Etiket: nefret dili

  • Adana Alevi Platformu: Nefret diline karşı susmayacağız!-VİDEO

    Adana Alevi Platformu: Nefret diline karşı susmayacağız!-VİDEO

    PİRHA-  Adana Alevi Platformu, Cumhuriyet yazarı Mine Kırıkkanat, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki “kripto kılıç artığı” ifadelerine tepki göstererek, “Kimden gelirse geslin, nefret diline, ayrımcılığa ve halkları birbirne düşman eden anlayışa karşı susmayacağız” dedi.

    Cumhuriyet yazarı Mine Kırıkkanat, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Andımız”ın kaldırılmasını istediği iddia edilen bir paylaşımı, “kripto kılıç artığı” ifadeleriyle alıntılamıştı.

    Bu ifadeler tepkilere neden oldu. Adana Alevi Platformu da, Salman-ı Pak Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı platform adına Şakirpaşa Cemevi Başkanı Cemal Yağmur okudu.

    Cemal Yağmur, Kırıkkanat’ın sözlerinin nefret dili içerdiğini belirterek, “Bu söz tarih boyunca katliamlardan sağ çıkmışlar için kullanılan bir sözdür. Bu sadece bir kişye değil, aynı acıları yaşamış tüm halklara ve inanç topluluklarına yöneltilmiş bir saygısızlıktır. Biz Aleviler bu dili çok yakından biliyoruz. Kimden gelirse geslin, nefret diline, ayrımcılığa ve halkları birbirne düşman eden anlayışa karşı susmayacağız” dedi.

    PİRHA/ADANA

     

  • CHP Milletvekili Kılıç: Aleviler, sistematik bir ayrımcılığın hedefindeler

    CHP Milletvekili Kılıç: Aleviler, sistematik bir ayrımcılığın hedefindeler

    PİRHA- CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç, sosyal medyada “Siyasal Alevi” kavramı ortaya atılarak Alevilere yönelik nefret dilinin kullanılmasına tepki gösterdi. Kılıç, “Biz; ayrıştırıcı değil birleştirici, ötekileştirici değil kucaklayıcı bir dili savunmaya devam edeceğiz. Alevilerin sustuğu bir ülkede kimsenin özgürlüğü güvende olamaz” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç, “Siyasal Alevi” kavramı ortaya atılarak sosyal medya üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı ve nefret uyandırıcı kirli bir dille saldırı çağrıları yapılmasına tepki gösterdi.

    “ÜLKEYİ GERİCİ VE AYRIŞTIRICI DİLDEN KURTARMAK BİZİM BOYNUMUZUN BORCUDUR!”

    “Alevilik, bu toprakların kadim değerlerinin özüdür; insan sevgisini, adaleti, eşitliği yaşatan bir yol, bir erkan, bir yaşam felsefesidir” diyen Kılıç, şunları ifade etti:

    “Ancak bugün “Siyasal Alevicilik” gibi uydurulmuş kavramlarla, aslında Alevilere duyulan düşmanlığın nasıl da hunharca kusulduğunu görüyoruz. Bu, sadece Alevilere değil, ülkemizin kardeşlik bağlarına da yapılan bir saldırıdır. Tarih boyunca Aleviler, katliamlarla, sürgünlerle, baskılarla yıldırılmaya çalışıldı. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaşanan acılar hâlâ yüreklerimizde tazedir. Bu topraklarda yalnızca eşit yurttaşlık talep eden, inancını özgürce yaşamak isteyen Aleviler, ne yazık ki sistematik bir ayrımcılığın hedefi oldu.

    “ALEVİLİK MAZLUMUN YANINDA OLMAKTIR”

    Aleviler, sadece mezhep üzerinden tanımlanacak bir topluluk değildir. Alevilik; mazlumun yanında olmaktır, haksızlığa boyun eğmemektir, 72 millete bir nazarla bakan, insanı merkeze koyan bir anlayıştır. Bu duruşu mezhepçilikle karalamaya çalışanlara cevabımız nettir: Biz buradayız, varız ve hiçbir ayrıştırıcı dil bizi mücadelemizden alıkoyamaz! 

    “ALEVİLERİN SUSTUĞU BİR ÜLKEDE KİMSENİN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMAZ”

    Biz; ayrıştırıcı değil birleştirici, ötekileştirici değil kucaklayıcı bir dili savunmaya devam edeceğiz. Alevilerin sustuğu bir ülkede kimsenin özgürlüğü güvende olamaz. Laikliğe, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe inanan herkesle birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu ülkeyi gerici ve ayrıştırıcı dilden kurtarmak bizim boynumuzun borcudur!”

    PİRHA/ANKARA

  • Celal Fırat’tan Erdoğan’a tepki: Nefret dili halkları tekleştirdi-VİDEO

    Celal Fırat’tan Erdoğan’a tepki: Nefret dili halkları tekleştirdi-VİDEO

    PİRHA-Yeşil Sol Parti İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Celal Fırat, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nefret dilinin toplumu böldüğünü belirterek, “Halklara eşitlik, inançlara özgürlük” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Alevi” videosuna ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, Aleviliği ve Alevileri hedef aldı. Erdoğan, “Bizim Alevilik diye bir dinimiz yok, tek dinimiz var İslam” demişti.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve sözcülerinin nefret dilinden bıktıklarını söyleyen Yeşil Sol Parti İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Celal Fırat, “AKP Genel Başkanı Erdoğan nefret söylemlerine devam ediyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi çıkışına atıfta bulunup, Alevi inancını yok sayan bir açıklamada bulundu. Bununla da yetinmeyip bu ülkede ki bütün halkları tekleştirdi” dedi.

    “EŞİT OLDUĞUMUZ BİR ÜLKEDE YAŞAMAK İSTİYORUZ”

    “Kaybedeceğini anlayınca bağırarak ve hakaret ederek konuşan Erdoğan, sanırım nefret diliyle Türkiye halklarını birbirine düşürmeyi hedefliyor. Siyasetini bağırarak yürüten Erdoğan nefret dilini sürdürmeye devam ediyor” diyen Fırat şöyle devam etti:

    “Bu dil yıllar boyunca bütün halkları ötekileştirmiş ve düşmanlaştırmıştır. Bu dil Anadolu insanını dili olamaz. Bugün bir cumhurbaşkanı adayı çıkıp ben “Aleviyim” diye açıklama yaparak nefret dilinden uzaklaşmamız gerektiğini söylerken, aday olan ve halihazırda Cumhurbaşkanı olan kişi çıkıp bu açıklama üzerinden nefret dili üretiyor. Türkiye halkları artık bu söylemlerden bıktı. Biz artık ötekileştirilmediğimiz ve eşit olduğumuz bir ülke de yaşamak istiyoruz.

    2023 seçimlerine giderken, toplumumuzu ötekileştiren ve nefret tohumları saçan bu dilin artık toplumda bir karşılığı yoktur ve bir etkisi kalmamıştır. Bizler bu ülke de üçüncü bir yolun olduğunu bu seçimde de halklarımızın desteğiyle göstereceğiz. Çünkü partimiz Yeşil Sol Parti tüm halkların ve inançların eşitliliğinin temsil edildiği partidir. Partimiz, haklarımızın temsilinin kendisidir.
    Bizler Türkiye’deki bütün inançların özgürce yaşadığı bir ülke için mücadele ediyoruz. Halklara eşitlik, inançlara özgürlük için oylarımız Yeşil Sol Parti’ye!”

    PİRHA / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > Aleviliği ve Alevileri yine yok saydı

  • Zorunlu din dersindeki nefret söylemine Zakir Demir’den tepki: Deşifre edilmeli-VİDEO

    Zorunlu din dersindeki nefret söylemine Zakir Demir’den tepki: Deşifre edilmeli-VİDEO

    PİRHA- Bursa’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Mehtap Cengiz’in Aleviler hakkındaki nefret söylemine ilişkin konuşan Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı ve Yol yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, “Öğretmen, çocukları seven, sayan, her çocuğu aynı düzeyde görendir. Bu öğretmenin bu tavrı hiç yakışık almadı, şiddetle kınıyoruz” dedi. 

    Bursa’nın Osmangazi ilçesinde Hürriyet Anadolu Lisesi’nde görevli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Mehtap Cengiz hakkında, Aleviliğe ve Alevilere karşı nefret söyleminde bulunduğu gerekçesiyle açılan suç duyurusunda iddianame hazırlanarak dava açıldı. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen soruşturmada hazırlanan iddianame Bursa 14. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sunuldu.

    İddianamede öğretmen hakkında; sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığı dayanarak aşağılama suçundan altı aydan bir yıla kadar hapis cezası istendi. Tepkilere rağmen Cengiz’in hala görevde olması dikkat çekiyor.

    Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı ve Yol yürütücüsü, Zakir Süleyman Demir, Bursa’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Mehtap Cengiz’in Aleviler hakkındaki nefret söylemine ilişkin konuştu.

    “BU ZİHNİYETE TAVİZ VERİLDİ”

    Bir öğretmenin ve kadının böyle bir söylemde bulunmasının üzücü olduğunu ifade eden Demir,  “Böyle bir şeyi düşünmek, böyle bir şey söylemek İslamiyet’in neresinde var? Hangi ayetinde insanı hor görmek var, dil, din, ırk, mezhep ayrımı var? Böyle düşündüğümüz zaman gerçekten bir yere koyup bir yere sığdıramıyoruz. Yani hiç yakışık almayan bir şey. Önce bizleri tanısınlar. Alevi Bektaşi Kızılbaş öğretisi nedir, yaşam kültürleri nedir, kadına bakış açıları nedir, insanlığa bakış açısı nedir öğrensinler. Bu zihniyete taviz vere vere geleceği yer burasıydı. Bu kadının bu söyleminin buraya kadar gelmesi normal bir şey değil. Öğretmen demek öğretici, çocukları seven, sayan, her çocuğu aynı düzeyde görendir. Bu öğretmenin tavrı hiç yakışık almadı, şiddetle kınıyoruz” dedi.

    “ALEVİLERE NİCE SALDIRILAR OLDU”

    ‘Yezit, Muaviye zihniyetinde olanlar ancak bunu söyleyebilir’ diyen Demir, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bunu söyleyen gerçekten insanlık çağının gerisinde kalmış, bağnaz, yoz, yobazdır. Devleti yöneten, yürüten hükümetlerin de buna el atması lazım ama ne yazık ki başımızdaki de aynı zihniyette. Bunun gibi Alevilere nice baskılar, zulümler, cemevlerine saldırılar yapıldı. Zorla köylerimize cami yapıp imam atadılar. Yani asimilasyonun bir nevi okul seviyesine kadar gelmiş olduğunu görüyoruz. Buna karşı başta kurumlarımız olmak üzere örgütlenip ırk, din, dil, mezhep ayrımı yapan, insanlığa aynı nazarda bakmayan bu zihniyetleri bir an önce deşifre etmeliyiz. Yeri geldiği zaman hep birlikte olup bütün kurumlar olarak bunların görevden alınması için ne gerekiyorsa yapmamız gerekiyor. Kendi haline bıraktığımız zaman olmuyor.”

    “KURUMLARIMIZ BİRLİK BERABERLİK İÇERİSİNDE OLMALI”

    Zakir Süleyman Demir son olarak, “Dedelerimiz kendilerini yetiştirip biraz daha evrensel olarak bunlara eğilmeli. Yeri geldiğinde bu sohbetlerin, muhabbetlerin cemlerimizde olması gerekiyor. Sadece sembolik hizmetler yürütüp gitmek değil, güncel gelişmeler muhabbetlerimizde, cemlerimizde olmalı. Yol yürüten Aşık, Baba, Zakir, Ana hepsinin her konuda bilgi sahibi olması gerekiyor. Çünkü bunlar birbirini tamamlayan şeyler. O yüzden kurumlarımız özellikle birlik beraberlik içerisinde olup bunları deşifre etmeli” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Meral Altun: Alevilere yönelik nefret suçu işleyenlere karşı tüm toplum tepki göstermeli-VİDEO

    Meral Altun: Alevilere yönelik nefret suçu işleyenlere karşı tüm toplum tepki göstermeli-VİDEO

    PİRHA- Devletin, Alevilere yönelik nefret suçlarını önleyici hukuksal önlemleri almadığını söyleyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alanya Şube Başkanı Meral Altun, nefret diline diğer toplumsal kesimlerin de ses çıkarması gerektiğini dile getirdi.

    Bursa’da bulunan Hürriyet Anadolu Lisesi’nde görev yaptığı sırada Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Mehtap Şahin’in sınıfta, ‘Ben Alevilerin gittikleri yolun yanlış olduğunu düşünüyorum. Çoğu Alevi ailede çocuğun kimden olduğu belli değil” sözleri tepkilere neden olmuştu. Öğretmenin nefret öylemine sınıfta bulunan Alevi öğrencinin velisi tepki göstererek olayı yargıya taşımış ve öğretmenin görevden alınmasını istemişti.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alanya Şube Başkanı Meral Altun, Alevilere yönelik nefret suçlarına dair PİRHA‘ya konuştu.

    “NEFRET SUÇU İŞLEYENLER ÖDÜLLENDİRİLİYOR”

    Ülkedeki nefret suçlarına yönelik hiçbir yaptırımın olmadığını, aksine nefret suçu işleyenlerin ödüllendirildiğini belirten Altun, “Bütün öğretmenlerin bir kere çocukların hepsini kucaklaması gerekiyor. Çocukları kimliğiyle, inancıyla, ırkıyla, diniyle, diliyle kimsenin ayırmaması gerekiyor. Bursa’daki öğretmen gibi bir çok öğretmen var. Yaptığı zaten nefret suçudur. Orada Alevi kültürünü, inancını aşağılamıştı, iftira atmıştı. Böyleleri sadece soruşturma, açığa alınma ya da da görev yeri değiştirilerek susturulmaya çalışılıyor. Ya da tansiyonun düşmesi sağlanıyor, tekrar o kişi görevine devam ediyor, başka yerde aynı suçu yine işliyor, nefret tohumlarını ekmeye devam ediyor. Burada devletin yapması gereken nefret suçlarını önleyici bütün hukuksal önlemleri alması” diye konuştu.

    “SADECE ALEVİLERİN DEĞİL, TÜM ÖTEKİLERİN SES ÇIKARMASI GEREKİYOR”

    Altun, nefret suçuna yönelik Aleviler dışında tüm öteki olanların da ses çıkarması gerektiğini belirterek, şöyle devam etti:

    “Çünkü bu bir insanlık suçudur, bu ektikleri tohumlar ileride daha büyük suçlara sebep olacaktır. Kesinlikle öğretmenlik yapmaması gerekir diye düşünüyorum. Bu sadece Alevilerin sorunu değil, sadece Alevilerin tepki göstermemesi gerekiyor. Ciddi bir kamuoyu oluşturması gerekir. Gerekirse meclis önünde protesto veya farklı illerde eylemler yapılması gerekiyor. Özellikle Alevi olmayanlar daha büyük tepki gösterse belki sonuca daha yakın olabiliriz. Hükümet Alevileri çok ciddiye almıyor. Sadece Alevilere değil kadınlara, çocuklara da saldırılıyor. Bunların hepsi aynı şekilde toplumun gazını almak için gözaltına alınıyor ya da soruşturma açılıyor. Tekrar bunlar normal hayatlarına devam ediyorlar. Ödüllendiriliyorlar ya da makam atlatılıyorlar. Tek çözüm bence toplumumuzdaki tüm ötekilerin birleşmesi gerekiyor.”

    “ALEVİLERİN BİRLİĞİ ÖNEMLİ VE DEĞERLİ”

    Meral Altun, “Hükümetin aslında Alevileri ciddiye alması gerekiyor. Alevi kurumlarının başkanları, akademisyenler, kanaat önderleri hepsi bir araya geldi ama hükümet ciddiye almıyor. Birlik olmalıyız diyeceğim ama zaten birlik olduk, olduğumuzu gösterdik. 7 tane büyük Alevi Bektaşi kurumu bir araya geldi. Bu bence çok önemli. Büyük kurultay çok önemli. Alevilerin var olduğunu, bir olduğunu, diri olduğunu, iri olduğunu gösterdiler. Ama hükümetin de ciddiye alması gerekiyor, almıyorsa seçimler yaklaşıyor, mutlaka cevabını bir şekilde alacaklar.”

    Cebrail ARSLAN/ ALANYA

     

     

  • HBVAKV Köyceğiz Şube yöneticisi Tepe: Alevilere nefret söylemi ödüllendiriliyor-VİDEO

    HBVAKV Köyceğiz Şube yöneticisi Tepe: Alevilere nefret söylemi ödüllendiriliyor-VİDEO

    PİRHA-Alevilere yönelik nefret söylemine dair PİRHA’ya konuşan HBVAKV Köyceğiz Şube Başkan Yardımcısı Hüseyin Tepe, “Bursa’da yaşanan olay basında çıkanlardan yalnızca bir tanesi. Bursa’daki gibi her gün yüzlercesi yaşanıyor.  Hükümet bu konuda cezai müeyyide uygulamadığı için insanlar da korkmuyor. Onları sadece ödüllendiriyorlar” dedi.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube Başkan Yardımcısı Hüseyin Tepe, geçtiğimiz aylarda Bursa’daki bir okulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Mehtap Cengiz tarafından Alevilere yönelik sarf edilen nefret söylemine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    “BURSA’DA YAŞANAN YALNIZCA BİR TANESİ”

    Nefret söyleminin sadece Bursa’da olmadığını belirten Tepe, “Bursa’da yaşanan olay basında çıkanlardan yalnızca bir tanesi. Bursa’daki gibi her gün yüzlercesi yaşanıyor.  Hükümet bu konuda cezai müeyyide uygulamadığı için insanlar da korkmuyor. Onları sadece ödüllendiriyorlar. Onlar da rahat rahat çıkıp açıklıyorlar. Bırakın Bursa’yı, Türkiye’nin en köklü okullarından olan İstanbul Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde okul müdürü, 6 yaşındaki çocukla ilgili basında çıkanları “bu uydurma, doğru değil” diyor” diye konuştu.

    “KADINLAR; POLİSTEN, İKTİDARDAN ŞİDDET GÖRÜYOR”

    Tepe, hemen her gün işlenen kadın cinayetlerine de değinerek, şöyle konuştu:

    “Kadına zaten ikinci sınıf gözüyle bakıyorlar. Gerçekten inansalardı İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmazlardı. Peş peşe kadın cinayetleri işleniyor, caydırıcı bir şey yok ki, özendiriyorlar. Kadına insan olarak bakmıyorlar. Cennet annenin ayakları altındadır. Biz gerçekten o gözle bakıyoruz. Ama onlar kadına köle muamelesi yapıyorlar. Kadına sadece evinde çocuk doğuran, hizmet işini yapan gözle bakıyorlar. Ama bizde öyle değil. Bizde kadın gerçek anadır. Dışarıda herhangi bir kadına da ana, bacı gözüyle bakıyoruz. Kendi ailemizde de öyle. Onların öyle bir inançları yok ki; kadın uyanırsa dünya uyanır, devrimi kadınlar yapar, diyor ya. Kadınlar gününde alana çıkan kadınlara şiddet uyguluyorlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde kadınlar sokağa çıktı. Polisten, iktidardan şiddet gördüler. Bunlar hiçbir şeyde samimi değiller.”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

  • Koldakoç: Zorunlu din dersinde nefret suçu işleyen öğretmene yaptırım uygulanmalı-VİDEO

    Koldakoç: Zorunlu din dersinde nefret suçu işleyen öğretmene yaptırım uygulanmalı-VİDEO

    PİRHA-Bursa’daki bir okulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni tarafından Alevilere yönelik sarf edilen nefret söylemine dair konuşan PSAKD Alanya Şubesi YK üyesi Kemal Koldakoç, “Ülkemizde insan hakları sorunu var. Bursa’daki olay bir sonuç aslında. Zorunlu din dersleri asimilasyoncu bir baskı aracıdır” dedi. Koldakoç, söz konusu öğretmene bir yaptırım uygulanması gerektiğini sözlerine ekledi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alanya Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Kemal Koldakoç, geçtiğimiz aylarda Bursa’daki bir okulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Mehtap Cengiz tarafından Alevilere yönelik sarf edilen nefret söylemine ilişkin PİRHA‘ya değerlendirmelerde bulundu.

    “ÜLKEDE İNSAN HAKLARI SORUNU VAR”

    Sözlerine “Ülkemizde aslında temel sorun insan hakları sorunu” diyerek başlayan Koldakoç, eğitim sistemini eleştirdi.

    Koldakoç, “Nereden bakarsanız bakın eğer bu ülkede demokratik, laik, bilimsel bir eğitim verilemiyorsa; siz neresinden bakarsanız bakın toplumsal ayrıştırmaya uygun bir pozisyon yaratmış olursunuz. Temelde Alevilik sorunu olarak baktığımız müddetçe bu ülkede yaşayan yurttaşlar olarak bu sorunun çözülebilme olanakları neredeyse sıfır. Aslında insan olarak bakmalı, Sünnilik, Alevilik boyutlarıyla tartışmak yerine, yurttaşlık hakkı olarak ve laiklik anlayışı bünyesi içerisinde tartışmak gerekiyor. Onu talep etmek ve hayata geçirebilmenin koşullarını yaratmak gerekiyor” dedi.

    “BURSA’DAKİ NEFRET SÖYLEMİ BİR SONUÇTUR”

    Koldakoç, öğretmenlik mesleğinin de zaman içerisinde olumsuz yönde ilerlediğini belirterek, “Genelde öğretmenlik mesleği açısından baktığımızda da öğretmenlik mesleğinin statüsünü ortadan kaldıran, öğretmeni objektif ve somut bilimsel anlayıştan uzaklaştıran, tamamen manevi alanlara doğru yönelten ve biat kültürünü yaratmaya çalışan bir anlayış var. Bursa’daki olay aslında sonuçtur. Yıllarca yapılan öğretmenlik mesleğinin statüsünden kopartılmasının sonucudur zaten. Bir öğretmen eğer bir ayrımcı, inkârcı, aşağılayıcı, yok sayıcı bir yaklaşım içerisinde bulunuyorsa bunun bir yaptırımı mutlaka olmalıydı. Ama kim yaptırım uygulayacak? Karşılıksız kalan bir nevi de ödüllendirilen bir öğretmenlik mesleği ile de karşı karşıyayız. Katıldığımız toplantılarda demokrasiye, barışa ve kardeşliğe ihtiyacımızın olduğunu her zaman vurguluyoruz. Mücadele boyutumuz aslında bu boyutta olmalı. Demokrasi, insan hakları, laiklik ilkesinin mutlaka bu ülkede egemen kılınabileceği bir mücadele hattı yaratmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİ BİR BASKI ARACIDIR”

    Zorunlu din derslerinin bir baskı aracı olduğunu söyleyen Koldakoç, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Buna sadece bir Alevilik sorunu olarak bakmamak gerekiyor. Zaten demokrasi ve laiklik uygulandığı zaman bütün inanç grupları, etnik yapılar kendilerini ifade edebilecek, eşit yurttaşlık statüsünü kazanmış olacak. Aleviler olarak aslında bir şeyi unutmamak gerekiyor. Bizi istedikleri gibi yönlendirecekleri, istedikleri statüye, asimilasyoncu bir anlayışın potasına sokabilecekleri pozisyona düşmemek gerekiyor. Yani talep eden değil, mücadele eden boyuta taşımak gerekiyor. Mücadele edilmeden bir hakkın elde edilebilmesi ve onun gereklerini yerine getirebilme olanakları neredeyse yok denilecek gibidir. Mesela zorunlu din dersleri asimilasyoncu bir baskı aracıdır aynı zamanda. Din derslerinin mutlaka seçmeli olması gerekiyor. İnsanların tercihlerine bırakılmalıdır. Bütün dinlere ve inançlara eşit mesafede bulunabilecek bir durumu yaratmak gerekiyor.”

    Cebrail ARSLAN/ALANYA

  • Dede Moğultay: Bursa’da yaşanan nefret dili ne ilk ne de son-VİDEO

    Dede Moğultay: Bursa’da yaşanan nefret dili ne ilk ne de son-VİDEO

    PİRHA-Bursa’da bir din dersi öğretmeninin Alevilere yönelik nefret söyleminde bulunmasına dair konuşan Baba Mansur Ocağı’ndan Hüseyin Moğultay, “Bu zaten ilk değil son da değil. Zorunu din derslerine son verilmedikçe bunlar hep olacaktır” dedi.

    Baba Mansur Ocağı evlatlarından ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antalya Altınova Cemevi dedesi Hüseyin Moğultay, Bursa’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Mehtap Cengiz tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen nefret söylemine ilişkin konuştu.

    “BİZE NE OLUYOR DA BU KADAR KÖHNELEŞTİK?”

    Moğultay şunları söyledi:

    “Öğretmenin söylemiş olduğu dil bana yakışmaz. Biz Ehlibeytin terbiyesini almışız, ahlaktan geliyoruz. Ahlakı Muhammed edebi Ali, biz o ahlaktan, o edepten geldiğimiz için onların söylemleri bize yakışmıyor.

    Onun için şunu belirteyim; bize ne oluyor da bu kadar köhneleştik? Biz öteden beri vurguluyoruz; zoraki din dersleri kaldırılsın. Çocuklarımız zoraki orada eziyet, çile çekiyorlar. Lütfen artık bunlara son verilsin. Bu zaten ilk değil son da değil. Zorunu din derslerine son verilmedikçe bunlar hep olacaktır.

    İlim ve bilimle uğraşan bir insan, bir çocuğun etnik kimliği ile veya inancıyla uğraşabilir mi? Uğraşamaz. Biz bütün öğretmenlerin elini öpüyoruz neden? Çocuklarımızı yarınlara, geleceğe  hazırladıkları ve eğittikleri için. Ama eğitim bu değil. Eğitim son dönemlerde köhneleşti. Şöyle bir şey söyleyeyim dünyanın ilk beş yüzüne giren üniversitelerimiz kalmadı.

    “CEDDİMİZ İLİMİ, SEVGİYİ ÖĞRETİYORDU”

    Yani bu kadar ilime, bilime düşman insanların bir araya toplanmasını hayretle karşılıyorum. Kaldı ki Hz. Muhammed Mustafa diyor ki “Bilim Çin’de olsa gidin, arayın, bulun, getirin”. Hazreti Ali diyor ki “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum”. Düşünün İslamiyet’i kuranlar hep bize ilimden, bilimden bahsederken biz neden bu kadar körleştik. Geçen bir yazı okudum diyor ki İslamiyet 700 yıldan bu yana ilim hakkında topluma toplu iğnenin bir ucu kadar bir şey katmamıştır.

    Oysa Hz. İmam Caferi Sadık düşünün o zaman yer bilimini çözmüş insanlara yer bilimini öğretiyordu, Hazreti Hünkâr Hacı Bektaşi Veli diyor ki “Kadınlarınıza, kızlarınıza öğretiniz ilimden, bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”. Ceddimiz bize hep ilimi, bilimi, sevgiyi, hoşgörüyü öğretirken, bugün Hünkar Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Ahi Evranlar, Celalettin Rumiler daha nice ismini sayamadığım o mübarek zatlar sevgiden, hoşgörüden bahsederlerdi ne oldu size?”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Narlı Cemevi, sosyal medya üzerinden tehdit edildi!

    Narlı Cemevi, sosyal medya üzerinden tehdit edildi!

    PİRHA- Alevilere ve kurumlarına yönelik saldırılar artarken, Narlı Cemevi yöneticileri sosyal medya üzerinden tehdit edildi.

    Saldırı tehdidine ilişkin açıklama yapan Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Narlı Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Ortaş, “Hiçbir tehdit bizi korkutamaz” diyerek şunları dile getirdi:

    “Ankara’daki cemevlerimize saldırıdan sonra soysal medya hesabımız üzerinden ‘sıranın biz de olduğunu’ söyleyerek  tehdit mesajı yollayan Yezit soylularına: Bizler Kerbela’da haksızlığa ve zulme başkaldıran Hasan ve Hüseyin, En-el Hakk dediği için asılan Hallac-ı Mansur’un, susmak yerine doğruyu söylediği için derisi yüzülen Seyit Nesimi’nin, dar ağacında kendi ipini çeken Pir Sultan’ın evlatlarıyız. Bizler ser verip sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya’nın, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş’in, Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Suruç’ta, Ankara’da katledilen nice canların yoldaşlarıyız. Sizin gibi bir kaç çapulçu ve birilerinin kuklası olan Yezit soyludan korkacak değiliz. Her gün buradayız ve de burada olmaya devam edeceğiz. Biz, baskıya, zorbalığa, tehditlere ve her türlü şiddet politikalarına boğun eğmeyiz. Savaş çığırtkanlığına ve her türlü çatışma diline karşı barışın ve kardeşliğin saflarında yer alırız. Halkımızı kurumlarına ve cemevlerine sahip çıkmaya ve provokasyona karşı uyanık olmaya çağırıyoruz!”

    PİRHA/MARAŞ

    İLGİLİ HABERLER

    >AVF 2. Başkanı ve Kartal Cemevi Başkanı Selami Sarıtaş’a saldırı

    > Ankara’da cemevlerine eş zamanlı saldırı

     

  • ‘Siyasette kullanılan nefret diliyle bir birimize düşmanlaştırıldık’-VİDEO

    ‘Siyasette kullanılan nefret diliyle bir birimize düşmanlaştırıldık’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Avukat Çiğdem Koç, “Hoşlanmadığımız insanlar hukuksuzluğa uğradığında sessiz kalıyoruz. Böyle olunca bütün haksızlıklar, hukuksuzluklar devam ederken bir birimizle aramızdaki mesafeyi giderek açıyoruz. Bunu sadece siyasetin ya da siyasetçilerin ayrımcı diline bağlamanın çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum, çünkü bunu değiştirmek için bir şey yapmıyoruz” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Avukat Çiğdem Koç’a sorduk.

    “TÜRKİYE’DE MUTLAKA HER DÖNEM ÖTEKİLEŞTİRİLEN BİR KİTLE OLMUŞTUR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ÇİĞDEM KOÇ: Türkiye tarihinde herkes bir dönem ötekileştirilip, baskı altına alınmıştır. Ama tabii bu durumdan en çok acı çekenler Kürtler, Aleviler ve solculardır. Türkiye’deki demokrasi kültürünün eksikliğiyle alakalı bir durum. Dikkat edin Türkiye tarihinde dönemler, mazlumlar, mağdurlar ve zalimler değişir ama mutlaka ötekileştirilen bir kitle olur. Kürtlerin tarihine, Türkiye’nin tarihiyle paralel olarak bakarsak dillerinin yasaklanması, kültürlerinin baskı altına alınması, insanların katledilmesi, binlerce faili meçhul, işkenceler, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar inkar edilebilir gerçekler değil. Ama bu Türkiye’nin demokrasi kültürüne sahip olmaması ve demokrasi kavramıyla kurduğumuz bir mesafeyle ilgili bir şey. Bunun yakın zamanda aşılıp aşılamayacağını bilmiyorum. Ama biz hukukçular olarak hep aynı şeyi söylüyoruz; hukuk kavramı, hukuk ahlakı, hukuk kültürü olmayan bir ülkede demokrasi kültürü de olmaz.

    “HOŞLANMADIĞIMIZ İNSANLAR HUKUKSUZLUĞA UĞRADIĞINDA SESSİZ KALIYORUZ”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Siyasette kullanılan nefret diliyle birbirlerinden çok uzaklaştık, birbirimize çok öfkeli hale geldik ve çok fazla düşmanlaştırıldık. Sonuçta siyasetçileri uzaydan ithal etmiyoruz, kendi içimizden çıkarıyoruz. Bizi yönetsinler ya da bizi temsil etsinler diye seçtiğimiz insanlar bizim aramızdan çıkıyor. Demokrasiyle, hukukla kurdukları bağı, gücü eline geçirdiklerinde sevmediği, hoşlanmadığı, beğenmediği kimlikleri baskılamak için kullanıyor. Biz siyasetin dilini seçmenler olarak belirleyemeyince siyasetçiler o dili bize dayatıyorlar ve bizim aramızdaki uçurumlar gitgide açılıyor. Biz neden hala kabulleniyoruz ve buna müsaade ediyoruz. Biz hoşlanmadığımız, beğenmediğimiz insanlar hukuksuzluğa uğradığında sessiz kalıyoruz. Böyle olunca da bütün haksızlıklar, hukuksuzluklar devam ederken birbirimizle aramızdaki mesafeyi giderek açıyoruz. Bunu sadece siyasetçilerin ayrımcı diline bağlamanın çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Çünkü biz bu durumu bunu değiştirmek için bir şey yapmıyoruz.

    “BİR BİRİMİZİN VARLIĞIYLA YAŞAMAYI ÖĞRENMEMİZ GEREKİYOR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına hedef haline getiriliyor. Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Kürtler kadim düşman diye tanıtılıyor, solcular zaten Türkiye tarihinde sürekli işkence tezgahlarından geçirilen bir kitle. Şimdi sanatçıların konserlerinin yasaklanması, siyasetçilerin tutuklu olması ve neredeyse dışarıda Kürt siyasetçi kalmayacak bir hukuk sisteminin içindeyiz. HDP’nin kapatılması gündemde, Selahattin Demirtaş ve bir sürü HDP’li milletvekili hapiste. Buna bağlı olarak dışarıda Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı gündeme getirildiğinde Alevi kimliği hemen ön plana çıkartıldı ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği üzerinden yürütülen hikaye tutmadı. Toplum bu kampanyaya “Alevi olabilir ve ben bununla ilgilenmiyorum” dedi.

    Selahattin Demirtaş barışa ve demokrasiye dair insanları etkileyen söylemleri olan bir lider ve altı yıldır tutsak edilmesi de bir şey değiştirmedi. Hatta tam tersi Selahattin Demirtaş’a olan ilgi büyüdü. Çünkü hapiste bile bir düşmanlaştırıcı dil kurmadı, kendi halkının değerlerini sahiplendi ama Türklere de biz hep beraber yaşayacağız, dedi. Çünkü bu insanlar bizim barışa, demokrasiye ve hukuka dair umudumuz. Her zaman muhalefet edilecek bir şeylerimiz olacak, bu asla değişmez. Çünkü iktidar güç ilişkisi her zaman olacak bunu değiştiremeyiz.

    Ülkedeki antidemokratik, hukuksuz uygulamalara dindar, liberal, Kemalist kesimden de tepkilerin yükseldiğini görüyorum. Ama daha kararlı olmak lazım, yoksa sağlam durmadığımız anda bu kitlelerden biri ağır zulme uğrar. Bir birimizi çok sevmemiz gerekmiyor ama bir birimizin varlığıyla yaşamayı öğrenmemiz ve demokrasi dediğimiz şeyin de bu olduğunu anlamamız gerekiyor.

    Cihan BERK-Diren KESER/PİRHA

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’
    7-‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’
    8-‘Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor’

     

     

     

  • ‘Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor’-VİDEO

    ‘Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Yağan, “Nefret söylemini önlemenin yolu toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Prof. Dr. Aziz Yağan’a sorduk.

    “TÜRKİYE’DE NEFRET SÖYLEMİ ETKİSİNİ KORUYARAK DEVAM EDİYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

     AZİZ YAĞAN: Dünya’da ve Türkiye’deki nefret söylemi binlerce yıl öncesine gidiyor. Günümüz dünyasında insanlar bu tür dışlayıcı nefret söylemi içeren tutum ve sözlerden kaçınmaya çalışıyor ama Türkiye’de nefret söylemi etkisini koruyarak devam ediyor. Türkiye’de millete, dile ve dine karşı tereddüt var bu da insanların birbirlerine karşı dışlayıcı olmalarını getiriyor. Oysaki bunların aşılmasının en önemli yolu eğitim veya bu dile sahip insanların toplum ve medya karşısında dillerine dikkat etmesinden geçiyor.

    Kürt olduğunuzdan, Kızılbaş olduğunuzdan veya kendi tercihinizden dolayı yapılabilecek herhangi bir dışlayıcılığın üzerine gitmek gerekiyor. Bunun teorik ve pratik tartışmasını yapmadığınız zaman bu tarihsel arka plan güçlenerek devam ediyor. Yapılması gereken ayrımcılığa uğrayan insanların seslerini çıkarması. Diğer bir yöntem ise buna maruz bırakılan ama bu durumdan hoşnut olmayan kesimlerin buna karşı bir direnç göstermesi gerekiyor. Örneğin, siz bir Kızılbaş’a söz söylediğinizde Müslüman toplum onu koruyabilmeli o zaman çok daha etkili olunacaktır.

    “SİYASET VE KAMUSAL ALANIN AYRIMCI DİLDEN ARINDIRILMASI GEREKİYOR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Günümüz siyasal politika yapıcıları dışlayıcılıkla ilgili kelimeler kullanabiliyor. Bunun en son örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması üzerinden yapılan tartışmalardan gördük. Topluma karşı bu tür nefret dilini kullanan politikacılar televizyonlarda, sosyal medyada gösterildikçe artık normal bir durummuş gibi görülüyor. Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor. Biz sadece açığa çıkmış olan, ekranlarda bize gösterilen dışlayıcılık üzerine konuşuyoruz. Bunun dışında toplum içinde dışlayıcılığın normal bir tutum gibi içselleştirip bunun üzerinden yayılıp insanları zor durumda bırakan durumlarda olabilir. O nedenle bu tür durumların çok dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

    Argo, küfür, nefret söylemi gibi sözler psikolojik şiddete giriyor. Eğer psikolojik şiddet toplum tarafından benimsenirse bir yerden sonra toplumsal şiddete dönüşebiliyor. İster siyasi lider olsun, ister öğretmen olsun veya ailesinden birisi olsun çocuklar bu yaygın olan nefret dilini kendi hayatına da uyarlayabiliyor. Eğer bir çocuk toplumdaki nefret söylemiyle ilgili durumları kendi içinde konuşmaya başlayıp, kendi davranışlarına yansıtmışsa çok tehlikeli bir durum. O nedenle siyaset ve kamusal alanın bu tür ayrımcı dilden ve davranışlardan arındırılası gerekiyor.

    “DIŞLAYICILIĞIN BİR HAK OLARAK GÖRÜLMEMESİ GEREKİYOR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına hedef haline getiriliyor. Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Nefret dilini önlemenin yolu, toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor. Bir söylemin bir millete karşı yapılmaması gerektiği, cenazesine, geleneklerine, türkülerine saygılı olunması gerektiğini bilmezse veya nefret dilini kendine hak olarak görürse toplumsal barış zedelenir. Bunun önüne geçebilmek için nefret dilinin yanlış olduğunun ortaya konulması gerekiyor ve bu ayrıştırıcı dile karşı insanların tepki göstermesi gerekiyor. Çok büyük bir sorun. Çünkü siz bugün birini dışlarsanız yarın siz dışlanabilirsiniz. Problem dışlayıcılığın bir hak olarak görülmesi veya bir sorun olarak görülmemesinden kaynaklıdır.

    Cihan BERK-Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’
    7-‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’

     

  • ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Atilla Güney, bütün anayasaların ruhuna bakıldığında ayrımcılığın çok net bir biçimde yansımalarının olduğuna dikkat çekti. Güney, “Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR CUMHURİYET KURULDUĞUNDAN BERİ UYGULANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ATİLLA GÜNEY: Böylesine heterojen, çok katmanlı, çok kültürlü bir toplumsal coğrafyada bu çok katmanlı toplumsal dokuya hiç de uymayan otoriter bir milliyetçilik anlayışından yola çıkan bir devlet kurgularsanız ayrımcılık da bu devletin ve bu devlet üzerinden siyaset yapmanın alametifarikalarından bir tanesi olur kuşkusuz. Dolayısıyla bu topraklarda ya da günümüzde ayrımcı siyasetin, ayrımcı siyasi dilin cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden tarihsel kökleri olduğunu söylemek mümkündür.

    Ayrımcılığı önce siyaseten tanımlamak gerekiyor. Ayrımcılık siyasi literatürde bir toplumdaki bireyin temel hak ve özgürlüklerden yaşam hakkı, konut hakkı, seyahat hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, toplumsal cinsiyet özgürlüğü gibi özgürlüklerinden ve haklarından toplumsal yapı içerisindeki konumu, kimliği, etnik, cinsel, dinsel aidiyeti hatta ve hatta siyasi görüşü, sınıfsal konumlanışı itibariyle bu haklarından bir birey mahrum kalıyorsa, mahrum bırakılıyorsa siyasi otorite tarafından, bu ayrımcılık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ayrımcılık meselesini, bu devletin içerisine oturttuğunuzda ayrımcılığın son derece köklü tarihsel dayanakları olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren ulus devletin tanımlanışı, dinin tanımlanışı ya da 1921’den itibaren bugüne kadar yapılan bütün anayasalara baktığımızda aslında bu ayrımcılığı görebiliyoruz.

    Biraz abartılı bir cümle olacak belki ama ben şunu iddia edebilirim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana yapılan bütün anayasalar ayrımcı anayasalardır. 1982 de dahil olmak üzere bugün devleti şekillendiren ve siyasetin üzerinden yürüdüğü anayasalar ayrımcı anayasalar. Neden ayrımcı anayasalardır? Çünkü belli bir ulus tanımı üzerinden, bir Türklük tanımı üzerinden bir vatandaş tanımı yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu tanıma uymayan herkes doğal, dolaylı ya da doğrudan ayrımcılığa uğruyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığını kurduğunuz andan itibaren, o tanımladığınız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunun içerisine girmeyen bütün inanç gruplarına bir tür ayrımcılık uyguluyorsunuzdur aslında. Dolayısıyla Diyanet’in kuruluşundan beri bir ayrımcılık var. 1937 yılında laiklik anayasaya giriyor. Anayasanın temel ilkelerinden bir tanesi haline geliyor. Fakat bu öylesine jakoben, tepeden ve antidemokratik bir laiklik anlayışı ki bu savunduğunuz ya da anayasaya koyduğunuz laiklik anlayışınız dahi bir inanç perspektifinden baktığınızda ayrımcılığa yol açıyor. Dolayısıyla böylesine tarihsel kökleri var. Hakeza toplumsal cinsiyet meselesi açısından baktığınızda da eril bir bütün anayasaların Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının eril anayasalar olduğunu söylemek çok mümkün. Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye’de kadınların hakim, kaymakam ve vali olmaları 1990’lı yıllara kadar yasayla engellenmişti. Ancak 1989 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle kadınlara kaymakam ve vali olma hakkı tanındı. Bu bile aslında bu anayasaların ne kadar eril olduğunu, toplumsal cinsiyet açısından dahi bir ayrımcılığı barındırdığını söylemek mümkün.

    Bütün anayasaların ruhuna baktığınızda bu ayrımcılığı çok net bir biçimde görebiliyorsunuz. Doğrudan ayrımcılık biçimleri var. Mesela iskan politikaları, ayrımcı zihniyet üzerinden yürütülen ve bu ulus devletin otoriter biçimde tanımlamış millet anlayışı üzerinden şekillenmiş ulus devletin bu tanımın dışında kalan halklara, etnik gruplara, inanç gruplarına nasıl davrandığının da göstergesi.

    90’larda Kürt illerinde, kırsalda uygulanan köy boşaltmalar, zorunlu köy boşaltmalarla yine Kürt nüfusunun oldukça hatırı sayılır bir kısmı, asimilasyon politikasının gereği olarak yine batıya göçertilmesi ayrımcılığın doğrudan biçimine verilecek örnekler arasında sıralanabilir. Tabii dolaylı örnekleri de var ayrımcılığın. Örneğin cumhuriyet kurulduğundan beri bu topraklarda bulunan anayasada tanımlanan ulus anlayışının dışında kalan ya da anayasada tanımlanan laiklik anlayışının çerçevelediği Sünni İslam’ın dışında kalan halkların kamu görevlerinden mahrumiyeti dolaylı bir biçimde yaratıldı. Bir politika olarak izlendi. Gayrimüslimlerin devlet memuru olmaları devletin kritik noktalarında görev almaları dolaylı bir biçimde engellendi. Hakeza Aleviler için de aynı şey söylenebilir. Kürtler için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla bu kamu politikaları üzerinden yani devlet memurları alımı üzerinden de dolaylı bir biçimde bir ayrımcılık politikasının tarihsel olarak cumhuriyet kurulduğundan beri uygulandığını görüyoruz.

    “SİYASETEN AYRIMCI DİL ŞİDDETİN DİLİDİR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Tekleştirilen bir süreç de var. Kuşkusuz biraz önce çizdiğim bu tarihsel panaromanın toplum nezdinde de bir karşılığı olmuştur. Bu yapısal ve tarihsel nedenler halihazırda bugün içinde bulunduğumuz toplumu da ayrımcılık noktasında etkiliyor, etkilemeye de devam ediyor. Siyaseten ayrımcı dil şiddetin dilidir. Bu şiddetin dili de toplumdaki şiddete yansıyor. Çok katmanlı, çok kültürlü ve demokratik yaşama son derece uygun toplum öyle bir hale getirildi ki bu bahsettiğim tarihsel ve anayasal süreçler sonrasında şu anda halihazırda polarize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Toplum da ayrışmış. Siyasetin bu ayrımcı diline denk düşen bir ayrışmış toplum var. Etnik gruplar, inançsal olarak kendisini tanımlayan gruplar neredeyse birbiriyle artık iletişimi koparmış, teması kesmiş durumdalar. Dolayısıyla siyasetin bu şiddet dilinin toplumsal karşılığını gündelik yaşamın içerisinde görmek de mümkün. Bugünlerde Kürtçe tiyatro ve konser yasaklarından, bir iş yerinin tabelasındaki sarı, kırmızı, yeşil renklere, düğünde takılan şaldan söylenen şarkıya kadar bir çok şey yaşanıyor.

    Bugünleri yaşarken ya da analiz ederken akil adamlar, entelektüeller, muhalifler 90’lı yıllara referans verirler, ’90’lara geri mi dönüyoruz’ diye. 1990’lardan daha vahim bir durumdayız. Ayrımcılık bağlamında daha vahim durumdayız. Çünkü 1990’larda devlet özellikle Kürt hareketine ve Kürtlere karşı uyguladığı ayrımcılık daha çok bir siyasal mekanizma içerisinde cereyan ediyordu ve bu ayrımcılık toplumsal yapıya bu kadar sirayet etmemişti. O zaman da Kürtçe kasetler yasaklıydı. Fakat bu yasaklara rağmen toplumun geri kalanında bu tür bir tepki, bu tür bir ayrımcı tepki çok da rastlanan bir şey değildi. Fakat bugün geldiğimiz nokta çok vahim. Biz bugün Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yönelik ayrımcı dili konuşuyoruz. Bu sadece AKP’ye kendisini angaje etmiş bir kitlenin ayrımcı dili değil aslına bakarsanız. Yani toplumun genelinde de böyle bir sirayet var.

    Bugün Aynur Doğan’ın konserinin yasaklanmasından bahsediyoruz. Hatırlayalım, çok değil üç beş sene önce Aynur Doğan Kadıköy’de uluslararası bir caz konserinde Kürtçe bir şarkı söylediği için şişe yağmuruna tutulmuştu. 90’lardan farkımızı belirtmek için bu örnekleri vermek gerekiyor. Yine çok çarpıcı bir örnektir. Ankara Gar katliamında katledilen yurttaşlar için Konya’da maça çıkan futbolcuların saygı duruşunu 42 bin kişilik stadyumun tamamına yakını yuhalamıştı. Bugün bu ayrımcı dilin toplumsal yaşamın içerisine de nüksettiğini ve artık toplumun polarize edildiğini ve siyasetin de ne yazık ki ve ne yazık ki bu polarizasyondan, bu kutuplaşmadan beslenir bir hale geldiğini görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun vurgulanması gerekiyor.

    “SİYASETÇİLER TOPLUMDA KARŞILIĞI OLMAYAN HİÇBİR JARGONU KULLANMAZLAR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Muhalefetin ayrımcı dile karşı yeterli bir refleks ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

    Kemal Kılıçdaroğlu örneği çok vahim bir örnek. Yani bir ülkenin cumhurbaşkanının çıkıp böyle bir üslupla ana muhalefet liderine seslenmesi ayrı bir vahamettir. Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki kimliği karşısında da bu kadar suskun olması başka bir muhalefet liderinin Meral Akşener’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunuyor hale gelmesi ayrı bir vahamettir. Tabii bunu bu toplumsal ve tarihsel dokuyla da çok net biçimde örtüştürmek mümkün.

    Siyasetçiler toplumda karşılığı olmayan hiçbir jargonu kullanmazlar. Dikkat edelim AKP’nin son 21 yıllık iktidarı dönemindeki dönem dönem benimsediği jargonlara ve kamuoyunun tartışmasının önüne koyduğu konulara baktığımızda aslında bugün Suriyeliler üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin, bir ana muhalefet liderinin Alevi olmasının üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin toplumda bir karşılığı olduğunu varsayıyorlar ki böyle bir dil kullanıyorlar ve böyle bir dil üzerinden siyaset yapmaya başlıyorlar kuşkusuz. Fakat bunun yanında Ahmet Şık’ın böyle bir açıklama yapması da ayrı bir vahamettir. Yani bunu sanki böyle bu bu mecraya su taşıyan bir dil kullandı. AKP’yi eleştiren bir noktadan hareket etse bile aslında bu mecraya su taşıyan, bunu tartışmanın bile abes olması gerektiğini düşünülmesi gerekirken ya da böyle bir tartışmaya girmemesi gerekirken bu tartışmaya bir şekilde angaje olmak bile durumun vahametini gösteren korkunç bir nokta aslına bakarsanız.

    İktidardaki iki partide bu dili çok sıklıkla meydanlarda kullanıyorlar. İşte belirttiğim gibi Berkin Elvan’ı kendisini dinleyen on binlere yuhalattı bu ülkenin siyasi liderlerinden bir tanesi. Sadece bu değil, meclis kürsüsündeki konuşmalara baktığınız zaman bu dilden ne kadar beslendiklerini ve bu dilin de toplumsal yaşamın içerisinde seçmen nezdinde bir karşılığın olduğunu düşünüyorlar ki böyle bir dil kullanmakta ısrarcı ve inatçılar.

    “TOPLUMUN HÜCRELERİNE KADAR İNECEK BİR MÜCADELE BİÇİMİ ŞART”

    -Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Çok zor bir soru. Yani çözümü de oldukça zor. Bu dilin değişmesi için bahsettiğim tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine gitmek gerekiyor. Siyaseti üstten  ve yeniden dizayn etmenin ötesinde toplumsal yapıda kökleşmiş derin tarihsel kökleri olan bu anlayış biçimini değiştirmek çok kolay bir şey değil. Fakat siyaseten belki bir noktadan başlanabilir. Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama uygun, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Siyasi mücadele bugün ne yazık ki özellikle muhalefet tarafından sadece parlamenter mücadele ve seçim yarışının cenderesine hapsedilmiş durumda. Bu bahsettiğimiz ayrımcı dili bu var olan ayrımcı siyasal söylemlerle ve ayrımcılık esası üzerinden kurmuş siyasi partilerle çözemezsiniz zaten. Seçim kazansanız da çözemezsiniz. Dolayısıyla daha topluma hitap edecek, toplumun hücrelerine kadar inecek bir mücadele biçimi ancak bu sorunu ortadan kaldırır.

    Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’

  • Demir: Ayrımcı dili ortadan kaldıracak yol ve yöntemler bulmalıyız-VİDEO

    Demir: Ayrımcı dili ortadan kaldıracak yol ve yöntemler bulmalıyız-VİDEO

    PİRHA-İHD Mersin Şube Eşbaşkanı Hakkı Demir, siyasetteki nefret dilinin topluma sirayet ettiğini belirterek, “Bu dile karşı sivil toplum örgütleri ciddi çalışmalar yapmalı” çağrısında bulunarak, “Biz bize çalışmaktan ziyade duyarlılığı toplumun en geniş kesimlerine yayma noktasında bir mücadelenin yürütülmesi gerekir” dedi. 

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Gezi eylemlerine katılanlar için kullandığı ‘çürük, sürtük’ ifadeleri ile CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘na yönelik ayrımcı sözlere dair İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Eşbaşkanı Hakkı Demir, PİRHA‘ya konuştu.

    “NEFRET DİLİ TÜRKİYE’DE PRİM YAPIYOR”

    Nefret dilinin yurttaşın günlük yaşamının içinden çıkarılması gerektiğini belirten Demir, “Türkiye’de şu andaki bu iktidar özellikle bunu tercih ediyor. Halkın belki de biraz daha kültürel düzeyini de dikkate alarak kendisine bir alan yaratmaya çalışıyor. Çünkü kendisini destekleyenlerin, kendi yandaşlarının bu dili sevdiğini düşünüyor. İktidar, normalde bir başka ülkede olsa ve bu tür bir dil kullanan insanın politik yaşamı büyük bir sekteye uğrar ama Türkiye’de ne yazık ki prim yapıyor” dedi.

    “NEFRET DİLİNİ BESLEYEN BİRAZ DA BU TOPLUMDAKİ AYRIŞMADIR”

    Gezi Direnişi’ne katılan kadınlar başta olmak üzere yurttaşlara ilişkin Cumhurbaşkanı’nın ayrımcı ve kutuplaştırıcı diline karşı toplumun yeterli tepkiyi ortaya koymadığını ifade eden Demir, “Nefret dilini besleyen biraz da bu toplumdaki ayrışmadır. En ‘muhalif’ kesimde bile özellikle Kürtlere ve Alevilere yönelik ayrımcı bakış var. Alevilere yönelik bir hakaret, baskı sözkonusu. Bu toplumda da böyle bir taban olmazsa siyasilerin dili çok prim yapmaz” diye konuştu.

    “HAK TEMELLİ ÇALIŞAN ÖRGÜTLER TOPLUMSAL ALGIYI DEĞİŞTİRECEK ÇALIŞMALAR YÜRÜTMELİ”

    İHD Mersin Şube Eşbaşkanı Hakkı Demir ayrımcı ve nefret dilinin ortadan kalması için sivil toplum örgütlerine çok önemli görevler düştüğünü vurgulayarak, şunları dile getirdi:

    “Hak temelli çalışan örgütlerin eşitlik mücadelesi yürüten kuruluşların ciddi projelerle toplumsal algıyı değiştirecek çalışmalar yürütmeleri gerekir. Yani biz bize propaganda yapmaktan, biz bize çalışmaktan ziyade duyarlılığı toplumun en geniş kesimlerine yayma noktasında bir mücadelenin yürütülmesi gerekir. Kendisini sol, sosyal demokrat olarak nitelendiren muhalif kesimin kendisini de yeni baştan sorgulaması gerekir. Çünkü ülke eğer demokratikleşecekse ülke eğer dünya ülkeler sınıfında çıtasını hakları ve demokrasi anlamında yükseltecekse bu alandaki gelişmelerle mümkün olacak.

    Siyaset dilinin artık bunu ortadan kaldırmaya dönük bir dile dönüşmesi gerekir. Bunun için de sivil toplum örgütlerinin gerçekten bu konuda çok ciddi çalışmalar yapmaları gerekir. Nefret dilini gördüğümüz her yerde tepki vermeli ve bunu düzeltme noktasında çaba göstermek durumundayız. Bu konuda hepimiz kendimizi yeniden gözden geçirmeliyiz ve yeni mücadele, yol ve yöntemlerini bulmalıyız.”

    PİRHA/MERSİN

  • ‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’-VİDEO

    ‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ziya Halis, ayrımcı politikaların, ülkeye huzur getirmeyeceğini ve buna bağlı olarak da Türkiye’nin fakirleşeceğinin altını çizdi. Halis, “Yüzyılların bu kalıntılarını kolay kolay telafi edemeyiz. Zor olacak ama başarmak durumundayız” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ziya Halis‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR, ÜLKEYE HUZUR GETİRMEYECEK”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    ZİYA HALİS: Bu söylemlerin tarihsel bir planı elbette ki var. Türkiye çok kültürlü, çok farklı kesimlerden oluşan bir ülke. Geçmişten bugüne ciddi bir ayrımcı dil kullanıldığını, ayrımcı bir tutum ve duruş ortaya konuyor. Bu ülkede farklı inançları olan kesimler, etnik olarak diğer toplum kesimleri on yıllardır bu ülkede, bu topraklarda ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Egemen olan Hanefi-Sünni anlayışı ve İttihat Terakki ile başlayan Türklük ideolojisi, kendi kimliklerini, kültürlerini, inançlarını savunan diğer toplum kesimlerine her zaman ayrımcılık uyguladı. Ciddi de bir asimilasyon süreci var bu arada. Örnek vermek gerekirse, Aleviler eşit yurttaşlık talebi başta olmak üzere birçok hak ve taleplerini dile getiriyorlar. Mahkeme kararları da olmasına rağmen hayata geçirilmiyor bu talepler. Ayrımcı politikalar günümüzde de yoğun bir şekilde devam etmektedir. Oysa bizim diyaloğa ihtiyacımız var. Bir arada olmak istiyorsak, bu ayrımcı politikalardan, fay hatlarından şiddetle kaçınmak gerekiyor. Bunun için de diyalog içinde olmak, onların sorunlarını anlamak, empati kurmak, tabir yerinde ise iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırmak gerekiyor.

    BİR YIĞIN YASAKÇI, İNKARCI POLİTİKALAR UYGULANIYOR

    2002’den bu yana ülkeyi yöneten AKP iktidarı, bu ayrımcı politikaların bir parçasıdır ve bunu şiddetli bir şekilde uygulamaktadır. Çok açık ve net söylemek gerekirse, Kürtlerin meşru ve haklı talepleri var ama bu taleplerini zorla, şiddetle bastırmaya çalışıyorlar. Oysa diyalogla, görüşerek, tartışarak ortak bir zeminde buluşma imkanı yaratmalıyız. Bir yığın yasakçı, inkarcı politikalar uygulanıyor. Düşünün Kürtlerin 12 Eylül askeri döneminde dillerini konuşmaları bile yasaklanmıştı. Meclis’te milletvekili olarak görev yaparken, Kürtçe konuşan bazı arkadaşlarımız vardı. Kürsüye çıkıp kendilerini Kürtçe ifade ediyorlardı, ana dillerini konuşmak istiyorlardı. Ancak bu zabıtlara bilinmeyen bir dil olarak geçiyordu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Benim neredeyse tüm yaşamım bu ayrımcı politikalara karşı mücadele ile geçmiştir. Bu ayrımcı politikalar, ülkeye huzur getirmeyecek ve buna bağlı olarak da ülke fakirleşecek, yoksullaşacak. Ancak hükümetlerin bir kulağından girip bir kulağından çıkıyor.

    “TÜRKİYE’NİN TABLOSU HİÇ İÇ AÇICI DEĞİL”

    – Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Günümüzde bu ayrımcı politikaları yaşıyoruz. Toplumda buna göre şekilleniyor, kamplaşıyor. Bu hayatın her alanına yansıyor. Sadece iktidarda, sarayda, yüksek yerlerde değil. Sık sık sokakta da görüyoruz. Bu politikalardan Türkiye her zaman zarar görüyor. Fakat bu politikaları Türkiye vatandaşları sorgulamıyor. Çok azınlığı belki sorguluyor. ‘Biz niye fakiriz, niye gelişmiyoruz?’ diye sormuyor. Büyük bir ekonomik kriz yaşıyoruz. İnsanlar açlıkla mücadele ediyor, hazine bomboş. Türkiye yurt içine, yurt dışına borçlu durumda. Ama bunun hesabını sorgulamıyorlar. Bu ayrımcı politikalar o kadar insanların genlerine işlemiş ki, işin bu boyutunu düşünmüyorlar ve iktidarları bu anlamda sorgulamıyorlar. Sorgulasalar ve bunun demokrasiye, hukuka aykırı bir durum olduğunu benimseseler, hükümetler de bu işten nemalanamayacaktır ve geri adım atacaklardır. Ama şu anda Türkiye’nin tablosu hiç iç açıcı değil.

    “BİRLEŞTİRİCİ, TOPLUMU KUCAKLAYICI POLİTİKALAR İZLENMELİ”

    – Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Bu ayrımcı dile karşı tam tersine birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli. Bu konuda muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri diyalogla sorunların çözümünü savunmalı. İktidarların yaptığı yanlışa düşmemeleri gerekir diye düşünüyorum. Demokratik yöntemlerle, demokratik süreçlerle Türkiye’de bir değişimin başlatılması için mücadele etmeleri lazım. Bunun hemen gelişip olabileceğini de düşünmüyorum. Bu uzun süreli bir mücadeledir. Sabırla Türkiye’de demokrasiyi, hukuku savunarak, insanları ayırmadan, insanların bütün inançlarına ve kimliklerine saygı göstererek, bu topraklar içerisinde beraber barış içerisinde yaşayabileceğimizi topluma anlatmak gerekiyor. Ve topluma bu konuda güven vererek yapılmalı bu. İnsanlar o kadar çok şartlanmışlar ki, yüz yıllardır bu şartlanmışlık var. Yüzyılların bu kalıntılarını kolay kolay telafi edemeyiz. Zor olacak ama başarmak durumundayız. Bunu sabırla ama mücadelelerini yükselterek, inanarak ve topluma güven vererek halledebileceklerine inanıyorum.

    Melis CİDDİOĞLU-Diren KESER/ PİRHA

    İLGİLİ DOSYALAR

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’

    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’

    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’

     

  • ‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’-VİDEO

    ‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, “Şiddet, ayrımcılık kime yöneliyorsa; “Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de hepimiz Aleviyiz. Kadınlar öldürüldüğünde hepimiz kadınız. Ermenilere saldırıldığında hepimiz Ermeni’yiz” diyebilmeliyiz. Bu bence püskürtmenin en önemli araçlarından bir tanesi. Bu yeni milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları da reddetmeli, teşhir etmeliyiz” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin‘e sorduk.

    “ALEVİLER NEDEN ULAŞILMASI ZOR COĞRAFYALARDA YAŞAMAYA MAHKUM OLMUŞLAR?”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    VELİ BÜYÜKŞAHİN: Türkiye’de tabii birçok inanç ve etnik grubuna farklı kesimlere yönelik ayrımcılıklar var. Buna ilişkin devlet politikaları var. Bu elbette bugün ortaya çıkan bir şey değil. Bunun elbette bir tarihsel arka planı var. Yani yüzlerce yıl öncesinden gelen bir arka plan var. Çünkü mesela 1700’lerden sonra bakıyorsunuz ki 1800’lerden sonra özellikle Osmanlının son dönemleri de dahil olmak üzere aslında farklı toplumsal kesimlere, inanç gruplarına, etnik gruplara yönelik de çeşitli yasaların, kanunların çıkarıldığını, bu farklı toplumsal kesimlere yönelik sürgün politikalarının devreye sokulduğunu, o kesimlerin farklı yasaklamalarını ortaya çıktığını bunu bir sürü nizamnamede, kanunda ve pratikte görüyoruz zaten.

    Aleviler neden ulaşılması zor coğrafyalarda yaşamaya mahkum olmuşlar? Kent merkezlerinde neden Aleviler daha az mesela? Bu konuda zaten ayrımcı politikalara, saldırılara uğramışlar. Kendilerini korumak için uzak yerlere gitmişler. Yani dolayısıyla Aleviler açısından geçmişe dayanan bir ayrımcı politika var. Diğer gruplar için de birçok şey geçerli. Yaşadığımız coğrafyada nüfus yoğunluğu fazla olan çok sayıda etnik grup, halk var. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler Ezidiler gibi mesela. Nerede peki bunlar? Ya katledildi ya da çıkarılan yasalarla belli sınırlandırmalara tabi tutuldular. Ve bu insanlar ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. 1923’te Rumlara yönelik yapılan mübadele mesela. 1964’te çıkarılan kararname gibi. Dolayısıyla Türkiye’deki bütün ayrımcılıkların bir arka planı var. Hem de devlet tarafından çeşitli yasalarla, kanunlarla yapılan düzenlemelerle olan bir olgu. Bu da topluma olduğu gibi sirayet etmiştir.

    TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN AYRIMCILIKLARIN BİR ARKA PLANI VAR

    Toplumun kendisinde de bu ayrımcılık karşılık bulmuş. Hem devlet kanalından hem devletin kurumları vasıtasıyla hem de toplumsal baskı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bunlar birbirini besleyen şeyler zaten. Özellikle şunu görüyoruz ki; İttihat Terakki ile birlikte oluşturulan politikalar var. Gayrimüslimlere, Alevilere, farklı etnik ve inanç gruplarına yönelik planlama ve politikaların Cumhuriyet döneminde aynen sürdürüldüğünü hatta bunu sürdüren kişilerin de aynı kişiler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bugün AKP iktidarında yaşanan ayrımcılıkların kesinlikle Osmanlı’ya kadar uzanan bir tarihsel arka planından söz etmek mümkün. Topluma da sirayet etmiştir bu.

    “TÜRK VE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ DIŞINDA KALAN HERKES YOK SAYILIYOR”

    – Günümüz siyasal iklimde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Bu aslında tarihte de biraz böyle. Diyelim ki iktidarın herhangi bir toplumsal, etnik ya da inançsal ya da farklı yaşam tarzına, farklı politik harekete takındığı tavrın olduğu gibi halkta da karşılık bulduğunu görüyoruz. Bir toplumsal gruba yönelik bir ayrımcı söylem içerisinde bulunulduğunda bu toplumda olduğu gibi karşılık buluyor. Çünkü toplumda zaten böyle bir yaklaşım var. Toplumun zihin kodlarında bunlar var. Neden? Çünkü tarihinde böyle bir şey var. Nasıl görüyor? Türkiye’de toplum, özellikle Türk ve İslam olan bir tek yaşama hakkını kendisinde görüyor. Türk ve Müslüman kimliği dışında kalan herkesi yok sayıyor. Herkesi kendisine tehdit görüyor. Herkesi bu ülkeden gitmesi, gönderilmesi gereken bir grup olarak görüyor. Ya da kalacaksa da kendilerinin koyduğu kurallara mecburen hizmet etmek durumunda. Dolayısıyla toplum da bu kodlarla eğitilmiş.

    İlkokuldan itibaren eğitim süreçlerinde zaten bu kesimlere yönelik Türk ve İslam kimliğinin baş kimlik olduğunu, onun dışında kalan kimliklerin de hizmet etmekle yükümlü olduklarını, onların kolektif kimlikleri reddedilmesi gerektiği kabulüyle başlıyorlar. Dolayısıyla hükümetler ya da kamu yetkilileri bu grupların aleyhinde en küçük bir laf, bir işaret verdiklerinde dışlananlar hemen kitlesel bir şekilde saldırıya uğruyorlar. Bunun örnekleri çok fazla. Yani şunu çok duyarsınız: Burası bilmem kime mezar olacak. Çeşitli şehir merkezlerinde ya da diyelim ki Alevi’dir, Kürt’tür, Ermeni’dir, Rum’dur bu insanlar neye uğruyorlar? Dükkanları, iş yerleri saldırıya uğruyor. Aileleri saldırıya uğruyor, öldürülüyorlar. Bunu yapan kim? Devletin kullandığı bir şiddet var ama onun ötesinde devletten güç alarak, burada yaşama hakkını ona hak görmeyen toplum kesimleri Türk, İslam düşüncesiyle bütün bu kesime de büyük saldırılar yapıyorlar. Bunlar da birbirini besleyen şeyler.

    “HEPİMİZ ALEVİ’YİZ, ERMENİ’YİZ, KÜRT’ÜZ, KADINIZ DİYEBİLMELİYİZ”

    – Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Bugüne kadar aslında klasik milliyetçi, ırkçı söylem ve uygulamalar var. Tarihte görünen aslında 1950-1960’lara kadar devam eden klasik milliyetçi, ırkçı yaklaşımlar var. Ama şimdi bugün yaşanan yeni dalgada yeni milliyetçilikler, yeni ırkçılık tanımlamaları yapılıyor. Bu nasıl yapılıyor? Tam da böyle yapılıyor. Yani sadece diyelim ki ırk ayrımı yapmıyorsunuz. Ama onu aşağılıyorsunuz. Mesela geçmişte siyahlara yapılan uygulamalar, köleleştirme, onu beyaz insandan aşağı görme, onu köle gibi çalıştırma ya da Avrupa’da Nazilerin Yahudilerin tümden yok edilmesi gereken bir ırk, Almanları da üstün ırk olarak görmesi. Bu klasik ırkçılık. Ama bugün durum değişti bence. Bugün ırkçılık ve milliyetçilik böyle uygulanmıyor. Yeni milliyetçilikler, yeni ırkçılık diye tanımlar, bunu kültürel olarak yapıyorlar. Tamamen kültürel, yani senin kolektif haklarını kullanmayı bir kere engelliyor. Bunu yapıyor. Seni kültürel olarak aşağılıyor.

    Cumhurbaşkanı’nın kullandığı bir cümle var. Gezi direnişinde yer alanlara “sürtükler” diyor. “Pisler, sürtükler” diyor. Talepleri ortaya koyanları aşağılamadır bu aslında. Bu da ırkçılığın ve milliyetçiliğin bir başka versiyonudur. Şimdi dolayısıyla biraz önce de ifade ettiğimiz gibi iktidarın, hükümetin bu konuda dile getirdiği şey toplumda çok hızlı bir şekilde karşılık buluyor. Ama buna karşı toplumun ne yapması gerekir? Elbette bu bir soru işareti. Çünkü maalesef Türkiye’de büyük toplumsal kesimler hatta demokrat, ilerici olduğunu söyleyenler bile çok farkında olmadan bunun aracı haline geliyorlar.

    En son sayın Kılıçdaroğlu’na ilişkin solcu, demokrat geçinen bir parlamenterin yaptığı bir açıklama vardı mesela. Onun inançsal kimliğinden dolayı bunu bir sorun olarak ortaya koydu. Niyetini tartışmıyoruz elbette. Ama aslında bütün bunlar ya iyidir ama Alevi’dir. İyidir ama Kürt’tür. İyidir ama Ermeni’dir. İyidir ama kadındır. İyidir ama LGBTİ’dir. İyidir ama yabancıdır. Burada ifade edilmek istenen ne? Halis muhlis Türk ve Müslüman değildir. Türk ve Müslüman olmayanın dışındaki herkes ne olur? Ötekidir. Yani reddedilir. Kabul edilmez. Dolayısıyla bu da kendi içinde bir milliyetçiliği, ırkçılığı barındırıyor.

    Bazen iyi niyetle, bazen kötü niyetle, bazen hiç ırkçı ideolojiye sahip olmadığını söyleyen insanlar da aslında bununla ona hizmet ediyorlar. Tam da kültürel hegemonyanın bir parçası haline geliyorlar. Buna karşı ne yapmak gerekir? Bence tam da buna karşı Hrant Dink öldürüldüğünde nasıl ki insanlar sokaklarda yürüdü ve “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” dediler. Bu aslında çok önemli bir şey. Dolayısıyla gerek hükümetten, gerekse kamudan, gerekse de o hakim toplumsal kesimlerin yaptığı ayrımcı, ırkçı, milliyetçi, gerici yaklaşımlara karşı kesinlikle toplumun böyle hareket etmesi gerekiyor.

    Şiddet, ayrımcılık kime yöneliyorsa; “Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de hepimiz Aleviyiz. Kadınlar öldürüldüğünde hepimiz kadınız. Ermenilere saldırıldığında hepimiz Ermeni’yiz” diyebilmeliyiz. Bu bence püskürtmenin en önemli araçlarından bir tanesi. Bu yeni milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları da reddetmeli, teşhir etmeliyiz. Yani insanlar şunu çok kolay söylememeli mesela. “Aslında iyidir ama işte Alevi olmasaydı bu olurdu. İyidir ama Ermeni. İyidir ama kadın. İyidir ama Kürt”. Bunu çok yüksek sesle teşhir etmek lazım. Hangi toplumsal grup böyle bir ayrımcılığın hedefi haline gelmişse buna karşı olan herkesin “Biz Aleviyiz, Ermeniyiz, Kürt’üz, kadınız” diyebilmesi gerekir diye düşünüyorum.”

    Barış KOP-Diren KESER-Melis CİDDİOĞLU/ PİRHA

    İLGİLİ DOSYA

    >‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’

     

     

  • ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini, topluma yansımasını değerlendiren Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Buna karşı muhalefet kanadı gerçekleri ortaya çıkarmalı ve nefret dilini özellikle reddetmelidir” dedi. Sinemillioğlu, ayrımcı dilin topluma enjekte edildiğini vurguladı. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yer bulmasını ve topluma yansımasını Avukat İbrahim Sinemillioğlu‘na sorduk.

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Tabii Türkiye’de ayrımcı politikalar çok eskiden beri var. Bir kere Osmanlı döneminde Kanuni dönemindeki Ebu Suud’u hatırlamak bile buna yeterli. Osmanlı Devleti kuruluşu itibariyle aslında Alevi ağırlıklı bir devlet olarak kuruldu. Ama Aleviliğin devlet yönetiminde yeterli olmadığı düşüncesine varan yani astığı astık; kestiği kestik mutlak bir idari sistem elbette ki Aleviliğin kul hakkı yememe prensibiyle kesinlikle bağdaşmaz. En başında vergi bile kul hakkı sayılmakta zaman zaman. Osmanlı döneminde özellikle devletin artık bütçesinin zora girdiği dönemlerden itibaren Aleviler çeşitli bölgelerde bazı hak taleplerinde bulunmaya başlayınca Aleviler hakkında müthiş bir ayrımcı yaygara çıktı ve akla hayale gelmez söylemlerle Aleviler kötülenmeye başladı.

    Bu ‘mum söndü’ hikayesi falan yeni değil. Ta o dönemden beri yani Kanuni döneminden ve belki daha öncesinden beri yürütülmekte. Biz Aleviler hakkında yapılan dedikoduları, yapılan söylemleri eskiden beri biliriz. Özellikle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren de Osmanlı Devleti’nde boy gösteren Türkçe akımlar bu sefer Türk olmayanlar hakkında bir sürü söylemlerde bulunmaya başladılar. İşte Ermeni kırımı, Süryanilere, Yahudilere karşı yapılanlar ve bunlar zaman içinde sürekli gelmekte.

    Ben 1954’ten bu yana gazete okuyan biriyim. Zaman zaman gazetelerde şöyle haberler çıkardı. Bilmem nerede bir tarikat baskını yapılmış. Yani Ege’de olurdu, Orta Anadolu’da olurdu. Bu tarikat baskınlarının hepsinde Alevi cemleri ele alınır ve Alevi cemleri kötülenirdi. Tarikatlar deyince Sünni tarikatlar, Nakşibendilik başta olmak üzere hiçbir zarar görmedi Türkiye’de. Ve bunların hepsi çok rahat bir şekilde faaliyetlerini yürüttüler, medreselerini açık tuttular. Hatta şu anda bile medreseleri var ve onların bir sürü kendilerine göre Kur’an kursları adı altında eğitim verdikleri yerler var. Bu söylemlerin ta o zamandan beri süregelen Alevileri dışlayan, Alevileri hor gören Türk, Sünni olmayanlar hakkında Hristiyanlar ve Museviler için de gavur, kafir sözü çok eskiden beri kullanılmakta. Bu ötekileştirmedir. Atasözlerine girmiştir. Mesela bizim oralarda yaygın bir söz vardır. Hristiyanlarla ilgili kadını aşağılayıcı sözler ‘gavur’ sözüyle kullanılır. Yani o nedenle bu ayrıştırıcı söylemler eskiden beri var.

    “TÜRKİYE’DE AYRIMCI DİL YAYGINLAŞMAKTA”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Zaten şu anda Türkiye’de siyaset ayrımcılıktan besleniyor. Özellikle sağ siyasi partiler açıkça ayrımcılık yapıyorlar ve müthiş bir aşağılama edebiyatı, bir ayrıma tabi tutma edebiyatı kullanıyorlar. Daha 1967’de Elbistan olayları çıktığında dönemin Maraş Valisi ki sonradan meclis başkanlığına kadar yükseldi Necmettin Karaduman. Bir köyde toplanırlarken tarafları karşı karşıya getirmiş. Olayları çözmeye yönelik diyor ki; “yahu işte sizinkiler de bizimkiler de böyle yapsınlar, engel olmaya çalışsınlar bu gençlere.” Rahmetli ağabeyim de o zamanlar 32 yaşındaydı. Vali bey diyor, “Siz hepimizin valisisiniz. Sizinkiler de bizimkiler de derseniz bu ayrım işini siz yapıyorsunuz.” Bu demokrasi döneminin valisi bunu söylüyor. Ve abimi azarlıyor. Nasıl bana böyle bir toz kondurursun dercesine. Günümüzdeyse en ağır hakaretlere kadar vardırıyorlar. Mezhebini, soyunu, sopunu hesaba katıyorlar. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile Medeni Kanunu Türkiye’ye getirmekle övünülüyor. Bir yerdeki konuşmasında diyor ki; “Bu ülkede Türk milletinden olmayanların yapabilecekleri bir tek iş vardır. Türk milletine kölelik yapmak, hizmet etmek.” Ve bu adam bizim Türkiye’de ilerici, demokrat dediğimiz baroların hemen hemen büyük bölümü, kütüphanelerine ‘Mahmut Esat Bozkurt’ adını koyuyorlar.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL ÇOK KÖTÜ KULLANILIYOR”

    Bundan daha ala ayrımcılık olur mu? Şimdi Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olacağı konuşuluyor. Ben kişisel olarak, Kılıçdaroğlu’nun partisinden de değilim. Kişisel olarak tanıdığım biridir. Dürüsttür, namusludur. Ama Kılıçdaroğlu’nu ben mezhebinden, dininden, ırkından, soyundan, sopundan dolayı değil; bu işi yapar mı yapmaz mı? Ona bakarak oyumu kullanacağım. Ama bakıyorum ki, solcu, demokrat, özgürlükçü geçinenler, “efendim Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olamaz, çünkü Alevi’dir” diyor. Yahu ırkçı Amerika’da bir siyah rahatlıkla Cumhurbaşkanı olabiliyor da, Kılıçdaroğlu Türkiye’de niye cumhurbaşkanı olamasın? Olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan gerçek demokrat birinin cumhurbaşkanı olması Türkiye’de. Ama bunu rahatlıkla kullanabiliyorlar. Aleviliğini, Kürt kökenini öne çıkararak “Cumhurbaşkanı olamaz” diyorlar. Şu anda Cumhurbaşkanı adayı olarak Sünni ve Türk biri aranıyor.

    Siyasette ayrımcı dil çok kötü kullanılıyor. Ya Kılıçdaroğlu’nun ya da bir Akşener’in ya da Erdoğan’ın kişisel olarak yaptığı hataları sayabilirsiniz. Bunlar ayrı. Ama ne Kılıçdaroğlu, ne Erdoğan ne Akşener’in ne de bir başkasının babasından, annesinden dolayı geçmişinden, soyundan, sopundan dolayı olabilecek bir olumsuzluğu onlara mal etmenin anlamı yok. Kendi yaptıkları neyse onunla konuşun, hatalarını söyleyin. Yanlışları neyse onları söyleyin. Hırsızlık yaptıysa hırsızlığını, yolsuzluk yaptıysa yolsuzluğunu, kayırmacılık yaptıysak kayırmacılığını söyleyin.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL TOPLUMU BÖLMEYE GÖTÜRMEKTE”

    Ama Türkiye’de konuşulan ayrımcı dil son derece çirkin ve bu giderek yaygınlaşmakta. Giderek toplumu bölmeye götürmekte. Ben Türkiye’nin geleceğinden son derece kaygılıyım. Türkiye bu gidişle ikiye, belki üçe bölünme noktasına geliyor. Bu çok hoş bir şey değil. Türkiye’nin bütünlüğünü eğer koruyacaksak Alevisi, Sünnisi, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkezi, Arap’ı, Rum’u, Ermeni’si hepsiyle birlikte eşit yurttaşlık temeli içinde herkese aynı saygıyı göstererek bunu yapmak zorundayız. Birilerine ayırırsak bu iş olmaz.

    “AYRIMCI DİLİ ORTADAN KALDIRMAK ZORUNDAYIZ”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Toplum dünyanın her tarafında böyledir. Dünyanın edebiyat, müzik, resim, heykel gibi sanat alanında ve bilim alanında en ileri halklarından biri olan Almanlar, toplum psikolojisi sonucu Hitler gibi bir caniyi yıllarca başlarında tuttular. Yahudileri fırınlara attılar. Toplumlar bir siyasetçiye gönül verdikten sonra ve o siyasetçinin birçok hatasını görmüyor ve belli noktadan sonra rahatlıkla onun söylemlerine sahip çıkıyor. 2015 öncesi barış sürecinde Türkiye toplumunun yüzde yetmiş beşten fazlası barış sürecinden yanaydı. Kürt sorununun çözümünden yanaydı. Çünkü o toplumun önde gelen siyasetçileri bunu topluma lanse etmişlerdir. Toplum kabul etmişti bunu. Toplumlar böyledir. Yani onları yönlendirmek çok kolaydır. Şimdi siyasetçi çıkıp cumhurbaşkanı ya da parti genel başkanı, bakan, başbakan önemli bir milletvekili, önemli bir kişi çıkıp birine mezhebinden dolayı soyundan sopundan dolayı hakaret ederse çok rahatlıkla o toplum da bunu alkışlar. Berkin Elvan’ın annesi niye yuhalansın? Ne yapmış ki Berkin Elvan’ın annesi? Oğlu suçsuz, sebepsiz yere kör kurşunla ölmüş. Bunun ne kabahati var? Ama o kadın yuhalatılabiliyor. Ankara’da Kılıçdaroğlu’na linç girişimi yapıldı.

    Kılıçdaroğlu eğer onların arasına düşseydi o eve içeri girmeseydi. Ölebilirdi. Ya da emniyet müdürü büyük bir basiret gösterip “benim cesedimi çiğnersiniz” demeseydi o evi başına yıkarlardı. Madımak’ta olanlar gibi. ‘Yakın’ diyen kadın serbest dolaşıyor. Evi yakacaklardı içindekilerle birlikte. Madımak’ta nasıl yaktılarsa. Madımak’ta ben seyrederken videoyu itfaiye eri kurtarmak isterken Aziz Nesin’i yumruklayarak çıkarıyor aşağıya doğru çekiyor. Yani böyle bir toplum her yerde maalesef var. Maraş Katliamı’nı günü gününe biliyorum. Çünkü davanın avukatlığını yaptım.

    “TOPLUMU SİZ NASIL YÖNLENDİRİRSENİZ ÇOK BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ÖYLE GİDER”

    Maraş Katliamı öncesinde “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen; orada Kürtlere, Alevilere aşiret diyorlar. Kürt ve Alevi lafını kullanmamak için. “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen komşusu, Kürt’ü, Alevi’yi öldürmekten sanık olarak yargılandı. Toplum budur. Toplumu siz nasıl yönlendirirseniz çok büyük bir bölümü öyle gider. Bu Emevi’de de böyle olmuştur. Ama toplumu rahat bırakırsanız, serbest bırakırsanız, topluma her şeyi özgürlükler içinde anlatırsanız, ayrımcı dil kullanmasanız doğru yolu toplum bulur gene. Yani halkın basiretine ben güvenirim. Ama yeter ki halka doğruları anlatabilelim. O nedenle bu ayrımcı dili ortadan kaldırmak zorundayız.

    Ermeni kırımında, Süryani kırımında en büyük payı olan ve Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin parçalanmasına yol açan Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın heykellerini dikiyoruz. Adlarını caddelere, yollara, sokaklara, okullara veriyoruz. Sivas’ta Aşık Veysel’in adını taşıyan bir okula hükümet yanlısı Eğitim Bir Sendikası’nı kuran ve AKP’nin militanı olan bir adamın adı veriliyor. Bu ülkenin kültür varlığı, Aşık Veysel’dir, Yunus Emre’dir, Hacı Bektaş’tır, Mahsuni’dir, Neşet Ertaş’tır. Bunlar Alevi diye nasıl bu kültür şehrinin dışına çıkarırsınız? Bunları çıkarsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz. Ama bunlar hakkında en aşağılayıcı sözler kullanılabiliyor.

    “AYRIMCILIĞI TOPLUMA ENJEKTE EDİYORLAR”

    Yani şimdi Pir Sultan’a küfrediliyor. Sen Pir Sultan’a küfretmekle bana küfrediyorsun. Benim halkıma, inancıma küfrediyorsun. Bunları engellemek lazım. Şu anda Türkiye’de Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Çünkü bütün dünyanın kabul ettiği değerlerdir. Bir Nazım Hikmet’i, bir Yunus’u, Fuzuli’yi, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi çıkarırsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz ki. Bunu yapıyorlar ve bunları ayrımcı bir biçimde topluma enjekte ediyorlar.

    Ben iktidar kanadından umudum kestim. Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Benim istediğim buna karşı muhalefet kanadının gerçekleri ortaya çıkarması ama bu dili özellikle reddetmesi. Yani bu insanları dışlayıcı, insanları hor gören, hakaret dolu dili terk etmeleri, birbirlerine bunu söylememeleri. Halkımızın da buna prim vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sizin hitap ettiğiniz Alevi camiasının kendi değerlerini unutmamalarını ve kendi değerlerine göre eline, diline, beline sahip olmalarını en önemli özellikleri de diline sahip olmaktır. Dilini sadece doğruyu söylemek için kullanmasını dilerim.”

    Barış KOP-Diren KESER/PİRHA

  • ‘Ne kadar üzerimize gelinirse gelinsin inancımızı sürdüreceğiz’-VİDEO

    ‘Ne kadar üzerimize gelinirse gelinsin inancımızı sürdüreceğiz’-VİDEO

    PİRHA- Alevi gençler, zorunlu din derslerinde ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirterek, “Hepimiz birbirimize karşı saygı göstermeliyiz, ama göremiyoruz. Yani ötekileştirme var. Bunun en başından konuşulup düzeltilmesi lazım ki yarın bizden sonra gelenler de bu sorunu yaşamasın” diye konuştular. 

    Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın artarak sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret diline ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.

    Müfredatın bir bütünen dinselleştiği tepkisinde bulunan eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.

    Zorunlu din derslerine maruz kalan ve kalmaya devam eden Alevi gençler yaşadıklarını Can TV’ye anlattı.

    “BİR ZORBALIKLA KARŞI KARŞIYA KALDIK”

    16 yaşında olan İrem Ece, zorunlu din derslerine girmemeyi bir ‘lüks’ olarak  değerlendirerek, “Arapça duaları ezberlemek zorunda olduğumuzu söylüyorlar. Bazılarını ezberleyemiyorum ve bu bizim sınıfta kalmamıza kadar gidiyor. Hatta disiplin suçu işlediğimiz de oluyor. Ezberlemek için ne kadar çabalasak da dilimizin dönmediği ya da bilmediğimiz yerler olabiliyor. Ama bunları zorunlu kılıyorlar” dedi.

    “ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZDA DİNLEMİYORLAR”

    Şu anda kitaplarda Alevilikle ilgili çok fazla bilginin olmadığını, olanın da yanlış olduğunun altını çizen İrem Ece, “Aleviler olarak Hakk’a uğurlama erkanı yürütüldüğünde ‘eğleniyormuşuz’ gibi anlatılıyor. Anlatmaya çalıştığımızda da dinlemiyorlar ve ‘tamam’ deyip geçiştiriyorlar. Hatta bazı kişiler 12 İmamlarda tutuğumuz orucu yanlış anlamışlar. Oruç tutarken meyve suyu içebildiğimizi söylüyorlar. Orucumuzu sürekli yanlış bildikleri için yargılıyorlar. Bunu ne kadar anlatmayı denesem de siz ‘Allaha inanmıyorsunuz’, farklısınız, Müslüman değilsiniz’ gibi şeyler çok fazla duyuyorum” diye konuştu.

    “NE KADAR ÜZERİMİZE GELİNİRSE GELİNSİN İBADETİMİZİ DE İNANCIMIZI DA SÜRDÜRECEĞİZ”

    Dayatmalara karşın inancını yaşamaya ve anlatmaya devam edeceğini vurgulayan İrem Ece, şunları aktardı:

    “Okulda Alevi olduğum için sorun yaşıyorum. Özellikle bu ilkokulda daha fazlaydı. Şu an anlattığın zaman ‘tamam’ deyip geçebiliyorlar ama öncesinde bu zorbalığa kadar girebiliyordu. Birçok şey yaşadık. Şu an bildiklerimi anlattığım zaman bazıları anlıyor bazıları anlamamakta diretiyor ama bir şekilde baş edebiliyorum.

    Aleviler Diyanet kaldırılsın diyor, bence de kaldırılmalı, kaldırmayacaksa da bizimle de ilgilenilmeli. Bizim de varlığımız burada belli olmalı, bizim varlığımız da bilmeliler, eğer bilinmeyecekse kaldırılmalı.

    Ne kadar üzerimize gelinirse gelinsin biz birlikte olacağız ve birlikte bu yolda devam edeceğiz, ibadetimizi de inancımızı da sürdüreceğiz.”

    “HEPİMİZ BİRBİRİMİZE KARŞI SAYGI GÖSTERMELİYİZ, AMA GÖREMİYORUZ”

    Ezgi Ece ise, din derslerinde baskı gördüğünü ifade ederek, “Öğrenmek istemediğimiz zaman ya da zorlandığımız zaman bize anlayış göstermediler. Bunun mecburi olduğunu söyleyip, bir şekilde öğrenemediğimiz için dersten bıraktılar, küçük düşürdüler ya da dersten çıkardılar. Biz de mecbur o şartlarda din dersini bir şekilde ezberlemeye ve geçmeye çalışıyorduk. Çok fazla bir şey yapamadık, her şeyi anlattık ama yine tabii ki onların istediği oldu” diye belirtti.

    Seçmeli din dersi adı altında derslerin zorunlu hale getirildiğini dile getiren Ezgi Ece, “Hepimiz birbirimizin dinine saygı duymalıyız, eşit olmalıyız ki en azından bir şekilde bir orta yol bulalım” diyerek, yaşadıklarını şu şekilde anlattı:

    “Bu sorunları yaşadıktan sonra arkadaşlarımla aram bozuldu. Yalnız kaldım, dışlandım. Hocalarım artık eskisi gibi ders zamanlarında söz hakkı vermemeye başladı. Aleviler için oruç tutmadığımızı ya da cemevlerinde eğlenme tarzında bir şey yaptığımızı yani ibadetimizin olmadığını öne sürüyorlardı. Bunu sadece okul hayatımda değil, mahallede de aynı şekilde yaşadık. Arkadaşlarımın ailesi ‘onlar Alevi, onlarla konuşmayın’ diye diye uzaklaştırıyorlardı.

    İş hayatımda da aynı durum karşıma çıktı. En son iş görüşmesine gittiğim anaokulda Aleviyim ve başım açık diye dosyama bile bakmadan beni geri çevirdi. Nereye gidersem gideyim bana bu sorunu yaşatıyorlar. Aslında yaşanacak bir sorun yok. Hepimiz birbirimize karşı saygı göstermeliyiz, ama göremiyoruz. Yani ötekileştirme var, karşıt düşünce var. Hep birlikte olup bunu gerçekten anlatabilirsek bir nebze de olsa bize hak vereceklerini düşünüyorum. Bunun en başından konuşulup düzeltilmesi lazım ki yarın bizden sonraki gelenler de bu sorunu yaşamasın.”

    11 yıldır Alevi Kültür Dernekleri Sultangazi Cemevi Zakiri olarak hizmet yürüttüğünü belirten Mert Kısa da, Diyanet’in kaldırılması gerektiğine işaret ederek, “Diyanet sadece Müslüman Sünni kesime hitap ediyor. Türkiye’de gerek Sünni, gerek Alevi, gerek Çerkez, gerek Laz, gerekse Yahudi, Hıristiyan vatandaşlarımız tek bir dine bağlı değil. Bunun için bütün din ve mezheplerin eşit şekilde, şartlarda koşulması talebinde bulunuyorum” ifadelerine yer verdi.

    Rohat EMEKÇİ-Barış KOP-Cebrail Arslan/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Zorunlu din dersinde ayrımcılığa uğradık, sınıfta kalmamak için sure ezberledik’
    2-‘Namaz kılmadığımız için dersten atıldık, şiddet gördük’

     

     

  • Özen’den Erdoğan’a: Aleviler için taş üstüne taş koymadınız; asimile etmeyi iyi bilirsiniz-VİDEO

    Özen’den Erdoğan’a: Aleviler için taş üstüne taş koymadınız; asimile etmeyi iyi bilirsiniz-VİDEO

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’daki örgütlü Alevileri hedef almasına tepki gösterdi. Meclis’te bir konuşma yapan Özen, Almanya devletinin Alevilere 30 milyon Euro vermesinin mümkün olmadığını belirterek, Erdoğan’ın iftira attığını söyledi. Erdoğan’ın Alevilere önyargılı olduğunu vurgulayan Özen, “Sizin Aleviler konusunda siciliniz bozuk. Aleviler için taş üstüne taş koymadınız. Sadece iftira atmayı, asimile etmeyi iyi bilirsiniz” dedi. 

    Uzun yıllar Avrupa’da Alevi hareketi içinde yer alan HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, bugün Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta Siirt’te Avrupa’daki Alevi örgütlülüğünü “Ali’siz Aleviler” olmak itham etmesine ve Alman devletinin Alevilere yıllık 30 milyon Euro verdiğini iddia etmesine tepki gösterdi.

    “Ben aslında bu konuşmamı Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı yapmak isterdim. Fakat şu an karşımda olmadığı için yardımcısı Fuat Oktay’a yapacağım” diyen Özen,
    AKP Genel Başkanı Erdoğan geçtiğimiz haftalarda Siirt’te yaptığı konuşmada, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunu kast ederek “Almanya’da özellikle Alevilikten öte Alisiz Alevilikle, adeta yeni bir din ihdası öne sürülüyor. Ve ciddi de onlara para desteği veriyorlar. Bundan 2 yıl öncesi rakamla 30 milyon Euro bunlara parasal destekleri olmuştur” ifadesini kullandı. Bir cumhurbaşkanı yalan söylemez, iftira atmaz, insanları ötekileştirmez. Ama AKP genel başkanı Erdoğan; Siirt’teki konuşmasında Avrupa’daki Alevi kurumlarına iftira attı. 30 milyon avro destek aldıkları iddiası külliyen yalandır” diye konuştu.

    “DİTİB’İN PROJELERİNE AKTARILAN BÜTÇE ALEVİ KURUMLARINA AKTARILAN BÜTÇENİN 13 KATI”

    Milletvekili Özen, Diyanete 7-8 bakanlığın bütçesine eşit pay ayırmalarından dolayı bütün diğer ülkeleri de kendileri gibi sanıyorlar. Oysaki laik-demokratik ülkelerde, devletler inançsal hizmetlere 1 kuruş vermez” hatırlatmasında bulunarak, şöyle devam etti:

    “O kurumların sadece sosyal, kültürel, eğitsel çalışmalarına maddi proje destekleri sunarlar. Bunun da inanç ve dini faaliyetle uzaktan yakından alakası yoktur.
    Bakın burada örnek amaçlı 2014-2017 yılları arasında, Alman resmi hükümet raporlarındaki, inançlara projeleri kapsamında aktarılan bütçeleri açıklayayım.
    4 yıl içinde Erdoğan’ın bahsi geçen Alevi kurumlarına aktarılan bütçe sadece 596 bin 117 euro. Buna karşın Diyanetin Almanya temsilciliğini yapan DİTİB ve diğer 4 çatı kuruluşun projelerine aktarılan bütçe ise tam 13 katı olarak; 7.645.221 euro.”

    “ERDOĞAN BİZ ALEVİLERE KARŞI ÖNYARGILARDAN KOPAMIYOR”

    Erdoğan’ın konuşmasında AABK Onursal Başkanı ve 25. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Turgut Öker’i kast ederek, CHP aday yapmak istedi” sözlerine de tepki gösteren Özen, “Erdoğan bir başka iftira daha attı. Oysa Turgut Öker’in hiçbir zaman CHP ile alakası olmamıştır. 7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesinde de Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’na bağlı 300 civarı cemevinin %98’nin onayıyla HDP’den aday gösterilip, Alevileri temsilen seçilmiştir.
    Siirt’teki bu iftira dolu açıklamalarından da anlaşıldığı üzere; Erdoğan biz Alevilere karşı tarihsel ön yargılarından asla kopamıyor. Biz Alevileri olduğu gibi kabul etmek yerine bizlerin değerlerini manipüle edip içini boşaltmakla uğraşıyor” dedi.

    “SİZİN ALEVİLER KONUSUNDA SİCİLİNİZ BOZUK”

    Şu anki iktidarın düşünce kodlarının kendi gibi olmayanların yaşam tarzlarını sapkın veya hastalıklı görme alışkanlığı üzerine kurulu olduğunu ifade eden Özen, şunları kaydetti:

    “Geçmişten günümüze mirasını taşıdıkları ve Alevi katliamlarıyla meşhur zihniyetlerinin tarihsel misyonlarını halen devam ettiriyorlar.
    Buradan Erdoğan’a sesleniyorum; sizin Aleviler konusunda geçmişten günümüze siciliniz bozuk. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldunuz, 1 hafta sonra belediye dozerlerini Karacaahmet Cemevi önüne yığıp, 500 yıllık bir inanç merkezini yıkmaya çalıştınız. Cemevinin önünde insanlar direnmeseydi bugün Aleviler için büyük öneme sahip olan böyle bir tarihi dergâh yok olacaktı. Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinizde de aynı yıkıcı tutumlarınıza devam ettiniz.
    Madımak katillerinin davasının zaman aşımına uğramasını “hayırlı uğurlu olsun” diyerek, sevinçle karşıladınız. Bu katliamın avukatlarının hepsine iktidarınızda makamlar, rütbeler, ödüller verdiniz. Katliam sanıklarını özel afla salıverdiniz.
    AİHM’de biz Aleviler lehine verilen kararların hiçbirini yerine getirmediniz.
    Bugüne kadar Alevilerin de Cumhurbaşkanı olduğunuzu gösteren tek bir olumlu adım attınız mı?
    Aleviler için bugüne kadar 1 tane bile; vali, kaymakam, emniyet müdürü ve üst düzey bir yönetici atadınız mı? Tek 1 tane somut örnek verebilir misiniz?
    Aleviler için taş üstüne taş koymadınız. Siz Aleviler konusunda sadece yıkmayı, yok etmeyi, asimile etmeyi ve iftira atmayı iyi bilirsiniz.
    Siz bugüne kadar Alevilerin hangi acısına veya mutluluğuna ortak oldunuz?”

    “Erdoğan’ın bu ‘Alisiz Alevilik’ yaygarasının neye hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz. Bu, bizleri ayrıştırmak ve birbirimize düşürmek için ortaya atılan bir tartışma” diyen Zeynel Özen, “Alevilikte esas ‘Yol bir, sürek bin birdir.’ Biz o ‘Yol’ un yaşaması ve birliği için mücadele ederken, ‘Sürek’lerimizin farklılıklarını zenginliğimiz bildik. Kimse kimseye kendi süreğini dayatmaz. Herkes istediği gibi inancını yaşar. Tüm bunları, Aleviliği sadece ‘Ali’yi sevmek’ olarak anlayan Recep Tayyip Erdoğan’ın anlamasını tabi ki beklemiyoruz” ifadelerini kullandı.

    Alevileri ayrıştırmanın doğru olmadığını ifade eden HDP Milletvekili Zeynel Özen, “Sünni tarikatlar arasındaki farklara, fıkhi tartışmalara girmek bir Alevi olarak nasıl benim haddim değilse, Aleviler içindeki teolojik çeşitliliği nifak sokucu şekilde ayrıştırmakta kimsenin hakkı ve haddi değildir. Bu Tayyip Erdoğan olsa bile böyledir.
    Biz biliyoruz ki burada asıl sorun Alevilerin ana vatanlarında mahrum bırakılan eşit yurttaşlık haklarını Avrupa’da yaşadıkları ülkelerde elde etmesidir. Oralarda bir inanç topluluğu olarak kabul edilmesidir” diye konuştu.

    “ALEVİLERİN KAZANIMLARI BİAT KÜLTÜRÜNE ALIŞIK OLANLARIN KİMYASINI BOZDU”

    Zeynel Özen şöyle devam etti:

    “Benim de içinde yer aldığım Avrupa Alevi örgütlenmesinin bugüne kadar kazanımları, baş eğmeyen, biat etmeyen mücadele tarzı, biat kültürüne alışık olan zihniyetlerin kimyasını bozmuştur. Ve iftiralara sığınıp, gerçek dışı algılar yaratmaktan öteye gitmemişlerdir. Alevilik, insanın yaşamını da inancına göre yürütebilmesidir. Alevilik, kadın erkek eşitliğidir, rızalıktır, hoşgörüdür, kin ve nefret taşımamaktır, barıştan yana olmaktır, haram lokma yememektir, beşikteki ile eşiktekinin eşit olmasıdır. Ve insanı, doğayı, tüm canlı ve cansız varlıkları inancın temeline koymaktır. Buradan Erdoğan’a sesleniyoruz; artık yeter! Alevilerden, Kürtlerden, Ermenilerden, Êzidîlerden, kadınlardan, emekçilerden ve tüm farklılıklardan elini ve dilini çek! Bu nefret dili, kin ve düşmanlık yaymaktan başka bir işe yaramıyor. 20 yıldır bunu yaptınız da n’oldu?

    “ERDOĞAN İKTİDARINI SÜRDÜRMEK İÇİN DİNİ KULLANMAYA DEVAM EDİYOR”

    Erdoğan’a bu çağrıyı yapıyoruz, ama Erdoğan’ın ruh hali bu çağrıyı duyacak durumda değil. O kendine yeni kullar yaratma arayışına devam ediyor. İktidarını sürdürebilmek için dini kullanmaya devam ediyor. Biz Aleviler olarak biliyoruz ki nefret diline en iyi cevap; bu yezit ve muaviye oyunlarına düşmemektir.
    Bu topraklarda başta Kürtler-Türkler, Aleviler-Sünniler ve bütün cümle canların laik-demokratik çağdaş bir cumhuriyette barış ve kardeşlik içerisinde eşit haklar temelinde bir arada yaşamayı, Halkların Demokratik Partisi olarak er ya da geç mutlaka hayata geçireceğiz. Yaşasın halkların ve inançların kardeşliği.”

    PİRHA/ ANKARA

  • Garip Dede Dergahı Başkanı Celal Fırat’tan Karaman hakkında suç duyurusu

    Garip Dede Dergahı Başkanı Celal Fırat’tan Karaman hakkında suç duyurusu

    PİRHA-Hayrettin Karaman’ın “Alevi genç ile sünni bir kız evlenemez” yönündeki açıklamalarına tepkiler sürerken, Garip Dede Dergahı Vakfı Yönetim Kurulu adına Celal Fırat suç duyurusunda bulundu.

    Hayrettin Karaman, kendisine ait internet sitesinde, kendisini Sünni olarak ifade eden bir kadının, “Alevi ile evlenilir mi?” yönündeki sorusuna “Eğer bilerek Aleviliğini koruyorsa, Alevilere ait olup İslam ile bağdaşması mümkün olmayan inançları ve uygulamaları muhafaza ediyorsa o genç ile Sünni bir kız evlenemez” yanıtını vermişti.

    Hayrettin Karaman’ın “Alevi genç ile sünni bir kız evlenemez” yönündeki açıklamalarına tepkiler sürüyor.

    “Yolsuzluk da ayıp, günah ve suç olduğu halde tarifi ve hükmü bakımından hırsızlık değildir.” diyerek iktidarın yolsuzluklarını olağan gören, Alevilere dönük nefret dili kullanan Karaman, bugün Garip Dede Dergâhı Vakfı ( GADEV ) Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet edildi.

    Fırat, yaptığı açıklamada, Karaman’ın konumlandığı yere dikkat çekip, nefret söyleminin olduğu paylaşıma işaret ederek, “Sünni toplumunun Alevilere karşı kin, nefret ve öfke beslemesini isteyen, buna karşı Alevi toplumunu da aşağılayarak tahrik eden; yani her iki kesimi de provoke eden Prof. Dr. Hayrettin Karaman, fiilen suç işlemiş, şiddet çağrısında bulunmuştur. Unutmayalım ki geçmişte Alevi toplumunun yaşadığı tüm katliamların temelinde Alevilere duyulan kin, öfke ve nefret söylemi vardır” dedi.

    Hayrettin Karaman’ın, adalet önünde hesap vereceğinin altını çizen Fırat, “Bizler toplum tarafından kabul gören kişiliklerin, siyasi iktidarların ideolojilerine hizmet ederek bu topraklarda yaşayan halkları birbirine düşman etmesini durduracağız ve bu kurguları acımasızca genişletip emperyalizme hizmet etmelerine karşı çıkacağız” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

     

  • Yeni Akit yine nefret dili ile Yunanistan’daki Alevilerin kazanımlarına saldırdı

    Yeni Akit yine nefret dili ile Yunanistan’daki Alevilerin kazanımlarına saldırdı

    PİRHA- Yunanistan hükümetinin Evros eyelatinde bulunan bir cemevinin dini ve sosyal faaliyetler için kullanımına onay vermesi ve Alevilerin bir inanç topluluğu olarak kabul edilmesinin ardından Akit Gazetesi nefret dili kullanarak, ‘Yunan Alevilikle Türkleri bölecek’ başlığıyla haber yaptı.

    Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Parlamentosu’nda 10 Aralık 2020’de Alevileri bir inanç topluluğu olarak tanıma kararı alınmıştı. Geçtiğimiz  günlerde Yunanistan Eğitim Bakan Yardımcısı Aggelos Sirigos, Evros eyaletindeki Megalo Dereio’de bulunan cemevini geçtiğimiz günlerde ziyaret etmiş ve Yunanistan hükümet  sınıra yakın bir noktada bir cemevinin dini ve sosyal faaliyetler için kullanımına onay vermişti.

    Alevi kurumları ve yurttaşlar tarafından büyük bir sevinçle karşılanan bu tanıma kararı bazı kesimleri de rahatsız etmiş durumda.

    Akit gazetesi, ‘Yunan Alevilikle Türkleri bölecek’ başlığı ve yorumlarıyla  Alevilerin hak kazanımlarına yönelik nefret dilini öne çıkardı.

    SÜNNİLİĞİ BİTİRMEK İÇİN ALEVİLİK DİN OLARAK KABUL EDİLMİŞ

    Yıllardır Alevilere yönelik hak ihlalleri, nefret söylemi, ev işaretlemeleri, kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmaları görmeyen Akit Gazetesi, Yunanistan hükümetinin Türkiye sınırına yakın bir noktada bulunan bir cemevinin dini ve sosyal faaliyetler için kullanımına onay vermesi üzerinden yine provokatif bir dil kullanarak nefret dilini haberine yansıttı.

    Yunanistan’ın Aleviliği tanımasının Türkiye ve Türklere yönelik alçak girişim olarak tanımlayan Akit, batı Trakya’da çeşitli bahanelerle camilerin kapatıldığını iddiasında bulundu. Akit, ayrıca Yunanistan’ın Sünniliği bitirmek için Aleviliği din olarak kabul ettiği gibi absürt tanımlamalarda bulundu. Yunanistan’ın konudaki kararırın akıl hocasının ise Aralık ayında benzer bir adım atan Almanya olduğunu söyleyen Akit, yine Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Parlamentosu’nda Alevilerin bir inanç topluluğu olarak kabul edilmesine saldırdı.

    “YUNANİSTAN ALEVİLERİ TÜRKİYE’YE KARŞI KULLANMAK İSTİYOR”

    Akit Gazetesi’nin ‘Yunan Alevilikle Türkleri bölecek’ başlığıyla yayınladığı haberde şu ifadelere yer verildi:

    “Yunanistan’ın Türkiye ve Türklere yönelik alçak girişimleri bitmiyor. Batı Trakya’da çeşitli bahanelerle camileri kapatıp, imamları görevden uzaklaştıran Yunanistan, Türkleri bölüp, Sünnileri bitirmek için Aleviliği din olarak kabul etti ve bir cemevinin kullanımına onay verdi. Atina’nın bu konudaki akıl hocası ise Aralık ayında benzer bir adım atan Almanya oldu.Bütün bunlar ortadayken Yunanistan, Batı Trakya’daki Türklerin arasına nifak sokup onları bölmek ve Alevileri Türkiye’ye karşı kullanmak için Aleviliği din olarak kabul etti. Yunanistan bunun yanı sıra Megalo Dereio’deki bir cemevinin de dini ve sosyal faaliyetlerde bulunması için kullanımına onay verdi.”

    Ersin ÖZGÜL/PİRHA