurudur Dersim. Birincisi, Safavilerin hala etkisinde olduğu bir yerdir. Yani Şah İsmail ve onun devamcılarınındır. Osmanlı ve arasındaki çatışma bugün renk değiştirerek devam etmektedir biliyorsunuzdur. Diğer taraftan Alevi oldukları için sapkın, zındık olarak yani dinsiz olarak tabir edildikleri bir yerdir. Bu dönemde verilen fetvalara bakılırsa öldürülmelerinin vacip olduğu, bunlarla savaşırken yaralananların Gazi olduğu, öldürülenlerin şehit olduğu bunların dininin değiştirilmesinin sevap olduğu klasik literatürde Dersim Kızılbaşlar için kullanılır. Yine bu dönemde Osmanlı milleti, sınıflandırırken milleti hakime ve milleti mahkume olarak ikiye ayırır.  Müslümanlara milleti hakime derken, gayrimüslimlere yani Hristiyanlara ve Yahudilere milleti mahkume denir.  Fakat Kızılbaşları, Ezidileri ve benzeri grupları benzeri toplumları bu sınıfa dahil etmez.”

    “2. DÖNEM KLASİK OSMANLI SİYASETİNİ DEĞİŞTİRİYOR”

    2. Dönemin 1839 Tanzimat Fermanı ile başladığını ifade eden Dinç, 2. Dönemin klasik Osmanlı siyasetini değiştirdiğini belirterek konuşmasına şöyle devam etti:

    “Tanzimat döneminden 2. Abdülhamit’in daha hakim olduğu ve Doğu siyasetinin geliştiği 1890’da ne kadar ki bir zaman dilimidir. Bu dönem klasik Osmanlı siyasetini değiştiriyor. Bu dönemde toplumun sınıflandırdığı ve islam eksenli milleti hakime ve milleti mahkume dediği döneminden arındırıyor ve yeni bir döneme doğru geçiyor, modern bir devlet inşa etmeye çalışıyor.

    “ZORUNLU EĞİTİM İLK DEFA İKİNCİ MAHMUT DÖNEMİNDE BAŞLAR”

    Bu dönemde devlet yeni bir modern devlet inşa etmek isterken geçmişin ayrıcalıklarını kaldırmak temel hedefidir. Buna merkezileşme politikası deniliyor. Eskinin ayrıcalıkları kendi kendine içişlerine müdahale etmesi son bulacak. İlk nüfus sayımı 1829’dur. Bu mantıkla başlar, orada artık hakim olma anlayışındadır. Zorda kalmadıkça devlet kurumlarına gitmeyen insanları artık zorunlu olarak devlet kurumlarına almaya çalışıyor. Eğitimin zorunlu olması da ilk defa bu dönemdedir. İkinci Mahmut döneminde başlar ve Tanzimat bunu uygulamak için hayata geçirir.

    Bunun mantığı da şudur; Osmanlıcılık dediğimiz bir siyaset geliştirir devlet. Çünkü milliyetçilik hakimiyeti vardır ve Osmanlı hakimiyeti üzerine kurduğu bütün topraklar özellikle Hristiyan halkı isyan etmekte ve bağımsızlık istemektedir. Sırplar isyan eder ardından Yunanlılar gelir. Haklar bunu takip eder ve patır patır bağımsızlıklarını kazanmaya başlar. Osmanlı bunları tutmak için der ki hepimiz Osmanlıyız. Osmanlı vatandaşları temelinde hepimiz eşitiziz, aramızdaki ayrıcalıklar son bulacak bundan sonra hepimiz eşitiz. Onun için Tanzimat Fermanı yeterli olmaz 1856’da Islahat Fermanını getirir ve der ki; bundan sonra gavura gavur demeyeceksiniz. Onları aşağılamaya dönüp tabirleri ortadan kaldıracaksınız daha önce yapılan ayrımcılıklar telafi edilmeye çalışılıyor.

    “KIZILBAŞLAR MERCEK ALTINA ALINIYOR”

    Tabii bu bir sürü gerilimi beraberinde getiriyor. Ama dikkat edilmesi gereken Dersim Kürtler ve Aleviler açısından dikkat edilmesi gereken şeyler şudur: Kızılbaşlar yine dikkate alınmıyor bu dönemde, o vatandaşlık statüleri içinde resmi bir tanımları yok. Eskiye dair sapkınlık algısı o dönemde de devam ediyor. Fakat bu dönemde değişen bazı şeyler daha var özellikle misyoner faaliyetler. Hristiyanlara tanınan ayrıcalıklar ile birlikte Osmanlıların verdiği kapitülasyonlar ile bağlantılı olarak misyonerlere de veriliyor. Misyonerler önce Hristiyanlar için geliyorlar, fakat daha sonra bakıyorlar ki burada Kızılbaş dedikleri, bilmedikleri bir toplum var.

    1850’lerden itibaren raporlar yazıyorlar. Bunlar büyük ihtimalle Müslümanlık, Hristiyanlık, putperestlik karışımı bir inanca sahiptirler deniliyor. Bir kısmı da Kızılbaşların gizli Hristiyanları olduğunu düşünüyor. kendilerini gizleyip unutmuşlar ve bunu açığa çıkarmak lazım. Bir kısmı da diyor ki; bu topraklarda yaşayan, medeniyetleri kuran halkların devamıdır. Onların inançlarından gelmediler deniliyor.

    Kızılbaşlar mercek altına alınmaya başlıyor o dönemde. Yaygın söylem Kızılbaş söylemidir. Kızılbaşlar ile Hristiyanların yakınlaşması bu dönemde oluyor. Özellikle Dersim bölgesinde Kürtlerin ve Ermenilerin kaynaşması Ermenilerle ile ilişkiler daha çok gelişiyor. Dersim, resmi raporlarda ise vahşet bedeviyet ve cehalet içerisinde medeniyet dışı bir toplum olarak anlatılıyor. Tanımsız, sapkın bir inanca sahip grup olarak değerlendiriliyor. Alevi çocukları o dönemde okullara gidemedikleri için misyonerlerin açtıkları okullara gidiyorlar. Devlet de bunu bir tehlike olarak görüyor. Bir grup Alevinin de vergi, askerlik gibi yükümlülüklerden kurtulmak için Hristiyan olur mu olmaz mı gibi kaygıları var. Ali Gakko örneği. Devlet de bunu büyük bir tehlike olarak algılıyor. Devlet raporlarında karşımıza çıkan şey bu. Kızılbaşlar Ermenilere yaklaşıyorlar, büyük bir tehlike oluşturuyorlar gibisinden. Şimdi burada dikkat edilmesi gereken şeylerden birisi şu: Osmanlı’nın jeo-politikasında o asıl jeo-stratejisinde nüfus ve toprak dengesi ile bağlantılı olarak elindeki grupların durumunu değerlendiriyorlar.

    “BU DÖNEMDE ALEVİLER İLE HRİSTİYANLAR ARASINDA YAKINLAŞMA OLDU”   

    1800’lerin ortalarında hala Hristiyan nüfusuyla Müslüman nüfusu Osmanlı’nın egemenliği altında. Hristiyan nüfusu ile Müslüman nüfusu yaklaşık yarı yarıya, %50 kadar ama zamanla Hristiyan nüfusu azalacak, Müslüman nüfusu çoğalacak bunlarla bağlantı olarak da topraklarda azalacak. Devlet politikasında, stratejisinde değişiklikler var. Bu dönem aynı zamanda Alevilerle Hristiyanların arasında yakınlaşma olurken, Sünni Müslümanlarla Hristiyanlar arasında muazzam gerilimlerin olduğu bir dönem olacak.

    Çünkü Hristiyanlara tanınan ayrıcalık, Sünni Müslümanlar tarafından büyük tepkiyle karşılanacak. Onlar daha düne kadar bizim emrimizin altındaydı nasıl şimdi biz onlarla eşit oluruz, diyecekler; bir sürü yerde isyan edecekler. Cidde olayları diye tarihe geçer İngiliz konsolosunu bile basar öldürürler. Yani o kadar büyük tepkileri olacaktır.”

    Cebrail ARSLAN-Derya DÖNMEZ
    ANKARA

  • “Maraş Katliamı, Türkiye rejiminin karakteristiğini ortaya koyuyor” – Video

    “Maraş Katliamı, Türkiye rejiminin karakteristiğini ortaya koyuyor” – Video

    PİRHA – HDK Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun düzenlediği panelde, Maraş’ın münferit bir olay olmadığına ve Maraş Katliamı’nın Türkiye rejiminin karakteristiğini ortaya koyduğuna dikkat çekildi. 

    Haberin Videosu 

    Halkların Demokratik Kongresi Halklar ve İnançlar Kurulu, Maraş ve Roboski katliamlarının yıl dönümleri sebebiyle ‘Gün utandı, Güneş utandı, katledenler utanmadı. Maraş Katliamı’nın unutmuyoruz, Susmuyoruz’ başlıklı panel düzenledi.

    İstanbul Cezayir Restorant’ta yapılan panele çok sayıda kişi katıldı. Moderatörlüğünü HDK MYK Üyesi Murad Mıhçı’nın yaptığı panel katliamlarda hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

    “HER ALEVİ ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE İSLAMİYETE BİR KURŞUN SIKILIYOR”

    Panelde ilk konuşmayı yapan ilahiyatçı, araştırmacı yazar İhsan Eliaçık, katliamların dini temellerinin olup olmadığına dikkat çekti. Katliamlarda dini sloganların kullanıldığını belirten Eliaçık “Geriden bakan birinin İslamiyet’in bu olduğunu düşünerek yapıyor. Bunların İslamiyetle bir alakası yok. Tam tersine bir her Alevi, Ermeni, Kürt öldürüldüğünde peygambere bir kurşun sıkılıyor, İslamiyete bir kurşun sıkılıyor.”

    “İSLAMİYET GÖMÜLDÜĞÜ TOPRAKLARA GÖMÜLDÜ”

    Katliam kültürünün çıktığı yerin Kerbela olduğuna vurgu yapan Eliaçık, İmam Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesinin ardından kafasının günlerce erlerde sürüklenmesinin ardından İslamiyetin ilerlemesini durduğunu söyleyerek şunları kaydetti: İslamiyet doğduğu topraklara gömüldü. Hala orada yatmaktadır. Peygamberin vefatıyla beraber İslamiyetin ilerlemesi durmuştur.”

    Eliaçık’ın konuşmasının ardından Birina Raş (Kara Yara) belgeselinin gösterimi yapıldı.

    “ALEVİLERİN PAYINA HEP YANMAK DÜŞÜYOR”

    Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi Üyesi Leyla Kar, azınlık bir halkın mensubu olarak azınlık olma duygusu üzerinden konuşarak “Alevilerin payına bu coğrafyalarda hep yanmak, yangınların ortasında olmak düşüyor. Matematik hesap olarak az olan bir taraftaysan ezilen bir kesim olmak zorunda kalıyorsun. Sürekli haksız güçlülükle mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz.” dedi.

    Maraş’ta Alevileri katleden güruhun yaşamayı sadece kendileri gibi olan insanlara hak gördüklerini belirten Kar, bu güruhların birbirlerinden destek aldıkça daha da saldırganlaştığını kaydetti.

    “TEK TİPLEŞME İSTİYORLAR”

    Egemenlerin bu topraklarda hep tek tipleşme istediklerine dikkat çeken Kar, “İstiyorlar ki hep tek dil konuşulsun, tek inanca bağlı olunsun. Çok kültürlülükle birlikte yaşamanın zor olduğu bu topraklarda gün geçtikçe birbirimizle aynı kalıpların içine doğru itiliyoruz. Bir renk yanında diğeri olmazsa anlamı olmaz. Diller birbirlerini beslerler, güçlendirirler. Birinin var olması diğeri için zenginliktir.”

    “BİN YILLIK MİTOLOJİK ÖĞELERİMİZ DÖRT DUVARIN İÇİNDE KALIYOR”

    Etrafları baskı çemberiyle çevrilen azınlıkların kültürlerini koruyamamaktan korku duyarak kendilerini kapalı tuttuklarını ifade eden Kar, “Dillerinin, inançlarının güzelliklerini ortaya koymaktan korkarlar. Hepimiz çoğunlukların olduğu yerlerde iki kişilikle davranıyoruz.  Hayatımızı iki farklı insan gibi devam ettirmek zorunda kalabiliyoruz. Kökeni bin yıllara dayanan mitolojik öğelerimiz dört duvarın içinde kalıyor. Şarkılarımızı, türkülerimizi yüksek sesle söyleyemiyoruz.”

    “KAVRAMLARIN İÇİ BOŞALTILIYOR”

    “Bugün Alevilerin semah ritüeli çok farklı algılanıyorsa bazı kavramların içi sürekli boşaltılmaya başlanıyor ve bu azınlıklar açısından çok tehlikeli bir hale geliyor” diyen Kar, Alevilerin karşılaştıkları baskıların daha sert olduğunu belirtti.

    “BİZLER VARIZ VE VAR OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Katliamın sözlükteki anlamının ‘Kendini savunamayan insanları öldürmek’ olduğunu söyleyen Kar, Maraş Katliamı’nın bu tanıma çok uyduğuna işaret etti. Devlet yöneticilerinin isimlerinin değişmesine rağmen katliamların değişmediğini belirten Kar, “Alevilerin payına yanmak değil yaşamak, sürülmek değil olduğu topraklarda yaşamak düşsün. Biz halkız ve hep birlikte bu topraklardayız diye yüksek sesle bağırmamız gerekiyor. Bizler bugün varız yarın da var olacağız.” dedi.

    “BİZ İNSAN DEĞİL MİYİZ”

    Kar’ın ardından söz alan araştırmacı yazar Namık Kemal Dinç, birkaç gün önce TRT arşivinden çıkan Maraş Katliamı’yla ilgili 20 dakikalık habere vurgu yaparak haberde konuşana insanların “Biz insan değil miyiz?” dediklerini ve bu sözlerin yaşanan tüm katliamlarda duyduğunu vurguladı.

    “TARİHSEL HAFIZADA UNUTTURULMAYA ÇALIŞILIYOR”

    Maraş Katliamı’na tarihsel perspektiften bakmanın altını çizen Dinç, AKP vekilleri tarafından mecliste katliam sözcüğünün incitici bulunmasına dikkat çekerek Maraş’ın bir katliam olduğunu belirtti. “İsmi konmazsa yara kapanmaz, yüzleşme mümkün olmaz. Olayların çarpıtılması tarihsel hafızada unutturulmaya çalışılmasını ortaya koyuyor” diyen Dinç, Maraş Katliamı’nın Türkiye rejiminin karakteristiğini ortaya koyduğuna ve faillerinin hiçbir zaman gerçek anlamda yargılanmadığına işaret etti.

    “AKTÖRLERE İYİ BAKMAK GEREKİYOR”

    Maraş Katliamı’nı sadece Aleviler açısından ele almanın yetersiz kalacağını belirten Dinç, katliamda rol oynayan aktörlere iyi bakmak gerektiğini devlet ve siyasal aktörler kadar halkın katılımının da göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ederek “Yüzyıllardır Müslüman olduğunu söyleyen çok büyük kalabalıklar onun adına katliam yapmaktan hiç çekinmediler. Bu kitlenin bu hali beni korkutuyor. Korktuğum insan ve devletin kendisinden çok kapı komşumdur.

    “İLK SÜRGÜN KAFİLESİ MARAŞ’TAN ÇIKTI”

    Maraş Katliamı’na tarihi açıdan bakabilmek için Cumhuriyetin kuruluş yıllarına bakmak gerektiğini ifade eden Dinç, 1915 yılında Maraş’ta Ermeniler’in yaşadığını ve ilk sürgün kafilesinin Maraş’tan çıktığını kaydetti.

    “ALEVİ VE KÜRT OLDUĞU İÇİN MARAŞ SEÇİLDİ”

    60 darbesinden sonra bastırılan kimliklerin yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladıklarını ifade eden Dinç, İslami hareket, Alevi hareketi ve Kürt hareketi bu dönemde ortaya çıktığını vurguladı. 75-80 arası dönemde darbeye zemin hazırlamak için iç savaş benzeri bir ortam yaratıldığını ve hem Alevi hem de Kürt kimliğinden dolayı Maraş’ın seçildiğini ifade etti.

    Soru cevap bölümünün ardından katliam tanıkları konuştu. (HABER MERKEZİ)