Etiket: nusayri

  • Zülfikar dergisinin Şubat-Mart-Nisan sayısı çıktı!

    Zülfikar dergisinin Şubat-Mart-Nisan sayısı çıktı!

    PİRHA – Üç ayda bir yayınlanan Zülfikar dergisi, “Ya Xızır tu esta” başlığı ile okuyucuya ulaştı.

    Kültürel, siyasi ve sanat dergisi Zülfikar’ın Şubat-Mart-Nisan sayısı yayınlandı. Xizir ayı vesilesiyle “Ya Xızır tu esta” başlığı kapağa taşınırken, Xizir’ın manasına dair de içeriklere yer verildi.

    Zülfikar dergisinin son sayısında Suriye’de yaşanan çatışma ve katliamlara da yer verildi.

    13 yıllık savaşın ardından HTŞ oluşumunun yaptığı Alevi katliamları, Zülfikar dergisinin son sayısında detaylarıyla irdelendi.

    Zülfikar dergisinde, Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne dair başlatılan diyalog sürecine de değinildi. ‘Editör’ imzasıyla kaleme alınan yazıda “Rojava bölgesine yönelik saldırılar ve hala devam eden kayyum atamaları şüphesiz ki Kürt sorununa yaklaşımın aynası olmakta. Toplumsal barış için bu ikili yaklaşımdan bir an önce vazgeçilmesi gerektiği açıktır. Rojava’ya yönelik saldırılar bir an önce durdurulmalı, kayyum politikasından vazgeçilmeli ve Suriye’nin demokratik bir sisteme evrilmesi sürecinde Türkiye olumlu roller oynamalıdır” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Suriye’de yapılan Alevi katliamları raporlaştırıldı: Soykırım gerçeği yaşanmakta!

    Suriye’de yapılan Alevi katliamları raporlaştırıldı: Soykırım gerçeği yaşanmakta!

    PİRHA – Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Suriye’deki Alevilerin durumuna dair rapor yayımladı. Uluslararası kamuoyuna çağrı yapan AAAF, “Esad rejiminin çöküşü ve devlet yapılarının dağılmasından sonra, Alevilerin yok edilmesini hedefleyen sistematik bir zulüm atmosferi oluşmuştur” diye belirtti.

    AAAF, Hayat Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün, Suriye’de iktidarı ele geçirmesi sonrası yaşananları raporlaştırdı. Aralık 2024 – Ocak 2025 tarihlerini kapsayan raporda “Alarm verici insani kriz” vurgusu yapıldı.

    Uluslararası toplumu ve ilgili kurumları, duyarlı olmaya çağıran AAAF, “Mevcut koşullar, özellikle Alevileri hedef alan soykırım niteliğindeki eylemler ve planlı katliamlarla şekillenmiş olup, acil önlemler alınmasını zorunlu kılmaktadır” diye belirtti.

    “ALEVİLER VAROLUŞSAL BİR TEHDİT İLE KARŞI KARŞIYADIR”

    Suriye’deki Alevi toplumunun, “insani felaketin eşiğinde” olduğunu belirten AAAF, raporda şu ifadelere yer verdi:

    “Saygıdeğer hükümet yetkilileri, siyasi partilerin temsilcileri, insan hakları örgütleri, gazeteciler, medya kuruluşları, uluslararası insan hakları uzmanları, bilim insanları, dini ve kültürel kurumlar ile uluslararası kamuoyu; yüzyıllardır Suriye’nin tarihi ve kültürüyle ayrılmaz bir bağa sahip bir halk olarak Aleviler, bugün yalnızca fiziksel varlıklarını değil, aynı zamanda kültürel ve dini kimliklerini yok etmeyi amaçlayan varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıyadır.

    Esad rejiminin çöküşü ve devlet yapılarının dağılmasından sonra, Alevilerin yok edilmesini hedefleyen sistematik bir zulüm atmosferi oluşmuştur. Burada bahsedilen, etnik ve dini temizlik amacı taşıyan, bilinçli bir stratejidir ve bu strateji eşi benzeri görülmemiş bir şiddet dalgasıyla kendini göstermektedir. Silahlı gruplar ve milisler, toplu katliamlar, toplu tutuklamalar ve hedefli infazlar yoluyla toplumu parçalamayı amaçlamaktadır. Dini mekanlar kutsallığını yitirmekte, köyler yerle bir edilmekte ve masum siviller – erkekler, kadınlar ve çocuklar – insanlığa karşı işlenmiş vahşet olarak nitelendirilebilecek suçların kurbanı olmaktadır.

    Elimize ulaşan raporlar sarsıcıdır: Çocuklarının infazını izlemeye zorlanan anneler. Doğaçlama yapılmış gözaltı kamplarında kaybolan ve geri dönüş ümidi olmayan aileler. Saatler içinde yok edilen köyler. Bu zulmün taktiği açıktır: Korku yoluyla yıkım, terör yoluyla yok etme.

    Bu endişe verici gelişmeler uluslararası toplumu kayıtsız bırakmamalıdır. Aleviler yalnızca bir insani kriz değil, aynı zamanda soykırım gerçeği yaşamaktadır ve bunu ne görmezden gelebiliriz ne de küçümseyebiliriz. Uluslararası toplum, bu insanlara yardım etme konusunda ahlaki ve hukuki bir sorumluluğa sahiptir.

    Bu rapor yalnızca bir acı belgesi değildir. Aynı zamanda bir haykırış, insanlık ve uluslararası hukukun ilkelerini savunan herkese bir çağrıdır. Alevi toplumunun yaşamını ve onurunu korumak için somut adımlar atmak bizim görevimizdir. Bu vahşetlerin failleri adalete teslim edilmeli, şiddet durdurulmalı ve tehdit altındaki bu toplumun güvenliği sağlanmalıdır.

    Tarih, bu anlarda nasıl hareket ettiğimizle bizi yargılayacaktır. Alevilerin en karanlık anlarında kendilerini yalnız hissetmelerine izin vermeyelim. Şimdi insanlık, adalet ve yaşam için cesurca hareket etme zamanıdır.”

    SURİYE’DEKİ ALEVİ KATLİAMLARININ DETAYLARI!

    Raporda, Suriye iç savaşında Alevilere karşı işlenen suçlar da sıralandı. HTŞ ve seleflerin, işlediği suçlara değinen AAAF, 2011 yılı ardından işlenen suçlara dair şu bilgileri paylaştı:

    “Bugün Alevi toplumu, HTŞ’nin hakimiyetini pekiştirmesiyle korkunç bir boyuta ulaşan varoluşsal bir tehditle karşı karşıyadır. Bu suçlar, münferit şiddet eylemleri değil, yıllardır sistematik olarak uygulanan, stratejik ve hedefli bir etnik-dini temizlik kampanyasının parçasıdır.

    Aşağıdaki kronoloji, HTŞ ve selefleri tarafından Alevi toplumuna karşı işlenen en ağır suçları gözler önüne sermekte ve bu tehdidin günümüze kadar devam ettiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, uluslararası toplumun derhal harekete geçerek daha fazla katliamı veya olası bir soykırımı önlemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

    ▪ Akrab Katliamı (11 Aralık 2012):

    Hama vilayetinde yer alan karışık nüfuslu Akrab kasabasında, çoğu Alevi olmak üzere 125 ila 300 kişi öldürüldü veya yaralandı. Olayın detayları ve failleri tartışmalı olsa da birçok rapor muhalif güçlere işaret etmektedir. (HTŞ’nin selefi olan Jabhat al-Nusra’nın olası katılımı)

    ▪ Lazkiye Bölgesindeki Alevi Köylerine Saldırılar (Ağustos 2013):

    İslamcı isyancılar, aralarında Jabhat al-Nusra’nın da bulunduğu gruplarla Lazkiye bölgesindeki birçok Alevi köyüne saldırdı. Bu saldırılarda en az 190 sivil öldürüldü ve çok sayıda kadın ve çocuk kaçırıldı. (Jabhat al-Nusra, bugün HTŞ)

    ▪ Maan Katliamı (9 Şubat 2014):

    İslamcı Jund el-Aksa grubu, Hama vilayetindeki Alevi köyü Maan’a saldırdı ve aralarında kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere en az 21 sivili öldürdü. Ayrıca 20 hükümet yanlısı milis öldürüldü. (Jund el-Aksa, HTŞ ile doğrudan bağlantısı yoktur ancak Jabhat al-Nusra ile iş birliği yapmıştır)

    ▪ İştebrak Katliamı (25 Nisan 2015):

    Cisr el-Şuğur’un isyancılar tarafından ele geçirilmesinin ardından Jabhat al-Nusra militanları, Alevi köyü İştebrak’a girdi. Burada çoğu vahşice olmak üzere 200’den fazla Alevi öldürüldü. (Jabhat al-Nusra, bugün HTŞ)

    ▪ Zara’a’ya Saldırı (12 Mayıs 2016):

    Jabhat al-Nusra ve Ahrar el-Şam liderliğindeki isyancılar, Hama vilayetindeki Alevi köyü Zara’a’ya saldırdı. En az 19 sivil öldürüldü ve aralarında kadınlar ve çocukların da bulunduğu 70 kişi kaçırıldı. (Jabhat al-Nusra, bugün HTŞ)

    ▪ Ceble ve Tartus’ta Bombalı Saldırılar (23 Mayıs 2016):

    Çoğunluğu Alevi olan Ceble ve Tartus şehirlerinde gerçekleşen bir dizi bombalı saldırıda en az 184 kişi hayatını kaybetti. Saldırılar, DEAŞ’a (IŞİD) atfedilmiştir. (IŞİD`in, daha sonra bazı üyeleri HTŞ’ye katılmıştır)

    “VAHŞİ BİR STRATEJİ”

    AAAF raporunda “İnsanlığa Karşı Suçlar” başlığı da yer aldı. Alevilerin, Suriye’de yıllardır sistematik şiddet ve baskının hedefi olduğu vurgusu yapılan raporda şu bilgiler paylaşıldı:

    “Bu suçlar yalnızca fiziksel varlıklarını tehdit etmekle kalmayıp, aynı zamanda kültürel ve dini kimliklerini yok etmeyi amaçlamaktadır. Aşağıdaki özet, Aralık 2024 ile Ocak 2025 (Son durum: 9 Ocak 2025) arasında bu savunmasız topluluğa karşı işlenen belgelenmiş insanlığa karşı suçları derlemekte ve yaşanan acının ve adaletsizliğin çarpıcı boyutlarını gözler önüne sermektedir.

    Alevi toplumuna yönelik katliamlar ne yazık ki, zulümlerinin acımasız bir simgesi haline gelmiştir. Birçok vakada, tüm köyler baskına uğramış, sakinleri toplu şekilde katledilmiş ve yerleşimler tamamen yok edilmiştir – fiziksel ve psikolojik yok etme amacı güden vahşi bir strateji.

    HUMUS KATLİAMI

    Humus’ta gerçekleşen en sarsıcı olaylardan biri, 5 Ocak 2025’e kadar 90’dan fazla kişinin hayatını kaybettiği katliamdır. Ölenler arasında birçok kadın ve çocuk bulunmaktaydı. Ağır savaş teçhizatına sahip silahlı gruplar, yalnızca ateşli silahlar kullanmakla kalmamış, aynı zamanda patlayıcılar ve yangın silahlarıyla kurbanları en acımasız yöntemlerle işkence ederek yok etmişlerdir. Toplu aileler evlerinde mahsur bırakılmış ve canlı canlı yakılmış, saldırganlar hiç kimsenin kaçamamasını sağlamak için sistematik bir şekilde hareket etmiştir.

    Görgü tanıkları, saldırının planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini bildirmiştir: İlk olarak kaçış yolları kapatılmış, ardından evler patlayıcılarla yıkılmış ve hayatta kalanlar ateşli silahlar ve alev makineleriyle hedef alınmıştır. Saldırganlar, erkek, kadın ya da çocuk arasında ayrım yapmamış; topluluğun tamamen yok edilmesi, bariz bir şekilde nihai hedef olarak belirlenmiştir.

    HAMA BÖLGESİNDEKİ ALEVİ KÖYLERİNE YAPILAN SALDIRI

    7 Aralık 2024’te, silahlı gruplar Hama bölgesindeki birkaç Alevi köyüne büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirerek, Rabiah ve Zaghbah da dahil olmak üzere birçok köyü hedef aldı. Kaçmak için zaman bulamayan çok sayıda köylü, acımasızca yakalanıp işkenceye tabi tutuldu ve en vahşi biçimde öldürüldü. Tanıkların ifadelerine göre, bu cinayetler sistematik bir şekilde işlenmişti. Yüzlerce ev yakıldı ve Alevi toplumu, bu bölgeleri kalıcı olarak terk etmek zorunda kaldı. Bu trajik olaylar, etnik ve dini temele dayalı bir sürgün stratejisinin açık bir göstergesidir.

    8 Ocak 2025’te, Lazkiye ilinin Ain Sharqia köyünde, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç Alevi çiftçi, yeni Suriye yönetimiyle ittifak kurmuş yabancı İslamcı militanlar tarafından öldürüldü. Tüm mağdurlar aynı aileden olup, saldırı sırasında tarlalarında çalışıyorlardı.

    TOPLU GÖZALTILAR, İŞKENCE VE HEDEFLİ CİNAYETLER

    Aralık 2024’ten itibaren şiddetin zirve yaptığına vurgu yapan AAAF, Suriye raporunda şu bilgileri paylaştı:

    “Aralık 2024 ile Ocak 2025 arasında zulmün özellikle şiddetlendiği bildirilmiştir. Homs şehrinde, nüfusunun yaklaşık %15’inin Alevi olduğu bölgede, HTŞ ve diğer silahlı gruplar tarafından yaklaşık 3.000 genç Alevi erkeğinin kaçırılıp gizli hapishanelere sürüklendiği iddia edilmektedir. Bu erkeklerin çoğu, görgü tanıklarına göre, ağır işkenceler sırasında veya sonrasında öldürülmüştür.

    İşkence protokollerinde akıl almaz zulümlere dair bilgiler bulunmaktadır: Elektrik şokları, tırnakların sökülmesi, kemiklerin kırılması ve diğer insanlık dışı yöntemler. Bazı hayatta kalanlar, yeterli yiyecek ve su verilmeden sorgulandıklarını da belirtmişlerdir. Bu suçlar sadece şiddet eylemleri değil – aynı zamanda etnik ve dini temizlik için kasıtlı bir araçtır.

    Amaç, Alevi topluluğunu fiziksel, psikolojik ve kültürel olarak yok etmektir. Süregeldiği belirtilen katliamlar, toplu tutuklamalar, işkenceler ve hedefli öldürmeler, bu etnik-dini zulmün gerçek boyutlarını ortaya koymaktadır.”

    DİNİ VE KÜLTÜREL ALANLARIN YIKIMI

    Raporda, Suriye’deki Alevilere yönelik kutsal mekanlar ve kültürel alanların da sistematik olarak yok edildiğine değinildi. Raporda devamla şu ifadeler yer aldı:

    “Bu saldırılar, Alevileri sadece fiziksel olarak sürmeyi değil, aynı zamanda kimliklerini ve tarihlerini silmeyi amaçlamaktadır. Dini alanlar sadece inanç yerleri değil, aynı zamanda Alevi kültürü ve kimliğinin temel taşlarıdır. Bu yerlerin kaybı, maddi zararın ötesinde derin bir manevi ve kültürel yaradır.

    Özellikle yıkıcı bir olay, Kasım 2024 sonunda gerçekleşti; Halep’teki Al-Khasibi Türbesi, Alevilerin en kutsal dini merkezlerinden biri, Hay’at Tahrir al-Sham (HTS) ile ideolojik olarak bağlantılı olan, islamist-cihatçı bir grup tarafından baskın yapıldı. Saldırganlar, türbeyi ateşe verdiler ve kutsal binaları korumaya çalışan beş silahsız gönüllü bekçiyi öldürdüler. Bu korkunç suç, sosyal medyada yayılarak Alevilerin dini sembollerini halka açık şekilde kirletmeye ve toplumu aşağılamaya yönelik bir mesaj olarak kullanıldı.

    Lazkiye bölgesinde, Alevi kültürünün tarihi kalesi olan bölgede de çok sayıda dini ve kültürel alan tahrip edildi. Bunlar arasında türbeler, tarihi kütüphaneler ve Alevilerin kimliği ve yüzyıllara dayanan gelenekleri için merkezi öneme sahip diğer yapılar yer alıyordu.”

    BARIŞÇIL PROTESTOLARA KARŞI ŞİDDET

    28 Aralık 2024 tarihinde, Homs, Lazkiye ve Tartus gibi birçok şehirde Aleviler, topluluklarına yönelik işlenen şiddet eylemlerine karşı protesto etmek için eylemlere başladı. Protestolara yönelik cinayetler de raporda sıralandı. “Silahlı grupların tepkisi acımasız ve zalimce oldu” denilen raporda şöyle devam edildi:

    “Lazkiye ve Homs’ta şiddet özellikle büyük bir ölçekte tırmandı. Görgü tanıkları, protestoculara yönelik keskin nişancı ateşi ve ağır mühimmat kullanılarak gerçekleştirilen doğrudan saldırılardan söz etti. Bu şiddet olaylarında 30’dan fazla protestocu hayatını kaybetti, çok sayıda kişi ağır yaralandı. Gözaltına alınan protestocuların birçoğu ağır işkencelere maruz kaldı ve bazıları bu kötü muamele sonucu herhangi bir yargı sürecine ulaşamadan hayatını kaybetti.

    Şiddet sahneleri yalnızca yerel ölçekte yıkıcı olmakla kalmadı, aynı zamanda uluslararası alanda da yankı uyandırdı. Sosyal medyada ve uluslararası haberlerde yayılan videolar ve raporlar, bu vahşetin boyutunu gözler önüne serdi. Bu görüntüler, yalnızca ölümcül şiddeti değil, aynı zamanda adalet ve duyulma umuduyla mücadele eden bir topluluğun sistematik baskı altına alınmasını da belgeledi.”

    CEZAEVLERİNDE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE

    Silahlı gruplar ve milisler tarafından Alevi mahkûmlara yönelik sistematik işkence yapıldığı da vurgulandı. Raporun devamında şu bilgilere yer verildi:

    “Gizli cezaevlerinde tutulan kadın ve erkekler, insanlıklarını tamamen yok etmeyi amaçlayan vahşi kötü muamelelere maruz kalmaktadır. Sayısız görgü tanığı ifadesi ve video kaydı, Alevilerin tutulduğu cezaevlerindeki insanlık dışı koşulları belgelemektedir. Mahkûmlar, diğer tutukluların önünde soyunmaya zorlanarak aşağılanmış, bu uygulamalar sadece fiziksel şiddet aracı olarak değil, aynı zamanda kurbanları psikolojik olarak çökertmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Özellikle utanç verici olan bir diğer rapor, mahkûmların hayvan sesleri çıkarmaya zorlanarak aşağılayıcı cezalara maruz kaldıklarını ortaya koymaktadır – bu, insanlıktan çıkarma amacını güden korkunç bir zulmün derinliklerini göstermektedir.”

    ALEVİ KADINLARA DÖNÜK SALDIRILAR!

    AAAF raporunda “Alevi Kadınlara Yönelik Şiddet” başlığı da yer aldı. Alevi kadınların, yalnızca fiziksel saldırılara maruz kalmadığına değinilerek şu bilgiler paylaşıldı:

    “Alevi kadınlar birçok durumda savaş şiddetinin bir “ganimeti” olarak istismar edilmekte ve bu durum fiziksel acıyı psikolojik yıkımla birleştiren acımasız bir araç olarak kullanılmaktadır.

    Bu saldırılar sırasında kadınlar sistematik olarak tecavüze uğramakta, köleleştirilmekte ve çoğu zaman saldırganlarının önünde soyunmaya zorlanmaktadır. Bu tür cinsel aşağılamalar, yalnızca bireysel baskı aracı olarak kullanılmamakta, aynı zamanda Alevi toplumunun psikolojik istikrarını ve kültürel kimliğini yok etmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçası olmaktadır.

    Bu şiddetin en sarsıcı örneklerinden biri Lazkiye bölgesinde yaşanmıştır. Milisler, hedefli baskınlar sırasında Alevi kadınları ve kız çocuklarını kaçırarak istismar etmişlerdir. Bu saldırılar, savaşın tesadüfi bir yan ürünü olmaktan çok uzaktır; toplumu psikolojik olarak yıkmak ve kurbanları kamuoyunda aşağılamak için bilinçli bir şekilde kullanılan yöntemlerdir. Bu durum, saldırıların sembolik etkisini daha da artırmaktadır.

    HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) gibi milislerin kontrolü altındaki bölgelerde, cinsel şiddet Alevi kimliğini yok etmek için kasıtlı bir şekilde kullanılmaktadır. Kadınlar ve kız çocukları burada sadece siviller olarak saldırıya uğramamakta, aynı zamanda topluluklarının birer sembolü olarak istismar edilmektedir. Onların maruz kaldığı bu şiddet, Alevi toplumunun tamamını psikolojik, kültürel ve sosyal açıdan aşağılamayı ve istikrarsızlaştırmayı amaçlamaktadır.

    KATLİAMLARIN ÖNLENMESİ İÇİN YAPILMASI GEREKENLER!

    Raporda soykırımın önlenmesi için acil müdahale yapılması gerektiğinin altı çizildi. Birleşmiş Milletler ve diğer ilgili uluslararası kuruluşların, Alevilerin varlığını korumak için ivedilikle önlem alması gerektiğine değinilerek şöyle devam edildi:

    Barış Misyonları: Alevi nüfusun kendi bölgelerinde korunmasını sağlamak için barış güçlerinin konuşlandırılması.

    Koruma Güçleri: Katliam, işkence ve zorla yerinden etme eylemlerinden sorumlu silahlı gruplara karşı müdahale edecek özel güçlerin oluşturulması.

    Güvenli Bölgeler: Alevilerin zulümden korunabileceği, temel ihtiyaçlarına erişim sağlayabileceği güvenli alanların oluşturulması.

    Dünya toplumu sessiz kalmaya devam ederek bu topluluğun yok edilmesine göz yummamalıdır.

    Temel Yardımlar Sağlamalı: Tıbbi yardım, gıda ve diğer yaşamsal ihtiyaçları karşılayarak hayatta kalmalarını sağlamalıdır.

    Uluslararası Yardımı Kolaylaştırmalı: İnsan haklarını korumak ve Alevilerin temel haklarını güvence altına almak için bir destek kanalı işlevi görmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Eş Genel Başkanı Kete: Suriye Alevileri HTŞ yönetimi altında güvende değil-VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Kete: Suriye Alevileri HTŞ yönetimi altında güvende değil-VİDEO

    PİRHA-Suriye’de Alevilere yönelik saldırılara tepki gösteren Demokratik Alevi Derneği Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” dedi. 

    Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasıyla beraber yönetime geçen Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) şeriatçı örgüt, kısa bir süre içerisinde Alevilerin yaşadığı bölgelere saldırılar gerçekleştirdi. Alevi inancına sahip yurttaşlara işkence edilirken bazıları da vahşi bir şekilde öldürüldü.

    Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de Alevilere yönelik yapılan saldırıları değerlendirdi.

    Aleviliğin tarihten bu yana kadar iktidarcı devlet anlayışını kabul eden bir anlayış olmadığının altını çizen Kete, “Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir” diyerek şeriatçı örgütlerin farklılıkları içselleştirmeyen, kadın özgürlükçü yapıya tahammül etmeyen, toplumsal ekolojik karşıtı, kendisi gibi düşünmeyen tek tipçi bir anlayışa sahiptir” dedi.

    Kete, Suriye’de iktidarda olan HTŞ’ye dair de “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” diye konuştu.

    “100 YIL BOYUNCA ULUS DEVLETLER BÖLGEDE YAŞAYAN HALKLARA DERMAN OLAMADILAR”

    Şeriatçı örgütlerin emperyalist devletler tarafından kurulduğunu ve desteklendiğine dikkat çeken Kete, bu tür örgütlerin ulus-devlet anlayışıyla hareket ettiğini belirterek şunları söyledi:

    “Ortadoğu’da yaşananlar birer sonuç. Biz tarihsel perspektife baktığımızda üçe ayırıyoruz; geçmiş, gelecek ve an… An, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyor. Bugün yaşamış olduğumuz kötü olayların hepsinin geneli geçmişte yaşanılanların birer sonucudur ve bunun sonucunda da an, kendini geleceğe taşır. 1’inci Dünya Savaşının sonucunda da Ortadoğu’da masa başında çizilen devletler vardır. 100 yıl boyunca Ortadoğu’da ve dünyanın birçok yerinde devletler kendini tekçilik üzerine inşa etmiş. Yani 100 yıl boyunca ulus devletler bu bölgelerde yaşayan halklara derman olamadılar. Aynı zamanda bu hegemonik güçler kendi elleriyle kurmuş oldukları ulus devletleri kendi sermaye birikimlerini, kendi önünde engel olacağını anladıkları anda bu devletlere yöneldiler. Bunlardan bir tanesi de Suriye’dir. Suriye coğrafyası bir çok inanç ve kimlikten oluşmuş bir şehirdir” Hegemonik güçler özellikle İŞİD üzerinden bunu yapmaya başladılar. Şimdi de HTŞ bu görevi yerine getiriyor.”

    “SURİYE’DE CİDDİ BİR ALEVİ KATLİAMI SÜRECİ SÖZ KONUSUDUR”

    Şeriatçı örgütlerin Alevilere saldırarak onları kendi kontrolleri altına almaya çalıştığını ifade eten Kete, “Alevilere yönelmesinin tarihsel arka planı vardır. Devletler kendileri için tehlike oluşturabilecek yaşam tarzlarını ilk olarak etkisiz hale getiriyorlar. Alevi süreği tarihten bu yana kadar iktidarcı, devlet anlayışını kabul eden bir anlayışta değildir. Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir. Bu devlet dışı oluşumların kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu inanç devlet dışı kaldığı taktirde kültürel direniş damarı kendini yenileyecektir. Suriye’de Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ), Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Lazkiye’de katliamlar yapıyor. Onların zihinsel kodlarına göre, ‘Aleviler dinsizdir, katli vaciptir’ deniliyor. Suriye’de ciddi bir Alevi katliamı süreci söz konusudur” şeklinde konuştu.

    “ESAD YÖNETİMİNDE ALEVİ BÜROKRAT YOKTU”

    Beşar Esad’ın Alevi devleti başkanı olduğu propagandasının son zamanlarda bilinçli olarak yapıldığını vurgulayan Kete, “Türkiye’de AKP’de ve bu tekçi zihniyeti savunanlar da oradaki yönetimle ilişkilerini geliştirirken Suriye’ye bir Alevi devleti gibi baktılar. Esad yönetimi hiçbir zaman Alevi devleti olmamıştır. Bürokraside Alevi yönetici yoktu, buna rağmen orada bir Alevi katliamını meşrulaştırmak için Suriye’ye bir ‘Alevi devletidir’ diyerek katliama giriştiler. Şimdi Beşar Esad yok, eğer Esad yoksa bu kadar katliamın nedeni niye? Mesele Esad’tan ziyade Alevilere karşı gelişmiş bir katliam fikri bilinçaltında yatıyor. Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir” şeklinde ifade etti.

    “DÜNYA VE TÜRKİYE SURİYE’DEKİ ALEVİ KATLİAMINA KARŞI DERİN BİR SESSİZLİK İÇERİSİNDE”  

    Arap Alevilerinin kendilerini saldırılara karşı koymada yeterli olmadığını, dünyadan ve Türkiye’den desteklenmesi gerektiğinin altını çizen Kete, şunları dile getirdi:

    “Arap Alevilerinde ciddi bir sessizlik vardır. Tarihsel olarak da zorlu travmalarla karşı karşıya kalmışlardır. Nusayriye Dağları eteklerinde yüzlerce yıl baskılardan kaçarak o coğrafyada kendi yaşamlarını devam etmeyle uğraşmışlardır. Tarihsel arka planlarında devletçi yapılarla karşı karşıya gelip bir savunma oluşturma, direniş oluşturma kültürü olsa da bile bu kültür bugün kendini koruyabilecek çerçevede güçlü bir kültüre sahip değil. Dünya’da ve Türkiye’de, Suriye’deki Alevilere yapılan saldırılara karşı derin bir sessizlik hakim. Bu sorun sadece Alevi sorunu değil; Türkiye’de emek ve demokrasi mücadelesi veren sol sosyalist güçler başta olmak üzere üçüncü alanı oluşturan bütün toplumsal kesimlerin çok yoğun olarak bu katliamı etkinlikleriyle, panelleriyle, sınırda nöbet tutarak, perşembe günleri çerağ uyandırarak tepki göstermesi gerekiyor.”

    “ALEVİLER İKRAR VE RIZALIĞI ESAS ALAN BİR TOPLUMDUR”

    Kete, Alevi toplumunun tekçi anlayışa karşı komünal yaşamı esas aldığını belirterek, “Alevi sürekleri hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın hiçbir zaman iktidarcı, tekçi, devletçi zihniyetle uyum sağlamamıştır. Alevi inancı beslenmiş olduğu kaynaklar itibariyle güçlü bir Aryenik direnişe sahiptir. Bu direniş hala devriye halinde mücadele kültürü vardır. Aleviler ikrar ve rızayı esas alan bir toplumdur ve komünal yaşamı ele alıyor. İkrar vermek politik tutumlarını belirliyor” ifadesinde bulundu.

    “ROJAVA MODELİ ALEVİ İNANCIYLA ÖRTÜŞEN BİR PERSPEKTİFE SAHİPTİR”

    Kuzey Suriye’de ortaya koyulan demokratik modelin Alevi inancıyla örtüştüğüne dikkat çeken Kete, demokratik, komünal yaşamın emperyalist güçlerin işine gelmediğini söyledi. Kete, etnik kimlik ve inançtaki toplumların yaşam reçetesinin bu demokratik modernite ile aşılacağını ifade ederek, şunları söyledi:

    “Ortadoğu’da kapitalist güçlerin bir korkusu vardır. Ortadoğu’da bütün bu saydığımız, demokratik moderniteyi oluşturan, üçüncü alanı oluşturan devlet dışı kalan toplumların bir araya gelmesi Rojava tarzı bir model oluşturur. Alevi toplumu tek olan bir zihniyeti kabul etmiyor, bir olmayı kabul ediyor. Kısacası cem erkanı, kırklar meclisi, rıza şehri bugün Rojava’da politik bir perspektifle bir dünya nizamı haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki bölgedeki ve dünyadaki güçlerin hedefi haline gelecektir. Bu güçler aynı zamanda komin gücünü, direniş gücünü en fazla kendi içinde barındıran güçlerdir. Bundan dolayı Rojava modeli Alevi inancıyla örtüşen bir perspektife sahiptir. Bundan dolayıdır ki bütün tekçi zihniyetler, ulus devletçi anlayışında direnen bütün yapılar Rojava’daki direnişe düşmandır.”

    Kamber YILDIZ/ADANA

  • Kahraman: İnanç olarak uzaktan yakından Şiilik ile alakamız yok (1) -VİDEO

    Kahraman: İnanç olarak uzaktan yakından Şiilik ile alakamız yok (1) -VİDEO

    PİRHA-Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün yol muhabbetinde konuşan akademisyen Yılmaz Kahraman, ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine yaptığı konuşmada, “Alevilik 12.000 sene önce yoktu. Alevilik 100-170 senedir var. Çünkü ondan önce ismi değişikti” diyen Kahraman, Alevilerin Kızılbaşların torunu olduğunu, Şii inancıyla ise hiçbir bağının bulunmadığını söyledi.

    Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün yol muhabbetinde konuşan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun önceki dönem (AABF) Eğitim Sorumlusu Akademisyen Yılmaz Kahraman, ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine çevrimiçi yapılan ‘Yol Muhabbeti’ başlıklı eğitim seminerinde konuştu.

    İran ve Irak’ta ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine alan çalışmaları ile de tanınan Kahraman, toplum olarak “kimi ezberleri bazen bozmamız gerekiyor” diyerek inanç üzerinde bilimsel çalışmanın önemine vurgu yaptı.

    “ALEVİ İSMİNİ BİZE OSMANLI VERDİ”

    Yılmaz Kahraman, ‘Alevi’ isminin Osmanlılar tarafından türetildiğini belirterek “İnancımızda, Aleviliğin tarifesinde; Ali’ci, Ali taraftarı, Ali’nin hareketinden olan, Ali’nin torunları olan ya da biyolojik torunları olmasa bile Ali’nin tarafı olan grup… Bu anlamda yorumlar çok tabi. Bazen Alevilerin isimlerinin ışıktan, nurdan geldiğine inanan arkadaşlar var, böyle değil. Biz ile Ali’yi birleştirmek için bize bu ismi Osmanlı vermiş. Osmanlı devleti ‘Alevi’ ismini sadece isimle birlikte değil, Aleviliği dizayn etmek için bize bu adı veriyor” yorumunu yaptı.

    “ALEVİLİĞİ ANLAMAK İÇİN KIZILBAŞLIĞI ANLAMAMIZ GEREK”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, “Alevilik 12.000 sene önce yoktu. Alevilik daha 100-170 senedir var” diyerek geçmişte farklı bir ismin kullanıldığını belirtti. Alevilerin, Kızılbaşların torunu olduğunu vurgulayan Kahraman, araştırmalarına dair şu bilgileri paylaştı:

    “Alevilikle Kızılbaşlık arasında farklılıklar var. Bunu iyi anlamamız lazım ki geriye dönük bir tarih silsilesi, bir çizgi, bir ip ortaya çıkar. Ancak o şekilde biz tarihimizi anlayabiliriz. Alevilerin sürdürdüğü gelenekler 12.000 yıl öncesine kadar dayanıyor ama hepsi değil.

    Sonradan gelenekler de var ama bizim Aleviliği anlamamız için Kızılbaşlığı anlamamız gerekiyor. Kızılbaşlık da çok eski bir inanç değil. Bundan neredeyse 500 sene önce ortaya çıkan bir inanış. Daha önceki geleneklerin ritüelleri, düşünceleri, felsefesini kendi içinde yoğurmuş ama onu yeniden dizayn etmiş ve böylelikle Kızılbaş olarak ortaya çıkmış. Kızılbaşlardan daha önce onların ataları, Babailer olarak adlandırılan bir grup…

    Kızılbaşlık çok eski bir inanç, çok eski bir kültür, çok eski bir grup değil. Kızılbaşlar 16. yüzyılda meydana gelen ya da daha doğrusu eski gelenekleri içinde barındıran ama 16. yüzyılda ‘Kızılbaşlık’ ismi ile ortaya çıkan bir durum.

    Kızılbaşlığı anlamamız için 500 sene öncesine gitmeliyiz. 500 sene öncesinde neler oldu? Özellikle Şah İsmail Hatayi’nin hayatını anlamamız lazım. Şah İsmail Hatayi kim? Nerede, hangi dönemde doğdu ve o dönemde neler oldu? Sadece inanç yönünden değil, o dönemin siyaseti, o dönemin beylikleri, o dönemin savaşları, o dönemin karşı karşıya gelen grupları ne yaptılar ki Kızılbaşlık kendini tekrardan bir organizasyon, bir inanç olarak gösterdi?”

    “UZAKTAN YAKINDAN ŞİİLİKLE ALAKAMIZ YOK”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, Aleviliğin hiçbir şekilde Şii inancıyla ilişkili olmadığını belirterek şöyle devam etti:

    Ali dediğimizde aklımıza hemen egemen olan Şia inancı geliyor. Şia deyince de İran akla geliyor. Ben İran’ı örnek olarak aldım. Azerbaycan’da da Türkiye’de de Şiiler var ama İran’da devlet dini olduğu için burada İran’dan bahsediyorum.

    İran, Ali taraftarı olduğu için bizde de şöyle bir algı oluşur; acaba biz de mi onlardanız? Sanki bu Ali taraftarları Mekke’de Medine’de Arap yarımadasında duramadılar, oradan İran’a kaçtılar ve İran’da Acemlerle karışarak daha değişik versiyonları olan Şii çıktı. Bu doğru değil. Biz inanç olarak uzaktan yakından Şiilikle hiçbir alakamız yok. Onlar her ne kadar ‘Aleviyiz’ diyorlarsa da 12 imamı, İmam Hüseyin’i zikrediyorlarsa da Şiilerin inancı bizimkinden çok çok farklı. Bunu sadece onlar camiye gidiyorlarsa biz cemevine gidiyoruz, onlar namaz kılıyorsa biz semah dönüyoruz diye anlamamak gerekiyor.

    Şiilerin yaratılış hikâyesi, mitolojileri, tanrı anlayışı, kitapları çok başka. Onların kadına bakış açısı çok değişik. Her konuda Şiiler bizden farklı. Yani Ali taraftarı olmamız sadece küçük ortaklıklarımız ama mesele inanca, teolojiye gelince biz onlardan çok farklıyız.”

    “ARAP ALEVİLİĞİ İLE ŞİİLİK ÇOK FARKLI İNANÇLAR”

    Yılmaz Kahraman’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise Arap Aleviliği ile Nusayrilik kavramı oldu. İki inancın birbirinden çok farklı temelleri olduğunu söyleyen Kahraman şöyle devam etti:

    “Suriye’de yaşayanlara ‘Arap Alevisi’ denilir. Bu isim orada yaşayanlara dışardan verilmiştir. Onlar kendisini ‘Arap Alevisi’ olarak adlandırmıyor. Kendilerini adlandırmaları çok başka. Tabi bunu bilimsel anlattığımızda şuna dikkat etmemiz gerekiyor; bir grup kendisini nasıl adlandırıyor, bir grup dışarıdan nasıl adlandırılıyor? Bunlar çok farklı oldular. Mesela ‘Arap Alevisi’ dediğimiz inanç grubuna dışarıdan bazen ‘Nusayri’ deniliyor. Arap Alevileri bu kavramı kabul etmiyorlar. ‘Evet, bizim âlimlerimizden biri Muhammet İbin Nusayir. Ama biz onun yolunda değiliz. O sadece bizim âlimimiz’ diyerek algılıyorlar.

    Onların kendilerini adlandırmaları da çok daha değişik. İlk etapta sanki Şiiliğin değişik bir versiyonuymuş gibi algılanıyorlar ama bu da doğru değil.

    Arap Aleviliği, Şiilik çok çok farklı şeyler. Arap Alevilerinin inancı gizlidir. Hiç kimseye açıklamazlar. Erkek çocuklar 13-14 yaşına geldiklerinde bu inancı o gençlere veren rehber amcalarından Arap Aleviliğinin sırlarını öğreniyorlar. Bunlar bu merasimde, bu seremonide kırk kere yemin ediyorlar ki bu bilgileri, bu sırlarını hiç kimseyle paylaşmayacaklarına dair tekrar tekrar yemin ediyorlar.

    Bu seremoni, bu ayinle ilgili sadece erkeklerle yapılıyor. Kadınlara bu sır verilmiyor. Neden? Çünkü Arap Alevilerin inancına göre kadınların ruhu yok. Bu sırrı kesinlikle ne eşlerine, ne kızlarına, ne de annelerine açarlar, dışarıda arkadaşlarıyla hiç konuşmazlar. Onlar ibadetlerini gizli yapıyor. İbadete sadece erkekler alınıyor, kadınlar dışarıda olan bir odada beklerler, dışarıda beklerler ancak ibadetten sonra kadın erkek birlikte sofraya oturabilirler. Ayrışan yanlarımız nerede, ya da biri aslında ‘Siz Müslümansınız’ dediğinde neden Müslüman değiliz? Aynı şey Arap Alevileri için de geçerli.”

    PİRHA/ANKARA