PİRHA- Nusaybin’de Suriye sınırında Rojava’daki gelişmeleri takip eden 6 gazeteci darbedilerek gözaltına alındı.
PİRHA- Qamişlo sınırında bulunan Mardin’in Nusaybin ilçesinde başlatılan nöbet eylemi, ikinci gününde devam ediyor. Nusaybin’deki eylemleri takip eden Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eş Başkanı Kesira Önel ile gazeteciler Ferhat Akıncı, Pelşin Çetinkaya, Muhammed Demircan, Muhammed Ali Yılmaz ve Heval Önkol gözaltına alındı.
Haber takibi yapması engellenen gazeteciler çekimlerine devam ederken, güvenlik güçleri gazetecileri darbederek gözaltına aldı.
PİRHA- DEM Parti grup toplantısını, Nusaybin’de Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın katılımıyla yaptı. Suriye’de katliama maruz kalan herkesin sorumluluğunun Şara yönetiminde, HTŞ’de, IŞİD’de ve onları destekleyen uluslararası güçlerde olduğunun altını çizen Hatimoğulları, “Suriye’deki Kürt soykırımını durdurmaya davet ediyorum” dedi. Tuncer Bakırhan da, “Rojava umuttur, direniştir. Rojava; halkların bir arada yaşadığı umuttur. O umudu öldürtmeyiz” diye konuştu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Toplantısı Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar, Keskin Bayındır’ın Kürt siyasetçi Ahmet Türk, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri ve on binlerin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Toplantı, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılar nedeniyle Nusaybin’de gerçekleştirdi.
“ROJAVA DEMEK, IŞİD KARŞITLIĞI DEMEKTİR”
Binlerce yurttaşın yürüyüşü ardından yapılan grup toplantısında konuşan Tülay Hatimoğulları, olağanüstü koşullardan geçildiğini belirterek, şunları ifade etti:
“Şu an Nusaybin’de sınırın sıfır noktasındayız. Sınırın birkaç adım ötesinde Qamişlo’da Kürt kardeşlerimiz şiddetli bir savaş tehlikesi altında. Rojava’da şiddetli bir savaş ve çatışma devam ediyor. 10 Mart Mutabakatı ile ilgili görüşmeler devam ederken Suriye’de Geçici Şam Yönetimi ve SGD arasında görüşmeler devam ederken birden masayı devirip savaş ve çatışmanın önü açıldı. Halep’te öncelikle Şexmaqsud, Eşrefiyê mahallelerinde Kürt halkına yönelik amansız bir katliam başlatıldı. Bu katliamı başlatan HTŞ güçlerini kınıyoruz. Savaşa hayır, barış hemen şimdi diyoruz.
Onunla da yetinmediler. Önce Fırat’ın batısı, şimdi de Fırat’ın doğusuna yani Rojava topraklarına bir işgal harekatı başlatılmış durumda. Bunu kabul etmek mümkün değil. Yalan yanlış bilgileri başta Türkiye’de yandaş medya, havuz medya AKP-MHP iktidarının sözcüleri Suriye’deki gelişmeler hakkında Türkiye ve dünya kamuoyunu yalan yanlış bilgilerle doldurmaya çalışıyorlar. Ve diyorlar ki Rojava’daki yönetim 10 Mart Mutabakatına uymadı. Külliyen yalan. 10 Mart Mutabakatı’na uymayan HTŞ’nin kendisidir, Şara yönetimidir: Bugün orada sivil halkımız başta olmak üzere katliama maruz kalan herkesin sorumluluğunu Şara yönetimindedir, HTŞ’dedir, IŞİD’dedir ve onları destekleyen uluslararası güçlerdedir.
Bugün Türkiye’de Suriye’deki operasyon devam ederken Cumhur İttifakının sözcülerinin yaptığı açıklamaya bakılacak olursa sanki savaşı ve çatışmayı Türkiye’den yönetiyormuş gibi açıklama yapıyorlar. Bir yandan Türkiye’de Kürt’e ‘kardeşim’ diyecek ‘İç barışı tesis edeceğim.’ diyecek öte yandan oradaki operasyonları yönetecekler. Bakın sadece bu değil. Onların ideolojik olarak burada akrabaları olan Furkan Günleri düzenleyenler ve bunların sözcüsü basın yayın organları neyi öne çıkardılar biliyor musunuz?
Temizlik hareketi başlamalı diyorlar Rojava’da. Temizlik! Neyi neyden temizliyorsunuz? Rojava toprağını Kürt’ten mi temizlemeye çalışıyorsunuz? Ve buna Furkan günlerinde verilen fetvalar olarak ortaya koyuyorsunuz. Hak ve batıl diyorsunuz. Ey batılı kıblesi olarak gören iktidar ve yandaşları, ey batılı ilkesi olarak görenler, ey iktidardan güç zehirlenmesi yaşayanlar demokrasi istemek, savaş karşıtı olmak, kadın özgürlüğünü istemek, anadiliyle eğitim hakkını istemek batıl mıdır? karar verin. Batıl olan nedir biliyor musunuz? Batıl olan Türkiye’de Kürt’e kardeşim deyip gerçek kardeşliği görmemektir. Batıl HTŞ ile el tutuşmaktır. Batıl olan paramiliter güçlerin ve çeteleri örgütleyip eğitip donatıp onları Suriye topraklarında Alevi canlarımızı, Dürzi kardeşlerimizi, Kürt kardeşlerimizi katlettirmektir. Onun önünü açmaktır Batıl olan. Batıl olan sizsiniz, sizsiniz, sizsiniz.
Hükümetin Sözcüsü Ömer Çelik konuşma yapıyor ve diyor ki: ‘SDG sürece darbe yapmak istiyor’ Burada asıl darbeyi kim yapıyor biliyor musunuz? HTŞ ile el tutuşanlar, oradaki güçleri destekleyenler ve bu savaşa onay verenler, göz yumanlar, destekleyenler, sınırını ardına kadar bu çete güçlerini açanlar bu süreci esas olarak sabote eden bunlardır. HTŞ sözcülüğü yapıyorsunuz Türkiye’de. O yüzden bu süreci sabote etmek isteyen tam da sizsiniz ve sizin açıklamalarınızdır. Bakın Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor ki haklıyken haksız yere düşmeyecek şekilde bir cerrahi hassasiyetle Suriye hükümeti operasyonlarını yürütüyor. Buradan da HTŞ’yi tebrik ediyor. Biz buradan cumhurbaşkanına soruyoruz. ‘Kürt kardeşlerimiz katlediliyor.’ diye mi HTŞ’yi tebrik ediyorsunuz. Ortada bir savaş var. Neyin tebriki bu? Barışın istikrarın egemen olduğu bölge huzur içinde yaşar diyor. Bizler yıllar yılıdır DEM Parti olarak dedik ki, Türkiye’de iç barışımızı tahkim edelim. Uluslararası güçlerin bölgede kurmaya çalıştığı komploya karşı hep beraber uyanık olalım dedik. Bunun için iç barışımızı tahkim edelim dedik. Ama iç barışı konuştuğumuz bu günlerde huzurdan bahsettikleri bu günlerde, Suriye’de Kürtler katledilirken Türkiye’deki Kürtlerin duygusunu görmeyen bir huzur olabilir mi? Düşüncesini görmeyen bir huzur olabilir mi? İnsanlar gece gündüz uyumuyor. Herkes ayakta. Bugün Nusaybin’de sınırın sıfır noktasındayız. Ve inanın 7’den 90’ına kadar herkes bugün bu yürüyüşte ve sınırın ötesinde katledilen kardeşleri için gözyaşı döküyor. İşte süreci bozan sizsiniz. Türkiye’de barış sürecinde inancı zayıflatan sizlersiniz. Vazgeçin bundan, vazgeçin bundan. Artık yeter! Edi bese!
Değerli halklarımız, bakın adeta bir düğmeye basılmışçasına kalem oynatanlar var. Saray medyasının kalemşörü bizim Eş Genel Başkanımız Sayın Tuncer Bakırhan ve Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit’i hedef haline getirmek istiyor. Bizler buradan o yazara diyoruz ki sen kandan besleniyorsun. Savaştan besleniyorsun. Çatışmadan besleniyorsun. Ve sana buradan soruyoruz. Daha kaç Kürt katledilirse senin kalemin yazı yazabilir, vicdanın hatırlar, vicdanın rahatlar. Buradan sizleri, yöneticilerimiz, eş başkanlarımız, Grup Başkanvekillerimizi hedef haline getirmenize asla müsade etmeyiz, etmeyeceğiz. Partimiz demokrasi için, barış için sonuna kadar çalışmaya devam edecek.
Suriye’de Şam yönetimi başa geldiği günden beri Alevi canlarımız Lazkiye’de, Hama’da, Humus’ta, Şam merkezlerinde katledildiler. Ardından Dürzi kardeşlerimiz katledildi. Onbinlerce katliama sebep oldular bunlar. Onbinlerce insanı katlettiler. Ve oradan şimdi bu katliamı ve soykırımı Rojava topraklarına kaydırdılar. Buradan hep beraber alkış ve zılgıtlarımızla Rojava’da soykırıma hayır diyelim hep beraber. Ortada çok büyük bir uluslararası komplo olduğunun bizler farkındayız. Paris Antlaşması’ndan sonra Rojava ve Kürtlere dönük bir soykırım startının verildiğinin hepimiz farkındayız. Türkiye’de hükümet adına konuşan bakanlar, sözcüler her fırsatta diyorlar ki “SDG ya da Suriye’nin öz yönetimi başka devletlerle iş tutuyor.” Biz başından beri ısrarla şunu söyledik. Suriye’deki Kürt halkıyla, onların siyasi iradesiyle Türkiye görüşmeler gerçekleştirsin dedik. Türkiye’nin iç barışı konuşurken Suriye’nin iç barışını da konuşalım, destekleyelim dedik. Ama bundan siz imtina ettiniz. Ve şimdi bahsini ettiğiniz devletler komplo geliştirenlerle beraber aynı yerde saf tutup sözüm ona islam kardeşim dediğin Kürdü katlediyorsun. Buna asla izin vermeyeceğiz. Rojava halkı yalnız değildir. Bunu herkes böyle bilmeli ve böyle bilecek.
Buradan bütün dünyaya çağrımızı yinelemek istiyoruz. Bütün uluslararası, demokrasi güçleri, insan hakları savunucuları, soykırım karşıtları, göçmenlerle dayanışanlar, herkesin ama herkesi şu an Suriye’deki Kürt soykırımını durdurmaya davet ediyorum. Türkiye’deki bütün muhalif kesimleri, demokratları, devrimcileri, aydınları, yazarları, gazetecileri, ezcümle herkesi ve başta siz değerli halklarımızı bütün demokratik haklarımızı kullanarak bu savaşa hep beraber dur diyelim, dur diyelim. Bizim için Rojava demek kadın özgürlüğü demektir. Rojava demek, IŞİD karşıtlığı demektir. Rojava demek farklı halkların ve inançların demokratik bir zeminde mücadele yürütmesi demektir. Selam olsun Rojava’ya. Selam olsun Rojava’da direnen kadınlara. Selam olsun oradaki bütün kadınlara.”
“GÜN BİRLEŞME GÜNÜDÜR”
DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan da konuşmasında şunları dile getirdi:
“Sadece grubunu Meclis çatısı altında yatmayıp arada bir böyle haksızlıklar ve huzursuzluklar karşısında çeşitli kentlerde yapan tek parti biziz. Bugünleri yaratanları kınıyoruz. Kuzey ve Doğu Suriye’de bir katliam var. Kuzey ve Doğu Suriye’de soykırım var. Onlarca selefi örgüt, onlarca baş kesen, çocukları, gençleri, kadınları katleden bir örgüt, onun uzantıları, onu destekleyen ulusal, bölgesel ve uluslararası güçler var. Yani Rojava’da Kürtler tek, dünya bir olmuş. Kürtlere düşmanlık yapıyor, soykırım yapıyor. Kürtlerin kimliksiz bir şekilde, dilsiz bir şekilde, statüsüz bir şekilde yaşaması için düşmanlık yapıyorlar. Bizler dün olduğu gibi bugün de Rojava’da onuru için, kimliği için, dili için mücadele eden Rojava halkıyla birlikteyiz. Oradaki Kürt kardeşlerimizle birlikteyiz. Orada her gün Kürtler gibi katledilen Alevi kardeşlerimiz, Dürzi halkıyla beraber olduğumuzu bir kez daha buradan Nusaybin’den sınırdan haykırıyoruz; Rojava sadece bir toprak parçası değil. Bunu en başta bu ülkeyi yöneten iktidar, oradaki uluslararası güçler, emperyalist güçler çok iyi bilmelidir. Rojava umuttur. Rojava direniştir.
Rojava o çölde halkların kardeşçe, eşitçe bir arada yaşadığı bir umuttur. O umudu öldürtmeyiz. O umudu yok ettirmeyiz. Oradaki yaşam umuduyla bugün burada olduğu gibi her daim Türkiye’nin, Kürt illerinin her yerinde dayanışma içerisinde olacağımızı bir kez daha haykırmak istiyoruz. Kimliğimizden, kazanımlarımızdan vazgeçin diyorlar.
Kürt, dilini konuşmasın diyorlar. Kürt gençleri Kobani’de, üniversitede kendi ana diliyle eğitim görmesin istiyorlar. Kürtler teslim olsun istiyorlar. Peki biz oradaki soydaşlarımızın onursuz bir yaşamı seçmelerini istiyor muyuz? Kürtleri yalnızlaştırmak isteyen, yok etmek isteyen, kimliksiz bırakanlara diyoruz ki bu akıl dışı yaklaşımlarınızdan vazgeçin. Kürtler o toprakların asli unsurlarından birisidir. Yüzyıllardır oradadır ve olmaya devam edecektir.
Rejim Halep’te bir pusu kurdu. Alçakça! Kürtler anlaşmaya uyarak geri çekildiklerini belirtmesine rağmen rejim ve destekçileri orada Kürt kadınlarını, Kürt gençlerini katletmiştir. Mahallelerini bombalamıştır. Toplarla, tüfeklerle birlikte Kürtleri sürmeye çalışmıştır. 10 Mart Mutabakatına uymayan El Şara’dır. Suriye rejimidir. Onun arkasındaki o sahtekar o iki yüzlü güçlerdir. Emin olan, tek bir Kürt yaşayıncaya kadar ne bu saldırıları ne o saldırıların arkasındaki güçleri unutmayacaktır. Bu Kürt karşıtlarını, bu Kürt düşmanlarını unutursak kalbimiz kurusun. Unutacak mıyız?
İktidar medyası algı oluşturuyor. İktidar medyası orada Kürtlerin dilini, kimliğini tehdit olarak göstermek istiyor. Asıl tehdit olan Şara iktidarıdır. Bunu Türkiye kamuoyu çok iyi bilmelidir. Bir de utanmadan sabah akşam çıkıp kürsülerde Türk Kürt kader birliği yaptı diyorlar. Sınırın ötesinde düşmanlık yaptığın Kürt’le nasıl bir kader birliği yapmışsın? Bunu söyler misin? Bir taraftan buradan barış elini uzatacaksın. Diğer tarafta Rojava’da yaşayan halkımızın katledilmesine çanak tutacaksın ve Kürt-Türk kader ortaklığı yaptı diyeceksin. Bu riyakarlıktır. Bu sahtekarlıktır. Bu riyakarlıktan bir an önce herkes vazgeçmelidir.
Bakın Devlet Bahçeli diyor ki böyle kader birliği mi olur? Kader birliği diyor Devlet Bahçeli. Biz de kendisine diyoruz ki böyle kader birliği mi olur? Kürt’ü düşman gören, Kürt’ü toprağından sökmeye çalışan, Kürt’ü katletmeye çalışanlara çanak tutan bir yaklaşım mı kader birliğidir? Kürt’ün kaderi neden kimliksiz olsun Sayın Bahçeli, Kürt’ün kaderine niye statüssüzlük, kimliksizlik, dilsizlik düşsün? Recep Tayyip Erdoğan da kavimiyetçilik bizim kadim kadim kültürümüzün reddettiği bir hastalıktır diyor. Soruyorum Erdoğan’a Kavimiyetçilik bir hastalıksa niye senin bakanın çıkıp Suriye Arap Cumhuriyeti diyor? Bundan iyi kavmiyetçilik olur mu? Önce kendi içerisi içindeki bu hastalığı ortadan kaldırmaya çalış. Numan Kurtulmuş, Kürtlerin onuru, Türklerin gururu diyordu. Hadi oradan hadi! Kürt’ün onurunu Rojava’daki insanları katliamla karşı karşıya getirerek mi sağlayacaksın? Madem Kürt’ün onuru diyorsun, 10 gündür Rojava’da insanlar katlediliyor. O Selefiler, o cihatçılar Kürt kadınlarının başlarını kesiyor. Niye sesini çıkarmıyorsun? Niye itiraz etmiyorsun? Niye bir şey demiyorsun Sayın Kurtulmuş? Ancak Kürtlere teslimiyet dayatıyorlar. Kusura bakmayın bin yıldır Kürtler teslim olmadı. Şimdi asla olmaz.
Nahçıvan’daki Azerilere özerklik, Kuzey Kıbrıs’taki Türklere devlet, Kürtlere statüsüzlük, kimliksiz diyen herkes riyakardır. Kürt düşmanıdır. Bu tarihe böyle geçecektir.
Kürtler kimliksiz, statüsüz yaşasın diyeceksiniz. Bir de kardeşiz diyeceksiniz. Hamaset de değil. Yeter. Kürt’e karşı yaptığınız hamaset yeter. Ferasetle, akılla başları hocama olmak üzere Türkiye başta olmak üzere barışı, demokrasiyi, insanların eşit yurttaş olduğu bir zemin için çalışın, çabalayın.
Değerli halkımız, barış herkese kazandırır. Şu anda Rojava’daki düşmanlık kimseye kazandırmaz. Türkiye’de 25 milyon Kürt var. Bu düşmanlığı kabul etmiyor. Bunu unutmayacak. Grup Toplantımızı yaptığımız bu saatlerde gençlere saldırıyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Demokratik hakkımızı kullanıyoruz. Yetkilileri dikkatli davranmaya çağırıyorum. Saygılı olun biraz. Türkiye’nin 3. Büyük Partisi grup toplantısı yapıyor. Siz gençleri dövüyorsunuz, yerde sürüklüyorsunuz. Bunu kabul etmiyoruz. Sayın Öcalan en son dedi ki ‘Rojava’da Kürt kıyımından vazgeçin. Diyalogla, müzakereyle çözün.’ Ama onlar tam tersini yapıyorlar. Sayın Devlet Bahçeli PKK’nin kurucu önderi diyor. Ama onun dediğini yapmıyor. Onun dediğini söylemiyor. Her karışı temizlenmeli, kurutulmalı diyor. Sen kuru temizleyici misin? O toprakların kadim halklarını hiç kimse ama hiç kimse ne kurutabilir ne temizleyebilir.
Dünyada yaşayan 50 milyon Kürt’e sesleniyorum. Gün birbiriyle kavga etme günü değil. Gün bu Kürt karşıtı karşısında bir olma, birlik olma, omuz omuza mücadele etme günüdür. Eksiklerimizi, yetmezliklerimizi konuşabiliriz. Ama gün katliamla karşı karşıya kalan Rojava’daki Kürtlerle dayanışma günüdür. Dayanışmayla bu katliamı önleyebiliriz. Dayanışmayla bu Selefileri durdurabiliriz. Kan döken, barış karşıtı olan bu güçleri dayanışmayla, mücadeleyle ancak yola getirebiliriz. Öfkenizi kendi içinize değil, Kürtlere düşmanlık yapanlara karşı kusun. Öfkenizi kendinize değil, Kürtleri statüsüz, kimliksiz, bırakanlara karşı harekete geçirin. Bakın bugün Bahçeli diyor ki: ‘SDG Kürtleri temsil etmiyor. Ya beyefendiler kimin kimi temsil ettiğine de karar veriyorlar. Dilinizi konuşmayın, statüsünüz olmasın diyorlar. Şu şunu temsil etmez, bu bunu temsil etmez’ diyor. Sana mı soracağız kimin kimi temsil ettiğini?
SDG, bal gibi Kürtleri temsil ediyor. Alevileri, Türkmenleri, Ezidileri, seküler yaşamdan yalanı olan Arap halkını temsil ediyor. Özerk yönetim oradaki bütün halkları temsil ediyor. Kim kimi temsil ediyor hükümlerine kimse size izin vermez. Bu hükmü siz veremezsiniz. Biz diyor muyuz siz kimi temsil ediyorsunuz? Sandığı koysanız bu toplumdan rıza alabilir misiniz? Alamazsınız. Asıl siz temsil etmiyorsunuz. Vazgeçin lütfen. Kimin kimi temsil ettiği değil sorunumuz. Rojava’da bir katliam var, bir kıyım var. Onu önlemektir bizim sorunumuz. Gelin birlikte Kürt katliamı karşısında duralım. 25 milyon Kürt’ün soydaşlarıyla dayanışalım. Kürtler insanca yaşamak istiyor. Katledilmeden, güvenlik içerisinde yaşamak istiyorlar. Size tehdit olan Kürtler değil. Bu selefi güçlerdir. Şu andaki yönetimdir. Sizi ne zaman satacakları belli olmayan bu güçlerdir. Kürtler satmaz, ihanet etmez, çelme takmaz.
Değerli halkımız, bir kez daha Nusaybin’den sesleniyoruz. Kürtler size muhatap beğendirmek zorunda değil. Her yerin bir muhatabı var, açıktır, ortada der. O muhatapları dikkate alın. Temizleme, kurutma işlerinden vazgeçin. Bu dil, tehlikeli bir dildir. Kobanê, Qamişlo Kürt kentidir. Kürt kentleri olarak kalmaya devam edecektir.
Bir çağrım da gerçek anlamda ümmet kardeşliğini savunan Müslüman kardeşlerimedir. Yani onları bu konuşmanın dışında bırakıyorum. Ya Kürt ümmet değil mi? Kürt’te de Kürt’te Kabe’de yan yana omuz omuza değil misiniz? Selahattin Eyübi Kürtlerin atası değil mi? Bu dini korumak için, kurtarmak için kahramanca, fedekarca savaşan Selahattin Eyyubi’yi unuttunuz mu? Bugün onun İslamiyet’i savunduğu topraklarda onun torunları katlediliyor. Kimliksizliğe, statüssüzlüğe terk ediliyor ve siz susuyorsunuz. Evet, gerçek Müslüman kardeşlerim. Bu katlama, bu kırıma sizlerin de ses çıkarmanızı istiyoruz. Kürt’ü katledenlerin partisinde, gazetesinde, iş yerinde, televizyonunda çalışmayın. Bu yaşananlar bir güven testidir. Ümmet kardeşliği zulme karşı durmaktır. Kürt katledilirken susmak değil. Kürt’ün dili haramdır diyenlerin yanında durmak değil. Dolayısıyla bir bütüne bu onursuzluğa, kimliksizliğe karşı gerçek Müslüman kardeşlerimizle Türkiye’nin devrimci demokratik kesimleriyle, Kürtlerle, emekçilerle, ezilenlerle birlikte duracağımızın sözünü bir kez daha buradan Nusaybin sınırından veriyoruz. Qamışlo’ya sesleniyoruz. Biriz, birlikteyiz. Binê xetê serê xetê tune. Em yekin, em ê yekbin, em ê yek bimînin.Günlerce sokaklarda dinlenen halkımıza bin kez şükranlar olsun. Size layık olmak için gece gündüz durmadan dilinizi, kimliğinizi, onurlu eşit bir yaşamınızı sağlayıncaya kadar arkadaşlarımızla birlikte kararlıca mücadele edeceğimizin sözünü veriyorum. Anneler merak etmeyin. Biz güçlüyüz, biz inançlıyız, biz haklıyız, biz kararlıyız, biz kazanacağız.”
PİRHA- 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Mardin-Nusaybin Kadın Platformu öncülüğünde kadınlar basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Kadınlar omuz omuza verdiğinde, aşamayacakları hiçbir engel yoktur.” denildi.
25 Kasım 1961’de Dominik Cumhuriyeti’nde bir uçurumun dibinde cesetleri bulunan Mirabel Kardeşler’in mücadelelerinden ilham alan Birleşmiş Milletler, bu tarihi Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi İçin Uluslararası Mücadele Günü ilan etti.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde Nusaybin’de de kadınlar alanlardaydı. Mitanni Kültür Merkezinde buluşan kadınlar Barış parkına yürüyerek burada basın açıklaması yaptı.
“Jin, jiyan, azadî” sloganı eşliğinde yürüyen kadınlar, sık sık “Kadın cinayetleri politiktir”, “Kadınlar savaş değil, barış istiyor”, “Çocuk ölümleri politiktir”, “Kadın, yaşam, özgürlük” sloganları attı.
25 Kasım mesajlarının yer aldığı pankart ve dövizleri taşıyan kadınlar, demokratik toplumda şiddetsiz özgür yaşama taleplerini dile getirdi. Yürüyüşe Nusaybin Belediyesi eş başkanları Gülbin Şahin Dağhan- Selahattin Ay, DEM Parti ve DBP il ile ilçe örgütleri, Tevgera Jinên Azad (TJA), Dem Parti Mardin milletvekili Beritan Guneş, Barış Anneleri, kadın örgütleri, siyasetçiler ve çok sayıda kadın katıldı.
“KADINA ŞİDDET RASTLANTI DEĞİLDİR”
Açıklamayı kadınlar adına Hatice Öncü okudu.
“Jin, Jiyan, Azadî” şiarını yükseltmek ve örgütlü duruşu büyütmek gerektiğini vurgulayan Hatice Öncü,
“Kadına yönelik şiddet, bireysel bir sorun ya da rastlantı değildir; devlet politikalarıyla örgütlenen erkek egemen sistem tarafından sistematik biçimde üretilen bir gerçekliktir. Eşitsizliklerin, adaletsizliğin, ayrımcılığın ve demokratik eksikliklerin olduğu her yerde şiddet büyür. Bu şiddet, sadece sokakta ya da işte değil; evde, okulda, siyasette, yaşamın her alanında kadınları hedef alır. Bu sistematik şiddetin bir parçası olarak çocuk istismarı ve doğa/ekoloji katliamı da aynı zihniyetin ürünüdür; çünkü işgal ve erkek egemen iktidar, yaşamın kaynağı olan doğayıda, çocukların geleceğini de bir savaş alanına dönüştürür. Dünya genelindeki veriler gösteriyor ki “kutsal” olarak sunulan aile yapısı, kadınlar için en tehlikeli alanlardan biri hâline gelmiştir. Erkek devlet sistemi, kadının yaşamının her aşamasını bedeninden kaderine kadar denetim altına almak istemekte; bu sınırlara sığmayan kadınları ise hedefe koymaktadır. “İntihar”, “ev kazası” gibi ifadeler çoğunlukla erkek şiddetinin üzerini örtmekte, taciz ve tecavüz pek çok ülkede açıkça tanımlanmadığı için erkek şiddeti teşvik edilmektedir. Bu yüzden 25 Kasım’ın özü, devlet eliyle sürdürülen bu şiddete karşı durmaktır. Bugün dünyada süren savaşlar, kapitalist sistemin ve ulus-devletlerin en ağır şiddet biçimidir. Bu savaşlarda ilk hedef kadınların emeği, bedeni ve yaşamıdır. Bu politikalara karşı “Jin, Jiyan, Azadî” şiarını yükseltmek ve örgütlü duruşu büyütmek gereklidir. Dünya kadın mücadelesi defalarca kanıtlamıştır Kadınlar omuz omuza verdiğinde, aşamayacakları hiçbir engel yoktur. Biz kadınlar, yan yana ve dayanışmayla özgür ve onurlu bir yaşamı kuracağız” dedi.
Nusaybin Belediyesi eş başkanı Gülbin Şahin Dağhan ise “25 Kasım günün anlamı; 1960 Dominik Cumhuriyeti’nde evet adı Cumhuriyet ama faşistler. 3 değerli Mirabel Kardeşler bu faşistliğe ayaklandı. Bu ayaklanmadan sonra Dominik Cumhuriyeti “iki tehlike vardır. Bir tanesi bu 3 kardeş” dedi. Bir devlet 3 kadından korktu ve bu 3 kardeşi katletti. 2014’ten beri de belediyemize Dominik düşüncesiyle kayyım atıyorlar. Bunun sebebi de kadınlardı ve kadın emeğiydi Nusaybin bir kadın şehri çünkü Nusaybin kadın ve insan hakkını savunuyordu. Bunu bozmak için kayyımlara başvurdular. Bu kirli politika 9 yıldır devam ediyor. 9 yıl az bir şey kaybetmedik 25 yıl geri gittik. Geri giden yıllar hep kadın, çocuk ve gençlerin hakları ile ilgiliydi. 9 yıl kayyım atılmasaydı şu an çok farklı, renkli ve güzel bir yerdeydik. Bugün Barış parkında toplanan kadınlar olarak şunu demek istiyoruz; Nusaybin de kadın üstüne olan şiddeti kabul etmiyoruz. Biz kadınlar varız her alanda ve her yerdeyiz bizi kabullenmeye mecbursunuz” dedi.
“KADIN VE ÇOCUK ÖLÜMLERİNE YOL VERMEYECEĞİZ”
Kadın ölümlerine dikkat çeken Beritan Guneş ise “Bugün kadınlar niye Diyarbakır, Urfa, Van İstanbul ve Ankara’da alanlardalar. Çünkü kadınlar artık yaşamak istiyor. Kadınlar iş yerinde, evde, sokakta ve her yerde katliamla yüz yüze gelmiş. Her gün kadınlar ölüyor. Kadınlar haklarını arayıp yaşamlarını savunuyorlar. Biz burayız kadın ve çocuk ölümlerine yol vermeyeceğiz” dedi.
Nusaybin’in Badîbbe Mahallesi’nde yaşayan Süryani Gevriye Sarı, evinde silahla vurulmuş halde bulundu.
Mardin’in Nusaybin ilçesinin Bagok kırsalında bulunan Badîbbe Mahallesi’nde, Süryani yurttaş Gevriye Sarı, evinde silahla vurulmuş halde bulundu. Olay yeri incelemesinin ardından Sarı’nın cenazesinin otopsi işlemleri için Mardin Devlet Hastanesi’ne götürüleceği öğrenildi.
Mahalle halkı, Sarı’nın evinden kısa süreli yüksek sesle müzik sesinin duyulduğunu söyledi.
PİRHA-Şair Ömer Faruk Hatipoğlu’nun “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı şiir kitabı Kaos Çocuk Parkı Yayınevi aracılığı ile çıktı. “Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur” diyen Hatipoğlu ile yeni kitabına dair konuştuk.
On kitap ve bir de şiir albümüne imza atan Ömer Faruk Hatipoğlu, “şairin de ötekisi” olarak tanımlanıyor.
“Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı yeni şiir kitabında Hatipoğlu, katledilen Nihat Kazanhan’dan, Özgecan Aslan’a, Cizre bodrumlarından Kerbelâ’ya dek zulmün, acının ve daha birçok ağıdın adeta kronolojisini kaleme alıyor.
Şair Heretius’un “İnsanım ben, insana dair hiçbir şey yabancım değil” sözünü kitabına not düşen Ömer Faruk Hatipoğlu’nun şiirleriyle nelere tanıklık ettiğini öğreniyoruz.
“BİR ÇOCUK HAYATINDAN YOLUNSA, ŞİİR AYAĞA KALKIYOR”
–Kitabın isminin, “Yer mi açıyor ölülerimiz”in arkasında nasıl bir zihinsel imgenin varlığı mevcut? Özetle bu kitap bizlere neler anlatıyor?
Keşke böyle bir adı olmasaydı kitabın. Ateşi Utandıran Yangın hakkında yazdığı yazıda, yitirdiğimiz eleştirmen yazar Cemil Köksal “Çok iyi anlıyor ve saygı duyuyorum ama keşke bu noktaları aşmış olsaydık ve Hatipoğlu o çok güçlü yaratım sürecini ülkenin bu anlamsız sorununun içine gömmeseydi!” minvalinde bir söz etmişti.
Rıza Türmen, 2015’te “Son 11 yılda 241 çocuğun öldürüldüğünü” açıklamıştı. Bu “sayı”nın bundan daha çok olduğunu öngörmek zor değil. Hemen her gün bir kadın öldürülüyor. İş kazasında ölen işçilerin ölümü haber bile olmuyor. Ama bizi asker ölümlerinden, kadın cinayetlerine her ölüm acıtsa da oyun çağındaki çocukların ölümü daha bir derin acıtıyor. Yetişkin her insanın geldiğimiz yerde dolaylı dolaysız bir sorumluluğu var ama o masumların o günahsızların bizim yarattığımız karanlıkta kör edilmeleri, ahlâkın, vicdanın kaldıracağı bir yük değil. Çocuk öznesinin yer aldığı bir tümcede ölüm sözcüğüne elimiz gitmiyor. Ama dünyanın neresinde bir çocuk hayatından yolunsa, şiir ayağa kalkıyor. Kalkıyor ve barışı, özgürlüğü, adalet ve eşitliği dillendirmeye çalışıyor.
“KUTSALLAR, SAVAŞLAR, SINIRLAR ERKEK ELİNDEN ÇIKMA”
–Kitabın ilk şiiri Cerattepe direnişçisi Havva Ana’ya yazılmış. Katledilen Özgecan Arslan da tarafınızca tekrar hatırlatılmış. Eril düzene bir gönderme var diyebilir miyiz?
Bilineni yinelemiş olacağız.
Beş bin yıllık(!) tartışmalı uygarlık tarihinde inşa edilen, yıkılan, yakılan ne varsa adında erk sözcüğü gizli (veya açık) erkeğin yaratımı! Belki ilk buğdayı, erkeği de doğuran bir kadın bulmuştur ama el yapımı kutsallar, savaşlar, sınırlar, duvarlar erkek elinden çıkma. İyi şeyler olmadı mı? Oldu elbette ve hâlâ ayaktaysak bunu gelecekten yana tarihsel kişiliklere borçluyuz; bilimi, felsefeyi, sanatı… Bu tümce kurulur kurulmaz bir soru tümcesi başını uzatıyor: Atom bombasını kullanmamıza neden olacak idiyse atom hiç bilinmese daha mı iyi olurdu?
Evet, Havva Ana’yı, o elinde bastonuyla, “Devlet benum!” diyen cesaretten kadın yazdırmıştı. Herakleitos, kurduğu mantığa kişiler açısından tam katılmasak da “Çok şey bilmek aklı eğitseydi, Hesiedos’u, Pythagoras’ı, Ksenofanes’i, Hekaitos’u eğitirdi!” der. Ayaklı kütüphane olup kurulu düzenin dişlilerinden biri olmak da var, Cerrattepe’de salt sağduyusuyla suyuna, toprağına sahip çıkan bir Havva Ana olmak da… Kadınlar; hep denildiği veya dediğimiz gibi tek kanadıyla uçamayan, her kalkışında yere çakılan, insanlığın olmazsa olmaz, o binlerce yıldır uzayamayan kanadı. O kanat insanlığın küreğinden uzadığında -ki uzamaya başladı- insanlık, geleceğe barışın göğünde uçacak, özgürlüğün yeryüzüne inecek…
…
Özgecan’ın, özgecanların soru dolu güzel gözleri hep açık ve üzerimizde. Şimdi Özgecan’ın gözü “Yer mi açıyor Ölülerimiz”den bakacak bir de…
“SINIRA ÇIKILAN BETON DUVAR ASLINDA SALT BİR SINIR DUVARI DEĞİL”
–Savaş ve ardındaki politikalar “duvar” adlı şiirde dizelere dökülmüş.
“Nereye çıkılır bu duvar” dizesini, toplumlar arasına örülen sınırları nasıl yorumlarsınız?
Bir sınıra çıkılan beton duvar aslında salt bir sınır duvarı değil. Duvar, barışın da burnunun dibine çıkılan, ayağını çiğneyen duvar! Özgürlüğün de kanadına ağırlık olan bir duvar. Çiçeğin de rüzgârını kesen bir duvar. Duvar, gelecekle insan arasına çıkılan bir duvar. Duvar, çocukların oyun bahçesinin ortasına inşa edilen bir duvar. Ya da sınır duvarının öyle ikizleri, üçüzleri, öyle izdüşümleri var diyelim!
İnsanın bilinçaltındaki bilgi, bilincindeki bilginin bilmem kaç katıymış! Bu yüzden asıl duvar, erkek egemen dünya insanının bilinçaltında sürekli yükselen, yükseldikçe her tür iktidarlaşmayı yaratan beyninde… Binlerce yıldır beyinlere tıkıştırılan, özgürlüğüne mugayir ve artık genlerine işlemiş “bilgi”yi, vazgeçilmez, alternatifsiz görüyor. Filozofun “Bildiğini zanneden insanın öğrenmesi imkânsızdır!” sözünü anımsayalım. Beyinlere çıkılan duvarlar, sınırlara çıkılanlarla, geleneğin inşa ettikleriyle, kapitalizmin aramıza çıktıklarıyla üst üste…
“
“SESSİZLİK, BAŞKA CİNAYETLERİN FAİLİ OLUYOR”
–Yakın zaman katliamları ve faili gizlenen cinayetler de şiirlerinizde yer edindi. Bu yönlü duygularınızı nasıl kaleme aldınız? Şairin böylesi süreçlere tanıklığı nasıl tariflenir?
Bizim bu yıl çıkan Toplu Şiirler’imizin alt başlığı “Yalancı Tanık”… Ateşi Utandıran Yangın’daki bir şiirin adı… Edebiyat, şiir, çağına tanıklık eder. Bu tanıklık edebiyattan, şiirden vaz geçmeden yapılabilirse doğru tanıklıktır. Bunun için insan kendisini programlamaz. Görmek, gördüklerinizin vicdanınızla buluşması, şiir olup kâğıda yansır. Bu kendiliğinden bir eylemdir.
…
İçimizde hiç kimse ölüm olsun, acı olsun istemez! Ama nedendir bilinir-bilinmez, ölümlere itiraz da etmez! Buralarda herkes dili dağlanmış gibi sessiz. Tolstoy’un, “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” Sözü bir başucu sözü… Bu yangınlar coğrafyasında, akla gelmeyecek türden ölümler, hayatın nerdeyse bir cüz’ü haline geldi. Barış özürlü, vicdan özürlü birinin işlediği bir cinayetle birlikte kurşun sesi gibi yayılan sessizlik, başka cinayetlerin faili oluyor. Asıl acı olan bu.
‘Asıl olan’ demişken, işimiz şiir olduğuna göre bu sorunun son sözü, aslolanın kalıcı şiir olduğunu vurgulamak olsun. Kötü şiir kötü tanıktır.
“HER SAVAŞIN BİR KERBELÂSI, ÇOK SAYIDA HASAN-HÜSEYİN’İ VAR”
–Geçmişin ‘Kerbelâ’sını bugüne getirmişsiniz! Bunu biraz daha detaylandıralım isterim.
Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur ve vahşilerin önüne atılanların her biri sessizliğin alkışlarında, kılıç kalkansız Hasan-Hüseyin’dir… Biz bunları yazarken kim bilir kim, hangi hukuksuzlukla ürkünç bir yalnızlığın içinde bir yudum sesin susuzluğunu çekmekte! Savaşlar, yıkımlar sürüyor. Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var. Ayrıca kapitalizmin kuşatması altındaki dünya da yazık ki hızla bir Kerbelâ’ya dönüşmekte…
PİRHA – HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Nusaybin’de polisler tarafından silahla kovalanan çocuğun ailesini arayarak, dayanışma mesajı verdi. Olayın takipçisi olacaklarını belirten Sancar, İlçe Kaymakamlığı’nın “taş attılar” şeklinde yaptığı açıklamaya tepki gösterdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Mardin’in Nusaybin ilçesinde polisler tarafından silahla kovalanarak, zırhlı araca götürülen çocuğun ailesini aradı. HDP Basın Bürosu, görüşmeye ilişkin bilgilendirme notu paylaştı. Açıklamada, “5-10 yaşlarındaki Kürt çocuklarına yönelik nefret kusan ve infiale neden olan görüntülerde polis tarafından korkutulan ve şiddete maruz kalan çocuğun babası Mehmet Erdal ile görüşen Sancar, dayanışma ve destek mesajlarını paylaştı” denildi.
MARDİN MİLLETVEKİLLERİ GÖREVLENDİRİLDİ
Basın Bürosu’ndan paylaşılan bilgilendirmeye göre; Sancar, çocukluğunun Nusaybin sokaklarında geçtiğini ve orada çocuk olmanın ne demek olduğunu bildiğini söyledi. Aileye yanlarında olduklarına dair mesaj veren Sancar, parti olarak konuyu yakından takip ettiklerini vurguladı. Konuya ilişkin Mardin milletvekillerinin görevlendirildiğini paylaşan Sancar, konuya ilişkin yapılan resmi açıklamanın da gayri ciddi ve olayı örtbas etmeye yönelik olduğunun altını çizdi.
“BU NEFRET, GÜCÜNÜ İKTİDARDAN ALIYOR”
Olayın 20 gündür üzerinin örtüldüğünü kaydeden Sancar, resmi açıklamaya işaret ederek, “Açıklamalarda çocuklar için ‘taş attılar’ denilerek bu nefret ve saldırı gerekçelendirilmeye çalışılıyor. Açıklamayı yapanlar saldırıya ortak olduklarını ortaya koyuyorlar. Bu yaşta bir çocuğun taş atmış olması böyle bir nefrete ve saldırıya gerekçe yapılamaz, bu yaşta bir çocuğun taş atması bir serçenin kanadını bile incitemez. Kürt coğrafyasında kolluk güçlerindeki nefretin bu kadar körüklenmesine ve yayılmasına neden olan zihniyet bu iktidarın zihniyetidir. Bu nefret, gücünü bu iktidarın zihniyetinden alıyor. Bu nefret hali özellikle Kürt coğrafyasına ve çocuklarına yöneliyor. Bütün çocuklara ama özellikle Kürt çocuklarına yönelik bu nefretin ortadan kaldırılması için HDP bütün gücüyle mücadeleyi yükseltmeye kararlıdır ve bu HDP’nin varlık gerekçesidir.”
BABA ERDAL: SALDIRILAR SON BULSUN
Olaya ilişkin Sancar’a bilgi veren baba Erdal ise, çocuğunun saldırıdan sonra çok korktuğunu ve günlerce titrediğini anlattı. Konuya ilişkin duyarlılık gösteren herkese teşekkür eden baba Erdal, bölgede sıradanlaşan bu nefretin ve saldırıların son bulmasını istedi.
PİRHA- Mardin’in Nusaybin ilçesinde dün sabah saatlerinden Mor Yakup Kilisesi rahibi Sefer (Aho) Bileçen’in de aralarında bulunduğu 3 Süryani’nin gözaltına alınmasını kınayan Yuhanna Aktaş, “Bu gözaltılar tamamen, biz Süryanilere gözdağı vermek suretiyle bizi topraklarımızdan göçe zorlamaya yöneliktir. Rahip Aho’yu ve diğer Süryanileri derhal serbest bırakın” dedi.
MA’nın haberine göre, Mardin’in Nusaybin ilçesine Süryani yerleşim yerleri olan Üçköy (Xarabalê) ve Üçyol (Sêderîyê) kırsal mahallelerine baskın yapıldı. Baskınlarda Mor Yakup Kilisesi rahibi Sefer (Aho) Bileçen, Üçköy muhtarı Joseph Yar ile Üçköy kırsal mahallesinden Musa isminde Süryani bir yurttaş gözaltına alındı. Gözaltına alınan 5 kişi ile birlikte 3 Süryani, Mardin İl Jandarma Komutanlığı TEM Şubesi’ne götürüldü.
Yuhanna Aktaş gözaltılara tepki göstererek, şunları ifade etti:
“Gözaltına alınma gerekçeleri hakkında gizlilik kararı var denilerek hiçbir bilgi verilmezken avukatlarıyla da görüşmelerine izin verilmemektedir. Kendisini dünyadan soyutlanmış, inzivaya çekilmiş ve yaşamını Tanrı’ya adamış bir rahibi gözaltına almanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Bu gözaltılar tamamen, biz Süryanilere gözdağı vermek suretiyle bizi topraklarımızdan göçe zorlamaya yöneliktir. Rahip Aho‘yu ve diğer Süryanileri derhal serbest bırakın.”
Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ve aylarca çatışmaların yaşandığı Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak, Silopi ve İdil’de yaşananlar TMMOB tarafından raporlaştırıldı: “400 bin kişi göç etmek zorunda kaldı, sürecin en büyük mağdurları yaşlı, çocuk ve kadınlar oldu.”
Sur’da 11 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağıyla birlikte başlayan, yüzlerce kişinin ölümüne neden olan operasyon ve çatışmalar 9 Mart 2016 tarihine kadar devam etti.
Türk Mimar ve Mühendisler Odası Birliği (TMMOB) Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu (İKK), sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ve aylarca şiddetli çatışmaların yaşandığı Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak, Silopi ve İdil’de yaşananları raporlaştırdı. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce olarak basılan raporda, çatışmaların yaşandığı yerleşim yerlerinden yaklaşık 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı vurguladı.
Çatışmaların yaşandığı kentlerde yapısal yıkımlarla birlikte psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunların da yaşandığı dile getirilen raporda, “Özelikle yaşlılar, çocuklar ve kadınlar bu sürecin en büyük mağduru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum sonucunda kadın ve çocukların ciddi travmalar geçirdiği gözlenmiştir” denildi. Raporda şöyle devam edildi: “Bu bölgede göçlerin genelde Diyarbakır, Van, Batman gibi il ve komşu ilçe merkezlerine doğru gerçekleştiği görülmektedir. Göç sırasında vatandaşlar yaşanmışlıkları ve anılarının yanı sıra sahip oldukları en temel eşyalarını dahi alamamış olmaları travma ile birlikte yoksullaşma ve mülksüzleşmelerine de yol açmıştır. Göç edenlerin büyük bir bölümü toplu bir şekilde kiraladıkları evlerde çok zor koşullarda alt yapısı olmayan mekanlarda kaldığı görülmüştür. Yine göç bölgelerinde çocuklar uzun bir süre eğitimlerinden de mahrum kalmışlardır. Çatışmanın bir bütünen yaşamı etkilediği bir yıkım süreci olduğu tam anlamıyla görülmüştür.”
DİYARBAKIR’DA YASAK DEVAM EDİYOR
Raporda sokağa çıkma yasakları döneminde il ve ilçelerde yaşananlar tek tek başlıklandırılarak açıklandı. Raporun Sur bölümünde, 2 Aralık 2015’te Sur’un altı mahallesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının halen sürdüğüne dikkat çekildi. Altı mahallenin yüzde 72’sinin yıkıldığı tespit edilen raporda şu tespitler yapıldı:
“Mart ayında operasyonların bittiği duyurulmasına rağmen yasağın ilan edildiği mahallelere iş makineleri ve müteahhitler dışında henüz kimse alınmamıştır. Yasağın ilan edildiği Cevatpaşa, Fatihpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, Cemal Yılmaz, Savaş mahallelerinin 2015 adrese dayalı nüfus verilerine göre nüfusu 22 bin 323’tür. Yasakların ilan edilmesiyle birlikte bu nüfusun neredeyse tamamı yerinden edildi. Sur’a dönük yürütülen askeri operasyon, 9 Mart 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasıyla sona erdi. Toplamda 103 gün süren operasyon sırasında ağır tahribata uğrayan Suriçi her şeye rağmen, ciddi bir çalışmayla kurtarılabilecek durumdaydı. Fakat operasyonların bitmesinin hemen ardından 21.03.2016 tarih ve 2016/8659 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. Maddesine dayanılarak Suriçi’ndeki 7714 parselin 6292’si için Acele Kamulaştırma kararı alındı. Kalan parseller önceki kentsel dönüşüm sürecinde kamulaştırıldığı için bu karara dahil edilmemiştir. Acele kamulaştırma kararına dayanak olarak da 2012’de alınan ‘Riskli Alan’ kararı gösterildi fakat bu durumun kendisi de Kamulaştırma Kanunu’na aykırılık teşkil etmektedir. Bu görüntülerden tespit edebildiğimiz kadarıyla Kurşunlu Camii, Hacı Hamit Camii, Paşa Hamamı, Mehmet Uzun Evi, Ermeni Katolik Kilisesi, Dört Ayaklı Minare gibi kimi tescilli yapıların ağır hasarlı olduğu görüldü. Yapılan bütün açıklamalar, itirazlar, yazılı talepler, açılan davalara rağmen maalesef TMMOB Diyarbakır olarak alana girilemedi ve tahribatın artışının önüne geçilemedi.”
Raporun uluslararası kurum ve kuruluşlara iletileceği ve hukuki süreç için ciddi bir delil niteliğinde olduğu belirtiliyor.
PİRHA – Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri (SES) Türkiye’nin Suriye operasyonuna tepki göstererek, “Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı savunmaya devam edeceğiz” açıklamasını yaptı.
Haberin videosu
Türkiye’nin, Suriye harekatına beş gün ara verilmesine karşın yapılan anlaşmanın ardından Resulayn kentinden bombardıman ve silah sesleri gelmeye devam ediyor.
Operasyonların tümüyle durması ve ölümlerin yaşanmaması konusunda görüş paylaşan bir kesim de sağlıkçılar oldu.
Akar Otel’de basın açıklaması yapan SES Merkez Temsilciler Kurulu, “Savaş televizyonlarda izlenecek bir oyun değildir” diyerek çatışmalara son verilmesi yönünde çağrı yaptı.
“BU SAVAŞ İNSANDA VE DOĞADA TAHRİBATLARA NEDEN OLACAKTIR”
Basın metninin okuyan SES Eş Genel Başkanı İbrahim Kara, şunları söyledi:
“Savaş; sakatlıktır, ölümdür. Savaş; insanların yerlerinden yurtlarından göç etmesidir, mülteciliktir. Savaş; ekolojik ve yerleşim yerlerinin yıkımıdır. Savaş; açlıktır, yoksulluktur.
Savaş; toplum sağlığının yok edilmesidir. Ülkemizde ve dünyada darbelerin, savaşların ve ekonomik krizlerin bedelini zenginler değil, ne yazık ki yoksul emekçi halklar ödemektedir.
AKP iktidarı ülke güvenliğini bahane ederek toplumu bir bütün olarak güvensiz bir ortama fiilen sürüklemekte olan OHAL ile tek adam rejimi inşa edilmek istenmektedir. Toplumun da bu faşizan uygulamalara biat etmesi istenmektedir.
Yine ülke güvenliği söylemleri ile başlatılan ve on gündür sürdürülen Kürt, Türk, Arap halklarının kardeşlik duygusunu zedeleyecek ve bir arada yaşamı olanaksız hale getirecek olan ‘Barış Pınarı Askeri Operasyonu’nu toplumun koşulsuz kabul etmesi için baskılar uygulanmaktadır.
Ortadoğu halklarının savaş ve inkar politikalarına, emperyalist işgallere değil barış içerisinde ve kardeşçe bir arada yaşamaya, demokratik ve özgür bir geleceğin inşasına, demokratik ve bağımsız ortaklığa yani barışa ihtiyacı vardır.
O nedenle Ortadoğu halkları koşulsuz bir şekilde savaşın karşısında özgürlük ve barış mücadelesini yükseltmek zorundadır.
Aksi takdirde, sürekli dikkat çektiğimiz gibi bu savaşta da bebeklerin, gebelerin, kadınların, yaşlıların yaşam hakları başta olmak üzere insanda ve doğada ciddi tahribatlara neden olacaktır. Sağlığımız, toplumun sağlıklı yaşam hakkı elinden alınacaktır.”
“SAVAŞIN SONUÇLARINI KESTİRMEK NE YAZIK Kİ GÜÇ DEĞİL”
Kara, sendika olarak operasyonun başlamasıyla birlikte Mardin’in Nusaybin ilçesine giderek incelemelerde bulunduklarına da işaret ederek şöyle devam etti:
“Nusaybin’de yaptığımız ziyaretler ve görüşmelerde kurumlar ve halktan görgü tanıklarının ifadelerine göre ziyareti yaptığımız tarihe kadar Nusaybin’e yaklaşık 50-60 civarı havan topu düştüğü, yaşanan ölüm ve yaralanmaların 2 havan topunun yerleşim alanlarına isabet etmesi sonucu gerçekleştiği ifade edilmiştir. 2 havan topunun sonucu böyle iken, sürdürülen savaşın toplamda nasıl sonuçları olacağını kestirmek ne yazık ki güç değildir.
Ziyaretlerimizde tespit ettiğimiz, bizlere aktarılan önemli hususlardan biri de savaş kararının alınmasının ardından burada yaşayan halkın korunması, can güvenliğinin sağlanması için herhangi bir hazırlık yapılmamış, halk yaşanabilecek süreçlerle ilgili bilgilendirilmemiştir.
Sonuç olarak; sürdürülen savaş süreci bir an önce sonlandırılmalı; herhangi bir gerekçe ile iktidarın politika ve kararları ile aynı düşünmeyenlerin baskı altına alınması kabul edilemeyeceğinden, bu politikalara destek vermeyenlere yönelik her türlü uygulanan baskı sona erdirilmelidir.
İnsanım diyen herkesi yaşamdan yana tavır almaya savaşa karşı barış, emperyalizme karşı bağımsızlık için mücadele etmeye davet ediyoruz.
Sağlık ve sosyal hizmet emekçileri olarak her zaman ve her koşulda savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı savunacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.”
Hakkari, Yüksekova ve Nusaybin Belediyeleri’ne kayyım atanmasının ardından açıklama yapan HDP Parti Sözcüsü Günay Kubilay, kararın siyasi ve hukuksal dayanaktan yoksun olduğunu söyledi.
Hakkâri, Yüksekova ve Nusaybin Belediyeleri’ne kayyım atanmasına HDP’den ilk tepki geldi.
Gündeme ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı haftalık basın toplantısında siyasi iktidara seslenen HDP Parti Sözcüsü Günay Kubilay, “O şiddet dolu ellerinizi belediyelerimizden çekin, Kürt düşmanlığına son verin. Görevden uzaklaştıran eş başkanları görevlerine iade edin, belediyeleri gerçek sahiplerine teslim edin ve kayyum zihniyetine son verin” çağrısında bulundu.
Operasyonların tamamının siyasi ve hukuksal dayanaktan yoksun olduğunu vurgulayan HDP Sözcüsü Kubilay, “Bunlar önce minareyi çalıyor sonra kılıfı uyduruyorlar. Bu operasyonlar keyfidir. Arkadaşlarımız herhangi bir suç işledikleri için değil iktidar tarafından işlenen hukuksuzlukları kamuoyuna açıkladıkları için haklarında operasyon yapılıyor” dedi.
“BELEDİYELERİN NASIL YOLSUZLUK ÇUKURUNA SÜRÜKLENDİĞİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR”
Hakkari, Nusaybin ve Yüksekova belediyelerinde yaşananlara ilişkin bilgi veren Kubilay, HDP’li belediyelere yönelik kayyım uygulamalarının AKP-MHP iktidarının sadece Kürt düşmanlığını değil belediyelerin nasıl bir yolsuzluk çukuruna sürüklendiğini ve insani değerlerin aşındığını da gün yüzüne çıkardığını söyledi:
“Kriz masası da basılarak 3 kişi darp edilmiş ve gözaltına alınmıştır. Ardından tüm eş başkanların dosyasına gizlilik kararı getirilmiş ve avukat sınırı getirilmiştir. Ardından 4 günlük daha ek gözaltı kararı alınmıştı. Aramalarda kapılar kırılmış çeşitli dosyalara el konulmuştu. Gizli tanık ifadesi ile silahlı örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmışlardır. Cihan Karavan, İrfan Sarı, Remziye Yaşar yine gizli tanık ifadesi ve sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle gözaltına alınmıştır. Bir kez daha bir belediyemize kayyum atanması şaşırtıcı değil. Bu kayyumcu zihniyeti sert bir dille kınıyoruz. Artık kimse bunların yalanlarına inanmıyor. Bu iktidar çoğunluk desteğini yitirmiş gayri,meşru bir iktidardır. Bu operasyonların tamamı siyasidir ve hukuksal dayanaktan yoksundur. Bunlar önce minareyi çalıyor sonra kılıfı uyduruyorlar. Bu operasyonlar hukuksuzdur, keyfidir. Arkadaşlarımız herhangi bir suç işledikleri için değil iktidar tarafından işlenen hukuksuzlukları kamuoyuna açıkladıkları için haklarında operasyon yapılıyor. HDP’li belediyelere yönelik kayyum uygulamaları AKP-MHP iktidarının sadece Kürt düşmanlığını değil belediyelerin nasıl bir yolsuzluk çukuruna sürüklendiğini göstermekle kalmadı, büyün insani değerlerin aşındığını gün yüzüne çıkardı. O şiddet dolu ellerinizi belediyelerimizden çekiniz, Kürt düşmanlığına son veriniz. Görevden uzaklaştıran eş başkanları görevlerine iade edin, belediyeleri gerçek sahiplerine teslime edin ve kayyum zihniyetine son verin.”
“KÜRT SORUNUNU BİR BARIŞ VE DEMOKRASİ SORUNUDUR”
Kürt sorununda demokratik çözüme yönelik de açıklama yapan HDP Parti Sözcüsü Günay Kubilay, “Kürt sorunu ancak ve ancak Kürtlerle çözülebilir. Çözümün anahtarı Ankara’da, Diyarbakır’da İmralı’dadır. AKP’nin muhasebe yapma zamanıdır. Bu sorun bir güvenlik sorunu değil, barış, demokrasi sorunudur. Sorumun çözümü Meclis, muhatabı herkestir. Erdoğan Washington ve Moskova arasında mekik dokumak yerine İmralı’nın sesine kulak vermelidir. Savaşta sadece insanlar değil hakikat de öldürülür. Hakikati öldürmek için durmaksızın savaş çığırtkanlığı yapanlar insanları yaşatmak için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlar. Herkesi bir kez daha düşünmeye davet ediyoruz. Neden bu kadar savaş çığırtkanlığı yapılıyor? Savaşla hangi hakikatler öldürülmek isteniyor?”
Eş başkanları tutuklanan Hakkari, Nusaybin ve Yüksekova belediyelerine ilçelerin kaymakamları kayyım olarak atandı.
Eş başkanları tutuklanan Hakkari, Nusaybin ve Yüksekova belediyelerine kayyım atandı.
HDP’li Nusaybin Belediye Eş Başkanları Semire Nergiz ve Ferhat Kut’un tutuklanmasının ardından İlçe Kaymakamı Mehmet Balıkçılar kayyum olarak atandı. Hakkari Belediye Eş Başkanı Cihan Karaman’ın tutuklanmasının ardından ise Hakkari Valisi İdris Akbıyık kayyım olarak atandı.
Semire Nergiz ve Ferhat Kut, Mardin’in Nusaybin ilçesinde 15 Ekim günü yapılan ev baskınlarında gözaltına alınmış, çıkarıldıkları Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Tutuklama kararının gerekçesi belediye eş başkanlarının “Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım” kampanyasına katılmaları ve gizli tanık ifadelerine dayandırıldı.
Hakkari Belediyesi Eş Başkanı Cihan Karaman, Yüksekova Belediyesi Eş Başkanları İrfan Sarı ve Remziye Yaşar da dün çıkarıldıkları mahkemece “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” suçlamaları ile tutuklandı.
Eş başkanları tutuklanan Yüksekova Belediyesine İlçe Kaymakamı Osman Doğramacı kayyım olarak atandı.
Mardin’in Nusaybin ilçesinde 15 Ekim günü yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan HDP’li Nusaybin Belediye eşbaşkanları Semire Nergiz ve Ferhat Kut, dün çıkarıldıkları Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklama kararının gerekçesi belediye eşbaşkanlarının ‘Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım’ kampanyasına katılmaları ve gizli tanık ifadelerine dayandırıldı.
Eşbaşkanların tutuklanmasının ardından belediyeye bugün İlçe Kaymakamı Mehmet Balıkçılar kayyum olarak atandı.
Tutuklanan eşbaşkanların yerine Nusaybin Kaymakamı Mehmet Balıkçılar belediyeye kayyım olarak atandı.
Yine 15 Ekim’de gözaltına alınan Yüksekova Belediyesi Eşbaşkanları İrfan Sarı ve Remziye Yaşar da dün çıkarıldıkları mahkemece “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” suçlamaları ile tutuklandı.
Eşbaşkanları tutuklanan Yüksekova Belediyesi’ne İlçe Kaymakam Osman Doğramacı kayyım olarak atandı.