Etiket: nihat kazanhan

  • Polis, başından vurmuştu; AYM: Nihat Kazanhan’ın öldürülmesi yaşam hakkı ihlali

    Polis, başından vurmuştu; AYM: Nihat Kazanhan’ın öldürülmesi yaşam hakkı ihlali

    PİRHA-Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) polisler tarafından katledilen Nihat Kazanhan davasında emsal karar verdiğini belirten Şırnak Barosu Başkanı Rojhat Dilsiz, “Bu karar ‘hukuka ne kadar aykırı davranırsak da soruşturma geçirmeyeceğiz’ algısını bertaraf etmesi açısından önemlidir” ifadelerini kullandı.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Ocak 2015 günü polisler tarafından öldürülen 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın davasına ilişkin kararın gerekçesini açıklayan Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının ihlal edildiğini vurguladı. Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre kararda “Yaşam hakkının ihlal edildiği ve haksız tahrik indiriminin uygulanamayacağına ve bu durumun benzer ihlallerin önüne geçilmesi amacına matuf caydırıcılığı da engellediği sonucuna varmıştır” ifadeleri kullanıldı.

    “UZUNCA BİR SÜREDEN BERİ MÜCADELE VERDİK”

    Kazanhan ailesi avukatı ve Şırnak Barosu Başkanı Rojhat Dilsiz, AYM’nin gerekçeli kararını değerlendirdi.

    Dilsiz, 7 yıldır cezasızlık politikasına karşı mücadele verdiklerini belirtirken, “AYM’nin Kazanhan dosyası hakkında verdiği karar, başvuru sürecinde belirttiğimiz noktalara işaret etmesi açısından önemlidir. AYM’nin verdiği bu karar bizi bir açıdan mutlu etti. Benzer olayların önüne geçmek ve bu şekilde suç işlemesinin önüne geçebilmek için uzunca bir süreden beri mücadele verdik” dedi.

    AYM’nin Kazanhan kararının emsal teşkil ettiğini söyleyen Dilsiz, şöyle konuştu:

    “AYM, 12 yaşındaki bir çocuğun polis tarafından hedef gözetilerek öldürülmesine dair yerel mahkeme tarafından verilen kararın yanlış olduğunu ve haksız tahrik indiriminin uygulanamayacağını dile getirmiştir. AYM, hem soruşturma aşamasında hem de yargılama süresi boyunca suç ve ceza arasında orantılılık ilkesine uyularak ceza verilmesini talep etti. Yerel mahkeme ceza verirken haksız tahrik indiriminde bulunmuştu. İstinaf ve Yargıtay da cezayı onadı. AYM’nin, bizim değindiğimiz hususlara değinerek dosyayı yerel mahkemeye göndermesi ileride işlenebilecek benzer suçların önüne geçilmesi açısından önemlidir.”

    “AYM’NİN VERDİĞİ KARARLAR BAĞLAYICIDIR”

    Dilsiz, AYM’nin verdiği kararların bağlayıcı olduğunu da ifade ederken, şunları söyledi:

    “AYM ve AİHM’in verdiği kararlar bağlayıcıdır ve tartışılmazdır. Ancak AYM ve AİHM’in Demirtaş ve Kavala dosyaları hakkında verdiği kararlara yerel mahkemeler hukuka aykırı bir şekilde uymadı. Kazanhan dosyası için de yeniden yargılama süreci başlayacak. AYM’nin böyle önemli bir şekilde atıfta bulunduğu hususlar göz önüne alındığında yerel mahkemenin de AYM’nin verdiği karara uyacağını düşünüyoruz. Failin gerektiği cezayı alabilmesi için karar, ceza dairesine gidecek. AYM’nin verdiği bu karara karşı yerel mahkemenin direnme gibi bir tavrının olabileceğini düşünmüyoruz. Ancak bu ülkede son dönemlerde hukukun çoğu zaman katledildiğini ve yasalara uyulmadığını da görüyoruz. Yerel mahkeme AYM’nin kararını uygulamazsa buna karşı tüm kanuni yolları kullanacağız.”

    “AYM’NİN KARARI ÖNEMLİDİR”

    AYM’nin verdiği kararın birçok açıdan önemli olduğuna dikkat çeken Dilsiz, “AYM kararında kolluğu, ‘Her toplumsal olayda tahrik altında kaldığınızda cinayet mi işleyeceksiniz? Sizin böyle bir özgürlüğünüzün olması mümkün değildir’ deniliyor. AYM’nin atıfta bulunduğu bu hususlar caydırıcı olur. Çünkü şöyle bir algı var; ‘Biz ne yaparsak yapalım, toplumsal olaylarda ne kadar hukuka aykırı davranırsak davranalım, soruşturma geçirmeyeceğiz veya yapılan yargılamada cezasızlık politikasından kaynaklı hakkımızda tayin olacak ceza asgari halden verilecek’ algısı oluşuyor. Bu nedenle bu karar onlardaki bu algının bertaraf edilmesi için önemlidir” ifadelerini kullandı.

    NE OLMUŞTU?

    Nihat Kazanhan, 14 Ocak 2015 tarihinde Yafes mahallesinde evine yakın bir boş sahada bir grup çocukla birlikteyken özel hareket polisleri tarafından hedef alınarak katledilmişti. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Herhangi bir şekilde emniyet görevlilerimizin kurşunlarıyla öldürülmesi söz konusu değil” açıklaması yapmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ise, polisin silah kullanmadığı iddiasıyla olayı kapatmaya çalışmıştı.
    Ancak olaydan sonra ortaya çıkan görüntüler, Kazanhan’ın silahla başından vurulduğunu ortaya koydu. Görüntülerde, polisin eylemci gruba gaz bombası atarken, çocukların taşla karşılık verdiği, bu sırada Nihat Kazanhan’ın silah sesiyle birlikte yere düştüğü görülüyordu.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    PİRHA-Şair Ömer Faruk Hatipoğlu’nun “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı şiir kitabı Kaos Çocuk Parkı Yayınevi aracılığı ile çıktı. “Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur” diyen Hatipoğlu ile yeni kitabına dair konuştuk.

    On kitap ve bir de şiir albümüne imza atan Ömer Faruk Hatipoğlu, “şairin de ötekisi” olarak tanımlanıyor.

    “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı yeni şiir kitabında Hatipoğlu, katledilen Nihat Kazanhan’dan, Özgecan Aslan’a, Cizre bodrumlarından Kerbelâ’ya dek zulmün, acının ve daha birçok ağıdın adeta kronolojisini kaleme alıyor.

    Şair Heretius’un “İnsanım ben, insana dair hiçbir şey yabancım değil” sözünü kitabına not düşen Ömer Faruk Hatipoğlu’nun şiirleriyle nelere tanıklık ettiğini öğreniyoruz.

    “BİR ÇOCUK HAYATINDAN YOLUNSA, ŞİİR AYAĞA KALKIYOR”

    Kitabın isminin, “Yer mi açıyor ölülerimiz”in arkasında nasıl bir zihinsel imgenin varlığı mevcut? Özetle bu kitap bizlere neler anlatıyor?

    Keşke böyle bir adı olmasaydı kitabın. Ateşi Utandıran Yangın hakkında yazdığı yazıda, yitirdiğimiz eleştirmen yazar Cemil Köksal “Çok iyi anlıyor ve saygı duyuyorum ama keşke bu noktaları aşmış olsaydık ve Hatipoğlu o çok güçlü yaratım sürecini ülkenin bu anlamsız sorununun içine gömmeseydi!” minvalinde bir söz etmişti.

    Rıza Türmen, 2015’te “Son 11 yılda 241 çocuğun öldürüldüğünü” açıklamıştı. Bu “sayı”nın bundan daha çok olduğunu öngörmek zor değil. Hemen her gün bir kadın öldürülüyor. İş kazasında ölen işçilerin ölümü haber bile olmuyor. Ama bizi asker ölümlerinden, kadın cinayetlerine her ölüm acıtsa da oyun çağındaki çocukların ölümü daha bir derin acıtıyor. Yetişkin her insanın geldiğimiz yerde dolaylı dolaysız bir sorumluluğu var ama o masumların o günahsızların bizim yarattığımız karanlıkta kör edilmeleri, ahlâkın, vicdanın kaldıracağı bir yük değil. Çocuk öznesinin yer aldığı bir tümcede ölüm sözcüğüne elimiz gitmiyor. Ama dünyanın neresinde bir çocuk hayatından yolunsa, şiir ayağa kalkıyor. Kalkıyor ve barışı, özgürlüğü, adalet ve eşitliği dillendirmeye çalışıyor.

    “KUTSALLAR, SAVAŞLAR, SINIRLAR ERKEK ELİNDEN ÇIKMA”

    Kitabın ilk şiiri Cerattepe direnişçisi Havva Ana’ya yazılmış. Katledilen Özgecan Arslan da tarafınızca tekrar hatırlatılmış. Eril düzene bir gönderme var diyebilir miyiz?

    Bilineni yinelemiş olacağız.

    Beş bin yıllık(!) tartışmalı uygarlık tarihinde inşa edilen, yıkılan, yakılan ne varsa adında erk sözcüğü gizli (veya açık) erkeğin yaratımı! Belki ilk buğdayı, erkeği de doğuran bir kadın bulmuştur ama el yapımı kutsallar, savaşlar, sınırlar, duvarlar erkek elinden çıkma. İyi şeyler olmadı mı? Oldu elbette ve hâlâ ayaktaysak bunu gelecekten yana tarihsel kişiliklere borçluyuz; bilimi, felsefeyi, sanatı… Bu tümce kurulur kurulmaz bir soru tümcesi başını uzatıyor: Atom bombasını kullanmamıza neden olacak idiyse atom hiç bilinmese daha mı iyi olurdu?

    Evet, Havva Ana’yı, o elinde bastonuyla, “Devlet benum!” diyen cesaretten kadın yazdırmıştı. Herakleitos, kurduğu mantığa kişiler açısından tam katılmasak da “Çok şey bilmek aklı eğitseydi, Hesiedos’u, Pythagoras’ı, Ksenofanes’i, Hekaitos’u eğitirdi!” der. Ayaklı kütüphane olup kurulu düzenin dişlilerinden biri olmak da var, Cerrattepe’de salt sağduyusuyla suyuna, toprağına sahip çıkan bir Havva Ana olmak da… Kadınlar; hep denildiği veya dediğimiz gibi tek kanadıyla uçamayan, her kalkışında yere çakılan, insanlığın olmazsa olmaz, o binlerce yıldır uzayamayan kanadı. O kanat insanlığın küreğinden uzadığında -ki uzamaya başladı- insanlık, geleceğe barışın göğünde uçacak, özgürlüğün yeryüzüne inecek…

    Özgecan’ın, özgecanların soru dolu güzel gözleri hep açık ve üzerimizde. Şimdi Özgecan’ın gözü “Yer mi açıyor Ölülerimiz”den bakacak bir de…

    “SINIRA ÇIKILAN BETON DUVAR ASLINDA SALT BİR SINIR DUVARI DEĞİL”

    Savaş ve ardındaki politikalar “duvar” adlı şiirde dizelere dökülmüş.

    “Nereye çıkılır bu duvar” dizesini, toplumlar arasına örülen sınırları nasıl yorumlarsınız?

    Bir sınıra çıkılan beton duvar aslında salt bir sınır duvarı değil. Duvar, barışın da burnunun dibine çıkılan, ayağını çiğneyen duvar! Özgürlüğün de kanadına ağırlık olan bir duvar. Çiçeğin de rüzgârını kesen bir duvar. Duvar, gelecekle insan arasına çıkılan bir duvar. Duvar, çocukların oyun bahçesinin ortasına inşa edilen bir duvar. Ya da sınır duvarının öyle ikizleri, üçüzleri, öyle izdüşümleri var diyelim!

    İnsanın bilinçaltındaki bilgi, bilincindeki bilginin bilmem kaç katıymış! Bu yüzden asıl duvar, erkek egemen dünya insanının bilinçaltında sürekli yükselen, yükseldikçe her tür iktidarlaşmayı yaratan beyninde… Binlerce yıldır beyinlere tıkıştırılan, özgürlüğüne mugayir ve artık genlerine işlemiş “bilgi”yi, vazgeçilmez, alternatifsiz görüyor. Filozofun “Bildiğini zanneden insanın öğrenmesi imkânsızdır!” sözünü anımsayalım. Beyinlere çıkılan duvarlar, sınırlara çıkılanlarla, geleneğin inşa ettikleriyle, kapitalizmin aramıza çıktıklarıyla üst üste…

    SESSİZLİK, BAŞKA CİNAYETLERİN FAİLİ OLUYOR

    Yakın zaman katliamları ve faili gizlenen cinayetler de şiirlerinizde yer edindi. Bu yönlü duygularınızı nasıl kaleme aldınız? Şairin böylesi süreçlere tanıklığı nasıl tariflenir?

    Bizim bu yıl çıkan Toplu Şiirler’imizin alt başlığı “Yalancı Tanık”… Ateşi Utandıran Yangın’daki bir şiirin adı… Edebiyat, şiir, çağına tanıklık eder. Bu tanıklık edebiyattan, şiirden vaz geçmeden yapılabilirse doğru tanıklıktır. Bunun için insan kendisini programlamaz. Görmek, gördüklerinizin vicdanınızla buluşması, şiir olup kâğıda yansır. Bu kendiliğinden bir eylemdir.

    İçimizde hiç kimse ölüm olsun, acı olsun istemez! Ama nedendir bilinir-bilinmez, ölümlere itiraz da etmez! Buralarda herkes dili dağlanmış gibi sessiz. Tolstoy’un, “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” Sözü bir başucu sözü… Bu yangınlar coğrafyasında, akla gelmeyecek türden ölümler, hayatın nerdeyse bir cüz’ü haline geldi. Barış özürlü, vicdan özürlü birinin işlediği bir cinayetle birlikte kurşun sesi gibi yayılan sessizlik, başka cinayetlerin faili oluyor. Asıl acı olan bu.

    ‘Asıl olan’ demişken, işimiz şiir olduğuna göre bu sorunun son sözü, aslolanın kalıcı şiir olduğunu vurgulamak olsun. Kötü şiir kötü tanıktır.

    “HER SAVAŞIN BİR KERBELÂSI, ÇOK SAYIDA HASAN-HÜSEYİN’İ VAR”

    Geçmişin ‘Kerbelâ’sını bugüne getirmişsiniz! Bunu biraz daha detaylandıralım isterim.

    Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur ve vahşilerin önüne atılanların her biri sessizliğin alkışlarında, kılıç kalkansız Hasan-Hüseyin’dir… Biz bunları yazarken kim bilir kim, hangi hukuksuzlukla ürkünç bir yalnızlığın içinde bir yudum sesin susuzluğunu çekmekte! Savaşlar, yıkımlar sürüyor. Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var. Ayrıca kapitalizmin kuşatması altındaki dünya da yazık ki hızla bir Kerbelâ’ya dönüşmekte…

    PİRHA/ANKARA