Etiket: nejla kurul

  • Mersin Cemevi’nden ÇEDES konferansı: Kime ve neye hizmet ediyor?-VİDEO

    Mersin Cemevi’nden ÇEDES konferansı: Kime ve neye hizmet ediyor?-VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi tarafından düzenlenen konferansta ‘Değerler Eğitimi Nedir? ÇEDES kime ve neye hizmet ediyor’ konuları tartışmaya açıldı.

    Mersin Cemevi, ‘değerler eğitimi’ adı altında okullara imam ve din görevlilerinin atanmasını sağlayan Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) protokolüne karşı kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla konferans düzenledi. Konferansa Mezitli ve Toroslar Cemevi yöneticileri, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, kentteki emek ve demokrasi kurum temsilcileri, çok sayıda öğretmen ve yurttaş katıldı.

    “ÇEDES’İN TEHLİKELERİ BİLİNMELİ”

    Açılış konuşmasını yapan Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, ÇEDES’in içeriğini birçok velinin ve hatta eğitimcilerin dahi bilmediğini, bu nedenle kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla böyle bir konferansı düzenlediklerini söyledi. Kılavuz, ÇEDES ile birlikte tek din ve tek mezhebin öğrencilere dayatıldığını belirterek, laik eğitimin tehlike altında olduğunu vurguladı.

    Seher Şengünlü Yılmaz ise, “Bizler bu memlekette yaşayan Aleviler olarak eşit yurttaşlık haklarımızı istiyoruz. ÇEDES ve Maarif Modeli gibi geleceği dinselleştiren modellerde yer almayacağız” dedi.

    “DÜŞÜK ÜCRETLE KUR’AN ANAOKULLARI TEŞVİK EDİLİYOR”

    2 oturumda gerçekleşen konferansta ilk olarak Prof. Dr. Fatma Gök, Doç. Yılmaz Kahraman, Dr. Ece Cihan Ertem ve Prof. Dr. Adnan Gümüş konuşmacı olarak yer aldı.

    Fatma Gök, Köy Enstitülerinin örnek model olabileceğini ve eğitim üzerindeki etkilerine dair konuştu. Yılmaz Kahraman, Almanya’daki dernekler üzerinden dini eğitim örgütlenmesinin yapıldığına da dikkat çekti. Kahraman, Almanya’da bazı okullarda Alevi inancının ders olarak müfredata girdiğini ve bunun bir kazanım olduğunun altını çizdi.

    Prof. Dr. Adnan Gümüş ise AKP’nin eğitim alanında yıllar boyu stratejik olarak kullandığı jargon ve söylemler üzerine bir sunum yaptı.

    Dr. Ece Cihan Ertem ise, Kur’an anaokulları yönetmelikleri ve yapısına ilişkin saha araştırmasından bilgiler verdi. Ertem, Kur’an anaokullarının devlet anaokullarından çok daha düşük bir ücrette olması sebebiyle ailelerin çoğunun buralara yönlendiğine işaret etti. Ertem, “Milli Eğitim’in bu okullar üzerinde herhangi bir tasarrufu yok. Tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülüyor. Ülkede anaokulu eksikliği olduğundan dolayı veliler tarafından önemli bir merkez” diye konuştu.

    “ÇEDES, ÖĞRENCİLERE SAHTE ÖZGÜRLEŞME ALANI YARATIYOR”

    2’nci oturumda ise Prof. Dr. Meral Atıcı, Prof. Dr. Binali Tunç, Prof. Dr. Nejla Kurul ve Prof. Dr. Şükrü Aslan, ÇEDES ve eğitim modellerine ilişkin aktarım yaptı.

    Prof. Dr. Nejla Kurul, ÇEDES’in okuldan kaçmak isteyen çocuklara yanılsamalı bir özgürlük alanı tanıma tehlikesi barındırdığını vurguladı. Kurul, “Çocukları gençlik merkezlerine götürüp bir takım oyun ve hediyelerle sahte bir özgürlük alanı tanınıyor. Eskiden bu tarz protokollerle arka kapıdan girerlerdi okullara. Şimdi ise üç bakanlığın imzaladığı protokolle okullara girebilecekler. Cemaat yapılanmasında olduğu gibi okulda koordinatör öğrenciler olacak ‘Abiler-ablalar’ biçiminde. O sahte özgürleşmelere dair öyle şeyler anlatacaklar ki belki 2. dönem 100 çocuk oralara gitmeye başlayacak” sözlerini kullandı.

    Şükrü Aslan ise, ÇEDES’e karşı neler yapılmalı sorusuna “Spesifik olarak uygulamanın yansımalarına dair muhakkak dava açılmalı. Aileler bu konuda iş birliği yaparak platformlar kurmalı ve itiraz mücadelesi vermeli” yanıtını verdi.

    Konferans, soru-cevap ve plaket töreninin ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Okullarda mescit düşmanlık yaratır; öğretmenlere din dersi zorunluluğu zorbalıktır’-VİDEO

    ‘Okullarda mescit düşmanlık yaratır; öğretmenlere din dersi zorunluluğu zorbalıktır’-VİDEO

    PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim kurumlarını dini mekanlara dönüştürmesini eleştirdi. Kurul, okullarda mescit zorunluluğuna işaret ederek, “Sınıflar çok kalabalık, bir sınıfı mescite dönüştürme çabası 30-40 öğrenciyi derslerinden alıkoymak demek. Öğrencileri nitelikli eğitimden uzaklaştırmak demek” dedi. Kurul, eğitimciler için de zorunlu din dayatmasının da zorbalık olduğunu vurguladı. 

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2022-2023 örgün eğitim istatistikleri de gösteriyor ki kamusal eğitim yıldan yıla geriye gidiyor. Buna yerine özel öğretim ve dini eğitim odaklı okullar teşvik ediliyor. Eğitim alanındaki ticarileşme ve dinselleştirme politikaları ise yeni yüzü ile günden güne kamuoyuna açıklanıyor.

    14 Ekim’de yapılan duyuru ile Millî Eğitim Bakanlığı, Okul Öncesi Eğitim Yönetmeliğinde bir değişiklik yaparak ‘Katkı payı’ alınmasını zorunlu hale getirdi. Bununla birlikte ÇEDES projesiyle okullarda imamların derse girmesine olanak sağlayan MEB, şimdi de okul öncesi eğitim kurumlarında mesciti de zorunlu kıldı.

    Uzmanlar, devlete ait olan 60 bin 734 okulda bu uygulamaların hayata geçirilmesinin yeni krizlere de sebep olacağına vurgu yapıyor.

    “EĞİTİM SİSTEMİ, ÇOCUĞUN AÇLIĞINI, SUSUZLUĞUNU GÖRMÜYOR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul da Türkiye’deki eğitim sisteminin, çocuğun üstün yararını gözetmekten hızla uzaklaştığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Kurul, mevcut idarenin, öğrencilerin ana dilini ve ailelerin sahip olduğu inançlarını görmezden geldiğinin altını çizdi.

    Kurul, şunları söyledi:

    “Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin içeriği ile egemen inanç dayatılıyor. Diğer yandan eğitim sistemi çocuğun açlığını, susuzluğunu dahi görmüyor. Birinci gereksinim çocukların karınlarının tok olması ve temiz içme suyuna ulaşır olmasıdır. Siyasal iktidar, tüm okullarda bir öğün ücretsiz öğle yemeği konusunda seçim öncesinde bir söylem kurmuştu, anaokullarında ise kısmi bir uygulamaya geçildi ama seçimlerden sonra bir de baktık ki anaokullarında başlamak üzere ücretsiz öğlen yemeği hakkı ortadan kaldırıldı. Bu durumda velilere ‘ellerinizi ceplerinize atın’ denildi. Birkaç gün önce çıkarılan Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde de bunu fiili bir biçimde resmileştirdiler. Tabii bir şeyin yasal olması onun meşru olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü çocuğun üstün yararını gözetmek demek, okulun içinde anne ve babasının verdiği vergilerin toplandığı bir havuzdan çocuğun eğitimi ve beslenmesi için kaynak ayrılması gerekliliği var. İktidar da bunun meşru olduğunu fark ettiği için dillendirdi ama sahte bir söylem olduğunu görüyoruz.”

    YASAL DÜZENLEMEDEKİ ÇELİŞKİLER!

    Prof. Dr. Nejla Kurul, okul öncesi eğitim kurumlarında katkı payının alınması konusunda yapılan yasal düzenlemenin çelişki barındırdığını belirterek “ ‘Öğrencilerin çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere bir katkı payı alınır’ maddesi konulmuş durumda ama yasal düzenleme çok çelişkili. Çünkü ilk cümle ‘okul öncesi eğitim çocuklara ücretsiz olarak verilir’ deniliyor. Arkasından ‘katkı payı alınır’ deniliyor. Üniversiteler de dahil eğitim bir haktır. O yüzden kamusal, bilimsel, laik ve parasız eğitim ilkesi son derece önemlidir ve burada da ilk kaynak aktarılacak yerlerden birisi tüm çocuklar için ücretsiz bir öğün yemek ve günde 1 litre ücretsiz su olmalıdır” dedi.

    DERSLİK OLMAYAN OKULLARA MESCİT ZORUNLULUĞU!

    Nejla Kurul, Mayıs 2023 seçimleri ardından Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile eğitimin dinselleştirilmesine dönük ciddi adımların atıldığını söyleyerek eleştirilerine şu sözlerle devam etti:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm bakanlıklar üzerinde güçlü bir etkisi var; protokolde bakanlıklardan daha üstte yer alıyor. Buradan gelen etkilerle ibadet kurumları ile eğitim kurumları fikri birbirine karıştırılıyor. Camiler, mescitler ya da birçok yerde dini vecibeleri yerine getirecekleri kurumsal yapılar zaten var ama Milli Eğitim Bakanlığı buralara daha çok öğrencinin gelişini sağlamak üzere bu kurumlara okullar içerisinde yer kaplamaya çalışıyor. Hem düşünsel olarak yer kaplama hem fiziki olarak yer kaplamadan bahsedebiliriz. Son yönetmelikte mescit açma zorunluluğu getirilmiş oldu. Okul yöneticileri bu talimatı hemen yerine getirmek üzere çalışmalara başlayacağını biliyoruz. Ama biz şunu da biliyoruz; sınıflar çok kalabalık, bir sınıfı mescite dönüştürme çabası 30-40 öğrenciyi derslerinden alıkoymak demek. Öğrencileri nitelikli eğitimden uzaklaştırmak demek. Kalabalık sınıflara mahkum etmek demek. O yüzden okulların fiziki mekan ihtiyaçları çok büyük. Kaynak ayrılacaksa buralara ayrılması gerektiğini ifade etmemiz lazım ama MEB, dini istismar ederek, dini duyguları kullanarak seçmenleri, velilerimizi bölmeyi ve aralarında düşmanlık yaratacak ilişkiler kurmayı okulun içinde de tercih etmiş durumda. Oysa okullar eğitim yerleridir. Ama okul ortamlarına böyle ayrıştırıcı mekansal düzenlemeler veya eğitim programlarında kimi değişiklikler yaparak bu doğrultuda düzenlemeler yapmak gerçekten kabul edilebilir bir şey değil.

    BAKANIN KAPISI EĞİTİM EMEKÇİLERİNE KAPALI!

    Tabii bu konuları söyleyeceğimiz bir zemini de Milli Eğitim Bakanlığı yaratmış değil. Aylardır kendisiyle görüşmek için randevu almaya çalışıyoruz ama konuşamıyoruz. Okulun içindeki barışı Öğretmenlik Meslek Kanunu ile bozdunuz şimdi de öğrenciler arasında barışı ‘mescite gidenler-gitmeyenler, ÇEDES protokolüne dahil olanlar-olmayanlar’ biçiminde çocuklarımızın yaşamını risk altına alabilecek kimi oluşumlara izin vermemeleri gerekirken laiklik ilkesine aykırı biçimde Milli Eğitim Bakanlığı ısrarcı olmaya devam ediyor.”

    “ZORUNLU DİN DERSİ SEMİNERİ ZORBALIKTIR”

    Prof. Dr. Nejla Kurul, kasım ayı içerisindeki yarı tatilde yapılacak seminerlerde öğretmenlerin de dini baskıya maruz kalacaklarını ifade etti. Kurul, eğitimciler için de zorunlu din dayatmasının yürürlüğe konulduğunu işaret ederek şunları söyledi:

    “Dikkati çeken konu, din eğitimi ve öğretimi dersinin hangi branştan olursa olsun tüm öğretmenler için zorunlu bir seminer dersi haline getirilmiş olması… Bu kez de öğretmenler arasında inançları, dini yorumları birbirinden farklı olan öğretmenleri Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan getirilmiş Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile hazırlanmış bir programa mahkum etmek gerçekten vicdanları bir yandan yaralarken, etik olmayan bir tavırken ikincisi ise bir zorbalık olarak değerlendirilebilir. Buna da karşı çıktığımızı ifade etmemiz gerekiyor. Aşırı merkeziyetçi yapı, saray, Diyanet İşleri Başkanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı üzerinden ÇEDES protokolünde cisimlenerek adeta eğitim alanını tamamen otoriter bir biçimde yönetme anlayışı daha da egemen olmuş durumda. Buna ‘dur’ diyecek yaklaşım kuşkusuz okulları kendi kendini yönetir, geliştirir, yetişir, konuşur, kamusal tartışmaları okul içinde yapar hale getirecek demokratik bir eğitim ikliminin oluşturulmasında yatıyor.”

    Eren GÜVEN/ANKARA 

  • Alevi örgütleri ve Eğitim-Sen ‘Laik eğitim, laik yaşam, eşit yurttaşlık’ mitingine hazır -VİDEO

    Alevi örgütleri ve Eğitim-Sen ‘Laik eğitim, laik yaşam, eşit yurttaşlık’ mitingine hazır -VİDEO

    PİRHA-Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan ÇEDES projesinin iptali ve laik eğitim için 16 Eylül’de İzmir’de yapılması planlanan mitingin hazırlıkları tamamlandı, örgütler mitinge dair tüm detayları bugünkü toplantıda konuştu. Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, “İnsanların inançlarının istismar edildiğini kamuoyuna anlatmak durumundayız. Laiklik mücadelesi eşit yurttaşlık mücadelesidir” dedi. 

    Okullara ‘Değerler Eğitimi’ adı altında imam, hatip ve vaiz görevlendirilmesini öngören “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” projesine tepkiler sürüyor.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Alevi örgütleri ve dernekler okullara ‘değerler eğitimi’ adı altında imam, hatip ve vaiz görevlendirilmesini öngören “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” projesinin iptal edilmesi için 16 Eylül’de İzmir’de “Laik eğitim, laik yaşam, eşit yurttaşlık” mitingi yapacak. PSAKD Genel Merkezi’nde yapılan ikinci toplantıda örgüt temsilcileri bir araya gelerek mitinge dair kararlar aldı.

    “LAİKLİK MÜCADELE EŞİT YURTTAŞLIK MÜCADELESİDİR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Ankara’dan başlayarak İzmir’e kadar uzanacak miting için düzenlenen toplantı ile ilgili “Bugün “Laik eğitim, laik yaşam, eşit yurttaşlık talep ediyoruz, ÇEDES’e hayır” 16 Eylül bölgesel mitinginin ikinci geniş toplantısını yaptık. 100’e yakın kurumun sesi ve sözü olan bir toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantının sonucunda 16 Eylül mitinginin çok güçlü gelmesi için özellikle çevre illerden katılımın önemli olduğunu söylemek istiyoruz. Çünkü laikliğin yaşamsal bir konu olduğunu biliyoruz. Her gün bir ya da iki kadın hayatını kaybediyor ve kimi zaman bu kayıpların arkasında aşırı ataerkil bir yapılaşma, kadını ikincilleştiren bir yapının olduğunu biliyoruz. Okullarımız dinselleştirmenin çok hakim olduğu bir sürecin parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Daha dün Mardin Kızıltepe’de HÜDAPAR’ın kongresini bir İmam Hatip okulunda yaptığını duyuyoruz. İnsanların inançlarının istismar edildiğini kamuoyuna anlatmak durumundayız. Aynı zamanda Türkiye’de milyonlarca Alevi yurttaşı var, farklı inançlar var. Bu yönden baktığımızda laiklik mücadelesi eşit yurttaşlık mücadelesidir. 12 Eylül günü Ankara’dan yola çıkacağız, Eskişehir’e ulaşacağız. Eskişehir’de bir basın açıklaması yapacağız, siyasal partilerle, emek ve meslek örgütleri ile görüşmelerimiz olacak. Ardından Denizli, ardından Muğla, ardından Aydın ve İzmir’e doğru yola çıkacağız” dedi.

    “MİTİNGLERİ DİĞER İLLERİMİZDE DE YAPACAĞIZ”

    PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş ise mitinglerin başka şehirlerde de yapılacağının altını çizerek, yapılan toplantı ile ilgili şunları söyledi:

    “Alt bileşenleri 100’ün üzerinde kurumun temsil edildiği, 16 Eylül İzmir’deki miting toplantımızı gerçekleştirdik. Bu toplantıda 16 Eylül’deki İzmir mitingini nasıl yapacağımıza, hangi kurumlar ile yapacağımıza dair kararlarımızı netleştirdik. İlk mitingimizi İzmir’de yapıyoruz çünkü İzmir ÇEDES projesinde Eskişehir ve Tekirdağ ile beraber pilot bölge seçilmişti. Mitingleri daha sonraki aşamalarda diğer illerimizde de yapacağız İzmir’de yapılan miting laikliğe karşı yürütülen seküler yaşama karşı yürütülen şeriatçı yapıyı destekleyen ve eğitimde şeriatçı bir eğitim sistemini hedefleyen AKP hükümeti ve bunun zihninin karşında durmaya yönelik yapacağımız ilk miting olması açısından önemli.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

  • Prof. Dr. Nejla Kurul’dan KHK tepkisi: Mücadeleye devam edeceğiz-VİDEO

    Prof. Dr. Nejla Kurul’dan KHK tepkisi: Mücadeleye devam edeceğiz-VİDEO

    PİRHA-Eğitim-Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul’un bir kez daha üniversiteyle bağı kesildi. Kurul, “Türkiye’de akademide demokrasi, emek, barış, insan hakları diyen akademisyenlerin dışarıda bırakılması durumunda Türkiye’ye demokrasi gelmez. Mücadeleye devam edeceğim” dedi.

    OHAL döneminde yayınlanan 686 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen ve geçtiğimiz ay tam 7 yıl sonra görevine dönen Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, bir kez daha görevinden uzaklaştırıldı. Ankara Üniversitesi’nin itirazı üzerine Kurul’un bir kez daha üniversitesi ile bağı kesildi.

    Üniversiteyele ikinci kez bağının kesilmesini PİRHA’ya değerlendiren Nejla Kurul, “İlkelerin olmadığı, hukukun olmadığı, şans tesadüf ve benzeri faktörlerin olduğu bir süreçte hukukun öngörülebilirliği olmadan kimse rahat edemez” dedi.

    Kurul, İstinaf Mahkemesi’ne itirazlarını yaptıklarını belirterek, “Daha sonra Danıştay, Anayasa Mahkemesi süreci var ardından da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz” diye konuştu.

    “HUKUKUN ÖN GÖRÜLEBİLİRLİĞİ OLMADAN KİMSE RAHAT EDEMEZ”

    Nejla Kurul, tekrar ihraç edilmesi ile ilgili şunları söyledi:

    “Yaklaşık 7 yıl sonra adalet yerini buldu. Evet gecikti. Geciken adalet, adalet değildir dedik hep ancak geri dönüşümüze ilişkin Ankara İdare Mahkemesi’nin bir kararı çıktı. Yani mahkeme üniversitenin yaptığı ihraç etme işlemini iptal ediyordu. Aslında elimiz güçlüydü. Anayasa Mahkemesi bizim imzaladığımız ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdi. Füsun Üstel kararları sonrasında mahkemelerin tamamı yani Ceza Mahkemeleri de dahil beraatler verdiler. Bir Anayasa Mahkemesi bizim lehimize karar verdi, iki Ceza Mahkemesi’nde beraat ettik, üçüncüsü Ankara İdari Mahkemesi’nin bir kararıyla da üniversiteye dönüşümüzün önü açıldı. Elimizde çok güçlü 3 mahkeme kararıyla gittik göreve başladık. 1 ay maaş yatırıldı, işlemler rutini devam ediyor zannederken birden bire yürütmeyi durdurma kararı ile karşılaştık. Ankara Üniversitesi yürütmeyi durdurma istemiyle başvurmuş İstinaf Mahkemesi’ne ve çok hızlı bir biçimde yaz ayı denmeden, adli tatil denmeden hızlı bir biçimde karar önümüze geldi. Tabii oylamanın sürdüğünü, hukuk sürecinin tesadüflerle işlediğini, bir mahkemeye düşersen belki dönebilirsin başka bir mahkemeye düşersen dönmeyebilirsin denilen, ilkelerin olmadığı, hukukun olmadığı, şans tesadüf ve benzeri faktörlerin olduğu bir süreçte hukukun öngörülebilirliği olmadan kimse rahat edemez. Bu yüzden yürütmeyi durdurma kararı neticesinde yeniden üniversite duvarlarının dışında kaldık ama tabii hukuk süreci bitmedi biz istinafa itirazımızı yaptık. Daha sonra Danıştay, Anayasa Mahkemesi süreci var ardından da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz.”

    “AKADEMİSYENLERİN DIŞARIDA BIRAKILMASIYLA TÜRKİYE’YE DE DEMOKRASİ GELMEZ”

    Türkiye’de akademide demokrasi, emek, barış, insan hakları diyen akademisyenlerin dışarıda bırakılması durumunda Türkiye’ye de demokrasi gelmeyeceğini belirten Kurul,  “Türkiye, insan odaklı bir hukuk devleti de inşa edemez. Sosyal, emekten yana bir Türkiye inşa edilemez. Bu bakımdan bütün her şey birbiriyle ilişkili. Biz hukuk mücadelesini sürdüreceğiz, aynı zamanda alanda, sokakta kamuoyuna anlatmaya çalışacağız. Kanun Hükmünde Kararnamelerle ihracın keyfiliğini, hukuksuzluğunu anlatmaya çalışacağız ve bu hukuksuzluktan da huzurlu bir ülke çıkmaz bunu da anlatmaya devam edeceğiz. O yüzden durmaksızın mücadeleye devam ediyoruz” dedi.

    “YILDIRMA POLİTİKALARI BUNLAR, MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    “Şu an bizim üniversitemizden 9 arkadaşımız var. Dosyalarımız yüzde 95 benziyor ama farklı mahkeme kararları var” diyen Prof. Dr. Necla Kurul, şöyle devam etti:

    “Aynı mahkemeler de artık bir suçu yüzbir ayrı ceza durumunda ortaya koyuyorlar yani kimileri bu olmaz bu göreve dönmesin diyor öbürü göreve dönebilir bu bir ifade özgürlüğüdür diyor. Buradaki yarılma bile Türkiye’nin ciddi bir hukuk arayışı içerisinde olduğunu ortaya koyuyor. Bizim üniversitemizden benimle birlikte 9 arkadaşımız var. Diğer üniversitelere ilişkin veriler henüz elimize ulaşmış değil ama aynı suç istinafı olan hiç bir öğretim üyesini ihraç etmeyen Hacettepe gibi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi gibi, Boğaziçi Üniversitesi gibi üniversiteler var ama başka türlü bir yıldırma politikaları oluyor aynı zamanda.
    Ankara Üniversitesi gibi, Gazi Üniversitesi gibi, kimi Vakıf Üniversiteleri gibi derhal öğretim elemanlarını ihraç eden, kanun hükmünde kararnamelere koyan, pasaport, yeniden iş edinme hakkını ortadan kaldıran, en temel haklarını ortadan kaldırıp sivil ölüme mahkum eden üniversiteler de var. Dolayısıyla üniversiteler arasındaki yarılmanın, kutuplaşmanın aynı zamanda hukuk alanına da yansıdığını görüyoruz. O yüzden moralimizi bozmadan mücadeleye devam edeceğiz, bu topraklara insan hakları, demokrasi, barış, emekten yana sahici politikalar gelecek. Bunun için tüm yurttaşlarımızın güç birliği yapması son derece önemli.”

    Nehir Buse DEMİR-Eren GÜVEN/ANKARA

  • Görevlerine iade edilen akademisyenlere yeniden ihraç kararı!

    Görevlerine iade edilen akademisyenlere yeniden ihraç kararı!

    PİRHA – 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilen Prof. Dr. Nejla Kurul, yargı kararıyla görevine dönmüştü. Ancak Ankara Üniversitesi’nin itirazı sonrasında verilen yürütmenin durdurulması kararı nedeniyle, Kurul’un bir kez daha üniversitesi ile bağı kesildi.

    Ankara Üniversitesi’nde görev yaparken 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, yargı kararıyla görevine dönmüştü. Ankara Üniversitesi’nin itirazı sonrasında verilen yürütmenin durdurulması kararı nedeniyle, Kurul’un bir kez daha üniversite ile ilişiği kesildi.

    “HUKUKİ GEREKÇE DAHİ BULUNMAMAKTA”

    Konuya dair yazılı açıklama yapan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Prof. Dr. Nejla Kurul gibi çok sayıda akademisyenin benzer süreci yaşadığını belirtti. Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Bilinmelidir ki bu durumda olan çok sayıda akademisyen üyemiz bulunmaktadır. Ankara Bölge İdare Mahkemesi hâkimleri hukuka aykırı biçimde Anayasa Mahkemesi’nin, ağır ceza mahkemelerinin ve idare mahkemelerinin kararlarını yok saymaktadır. Üstelik verdikleri kararlarda hukuki gerekçe dahi bulunmamaktadır!

    6 yıldır haksız ve hukuksuz biçimde üyelerimize yaşatılan eziyet, bugün de mahkeme koridorlarına sıkıştırılan keyfi ve siyasi kararla, uzun ve belirsiz yargı süreçleriyle devam etmektedir! Unutulmamalıdır ki bu kararların altına imza atanlar açıkça suç işlemekte ve anayasal haklarımızın kullanımını engellemektedir. Ancak ne yapılırsa yapılsın, geri döneceğiz ve haklarımızı alacağız! Üyelerimize yaşatılan bu eziyetin hesabını hukuk önünde soracağız!”

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim Sen: Laiklik karşıtı ÇEDES uygulamasından derhal vazgeçilmeli!-VİDEO

    Eğitim Sen: Laiklik karşıtı ÇEDES uygulamasından derhal vazgeçilmeli!-VİDEO

    PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Necla Kurul, okullarda imamların görevlendirilmesi, “İktidarın, eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır” sözleriyle eleştirdi. Kurul, hükümetin derhal bu projeden vazgeçmesi çağrısında bulundu. 

    Eğitim Sen, laiklik karşıtı olarak yorumladığı, okullardaki Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesi ile ilgili açıklama yaptı.

    Eğitim Sen Genel Merkez binasında yapılan basın toplantısına Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği, Öğrenci Veli Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Halkevleri, Sosyal Haklar Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri de destek verdi.

    “DERHAL SON VERİLMELİ”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, eğitimdeki dinselleşmeye dikkat çekerek, “Laikliği ve laik eğitimi hedef alan politika ve uygulamalara derhal son verilmelidir!” dedi.

    Nejla Kurul, siyasi iktidarın, eğitim sistemini siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda, dini kural ve referanslara göre biçimlendirmeye çalıştığını ifade ederek, şu açıklamayı yaptı.

    “Son yıllarda, Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda iş birliği protokolü imzalanmıştır. Bu ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlandırılmış, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar hayata geçirilmiştir.

    Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullar ve imam hatip okulları, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı il/ilçe spor müdürlükleri/gençlik merkezleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında bir süredir ülke çapında toplantılar yapılmakta ve çeşitli kararlar alınmaktadır.

    ÇEDES projesinin amacı “Öğrencilerimizin millî, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan, geliştiren ve kendi yaşantılarında inşa eden fertler olmalarına, çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, aklıselim, kalbi selim ve zevki selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlamak” olarak ifade edilmektedir. Dini ve manevi değerleri merkeze alan ÇEDES projesi, etkin bileşeni din referanslı kurumlar olması nedeniyle laik-bilimsel eğitim anlayışına ve eğitim bilimlerine aykırı bir çerçevede hazırlanmış ve uygulanmaya başlamıştır. Bu proje kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı hem programa katkı sağlayan hem de “temsilci öğretmen” kanalıyla öğrencileri bulan ve kamu mekânlarını kullandıran kurumlar olarak işlev görmektedir.

    “DÖRT YILLIK EĞİTİM FAKÜLTESİ MEZUNU PSİKOLOJİK DANIŞMANLAR ZATEN VAR”

    “Öğrencilere milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizin benimsetilmesi amacıyla tüm lise, ortaokul, ilkokul ve anaokulları ile il merkezi ve ilçelerde bulunan tüm cami ve Kur’an kursları”nı kapsayan proje, milli eğitim müdürlükleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı il müftülükleri aracılığıyla okullara öğrencilerin sözde ‘manevi gelişimini desteklemek’ amacıyla ‘manevi danışman’ görevlendirmelerinin önünü açmaktadır. Bu bağlamda pedagojik eğitimi bulunmayan vaiz, imam hatip, Kur’an kursu öğreticileri, İzmir ve Eskişehir başta olmak üzere çeşitli illerde görevlendirilmeye başlanmıştır. Protokolde ifade edildiği biçimiyle, “öğrencilerin moral ve motivasyonlarını artırıcı rehberlik hizmetlerinde bulunan” ‘manevi danışman’lara atfedilen kimi işlevler dört yıllık eğitim fakültesi mezunu psikolojik danışmanlarla, zaten yıllardır sürdürülmektedir.

    1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 56. maddesine göre, “Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.” ÇEDES projesi, 1739 sayılı kanuna aykırı olarak eğitim hizmetinin yürütülmesini, gözetilmesini ve denetlenmesini Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile paylaşarak gözetim, yürütme ve denetim görevini ihlal etmektedir. MEB, böylece okulların çocuğun üstün yararı ve kamu yararına işlev görme niteliğini sekteye uğratmaktadır. Yine ÇEDES projesi, öğrencilerin hem okulda hem de okul dışı ve yaz tatillerinde geçirdiği zamanları ele geçirerek okulu ve öğrencileri dini referanslı eğitim anlayışı ile siyasallaştırmaktadır. Sorumlu kurumlarca yeterince denetlenmeyen, kamusal alana açık olmayan bu alanlarda çocuğa yönelik yaşam hakkı ihlali, fiziksel şiddet, ekonomik şiddet ve çocuk ihmali ve istismarı olaylarını kamuoyu yakından gözlemlemiştir.

    “AÇIK BİR DAYATMA VE AYRIMCILIKTIR”

    Eğitimin bütün kademelerinde eğitimin niteliğini yükseltmek, çocukların özgür ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için somut adımlar atılması gerekmektedir. Ancak MEB, bugüne kadar yaptığı gibi, din ve inanç alanı gibi son derece hassas bir konuda “tek din, tek mezhep” yaklaşımıyla hareket ederek okullarda öğrencilere dini ve manevi değerleri aktarmayı kendisine görev edinmiştir. ÇEDES projesi, iktidarın eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Hiçbir toplum birbirinin aynı ve tamamen aynı düşünen, aynı inancı paylaşan, aynı ‘manevi değerleri’ benimsemiş insanlardan oluşmamaktadır. Laiklik anlayışı gereği farklı, inanç, düşünce ve değerler karşısında tarafsız olması gereken bir devletin, sadece bir dinin ve mezhebin öğretilerini, sadece belli bir inancın benimsediği manevi değerleri tüm okullarda ‘tek doğru’ olarak öğretmeye çalışması doğru bir uygulama olmadığı gibi, farklı inançtan öğrencilere yönelik açık bir dayatma ve ayrımcılıktır.

    Eğitim kurumlarının herhangi bir şekilde dini içerikli proje ve etkinliklerin mekânı haline getirilmesinin okullara ve eğitim sistemine olumlu anlamda en küçük bir katkısının olmadığı açıktır. Okullarımız, farklı inanç gruplarının her birinin eşit değerde görülmesi gereken, hiçbir öğrencinin inancı ya da felsefi düşüncesi nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı kurumlar olmak zorundadır. Öğrencilerin inancı ya da kimliği nedeniyle ötekileştirilmesine ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kalmasına neden olacak her türlü girişime son verilmelidir.

    “LAİK EĞİTİM ANLAYIŞINA AYKIRILIKLAR İÇEREN DÜZENLEME”

    Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları üzerinden farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son vermek, her inancın kendisiyle ve diğer inançlarla eşit haklar temelinde ilişki kurmasını güvence altına almak açısından önemlidir. Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız yaklaşmasına, günlük yaşamın her alanında okulda, üniversitede, iş yerinde, sokakta, farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayırım yapılmamasına bağlıdır. ÇEDES projesi bu yönüyle hem laikliğe hem de laik eğitim anlayışına temelden aykırılıklar içeren bir düzenlemedir.

    “DERHAL VAZGEÇİLMELİ”

    Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı, bizzat iktidar eliyle hayata geçirilen ve birbirinden ayrı olması gereken eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik ÇEDES ve benzeri uygulamalardan derhal vazgeçmelidir.

    Çocuklarımız, ÇEDES ve benzeri projelerle siyasi iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerinin parçası haline getirilemez! Bu konuda eğitim emekçileri başta olmak üzere, öğrencilerimizi, velilerimizi ve demokratik kamuoyunu birlikte tavır almaya ve ortak mücadeleye davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Prof. Dr. Necla Kurul: Depremin yaralarını sağlıklı, güvenli kentler ve okullar iyileştirir

    Prof. Dr. Necla Kurul: Depremin yaralarını sağlıklı, güvenli kentler ve okullar iyileştirir

    PİRHA – Eğitim-Sen, depremin yaşandığı illerde biran önce okulların açılması gerektiğini açıkladı. Genel Başkan Prof. Dr. Nejla Kurul, “Depremin olduğu kentlerde eğitim, çocukların gelişim düzeyleri, ilgileri, anadilleri ve kültürleri dikkate alınarak sürdürülmelidir” dedi.

    Deprem felaketi nedeniyle açılışı ertelenen okullar, bugün yeniden eğitime başladı. Ancak, depremden etkilenen 11 ildeki çocukların eğitimi 1 Mart’ta başlayacak.

    Eğitim-öğretim yılının ikinci yarısı başlarken, gelişmeleri değerlendirmek üzere, Eğitim Sen yöneticileri, genel merkez binasında basın açıklaması düzenledi. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul “Depremin yaralarını sağlıklı, güvenli kentler ve okullar iyileştirir!” diyerek depremzede çocuklar için eğitime ara verilmesini eleştirdi.

    3 MİLYON 646 BİN 59 ÖĞRENCİNİN EĞİTİMİ AKSADI!

    Prof. Dr. Nejla Kurul, ‘Deprem Travması Yaşayan Çocuklara Nasıl Yaklaşılmalı?’ konulu bir de kitapçık hazırladıklarını belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Depremin kederinin ortaya çıkardığı hareketsiz kalma halini aşmak ve iyileşmeyi hızlandırmak için örgün eğitimdeki 17,5 milyon öğrencinin, bir milyon 200 binin üzerindeki eğitim emekçisinin ‘Bir şey yapmalı!’ diyerek evlerinden çıkması ve okullarda buluşması önemlidir. Okuldaki karşılaşmaların, depremden etkilenen yurttaşlarla dayanışmanın, yaşadığımız felaketin nedenlerini ve sonuçlarını çözümlemenin, ne yapmak gerektiğini tartışmanın depremin yarattığı acıyı iyileştiren bir etkisi olacaktır.

    Deprem bölgesinde toplam 12 bin 550 okulda; 3 milyon 646 bin 59 öğrenci eğitim görmektedir. Bölgede görev yapan öğretmen sayısı ise 209 bin 719’dur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 19 Şubat 2023’te yaptığı açıklamaya göre, 54 bin 882 öğrenci naklini diğer kentlere aldırmıştır.

    Deprem felaketinin ardından yarıyılın başında zilin çalmasıyla okulun ilk gününde anlatılacak konu, ‘Deprem öldürmez bina öldürür’ sözünün içerdiği anlam olmalıdır. Depremler doğa olaylarıdır. Depremi afete dönüştüren, kâr ve rant odaklı kentsel ekonomik politikalar yoluyla insan eliyle yapılmış yapılardır.”

    “KONTEYNER OKULLARIN HAZIRLANMASI GEREKMEKTEDİR”

    “Yaşamın her anında ve her yerinde öğrenme devam eder, ancak okul binaları temel eğitim ortamlarıdır. Bu nedenle kentlerdeki tüm binaların ve okul binalarının hasar belirleme çalışmalarının bir an evvel tamamlanması ve güvenli okullara geçiş için çalışmalara başlanması gerekmektedir. Depremin olduğu 10 ilde okul binalarının durumu hakkında MEB’in açıklamasına göre 20 bin 688 eğitim kurumu binasının 23’ü yıkılmıştır, 83 bina ise ağır hasarlıdır. MEB’in açıklamasında hasar almamış bina sayısına yer verilmemiştir. Rakamlar okul binalarında hasar düzeyinin orta-hafif hasarlı olduğunu gösterse bile öğrenciler ve eğitim emekçileri orta hasarlı ve az hasarlı binalara giremeyecekleri için 1 Mart’a dek hasar almamış okulların ve konteyner okulların hazırlanması gerekmektedir.

    İstanbul Valiliği, 19 Şubat günü, İstanbul genelinde 93 riskli okul hakkında tahliye kararı alarak 51 bin 995 öğrenci ve 2 bin 765 öğretmenin depreme karşı güvenli okullarda eğitimlerine devam edeceklerini açıklamıştır. Bu açıklama aynı zamanda 17 Ağustos 1999 depreminden sonra okul binaları için yeterli önlemin alınmadığının da bir itirafı olmuştur.”

    “DEPREMDEN KORUNABİLECEĞİMİZ, ÇOCUKLARA İYİ ANLATILMALIDIR”

    Eğitim-Sen açıklamasında kent ve eğitim yönetimi planlamasının nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin görüş ve önerileriler de paylaşıldı. 13 Maddelik öneride şu ifadelere yer verildi:

    “-Siyasal iktidarın depremi ‘kader’ olarak açıklaması kabul edilemez. Depremin sonuçlarının böyle açıklanması, suç ve ağır ihmalin üstünün örtülmeye çalışılmasından ibarettir. Depremin acı sonuçları karşısında, bilimsel ve laik eğitimin bir gereği olarak depremin bir doğa olayı olduğu ve ondan korunabileceğimiz, halka ve çocuklara iyi anlatılmalıdır.

    Deprem sonrası ağır yıkımın nedenleri, öncelikle kapitalizmin kâr hırsına dayalı konut üretimi anlayışında ve iktidardaki siyasal partilerin müteahhitlerle kurduğu çıkar ilişkisinde aranmalıdır. Okullarda bu konuların anlatıldığı etkin ve eyleyen bir yurttaşlık eğitimi olmalıdır.

    Deprem bölgesindeki yurttaşlar, hangi toplumsal sınıftan, cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelimden, etnik aidiyetten ve inançtan, siyasal görüşten olursa olsun ayrım gözetmeksizin her türlü sosyal politika, yardım ve destekten yararlanmalı, her yerde insan yaşamından, toplumdan ve doğadan yana sosyal ve ekonomik politikalar yaşama geçirilmelidir.

    Depremin olduğu kentlerde, deprem felaketinin etkilerinin uzunca bir zaman dilimine yayılabileceği öngörülerek kent merkezinde ve kırsal alanda yaşayan yurttaşların temiz su, güvenli gıda, barınma, ısınma, giyim, elektrik ve iletişim gibi temel gereksinmelerinin karşılanması gerekmektedir.

    Kimi tarikat ve cemaatlerin deprem bölgesindeki çocukları aldıklarına ilişkin iddialar bulunmaktadır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve 10 ilde yıkıma neden olan depremlerden etkilenen refakatçisi olmayan bin 464, tedavisi devam eden 759 çocuğun olduğunu bildirmiştir. Demokratik kitle örgütlerinin katılımını ve denetimini içeren katılımcı mekanizmalar oluşturularak çocukların durumu izlenmeli ve bu konu hakkında kamuoyu sıklıkla bilgilendirilmelidir.

    Deprem illerinin dışında kalan okul binalarının sağlıklı, güvenli ve dayanıklı olup olmadığı düzenli bir biçimde denetlenmelidir.

    Deprem bölgesinden diğer kentlere doğru yurttaşların, öğrencilerin, eğitim emekçilerinin göçü başlamıştır ve devam edecektir. Göç hareketi konusunda kamuoyu düzenli ve sürekli biçimde bilgilendirilmelidir.

    Depremin yaşandığı kentlerden diğer kentlere nakil aldıran öğrencilerin mutlaka okula erişimi sağlanmalıdır. Bu çocukların psikososyal destek almaları için çalışmalar yürütülmelidir.

    -Depremden etkilenmemiş illerdeki psikososyal destek hizmetleri, okulların durumu ve ihtiyaçları gözetilerek psikolojik danışmanlar tarafından belirlenmeli ve uygulanmalıdır.

    Depremin olduğu kentlerde eğitim, çocukların gelişim düzeyleri, ilgileri ve yetenekleri, anadilleri ve kültürleri dikkate alınarak eğitim süreci, psikososyal destek, kendini çeşitli yollarla ifade etme ve oyun-ilgileri odaklı olarak sürdürülmelidir.

    Deprem bölgesinde yıkımı ağır biçimde yaşamış eğitim emekçilerinin istekleri halinde diğer kentlere tayini için çalışmalar eşit, adil ve hakkaniyetli biçimde sürdürülmelidir.

    Sendikamıza üyelerimizden, il, ilçe ve okul yöneticilerinin deprem hakkında konuşulmamasını telkin eden talimatlar verdiklerine ilişkin çeşitli şikâyetler iletilmektedir. Bugünkü deprem felaketinin acı sonuçları, yaratılan suskunluk sarmalı nedeniyle çok büyüktür. Okullarda öğretmenler ve öğrencilerin kendini ifade hakkı yaşama geçirilmelidir.

    Eğitim programları, başta deprem felaketi olmak üzere, artan doğa yıkımı, yangınlar, su baskınları gibi afetler, kötü kentleşme, insan hakları bilincinin yitimi, demokrasinin kaybı, eşitsiz ve adaletsiz gelir bölüşümü gibi ekonomik ve sosyal sorunları ve çözümleri kapsayacak biçimde yeniden gözden geçirilmelidir. Eğitim fakülteleri eğitim programları da bu bağlamda yenilenmelidir. Eğitim programlarına dair tüm çalışmalara, ILO-UNESCO ortak belgesi olan Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’nde ifade edildiği gibi eğitim sendikalarının demokratik katılımı sağlanmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Öğretmenler, tek ses olarak ülke genelinde derslere girmeyecek!-VİDEO

    Öğretmenler, tek ses olarak ülke genelinde derslere girmeyecek!-VİDEO

    PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun geri çekilmesi için 2 Kasım’da yapacakları iş bırakma eylemine ilişkin konuştu. Kurul, “Okul içerisinde çalışma barışını bozan bir meslek kanunu ile karşı karşıyayız. Öğrencilerimize, öğretmenlere, diğer eğitim çalışanları ve velilerimize doğrudan olumsuz etkileri söz konusu” dedi. 

    3 Şubat 2022’de Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) Yasası çıktı. 13 maddeden oluşan bu yasa, eğitim alanındaki emekçilere zarar vereceği gerekçesi ile tepkiyle karşılandı.

    Tüm muhalif partilerin itirazlarına rağmen yasa Meclis’ten geçti. Söz konusu yasanın, ayrımcılığın önünü açacağını ifade eden Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) liyakat dışı atamalara yol açılacağı, öğretmenleri kendi içinde ‘ücretli, sözleşmeli ve kadrolu öğretmenler’ diye 3 parçaya ayıracağını vurguladı.

    “ÇALIŞMA BARIŞIMIZ İÇİN ÖMK İPTAL EDİLSİN”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) Yasası’nın ciddi sorunlar barındırdığını belirterek, “Bir yasanın, öğretmenlerin ekonomik, demokratik ve özlük haklarını ilerletmesi lazım. Ancak eğitim tarihine baktığımızda öğretmenlere ilk kez bir yasa bu kadar ayrımcı bir biçimde uygulama alanı açmış oluyor” uyarısında bulundu. Prof. Dr. Nejla Kurul, 19 Kasım’da yapılacak sınava da işaret ederek yasanın detayları hakkında şu bildileri verdi:

    “Öğretmenlerimize kendi içinde kadrolu ve güvenceli olmaksızın aynı zamanda ücretli ve sözleşmeli öğretmenleri düşündüğümüzde kadrolu ve güvenceli olması gereken öğretmenleri de bir sınav yaparak, maaş artışını sınava bağlayan, yıllarca emek vermiş öğretmenlerimizi bir sınavla ‘yeterli olanlar’ ve ‘yeterli olmayanlar’ olarak ayrıştırıp yeterli olanlara ‘Uzmanlık’ ve ‘Başöğretmen’ unvanı vererek maaş artışı getiren bir yasa ile karşı karşıyayız.
    19 Kasım’da sınav yapılacak bu sınavın da aynı zamanda öğretmenleri bölen, parçalayan ve maaş artışını bu sınavın sonucuna göre değerlendiren bir düzenleme olduğu fark edildi. Öğretmenler, tek ses olarak ÖMK’ya karşı itirazlarını açık biçimde ortaya koydu. Eğitim Sen olarak alanlarda 81 ilin hemen hemen her birinde, yazın sıcağında açıklamalar yaptık. Milli Eğitim Bakanlığı önünde basın açıklaması yapmak istedik ancak genel merkezimiz abluka altına alındı ve sözümüzü bakanlığın kıyısında söylememiz dahi engellendi.
    Kamu vicdanını yaralayan, eğitim emekçilerinin geçinememe sorununu çözmeyen bu yasa karşısında konuşmak istiyoruz. Ancak izin vermiyorlar. Alanlardan sesleniyoruz bunu dinlemiyorlar.

    15 Ekim’de binlerce öğretmenin katıldığı bir miting gerçekleştirdik ve o gün dedik ki ‘Emeğimiz, onurumuz ve çalışma barışımız için Öğretmenlik Meslek Kanunu iptal edilsin. Yeni bir yasal düzenleme için katılımcı bir anlayışla hazırlanacak bir süreç başlatalım’ dedik. Fakat buna da ses soluk olunmadı.”

    “ÖĞRETMENLERİMİZ, MÜLAKAT VE KEYFİ UYGULAMALARLA KARŞILAŞACAK”

    Nejla Kurul, ÖMK Yasasının iptal edilmesi için tüm eğitim sendikalarına çağrılar yaptıklarını ve birlikte yol aldıklarını da belirtti. Elliye yakın eğitim sendikası içerisinde 14 sendika olarak 15 Ekim’de Ankara’da yapılan miting öncesi ortak bir karar tutanağına imza atıldığını söyleyen Kurul, şöyle devam etti:

    “O imzamızda ‘ÖMK iptal edilsin’ vardı. Tutanakta aynı zamanda, yüksek bir enflasyon yaşıyoruz, eşit işe eşit ücret anlayışını dikkate alarak tüm emekçilerin yoksulluk sınırı üzerinde ücret almaları için eğitim öğretime hazırlık ödeneğinin yılda bir kez bir maaş tutarında ödenmesi için taleplerimizi ifade ettik. Ayrıca öğretmenlerin ‘Ücretli, Sözleşmeli’ olarak ayrıştırılmaması gerektiğini, kariyer basamaklarının bu yasanın çekilmesi ile birlikte ortadan kaldırılması gerektiğini belirten, öğretmenlerimizin tamamı için kadrolu, güvenceli bir istihdamın kesinlikle gerekli olduğunun altını çizdik.
    Bu yasa ile birlikte illerde İl Değerlendirme Kurulları’nı oluşturdular. Genç öğretmenlerimiz, mülakat ve keyfi uygulamalarla karşılaşacak. O yüzden dedik ki mülakatlar ortadan kalksın.”

    “EĞİTİM TARİHİNDE ÖĞRETMENLERİNE AYRIMCILIK YAPAN TEK YASA”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kurul, Enflasyon artışı nedeniyle eğitim emekçilerinin barınmadan birçok ihtiyaca kadar güçlük çektiğini vurgulayarak, “İstanbul’da kiralar 5.000’den başlıyor 15.000’e kadar çıkıyor. Ama öğretmenlerimizin maaşı artık neredeyse 3’te ikisini karşılayabiliyor. Peki yaklaşan kış var. Öğretmenlerimiz bu yüksek doğalgaz fiyatları karşısında nasıl ısınacaklar? Bu yüzden ÖMK’ya karşı itirazlarımız bu bağlamda gelişti. Şunu açıkça ifade edebilirim ki eğitim tarihinde öğretmenlerine ayrımcılık yapan, eşitsizlik üreten, tahakküm yaratan tek yasa bu yasadır. Öğretmenleri ‘Düz öğretmen, Uzman öğretmen ve Başöğretmen’ olarak hiyerarşiye tabi tutmak, onlar arasında maaşta eşitsizliğe yol açmak öğretmenlik mesleğini değersizleştiren, öğretmenin onurunu inciten bir konu.”

    ÖMK YASASI SADECE ÖĞRETMENLERİ ETKİLEMİYOR! 

    Nejla Kurul, söz konusu yasanın sadece öğretmenleri etkilemeyeceğini de söyleyerek şöyle devam etti:

    “Öğrenci ve veliler arasında da ayrımcılığa yol açacak bir yasadır. Örneğin çocuğunuzu bir sınıfa kaydetmeye gittiniz. 3 öğretmenle karşılaştınız. Diyeceksiniz ki ‘Bakanlık diyor ki başöğretmen daha yeterliymiş’. Müdür ise şunu demek zorunda kalacak ‘Hayır bütün öğretmenlerimiz nitelikli’. Ama veli şunu sormak zorunda kalacak ‘Ama başöğretmenin yeterli olduğunu söylüyor ve yüksek ücret ödüyorsunuz.’

    Bu bağlamda çocuklarını başöğretmende okutmak isteme durumu ortaya çıkacak ve Okul Aile Birliklerini devreye sokma gibi eğitimi ticarileştiren bir sürecin de önünü açacağı için sorunlu bir yasa.
    Okul içerisinde çalışma barışını bozan bir meslek kanunu ile karşı karşıyayız. Öğrencilerimize, öğretmenlere, diğer eğitim çalışanları ve velilerimize doğrudan olumsuz etkileri söz konusu. Bu yüzden ÖMK’nın geri çekilmesini talep ediyoruz.”

    YASA YARGIYA TAŞINDI!

    Prof. Dr. Nejla Kurul, söz konusu yasa sebebiyle hukuk sürecinin de işletildiğini belirterek şöyle devam etti:

    “Bu süreç ayrıca şu an yargıda. Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ama daha karara bağlanmadı. Ancak Anayasa Mahkemesi ‘esastan görüşme’ kararı aldı. Yanı sıra bizler de Danıştay’a başvurduk ancak Danıştay bunu henüz bir karara bağlamadı. Ama yürütme organı olan Eğitim Bakanlığı çok hızlı biçimde bu yasanın hayata geçirmesini sağlayacak düzenlemeleri başlattı.
    Önümüzde bir gün var. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ciddi bir adım atmasını bekliyoruz. Somut bir adım atılmazsa 2 Kasım’da eğitim hizmetini üretmeyeceğiz. Ve derdimizi bu kez daha güçlü bir biçimde hem velilerimize hem bu sürece katılmayan eğitim emekçilerine hem de tüm kamu emekçilerine daha yüksek sesle anlatacağız. Bu eylemin ardından ne yapacağımız konusunda yeniden buluşup, sonraki süreçte nasıl bir mücadeleyi yürüteceğimize de ortak biçimde karar vereceğiz.”

    “OKUL YÖNETİCİLERİNİ, MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLERİNİ UYARIYORUZ”

    İş bırakma konusunda eğitimcilerin kaygı ve korku içerisinde olmamaları gerektiğine de vurgu yapan Necla Kurul şu cümlelerle sözlerine son verdi:

    “Öğretmenlerimiz öncelikle iş bırakmanın yasal ve meşru bir hak olduğunu bilmeliler. Çünkü çok net biçimde söz, söylem kurduk, alanlardan sesimizi duyurduk ama sesimizi duymuyorlar! O yüzden iş bırakma bizim en temel haklarımızdan birisi. Ayrıca da yasal. Bir yandan İLO sözleşmeleri bu hakkı bize veriyor. Anayasamıza göre İLO sözleşmelerindeki maddelerle Türkiye’nin imzaladığı sözleşmelerdeki maddeler, iç hukuk çelişkiye düştüğünde uluslararası sözleşme geçerlidir. Buradan okul yöneticilerini, il ve ilçe milli eğitim müdürlerini de uyarıyoruz; bu bizim yasal ve meşru hakkımız. Kaygılanmaya, korkmaya gerek yok. Ağlamayana meme yok. Okullarımızda öğretmenlerimizin çekinmesini gerektirecek bir durum yok.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Eğitim Sen, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili olarak Meclis’i ve yargıyı göreve çağırdı

    Eğitim Sen, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili olarak Meclis’i ve yargıyı göreve çağırdı

    PİRHA – Eğitim Sen, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili açıklamasında Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararlarının beklenmesi gerektiğini belirterek, “Siyasi iktidar eğer bir meslek kanunu yapmakta samimi ise yapması gereken tek şey öğretmenlik mesleği açısından uluslararası düzeyde kabul gören ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı’na uygun bir düzenleme yapmaktır” dedi.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili olarak TBMM’ye ve yargıya çağrı yapmak için, MYK üyelerinin katılımıyla genel merkez binasında basın toplantısı düzenledi.

    Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili olarak “Yasama ve yargıyı göreve çağırıyoruz” diyerek, 14 Şubat 2022’de yürürlüğe giren kanunun öğretmenleri daha fazla ayrıştırdığını ifade etti.

    “ÖĞRETMENLERİ AYRIŞTIRAN UYGULAMAYA DERHAL SON VERİLSİN”

    Nejla Kurul, söz konusu kanun ve yönetmelik ile öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılıp, öğretmenlerin ekonomik sorunlarının derinleşeceğine vurgu yaptı. Prof. Dr. Kurul, Millî Eğitim Bakanlığı’nın eleştirilere kulak tıkadığını belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Gerçek bir meslek kanunu olmaktan çok uzak olan ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ düzenlemesi, yasalaşmasının hemen ardından ana muhalefet partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşınmış ve AYM konuyu ‘esastan görüşmek’ üzere gündemine almıştır. Benzer bir şekilde ‘Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Yönetmeliği’nin de ilgili yasalara ve Anayasa’ya aykırı düzenlemeler içermesi nedeniyle sendikamız tarafından Danıştay’a dava açılmıştır. Ancak Anayasa’ya aykırı düzenlemeler içeren kanun ve yönetmeliğe karşı açılan davalara rağmen Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav takvimini anlaşılmaz bir aceleyle işletmeye çalışması anlaşılır değildir.

    Tam da bu noktada hem Anayasa Mahkemesi’ne hem de Danıştay’a çağrımız, yapılan başvurulara öncelik tanıyarak bu konuyu ivedilikle gündemlerine almaları ve karara bağlamalarıdır.

    TOPLANAN İMZALAR 1 EKİM’DE TBMM’YE SUNULACAK

    Öğretmenlerin ihtiyaç ve talepleri gözetilmeden hazırlanan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun tüm hükümleriyle birlikte yürürlükten kaldırılması talebiyle sendikamız tarafından Türkiye çapında bir imza kampanyası başlatılmıştır. Toplanacak imzalar 1 Ekim 2022 Cumartesi günü TBMM Başkanlığı’na sunulacaktır.

    Öğretmenlerin temel talebi Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda yer alan ekonomik iyileştirmelerin bütün eğitim ve bilim emekçilerine ayrımsız ve eşit bir şekilde uygulanması, öğretmenleri ayrıştıran ve ‘eşit işe eşit ücret’ ilkesiyle çelişen her türlü uygulamaya derhal son verilmesidir.

    Siyasi iktidar eğer bir meslek kanunu yapmakta samimi ise yapması gereken tek şey öğretmenlik mesleği açısından uluslararası düzeyde kabul gören en önemli belge olan ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı’na uygun bir düzenleme yapmaktır. Tavsiye Kararı, öğretmenlerin sadece okul içinde değil, toplum içinde de yerine getirdikleri görevin taşıdığı önemi, uluslararası düzeyde belgeleyen, öğretmenlerin tüm sorunlarını ele alan ve durumlarını tüm ayrıntıları ile düzenleyen bir metindir. Yeni bir meslek kanunu süreci, bu metin temel alınarak, tüm eğitim sendikalarının ve eğitim emekçilerinin görüşlerine başvurularak işletilmelidir.

    Sendikamız yıllardır sadece öğretmenlerin değil, eğitim kurumlarında çalışan tüm eğitim ve bilim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Nitelikli eğitim için, eğitimde öğretmenler kadar emeği olan idari ve teknik personel, yardımcı hizmetliler sınıfı ve 4-B statüsünde çalışan eğitim emekçilerinin hakları ve talepleri de dikkate alınmalıdır. Öğretmenler için düşünülen iyileştirmeler, tüm eğitim ve bilim emekçisi arkadaşlarımızın çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ile birlikte ele alındığında anlamlı olacaktır.

    Siyasi iktidardan talebimiz öncelikle kariyer basamakları sınavının yapılmaması, Öğretmenlik Meslek Kanunu ve yönetmelik ile ilgili Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararlarının beklenmesidir. Gündeme geldiği andan itibaren eleştiri ve itirazlarımızı kamuoyu ile paylaştığımız Öğretmenlik Meslek Kanunu ve yönetmeliğine karşı mücadelemiz gerek hukuksal gerekse örgütsel boyutuyla sonuç alıncaya kadar sürecektir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim-Sen Genel Başkanı Kurul: Zorunlu din dersi sadece Aleviler değil herkes için sorun

    Eğitim-Sen Genel Başkanı Kurul: Zorunlu din dersi sadece Aleviler değil herkes için sorun

    PİRHA- Yeni eğitim öğretim yılı içerisinde zorunlu din dersleri konusunda yapacakları çalışmalara ilişkin konuşan Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, “Demokrasi ve laiklik eylemlilikleri, İstanbul’daki mitingler gibi çalışmalar örgütlemeye gereksinim var. Zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleri, sadece Aleviler ya da bir kesim için değil, herkes için bir sorun” dedi.

    2022-2023 eğitim ve öğretim yılı 12 Eylül’de başlıyor. Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, yeni eğitim öğretim yılında zorunlu din dersleri konusunda yapacakları çalışmalara ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    Yeni döneme dair 12 Eylül’de kapsamlı bir açıklama yapacakları bilgisini veren Kurul, önümüzdeki süreçte tüm kurumlarla ortaklaşarak zorunlu din derslerine karşı çeşitli çalışmalar ve eylemler yapacaklarını belirtti.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİNİN İÇERİĞİ KİNDAR VE DİNDAR NESİL YETİŞTİRME ÜZERİNE KURULU”

    Önümüzdeki eğitim öğretim yılı başında Eğitim-Sen’in ağırlıklı gündeminin 1 milyon 200 bin öğretmeni ilgilendiren ‘öğretmenlik meslek kanunu’ olacağını ifade eden Kurul, eylemliliklerini ağırlıklı olarak bu yöne kaydırdıklarını aktardı.

    Kurul, “Eğitime ilişkin her konuyu ele alacağız. Eğitimin dinselleştirilmesi, laik eğitim ilkesinden uzaklaşılması meselesini de gündemleştirip bu sorunu kamuoyuyla paylaşacağız. Zorunlu din ve ahlak bilgisi derslerinin içeriğini ayrıca çalıştık. İçerik gerçekten Sünni Hanefi bir nitelik taşıyor. Tüm dinleri, inançları gören, inanmayanları gören bir içeriğin aksine kindar ve dindar bir nesil yetiştirme üzerine hazırlanmış program var” diye konuştu.

    “ALEVİ TOPLUMUNU TEMSİL EDEN KURUM VE KURULUŞLARLA BU KONUYU ELE ALACAĞIZ”

    Zorunlu hale getirilmiş dini içerikli seçmeli dersler olduğunu da söyleyen Kurul, sözlerine şöyle devam etti:

    “Sadece bu dersin öğretmeni var denilerek diğer seçmeli derslerin açılmasını engelleyen tutumlar söz konusu. Bunların hepsini 12 Eylül’de yapacağımız kapsamlı açıklamada ele alacağız. Bunun dışında laiklik meselesi ileride yapacağımız eylemliklerin bir parçası olacak. Bunu da alanlarda dile getireceğiz. Özellikle Alevi toplumunu temsil eden kurum ve kuruluşlar başta olmak üzere tüm oluşumlarla birlikte ne yapabiliriz diye görüşmeler yapacağız. Yoğunluğumuzu aştıktan sonra bu meseleyi ayrıca ele alacağız.

    “TÜM KESİMLERE DİN DERSİ ALMALARI DAYATILIYOR”

    Önümüzdeki günlerde merkezi yönetim bütçesi de görüşülecek. Bu bütçede din dersi ve bu dersin öğretmenlerini çokça istihdam eden, bir okula birden fazla bu öğretmenleri alarak bu derslerin açılmasını sağlayan bir anlayış söz konusu. Bütçede Alevilerin de, Hristiyanların da ya da inanmayanların da hakkı var. Ama onlara dair bir çalışma sürdürülmüyor. Aksine bu kesimlerin çocuklarına din dersi almaları dayatılıyor. Bunlara dair de açıklamalarımızı sürdüreceğiz. Tüm eylemlerimizde ortaklaşmaya çalışacağız.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİ SADECE ALEVİLERİN DEĞİL HERKESİN SORUNU”

    Laik eğitim konusundaki duruşlarının açık ve net olduğunu vurgulayan Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, “Bu konuyu kamuoyu nezdinde görünür bir şekilde tartışmanın büyük önemi var. Sadece iktidarın değil aynı zamanda 6’lı yapının da bu konuda net bir tutum alması gerekiyor. Biz bu konuda çalışmalar yapacağız. Toplumsal, bilimsel, laik, ana dilinde, demokratik, cinsiyet eşitlikçi bir eğitim istiyoruz. Tüm bu taleplerimiz, içerisinde zorunlu din dersleri konusunu da barındırıyor. Çeşitli kesimleri yok sayan bir anlayış söz konusu. Toplumun % 99’unun Müslüman olduğu savına karşı Türkiye’nin çoğulcu, daha renkli, farklı inançları içerisinde barındıran bir toplum olduğunu da anlatmak gerekiyor. Bunun eğitim kitaplarına, ders kitaplarına yansıması çok önemli. Diğer kurumlarla ortaklaşa bir çalışma yaratmalıyız. Demokrasi ve laiklik eylemlilikleri, İstanbul’daki mitingler gibi çalışmalar örgütlemeye gereksinim var. Zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleri, sadece Aleviler ya da bir kesim için değil herkes için bir sorun.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

  • Eğitim Sen, MEB’e karne verdi: SIFIR!

    Eğitim Sen, MEB’e karne verdi: SIFIR!

    PİRHA – Eğitim-Sen, 2021-2022 Eğitim Öğretim Yılı sonunda eğitimin durumunu eleştirerek MEB’e karne verdi. Bakan Mahmut Özer’in tüm derslerden “SIFIR” notu aldığını belirtilen Eğitim Sen, “Okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaşmıştır” açıklamasını yaptı. 

    2021-2022 eğitim-öğretim yılı 17 Haziran Cuma günü sona erecek. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası da (Eğitim Sen) okullar kapanmadan önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın karnesini verdi.

    Eğitim Sen Genel Merkezinde yapılan basın açıklamasında eğitimin niteliğinde yaşanan gerilemeye dikkat çekildi. Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, eğitimin ticarileşmesi ve dinselleştirilmesi konularının altını çizerek, “Okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin sürmesi, kalabalık sınıflar sorunu, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakalarının artması, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulamasının sürmesi, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu vb. gibi çok sayıda sorun, eğitim sisteminin belli başlı sorunları olarak geçtiğimiz öğretim yılına da damgasını vurmuştur” dedi.

    Eğitim Sen tarafından Milli Eğitim Bakanlığı için hazırlanan karnede, Bakan Mahmut Özer’in, tüm derslerden “SIFIR” aldığı görüldü.

    Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda adım attığını belirten Prof. Dr. Nejla Kurul, şu açıklamayı yaptı:

    “Çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ‘piyasacı’ ve ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemiştir.

    Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da eğitim sorunu, ekonomide yaşanan gelişmelerin ardından halkın en önemli ve öncelikli gündemini oluşturmaktadır. Çocuklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk yaşta evlenmenin önüne geçen adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere kız çocukları ve kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştirdiği sorunlar olarak varlığını sürdürmektedir.

    Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi ısrarla sürdürmektedir. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilini ısrarla sürdürmesini de anlamak mümkün değildir.

    “EĞİTİMDE DİNSELLEŞTİRME POLİTİKALARI DEVAM ETTİ”

    Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde devlet okullarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribatın, özellikle devlet okullarında yaygınlaşan yoğun dinselleşme pratiklerinin belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiştir.

    Türkiye’de geçtiğimiz yıllar içinde adım adım hayata geçirilen eğitimi hem içerik, hem de biçimsel olarak dini kural ve referanslara göre biçimlendirme uygulamaları son yıllarda daha da somutlaşmıştır. Eğitim müfredatına bilim dışı müdahaleler, felsefe-bilim derslerinin azaltılması, okulda mescit uygulaması, zihinsel engelli çocuklara zorunlu din dersi getirilmesi, okul öncesi ve ilkokul öğrencilerinin camilere götürülmesi, din eğitiminin fiilen okul öncesine hatta kreşlere kadar indirilmesi vb. gibi uygulamalar geçtiğimiz yıllarda eğitimin dinselleştirilmesi açısından öne çıkan uygulamalar olarak dikkat çekmektedir. Birkaç yıldır karma eğitimin açık açık hedef haline getirilmesi ve imam hatiplerden başlayarak sınıfların cinsiyete göre ayrılması uygulamaları sorunun boyutlarının çok daha büyük olduğunu göstermektedir.

    Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaşmıştır. MEB’in geçmişte eğitimin dinselleştirilmesi hedefiyle Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dini vakıf ve derneklerle ortak yürüttüğü projeler ve imzalanan ‘işbirliği’ protokolleri, okulları çeşitli cemaat, tarikat ve dini grupların etkinlik ve faaliyet alanı haline getirmiştir.

    MEB’in merkezi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, yerellerde ise İl müftülükleri başta olmak üzere, büyük çoğunluğu dini cemaatlerin uzantısı olan kimi vakıf ve derneklerle çeşitli konu başlıkları altında imzalanan işbirliği protokolleri, eğitim sisteminin büyük bir kuşatma ile karşı karşıya olduğunu göstermiştir.

    MEB’in görevi eğitim kurumlarını çeşitli protokol ya da projeler üzerinden dini grupların faaliyet alanı haline getirmek değil, çocuk ve gençleri insanlığın ortak evrensel değerleri doğrultusunda yetiştirmek, temel insan hakları ve çocukların yararını gözetecek, çocuk ve gençlerin kendini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak somut adımlar atmak olmalıdır.

    Devlet eğitimi ve toplumsal yaşamı örgütlerken bunu dini kurumlara, dini kurallara, söylemlere ya da referanslara göre yapmamalı, özellikle eğitim sistemini dini kurallara göre değil, evrensel ve bilimsel gerçeklere, toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlemelidir. Bu nedenle, MEB’in dini vakıf ve derneklerle yaptığı tüm işbirliği protokolleri ve projeleri derhal iptal edilmelidir.

    “20. MİLLİ EĞİTİM ŞURASI ÇOCUK GELİŞİMİNE AYKIRI KARARLAR ALDI”

    Siyasi iktidarın yıllardır bilinçli ve programlı bir şekilde hayata geçirmeye çalıştığı ‘dindar nesil yetiştirme’ stratejisinin son hedefi 4-6 yaş grubunda yer alan çocuklarımız olmuştur. ‘Cumhurbaşkanı himayesinde’ Saray’da yapılan 20. Milli Eğitim Şurası’nda, Okul Öncesi İhtisas Komisyonu’nda kabul edilmeyen okul öncesi eğitime din eğitimi eklenmesi yönündeki tavsiye kararı, 46 eğitimcinin şerh koymasına rağmen oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Pedagoji bilimine aykırı olan, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi üzerinde telafi edilmesi mümkün olmayan zararlara yol açacak olan bu tavsiye kararını kabul etmek ve onaylamak mümkün değildir.

    Eğitim sisteminde ve genel olarak toplumsal yaşamda iktidarın kendi dünya görüşüne, yaşam tarzına ve inancına uygun nesiller yetiştirme yönündeki uygulamaların tüm topluma yönelik fiili bir baskı ve dayatma haline geldiği bir dönemde alınan bu karar, 4-6 yaş grubundaki tüm çocuklar için büyük bir tehdittir. Türkiye’deki pratiklerinde sıkça karşılaşıldığı gibi, çocuklarda korku, endişe, umutsuzluk ve suçluluk duyguları yaratan din eğitiminin, soyut düşünme yetisi henüz gelişmemiş ve oyun çağındaki çocuklar üzerinde olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır.”

    “MEVCUT EĞİTİM SİSTEMİNİN BAŞARILI OLMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi amacının olmadığını belirterek, “Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları, siyasal-ideolojik hedeflere uygun olarak alınan bilim karşıtı kararlar eşliğinde okullarda hayata geçirilmeye devam etmektedir. 2021-2022 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitim alanında yaşanan gelişmeler, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir derdinin olmadığını göstermiştir. Pandemi nedeniyle uygulanan uzaktan eğitimle ilgili sorunların çözümü için gerekli adımların atılmadığı, eğitime erişimde yaşanan sorunlar başta olmak üzere eğitimde dayatmacı politikaların sürmesi nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin mutsuz olduğu, öğretmenlerin esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın devam ettiği, eğitim sürecinde farklı dil, kimlik ve inançların dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin başarılı olması mümkün değildir” diye konuştu.

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim Sen’den, laikliği savunma çağrısı: Öğrencileri cemaat yönetir gibi yönetmek istiyorlar

    Eğitim Sen’den, laikliği savunma çağrısı: Öğrencileri cemaat yönetir gibi yönetmek istiyorlar

    PİRHA- Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkilerinin genişletilmesine ilişkin açıklama yapan Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, “MEB’in temel Anayasal görevi ve sorumluluğu, her inanç grubuna eşit mesafede olmak ve eşit yurttaşlık ilkesinin yaşam bulması için mücadele etmektir” dedi.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), eğitimi dinselleştirme çabalarının son süreçte arttığını belirterek, konuya ilişkin genel merkez binalarında basın açıklaması yaptı.

    Açıklamaya, sendikanın üye ve yöneticileri de katılırken basın metnini Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul okudu.

    Eğitimin dinselleştirilmesini hızlandırmak için Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkilerinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile genişletildiğini belirten Kurul, eşit yurttaşlık ilkesinin yaşam bulması ve demokrasi için toplumun tüm kesimlerini laikliği savunmaya çağırdı.

    “TÜM ÖĞRENCİLERİ ADETA BİR CEMAAT YÖNETİR GİBİ YÖNETMEK VE YETİŞTİRMEK İSTİYORLAR”

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın hukuk, adalet ve demokrasiyi kendisine rehber edinmesi gerekirken dini ve cemaatleri referans aldığını kaydeden Kurul, “Okullarımızda yaşanan yığınla soruna çözüm üretmek yerine ‘dinselleştirme pratiklerine’ hız vermektedir.  Oysa gerçek apaçık. Çoğulculuğu değil, kamu yararını değil, küçük bir azınlığın tahakkümünü kendilerine ilke edinen, yurttaşların haklarını değil, güçlü olanı meşru gören yönetim aklı iktidardadır. Dolayısıyla daha dün harem selamlık sınıf uygulamasıyla gündeme gelen okul müdürü Haydar Akın iktidarın kanatları altına alınmışken, İstanbul Sancaktepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün velilere broşür göndererek, çocuklarına abdest aldırmaları telkininde bulunabilmesi gelinen durumu gözler önüne sermektedir. Çünkü MEB ve yöneticilerinin temel arzusu, tüm öğrencileri adeta bir cemaat yönetir gibi yönetmek ve yetiştirmektir” ifadelerini kullandı.

    “MEB’İN TEMEL ANAYASAL GÖREVİ VE SORUMLULUĞU DIŞINA ÇIKIYOR”

    Dün yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne değinen Kurul, sözlerine şöyle devam etti:

    “Genel Müdürlük ‘Din ve ahlak eğitimi ve öğretimini güçlendirecek politika ve stratejilerin geliştirilmesi için çalışmalar yapmak’ ve ‘Görev alanına giren konularda üniversiteler, ilgili kurum ve kuruluşlar ile iş birliği yapmak’ işlevlerini de yerine getirecektir. Bu cümlelerin anlamı, eleştirdiğimiz din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri ve seçmeli dini derslerle yetinmeyen Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün, Diyanet İşleri Başkanlığı ile dinci vakıf ve derneklerle iş birliğinin yeni yol ve yöntemlerini geliştireceğidir. Ramazan’da ‘Halk eğitimi merkezlerinde Kur’an okuma kursları başladı’ ilanıyla din eğitimi alanında 7 ve 12 yaşın üstündeki tüm yurttaşlara yönelik 18 saat ile 135 saat arasında değişen sürelerde 45 ayrı kurs açılıyor. MEB’in temel Anayasal görevi ve sorumluluğu, herhangi bir dinsel inancı olmayanlar da dahil olmak üzere her inanç grubuna eşit mesafede olmak ve eşit yurttaşlık ilkesinin yaşam bulması için mücadele etmektir.”

    “DİNDAR NESİL YARATMAYI AMAÇLIYORLAR”

    Tüm öğretmen ve velilerin bu tür uygulamalara itiraz etmesi gerektiği çağrısında bulunan Kurul, “Siyasi iktidar, devletin tüm imkanlarını kullanarak haklarımızı değil kendi siyasi çıkarlarını korumak istemekte, yürüttüğü toplum mühendisliğinin meyvelerini almayı hedeflemektedir. Bu yüzden tüm gücünü seferber ederek, çocuklarımızın hak ettiği geleceği değil, dindar nesilleri yaratmayı amaçlamaktadır. Çocuklarımız da, MEB ve yöneticilerinin böyle bir toplum yaratma hedefi içerisinde kaybolup gitmektedir” dedi.

    “İZLENEN DİNSELLEŞTİRME POLİTİKALARINA KARŞI BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİYİZ”

    Çocukların başta eğitim hakkı olmak üzere tüm hakları için, onların emekleri ve geleceği için, eşit yurttaşlık ilkesinin yaşam bulması ve demokrasinin yeniden filizlenebilmesi için toplumun tüm kesimlerini, laikliği savunmaya çağıran Kurul, son olarak, “Siyasi iktidarın, MEB’in ve tüm kamu yöneticilerinin evrensel hukuku yok sayarak, yurttaşlık haklarımızı çiğneyerek, izlediği dinselleştirme politikalarına karşı tüm örgütlü gücümüzle kararlılıkla mücadele edeceğimizin bilinmesini istiyoruz” şeklinde konuştu.

    PİRHA/ANKARA

  • Bakur belgeseline verilen cezaya birçok kesimden tepki – VİDEO

    Bakur belgeseline verilen cezaya birçok kesimden tepki – VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi ile Ankara Aydın ve Sanatçı Girişimi, Bakur belgeseli yönetmenlerine verilen cezayla ilgili açıklama yaparak “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına da aykırı olan bu haksız cezalandırmaya karşı Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun yanındayız” dedi. 

    İHD Ankara Şubesi ile Ankara Aydın ve Sanatçı Girişimi, çözüm sürecinin devam ettiği 2013 yılında PKK kamplarını görüntüleyerek örgütün Türkiye dışına çekilme sürecini anlatan Bakur belgeseli yönetmenlerine verilen cezayı basın açıklamasıyla kınadı.

    Mülkiyeliler Birliği binasında yapılan açıklamaya çok sayıda akademisyen ve sanatçı da katıldı.

    İHD Ankara Şube Yöneticisi Nuray Çevirmen, Bakur isimli belgeselin Mayıs 2015’te Batman’da gösterilip iki yıl sonrasında ‘terör propagandası yapmak’ suçlamasıyla dava açıldığını ve Batman 2. Ağır ceza mahkemesi, söz konusu davayı, Çayan ve Mavioğlu’na verdiği 4 yıl 6’şar ay ceza ile karara bağladığını aktardı.

    Çevirmen, belgeselin henüz gösterime girmeden yönetmen Çayan Demirel’in kalp krizi geçirerek % 99 oranında sürekli engelli bir halde yaşamını sürdürmeye çalıştığını da ifade etti.

    “SANATSAL İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BİR MÜDAHALEDİR”

    Basına okunan metnin devamında şunlar dile getirildi:

    “Şiddeti teşvik etmeyen, terör eylemlerini haklı göstermeyen, konuyu eleştirel bir biçimde ele almaya ve ülkedeki barış ortamına katkı sağlamaya çalışan bir sanat eseri olan Bakur’un yönetmenlerine açılan bu dava sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir.

    Sanatsal ifade özgürlüğü, sanatçının özgürce çalışması, eserini yaygınlaştırmasını ve bunun müdahaleye uğramamasını güvence altına alır. Keyfi olarak, farklı süreçlere göre değişim gösteren politik atmosferlere göre değiştirilemez ve ortadan kaldırılamaz bir güvencedir bu. Bugün ne yazık ki ülkenin en temel ve ağır sorunu olan Kürt sorununu bir yerinden kapsamına alan filmler gösterim şansı bulamamakta, fiilen engellenmekte ve sansüre tabi tutulmaktadır. Kürtçe müzik yapan sanatçıların konserleri iptal edilmekte, dahası, Kürtçe konuşan vatandaşlar kimi zaman sadece bu nedenle linç girişimlerine maruz kalmaktadır.

    Özcesi, sanat eserlerinin suç unsuru kabul edilmesi temel insan haklarına ve hukuka aykırıdır. Sanatsal ifade özgürlüğünü ihlal eden bu haksız ve hukuka aykırı cezai müeyyidenin tüm sonuçlarıyla birlikte bir an önce ortadan kaldırılmasını, genel olarak düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki engellemelere son verilmesini talep ediyoruz. Yorum, haber, sanat, müzik ve film yapma hakkımız kadar, sanat ve sinema ürününe özgürce erişim hakkımız da kutsaldır. Dokunulamaz.”

    “KİMSE BİZDEN PABUÇ BIRAKACAĞIMIZI BEKLEMESİN”

    Okunan basın açıklaması sonrası söz alan Akademisyen Fikret Başkaya, “Mülk sahibi sınıflar ve devlet, fikirlerin sonuçları olduğunu ve düşüncelerin kitlelere mal olduğunda maddi bir güç oluşturduğunu biliyor. Dolayısıyla civciv yumurtadayken ezmek üzere harekete geçiyor” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İşte yasaklar, sansür bu amaçla gündeme geliyor. Fakat sansürün asıl amacı cezayı alan şahıstan ziyade bir otosansür yaratmaktır. Dolayısıyla insanlar, ‘yazarsam, çekersem, çizersem başıma iş gelir mi?’ diye düşünüyor. Bugün yapılanlar da insanlara bunu düşündürmek için aslında. Fakat bunlar gerçeği söyleyecekler için asla caydırıcı olamaz. Kimse bizden pabuç bırakacağımızı beklemesin, asla öyle bir şey yapmayacağız. Ertuğrul Mavioğlu ile Çayan Demirel dostlarımız yalnız değildir.”

    Konuşmacılar arasında yer alan İsmail Beşikçi ise “Amerika’da Noam Chomsky, ülke yönetimini en ciddi eleştiren kişidir. Başkanı, kongreyi, senatörü eleştirir. Yani yönetimi her yerde eleştirir ama bu eleştirilerinden dolayı asla ceza almaz. Çünkü demokrasinin gereği budur” yorumunu yaptı.

    Barış Akademisyenlerinden KHK ile ihraç edilen Prof Nejla Kurul ise “Bugünkü kötücül ortam üniversiteler kadar her kurumu etkisi altına aldı. Şu veya bu biçimde kitaba, kaleme, klavyelere sarılan insanlar, böyle bir yaşamı red edeceklerini düşünüyorum. Çünkü insan olmak demek; kendilerine verilmiş olan yetenek, bilgi ve becerilerini en güzel şekilde açığa vurmak demektir. Kürt meselesi Türkiye’nin yakıcı sorunu. Belgeselin çekildiği dönemlerde bir barış dönemi söz konusuydu. Ayrıca Bakur hiçbir şekilde şiddet içermeyen bir çalışma” dedi.

    PİRHA / ANKARA

     

     

  • ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    PİRHA-Evrensel Hak ve Özgürlükler Derneği’nin düzenlediği “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panelde konuşan KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, devletin yeniden inşa edildiğini vurguladı.

    Evrensel İnsan Hak ve Özgürlükler Derneği Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Keçiören Cemevi’nde “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Eğitim-Sen Ankara 3 Nolu Şube Başkanı Fevzi Yılmaz’ın yaptığı panele, Avukat Cemalettin Güler, Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, Araştırmacı-Yazar ve PSAKD’nin önceki genel başkanlarından Kemal Bülbül, KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, 24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür konuşmacı olarak katıldı.

    Açılış konuşmasını yapan moderatör Fevzi Yılmaz, Türkiye’de gündemin çok hızlı değiştirildiğini vurguladı.

    “DİL AYRIMI YAPMAK NE DEMEK?”

    İlk olarak konuşan Avukat Cemalettin Güler, dil, din, ırk ve mezhep ayrımı yapmanın suç olduğunu belirterek şöyle konuştu:

    “Aslında kanun metni çok net.  Diyor ki Aleviler Alevilik yapmayın, Sünnilik yapmak serbest. Dil ayrımı yapmak ne demek? Bir Allahın kulu bunun ne olduğunu söyleyebilir mi bana. Eğer Bitlis’in Adilcevaz ilçesine gider İngilizce seçim propagandası yaparsanız suç mudur, değil midir? Buraya göre suç. Peki, Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde Kürtçe seçim propagandası yapmak suç mu, Türkçe yapmak suç mu? Hangi dilin suç, hangi dilin suç olmadığına kim karar veriyor, niye karar veriyor, hangi ölçüde karar veriyor? Şimdi dağ Türkçesiyle propaganda olacak mı olmayacak mı buna karar vermesi gerekiyor. Esas olan bu kanun metninde yazmayan ama gerçekleri dil, din, mezhep ayrımcılığının ne anlama geldiğinin söylenmesi. Sünnilik serbest mi bu ülkede o zaman Sünni olduğunuzu söyleyemezsiniz ya da cami önünde, kilise önünde, havra önünde siyasi açıklama yapamazsınız. Yaparsanız cemevi önünde yapılan siyasi açıklamayı ayıplayamazsınız.”

    “TEMSİLİ DEMOKRASİ”

    Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan 1945-46 yıllarına kadar tek parti diktatörlüğünün olduğunu hatırlatan Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, “1946’da dünyanın manzarası değişti. Bir tarafta Komünist blok bir tarafta hür dünya denilen Türkiye o zaman hür dünya safında yerini aldı. Dediler ki çok parti sistemine geçelim, Toplumun gazını alacak bir şeyler yapmak gerekiyordu. CHP bölündü onun içerisinden DP çıktı. Demokrasi deniyor, temsili demokrasi ama sosyalistlerin parti kurması yasak, dernek kurması yasak, Kürtlerin parti kurması yasak, ama çok partili dönem. İki parti var. İkili yapı var Türkiye’de. Bir tanesi asıl devlet partisi var. Bir de görünenler var. Mesela kritik zamanlarda devlet partisi devreye girer aracın rotası ne tarafa çevrilmesi gerekiyorsa o yöne çevirir.” şeklinde konuştu.

    “1980 DARBESİYLE BİRLİKTE GERİCİLİĞİN İVMESİ ARTTI”

    1960, 1971 ve 1980 darbelerini hatırlatan Başkaya, bu darbelerin demokratik bir açılımı engellemek için yapıldığını kaydetti. Şu anda Türkiye’de komprador bir rejim olduğunu vurgulayan Başkaya, bu komprador rejimin arkasında 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının yer aldığını belirtti. Başkaya, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “NATO başkomutanı Amerikalı olan bir saldırı paktı. Siz ona üye olduğunuz andan itibaren iç ve dış politikada yeteneğinizi kaybediyorsunuz. Birinci kırılma noktası bu. Bu duruma nasıl gelindi, bunun arkasında iki neden var. Türkiye aslında adı konmamış bir Amerikan uydusu. 1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin rotası iki defa değiştirildi. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin ekonomisinin dışarıya dünya bankası, dünya ticaret örgütü, İMF, Emperyalist egemenlik için dizayn ettiği kurumlara havale edildi. Bu halk düşmanı rejimin normal minimum hukuk ve demokrasi koşularında uygulanma şansı yoktu. Onun için 24 Ocak kararlarından sekiz ay sonra 12 Eylül 1980’dede NATO’cu Kemalist ordu duruma müdahale etti solun önünü kesti, solu ezdi. Dinci gericiliğin önünü sonuna kadar açtı. Türkiye NATO’ya girdiği anda dinci gericiliğin önü açıldı ve dinciler Avrupa’da kültür dernekleri kurmak için 45 milyar dolar para harcadı. Sadece Avrupa’da başka yerde değil. 1950’de başlayan gericiliğin 1980 askeri darbesi ile birlikle ivmesi artı.”

    “ANAYASA DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNDE ENGELDİR”

    Başkaya’nın arkasından söz alan araştırmacı-yazar Kemal Bülbül de anayasanın demokratik siyasetin önünde engel olduğunu söyleyerek nedenini şöyle açıkladı:

    “Türkiye’de yaklaşık 140 yıldır anayasa ile yönetiliyor. 1876 Kanuni-Esasi Türkiye topraklarında gerçekleştirilmiş. Anayasa olarak ele aldığımızda Anayasa olarak ele aldığımızda 1908-1921-1924-1960-1970-1982 anayasası 82’den bugüne yapılan çeşitli kimi değişiklikler, 2010 yılında yapılan evet hayır referandumu ve son olarak devlet başkanlığı için yapılan değişikliklerin hiçbir tanesine ne halk, ne sivil toplum, ne demokratik kurum ve kuruluşlar katılmamıştır, katılamamıştır, katılmasının önüne de engel konulmuştur. Oysa anayasa bir toplumsal sözleşme olarak değerlendirilir. Ne demek toplumsal sözleşme karşıda bir devlet var. Bu devletle yurttaşlar, yurttaşlarla yurttaşlar, sosyal gruplarla, sosyal gruplar, inanç kurumları ile inanç kurumları bu sitemde nasıl yaşayacaklarına dair bir mutabakat yapacaklar. Bunu adı sosyal sözleşme fakat anayasa yapılırken hiçbir kimlik, hiçbir kültür, katılım gösteremez sadece devletin işaret ettiği ırkçılaştırdığı, gericileştirdiği ve kışkırttığı en kahraman kimlik dışında hiçbir kimliğin söz hakkı da olmaz, eleştiri hakkı da olmaz, katılım hakkı da olmaz.”

    Bülbül, bir anayasa yapılırken tüm toplumsal kesimlerin, emek örgütlerinin, demokratik kurum ve kuruluşların, bireylerin, yurttaşların katılımıyla yapılması gerektiğini de vurguladı.

    “DEVLET YENİDEN İNŞA EDİLİYOR”

    KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul ise eski anayasanın da şimdi çıkarılmaya çalışılan anayasanın da çoğulcu bir anayasa olmadığına dikkat çekti. Kurul şunları belirtti:

    “Devlet şimdi yeni rejim inşası diyor. Devlet yeniden inşa ediliyor bunu gözlemleyebiliyoruz. Devlet şu anda daha erkek egemen, kadınları yok sayıyor, devlet şu anda emek düşmanı. Diyor ki ‘OHAL’i işçi grevlerini engellemek için kullandık’. Devlette büyük değişim var. Eğer yurttaşlık eski yurttaşlık olarak kalırsa şayet sadece uzaktan izleyen ‘Ne yapalım toplumun büyük bir çoğunluğu bu kararı verdi’ diyen bir halk var. Devlet zaten görmüyor, toplumun büyük bir kesimini Alevileri yok sayıyor, Kürtleri yok sayıyor, kadını azarlıyor, küçültüyor, evin içine hapsediyor. ‘Sen o alanda dur erkekte o evi yönetsin’ diyor. Evden çıkınca da erkeğin de iradesini al elinden, gelişim potansiyelini al elinden. Erkeği de eziyor. Fakat ona evin içerisinde küçük bir alan yaratıyor. Dolayısıyla bizi şu anda doğrudan temsil eden bir aygıt yok. Bu yeni rejim tarafından toplumu uzun zamandır dışarıda bırakıldığı, ötekileştirildiği kesimler daha da keskin çizgilerle toplumun mahzeninin içine itilmeye mahkum olarak bırakılıyor. Kapitalizm zaten eşitsizleştirici bir süreç, giderek dikleşmiş durumda. Toplumun en alt katmanlarına itilmiş olan bizler haksız, hukuksuz bir şekilde işten atılmışlar, görevlerinden alınmış insanlar ve büyük bir kısmını da korkuyla sindirilmiş durumda.”

    “HALKLARI BÖLEN TEMEL DEĞİŞİKLİKLER VAR”

    24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür ise, Osmanlı bekası denilen yeni bir devletin, yeni Cumhuriyetin kuruluyor olduğunu ifade etti. Cumhuriyetin kurucu babası İttihat ve Terakki anlayışı ilk Türk anayasasından bu yana tekliği, milliyetçiliği, tek devlet olma, tek ulus olma, tek dil olmayı dayattığını söyleyen Gür, o günden bu yana hiç bir şeyin değişmediğini halkların yok sayıldıklarını ve halklara asimilasyonun dayatıldığını belirtti. Türkiye’de halkları bölen temel değişiklikler olduğunu kaydeden Gür, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ortadoğuda kurgulanan Sykes-Picot düzeni yaklaşımıyla Kürtleri, Arapları kısmen Türkleri, Türkmenleri 4 egemen devlet tarafından paylaştırıldığı bir düzenden söz ediyorum. Bir de Lozan’a bakmak gerekir. Sykes-Picot ile halklar parçalanmıştı. Kürtlerin, 4 parçada, hiçbir parçada çoğunluğu sağlayamayacak bir şekilde bölünmesi ve Kürtlerle birlikte yaşayan birçok halkı örneğin Süryani halkını yine o sınırlar içerisinde Kürtlerle, Türklerle birlikte yaşayan Arapları yine inançsal olarak bu topraklara ait olan ve inançları büyüten Alevileri, Nusayrileri parçalayan bu düzen maalesef halklar açısından bizler açısından çözümleyici olmamıştır. Tam tersi ret ve inkar politikalarıyla sorunların daha da ağırlaşmasına ve günümüze kadar taşınmasında sebep olmuştur.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA