Etiket: nefret saldırısı

  • Suriye’de Alevi mezarlığı bombalandı

    Suriye’de Alevi mezarlığı bombalandı

    PİRHA- Suriye’nin Tartus kentine bağlı Banyas kırsalında Alevilere ait bir mezarlık kimliği belirsiz kişilerce bombalandı. Mezarlık tamamen yanarken, bölgede Alevilere yönelik sistematik saldırıların arttığına dikkat çekiliyor.

    Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Tartus’un Banyas kırsalındaki Miwered köyünde Alevi inancına ait bir mezarlığın kimliği belirsiz kişiler tarafından bombalandığını açıkladı. Bombalamanın ardından mezarlıkta çıkan yangın sonucu mezarların tamamen yandığı bildirildi.

    Saldırının, son haftalarda Alevi yurttaşlara yönelik artan saldırıların bir parçası olduğuna dikkat çekiliyor. 29 Eylül 2025 tarihinde, Humus’un batısındaki Sehil el-Khab bölgesine bağlı Xendeq köyünde bulunan Alevi inanç önderlerinden Şeyh Mihemed El-Ecemi’ye ait tarihi mezar da yine kimliği belirsiz kişilerce yakılmış, yapıda ciddi tahribat oluşmuştu.

    Yine geçtiğimiz günlerde, Cedrin köyünden 4 Alevi işçi, Hama kırsalındaki işlerinden dönerken uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Sazcı: Yurtta saldırıya uğrayan öğrenciye Alevi kurumları sahip çıkmalı -VİDEO

    Sazcı: Yurtta saldırıya uğrayan öğrenciye Alevi kurumları sahip çıkmalı -VİDEO

    PİRHA- Kızıldeli Ocağı Yol Yürütücüsü Mustafa Sazcı, geçen aylarda İstanbul’da Koç Üniversitesi öğrencisinin Kürt ve Alevi kimliği nedeniyle saldırıya uğramasına tepki gösterdi. Sazcı, “Alevi Bektaşilere yönelik nefret söylemleri, saldırılar ve cinayetler devam ediyor. Cezasızlık politikası ile bu saldırıları gerçekleştirenler hiçbir ceza almadan serbest bırakılıyor. Alanlarda, sokaklarda ve mahkemelerin önünde tepkimizi ortaya koymak zorundayız” dedi.

    TÜBİTAK birincilik ödülü sahibi üniversite öğrencisi F.B., iki öğrenci ile birlikte kaldığı Koç Üniversitesi yurdunda geçen aylar işkence gördü. Irkçı sözlerle saldırdıkları öğrencinin odadan ayrılmasını isteyen Hasan Ege K., F.B.’ye kemerle şiddet uyguladı, kızgın ütüyü yüzüne yapıştırmak istedi. Hasan Ege K.’nin yönlendirmesiyle Arda D. isimli aynı odada kalan diğer saldırgan ise kesici aletle F.B.’nin yüzünü ve karnını kesti.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmaya göre saldırı 15 Kasım 2023 gecesi yaşandı. Yaşanan işkenceye ilişkin daha sonra soruşturma başlatıldı.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Türkiye’deki Alevi örgütlerinin yöneticileri basın açıklamalarıyla saldırıya tepki gösterdiler.

    Kızıldeli Ocağı Yol Yürütücüsü Mustafa Sazcı, Alevi, Kürt-Alevi üniversite öğrencisi F.B.’ye yurt odasında yapılan işkenceye tepki gösterdi.

    Sazcı, “Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk ve Sünni Hanefi erkek ve heteroseksüel bir yapının üzerine kurumsallaşmış ve bu kalıbı kabullenmeyen halk kesimlerini, inanç kesimlerini açıkçası bertaraf etmek, onları susturmak, katletmek, imha, inkâr ve asimilasyona tabi tutmak gibi bir mücadele pratiğinin sonucudur bu yaşananlar” dedi.

    “KEMALİST, MİLLİYETÇİ KESİMLERİN ALEVİLERE BAKIŞ AÇISI SİYASAL İSLAMCILARDAN FARKSIZ”

    Sazcı, “Her seferinde bu gibi saldırıların faili olan kişiler siyasal İslamcılar değil, doğrudan ulusalcı Kemalist kişiler. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu ideolojisi dahil olmak üzere ulusalcı kesimin, milliyetçi kesimin, milliyetçi ideolojinin Alevi Bektaşi toplumuna bakış açısı, siyasal İslamcılardan farklı değil” diye ifade etti.

    Saldırıyı yapanların Türk, Sünni, Hanefi kalıbına sığmayan kesimleri kabullenemediğinin altını çizen Sazcı, “Bu canımızın bu saldırıya maruz kalmasını sağlayan şey, yalnızca Kürt, yalnızca Alevi, eşcinsel olması değil, bu üç kimliği barındırması. Yani bu üç ezilen kimliği kendi bünyesinde barındırması ve bunu açık bir şekilde söylemesi” dedi.

    “ALEVİ KURUMLARININ BİR ÇALIŞMASI VAR MI?”

    Yaşanan bu saldırı karşısında sadece Alevi Bektaşi Federasyonu’nun yaptığı yazılı basın açıklamasıyla tepkisini göstermesinin yeterli olmadığını belirten Sazcı, şöyle devam etti:

    “Bu süreçte eksikliklerimiz dışında bu olaya ilişkin ne gibi müdahalede bulunuldu? Bu bir nefret söylemi, bir nefret saldırısı. Nihayetinde yargıya intikal etti. Peki Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Vakıflar Federasyonu ya da herhangi bir Alevi Bektaşi kurumu canımıza hukuki ve kurumsal destekte bulundular mı? Bunu açıkçası sorgulamak gerekiyor. Ben de bulunduğum üniversitede şakayla, espriyle karışıkta olsa bu gibi nefret söylemlerine maruz kalıyorum. En azından biz örgütlü kesim olarak bu saldırıları bertaraf etmekte biraz daha eğitimli hale geldik. Ancak bu gibi söylemleri bertaraf edemeyecek, bunlara karşı mücadele edemeyecek binlerce Alevi Bektaşi genci var. Alevi kurumlarının bunlara karşı herhangi bir çalışması var mı?”

    “YILLARDIR ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILARA KARŞI CEZASIZLIK POLİTİKASI YÜRÜTÜLÜYOR”  

    Saldırıları meşrulaştıran en önemli etkenin Alevi Bektaşilere yönelik saldırılara uygulanan cezasızlık politikası olduğunu da belirten Mustafa Sazcı, “Bu cezasızlık politikasını bertaraf etmek yalnızca sosyal medyadan yapılan basın açıklamaları ile mümkün değil. Buna karşı alanları, sokakları doldurmak mahkemelerin önüne yığılmak gerekiyor. Alevi Bektaşilere yönelik nefret söylemleri, nefret saldırıları, nefret cinayetleri ardı arkası kesilmeksizin yapılıyor. Ancak yargı her zamanki uyguladığı cezasızlık politikasını işletiyor, hiçbir ceza vermeden, hatta ödüllendirerek bu kişileri serbest bırakıyor” diye belirtti.

    “ALEVİ KURUMLARI BU SORUŞTURMANIN TAKİPÇİSİ OLMALI”

    Saldırıyı gerçekleştirenlerin serbest kalmamasının yargının en önemli meselesi olduğunu belirten Sazcı, “Bu da ancak alanları, meydanları doldurabilmekle mümkün. Bu süreçte bunu yapmadık, büyük bir eksiklik. Kendi eksikliğimizin farkına vararak, eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor. Süreç daha devam ediyor. Koç Üniversitesi de bir disiplin soruşturması başlattı. Bu disiplin soruşturması nihai hedefine ulaşana kadar Alevi Bektaşi kurumları bu soruşturmanın takipçisi olmalı” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Alevi öğrenciye yurt odasında işkence eden saldırganlara üniversiteden soruşturma

    Alevi öğrenciye yurt odasında işkence eden saldırganlara üniversiteden soruşturma

    PİRHA- Koç Üniversitesi’nde okuyan F.B.’ye Alevi ve Kürt olduğu için işkence eden iki ırkçı saldırgan öğrenci hakkında üniversitenin soruşturma başlattığı duyuruldu. 

    TÜBİTAK birincilik ödülü sahibi üniversite öğrencisi F.B., 2 öğrenci ile kaldığı Koç Üniversitesi‘nin yurdunda işkence gördü. Irkçı sözlerle saldırdıkları öğrencinin odadan ayrılmasını isteyen Hasan Ege K., F.B.’ye kemerle şiddet uyguladı, kızgın ütüyü yüzüne yapıştırmak istedi. Hasan Ege K.’nin yönlendirmesiyle Arda D. isimli odada kalan diğer kişi ise kesici aletle yüzünü ve karnını kesti.

    halktv.com.tr’den Dinçer Gökçe’nin haberine göre, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmaya göre dikkat çeken olay geçen 15 Kasım gecesi yaşandı. 21 yaşındaki F. B. geçen 19 Ekim günü, 3 öğrencinin kalabildiği yurt odasına yerleşti.

    Yüzü ve karnı kanayan F. B., yurt binasının yangın alarmına basarak güvenliği çağırdı. Bir süre özel güvenliğin gelmesini bekleyen F. B., daha sonra gelen ambulansla hastaneye kaldırıldı. Yaşanan işkenceye ilişkin daha sonra soruşturma başlatıldı.

    Soruşturma dosyasına göre F. B.’ye yönelik ayrımcı ifadeler kullandığı anlaşılan Hasan Ege K. ifadesinde olayın kendisi dışında yaşandığını iddia etti.

    YAYINEVİ SÖZLEŞMEYİ FESHETTİ

    Bu arada İthaki Yayınları, oda arkadaşına ırkçı ifadeler kullanarak saldırdığı öne sürülen Hasan E. K. ile olan sözleşmesini feshettiğini duyurdu.

    KOÇ ÜNİVERSİTESİ SORUŞTURMA BAŞLATTIĞINI DUYURDU

    Koç Üniversitesi olayın sosyal medyada gündem olmasının ardından bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Bilime ve insanlığa hizmet etme hedefiyle kurulmuş akademik bir kurum olarak taviz veremeyeceğimiz ilkelerin başında şiddetin ve ayrımcılığın hiçbir türünün kabul edilemeyeceği yer almaktadır. Bu kapsamda, üniversitemizde yaşanan olayla ilgili derhal gerekli soruşturmalar başlatılmıştır ve konu ayrıca yargıya taşınmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunarız” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    Alevi öğrenciye yurttaki oda arkadaşlarından korkunç işkence!

     

  • Alevi öğrenciye yurttaki oda arkadaşlarından korkunç işkence!

    Alevi öğrenciye yurttaki oda arkadaşlarından korkunç işkence!

    PİRHA- Alevilere yönelik nefret saldırıları son bulmuyor. Üniversite öğrencisi F.B.’ye oda arkadaşları işkence yaptı. Kesici aletle yaralanan F.B., ‘Alevi olduğum için yaptılar’ dedi. İşkence gören öğrenci, saldırganların kendisine, “Alt ırksınız. İtlaf edilmeniz lazım. Köle olduğunuzu kabullenmelisiniz. İtaat etmek zorundasınız. Seni bu odada istemiyoruz. Buradan gitmezsen seni öldürürüz” dediklerini de aktardı. 

    halktv.com.tr’den Dinçer Gökçe’nin haberine göre, TÜBİTAK birincilik ödülü sahibi üniversite öğrencisi F.B., 2 öğrenci ile kaldığı Koç Üniversitesi‘nin yurdunda işkence gördü. Irkçı sözlerle saldırdıkları öğrencinin odadan ayrılmasını isteyen Hasan Ege K., F.B.’ye kemerle şiddet uyguladı, kızgın ütüyü yüzüne yapıştırmak istedi. Hasan Ege K.’nin yönlendirmesiyle Arda D. isimli odada kalan diğer kişi ise kesici aletle yüzünü ve karnını kesti.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmaya göre dikkat çeken olay geçen 15 Kasım gecesi yaşandı. 21 yaşındaki F. B. geçen 19 Ekim günü, 3 öğrencinin kalabildiği yurt odasına yerleşti.

    Yüzü ve karnı kanayan F. B., yurt binasının yangın alarmına basarak güvenliği çağırdı. Bir süre özel güvenliğin gelmesini bekleyen F. B., daha sonra gelen ambulansla hastaneye kaldırıldı.

    Yaşanan işkenceye ilişkin daha sonra soruşturma başlatıldı.

    Soruşturma dosyasına göre F. B.’ye yönelik ayrımcı ifadeler kullandığı anlaşılan Hasan Ege K. ifadesinde olayın kendisi dışında yaşandığını iddia etti.

    “ALEVİ OLDUĞUM İÇİN AYRIMCILIK YAPIYORDU”

    Yüzünden ve belinden yaralanan F. B. ise ifadesinde “Hasan Ege K., ben Alevi olduğum için ve bana karşı ayrımcılık yaptığından dolayı beni odadan atmak istiyordu. Kendisinden şikâyetçi olacaktım. Ancak, öğrenci olduğu ve sabıkasına yansımasını istemediğim içim şikâyetçi olmadım. Halen bana ayrımcılık yapmaya devam ediyor” dedi.

    Bu kişinin, yüzüne ütüyü yapıştırmaya çalıştığını anlatan F. B., Arda D.’nin, yüzünü kesmesinden sonra da kendisini yumruklamaya devam ettiğini kaydetti.

    SALDIRGAN ÖĞRENCİ: ALT IRKSINIZ İTLAF EDİLMELİSİNİZ

    Öte yandan savcılık soruşturma dosyasına, 5 ayrı ses kaydının çözümü girdi. Kendisini odadan atmaya çalışan Hasan Ege K.’nin, F. B.’ye yönelik “Türkiye’nin, belli bir noktadan sonraki Doğusu, olduğu gibi ateşe verilse…” diyor. Hasan Ege K., F. B.’nin etnik kimliği için “Alt ırksınız. İtlaf edilmeniz lazım. Köle olduğunuzu kabullenmelisiniz. İtaat etmek zorundasınız. Seni bu odada istemiyoruz. Buradan gitmezsen seni öldürürüz” ifadelerini kullanıyor.

    SALDIRGANLARA YAPTIRIM UYGULANMADI!

    Soruşturmaya ilişkin görüşüne başvurulan F. B.’nin avukatı Alper Sarıca, yaşanan olaylar nedeni ile okul idaresinin de ciddi ihmali olduğunu belirterek, TÜBİTAK birincisi bir öğrencinin ayrımcılığa maruz kalmasının vahim nitelikte olduğuna işaret etti.

    Av. Sarıca, “Müvekkilin, kendisine bu saldırıyı yapan fail ile birlikte okuldan uzaklaştırılması, savcılıkça da hakkında adli kontrol istenerek mağduriyetinin iyice artırılması, bu vahşeti tertipleyen diğer oda arkadaşına ise bugüne dek hiçbir yaptırım uygulanmaması oldukça dikkat çekici. Müvekkil açısından hukuki sürecin sonuna kadar takipçisi olacağım” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    PİRHA-İstanbul Rumları başta olmak üzere Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun 67’inci yıl dönümü. Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddetin yaşandığı 6-7 Eylül, Türkiye tarihinin utanç sayfalarından birini oluşturuyor.

    Türkiye tarihinin karanlık ve utanç sayfalarından birisi de 6-7 Eylül pogromudur. 1955 yılının 6-7 Eylül’ü, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan topluma yönelik gerçekleştirilen linç ve yağma hareketinin yaşandığı tarihtir.

    67’inci yıl dönümünde olduğumuz pogromda resmi verilere göre 11 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Kadınlar cinsel saldırıya uğradı. Bunun yanı sıra 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 2 manastır, 1 sinagog, 26 okul ile fabrika, otel ve bar gibi yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 317 mekân da saldırıya uğradı.

    6-7 EYLÜL’DE YAŞANANLAR: POGROM!

    6-7 Eylül’de yaşananlar için kullanılan terim: Pogrom! Rusça kökenli bir kelime olan ‘pogrom’, ilk olarak 19. yüzyılda Yahudilere yönelik şiddeti adlandırmak için kullanılmış. Yaşananlar ise Türkiye tarihinde “6-7 Eylül olayları” olarak anımsanıyor. Olan biteni doğru tanımlamak gerektiğini belirten akademisyenler ise “olaylar” denildiğinde yaşananın boyutlarının azımsandığını, kendiliğinden olmuş gibi bir izlenimin yaratıldığını savunuyor.

    ‘Pogrom’ ise şöyle tanımlanıyor: Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddet. Kitlenin şiddet uygulayıcısı olarak seferber edilmesi ise pogromun temel özelliği. Kolektif şiddetin içinde yağma, linç, hırsızlık, tecavüz ya da cinayet olabiliyor. 6-7 Eylül 1955’te olan kolektif şiddetin ana hedefi İstanbul Rumlarıydı. Ama Ermeniler ve Yahudiler de bu şiddetin hedefi oldular.

    PAYLAN: 6-7 EYLÜL POGROMU HAFIZA GÜNÜ İLAN EDİLSİN

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan da pogromun 67’inci yılı dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunduğu kanun teklifi ile “6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü” ilan edilmesini talep etti.

    Paylan kanun teklifinde şu ifadelere yer verdi:

    “100 bin insanın katıldığı tahmin edilen bir pogromda bu sayı fiilen cezasızlık demektir. Ayrıca, 6-7 Eylül Pogromu sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı” açıklamasının işaret ettiği tertibin devlet içinde görevli faillerine yönelik soruşturma ve kovuşturma hiçbir zaman yapılmamıştır. Aksine, pogromun fitilini ateşleyen Oktay Engin ve pogrom sırasında görevini yerine getirmeyen Hayrettin Nakipoğlu gibi isimler, Cumhuriyet dönemindeki pek çok menfi olayda olduğu gibi devlette üst düzey görevler alarak taltif edilmişlerdir.

    Pogrom sırasında mağdurları korumaya çalışan onurlu devlet yetkilileri ve güvenlik güçleri de olmuştur. Cesur vatandaşlar, komşularını korumak için büyük kitlelerin karşısına dikilmiştir. Pogromun ardından TBMM çatısı altında dönemin milletvekilleri yaşananlar karşısında teessürlerini açıkça dile getirmişlerdir. Bu, toplumsal çabayı unutmamak gerekir. Yine de, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye tarihindeki diğer suçlar gibi yüzleşilmemiş, failleri cezalandırılmamış ve hasarı tazmin edilmemiş bir suç olarak kalmıştır.”

    Paylan teklifinde, 6-7 Eylül 1955’te yaşananların ‘Pogrom olarak tanınmasını, 6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Müzesi ve çeşitli hafıza mekanları kurulmasını, pogromun faillerinin tespit edilmesini ve pogromun sebep olduğu zararların tam anlamıyla tazmin edilmesini talep etti.

    PAYLAN’IN KANUN TEKLİFİ ‘KABA VE YARALAYICI’ BULUNMUŞTU

    Paylan‘ın geçtiğimiz yıllarda pogroma ilişkin TBMM’ye verdiği araştırma önergesi, “kaba ve yaralayıcı” bulunduğu gerekçesiyle işleme konmamıştı. Paylan‘ın “Ermeni Soykırımı’nın Tanınması, Soykırım Faillerinin İsimlerinin Kamusal Alandan Kaldırılması” başlıklı kanun teklifini de TBMM Başkanı Mustafa Şentop, TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olduğu gerekçesiyle iade etmişti. Kanun teklifinin ardından Paylan‘a yönelik tepkiler gelmiş, Paylan da “7 yıldır aynı teklifi veriyorum, böyle bir lince maruz kalmadım” diye konuşmuştu.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Alevi evlerinin işaretlendiği 38 saldırı Meclis gündeminde

    Alevi evlerinin işaretlendiği 38 saldırı Meclis gündeminde

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Adana’nın Seyhan ilçesinde Alevilerin ikamet ettiği bazı evlerin işaretlenmesini Meclis gündemine taşıdı. Kenanoğlu, İçişleri Bakanlığı’na verdiği soru önergesinde 2012 ve 2021 yılları arasında yaşanan 37 benzer saldırıyı hatırlatarak, Alevilere ait evlerin işaretlenmesinin kamu otoritelerince gerekli adımların atılmamasından kaynaklı olduğunu ifade etti.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Adana’nın Seyhan ilçesinde Alevilerin ikamet ettiği bazı evlerin işaretlenmesini Meclis gündemine taşıdı.

    Kenanoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yanıtlanması için verdiği soru önergesini şöyle gerekçelendirdi:

    “Alevi toplumuna yönelik nefret söylemi, tehditler ve evlerinin işaretlenmesi gibi vakalar artarak devam etmektedir. Bu vakaların hız kesmemesinin nedenlerinden biri de kamu otoritesinin etkin bir şekilde harekete geçmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu gün itibariyle 2012 yılından bu tarafa, farklı tarih ve bölgelerde toplam otuzsekiz (38) vaka gerçekleşmiştir.

    Alevilerin evlerine çarpı (X) işareti konulması ve tehdit içeren yazılar yazılması, Alevi toplumuna karşı nefret suçuna girmektedir. Bu nefret suçunu işleyenlerin üzerine ciddiyetle gidilmediği, faillerine ulaşılmadığı ve kamuoyuna bu konularda yeterli bilgi verilmediği bilinen bir gerçekliktir. Bu durum Alevilere düşmanlık besleyenlere cesaret vermekte ve sonraki vakaların rahatlıkla yaşanmasına sebep olmaktadır.

    En kısa zamanda güçlü bir irade ortaya konulmazsa, Sivas, Maraş, Çorum gibi Alevi katliamlarının acısını ve öfkesini üzerinden atamamış Alevi toplumunun, benzer trajedileri bir daha yaşama riski taşımaktadır.

    Alevilere ait evlerin işaretlenmesi ile ilgili olarak;

    2012 yılında, Adıyaman, İzmir, Gaziantep, Erzincan, Aydın, Balıkesir, Mersin, İstanbul illerinde,

    2013 yılında, İstanbul, Ankara, Adıyaman, Malatya illerinde,

    2014 yılında, İstanbul ilinde,

    2015 yılında, Adıyaman, İzmir, İzmit, Elâzığ, İstanbul, Ankara illerinde,

    2016 yılında, Adıyaman, Ankara illerinde,

    2017 yılında, Adana, Malatya, İstanbul, Manisa illerinde,

    2019 yılında, Ankara, İzmir ilerinde,

    2020 yılında, Malatya, İstanbul illerinde,

    2021 yılında, Yalova’da,

    Muhtelif tarihlerde, evler, kapılar, duvarlar, sokak başları, araçlar, apartmanlar, dernekler gibi onlarca ev veya mekâna işaretleme, hakaret gibi tehditler yazıldığı kamuoyuna yansıyan haberlerden bilinmektedir.

    Ancak, bugüne kadar haberlere yansıyan bu otuzyedi (37) vaka ile ilgili kamuoyuna aydınlatıcı bir bilgi aktarılmadığı gibi, ilgi (a), (b) ve (c)’de kayıtlı soru önergelerimize de yanıt verilmemiştir.

    Son olarak, 25 Ağustos 2021 tarihinde, Adana’nın Seyhan ilçesine bağlı Ova ve Uçak Mahallelerinde Alevilerin ikamet ettiği bazı evlerin duvarlarına sprey boya ile (X) işareti konularak “Kızılbaş” ifadesi yazılmıştır.

    Milletvekili Ali Kenanoğlu İçişleri Bakanı Soylu’ya şu soruları yöneltti:

    1. Yukarıda belirtilen olaylarda, kamuoyuna yansıyan bilgilerin yer aldığı otuzyedi (37) vaka ile ilgili ne tür bir işlem yapılmıştır, faili tespit edilenler hangi vakalardır?
    2. Bu otuzyedi (37) vakadan faili tespit edilenlere nasıl bir işlem yapılmıştır?
    3. Bu sorularımız neden cevapsız bırakılmaktadır?

    PİRHA/ ANKARA

  • Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    PİRHA-İstanbul’da evinin duvarı işaretlenip “Alevi defol Kürt” diye yazılan Sezer Öztürk’e, karakoldaki polisler tarafınca “Olayı neden sosyal medyada paylaştın? Halkı kin ve nefrete teşvik etmekten hakkında soruşturma açılabilir” denildi.

    Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    İstanbul Esenyurt’ta yaşayan Sezer Öztürk’ün evinin duvarına ırkçı yazılamalar yapıldı. Sabah saatlerinde evden çıktığı esnada duvarındaki yazıyı fark eden Öztürk, fotoğrafı çekip sosyal medya hesabından paylaştı. Sezer Öztürk, ardından polisleri haberdar edip suç duyurusunda bulunmak üzere Kıraç Polis Merkezi’ne gittiğini belirtti.

    “FOTOĞRAFLARI NEDEN PAYLAŞTIN?”

    PİRHA’ya konuşan Sezer Öztürk, ırkçı yazılamaları görür görmez polisleri haberdar ettiğini ve evine gelen ekiplerin parmak izi aldıklarını aktardı. Sonraki aşamada ifade için Kıraç Karakolu’na gittiğini belirten Öztürk, şu aktarımda bulundu:

    “İfadem alınırken üye olduğum parti HDP, Alevi olmamızdan dolayı bunlarla alakalı etkinliklere katıldığımı dile getirdim. Polisler de bu kesimlerle bir bağlantım olup olmadığını sordu. Cemlere katıldığımı, Madımak, Çorum anma törenlerinde yer aldığımı söyledim.

    Polisler, ‘nerelisin?’ sorusunu da yöneltti. ‘Sivas İmranlı Kılıç köylüyüm’ dedim. Yüzyıllardır süregelen bu saldırıların bizim kanımıza dokunduğunu belirterek bu sebepten dolayı olayı sosyal medyada paylaşıp tepkime göstermek istedim’ dedim.

    Soruşturmanın sonunda görevli amir, ‘Neden sosyal medyada paylaşım yaptın? Bunlar halkı kin ve nefrete teşvik ediyor. Bundan dolayı hakkında işlem başlatma söz konusu olabilir.’ dedi. Ben de ‘Mağdur olan benim. Bu paylaşımı yaptığıma dair neden, nasıl işlem başlatılabilir?’ diye sordum.”

    Sezer Öztürk, “Elim kolum bağlıydı ve bir şey diyemedim. Polislerin yanında paylaşımları silmek zorunda kaldım” sözleriyle yaşadıklarını özetlediği.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO

    CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO

    PİRHA- CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Türkiye’de yaşanan Alevi nefretini değerlendirdi. Alevi toplumuna dönük hukuksal ayrımın da olduğunu belirten Başarır,  “Alevilere hakaret eden, ayrıştıran, kötü dil kullanan insanlar için bu maddelerden kaç tane iddianame hazırlanıyor bu ülkede? Kaç vali, idareci yargılanıyor? Kim görevden alınıyor?” diye sordu.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, sorularımızı yanıtladı.

    ” BANA ‘MEZHEPÇİ KÖPEK’ İFADESİ KULLANILDI”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    ALİ MAHİR BAŞARIR: Maalesef özellikle ülkemde son yıllarda ırkçı, mezhepçi, ayrıştırıcı dili yöneticilerin kullandığını görüyoruz. Zaten ne kadar farkındayız bilemiyorum ama iktidar bundan beslenerek bir şeyleri kazanmaya çalışıyor ve dünyada da belli ülkelerde de bunu görüyoruz. Yani aşırı milliyetçi, aşırı mezhepçi, insanları ayrıştıran bir dil, bir kesimde prim yapabiliyor ve o kesim de zaten bu dile uyarak gerek sosyal medyada gerekse toplumda ayrıştırıcı cümleleri kullanıyor. Mesela ordu konusunda bana atılan iftiradan sonra  bana ‘mezhepçi köpek’ ifadesi ve buna benzer cümleler kullanıldı. Niye kullanıldı? Çünkü, adım Ali Mahir, insanlar böyle bakıyor.

    Mersin’de yurttaşlarımızın bir bölümü beni Arap Alevi olarak düşünür, bir kısım Yörük düşünür, bir kısım Kürt düşünür. Ben hepsine de hayır değilim, demem. Çünkü, ben bir insanım. En önemli özelliğim insan olmak ve ne mutlu bana ki hepsini yakıştırabiliyorlar. Yakıştırabiliyorlar diyorum, çünkü, hepsi yakışır insan olana. Alevi olmak da yakışır, Sünni olmak da yakışır, Arap olmak da yakışır ama maalesef bundan beslenen, büyüyen, filizlenen bir yapı var. Çocuklarımıza, insanlığa, geleceğe, topluma bunun kısa sürede belki fayda sağlayabileceğini düşünebilirler kendi açılarından ama geniş bir yelpazede topluma büyük zararlar verir. Örneğin, neden Ortadoğu’da özellikle son 19 yıldır, en çok Müslüman kanının döküldüğü bir dönemi yaşıyoruz? Çünkü bundan beslenen insanlar oldu, bundan beslenen ülkeler oldu. Bu Amerika’ydı, bu İngiltere’ydi, bu Cumhurbaşkanıydı. Kime faydası oldu? Olan, oradaki yüzbinlerce insana oldu. Yüzbinlerce insan evinden yurdundan oldu. Amerika demokrasi getireceğim diye Irak’a girdi. Amerika askerleri tarafından tecavüzüne uğrayan kadınların doğurduğu binlerce bebek dünyaya geldi. İşte demek ki bu doğru bir şey değil. Biz barışı, kardeşliği, dili ne olursa olsun, rengi, ırkı ne olursa olsun onu o olduğu için sevmeliyiz ya da düşüncelerinden dolayı yargılayıp sevmemeliyiz diye düşünüyorum.

    “ALEVİ TOPLUMU HİÇBİR ZAMAN KENDİSİNE YAPILANA NEFRET VE KİNLE KARŞILIK VERMEMİŞTİR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Anlattığım gibi Türkiye’de küçükte olsa böyle bir ırkçı yapı var ve insanları buradan etkilemeye çalışıyorlar. Oysa bence Alevileri tanımak durumundalar. Kimin cennete veya cehenneme gideceğini ben bilemem ama büyük oranda, bir Alevi kolay kolay cehenneme gitmez derler. Çünkü Alevi toplumu empati yapar. Empati kuran bir insan hiçbir dinde günah işlemez. Empati kuran bir insan zarar vermez. Çünkü onun yerine kendini koyar, bu çok önemli bir şey. Evet bu coğrafyada Alevilere karşı çok kötü saldırılar oldu. Maraş, Çorum, Sivas… Şimdi evler işaretleniyor ne kadar acı bir şey. Ama Alevi toplumu hiçbir zaman nefret ve kinle karşılık vermemiştir. Çünkü bir insanı kesemez, bir bebeği öldürmez, bir insanı yakamaz, bir eve çarpı koyamaz. Aklından geçmez. Onun yolu sevgidir, kardeşliktir, beraberliktir. İnsanların bunu bilmesi lazım. Bu hiçbir zaman iyi sonuç vermedi, hiçbir zaman karşılık görmedi ve herkes yaptığıyla kaldı.

    BARIŞ, SEVGİ, KARDEŞLİK BU DÜNYAYI KURTARACAK

    Ben Yalova’ya gittiğim zaman, ilk ziyaret ettiğim yer çarpı konulan evler oldu. O kadar iyi insanlardı ki, şaşkınlardı ve hala failleri bulunamadı. Arka caddede, ön caddede kameralar varken neden bulunamadı? Biz ne yaptık, başka bir yere büyük bir çarpı koymadık, o çarpıyı boyadık ve yerine bir kalp yaptık. Çünkü, herkesin şunu bilmesi gerekiyor. Barış, sevgi, kardeşlik bu dünyayı kurtaracak. Bakın koskoca bir dünya, füzeleri olan Amerika, paraları olan İngiltere, gemileri olan Almanya, ne oldu bir virüsün karşısında aciz kaldılar. Demek ki bizi akıl, bilim, sevgi, kardeşlik ve insanlığa yapılan yatırım kurtaracak. Mezhep savaşları, vekalet savaşları, petrol savaşları ne kazandırdı bu dünyaya? Biz her zaman için sevgiyi aşılayacağız. Sevgi aşısı için bilime paraya pula da ihtiyaç yok. Çok basit. Anlamak, konuşmak, anlaşmak, kaynaşmak, sevmek yeterli.

    70’lerden beri bu bir devlet politikasıydı, bunu kabul edelim. Yani Maraş olaylarında, Sivas olaylarında ya da bugün. Diyanet bile çirkin bir dil kullanıyor bazen. Biz hala cemevlerine ibadethane statüsü verememiş bir devletiz. Bunun utancını yaşıyoruz. Yani bu bir devlet politikasıdır. Bundan beslenen bir yapı var. Ne yapacaksın? Alevileri öcü gibi göstereceksin, düşman gibi göstereceksin, ayrıştıracaksın, kız alıp kız verdirmeyeceksin, onları katledeceksin ve burada birilerini mutlu edeceksin. Yine söylüyorum bunu ancak akıllı, dünyayı bilen, dünyayı tanıyan, insanı seven yöneticiler geldiği zaman başarabileceğiz.

    İstanbul Sözleşmesi diyoruz. İstanbul Sözleşmesi hiçbir zaman gelmedi. Biz okullarımızda o sözleşmenin altını dolduracak eğitimleri verebildik mi? Biz din dersinde Aleviliği anlatabildik mi? Aleviliği anlatabilseydik böyle olur muydu? Bu dediğim gibi bir devlet politikası ama bunu aştık, aşacağız, çok daha fazla yaşatacağız. Bunu söylememin nedeni, yeni bir kuşak var. Bu kuşağın ortak özelliği özgürlüğünü ve insanı sevmesi, birbirini sevmesi, nerelisin diye sormamasıdır. Biz nerelisin diye sormazdık. Bana Alevi misin diye sormadılar. Arkadaşlarım, adın neden Ali, neden adın Mahir diye sormadılar. Bu kuşak da böyle bir kuşak.

    “ALEVİ TOPLUMUNA HAKARET EDEN İDARECİLERDEN KAÇI YARGILANDI VEYA GÖREVDEN ALINDI?”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukukun en önemli özelliği genel olması. Yani iktidarı bir parça eleştirdiğin zaman halkı nefret eylemine itmekten iddianame düzenleniyor. Peki Alevi toplumuna hakaret eden, ayrıştıran, kötü dil kullanan insanlar için bu maddelerden kaç tane iddianame hazırlanıyor bu ülkede? Kaç vali, idareci yargılanıyor? Kim görevden alınıyor? Alınmıyor. Demek ki hukuki bir ayrım var. Bu çok yanlış, hala cemevleri ibadethane olarak kabul edilmiyor. İnsanlar cemevlerinde su faturası, elektrik faturası ödemek zorunda kalıyor. Suyu kesilen cemevi var. Cemevlerini hala biz yardımlaşarak yapmak zorunda kalıyoruz. Bir yerde cemevi inşaatına başlandığı zaman ne kadar sürüyor? Belki 5 yıl sürüyor. Çimentosunu bir yerden alıyoruz, taşını bir yerden alıyoruz. Ama şu an teknoloji biraz daha geliştiği için yardımlaşarak yapıyoruz. Bunları devletin yapması lazım.

    “İKİ GÜN KONUŞARAK SONRA SUSARAK HİÇBİR YERE VARAMAYIZ”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Bu bağlamda partilerin, demokratik kurumların ve her şeyden önce vatandaşlarımızın daha tepkisel olması ve bu tepkinin sürekliliğinin, şiddet oranının iyi ayarlanması lazım. Yani İki gün konuşarak sonra susarak hiçbir yere varmadık varamayacağız da. Bu yüzden mecliste de sert konuşmalıyız, sürekli konuşmalıyız, sürekli gündeme getirmeliyiz. Her ay araştırmalar vermeliyiz, evet defalarca verdik. İbadethane için yüzlerce kez verdik. Ama ne oldu? Belli bir süre sonra unutuldu. Unutulmaması için sürekli eylemde bulunmak zorundayız.

    “NEFRET DİLİNİ KULLANANLAR MUTLAKA CEZASINI ÇEKECEK”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’de şöyle bir şey var. Bugün burada bir röportaj yapıyoruz ve bunun bir cümlesi iktidarın hoşuna gitmiyor. İktidar ne yapıyor? Şunu da net olarak ortaya koyalım bugün dünyada ki en büyük şirketlerden bir tanesi ki pandemide zarar etmeyen karına kar koyan Facebook, sosyal medya şirketleri. Demek ki bu bütçeyle oluyor. Konuya gelirsek burada konuştuğumuz bir cümleyi alıyor önüne troller, trollerden sonra sarayın bürokratları, sonra milletvekilleri, sonra beyefendi ne yapıyor? Linç yapıyor. Bir nefret söyleminde bulunuyor ve buna milyonlarca insan inanıyor. Sizin ne söylediğinizin bir önemi yok ama nasıl sunulduğu çok önemli. Bu saray rejiminde güç var, para var, trol var ve maalesef güçlü olarak gözükebiliyor. Ama dünyadaki nefret dilini kullanan hükümdarlar, liderler, gruplar her zaman bunun cezasını ödemiştir. Hiç bir zaman nefret kazanamamıştır. Nefret mutlaka bir bedel ödemiştir. Bugün bu nefret dilini kullananlar, iftira atanlar, ayrıştıranlar, yalan söyleyenler mutlaka bir yerde cezasını çekeceklerdir.

    “YENİ BİR SİYASET TARZI ŞART”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yeni bir siyaset tarzı şart. Çok klasik yöntemlerle bir yere varamayız. Dünya değişiyor, sosyoloji değişiyor, gençler değişiyor ve yepyeni bir kuşak var. Siyasi partiler, onlara uygun söylemle, eylemle stratejiler geliştirmek ve onlara uymak zorunda. Özgürlük alanına saygı duymak zorundalar. Çünkü özgürlüğüne çok düşkün bir nesil yetişiyor. Arkasından gelecek olan nesil bence özgürlüğüne daha çok düşkün olacaktır. Saygı istiyorlar ve ona uygun adım atacak insanlar bekliyorlar. Bu sefer artık klasik salonları, lacivert takımları, ya da makam arabalarını kullanarak, salon siyasetinden daha çok sokağı kullanmak zorundayız. Bu sokak ne olabilir? Metro olabilir, metrobüs olabilir, otobüs veya park olabilir.

    İYİLİK KAZANACAK, İYİLER KAZANACAK

    Mesela Mersin’de Adnan Menderes Bulvarı’ndaki parkta cumartesi günü 3 bin tane genç var. Ne yapıyorlar? Bira, kahve içiyorlar, yemek yiyorlar. Kimisi şunu söyleyebiliyor: ‘2 saat kafamı dinleyeceğim git buradan diyor.’ Gülümsüyorum. İşte bunu yakalamak zorundayız. Yani siyasetçinin ondan birisi olduğunu, yarın orada, o olabileceğini, onun yerine gelebileceğini anlatabilmeliyiz. Bu topluma da güzel geliyor, insanlara da güzel geliyor. Ama bunu yapmak için de bundan zevk alan siyasetçilerin olması lazım, sokağı sevmesi lazım, yürümeyi sevmesi lazım. Bir mısır satan esnafla dondurma satan esnafla, işyeri sahibiyle, simitçiyle, ayakkabı boyacısıyla sohbet etmesi, dertleşmesi lazım. Tabi ki bunu üst perde de yapamazsın. Bu adam senle alay edebilir, sana kızabilir, seni sevebilir. Onun verdiği suyu da içeceksin, yemeği de yiyeceksin, ekmeği de bölüşeceksin. Bence bu yöntemler olmalı. Bu dönem grupta böyle milletvekilleri var. Bunu yapmayanlar yapanlara ilgi duyuyorlar, bu adamlar seviliyor diyorlar, onlar da yapmaya başlıyor. Yani iyilik kazanacak, iyiler kazanacak.

    “SEVGİYİ, KARDEŞLİĞİ, BARIŞI ANLATMALIYIZ”

    Sevgiyi, kardeşliği, beraberliği, barışı anlatmak zorundayız. Alevi kültürünü daha çok tanıtmak zorundayız. Mesela kadın cinayetleri söz konusu olduğu zaman hep şunu söyledim. Çocuğunuza bir çalgı aleti mutlaka çalmayı ilke edinin. Bu flüt olur, saz olur, zurna olur, piyano olur imkanınıza göre. Mutlaka kitap okusun, mutlaka şiir okusun. Konuyu getirmek istediğim yer, saz çalan biri eşini öldürmez, şiir okuyarak büyüyen bir çocuk büyüdüğü zaman eşine şiddet uygulamaz. İşte Alevi toplumunun en önemli özelliği nedir? Müzik, sanat, deyiş, söyleşi. Alevi toplumunda var. Bunlardan dolayı Alevi toplumunda kadın cinayeti çok az görürsünüz. Hatta son yıllara hiç tanık olmadım. Böyle bir ayrıştırma yapmak istemiyorum ama olayı şuraya bağlıyorum. Edebiyat, sevgi, barış, kardeşlik önemli bunu topluma anlatmamız lazım. Bunu daha fazla anlatmamız için iyi bir TRT’nin olması lazım. TRT’nin alt kanallarının daha açık, daha adil olması, daha düzgün bir medya akımının olması lazım. Sosyal medyada paylaşımların, devlet tarafından adaletli bir şekilde yapılması lazım.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

     

  • ‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

    ‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

    PİRHA- Alevi kadın aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevilere dönük nefret söyleminden ve suçundan en fazla kadınların etkilendiğini söyledi. Küçükkeleş, “Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi ile değil de insanlığın dünyayla, evrenle bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş, sorularımızı yanıtladı.

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Tarihi kökenine bakarsak insanlığın doğadan ayrıldığından beridir yaşadığı bir kültür olduğunu düşünüyorum. Bu kadar farklılıklarla çatışma meselesini; eşit bu dünya üzerinde kendini doğanın bir parçası olarak görmekten vazgeçip hükmetmeye, kendine göre şekillendirmeye başladığı anda başlayan bir durum olarak düşünüyorum.

    Yeryüzü koca bir sofraydı ama insanlık sadece kendisi yemek istedi ve o gün bugündür de aslında farklılıkları üzerinden renkler, inançlar, cinsiyetler üzerinden büyük ve derin bir çatışma yaşadığını düşünüyorum. Oysa doğanın bir parçası iken doğa çok eşitti ve hepimiz için ekmek, aş ve hepimiz için bu dünya üzerinde doğru bir yaşam vardı. Fakat bu hükmetme kültürü zamanla yanındakine hükmetme, karşı cinse hükmetme, farklı inancı hükmetme, kendini her şeyin üstünde görme bakış açısı doğadaki eşitlik duygusunu da öldüren kendini hakim sanan bakış açısı, hep bir başkası üzerinden kendine biriktiren, ölümsüzmüş gibi kendi cebini doldurmaya çalışan, kendi sofrasını büyütmeye çalışan insanlık anlayışının birbiriyle gerçekte bir anlamı olmayan ama sanki anlamı varmış gibi çatışma süreçlerine yol açtı. Bu durum neredeyse insanlığın sonunu da getiren en çok kanını da döken bir pozisyona evrilmiş durumda.

    NEFRET SUÇLARI NORMELLEŞTİRİLDİ VE EN ÇOK KADINLAR ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevilik de biraz önce bahsettiğimiz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyor. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    İnançsal farkların en zulüm gördüğü coğrafyalardan biri Ortadoğu. Savaşların en büyük gerekçesi ya da yaşanan büyük insanlığın vicdanını öldüren katliamların da en çok yaşandığı yerlerden biri. Aleviler de farklı olmaktan kaynaklı bu anlamda çok büyük payını aldı. Tüm diğer doğal inançlarla birlikte iktidar var olduğun sürece iktidarın istediği gibi değil kendi yaşam şeklini tariflediğin için çok büyük zulümle karşı karşıya kalmıştır. İktidar ne ise ona göre inanayım ona göre yaşayım diyen değil tam tersi kendi yaşam felsefesini yaşatmaya çalışan bir topluluk olduğu için tüm iktidarların hedefine dönüşmüş. Yarın Türkiye’de iktidar dönüşebilir ama Aleviler açısından çok şeyin değişeceğini düşünenlerden biri değilim. Çünkü iktidarlar tarif etmek ve belirlemek istiyorlar. Neye inanacağımızı, nasıl yaşayacağınıza cinsel tercihinize ve kaç çocuk doğuracağınıza bile karar vermek istiyorlar ve bunun karşısında duran herkes ciddi zulümle karşı karşıya kalıyor. Alevilik bu anlamda iktidar meselesinin en zıddında durduğu için de en büyük bedelleri ödeyenlerden biri. Devlet kurmamış, iktidar kurmamış bir toplum Aleviler ama temennileri de tam da bulundukları yerde kendi iradeleri ile yaşamak meselesi. İşte buna yönelik çok acı, çok büyük, tarif edilemez muameleler gördü. Bunun en önemli noktalarından biri; Aleviler kendilerini çok anlatamadı ve izin de verilmedi.

    Genel olarak başkaları tarafından tarif edildiler ve bu tarif edilme şekli bugün bile bize hala çok ağır gelen bir durum.  Kadın üzerinden tarif eden, kadın üzerinden ötekileştiren, kadını ahlaksız yapan ve benzeri bir sürü cümle üzerinden dünya kadar nefret suçu ile karşı karşıya kalan bir toplumuz. Bunun en büyük sebebinden biri de kadın erkek ayırmadan yol yürüme kültürü ve inancı olduğu içindir. Çünkü inançları hep erkekler ele geçirdiler ve bir inanç yürüyecekse erkeklerin kontrolünde, onların yürütücülüğünde giderken, Alevilik’te tam tersi kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk ve benzeri hiçbir bileşenini dışında bırakmadan birlikte yürüme kararlılığı, bu dünya üzerinde gerçekten de özellikle kadın üzerinden büyük bir ötekileştirmeye, nefret suçuna, diline maruz kalma ile karşı karşıya bırakmıştır.

    Bu nefret suçu kamu önünde yaşanırken bir de bunun dışında olan kayda geçmeyen çok gizli bir nefret suçu var ki burada en çok bu toplumun kadınları maruz kalıyor. Bir Alevi kadın olarak abdest üzerinden, pişirdiği üzerinden, yaşam şekli üzerinden nefret diline maruz kalmamış tek bir Alevi kadın olduğunu düşünmüyorum. Bunu işte yan komşusu yapınca sanki sıradan bir komşu sohbetiymiş gibi kayda geçiyor ama aslında öyle değil. Yani bu toplumun kadınları her gün yaşadığı her alanda hayatı paylaşması gereken komşusuyla ya da yakın arkadaşıyla ya da iş ilişkilerinde bu nefret suçu ile birebir karşı karşıya kalıyor ve bunun ne kaydı tutuluyor ne de bu suç olarak tabir edilmiyor. Herhangi bir doğal sohbetmiş gibi karşılanıyor. Bu hak mıydı? Birbirimize böyle sorular sorma hakkımız var mıdır? Asla yoktur. Hiç kimsenin hiçbir insanın bir diğerine böyle sorular sorma hakkı yoktur ama o kadar normalleştirildi ki bunu çok rahatlıkla yapabileceğiniz bir eyleme dönüştü.

    “TOPLUMLAR KENDİ ANAYASALARINI YAZMADIĞI SÜRECE DEMOKRATİK BİR YAPI KURULAMAZ”

    Bu dilin kaynağı nedir?

    Bu dilin kaynağı devletler ve sistemlerdir. Elbette ki bugün adını koyarsak kapitalizm. Peygamberli ve kitaplı dinler, aynı zamanda iktidar olan dinler. Yani devletlerin resmi kabulüne dayanmış, devletlerin örgütlü bir şekilde yaşamlarını sürdürmesi için ne gerekiyorsa yaptığı inançlar ve bu kimlik burada birleştirme burada tekleştirme hali toplumda bir başkasını görmeme, mutlaka onun da kendisine benzemesi gerektiğine yönelik müthiş bir devletin örgütlü bir yapısı var.

    Bu sınırlar bu devletler, bu iktidarlar var olduğu sürece nefret suçu da var olmaya devam edecek. Çünkü çatışmalar karmaşalar, toplumu birbirine düşürmeler antidemokratik iktidarların en büyük yaşam gerekçesi. Çünkü toplum birbirine düşmez, döner iktidara bakarsa aslında ne olduğunu görür ve buna bir itiraz geliştirir. Bu itirazın önüne geçmek için de nefret dilinin ve suçunun özel iktidarlar tarafından pompalanan, desteklenen, yürümesi için gayret gösterilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Toplumlar kendi anayasalarını yazmadığı sürece demokratik bir yapının da oluşacağını düşünmüyorum.

    “NEFRETE KARŞI EN BÜYÜK GÜVENCE TOPLUMUN VİCDANIDIR”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukuklar kitaplardır. Genellikle topluma bakmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumun vicdanı, yaşadığı, biriktirdiği, tecrübe ettiği dünya üzerindeki en büyük güvence odur. Devletlerin yazdıkları hukuk kağıtlardan ibarettir ve en çok kendilerini korumak üzerinedir. Sistem, yöntem değişmeyince körükleme bitmiyor ve bu nefret dili ve suçu işlenmeye devam ediyor. Alevi kurumları hak mücadelesi veriyorlar ve sadece devleti karşısına alıp bir şey talep etmesi bir söz söylemesi buradan anayasaya geçmesi ve benzeri mücadelesinin yeterli görmüyorum. Bu da önemli, bunu da yapalım ama aslında bir Türkiye toplumlarına seslenmek de biraz geri kalıyoruz. Oraya bir şey anlatmada, toplumların vicdanında yer almakta biraz geri kalıyoruz. Çünkü bu 80 darbesinin anayasasını bugün bu coğrafyada yaşanmasına sebep olan Kenan Evren belki Türkiye mahkemelerinde bir ceza bulmadı ama toplum vicdanında önemli bir cezalandırma oldu. Biri suç işlerken anayasaya değil aslında yan komşusuna bakmasını önemseriz. Söylediği sözün kimi kırdığına, bunun devlete göre suç olup olmamasına değil ki Türkiye’de biraz toplum böyle yaşarsa anayasadan çok daha ileri bir şey görebiliriz. Çok daha doğru bir dünya, çok daha doğru bir düzen kurmuş oluruz. Ama hepimiz anayasaya bakarsak insanlığını, farklılığını, tercihlerini anayasadan ölçer de ona göre saygı duyarsak asli duygumuzu kaybederiz.

    “DÜNYANIN EN BÜYÜK SORUNUNU ÇÖZECEK ÇAĞRI DA ALEVİLİĞİN ÇAĞRISIDIR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Türkiye’de herkes çok dertli ve çok işi var. Aleviler, kadınlar, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve benzeri o kadar çok mesele var ki. Özgünde tek bir meseleye yaklaşımda tabii ki çeşitli eksiklikler oluşuyor. Bir bütün Türkiye’de bazı şeylere çok alışılıyor. Yanımızda Alevilere yönelik nefret dili de çok alışılmış, çok sıradan görülen ve çok üzerine gidilen mesele değil maalesef. Aleviler bu dile maruz kaldığında demokratik kitle örgütlerine yansıtan, birlikte bir iş yapmaya çalışan bir noktada değiliz.

    Aslında toplum olarak biz de kanıksadığımız için yaşayıp geçiyoruz. Bunun ne kaydını tutuyoruz ne de buna ilişkin bir diplomasi yürütüyoruz başkaları ile ne yapabiliriz konusunda. Ama şunu söyleyebilirim: Katliamların anmalarında elbette ki Türkiye’deki sol sosyalistler gelirler, yürürler. Ama hem demokratik kitle örgütleri hem de sol sosyalist yapıların ‘Alevlerin meselesi bizim de meselemizdir’ deme konusunda eksiklikleri vardır. O yüzden bir suç varsa hepimizi saran sarmalayan bir şey haline dönüşüyor. Yani ilk Alevinin üzerinde uygulansa da sonra buradaki yeterli refleks verilmediği anda başka toplumlara da mutlaka ulaşan bir şeye dönüşüyor.

    “KARŞILIKLI EKSİKLİK VAR”

    Sorunlar çok ortak. Şu soruyu da sormak gerekiyor: Biz Alevi hak mücadelesini yürüten kurumlar toplumun diğer kesimleri ile nasıl ortaklaşabiliyoruz? Ben karşılıklı bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Biraz da kendi derdine düşüyor ve karşılıklı birbirinin derdini gören, birleşen bir yerde olamıyor. Sorun aslında tam da burada. Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. ‘Bir olmak’ çok derin bir felsefedir. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi değil de insanlığın dünya ile evrenle ile bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim. Biz Aleviler bile çok büyük yapamıyoruz, çünkü çok bir olamıyoruz. İlk önce bizim bir olma gibi bir sorumluluğumuz var.

    Belli ki dünyanın en büyük sorununu çözecek çağrı da Aleviliğin çağrısıdır. Bir olmak insanın acısını, derdini, sorununu bugüne kadar yaşadığı acıları giderecek bir formülken ve biz bu formülü ‘Büyük insanlık’ çağrısını çok fazla yapamıyoruz.

    “KENDİ MEDYAMIZI BÜYÜTTÜKÇE DE NEFRETİ KÖRÜKLEYEN EKRANLARA İHTİYACIMIZ KALMAYACAK”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bağımsız medya lafını çok kullanıyoruz. Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki büyük medya kuruluşlarının hiçbiri devletin dışında bir şey yapma şansı yoktur. Çünkü o ideoloji o ekonomi var etmiştir ve o ideoloji ve ekonomi hep var olsun diye de medya hep çalışmıştır. Ama medya açısından umut veren şudur: CANTV, PİRHA gibi kurumlar bu gidişatı bozmak için değerli bir mücadele veriyorlar. Bu çalışma çok önemli. Çünkü izlettirilenin dışındayız.

    Ana akım medyada yer alanlar topluma ve sorunlarına cevap veren değil, kendilerini var edenlerin sesidirler. Ondan dolayı da bir ekrana, bir mikrofona çok ihtiyaç duyan toplumlardan biri de Alevilerdir ve bu anlamda Alevi medyası çok kıymetli. Ama toplum olarak tam olarak bilmiyoruz, o aşamaya gelmedik.

    “ALEVİ MEDYASI ALEVİLERE ÇOK ŞEY KATTI”

    Kendi dilimiz, kendimizi tarif edemediğimiz için hep yaşadığımız nefret meselesi ve asimilasyonla da en güçlü mücadele edebileceğimiz nokta Alevi medyasıdır. Alevi medyasının Alevilere çok şey kattığını biliyorum ve bu topluma dayatılan ekranlar dışında yeni bir ekran yarattığını önemli derecede verdiğini biliyorum. O ekranlara o mikrofonlara sahip çıkmanın da bizi ne kadar güçlendireceğini de görüyorum. TV10 tam da böyle bir mesele üzerinden kapatıldı. Herkes bulunduğu yerden küçük dar bir Alevi grup olduğunu sanıyordu sonra TV10 mikrofonu bir girdi, Türkiye coğrafyasının her yerinde yaşadığımızı, ne kadar çok olduğumuzu fark ettik ve devlet bu fark etmeye müdahale etti. Medyanın böyle bir gücü var.

    “ANA AKIM MEDYA BİZ YOKMUŞUZ GİBİ YAYIN YAPTI”

    Ana akım medya her zaman iktidar kimse onunla birlikte yürüdü ve hep biz yokmuşuz gibi yayın yaptılar. Hiç haber sebebi olmadık. Tam tersi bize yönelik nefret suçunu ve algısını güçlendirecek, Alevi kadınları ötekileştiren çok sayıda cümle ile milyonların önünde canlı yayınlar da yapıldığına şahit olduk ve karşı karşıya kaldık. Oradan bir beklentim yok. İktidarlar yaşadıkça onların medyaları da yaşayacak ve iktidarlar yaşasın diye çaba gösterecekler. Biz de kendi medyamızı kurduk, emek veriyoruz. Büyüttükçe de hiç o ekranlara ihtiyacımız kalmayacak, birbirimize bakacağız birlikte söyleşeceğiz. Bu medyalardan bu şekilde kurtulacağız.

    “ALEVİLERİN DE PARTİSİ KAPATILMAYA ÇALIŞILIYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Aleviler nereye giderlerse, ne söylerlerse mutlaka Alevi kimlikleri ile gitmeli ve söylemeli. Siyasete dahil olurken de mutlaka Alevi kimliği ile dahil olmak gerekiyor. Artık saklanılacak gizlenilecek bir kimlik değil. Tam tersi gurur duyulacak bir kimlik. Bunca zora rağmen ayakta kalmış bir kimlik ve bugün Türkiye toplumları içerisinde en az suça bulaşmış, kendini korumuş, vicdanını hiç elden bırakmamış bir toplumun üyeleriyiz.

    Mutlaka yeni bir dil ve siyasete ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. Bu anlamda HDP Alevilere ilk defa kendi kimlikleriyle siyaset yapma kanalını açan bir parti. Bugün kapatılması konuşulurken herkes ‘Kürtlerin partisi kapanıyor’ diye ifade ediyor. Ben de Alevilerin de partisinin kapatılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Çünkü biz orada ilk defa kimliğimizle siyaset yaptık. Yani adımızı söyledik nereden geldiğimizi ifade etti. Alevi kökenliyiz demedik Aleviyiz dedik. Bu baskılamaya karşı özgür düşünce özgür ifade, kimliğinle varolmayı kapatmaya çalışan bir Türkiye’de mutlaka herkes çok daha güçlü ses çıkarmalıdır.

    İLERİSİNİ KURMA KONUSUNDA İDDİA SAHİBİ OLMALIYIZ

    Bu ülkenin yüzde 60’ını mütedeyyin kabul edip bunun üzerinden siyaset yapmanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Aleviler olarak azla yetinen değil tam tersi en ilerisini söyleyerek toplumu oraya çeken bir yerde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Yeni siyasi aktörler, yeni sözler Türkiye’de çok fazla duyulmuyor maalesef, söyleyen de ciddi engelleniyor. Aleviler açısından söylersek bugün çok kötü ve bizi geçmişteki daha iyiye razı etmeye çalışıldığını hissediyorum. Biz dünü de yaşadık, bugünü de yaşadık; hiçbiri iyi değildi. Bunu bilen toplumlarız. O yüzden daha ilerisini kurma konusunda iddia sahibi olmalıyız.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili haberler…

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO

     

  • Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Alevilerin bu coğrafyada büyük bir çoğunluğu oluşturmasına rağmen birçok kez haklarının ihlal edildiğini söyleyen İHD Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, “Aleviler kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    İnsan Hakları Savunucusu ve Avukat Eren Keskin, sorularımızı yanıtladı.

    “ALEVİLERE KARŞI YAPILAN ÖTEKİLEŞTİRME BİRÇOK KEZ NEFRET SUÇUNA DÖNÜŞTÜ”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi ideolojisi Türk ve Sünni Müslüman kimliği üzerine kurulu. Yaşamın her alanı bu Sünni Müslümanlık ve Türklük üzerinden örgütlenmiş. Eğitimde, ailede, tüm toplumsal ilişkilerde Sünni Müslümanlık temel alınıyor. Oysaki bu coğrafya da yaşayan başka inanç kimliklerine sahip insanlar da var. Örneğin bunlardan biri Aleviler. Aleviler Sünni Müslüman değiller. Ama bu coğrafyada çok büyük bir çoğunluk oluşturuyorlar. Buna rağmen birçok kez hakları ihlal edildi. Hak ihlallerine, yaşam hakkı ihlallerine maruz kaldılar. Kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar. Aslında bu birçok kez nefret suçuna da dönüştü. Aleviler Dersim’de, Maraş’ta kitlesel katliamlara maruz kaldılar. Özellikle Alevi Kürtler. Yaşamın her alanında kendilerini ifade etmekte hayat onlara hep zorluklar çıkardı.

    “DEVLETİ YÖNETENLER NEFRET SÖYLEMİNİ YASAL DÜZENLEME OLARAK HAYATA GEÇİRMEDİLER”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Türkiye’de maalesef nefret suçları üzerine bir düzenleme yapılmadı. Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinde ‘Ayrımcılık Suçu’ işlenmiş. Ama bu madde hiçbir zaman ötekileştirilen, nefret diline maruz kalan kesimler için yeterli bir madde değil. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14’üncü maddesi var. Bu maddede ayrımcılığı düzenleyen bir madde. Biz genel olarak gerektiği zamanlarda bu maddeyi dayanak yaparak suç duyurularında bulunuyoruz. Ama bu yeterli değil. Bu konu da birçok kez sözler verilmesine rağmen, devleti yönetenler nefret söylemini, yasal düzenleme olarak hiçbir zaman hayata geçirmediler.

    Bu konuda gerçekten mücadeleyi devam ettirmek gerektiğini belirten Keskin,  “Bu mücadelenin en önemli parçalarından biri de inanç kimlikleri üzerinde her zaman büyük baskı yaşamış olan Alevilerdir” dedi.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitedeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Celil Kaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söyleminin çok derinlerde olduğunu, çok eskiye dayandığını söyledi. Alevilere yapılan nefret saldırılarında yasaların işlemediğini hatırlatan Kaya, özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmelerinin ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördüğünü ifade etti. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Doktora yapan ve aynı bölümde Öğretim Görevlisi olarak çalışırken 2016 yılında imzaladığı ‘Barış Bildirisi’ gerekçe gösterilerek Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversiteden uzaklaştırılan ve milliyetçilik, ulusal kimlikler, diaspora gibi alanlarda çalışma yürüten Celil Kaya, sorularımızı yanıtladı.

    “SAĞCI FAŞİST HAREKETLERİN NEFRET SÖYLEMİ ÜRETMESİ ŞİDDETİ ARTIRIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    CELİL KAYA: Aslında dünyada ayrımcılık, nefret söylemi, nefret söyleminden kaynaklı şiddet ve nefret suçları her zaman olagelmiş olan olgular ve gerçeklerdir. Bu anlamda son yıllarda dünyada da Türkiye’de de bir artış var. Bunun bir kaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi dünyada yükselen otoriter sağ popülist yönetimler. Bizim ülkemizde dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde, yönetimde olmasalar bile yükselen sağcı, faşist hareketler var. Yükselen bu tip hareketler zaten nefret söylemi üretmeye, ayrımcılık üretmeye müsait politik hareketler. Yönetimlerde böyle olunca nefret söylemi, ayrımcılık ve şiddet artıyor.

    Bir diğer sebebi de dünyada artan göç trafiği. 2010’larda Ortadoğu’da yaşanan toplumsal hareketler, çatışmalar, savaşlardan dolayı birçok ülkeden Avrupa ülkelerine göç dalgası başladı. Göçler her zaman ayrımcılık ve nefret söylemine müsait olgulardır. Çünkü topluluk, bir yabancı toplulukla karşılaşır ve devletler de buna yönelik iyi bir entegrasyon politikası, demokratik bir yönetim sergilemezse gelen göçmenlere, mültecilere, yabancılara yönelik bir şüphe daha sonra ayrımcılık ve nefrete ardından şiddete varan olgulara sebep oluyor.

    Başka bir sebep olarak da dünyadaki ekonomik sıkıntıları gösterebiliriz. Göç trafiğiyle bağlantılı olduğu da söylenebilir. Çünkü göçmenlere, mültecilere karşı ‘bunlar geliyorlar ve bizim ekmeğimizi elimizden alıyorlar’ yani bizim olanın bir kısmını onlar alıyor gibi bir algı ortaya çıkıyor. Ekonomik sıkıntılar, ekonomik krizler derinleştikçe bunun suçlusu olarak gelen göçmenler görülür. Bu çok yanlış ve çarpıtılmış bir algıdır. Ama bu bir olgu bir gerçekliktir.

    Dolayısıyla bu bakış, yani onlara yönelik bu ekonomik bakış ayrımcılığı, nefreti, nefret söylemini ve bundan dolayı nefret söyleminin doğurduğu şiddeti katlayarak devam ettiriyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK HEP VARDI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söylemi niteliğinin diğer toplumsal gruplardan, kimlik gruplarından, inanç gruplarından farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kaynağı çok daha derinlerde, çok daha eskiye dayanan bu topraklarda maalesef bir ayrımcılık ve nefret söz konusu. Yüzyıllardır Anadolu coğrafyasında ya da eski Osmanlı coğrafyası diyelim, Alevilere yönelik bir ayrımcılık zaten var. Mesela Kürtlere ya da farklı kimlik gruplarına yönelik ayrımcılığa baktığımız zaman tarihi daha yeni. Daha modern dönemde, ulus kimliğinin inşa edilmesiyle birlikte 100-120 yıllık en fazla 150 yıllık bir tarihi vardır diyebiliriz. Alevilere yönelik ayrımcılığın kökleri çok daha derinlerde.

    Alevilere yönelik nefret söyleminin, Cumhuriyet kurulduktan sonra, laikliğin iyi işlediği dönemlerde kısmen azaldığını söyleyebiliriz. Belki ayrımcılığın değil ama en azından nefret suçlarının biraz azaldığını söyleyebiliriz. Yüzyıllardır Alevilere yönelik şüphe, ayrımcılık ve nefret hep devam etti. Çünkü bu hep devletin tepesinden aşağı doğru yayıldı. Yukarıda bir ayrımcılık, nefret üretildi ve bu aşağı doğru hep yayıldı. Bunun sebebi de önce Osmanlı Devleti’nin sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir Sünni İslam anlayışı üzerine inşa edilmiş olması ve bunun hakim inanç olması.

    Alevilere yönelik ayrımcılık hep vardı ama özellikle de tabi son yıllarda iktidarın Sünni İslam doktrinini neredeyse resmi din olarak kabul etmesi ve bunu hem topluma hem Diyanet kanalıyla, eğitim kanalıyla yani imam hatip okullarının artmasıyla empoze etmesi. Bu nedenle Alevilere yönelik ayrımcılık, nefret maalesef daha da artmış durumda. Özellikle AKP döneminde. Buna aslında bilinçli olarak arttırılan bir ayrımcılık diyebiliriz.

    “ALEVİLERE YÖNELİK NEFRET SÖYLEMİ KULLANILDIĞINDA YASA İŞLEMİYOR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Sadece kurallara normlara baktığınızda hem Anayasa’da hem diğer yasalarda ayrımcılığa, nefret söylemine yönelik yeterli olmasa da bir takım düzenlemeler var. Ancak mesele bunların uygulanması ve nasıl uygulandığı. Yani şöyle diyebiliriz: Düzenlemeler, doğrudan yer almasa da bazı kimlik ve inanç gruplarını koruyor. Türkiye’ye baktığımızda bu yasaların Türkleri ve Sünni Müslümanları koruduğunu söyleyebiliriz. Onların inançlarını, onların kimliklerini koruyor. Yasalarda, halkın bir kesimini aşağılamak, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek gibi düzenlemeler, metinler var. Fakat bunlar kimlere yönelik uygulanıyor. Örneğin Alevilere yönelik nefret söylemi kullanıldığında ya da onların inançları aşağılandığında bu düzenlemeler devreye girmiyor. Bu gayrimüslimlere, LGBT+’lara vb. gibi farklı kimlik gruplarına yönelik nefret söylemlerinde bunlar uygulanmıyor.

    Nefret söylemi hangi kimlik grubuna yönelik olursa olsun, bir suç ve yargılama konusu olmalı. Ancak Türklüğe ve Sünni İslam’a yapılan eleştiriler bile bunun konusu olabiliyor. Yani düzenlemeler var ama yeterli değil. Var olan yasalar bile hakkıyla gereği gibi uygulansa, ayrımcılık, nefret suçu ve bunlardan kaynaklanan psikolojik ve fiziksel şiddet epeyce düşürülebilir. Fakat uygulanmıyor. Yeterli olmayan düzenlemeler bile, ana akım olmayan kimlik ve inanç kurumları için uygulanmıyor. Dolayısıyla hukukun burada kimlik ve inanç kurumlarını koruma konusunda neredeyse hiç işe yaramadığını söyleyebiliriz.

    “ALEVİ KURUMLARININ ÖRGÜTLENMELERİ AYRIMCILIĞI, NEFRET SÖYLEMLERİNİ GÖRÜNÜR KILDI”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kısmen evet. Demokratik gruplar yapabildiği kadar buna tepki gösteriyorlar. Buna yönelik refleksler üretiyorlar. Örneğin; Alevilere yönelik nefret söylemi ile ilgili Alevi kurumları konuyla ilgili sık sık açıklamalar, eylemler yapıyorlar, tepki gösteriyorlar. Özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmeleri ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördü. Alevi örgütlerinden farklı farklı demokratik kitle örgütleri de tepkiler gösteriyorlar. Ancak bu yeterli olmuyor, yeterli olmamasının sebebi ise onların sesinin yeterince yayılmaması, kitlelere ulaşmasının engellenmesi. Son yıllarda sivil toplum üzerinde, demokratik kitle örgütleri üzerinde büyük baskı mevcut. Çoğu kapatılma tehlikesiyle, devletin en üst noktasıyla tehdit ediliyorlar. Örneğin; Türk Tabipler Birliği ya da bazı barolar, demokratik dernekler, vakıflar sürekli bir kriminalize edilme, kapatılma tehdidi, yöneticilerin, üyelerin tutuklanması tehdidiyle karşı karşıyalar. Dolayısıyla hem yeteri kadar işleyemiyorlar, hem de seslerinin yayılma alanı çok daraltılıyor. Yani bir şeylere tepki verdiklerinde, mücadele ettiklerinde, bunun çok geniş kitlelere yayılması çok mümkün olmuyor. Çünkü bu kanallar devlet tarafından tıkanıyor.

    “NEFRETİ, AYRIMCILIĞI YAYAN ANA AKIM MEDYA VAR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Öncelikle ‘Ana Akım Medya’ diyelim. Bütün iktidarlar, özellikle otoriter yönetimler medyayı kendi iktidarlarını sağlamlaştırma aracı olarak kullanırlar. Medya özgür bir medya değilse, iktidarlar tarafından bir rıza üretme mekanizmasına dönüştürülür. Türkiye’de de ana akım medya eskiden beri devletin temel politik siyasal-toplumsal yönelimlerine paralel şekilde hareket eder. Böyle bir çizgi izleye gelmiştir. Türkiye tarihindeki katliamlara, suikastlara baktığınızda hepsinde aslında medyanın bir noktada rolü olduğunu, kışkırttığını, yol verdiğini görürsünüz. AKP döneminde ana akım medyanın neredeyse tamamı iktidarın güdümüne girmiş durumda ve iktidarla tamamen paralel uyumlu bir biçimde bir çizgi izlemeye başladı. Bugün bakıldığında devletin tepesinden aşağı doğru yayılan, bazı topluluklara, bazı kimlik, inanç gruplarına yönelik bir nefret söz konusu. Medya da bunun temel aracı oluyor.

    Ana akım, iktidar yanlısı medyanın yanında bir de özgür medyadan, alternatif medyadan da bahsetmek gerekir. Fakat alternatif ve özgür medyanın şöyle bir dezavantajı var. Yine otoriter dönemlerde sesleri o kadar kısılır ki hem kaynak bulmakta çok zorlanırlar hem de yaygınlık kazanmakta çok büyük zorluk çekerler. Türkiye’de muhalif medya mecraları sık sık kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Bu da ekonomik kaynak demek, insan kaynağı demek, yoğun emek demek vs. Özgür medya bunlarla karşı karşıya kalınca yaygınlaşma imkanı bulamıyor. Dolayısıyla gerçekleri yazacak olan, daha eleştirel bir yerden siyasete, devlete yaklaşacak olan medya mecraları yeterince alan bulamıyor kendine. Devlet bu kanalların da önünü tıkıyor ve tabiri caizse meydan bu nefreti yayan, ayrımcılığı yayan ve iktidar güdümünde işlev gören ana akım medyaya kalıyor.

    “NEFRET SUÇUNA MARUZ KALANLARIN DAYANIŞMA İÇİNDE OLMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu birkaç boyut olarak ele alınabilir. Birincisi ayrımcılığa, nefret söylemine, nefret suçlarına maruz kalan farklı toplulukların birbiriyle dayanışma içinde olması. Örneğin; Alevilik bir inanç grubu, Kürtlük bir ulusal kimlik grubu, LGBT’ler bir cinsel yönelim grubu, kadınlar bir cinsiyet grubu vs. bakıldığında sanki hepsi birbirinden ayrı şeyler olarak görülüyor. Evet kimliğin içeriği olarak farklı olabilir, fakat bunların hepsi benzer bir yerden ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalıyor.

    Bugün baktığımızda iktidar, hem yöneticiler hem de iktidar destekçileri Kürtlerden de, Alevilerden de, LGBT’lerden de, gayrimüslimlerden de nefret ediyorlar vs. Aslında bu birbiriyle çok ilişkili bir durum. Dolayısıyla bu kesimlerin birbiriyle dayanışma içinde olması, bu dayanışmanın belki bir mücadele birliğine de varması çok önemli. Bu dayanışma ilişkisi iktidara karşı ve çoğunluk tahakkümüne karşı daha güçlü bir direnç yaratacaktır.

    İkincisi ise her ne kadar etkisiz de olsa, uygulamada yetersiz de olsa hukuki düzenlemeler ve hukuki mücadele de önemli. Var olan hukuki düzenlemelerin daha ileriye taşınmasını sağlamak ve bunun için mücadele etmek ve tabi bunların uygulanması için mücadele etmek gerekir. Tek bir kimlik ya da inanç grubu için değil, bütün farklı inançlar, farklı kimlikler, farklı cinsel yönelimler vs. uygulanmasını sağlamaya çalışmak. Bunun için mücadele etmek. En azından nefret suçu işleyen biri, bunun karşılıksız kalmayacağını bilmeli. Kişi bir yaptırımla karşı karşıya kalacağını düşünürse bu durum kısmen azalabilir. Çünkü bunun bir sebebi de cezasızlık politikasıdır. Cezasızlık bu tip şeylerin artmasına sebep oluyor.

    Bir de farklı bir kimliğinin, inancının, cinsel yönelimin diğer gruplar için bir tehlike olmadığını anlatmaya çalışmak ve bunların bir arada yaşayabileceğini, demokratik bir biçimde, barış içinde yaşayabileceğini, ısrarla anlatmak, bunun için mücadele etmek hepsinden en önemlisi diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Trabzon’da nefret saldırısı: Hristiyan yurttaşın mezarını tahrip ettiler

    Trabzon’da nefret saldırısı: Hristiyan yurttaşın mezarını tahrip ettiler

    Trabzon’da Santa Maria Katolik Kilisesi’nin mezarlığı nefret saldırısına uğradı. Zehra Çolak adlı yurttaşın mezarına yerleştirilen haçın yakıldığı, mezarın tahrip edildiği belirtildi. 

    Santa Maria Katolik Kilisesi cemaatinden Zehra Çolak, 17 Ocak’ta yaşamını yitirdi. Çolak’ın cenazesi 18 Ocak’ta kilisede düzenlenen dini törenin ardından kilisenin 500 metre kadar yukarısında yer alan Arafilboyu mahallesinde bulunan kilisenin mezarlığına defnedildi. Mezarın başına da geçici olarak tahta haç yerleştirildi. Defin törenine katılanlardan edinilen bilgiye göre defin sırasından küçük bir grup tekbir getirerek provakasyon yaratmaya çalıştı.

    Hristiyanhaber.net’in haberine göre, eşinin mezarını en son 10 gün önce 4 Şubat’ta ziyaret eden Veysel Çolak, 14 Şubat günü tekrar ziyaret ettiğinde mezarın saldırıya uğradığını gördü. Çolak, geçici olarak yerleştirilen haçın yerinde olmadığını gördü. Mezarın etrafını araştıran Veysel Çolak, tahta haçın söküldükten sonra kırılarak mezarın yakınında yakıldığını farketti.

    Durumu Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nü arayarak bildiren Çolak’ın ifadesini alan polisler mezarın ve yakılan haçın görüntülerini çekerek soruşturma başlattı.

    Trabzon Santa Maria Kilisesi rahibi Andrea Santoro, 5 Şubat 2006’da uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetmişti.