Etiket: ohal

  • KESK eylemi 374’üncü haftasında: Açlık grevindeki eğitimcilerin talepleri karşılanmalı – VİDEO

    KESK eylemi 374’üncü haftasında: Açlık grevindeki eğitimcilerin talepleri karşılanmalı – VİDEO

    PİRHA – Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin KHK oturma eyleminde konuşan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Sekreteri Cansu Başer, eğitim emekçilerinin baskı ve şiddet politikalarının hedefi olmaya devam ettiğine dikkat çekerek, açlık grevine başlayan eğitim emekçilerinin taleplerinin karşılanması çağrısı yaptı. 

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her Çarşamba günü düzenlediği oturma eylemi 374’üncü haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti. Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı.

    Açıklamada sık sık Açıklamada sık sık “KHK’ler gidecek biz kalacağız” ve “KHK’li ihraçlar onurumuzdur” sloganları atıldı. Basın metnini okuyan Metni okuyan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Sekreteri Cansu Başer, OHAL döneminde KHK ile işinden edilen on binlerce kamu emekçisinin yıllar geçmesine rağmen hukuksuzluğun yarattığı mağduriyetlerin devam ettiğinin altını çizdi.

    “DENİZ POYRAZ’A BARIŞ SÖZÜ”

    OHAL KHK’lerinin  muhalif kesimlere yönelik bir tasfiye aracına dönüştürüldüğünü belirten Başer, “Sendikal faaliyet yürütenler, barışı savunanlar, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullananlar, kadın hakları, demokrasi ve eşitlik mücadelesi verenler hedef haline getirilmiştir” dedi.

    Ülkede yaşanan kadın cinayetlerine dikkat çeken Başer, her gün en az 5 kadının katledildiğini belirterek, 5 yıl önce İzmir DEM Parti binasında özgürlük mücadelesi verirken katledilen Deniz Poyraz anarak, ona verilecek en büyük söz barıştır dedi.

    “HAK ARAMA MÜCADELESİ BASKI VE ŞİDDETLE BASTIRILIYOR”

    Eğitim emekçilerinin baskı ve şiddet politikalarının hedefi olmaya devam ettiğine dikkat çeken Cansu Başer, şunları söyledi:

    “Öğretmen sendikası ve mülakat mağduru öğretmenler günlerdir Ankara’da haklı ve meşru taleplerini dile getirmek için bulunmaktadır. Ancak öğretmenlerin taleplerine yanıt vermesi gerekenler; diyalogu ve çözümü değil, polis barikatlarını, gözaltıları ve baskıyı karşılarına çıkarmıştır. Ankara’da gerçekleştirilen eylem sırasında çok sayıda öğretmen arkadaşımız gözaltına alınmıştır. Öğretmenler; darp, ters kelepçe, biber gazı ve polis ablukasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına, eğitim emekçilerinin güvencesizliğe ve düşük ücretlere mahkûm edilmesine, mülakat adı altında yaratılan adaletsizliğe karşı mücadele etmek suç değildir. Suç olan; anayasal ve demokratik haklarını kullanan öğretmenlerin karşısına polis gücüyle çıkmak, hak arama mücadelesini baskı ve şiddetle bastırmaya çalışmaktır.”

    Başer, açlık grevine başlayan eğitim emekçilerinin taleplerinin karşılanması çağrısı yaptı.

    Son olarak yerin metrelerce altında çalışan maden işçilerinin hak ara mücadelelerinin baskı ve şiddetle bastırılmak istendiğini kaydeden Cansu Başer, öğretmenlerin, madencilerin ve tüm emekçilerin mücadelesinin ortak olduğunu söyledi.

    PİRHA – İZMİR

     

     

  • KHK eylemi 372’inci haftasında: Barışın önündeki engeller kaldırılsın – VİDEO

    KHK eylemi 372’inci haftasında: Barışın önündeki engeller kaldırılsın – VİDEO

    PİRHA – KESK İzmir Şubesi’nin başlattığı KHK eyleminin 372. haftasında yaptıkları açıklamada, KHK’lerin ağır bir hukuk ve demokrasi sorunu haline dönüştüğünü belirtilerek, “Barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır” denildi. 

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her çarşamba düzenlediği oturma eylemi 372’inci haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti. Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı. Açıklamada sık sık “KHK’ler gidecek biz kalacağız” ve “KHK’li ihraçlar onurumuzdur” sloganları atıldı.

    “KHK’LERİN MAĞDURİYETLERİ GİDERİLMEDİ”

    Basın metnini Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Mali Sekreteri Ali Türk okudu. KHK’lerle hukuksuz bir biçimde görevden ihraç edilen kamu emekçilerinin yürüttükleri adalet mücadelesini dile getiren Türk, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK’lerle ihraç edilen kamu emekçilerinin geçen onlarca yıla rağmen mağduriyetlerinin giderilmediğini belirtti.

    Türk, KHK’lerin ağır bir hukuk ve demokrasi sorunu haline dönüştüğünü belirtti.

    Ülkede derinleşen ekonomik krize de değinen Türk, “Milyonlarca insan geçim mücadelesi verirken, kamu emekçileri ve emekliler yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlanmaktadır. Gençler işsizlik ve geleceksizlikle karşı karşıya bırakılmakta, eğitim hakkı giderek piyasalaştırılmakta, kamusal hizmetler tasfiye edilmektedir” dedi.

    “BARIŞ MÜCADELESİ DEVAM EDECEK”

    Türk, demokratik hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların arttığına dikkat çekerek, “Seçme ve seçilme hakkını zedeleyen, hukuku siyasi hesaplaşmaların aracı haline getiren uygulamalar toplumsal barışa zarar vermektedir” dedi.

    Gezi Direnişi’nin 13. yılını hatırlatan Ali Türk, Gezi ruhunun emek, demokrasi ve barış mücadelesiyle devam edeceğini söyledi. İktidarın baskıcı ve kutuplaştırıcı politikalarının toplumun farklı kesimlerini hedef haline getirdiğini kaydeden Türk, demokratik kitle örgütlerinin üzerindeki baskıların arttığını işaret etti.

    Türk, talepleri şöyle sıraladı: Tüm KHK’ler iptal edilmeli, ihraç edilen kamu emekçileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmelidir.  Hukukun üstünlüğü ve demokratik işleyiş yeniden tesis edilmelidir. Emekçileri yoksulluğa mahkûm eden politikalardan vazgeçilmelidir.  Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler kamusal bir hak olarak güvence altına alınmalıdır. Barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.”

    PİRHA – İZMİR

     

     

     

     

  • Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şubesi’nden çağrı: İhraçlar göreve iade edilsin – VİDEO

    Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şubesi’nden çağrı: İhraçlar göreve iade edilsin – VİDEO

    PİRHA – Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şubesi, KHK ihraçlarına karşı yaptığı eylem 371. haftasında devam etti. Eylemde açıklamayı okuyan Şifa Ada Demirbilek, KHK’leri siyasi bir tasfiye operasyonu olarak nitelendirerek, ihraç edilenlerin görevine iade edilene kadar mücadele edeceklerini belirti. 

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her çarşamba düzenlediği oturma eylemi 371’inci haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti.

    Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı. Basın metnini Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Eğitim Sekreteri Şifa Ada Demirbilek okudu. 

    “SİYASİ OPERSYON SON BULSUN” 

    Hukuksuz KHK ihraçlarına karşı seslerini yükseltmek, adalet talebini yenilemek ve dayanışmayı büyütmek için bir araya geldiklerini kaydeden Demirbilek,  OHAL döneminde KHK’lerle işten çıkarılan on binlerce kamu emekçisinin somut delil ortaya konulmadan işlerinden edildiğini hatırlattı. Bu süreci siyasi bir tasfiye operasyonu olarak nitelendiren Demirbilek, KHK’lerin emekçilerin iş güvencesini ortadan kaldırdığını belirterek, “OHAL resmen sona ermiş olsa da KHK rejimi fiilen devam etmektedir” dedi.
    İhraç edilen emekçilerin görevlerine iade edilmediğini, yargı süreçlerinin uzatıldığını belirten Şifa Ada Demirbilek, bu durumu “fiili OHAL” uygulaması olarak belirtti.  KHK’lerin yaşam hakkına yönelik saldırı olduğunu belirten Demirbilek,  ihraçların önemli bir kısmının sendikal faaliyetler gerekçe gösterilerek yapıldığını,  bunun örgütlenme hakkına yönelik açık bir saldırı olduğunun altını çizdi.

    “MÜLAKAT UYGULAMASIYLA EMEK GASP EDİLİYOR”

    Eğitim alanında ve kamuda yaşanan güncel gelişmeler de değinen Demirbilek, eğitim sisteminin bilimsel ve laik temellerden uzaklaştırıldığını ve mülakat uygulamalarıyla emeğin gasp edildiğini kaydetti. Demirbilek, ihraçların göreve iade edilene kadar mücadele edeceklerini belirterek şu çağrıda bulundu;

    “KHK’ler derhal ve koşulsuz olarak iptal edilmelidir! İhraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilmelidir! İade süreci tüm özlük ve ekonomik hakları kapsamalıdır! Sendikal faaliyetler üzerindeki baskılara son verilmelidir! Eğitim sistemi bilimsel, laik ve kamusal bir anlayışla yeniden yapılandırılmalıdır!”

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir barış sürecinin örülmesi önemli’-VİDEO

    ‘Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir barış sürecinin örülmesi önemli’-VİDEO

    PİRHA – Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Nuray Özdoğan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından toplumsal kesimlerin rollerini değerlendirdi. Sadece Meclis komisyonuyla sürecin ilerlemeyeceğini söyleyen Özdoğan, “Bir silah bırakılmış ve süreç başlatılmışsa, bu halklar için bir iyiye gidişe işarettir. Devlet veya iktidar, barışmak ya da eşit yurttaşlık temelinde bir ülke kurmak istediği için masada değil. Bir takım zorunlulukların gereği kurulan bir masa var. Ama bu zorunluluklar gereği kurulan masayı gerçek bir barış sürecine çevirmek de hepimizin sorumluluğunda” diye konuştu.

    Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ardından TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışmalarını sürdürüyor. Bu zamana dek yapılan toplantılarda MİT başkanının yanı sıra çok sayıda bakan, baro başkanları, insan hakkı savunucuları, çatışmalarda yakınlarını yitiren anneler de yer aldı.

    Meclis komisyonunda dinlenmesi beklenen kesimler arasında kadın örgütlerinin de olması bekleniyor. Demokratikleşme yolundaki tartışmalarla birlikte Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi de sürecin takipçisi olarak birtakım çalışmalar yürütüyor.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Avukat Nuray Özdoğan ile sürece dair gelişmeleri konuştuk.

    SÜREÇ, HALKLARIN İRADESİ DIŞINDA GERÇEKLEŞEMEZ”

    Av. Nuray Özdoğan, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak süreci yakından takip edip çalışma yürüttüklerini anlattı. Özdoğan, “Elbette ki geçmişteki barışa dair tüm girişimlerin geleneği üzerinden yükselen bir iş yapıyoruz. Dolayısıyla bu süreci de çok yakından takip ediyoruz” diye belirtti.

    Nuray Özdoğan, barışın inşası konusunda ağır bir ilerleme olduğunun da altını çizerek şu yorumda bulundu:

    “Bu konuda şikayetler ya da tenkitler olabilir. Ama sonuçta bu topraklarda barışın konuşulduğu bir zemine getirmek bile zor bir iş ki o kadar ağır süreçler yaşandı. O kadar çok acı çekildi ki bu açıdan çok kıymetli buluyoruz. Barışın konuşulduğu her zemin çok önemli.

    Uzun yıllar süren, büyük acıların oluştuğu bir savaş yaşandı. Ve hala daha tam olarak bitmiş diyemeyeceğiz. Şimdi tüm dünya toplumu için önemli bir karar alındı ve ‘Silahlı mücadeleye son veriyoruz’ denildi. Ve bunu şartsız söylediler. Buradan meseleyi tutmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda Meclisteki komisyona da kıymet veriyoruz. Çok büyük beklentimiz elbette yok. Ama bu denklemdeki bir ülkede geldiğimiz noktada yargının tarumar edildiği, her şeyin siyasi rant meselesine çevrildiği, demokrasinin olmadığı, cinsiyet ayrımcılığının inanılmaz yükseldiği ve her geçen gün aslında o gerici yapılanmaların yayılmaya çalışıldığı bir dönemdeyiz. Diğer bölgelerde ise dönem dönem Ezidi ve Alevi soykırımının denenmeye çalışıldığı, birçok halkın aslında ciddi anlamda tehdit altında olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Şimdi bu tehdidi en aza indirecek, belki ortadan kaldırabilecek bir sürece neden destek olmayalım?

    Dolayısıyla burada şu kısmı çok önemsiyoruz; elbette savaşan taraflar ve onların vereceği kararlar var. Uluslararası denklemler de çok önemli. Ama şunu unutmamak gerekiyor; hiçbir bölgede süreç, halkların iradesi dışında gerçekleşemez. Halkların güçlü örgütlenmesi, güçlü iradesiyle bir sürece evrilebilir. Evet birtakım emperyal güçlerin niyet ve hesapları var. Ama ne olursa olsun, halkın özne olduğu bir süreç unutuluyor. Halk kesimleri, ezilenler, soykırım tehdidi altında bulunan halklar, kadınlar, çocuklar bu süreçlerin öznesidir. Buradan başlayarak, özellikle kadınların bu meseledeki özne olma potansiyelini hep deneyimledik.

    Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı ve herkes için eşit koşulların olduğu bir barış sürecinin örülmesini önemli buluyoruz. Ama şunu da biliyoruz; evet silahları bırakmaya elinde silah bulunanlar karar veriyor. Ama barış sürecini halk kesimleri kurabilir. Tabii ki kadınlar burada başat bir özne. Bu öznelik kısmı; mesele sadece komisyonlara havale edilecek bir mesele değil. Komisyonlar önemlidir. Aynı masada buluşmak önemlidir. Hakların konuşuluyor olması, Kürtlere dönük şiddetin, ayrımcılığın kınanıyor olması çok önemli. Yani bir başlangıçtır diye düşünüyoruz.”

    FAŞİZM EĞİLİMİ EN YÜKSEK İKTİDARLA BAŞ BAŞAYIZ”

    Nuray Özdoğan, sürecin, partiler üstü bir özelliğe sahip olduğunun da altını çizdi. Özdoğan, toplumun sürece olan tedirginliğine de işaret ederek yapılması gereken yasal düzenlemeleri şu cümlelerle açıkladı:

    “Mesela 2013’ü hatırlayalım. Bir tane yasa çıkmıştı. Şu an o dönemin yürütücüsü olan birçok insan cezaevinde. Hala tüm AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemiş durumdalar. Evet, hukuksal zeminin nasıl olacağı önemli. Çünkü Türkiye toplumunun bir hukuka ihtiyacı var. Ama hala kayyum politikası devam ediyor. Kent uzlaşısı sebebiyle operasyonlar yapılıyor. Yakın zamanda işte bir de Diyanet’in hutbeleri meselesi var. Toplumu, gerici temelde örgütleme girişimi var aslında. Yani cumhuriyet döneminin en gerici, en sağcı, faşizm eğilimi en yüksek iktidarıyla baş başayız. Onunla bir masaya oturma hali var. Şimdi devlet veya iktidar, barışmak ya da eşit yurttaşlık temelinde bir ülke kurmak istediği için masada değil. Bunu herkes görüyor. Bir takım zorunlulukların gereği kurulan bir masa var. Ama bu zorunluluklar gereği kurulan masayı gerçek bir barış sürecine çevirmek de hepimizin sorumluluğunda. Biz yapabiliriz. Hukuksal zemin nasıl kurulur? Böyle kurulabilir. Önce o demokratik toplumun, bu meseleye ikna olması lazım. Yani toplum kesimlerini ikna etmeden ilerlemez. Şimdi bugün bir yasal düzenleme yapılsa varsayalım. Sonuçta savaş politikaları ekseninde örgütlenen bir devlet yapısı var. Ben yaklaşık 25 yıllık bir hukukçuyum. Yargısal sistem dahi, savaş politikalarına göre kendini konumlayan, belirleyen bir durumda. İnfaz rejimi aynı şekilde savaş politikalarına göre… Yani mahkumları rehine gibi gören bir politika var. Bugün 30 yıl yatmış, cezasını çekmiş insanlar infazını tamamladığı halde çıkmaları kimi yerlerde eleştiri konusu yapılıyor. Çünkü bu savaş politikalarıyla biçimlenmiş zihinler var. Bu zihinlere de müdahale etmek lazım. Yani savaş politikaları ekseninde şekillenen bir devletin varacağı nokta, şu an geldiğimiz nokta. Yoksulluk, sefalet, her yerde yönetememe, haksızlık, adaletsizlik… Bugün sokaktan geçen birine ‘Adalet var mı?’ diye bir sorun. Büyük problem! Yani bu ülkede birlikte yaşamanın koşullarını yaratmadan, büyük bir dönüşüm yaratmamız mümkün değil.

    HAKİM OLACAĞIN KISIM, SENİN YÜRÜTTÜĞÜN MÜCADELEDİR”

    Bugün bu geldiğimiz sürece rağmen kadın cinayetleri her geçen gün artıyor. Verilen sayısal istatistiklerin çok üstünde rakamlar var. Bu sadece basına, size, bize gelen bilgiler. Şiddetin arttığı bir dönemdeyiz. Diyanet bugün kadınlarla ilgili hutbe vermeye neden gerek duydu dersiniz? Nafaka meselesinde, kadınları nafakanın hukuksal öznesi, hak sahibi görmeyen bir anlayış var. Örtülmeyen her kadını hedef gösteren bir hutbe okundu! Dönüşmemiş toplumlarda bunu yaparsanız kadınları hedef haline getirirsiniz. Bakın İstanbul Sözleşmesi’nden cayıldığı anda şiddet vakaları hızlı bir şekilde arttı. Çünkü bir seti ortadan kaldırıyor, meşrulaştırıyorsunuz. Bugün giyimine karışarak kadınlara saldırıyı, her türlü cinsel tacizi, tecavüzü meşrulaştırıyorsunuz.

    Türkiye’de şimdiye kadar tüm hukuka aykırılıklar, adaletsizlikler, meşruluğunu ‘terör var’ denilerek aldı. Her şeyi yapabileceklerini düşündüler. Dolayısıyla şunu söylüyorum; bunu çok önemsemek lazım; Türkiye ve tüm bölge halkları için önemli bir süreç. ‘Biz artık silahlı mücadeleyi bırakıyoruz’ diyenlerin aslında kurduğu kıymetli yolu görmek gerekir. Ama bir şeyin temel zemini kuruldu mu o kapıyı açık tutacak olanlar gerçekten bu işe ne olursa olsun Türkiye’nin dört bir yanında sokakta, işte, sendikasında, derneğinde bu meseleyi dert eden, buna ihtiyacı olduğunu bilen insanların yapacağı bir iş diye düşünüyoruz.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi de yeni bir mesele değil. O yüzden ‘geçmişten gelen mücadeleyi bir adım daha öteye taşımak’ dedim. Barış zorunlu ihtiyaç. Şimdi bunu görmemek mümkün değil. Bu dönem şu da arttı ne yazık ki; ‘Sürecin ne olduğunu bilmiyoruz’ diyerek kötü niyet okumaları var. Yani akademisyenin de, yazarın da, hukukçunun da, sağlıkçının da, işçinin de meselesi şu: bir silah bırakılmışsa, bir süreç başlatılmışsa, bu halklar için bir iyiye gidişe işaretse, buradan bakalım. Elbette ki tamamına hakim olamayız. Hakim olacağın kısım, senin yürüttüğün mücadeledir. Rojava halkları, kendileri için yapılan planlamaları mı bekleyip dinledi? Küçücük bir yerde yaratılan mücadele, yaşam tarzı, tüm dünyaya umut oldu. Kadın, çoluk çocuk hepsi, hem bir sivil yaşam ördüler, hem hakları, yaşamları için mücadele ettiler. Kadınlar bu işin öncülüğünü yaptı. Kadınların öncülük ettiği savaşın, mücadelenin, yeterince büyük bir umut olduğunu düşünüyorum.”

    KOMİSYONA YÖNELİK TALEPLER DİZİSİ HAZIRLADIK”

    Av. Nuray Özdoğan, kadınlar açısından bir tür “görünmezlik hali” olduğunu söyleyerek kadın hareketinin mücadelesine dikkat çekti. “Yetersiz ama önemli çalışmalar var” diyen Özdoğan, çalışmalarının, basında görülme kısmının da eksik kaldığını vurguladı. Özdoğan, şöyle devam etti:

    “Hem Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi’nin hem diğer barış mücadelesi yürüten toplumsal barış girişimleri, dayanışma grupları, hepsinin kendi öznel çalışmaları var. Ama bunlar çok yaygınlaşmış, duyulmuş çalışmalar değil. Bizler şu an Ankara, İstanbul ve İzmir’de örgütlüyüz. 22-23 Şubat’ta ‘Kadınlar Barışı Konuşuyor Çalıştayı’nın sonucunda ortaya çıkan bir inisiyatif bu. Şimdiye kadar 24 Mayıs’ta başlayan deklarasyonla beraber aslında birçok eylemlilik gerçekleşti. İşte Alevi katliamına dönük kınamadan tutun da 8 Mart süreçleri, Ezidilere yönelik soykırımın yıldönümü dahil birçok başlıkta seminerler, tartışmalar yürütülüyor ama aynı zamanda dışa açık toplantılar ve basın açıklamaları, eylemlilikler oldu. Onun dışında komisyonla görüşmelerimiz başladı. Meclis komisyonunda ilk olarak Sayın Meral Danış Beştaş’la bir toplantı yaptık. Süreci anlamak açısından ve sürece nasıl katkı koyabileceğimizi konuşmak anlamında komisyonda olan tüm kadınlarla görüşme talebimiz var. Komisyona yönelik bir talepler dizisi de hazırladık. Her türlü katkıyı sunmaya hazırız. Komisyonun talebini de beklemeden sunacağımız talepler var. Özellikle kadın mücadelesine, kadın cinayetlerine, kadınlara dönük saldırılara karşı bir takım perspektifler sunmak istiyoruz. İlk çıkış noktamızda mesela, ilk deklarasyonu yayınladığımızda üç sade taleple ilerlemiştik. Önce dedik ki siyaset suç olmaktan çıkarılması gerekir. Özgür ifade etme kanalları açılmalı. Çünkü ifade özgürlüğü yok. AHİM kararları uygulansın, siyasetçiler serbest bırakılsın, infaz ve terörle mücadele kanunu kaldırılsın. Düşünceyi cezalandıran yasalar ortadan kaldırsın ki konuşulabilsin. Önce konuşmanın koşullarını yaratmak gerekir. Şimdi bugün niye bu kadar az konuşuluyor?

    Bu süreçteki güvene dair oran açısından tam paralel bir tablo yok. Bu, insanlar barışı istemediği için değil. İnsanlarda bu güveni, barış umudunu kırdıkları için… Önce insanların, bir mikrofona konuştuğunda cezalandırılmayacağını bilmesi gerekir. Vatandaş, sokak röportajlarına en basit soruda bile kaçıyor. Niye? Çünkü ‘söyleyeceğim her şey, bana sabah evime polis baskını olarak döner mi?’ diye korkuyor. Şimdi bu ortamda nasıl konuşulacak? Toplumu nasıl dahil edeceksiniz? Bu kesinlikle öncelikte dedik.

    Sınır ötesi operasyonlar artık durmalı. ‘Buraya ayrılan bütçe, artık ülkenin başka sorunlarına; yoksulluğa, sağlığa, eğitime, kadına yönelik şiddetin önlenmesine harcanmalı’ dedik.

    Üçüncü talebimiz de büyük bir hukuksuzluk olarak ortada gerçekten ilk hepimizin gördüğü bir süreç varsa neden kayyumlar hala var? Gözaltılar neden devam ediyor?  674 sayılı KHK… Yani OHAL’le yönetemezsiniz ülkeyi. Üç acil talebi söyledik.

    Her kesimin kendi ifade edebileceği bir zemini önce kuruyoruz. O zeminden çıkan talepleri hem meclis komisyonuna hem de kadınlarla yaptığımız toplantılara, halk buluşmalarına aktarıyoruz. Ne yazık ki hala faşizmin kurumlaşması çabalarında erkek yapının daha da güçlenmesi nedeniyle her yerde bir engel var. Bu basında da her camiada da var. Dolayısıyla halka sesleneceğiniz kanalların üzerinde bir sis perdesi koyuluyor. Bu sis perdesini aralamak gerekiyor.

    Her şey çürüdü. Savaş her şeyi çürüttü. Hatta devlet yapısını da çürüttü. Büyük bir zulüm var. Dolayısıyla yolsuzlukla dönen bir çark var. Bir yerlerde çeteler neredeyse yönetir hale gelmişler. Buradan çıkışın yolunu birlikte bulmak zorundayız. Bu nedenle var olan sesi büyütmek önemli.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘2024 yılında Türkiye üzerinden İsrail’e 2,37 milyon ton petrol akmış!’

    ‘2024 yılında Türkiye üzerinden İsrail’e 2,37 milyon ton petrol akmış!’

    PİRHA – Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mecliste yaptığı konuşmada Azerbeycan’ın Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sattığını kanıtlayan belgeleri gösterdi.

    DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşmada Azerbeycan’ın, Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sattığını kanıtlayan belgeleri gösterdi. Türkiye’nin bu ticaretten varil başına 1 dolar 27 sent aldığını söyleyen Gergerlioğlu, AK Parti hükümetinin yaptıkları ticareti yalanlarla saklamaya çalıştığını ifade etti.

    “SİZE İKİ KELİME EDENİ İÇERİ ATIYORSUNUZ!”

    Ömer Faruk Gergerlioğlu, OHAL, KHK ve kayyım rejiminin kurulduğunu belirterek, “İki çift laf edeni hemen tutuklayıp cezaevlerine atıyorlar. Son örneği Nasuh Mahruki. On beş yıl önce evlerinizde rahat bir şekilde otururken bu adam depreme koştu ve insanları kurtarmaya çalıştı. Şu anda iktidarınızı eleştiren iki çift cümle, iki “tweet” taktığı için adamı zindana attınız; ayıp, utanın!” ifadelerini kullandı.

    Gergerlioğlu, “Sağlık Bakanı meclise geldiğinde Yeni Doğan Çetesiyle ilgili belgeleri ilettik.  Bize kendisini savundu ama içi boştu. Mahkeme tutanaklarına bakıyoruz, o hastanelerde yolsuzluk yapanlar Sağlık Bakanının ‘Ben gereken denetimleri yapıyorum.’ dediği lafları yalanlıyor. Sağlık bakanlığının denetime gittiği zaman, ‘Sağlık Bakanlığı güya denetime geliyordu, biz gülüyorduk.’ diyorlar.” şeklinde konuştu.

    “1 DOLAR 27 SENT KOMİSYON İÇİN İSRAİL’E PETROL SATILMIŞ!”

    Gecen hafta yaptığı konuşmadan sonra Özlem Zengin’in yaptığı açıklamalara değinen Gergerlioğlu, “Sayın Özlem Zengin çıktı, peşi sıra yalanlar sıraladı. Çok ilginçti, bir noktayı tek doğru söyledi. Ben ‘Varil başına 80 sent Türkiye iktidarı komisyon alıyor.’ dedim. Sayın Zengin ise 1 dolar 27 sent alındığını söyledi. Benim laflarımı da güya bu paranın Erdoğan’ın cebine gittiğini söylemişim gibi çarpıttı. Ben onu demedim, ‘Türkiye iktidarı alıyor.’ dedim. Sayın Zengin ‘1 dolar 27 sent alıyoruz ama biz petrol şirketlerine rica ettik. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’ndan İsrail’e petrol gitmiyor.’ dedi. Sen devletsin ya, ne ricası! Sen egemenlik sahibi bir devletsin, sen geçirtmezsin o petrolü” şeklinde konuştu.

    “ZIM FİRMASININ GEMİ VE TIRLARI KOCAELİ’DE CİRİT ATIYOR”

    Yapılkan ticarete dair belgeleri de gösteren Gergerlioğlu, “Azerbaycan Gümrük Komitesi’nin rakamları, 2023’te İsrail’e 1,99 milyon ton petrol satmışlar. Türkiye’den geçmiş. Günde 700 bin varilden varil başına 1 dolar 27 sent alınmış. Şıkır şıkır paralar kazanmışsınız. 2024’te 2,37 milyon ton Türkiye üzerinden akmış gitmiş. Bakın, hâliniz budur işte. Hani o nazlı gelinler vardır ya, ‘Hem ağlarım hem giderim.’ derler, giderler. Siz de böylesiniz, biliyor musunuz? ‘Lanet olsun! Kahrolsun İsrail!’ diyorsunuz, arka plandan da ticaretleri yapıyorsunuz, petrol sevkiyatı devam ediyor. İstanbul Ambarlı’dan, Kocaeli Derince’den ticaretiniz devam ediyor. Ben Kocaeli Vekiliyim, biliyorum, Derince Limanı’nda ZIM firmasının gemileri, tırları nasıl cirit atıyor, çok iyi biliyorum. Biz, Siyonist İsrail’i ilk günden beri takip ediyoruz biliyor musun? ZIM, Siyonist İsrail’in kurucusu şirkettir o ve şu anda da soykırıma yardımcı olan şirkettir. Biz, sizin ciğerinizi biliyoruz” ifadelerini kullandı.

    “İSRAİL’İ YARGILAMA İZNİ ERDOĞAN’DAN GERİ DÖNDÜ”

    Gergerlioğlu, “Ben 2009 yılında MAZLUMDER Başkanıydım ve o zaman Gazze’de bir soykırım yapılmıştı. MAZLUMDER suç duyurusunda bulunmuştu. Arkadaşlarımızla tüm katiller hakkında suç duyurusu hazırlamış ve ardından suç duyurumuzu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına vermiştik. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Adalet Bakanlığı buna izin vermedi. Arkadaşlarımla o dönemin Bakanı Mehmet Ali Şahin’e gidip dedik ki ‘Buna niye izin vermiyorsun? Katil İsrail’i çok iyi yakaladık, Adalet Bakanının izin vermesi lazım.’ Bana ne dedi biliyor musunuz? ‘Ömer Bey, o iş beni aşar; reis karar verecek, ona bir sorayım.’ dedi. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben diyorum ya, sizin ciğerinizi bilirim diye. Aradan iki üç ay geçti, soğuttunuz, sonra bu soruşturmaya izin vermediniz! Özlem Zengin çıplak aramada da yalan attı, petrol sevkiyatında da yalan atıyor! Yazıklar olsun ona, partinize!” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ANKARA

  • Alevilerin sesi TV10’un KHK ile kapatılmasının bugün 8. yılı

    Alevilerin sesi TV10’un KHK ile kapatılmasının bugün 8. yılı

    PİRHA – Alevilerin sesi TV10’un KHK ile 28 Eylül 2016’da kapatılıp, 4 Ekim 2016 tarihinde kapısının mühürlenmesinin üzerinden 8 yıl geçti. Alevilerin lokmalarıyla kurulan TV 10, Alevi medya geleneğinde bir çığır açarak ihtiyaca cevap olmuştu.

    15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte birçok televizyon, radyo, gazete, ajans ve dergi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Televizyon kanallarına yönelik 28 Eylül 2016 günü gerçekleşen ikinci dalgada İMC TV, Hayatın Sesi TV, Jiyan TV, Van TV ile TV10’un da aralarında bulunduğu 12 televizyonun da yayını herhangi bir bildirim yapılmadan kapatıldı.

    17 Ağustos 2011 yılından kapatılana kadar Alevi toplumunun sorunlarını, ihtiyaçlarını, Yol erkanını, Türkiye’nin her bölgesinden ekranlarına taşıyan Alevilerin sesi TV10’un yayınının KHK ile kesilmesi ve kapısının mühürlenmesinin üzerinden 8 yıl geçti. TV10 çalışanları, kapatılan TV10’un geri açılması için 82 hafta boyunca Galatasaray Meydanı’nda eylem yaptı.

    KARARTMA SIRASI TV10’DA!

    4 Eylül 2016 tarihinde polislerin TV 10’u mühürlemek üzere binaya geldiği sırada, Alevi kurumları yöneticiler, sanatçılar ve Alevi pirlerinin oturma eylemiyle karşılaşmış, sanatçılar ve TV 10 çalışanları kapatma kararını türkülerle protesto etmişlerdi.

    TV10’a polis ve maliye ekipleri tarafından ikinci baskında bina mühürlenmek istenmiş, polis ve TRT görevlileri içeride sayım yaparak Alevilerin lokmaları ile alınan teknik malzemelere el konulmuştu.

    TV 10 binasının olduğu İkitelli’de 3-4 gün gece-gündüz insanlar orada nöbet tutup açlık grevi yaptılar, orada cem tutuldu, deyişler okundu, şarkılar, türküler söylendi.

    OHAL KOMİSYONU REDDETTİ

    TV10 kapatıldıktan sonra bütün hukuki girişimlerde bulunuldu. En son AİHM’ye başvurma kararı alınmıştı. Ancak AİHM ve Anayasa Mahkemesi, mağduriyetleri gidermek için oluşturulan OHAL Komisyonu’nu gösterdi.

    Mal varlıkları TMSF’ye devredilen TV10’un mal varlıklarının ihale yoluyla Eylül 2017’de satışa çıkarılmasının ardından 13 Eylül 2017’de TV10 avukatları ve Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin Ankara’da OHAL Komisyonu’na başvurdu. TV10’nun başvurusunu “KHK listesinde adı yok” gerekçesiyle OHAL Komisyonu reddetti.

    82 HAFTA BOYUNCA EYLEM YAPILDI

    TV 10’un KHK ile kapatılmasının ardından mücadelelerini sokağa taşıyan TV 10 çalışanları, 82. hafta boyunca eylemlerini de Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdi.

    Alevi medya geleneğini lokmaları ile yaratan TV 10 çalışanları ve Alevi toplumu 82. hafta boyunca kürsü açarak ayrıca ülke gündemini de işledi. TV 10 çalışanları aşurelerini, Hızır lokmalarını bu meydanda dağıtarak paylaştı. Bu kolay teslim olunmayacağının da göstergesiydi.

    TV10’un çalışanları, televizyonlarının açılması için 82 hafta sürdürdükleri eylemi 28 Nisan 2018 tarihinde sonlandırdı.

    “ALEVİ MEDYASI TV 10’UN AÇMIŞ OLDUĞU YOLDAN BÜYÜK TECRÜBELER EDİNDİ”

    TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, PİRHA’ya verdiği demeçte, TV10’un Aleviler için önemini şu sözlerle dile getirmişti:

    “Sadece Aleviler değil, bütün toplumsal kesimler kendi talepleri, ihtiyaçları için yeni araçlar yarattılar. Aslında TV10 da Alevilerin bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştı. Aleviler özellikle kentleşmeyle birlikte bir örgütlenme faaliyeti içine girdiler. Cemevleri kurdular. Kentlerde daha çok görünür olmak istediler. Örgütlendiler, bir araya geldiler. Kendi hakları için mücadele etmeye başladılar. Tabii bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıktı. TV 10 da bu ihtiyaçtan aslında açığa çıkan bir yayın kuruluşuydu.

    2011 yılında kurulan TV10 Alevi medya geleneğinde bir çığır açtı, Alevi toplumunun kendi ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını, beklentilerini ve taleplerini daha görünür kıldı. TV10’da, mikrofon uzatılmayan, ekrana çıkartılmayan Aleviler daha görünür oldu. TV10 ve emekçileri, programcıları, çalışanları yüz binlerce kilometre giderek her ay neredeyse Alevilerin tümüne kameralarını çevirdiler, mikrofonları uzattılar, Alevilere ses oldular. Bu anlamda TV10 Aleviler açısından çığır açan bir yayın kuruluşu oldu. Bugün de belki Alevi medyası TV10’un açmış olduğu yoldan çok büyük tecrübeler edinmiş oldu. Bugün bazı Alevi medya kuruluşları varsa bunda TV10’un açtığı yolun çok büyük payı var. Hakikaten Türkiye’de ilk defa bir çok şey yaptı TV10.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • İzmir’de KHK ve ihraçlara karşı eylem 262. haftasında devam etti-VİDEO

    İzmir’de KHK ve ihraçlara karşı eylem 262. haftasında devam etti-VİDEO

    PİRHA – İzmir’de KHK ile ihraç edilen KESK üyesi emekçileri 262. haftasında oturma eylemi düzenleyerek, yapılan hukuksuzluğun son bulması çağrısı yaptı.

    KESK İzmir Şubeler Platformu ve Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube’nin KHK ihraçlarına karşı başlattığı oturma eylemi 262’inci haftasında Karşıyaka İskelesinde sürdü.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 2 Nolu Şubesi’nin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu emekçileri için başlattıkları oturma eylemini 262’inci haftasında devam ettirdi. “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakkı ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartının açıldığı açıklamada, sık sık “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “Hak, hukuk, adalet” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

    “OHAL SİVİL DARBEDİR VE DEVAM EDİYOR”

    Açıklamayı okuyan Sağlık Emekçileri Sendikası İzmir Şube Eş Başkanı Nursel Yücesoy, 20 Temmuz 2016’da başlayan OHAL sürecinin sivil darbe olduğunu ve halen devam etmekte olduğunu söyleyerek, “Ülkemizi dünyada en çok tutuklu gazetecilerin bulunduğu ülke haline getiren iktidar, basın emekçilerine yönelik toplu tutuklamalarla baskıları daha da arttırdı. AYM kararlarına rağmen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yoluyla çalışma hakkı engellendi, devlet kurumları AKP kadrolarıyla dolduruldu. Bu süreçte emekçilerin grev hakları OHAL ve KHK gerekçe gösterilerek, yasaklandı. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” diyerek OHAL’in, birçok emek örgütünün de görüşüne göre, emek düşmanı politikalara nasıl manivela yapıldığını açık ve net olarak itiraf etti. Bir kamu emekçisinin hiçbir adil soruşturma geçirmeden, savunma hakkı verilmeden ve sadece OHAL süresince değil ömür boyu meslekten ihraç edilmesi, vatandaşlık haklarının sınırlandırılması düzenlemesi nasıl bir zorbalık ile karşı karşıya olduğumuzun en somut ifadesidir” dedi.

    “OHAL KOMİSYONUNUN KARARLARI HUKUKSUZ VE KEYFİ”

    Yücesoy, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun kararlarının hukuksuz ve keyfi olduğunu ifade ederek, “İhraç edilenler arasında çoğunluğu sendikamız EĞİTİM SEN ve SES üyesi olan 400’den fazla Barış Akademisyeni bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi Barış Akademisyenlerinin tümü hakkında beraat kararı vermesine rağmen iktidara bağlı komisyon “AYM kararı bizi ilgilendirmez” diyerek göreve iade başvurularını ret etti. Sadece OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun kuruluş amacına, şekline ve kararlarına bakılması dahi nasıl hukuksuz ve keyfi bir sürecin içinden geçtiğimizi anlamaya yeterlidir. Yargıya güvenin neden diplerde seyrettiği anlaşılmak isteniyorsa bu özel yetkili mahkemelerin kararlarına bakmak yeterli olacaktır. Dolayısıyla bu mahkemelerden hukuka uygun kararların çıkmasını beklemedik, beklemiyoruz. Çünkü sivil darbe sadece bizim değil yargının da üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır” diye konuştu.

    MÜCADELE ÇAĞRISI

    İktidarın ihraçlar eliyle bir yandan korku ikliminin kalıcı hale getirmek isterken bir yandan da kendi kadrolaşmasını hiç görülmemiş şekilde çoğaltmak istediğini işaret eden Yücesoy, “MHP+AKP iktidar bloğunun gönlünden geçen ve pratikte uyguladığı kamudaki tüm kadroları yandaşlarıyla, kendisine oy verenlerle doldurmaktır. Ülkemiz nasıl diğer darbeleri geride bıraktıysa bu sivil darbeyi de darbeden zarar gören tüm kesimlerin birlikte ve ortak mücadelesiyle aşacaktır. Baskıları artırmalarının, saldırıların altında yatan da bu korkudur. İktidarda kalmak için tüm zor aygıtlarını, oyun ve hileleri devreye soksalar da gelecek güzel günleri engelleyemeyecekler. KESK olarak; iktidar bloğunun temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan, anayasayı hiçe sayan, yargıyı siyasallaştıran uygulamalarına karşı durmaya devam edeceğiz. Bu hakları kimse bize bahşetmedi, direnerek, mücadele ederek kazandık. Bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    Açıklama sloganlarla sona erdi.

    PİRHA/İZMİR

     

  • KHK’lı Platformları Birliği, ’18 Mart’ta KHK’lara dur de!’ başlıklı panel düzenliyor!

    KHK’lı Platformları Birliği, ’18 Mart’ta KHK’lara dur de!’ başlıklı panel düzenliyor!

    PİRHA – KHK’lı Platformları Birliği, alanında uzman hukukçuların katılımı ile “KHK’lara dur de!” başlıklı panel düzenliyor.

    KHK’lı Platformları Birliği, 18 Mart Cumartesi günü saat 14:00-17:00 arasında “KHK’lara dur de!” başlıklı panel düzenleyecek.

    Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak panelde; “KHK Hukuksuzluğu ve Ceza Davaları, AİHM Perspektifinden KHK’lar, AYM, BM ve ILO’nun KHK’larla ilgili kararları, Devletin OHAL – KHK mağdurlarına ödemek zorunda olduğu tazminatlar’ başlıkları tartışmaya açılacak.

    Panelde Prof. Dr. Metin Günday, Milletvekili Av. Sezgin Tanrıkulu, Hukukçu Dr. Kerem Altıparmak ve Avukat Dr. Levent Nazlıgüney sunum yapacak.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Hocalarımıza yaşatılan hukuksuzluğun hesabını soracağız’-VİDEO

    ‘Hocalarımıza yaşatılan hukuksuzluğun hesabını soracağız’-VİDEO

    PİRHA – Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile Eğitim Sen Ankara Üniversiteler Şubesi, Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerin görevlerine iade edilmelerine ilişkin açıklama yaptı. Mülkiyeliler Birliği Başkanı İlker Akcasoy’un okuduğu açıklamada, “Hocalarımıza yaşatılan bu hukuksuzluğun ve onların yaşamlarını alt üst eden bu zulmün faillerinden tek tek hukuk önünde hesap soracağız” denildi. 

    Ankara 21’inci İdare Mahkemesi, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun (OHALİİK) ihraç kararlarının hukuka uygun olduğu yönündeki işlemi iptal etti. Mahkeme, ayrıca davalı idarelerin, ihraç edilen akademisyenlere parasal haklarının faiziyle ödenmesine ve özlük haklarının tanınması yönünde karar aldı. Mahkeme, akademisyenlerden Funda Şenol Cantek, Tezcan Durna, Nail Dertli ve Can Irmak Özinanır hakkında göreve iade kararı verdi. Önceki haftalarda da aralarında Dinçer Demirkent’in de olduğu 6 akademisyen hakkında aynı karar çıkmıştı.

    Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Üniversiteler Şubesi, Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerin görevlerine iade edilmelerine ilişkin basın toplantısı düzenledi.

    Mülkiyeliler Birliği’nde yapılan toplantıya ihraç edilen akademisyenlerin yanı sıra CHP Milletvekili Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile görevlerine iade edilen akademisyenler de katılım sağladı.

    “TÜM GÜCÜMÜZLE MÜCADELE ETMEYİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    Basın açıklamasını Mülkiyeliler Birliği Başkanı İlker Akcasoy okudu. Akçasoy açıklamasında “Haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen hocalarımızın görevlerine başlatılmasını istiyoruz!” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için ihraç edilen hocalarımızın görevlerine dönmeye başlamalarının sevincini yaşıyoruz. Geç kalmış adaletin adalet olmayacağını bilmemize, hala mahkemelerden ret kararlarının geldiğini görmemize rağmen bu sevinci yaşıyoruz.

    Cübbelerin yerlere serildiği ve polis postalları altında ezildiği günden bugüne, her bir ihraç kararı sonrasında  “Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz” diyerek alkışlarla uğurladığımız hocalarımızın, kendilerine yaşatılan hukuksuzluğa ve eziyete rağmen gösterdikleri onurlu ve kararlı duruşun kimlere nasıl dert olduğunu gördüğümüz için seviniyoruz!

    Anayasa Mahkemesi’nin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini “düşünce ve ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendiren kararı ve imzacı akademisyenler hakkında açılan ceza davalarında verilen “beraat kararları” ortadayken, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun “kurum kanaati” gibi hukuken hiçbir geçerliliği olmayan gerekçelerle verdiği ret kararlarının ardında siyasi iktidara sadakat ve itaat olduğunu çok iyi biliyoruz.

    Bugün de üniversite yönetimlerinin yargı kararlarını uygulamakta işi nasıl ağırdan aldıklarına tanıklık ediyoruz. Halbuki, Anayasa Mahkemesi’nin 2022 yılında verdiği kararla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atmanın bir disiplin cezasına dahi konu olamayacağı hükme bağlanmıştır. Buna rağmen Ankara Üniversitesi yönetimi Ankara 21. İdare Mahkemesi’nin iptal kararlarını Bölge İdare Mahkemesi’ne taşımakta ya da yargı kararlarını “ivedilikle” uygulamamakta bir sakınca görmemiştir.

    Mülkiyeliler Birliği eski Genel Başkanı Dinçer Demirkent’in 30 gün içerisinde göreve başlatılmaması, ilk defa atanacakmış gibi hakkında arşiv soruşturması yapılacağının kendisine iletilmesi bunun en açık örneğidir. Evet, kendisi dün itibariyle (13.03.2023) göreve başlama yazısını tebellüğ etmiştir. Ancak bunun üniversite yönetimi hakkında suç duyurusunda bulunmasından sonra apar topar yapılması keyfi ve hukuksuz uygulamaların boyutlarını gözler önüne sermiştir.

    Mülkiyeliler Birliği ve Eğitim Sen Ankara Üniversiteler Şubesi olarak çağrımız haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm hocalarımızın görevlerine iade edilmeleridir. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun ret kararlarını yargıya taşıyarak iptal ettiren hocalarımız, Ankara Üniversitesi yönetimi tarafından hızla görevlerine başlatılmalıdır. Görevlerine dönen tüm akademisyenler için telafi mekanizmaları oluşturulmalı, akademik atama ve yükseltme kriterlerinin yeni bir cezalandırma aracı olması engellenmelidir.

    Unutulmamalıdır ki bizler, Türkiye’nin en köklü kurumlarına, fakültelerine, bilime ve akademik özgürlüğe ağır darbeler indiren, eleştirel aklı tasfiye etmeyi hedefleyen bu hukuksuzluğun son bulması için tüm gücümüzle mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

    Biliyoruz, zamanı geri alamayacak ve açılan yaralarımızın izini silemeyeceğiz. Ancak, ilk gün söylediğimizi bugün de tekrarlıyor ve sözümüzün arkasında duruyoruz! Çiçekleri koparanlara baharın geldiğini, tomurcukların çiçek açtığını ve umudun filizlendiğini hep birlikte müjdeleyeceğiz! Hocalarımıza yaşatılan bu hukuksuzluğun ve onların yaşamlarını alt üst eden bu zulmün faillerinden tek tek hukuk önünde hesap soracağız.”

    NE OLMUŞTU?

    Barış İçin Akademisyenler, 11 Ocak 2016’da Kürt illerinde süren çatışmaların son bulması ve müzakere koşullarının oluşması için Barış Bildirisi’ne imza atmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, akademisyenlere ‘alçak, zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı ve ruhu kirlenmiş’ sözlerini yöneltmişti. Yükseköğretim Kurulu, bildiriye imza atan akademisyenler hakkında hukuki işlem yapılacağını duyurmuştu.

    Şu an firari olan suç örgütü lideri Sedat Peker de o günlerde “Oluk oluk kan akıtacağız ve kanlarında duş alacağız” ifadesini kullanmıştı.

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle 64 kurumdan 406 barış bildirisi imzacısı akademisyen kamu görevinden ihraç edildi.

    Barış İçin Akademisyenler’in internet sitesindeki rapora göre, şimdiye kadar 822 akademisyene dava açıldı. 204 akademisyen 15 ay ile 36 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

    Anayasa Mahkemesi Temmuz 2019’da bildiriye imza attığı için ‘terör örgütü propagandası yapma’ suçundan mahkûm edilen akademisyenler Füsun Üstel, İbrahim Garip, Yasemin Gülsüm Acar, Ayda Rona, Aylin Altınay Cingöz, Melda Tunçay, İzzeddin Önder, Canan Özbey, Nazlı Ökten Gülsoy, Zübeyde Gaye, Çankaya Eksen ve Ece Öztan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti.

    PİRHA/ANKARA

  • Adıyaman’da avukatların çalışmasına valilik engeli!

    Adıyaman’da avukatların çalışmasına valilik engeli!

    PİRHA – Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) bağlı avukatların, depremzedelere hakları konusunda bilgi vermesi engellendi. Çadır alanlarına girmeleri engellenen avukatlar, “Müteahhitlere, belediyelere, çevre ve şehircilik bakanlığı’na açılacak davalar var. halkın haklarını anlatmak istiyoruz” dedi.

    Depremin yaşandığı illerde çalışmaları engellenen bir kesim de avukatlar oldu.

    Türkiye Barolar Birliğine bağlı avukatlar, deprem sonrası yurttaşlara hakları konusunda bilgi vermek için Adıyaman’a gitti. Zonguldak, Bartın ve Kastamonu’dan deprem bölgesine giden avukatlar, AFAD yetkililerinin engeliyle karşılaştı. “Valilik talimatı var” denilerek çadır alanlarına girmesi engellenen avukatlar, hukuki bilgilendirme için bölgede olduklarını vurguladı.

    “HALKA HAKLARINI ANLATMAK İSTİYORUZ”

    Yaşanan engele ilişkin PİRHA’ya konuşan avukatlar, engelin kaldırılması için çabalarının sürdüğünü belirterek şunları söyledi:

    “Bizler, normalde çadır kentte yaşayan insanlara gidip bilgilendirme yapıyoruz. Ancak 3 gündür Ehlikeyf Parkı ve birkaç çadır kentte valilik engeline takılıyoruz. Genelde AFAD yetkilisi bizleri durduruyor ve ‘giremezsiniz’ diyor. Ardından vali yardımcısını arıyor ve kamu alanlarına girebileceğimizi ancak çadır alanlarına giremeyeceğimizi söylüyorlar.
    Bir haftadır bu sorunla uğraşıyoruz. OHAL valiliği ile temaslarımız oldu ancak olumsuz sonuçlandı.

    Deprem oldu ve yıkılan evler var. Bu durumda müteahhitlerin sorumlulukları var. Belediyeye, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na açılacak davalar var. Halkın haklarını anlatmak istiyoruz. Adıyaman Barosu olarak da adliyenin önünde konteyner kurduk. Halkımıza ücretsiz hizmet veriyoruz. Dilekçe, suç duyurusu ve hukuki bilgilendirme adı altında desteğimiz sürüyor. Ayrıca bu yaptığımız bireysel bir çalışma değil, Türkiye Barolar Birliği’nin yapmış olduğu bir çalışmadır. Biz de aynı zamanda depremzedeyiz. Yakınlarımızı kaybettik. Ona rağmen halkımızı bazı hukuksal konularda bilinçlendirmek istiyoruz ama şu an engelleniyoruz.”

    PİRHA/ADIYAMAN 

     

  • Özen: Konteyner kentler kuralım istedik, OHAL valisi izin vermedi-VİDEO

    Özen: Konteyner kentler kuralım istedik, OHAL valisi izin vermedi-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Zeynel Özen, Meclis’te yaptığı konuşmada, devletin, deprem bölgesinde ayrımcılık yaptığını belirterek “Gönüllü kuruluşlar olarak olağanüstü hâl valisiyle görüşüp, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak konteyner kentler kurmak istiyoruz, dedik. Kovboy edasıyla ‘İzin vermem’ dedi. İnsanların sokaklarda kalmasının sebebi sizsiniz” diyerek hükümete tepki gösterdi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Zeynel Özen Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda konuştu. 6 Şubat’ta yaşanan depremi gündeme getiren Özen, “Ben, burada, sizin duymak istediklerinizi değil, gözümle gördüklerimi anlatacağım” dedi.

    Zeynel Özen, yıllarca toplanan deprem vergilerinin akıbetini sorarak, “Depremin üzerinden 30 gün geçti, büyük bir felaketti ama buna yeni bir kavram ürettiniz: “Asrın felaketi.”

    Bu, asrın felaketi değil arkadaşlar; bu, bu iktidarın basiretsizliği, beceriksizliğidir. 99 depreminden sonra vergiler topladınız, sizler ‘kentsel dönüşüm’ adıyla rantsal dönüşüm yaptınız ve imar affıyla dünyanın parasını topladınız. Deprem toplanma alanlarına AVM’ler yaptınız. Bu paralar nerede? Siz insanı merkeze koymadınız, rantı merkeze koydunuz, bunun sonucu olarak da bu afette büyük bedeller ödedik. ‘Almanya tarihinin en büyük yolsuzluğu’ denen Deniz Feneri’nin yöneticilerini getirdiniz AFAD’a, Kızılay’a ve çeşitli kurumlara genel müdür yaptınız. Bu, kul hakkı yemektir, kul hakkı yediniz arkadaşlar, kul hakkı yediniz” dedi.

    “BUNUN KATİLİ İKTİDARDIR”

    Zeynel Özen, deprem bölgesinde 20 gün kaldığını belirterek, izlenimlerini ise şu sözlerle anlattı:

    “İkinci, üçüncü gün kimse yoktu” deniliyor, yerinizden hopluyorsunuz arkadaşlar; yoktunuz, yok, ben yaşadım diyorum. İkinci günde Pazarcık’ta bir kadın saçını başını yoluyor, kadın dedi ki: “2 yaşında çocuğum var, üç saat ağladı enkazın altında, şimdi sesi kesildi, yardım edecek bir Allah’ın kulu yoktu. Olanların da -gönüllüler vardı- elinde alet edevat yok, kırıcı yok, kaldırıcı yok.” Bir de Elbistan’da… Depremin ilk günü -telefonumda hepsi var bunların arkadaşlar- bana Elbistan Grand Otel’in bitişiğindeki binadan mesaj geldi Hatice ve Güner Sarı kardeşlerden, “Biz yaşıyoruz, kurtarılmayı bekliyoruz” diye. Üç gün sonra oraya müdahale edildi, cesetleri çıktı arkadaşlar. Bunun sorumlusu kim? Bunun sorumlusu iktidardır, bunun katili iktidardır, bunu iyi bilesiniz.

    Diğer taraftan, en iyi yaptığınız neydi? Yaptığınız şu oldu: İki üç gün orada olmayan görevliler daha sonra geldi, ilk yaptıkları iş gönüllülere müdahale etmek oldu. Biz 1999 depreminden biliyoruz, biz Almanya Dışişleri Bakanlığıyla, Avrupa Birlikleri konfederasyonuyla ortak bin kişilik bir çadır kenti oluşturmuştuk. O zaman yetkililer bize yardımcı oluyordu, bize destek oluyordu ama bu depremde gördük ki iktidarın görevlendirdiği herkes buna köstek oldu, gönüllü yardım kuruluşlarını engelledi. Dokuzuncu gün bir kaymakam bir tabur askerle geldi, “Ben buraya el koyuyorum” dedi. En iyi yaptıkları zorbalık. Gittiniz bazı bölgelere, Elbistan’a Cumhur İttifak’ı gitti, halkın nasıl karşıladığını gördük ekranlarda. Yine de gidin, aynı karşılamayı göreceksiniz. Şimdi algı operasyonlarına başladınız, Kahta’daki yıkılmayan yerleri gösteriyorsunuz; Adıyaman ayağa kalktı diyorsunuz. Neden Adıyaman ayağa kalktı? Gösteriyorsunuz, iş makineleri temel atıyor. Arkadaşlar, ben bir inşaat mühendisi değilim ama bölgede artçı depremler oluyor, 4-5 şiddetinde artçı depremler oluyor; beton 72 saatten önce donmaz, eğer siz oraya temel atarsanız o temel ölür. Milletin aklıyla dalga geçmeyin, milletin acılarıyla dalga geçmeyin.

    “BUNUN HESABINI HALK SİZE SORACAK”

    Şimdi, çadır vermiyorsunuz. Gönüllü kuruluşlar olarak ben olağanüstü hâl valisiyle görüştüm. Dedik ki: Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, biz konteyner kentler kurmak istiyoruz Hatay’da 200, Pazarcık’ta 200, Adıyaman’da 200, Elbistan’da 200. ‘İzin vermem, izin vermem’ diyor böyle kovboy edasıyla. Niye vermezsin? ‘Bunu ancak devlet yapar, siz yapamazsınız bunu’ diyor. Tavrınız bu oldu. Bugün milletin bu acısının, bu can kayıplarının, insanların sokaklarda kalmasının sebebi sizsiniz.

    Bir de size şunu söylüyorum: Ayrımcılık da yapıyorsunuz. Benim köyüm bir Alevi köyü, 6 tane de cenaze vardı orada. Gidin -resimlerini şimdi size gösteririm- bir tane AFAD’ın, Kızılay’ın çadırı var mı? Yok.

    Bizim 6 tane küçük belediyemiz kaldı. Çınar ve Silopi Belediyesi geldi, Pazarcık’ta, Narlı’da ve Adıyaman’da aşevi açtı, günde on binlerce insana yemek veriyordu. Burada resimler var, utanılacak resimler. Görevlileriniz, AFAD görevlileri, Kızılay görevlileri hatta asker o çadırlarda kuyruğa girip yemek yiyordu. Bunlara teşekkür edeceğiniz yerde oradaki görevliler “Siz ne iş yapıyorsunuz burada?” “Niye geldiniz buraya?” diye o insanları taciz ediyordu. Bu toplum büyük bir toplum. Eğer el ele verirsek hep birlikte bu yaraları sararız ama engel olmayın, engel. Ve şunu da unutmayın: Bunun hesabını halk size soracak.”

    PİRHA/ANKARA

  • Paylan’dan OHAL kararnamesi tepkisi: Saray’da vicdan yok-VİDEO

    Paylan’dan OHAL kararnamesi tepkisi: Saray’da vicdan yok-VİDEO

    PİRHA- HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, yaptığı açıklamada, “Erdoğan, depremde evi, hayatı, işyeri yıkılmış yurttaşlarımıza günlük 133 TL, aylık 3.972 TL’yi reva görüyor. Saray’da vicdan yok” diyerek, Meclis’in derhal açılması çağrısında bulundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, TBMM’de basın toplantısı yaptı. Deprem bölgesindeki 10 ilde yaptığı incelemeler sonucunda tespitlerini aktaran Paylan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de yayınlanan “OHAL kapsamında çalışma ve sosyal güvenlik alanına ilişkin alınan tedbirlere dair kararname” ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

    “İVEDİLİKLE DEPREM BÜTÇESİ HAZIRLANMALI”

    OHAL kararnamesiyle ilgili olarak eleştirilerini sıralayan Paylan, “Erdoğan, depremde evi, hayatı, işyeri yıkılmış yurttaşlarımıza günlük 133 TL, aylık 3.972 TL’yi reva görüyor. Saray’da vicdan yok” diye konuştu. Paylan, TBMM’nin derhal açılması için çağrı yaparak, ivedilikle bir deprem bütçesi hazırlanması gerektiğini vurguladı.

    Paylan’ın basın toplantısındaki konuşmasından satırbaşları:

    “Depremin etkilediği 10 ili gezdik. İl il, ilçe ilçe, mahalle mahalle tespitlerimizi yaptık. Depremin etkilediği 10 ildeki 14 milyon yurttaşımız büyük bir felaket yaşamış durumda, yaraları var. Ülke olarak yaralıyız. Bu yaraları sarmak için şu ana kadar TBMM sorumluluk almadı, alamadı. Çünkü AKP ve MHP, TBMM’yi üç haftadır kapalı tutuyor.

    İlk hafta anlaşılabilir, ilk hafta Meclis kapalı tutulmalıydı. Ama şu anda toplum yaralı, geleceğini göremiyor. Evini, iş yerini, eşyasını, yaşamını kaybeden 14 milyon yurttaşımız büyük bir belirsizlik yaşıyor. Buna karşı TBMM, herhangi bir sorumluluk almıyor. Peki ne yapılıyor? Ülke yeniden OHAL kararnameleri ile yönetilen bir ülke haline geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir OHAL kararnamesi yayınladı. OHAL kararnamesi ile yaraları saracağını düşünüyor ama çok ciddi eksiklikler var. Bölgede 300 bin esnaf ve esnafın büyük çoğunluğu iş yerini kapatmış durumda. Milyonlarca işçi, işini kaybetmiş durumda. Milyonlarca yurttaşımız evini kaybetmiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Meclis’e gerek yok, ben OHAL kararnameleri ile ülkeyi yönetirim’ diyor. Oysa, yara o kadar büyük ki, bu yarayı sarmak için ortak akılla hareket etmemiz gerekiyor.

    OHAL kararnamelerinde ne var? Diyor ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Ben depremin etkilediği 10 ilde işten çıkarma yasağı getiriyorum.’ Ama işverene, tek taraflı ücretsiz izne çıkarma hakkı getiriyor. Tek taraflı ücretsiz izne çıkarıldığında, işçi kaç para maaş alacak? Günlük 133 TL. Tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları duysun; Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir işveren işçisini ücretsiz izne çıkardığında o işçiye 133 TL ödenmesini reva görüyor. Evi, hayatı, işyeri yıkılmış yurttaşlarımıza günlük 133 TL, aylık 3.972 TL. Milyonlarca yurttaşımız deprem illerini terk ettiler, Mersin’e, İstanbul’a, Ankara’ya, batıya gittiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor ki, oralarda sana 3.972 TL vereceğim, bir bakıyorlar kiralara 10 bin, 15 bin lira. İşte böyle büyük bir vicdansızlıkla karşı karşıyayız. İşte bu yüzden TBMM toplanmalı diyoruz. Bu yüzden TBMM, yaraları sarmak için sorumluluk almalı diyoruz.

    Depremden etkilenen, evi, iş yeri yıkılan yurttaşlarımıza toplu bir ödeme yapılmalıydı. Hayata başlamak için depremin olduğu ilinden gitmek zorunda kalan yurttaşlarımızın barınabileceği konutların, kamu tarafından sağlanması gerekiyordu. Onlara kiralık ev tutmamız, elektrik, su, doğalgaz ihtiyaçlarını karşılamamız gerekiyordu. Ama OHAL kararnamesinde bu var mı? Hayır, yok!

    “KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ, EN AZINDAN ASGARİ ÜCRET OLMALIYDI”

    Ne var OHAL kararnamesinde? İş verene Kısa çalışma ödeneği yapma hakkı veriliyor ve işçi, 6 bin liradan başlanarak, 15 bin liraya kadar kısa çalışma ödeneğinden faydalanabilir diyor. Düşünebiliyor musunuz? Eviniz yıkılmış, yakınlarınızı kaybetmişsiziniz. Kısa çalışma ödeneği 6 bin lira. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir vicdansızlık olabilir mi? En azından, Kısa çalışma ödeneğinin tabanı asgari ücret olmalıydı. Bunun yanında işçilere, barınma-kira desteği, elektrik, doğalgaz, su, internet gibi haklarının sağlanması gerekiyordu.

    Depremin yaralarını nasıl saracağız. Bunu hep beraber düşünmeliyiz. Depremin yaralarını OHAL kararnameleri ile saramayız. Bu vicdansız ve adaletsiz kararnamelerle saramayız. Bir an önce Meclis toplanmalı. Meclis bir deprem bütçesi çıkarmalı. Meclis olağanüstü toplanmalı. Barınma, ısınma, elektrik, su gibi temel ihtiyaçları bu yurttaşlarımıza nasıl ücretsiz sağlayacağımızı tartışmalıyız ve bir deprem bütçesi yapmalıyız. Deprem bütçesinde de 2 trilyon maliyeti, kimin sırtına yükleyeceğimizi tartışmalıyız. OHAL kararnameleriyle bu yaralar sarılmaz!

    “SEÇİM ZAMANINDA YAPILMALI”

    Seçime hala 4 ay vaktimiz var. Elbette çok büyük yaralandık. Ancak yurttaşlarımız çok öfkeli, yurttaşlarımız yaralı, yurttaşlarımız bir an önce bu vicdansız iktidardan kurtulmak istiyor. Seçimler ne erkene alınmalı ne de ötelenmeli. Mutlaka zamanında yapılmalı. Seçimin tarihi bellidir. Seçimler, 18 Haziran günü yapılmalıdır.

    Bakın Meclis, OHAL kararnameleri ile maalesef devre dışı bırakılmış durumda. Yargı bir sopaya dönüşmüş durumda. Basın üzerinde baskılar var. STK’ler işlemiyor. Ama son bir kurumumuz var ki o da demokratik seçimlerdir, demokratik seçimlerle bir iktidar değiştirme umududur. Bu umudumuza asla dokundurtmayacağız. Bu açıdan seçimler ne erkene alınmalı ne ötelenmeli, zamanında yapılmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Erdoğan, deprem bölgesinde 3 ay süreyle OHAL ilan etti

    Erdoğan, deprem bölgesinde 3 ay süreyle OHAL ilan etti

    PİRHA- Maraş’ta meydana gelen 7.7 ve 7.6’lık depremlerde hayatını kaybedenlerin sayısının 3 bin 549’e yükseldiğini açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Anayasanın 119. maddesinin bize verdiği yetkiye dayanarak OHAL ilan etme kararı aldık” dedi.

    Maraş’ın Pazarcık ilçesinde meydana gelen 7.7’lik depremin ardından Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Urfa, Adıyaman, Antep, Malatya ve Hatay’da büyük yıkım yaşandı.

    Dün öğle saatlerinde ise aynı bölgede bu kez 7.6’lık şiddetli bir deprem daha oldu. Şu ana kadar 250’nin üzerinde artçı sarsıntı yaşandı.

    10 İLDE 3 AY SÜREYLE OHAL İLAN EDİLDİ

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Maraş’ta gerçekleşen depremlerin ikinci gününde açıklamalarda bulundu.

    Deprem bölgesinde yer alan 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildiğini açıklayan Erdoğan, ölü sayısının 3 bin 549’a, yaralı sayısının ise 22 bin 168‘e yükseldiğini belirtti.

    Erdoğan, yardım malzemelerinin ulaştırılmasında hâlâ sıkıntı yaşandığını da söyleyerek, “Sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, coğrafyamızın ve dünyanın en büyük felaketlerinden biriyle karşı karşıyayız. Anayasanın 119. maddesinin bize verdiği yetkiye dayanarak OHAL ilan etme kararı aldık” dedi.

    Şu ana kadar 54 bin çadır, 102 bin yatak ve diğer ihtiyaç malzemelerinin bölgeye gönderildiğini ifade eden Erdoğan, “Devletimiz tüm kurumları, personeli, aracı, seferberlik ruhuyla felaket bölgelerinde çalışmaya başlamıştır” diye konuştu.

    (HABER MERKEZİ)

  • KESK’liler miting yasağına karşı Meclis’e yürüyecek!

    KESK’liler miting yasağına karşı Meclis’e yürüyecek!

    PİRHA – KESK’in 17 Aralık’ta Tandoğan Meydanı’nda yapmayı planladığı miting Ankara Valiliği tarafından engellendi. Konuya ilişkin açıklama yapan KESK’liler, “Alanlar emekçilere yasaklanamaz! Bütçe taleplerimiz için 16 Aralık’ta TBMM önünde olacağız” duyurusunu yaptı.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK)17 Aralık Cumartesi Ankara’da gerçekleştirmek istediği ‘Seçim bütçesi değil, geçim bütçesi istiyoruz’ mitingi Ankara Valiliği tarafından yasaklandı.

    Tandoğan Meydanı’ndaki miting yasağına karşı KESK Genel Merkezinde basın açıklaması yapıldı. KESK üyesi 11 sendikanın yürütme kurulu üyelerinin de katıldığı basın toplantısında, Ankara Valiliğinin ilgili kararı protesto edilirken, 16 Aralık Cuma günü saat 12.30’da TBMM önünde bütçe taleplerinin ve toplanan imzaların sunulacağı basın açıklaması yapılacağı duyuruldu.

    “HER YER TANDOĞAN ALANI OLACAKTIR”

    Basın toplantında konuşan KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil, “Maalesef ülkemiz keyfiyet ve hukuksuzluk ülkesi haline gelmiştir” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    “Birkaç gün önce grevleri yasaklamakla övünen Cumhurbaşkanı, çıkardığı kararnameler ile Birleşik Metal İş ve Özçelik İş’in grevlerini yasaklamış, geçmişten bugüne aynı emek düşmanı politikalarını sürdürmüştür.

    Ayrıca hepinizin bildiği üzere dün sayın Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı bir dava görüldü, aynı gezi davasında olduğu gibi siyasi iktidarın vesayeti altına giren yargı, Ekrem İmamoğlu’na siyaset yasağını kapsayan bir karara imza atmıştır. Bu kararı kabul etmek mümkün değildir. Buradan sayın Ekrem İmamoğlu’na destek ve dayanışma mesajımızı iletiyoruz.

    Bizlerin uzun zamandır çalışmalarını yürüttüğümüz ve görüşmeleri TBMM’de devam eden 2023 bütçesine dair taleplerimizi dile getireceğimiz miting başvuru talebimiz karşılanmamıştır. 17 Aralık’ta Tandoğan Meydanı’nda bütün Türkiye’den gelecek emekçilerin sorunlarını, işçilerin, işsizlerin, halkın taleplerini dile getireceği, ‘Artık yeter! Emekten halktan yana, seçim bütçesi değil geçim bütçesi istiyoruz’ şiarıyla gerçekleştireceğimiz miting engellenmiştir.

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasına Türkiye’de OHAL ilan edildi. OHAL resmi olarak kalksa da OHAL fiili olarak devam etmiş, grevler yasaklanmış, en temel demokratik haklar engellenmiş, basın açıklamaları, eylem ve etkinliklerin yapılması engellenmiş, iktidar baskı ve şiddet politikalarını devam ettirmiştir.

    Yasak kararlarına bir yenisine imza atılarak 28 Kasım tarihinde yaptığımız başvurumuz, Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirmek istediğimiz mitingimiz kabul edilmemiş, bunun yerine başta üyelerimiz olmak üzere bütün illerden Ankara’ya gelecek on binlerce işçi ve emekçiler Anıtpark’a sıkıştırılmak istenmiş ve kısa bir saat dilimi ile miting sınırlandırılmak istenmiştir. Ankara Valiliği’nin bu tutumu yasak anlamına gelmektedir.

    16 ARALIK’TA TBMM ÖNÜNDE OLACAKLAR

    KESK olarak buradan Ankara Valiliği’nin kararını hukuksuz buluyoruz. Bununla ilgili hukuki çalışmalarımızı da yürütüyoruz. Bu kararı anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış toplantı ve gösteri yürüyüş hakkı ile örgütlenme, ifade ve düşünce özgürlüğüne bir darbe olarak görüyoruz. Bu hukuksuzluklar silsilesi elbet bir gün son bulacaktır. Bu yasaklama ve engellenmeler bize geri adım attıramayacaktır. Yarın TBMM önünde olacağız, işyerlerinden topladığımız imzalarımızı da TBMM’ye teslim edeceğiz. Bu antidemokratik yasakçı zihniyeti teşhir etmek üzere TBMM Çankaya kapısı önünde olacağız.

    Bir kez daha şunun altını çizmek istiyoruz. Bu ülkenin emek, barış, özgürlük mücadelelisinin ilerlemesi için KESK olarak her zaman filli meşru mücadele hattında olduk. Yoksulluğa, işsizliğe, savaşa karşı, halkın, bütün emekçilerin, bu ülkede yaşayan milyonların taleplerini göz önünde bulunduracak 2023 bütçesinin oluşturulması için ‘seçim bütçesi değil, geçim bütçesi istiyoruz’ taleplerimizi yarın ülkenin bütün alanlarından yükselteceğiz, her yer Tandoğan alanı olacaktır. Birleşirsek kazanırız. Yaşasın örgütlü mücadelemiz!”

    PİRHA/ANKARA

  • KESK İzmir’in KHK eylemi 219. haftasında sürüyor-VİDEO

    KESK İzmir’in KHK eylemi 219. haftasında sürüyor-VİDEO

    PİRHA- İzmir’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işlerine son verilen kamu emekçilerinin, işlerine geri dönmek için başlattığı oturma eylemi 219. haftasında devam etti.

    KESK İzmir Şubeler Platformu ve Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube’nin KHK ihraçlarına karşı başlattığı oturma eylemi 219’uncu haftasında sürdü.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 2 Nolu Şubesi’nin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu emekçileri için başlattıkları oturma eylemini 219’uncu haftasında devam ettirdi. “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakkı ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartının açıldığı açıklamada, sık sık “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “Hak, hukuk, adalet” ve “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek” sloganları atıldı.

    KRİZE DİKKAT ÇEKTİ

    Açıklamada söz alan Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube eski başkanı Hasan Ali Kılıç, “Ders araç ve gereklerini karşılayamayan öğrenciler, yurtlarda yer bulamayan öğrenciler, geçinemeyenlerin mücadeleden başka yolu yoktur. 6 yıldır hukuksuzluğun bir kaç boyutunu ifade etmeye çalıştık. Seçilen vekiller barış istedikleri için şu an tutuklular. Onlarca belediyeye kayyım atandı, halkın iradesi gasp edildi. Doğanın talanı, kadın cinayetleri hala devam ediyor. Bizim ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü duruş sergilemesi lazım. Yoksa asla haklarımızı elde edemeyiz” diye belirtti.

    “İŞİMİZE GERİ DÖNECEĞİZ”

    Basın açıklamasını okuyan Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Veysel Beyazdam da, tüm ülkenin hukuksuzluk garabetine gömüldüğünü belirterek, “Ortaya çıkan görüntü devletin zor aygıtlarını kullanarak hak arayışlarının engellenemeyişidir. Bedeni ve ruhu yakan gerçek, kahrından yaşamını yitiren arkadaşlarımızdır. Tüm ülkeyi saran çoklu çürümüşlük kokusunu Anadolu coğrafyasının kültürel zenginliği olan rengarenk çiçeklerle gidereceğiz. Ve ağzımızdan dökülen ‘Haklıyız, Kazanacağız, İşimize Geri Döneceğiz’ sözleri, en güzel zafer halaylarıyla taçlanacak. Elbet bu çoraklık, çok yakın bir zamanda yeşerecektir” dedi.

    “MAZLUMUZ DİYENLER ZALİM OLDU”

    Fiili meşru mücadeleyle toplumun vicdanındaki KHK yarasına merhem olacağını söyleyen Beyazadam, “Ülke insanı için zaten zor olan yaşam koşulları ihraç arkadaşlarımız için daha yakıcı hissedilmektedir. ‘Zulüm ile abad olunmaz’ diyen dünün mazlum geçinenleri bugünün en büyük zalimi durumundadırlar. Bu toplum bu yükü daha fazla kaldırmaz. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin bileşeni olarak yönetenlere diyoruz ki; gelin bu toplumu daha fazla germeyin. Toplumsal huzurun ve barışın ilk adımı olarak işlerinden ihraç ettiğiniz arkadaşlarımızı işlerine iade edin. KHK’leri iptal edin. Akli, vicdani ve ahlaki olanı da budur. Zaten önünde sonunda olacağı da budur. Tüm emek ve demokrasi güçlerini de bu uğurda mücadele etmeye davet ediyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • KESK Dersim Şubeler Platformu: Adalet talebi olan herkesi dayanışmaya çağırıyoruz-VİDEO

    KESK Dersim Şubeler Platformu: Adalet talebi olan herkesi dayanışmaya çağırıyoruz-VİDEO

    PİRHA-KESK Dersim Şubeler Platformu, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin artmasına karşı Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. 

    KESK Dersim Şubeler Platformu, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin artmasına karşı Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamayı platform adına Kahraman Yürük okudu. Açıklamada, ‘OHAL sürüyor adaletsizlik büyüyor’ pankartı açıldı.

    “ADALET TEMEL TALEP HALİNE GELDİ”

    OHAL süreci tek adam rejiminin kurumsallaştırılması için büyük bir fırsat olarak değerlendirildiğini söyleyen Yürük, “Fiili OHAL ortamında inşa edilen tek adam rejimi uygulamaları sonucunda toplumun birçok kesiminde adalete olan ihtiyaç hiç olmadığı kadar temel bir talep haline getirmiştir. KESK olarak da sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin artmasına karşı ve KESK’li ihraç üyelerin görevlerine iade edilmelerine yönelik hukuki, fiili ve meşru mücadelemiz kesintisiz devam etmektedir. Bu vesileyle, iktidar bloğunun temel hak ve özgürlükleri ayaklar altında alan, anayasayı hiçe sayan, yargıyı siyasallaştıran uygulamalarından rahatsız olan, başta çalışma hakkımızı elimizden alan hukuksuz ihraçlar olmak üzere bu uygulamalar nedeniyle mağdur olan, demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet talebi olan tüm kesimleri dayanışmaya çağırıyoruz” dedi.

    PİRHA/DERSİM

     

  • KESK Bingöl Şubesi: Mücadelemiz kesintisiz devam etmektedir’-VİDEO

    KESK Bingöl Şubesi: Mücadelemiz kesintisiz devam etmektedir’-VİDEO

    PİRHA-KESK Bingöl Şubesi, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin artmasına karşı Saat Kulesi önünde basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “20 Temmuz AKP sivil darbesi uygulamalarının yıldönümünden hareketle KESK bütünselliğinde tüm illerde 20-25 Temmuz 2022 tarih aralığında 17.00-19.00 saatlerinde ‘OHAL sürüyor, adaletsizlik büyüyor’ şiarıyla adalet nöbeti eylemi gerçekleştireceğiz” denildi.

    KESK Bingöl Şubesi, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin artmasına karşı Saat Kulesi önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Eğitim-Sen Bingöl Şube Başkanı Faruk Aris okudu. Açıklamada ‘KHK’ler gidecek, biz kalacağız’ pankartı açıldı.

    “HERKESİ EYLEMİMİZ İLE DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    KESK olarak da sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin arttığını vurgulayan Aris, “ KESK’li ihraç üyelerin görevlerine iade edilmelerine yönelik mücadelemiz kesintisiz devam etmektedir. 20 Temmuz AKP sivil darbesi uygulamalarının yıldönümünden hareketle KESK bütünselliğinde tüm illerde 20-25 Temmuz 2022 tarihlerinde 17.00-19.00 saatlerinde ‘OHAL sürüyor, adaletsizlik büyüyor’ şiarıyla adalet nöbeti eylemi gerçekleştireceğiz. Hukuksuz ihraçlar olmak üzere bu uygulamalar nedeniyle mağdur olan, demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet talebi olan tüm kesimleri eylemimiz ile dayanışmaya çağırıyoruz” dedi.

    PİRHA/BİNGÖL

  • OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    PİRHA-OHAL İnceleme Komisyonu, KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilen Öğretmen Songül Tunçdemir’in başvurusunu 5 yıl sonra karara bağladı. Hakkında ‘ret’ kararı verilerek göreve dönmesine izin verilmeyen Tunçdemir, “Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Ama pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz” dedi.

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte yüz binlerce kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi tutuklandı. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile de 204 medya kuruluşu kapatıldı ve 125 binden fazla kamu emekçisi görevinden ihraç edildi. Bu süreci yaşayan birisi de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) önceki dönemler Malatya ve Kartal Şube Başkanı, Alevi Aktivist ve KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Songül Tunçdemir. Aradan geçen 5 yılda OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir‘e “Göreve dönemezsin” dedi.

    Tunçdemir, 5 yıllık süreci ve OHAL İnceleme Komisyonu’nun sonucunu PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “DEMOKRASİ MÜCADELESİ VERDİĞİMİZDEN DOLAYI İHRAÇ EDİLDİK”

    686 No’lu KHK ile kamudaki görevinden ihraç edildiğini hatırlatan Tunçdemir, şöyle konuştu:

    “15 Temmuz sözde darbe girişimini kendilerinin deyimiyle fırsata çevirerek kendi darbesini yaratan siyasal iktidar, bu darbe girişiminden biz sorumluymuşuz gibi oklarını bu ülkenin aydınlarına, Alevilere, Kürtlere, solculara, kısacası demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlere yöneltti. Ben de bir Alevi olarak bundan nasibimi aldım ve bir gece yarısı yayınlanan 686 No’lu KHK ile kamudaki görevimden ihraç edildim. Suçumuz hiçbir zaman söylenmedi ama bize gönderdikleri iki satırlık yazıda bizleri terör örgütleri ile irtibatlı olmakla suçluyorlardı.

    Toplamda 125 bin kişinin içinde benim de üyesi olduğum KESK’in 2 bin 400 üyesi de ihraç edilmişti. KESK üyeleri olarak “Biz neden ihraç edildik?” sorusunu kendi kendimize sorduğumuzda hepimizin ortak paydasının “muhalif olmak”, “kadın cinayetleri olmasın” demek, “eşit yurttaşlık istemek”, “barış istemek”, “analar ağlamasın” demek, “eşit işe eşit ücret” istemek, “demokratik, laik, bilimsel eğitim istemek.” Yani yasal çerçevede demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördük.

    “ADİL YARGILANMA HAKKIMIZ GASP EDİLMİŞTİ”

    Biz OHAL ile birlikte gördük ki tüm bunların hepsi suç sayılıyor. Yani insanca yaşayabilme ve çocuklarımıza güvenli bir gelecek inşa etme mücadelesi vermek suçmuş. Üstelik gücümüzü devletin anayasasından ve altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerden aldığımız halde.

    Mesele sadece işten atılmamız değildi aslında, bin bir imkansızlıklar içinde, hakkımızla elimize aldığımız diplomalarımızın iptal edilmesi ve kendi mesleğimizi icra etme yasağının getirilmesi, resmi kuruluşlarda çalışma yasağı, sigortalı işte çalışma yasağı. Sigortasız işçi çalıştırmak yasak zaten. Bu tamamen kendilerinin de söyledikleri gibi ‘ağaç kökü’ yesinler zihniyeti ile uyuşan bir yasak. Ne kadar sosyal güvencemiz varsa hepsine ambargo koydular. Pasaportlarımızı elimizden alarak yurt dışı yasağı getirdiler. Hangi kuruma gitsek sistemdeki adımız kırmızı renkle yazılıydı. Bizi terörist ilan ettiler ya, akrabalarımız, oturduğumuz mahallenin sakinleri, hatta bir çok tanıdık insan bizden çekinir oldu. Ne de olsa fişlenmiştik. Oysa masumiyet karinesi var, suçu ispat edilene kadar her insan masumdur. Adil yargılanma ve kendimizi savunma hakkımız gasp edilmişti.”

    “KİMSENİN SOKAĞA ÇIKAMADIĞI ZAMANLARDA SOKAKLARDAYDIK”

    Tunçdemir, haklarını aramak için OHAL döneminde de sokaklara çıktıklarını vurgularken, “İstanbul da yaşayan KHK’liler ile bir araya gelerek haftanın 4 günü Bakırköy, Kadıköy ve Kartal da direniş başlattık. Kimsenin sokağa çıkamadığı zamanlarda sokağa çıkmaktan başka çaremiz kalmamıştı çünkü. O zamana kadar vermiş olduğumuz mücadeleyi baz alarak KHK direniş alanı oluşturduk. Ve işimizi geri istemekle birlikte OHAL döneminde yaşanan tüm haksızlıklara karşı çıktık. 69 hafta boyunca eylemlerimiz devam etti, 69. haftadan itibaren direniş alanımıza yüzlerce polis yığarak gözaltılar yaptılar ve nihayetinde bizleri hareket edemez hale getirdiler.

    Sayısal olarak az olduğumuzdan bu baskılar karşısında daha fazla direnemedik. O zamana kadar sendikanın dayanışması ve geçici küçük işler sayesinde hayatımızı idame ettiriyorduk fakat artık daha fazla çalışmamız gerekiyordu. 2018 de 70 günlük bir cezaevi sürecim oldu, benim için hazırladıkları iddianamede suçumun demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördüm. 5. duruşmada beraat aldım fakat Malatya Cumhuriyet savcısı yeniden yargılanmam için istinafa başvurdu. İstinaftaki heyet dosyanın kapanmasını öngördü fakat heyet üyelerinden biri şerh koyunca dosya bir üst mahkemeye taşındı. Yani dosyam hala kapanmadı” ifadelerini kullandı.

    “OHAL İNCELEME KOMİSYONU 5 YIL ARADAN SONRA ‘RET’ KARARINI AÇIKLADI”

    OHAL İnceleme Komisyonu’nun 5 yıl sonra kararını açıkladığını belirten Tunçdemir, görevine iade edilmedi. Tunçdemir, Türkiye’de hak mücadelesi vermenin zor olduğunu kaydederek, şunları söyledi:

    “Normalde OHAL döneminde yaşanan hukuksuz uygulamaların OHAL bitince iptal edilmesi ve haklarımızın tekrar verilmesi gerekiyordu. Ama AKP bu dönemde bu uygulamaları yasallaştırdı. Bir de direkt mahkemeye başvurulması gerekiyorken OHAL İnceleme Komisyonu kuruldu. Sadece 2 yıllık bir görev süresi verildi bu komisyona, yine inceleme bitmedi ve bu süre toplam 7 kez uzatıldı. Üstelik “önce mahkemeye gelin, sonra komisyona başvurun, komisyon karar versin sonra yine mahkeme gelin” denildi. Yani baştan sona bir oyalama süreci başladı. Ben de tam 5 yıldır komisyonun sonucunu bekliyorum. Nihayetinde ret geldi. Bakanlık teftiş kurulunu aradım, tebligatları biriktirip aylık gönderiyorlarmış. Tebligatı bekliyorum ki sendikam Eğitim Sen’in görevlendirdiği avukatlar dava açsın. Hakkımızdaki suçlamalar ile ilgili resmi olarak bilgilendirilmedik. Komisyonun göreve kabul kararları da var fakat ret kararlarında yine açıklayıcı bir bilgi olmuyor.

    “BIKMADAN, PES ETMEDEN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Bir de benim açımdan şöyle bir durum var. Yeni bir düzenleme geldi, KHK ile ihraç edilenlerin mahkeme yoluyla yurt dışı yasağı kaldırılabiliyor. Pasaport almak için girişimlerde bulundum fakat önce dava dosyamın kapanması gerekiyormuş.
    Nedense bizim aleyhimize olan durumlarda siyasi iktidar çok refleksli davranıyor ama lehimize olan durumlarda oyaladıkça oyalıyor. Mesela bir gece yarısı sorgusuz sualsiz, aniden, üstelik sadece bir ihbar üzerine seni işinden atıyor, gözaltına alıp tutuklayabiliyor ama sen hakkını aramaya kalkarsan önüne ne kadar engel varsa çıkartıyor. Binlerce insanın hayatını karartan bu uygulamalar, komisyondan idare mahkemesine kadar hep belirsizliklerle dolu. Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Engeller ile dolu ama bıkmadan, pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Sancar: Derin yoksulluğun, yaygınlaşan açlığın nedeni savaş politikalarıdır-VİDEO

    Sancar: Derin yoksulluğun, yaygınlaşan açlığın nedeni savaş politikalarıdır-VİDEO

    PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, yüz yılı aşan bir Kürt sorunu gerçekliği olduğunu belirterek, “Kürt sorunu gerçekliği gözümüzü kapatabileceğimiz bir gerçeklik değil. Eğer bunu görmezden gelirsek işte 100 yıldır yaşadığımız bu karanlık kanlı kısır döngüyü devam ettiririz. Çözümsüzlüğü yaratan her türlü uygulamayı reddediyoruz” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu.

    Türkiye’nin tarihi Olağanüstü Hal (OHAL) ve sıkıyönetimler tarihi olduğunu dile getiren Sancar, “AKP iktidara geldiğinde bu ülkede OHAL vardı. Şimdi de olağan hale gelmiş, kurumsallaşmış bir OHAL var, 20 Temmuz 2016’da 3 ay için ilan edilen OHAL, halen fiilen uygulanmaya devam ediliyor. Kayyım ve KHK uygulamalarında ısrar eden AKP-MHP faşist yönetimi OHAL’e can simidi gibi sarılmıştır, bunu bırakmaya niyetleri yoktur. Çünkü olağan şartlarla demokrasi ve hukukla bu ülkeyi yönetmenin kendileri ve zihniyetleri açısından mümkün olmadığını biliyorlar. Adaletsizliklerin ve haksızlıkların giderilmesi için ne gerekiyorsa yapmaya devam edeceğiz” dedi.

    “EMİNE ŞENYAŞAR YALNIZ DEĞİLDİR”

    HDP Eş Genel Başkanı Sancar’ın konuşmasındaki satırbaşları şöyle:

    “Bakın 14 Haziran 2018’de yani tam 4 yıl önce bugün Urfa’nın Suruç ilçesinde AKP Urfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın koruma ve yakınlarının Şenyaşar ailesinin iş yerine ve Suruç Devlet Hastanesine uzanan saldırıların sonucu Hacı Esvet Şenyaşar ile oğulları Adil ve Celal Şenyaşar yaşamını yitirmişti. Olayda Mehmet ve Fadıl şenyaşar ile birlikte toplam 8 kişi yaralanmış, saldırı sırasında yaralanan Fadıl Şenyaşar ve kardeşlerin tedavisi devam ederken gözaltına alınmış, sonrasında Fadıl Şenyaşar tutuklanmıştı. Aradan 4 yıl geçti. Ama adaleti sağlama gerçeği ortaya çıkarma açısından tek bir olumlu gelişme yaşanmadı. Olan tek şey Emine Anaya sadece hakkını aradığı için sürekli taciz uygulamak ve ceza vermektir. Yapılan tek şey, Emine Ana ve oğlu Ferit’i sürekli gözaltına almak, kendilerine eziyet etmektir.

    Emine Şenyaşar ve oğlu katliamdan bugüne adalet mücadelesini kararlılıkla sürdürüyorlar. Urfa Adliyesi önünde 9 Mart 2021 tarihinde başlattıkları adalet nöbeti 463’üncü gününe girdi. Buradan bir kez daha söylüyoruz; Emine Ana yalnız değildir. Onun adalet talebi bizim talebimizdir, asla yalnız bırakmayacağız. Onun haykırışı, bu ülkede adalet arayanlara bir ışık ve cesaret örneği olarak görülmelidir.

    Tüm toplumu ve ülkeyi siyaset ve geleceği yakından ilgilendiren önemli bir hususu bir kez daha burada sizlerin huzurunda değerlendirmek istiyorum. Bu da Kürt sorununda çözümsüzlük, savaş politikaları ve tecrit meselesidir. Ortada bir gerçeklik var. Gerçek siyaset gerçekliği gören siyasettir. Gerçekliği yok sayan siyaset değil. Gerçekliğe gözünü kapatan siyaset çözüm üretemez. Ülkeyi ve ülkede yaşanan insanları müreffeh, demokratik, özgür bir geleceğe taşıyamaz. Tam tersine ülkeyi çürütür, çökertir, insanlarını mutsuzluğa mahkum eder, umutsuzluğa boğar.

    Gerçeklik nedir? Yüzyılı aşan bir Kürt sorunu gerçekliğidir. Bu gerçeklik var mı?  Evet ‘yok diyenler’ de biliyor ki var. 100 yılı aşan bir Kürt sorunu gerçekliği gözümüzü kapatabileceğimiz bir gerçeklik değil. Eğer bunu görmezden gelirsek işte 100 yıldır yaşadığımız bu karanlık kanlı kısır döngüyü devam ettiririz. Peki bu ülkede 40 yıllık bir çatışma gerçekliği var mı? Kim inkar edebilir?  Evet 40 yıllık bir çatışma gerçekliği var. Bu ülkede çözümsüzlük politikalarının en hakim anlayış olduğu bir gerçeklik mi? Aradaki bazı istisnai gelişmeler hariç evet! Bir gerçeklik. Çözümsüzlük politikalarının neredeyse düzen güçlerinin tümünün üzerinde uzlaştığı bir yol olduğu gerçeklik mi? Evet gerçeklik. Bunu yok sayabiliriz, isterseniz yok sayın, ama gerçeklik yok sayılınca ortadan kalkmıyor.

    “SAVAŞ POLİTİKAALRI BU ÜLKEDE GERÇEKLİK”

    Savaş politikaları bu ülkede bir gerçeklik mi? Gerçeklik. Bunlarla birlikte tecrit bir gerçeklik mi, gerçeklik. İmralı’da 23 yılı bulan bin hukuksuz düzen uygulanıyor ne uluslararası hatta ne iç hukuka uygun bir yanı var. Bu bir gerçeklik mi gerçeklik. Peki bu gerçeklikleri dile getirmek, siyasetin siyasi sorumluluğun bir gereği mi? Bizler için bir gereği. O nedenle hedefteyiz. Gerçeklikleri dile getirdiğimiz gerçeklikleri talep ettiğimiz, bu yüzleşmenin sağlanması için mücadele ettiğimiz için sürekli hedefiz. Diğer siyasi aktörler bu gerçekliğin üstünü paltoyla örtmeye çalışıyorlar, buna palyatif anlayış deniliyor, akademik literatür tabiri olarak söylüyorum. Bunun üstünü örterek sorunu yok edebiliyor musunuz? Hayır! Palyatif çözümlerin uzantısı nedir? Toplumu uyuşturmaktır, yani anestezi ile ya da ağrı kesicilerle oyalamaktır. Yapmamız gereken gerçek bir yüzleşmedir, gerçeklikle yüzleşmedir. Bu saydığım bütün gerçeklikler gizlemeyecek kadar açık çarpıcı ve yakıcı gerçekliklerdir.

    “YÜZLEŞME OLMALI”

    Bunlarla yüzleşme olmadan bu ülkenin düzlüğe çıkma imkanı ihtimali yoktur. HDP’de bunu esas almaktadır. Çünkü biz yeni bir başlangıç, Türkiye’de eşit, özgür, demokratik, barış içinde bir yaşam istiyoruz. Gerçeklikleri söylemek sarsar. Birçok kesime gerçekliği gösterdiğiniz zaman sarsılabilir. Tekrar söylüyorum. Çözüm yüzleşmekle başlar. Yüzleşme sarsar. Hatta acıtabilir. Gerçeği görmek, gözlerini kapatmak isteyenlerin sürekli yüzüne bu gerçekliği haykırmak onları sarsabilir, acıtabilir, öfkelendirebilir de. Ama gerçekliği yok saymak daha vahim sonuçlar yaratır. Ülkeyi çürütür, toplumu çökertir, çözer. O nedenle, biz yüzleşme siyasetini esas alıyoruz. Bu gerçekliklerden yüzleşilecek ve yüzleşmeyi gerçek çözüm siyaseti takip edecek.

    Şimdi partimiz, hukuk dışı insanlık onuruna yakışmayan, yaşamı ikrar eden her uygulamanın, her anlayışın karşısındadır. Kürt sorununda demokratik çözüm ve bu ülkede kalıcı barış, ancak müzakere diyalog ve demokratik siyasetle mümkündür. Bunu da her fırsatta söylüyoruz, gereğini de her vesileyle yerine getirmeye çalışıyoruz her alanda. Tecrit çözümsüzlüğün bir parçası mıdır? Evet. Bu bir gerçekliktir. Basit örneklerle anlatalım. Uzun uzun sözler kurmaya gerek yok. 2013-2015 yıllarını hatırlayalım. Bu ülkede çatışmalar durmuş, çözüm umudu yükselmiş, ülkede demokraside de ekonomide de ilerlemeler kaydedilmiştir. Neden? Çünkü müzakere ve diyalog yöntemi uygulanıyordu. Cenazeler gelmiyordu. Hadi biz de o sözü kullanalım. Analar ağlamıyordu. Bizim istediğimiz bu. Biz istiyoruz ki ölümler olmasın. Ölüm siyaseti değil yaşam siyaseti hakim olsun. Bunun yolu savaş politikalarından değil, bunu yolu siyasetten, müzakereden ve diyalogdan geçer.

    “ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ YARATAN HER TÜRLÜ UYGULAMAYI REDDEDİYORUZ”

    Peki çözüm süreci o umut yaratan kanın durduğu iki-iki buçuk yıllık süreç ne zaman sona erdi. Fiilen 5 Nisan 2015’te sona erdi. 5 Nisan 2015 İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmelerin kesildiği tarihtir, tecridin ağırlaştırılmış olarak yeniden devreye sokulduğu tarihtir. Çözümsüzlük politikalarının, savaş uygulamalarının yeniden ve ağır şekilde devreye sokulduğu yeni dönemin başlangıcıdır. O günden bugüne yaşadığımız yıkımlar herkesin gözü önündedir. Gözü önündedir ama gözümüzün önündekini görmek ayrıca cesaret ister. Biz işte bu cesareti gösteriyoruz. Çözümsüzlüğü yaratan her türlü uygulamayı reddediyoruz.

    Bir başka örnek vereyim. İmralı’da Öcalan ile en son Ağustos 2019’da avukat görüşmesi yapılmıştı. Kamuoyuna çok net bir mesaj vermişti. Abdullah Öcalan, ‘Bir haftada çatışma durumunu ihtimalini ortadan kaldırırım’ demişti. Burada da başta devlet aklı olmak üzere bütün kesimlere bir mesaj iletmişti. Neden bu şans değerlendirilmiyor. Neden daha önce tecrübe edilmiş aslında önemli gelişmeler yaratmış yöntem rafa kaldırılıyor. İşte bizim burada Kürt sorununda demokratik çözüm, barış bunun yöntemi olarak diyalog, müzakere ve demokratik siyaset derken kastettiğimiz her alanda bunun imkanlarını yaratmak, ortadan kaldırılan şartların yeniden sağlanmasını istemektir. Gemlik yürüyüşü de bizim demokratik çözüm ve barış konusunda tutumumuzun bir başka alandaki yansımasıdır.

    Evet çeşitli kuruluşlar kamuoyunun dikkatini yaygınlaşan savaş politikalarına, daha da derinleştirilmeye çalışılan çatışma anlayışına karşı demokratik çözüm ve barış imkanlarına dikkat çekmekti. Bu bir demokratik haktır. Gösteri Anayasal bir hak. Ama bu demokratik imkanı kullandırmamak için güvenlik güçleri iktidarın emriyle ağır şiddet uyguladılar. Milletvekillerimiz darp edildi, hatta gözaltına alınmak istendi. Kelepçe takıldı, görüntüler ortadadır. Şimdi burada böyle bir anlayışın nereye çıkacağını kestirmek zor değil. Demek ki, barış ve çözüm için yapılan her türlü gelişim bu iktidarı rahatsız ediyor. Çok rahatsız ediyor. Çünkü onlar için savaş siyaseti çözümsüzlük gerilim, kutuplaşma hayatta kalmanın neredeyse tek yolu. Biz ise hayır diyoruz. Çatışmaları bitirmek istiyoruz. Biz bu ülkede kalıcı barışı sağlamak istiyoruz. Onun için her alanda mücadele yürütmeye devam edeceğiz. Parlamento zemininde bütün gücümüzü kullanacağız. Demokratik siyasetin bütün alanlarında çalışmalar yürüteceğiz.

    Demek ki, barış ve çözüm için yapılan her türlü gelişim bu iktidarı rahatsız ediyor. Çok rahatsız ediyor. Çünkü onlar için savaş siyaseti çözümsüzlük, gerilim, kutuplaşma hayatta kalmanın neredeyse tek yolu. Biz ise hayır diyoruz. Çatışmaları bitirmek istiyoruz. Biz bu ülkede kalıcı barışı sağlamak istiyoruz. Onun için her alanda mücadele yürütmeye devam edeceğiz.

    Bize bu ülkede yıkımın, yaşamakta olduğumuz büyük sefaletin, derin yoksulluğun, yaygınlaşan açlığın doğrudan doğruya savaş politikalarıyla bağlantılı olduğunu söylüyoruz. Kürt sorununda çözümsüzlük anlayışı derinleştikçe, çözümsüzlük politikaları yaygınlaştıkça sadece ekonomi çökmüyor, toplum da çürütülüyor.

    İşte geleceği, bu zihniyet üzerine değil; tam tersine eşit yurttaşlık temelinde Kürt sorununun demokratik olarak çözüldüğü, demokratik siyasetin her alanda belirleyici olduğu bir yaklaşımı savunuyoruz. Bunu söylemek iktidarı rahatsız eder, bunu anlıyoruz. Çünkü varlığını inkara, savaş politikalarına, kutuplaşmaya, düşmanlaştırmaya bağlamış. Peki muhalefete ne oluyor? Sizlerin bu gerçeklikler karşısında bütün muhalefete soruyorum? Bu gerçeklikler karşısında sözünüz nedir, önerileriniz nedir? “Bu iktidarın izlediği yolu aynen devam ettireceğiz” diyorsanız, bu iktidardan temelden farkınızın ne olduğunu ortaya koymalısınız. Bizler bu iktidarın zihniyetini başka ambalajlarla topluma sunma arayışlarına karşı çıkıyoruz.

    “GÜÇLÜ BİR SAVAŞ KARŞITI BİRLİKTELİĞE İHTİYAÇ VAR”

    Öncelikle güçlü bir savaş karşıtı birlikteliğe ihtiyacımız var. Demokrasi ittifakı diyoruz. Savaş karşıtı bütün politikaları reddeden bir birliktelik istiyoruz. Biz emekçileri sefalete, yoksulluğa mahkum eden bir avuç sermayedarı kollayan bu talan düzenine karşı çıkıyoruz ve bu karşı çıkışı en geniş kesimlerin ortak mücadele hedefi haline getirmek istiyoruz.

    İktidarın başı, AKP Genel Başkanı dün, Gemlik Yürüyüşüyle ilgili sözler söylerken cenazeleri de andı. Tam da işte biz bunun için mücadele ediyoruz. Bir daha bu ülkeye çatışmalarda cenaze gelmesin diye. Bizim hedefimiz budur. Savaş siyaseti, ölüm siyasetidir. Biz giden her canın yüreğimizden bir parça aldığına inanan insanlarız, bütün acılara eşit yaklaşan insanlarız. Kanı da durduracağız yalanı da çökerteceğiz, bu talan siyasetine de son vereceğiz.

    Türkiye’nin yeniden savaş sarmalına girmesi için sürekli yeni oyunlar peşinde koşan bir iktidar var, bu da bir gerçeklik. Peki bu gerçekliğe gözümüzü yumabilir miyiz? Bu gerçekliği görmezden gelerek gerçek bir alternatif, gerçek bir muhalefet yaratılabilir mi? Hayır bu gerçekliği gören yerden, ancak gerçek siyaset yapılabilir. Biz ne bu zorba iktidarı ne de eski köhnemiş zihniyeti devam ettirecek arayışları kabul ediyoruz. Hayır bu zorba iktidarı da istemiyoruz, eski köhnemiş sistemi yeniden canlandırma arayışlarını da kabul etmiyoruz.

    Biz gerçek alternatiflerin peşindeyiz. Bu ülkede yoksulluğa çözüm, bu ülkede gençlerin geleceksiz bırakılması, umutsuzluğa hapsedilmesi politikalarına karşı gerçek siyaset yürütüyoruz. Gerçek siyaset gerçekliği gören, toplumu gerçekliğiyle iç içe olan siyasettir. Bedeli vardır. Ödedik, ödüyoruz, gerekirse ödemeye devam ederiz. Fakat burada vazgeçmeyeceğimiz şey demokratik, özgür, eşit yurttaşlığa dayalı kalıcı barışın sağlandığı bir gelecektir. Bunun için her türlü mücadeleyi demokratik alanda, sürdüreceğiz, bizim bu itirazlarımıza, bu haykırışımıza, bu mücadelemize nereden engel çıkarsa çıksın yürüyüşümüzden vazgeçemeyeceğiz. Bu ülkeye demokratik çözümü de kalıcı barışı da güçlü demokrasiyi de bu kararlılık getirecektir.

    Şimdi çözümsüzlük politikalarına itirazı tecrit ediyorlar. Yani biz çözümsüzlüğe itiraz ettikçe sesimiz kısılıyor. Savaş politikalarına karşı mücadeleyi tecrit ediyorlar. Yoksulluğa, talana, soyguna, yalan karşı mücadeleyi tecrit etmeye çalışıyorlar.

    Ölüm siyasetine, savaş siyasetine, çözümsüzlüğe karşı kimin önerisi varsa ortaya koymalıdır. Çözüm için hangi yöntemi savunduğunu herkes açıkça belli etsin. Aynı politikalar girdabında bu toplumu sefalete, ölümlere, zulme mahkum eden anlayış mı; bu girdabı kırarak barışı çözümü demokrasiyi hedefleyen anlayış mı? Artık kimsenin kendi pozisyonunu gizleyecek, orta sahada top dolaştıracak alanı kalmadı. Evet finale doğru yürüyoruz, herkes gerçek hedefini amacını ve gelecek için taahhütlerini sözlerini daha açık söylemek zorundadır.

    Parlamento seçimlerine en geniş demokrasi ittifakıyla mevcut ittifaklar dışında en geniş demokrasi, barış ve çözüm ittifakıyla gireceğiz. Halkların emekçilerin kadınların gençlerin çözüm demokrasi ve barış isteyenlerin iradesini en güçlü şekilde mecliste taşıyacağız. Meclisi sarayın bir uzantısı olmaktan çıkaracağız, halkların sorunlarının tartışıldığı hakikatlerin konuşulduğu çözümün arandığı bir platform haline getireceğiz.

    Açık müzakere, doğrudan diyalog ve gerçeklerle yüzleşme temelinde bir mutabakat. Eğer bu saydığımız yöntem karşılık bulmazsa, hiç tereddütsüz kendi yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. Kimse öyle imalat falan beklemesin. Açık söylüyorum. Bu yöntem karşılık bulmazsa şüphesiz kendi adayımızı, demokrasi ittifakının adayını çıkarmayı da önümüzde en önemli seçenek olarak tutuyoruz. Bu kadar. Buradan hiç başka şeyler aramasın kimse.

    Karanlık ilişkiler acayip senaryolar ve buraya boğulmuş tartışma. Hayır biz toplumun sorunlarına çözüm istiyoruz biz bu ülkenin gerçekler sorunlarıyla yüzleşmeyi ve gerçek bir aydınlığı istiyoruz. O nedenle bizim ağzımızdan çıkanların dışında kimse başka söze itibar etmesin. Konferansımızı topladık 6-7 Haziran tarihinde kararlarımızı aldık ‘Büyük direniş büyük yürüyüş’ şiarıyla yaptık. Gerçekten de öyle büyük direniyoruz, büyük yürüyoruz. 3 Temmuz’da kongremiz var, bu yürüyüş bir çözüm gücünün ne olması gerektiğini ortaya koyacak bir görkemli kongreye taşınacaktır. HDP çözüm gücüdür, önümüzdeki kongre bunun en görkemli şekilde herkese gösterileceği bir büyük şölen olacaktır. Yolumuz açık olsun.”

    PİRHA/ANKARA

  • KHK ile ihraç edildikten sonra işine dönen engelli yurttaş, şimdi de sürgün edildi!

    KHK ile ihraç edildikten sonra işine dönen engelli yurttaş, şimdi de sürgün edildi!

    PİRHA – KHK ile ihraç edildikten sonra mahkeme kararıyla işine geri dönen Mithat Tokur, şimdi de “sürgün” edildiğini öğrendi. Engelli yurttaş Tokur, “Gözdağı vermek istiyorlar ancak açıkça söyledim; gemileri yaktım. Yasalar ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar direneceğim” diyerek verilen karara tepki gösterdi.

    36 yıl boyunca memurluk yapan Mithat Tokur, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmişti. Tokur, ihraç olmadan önce Türkiye İş Kurumu’nda şef olarak çalışıyordu.

    Tokur, işine geri dönmek adına yıllarca verdiği hukuk mücadelesi sonuç vermiş, 25 Şubat’ta ise yeniden işbaşı yapmıştı. Mithat Tokur, şimdi yeni bir “yıldırma” politikası ile karşı karşıya olduğunu ifade ederek İş-Kur’un, “baskı ve zulüm’de sınır tanımadığını” ifade etti.

    PİRHA’ya konuşan Mithat Tokur, İş-Kur yönetiminin, mahkemeye başvurarak “Emirleri idareden değil, örgütten alıyor” diye suçlamada bulunduğunu aktardı. İlgili mahkemenin, suçlamayı reddettiğini belirten Tokur, şimdi de evinden çok uzak bir semte “sürgün” edildiğini belirtti.

    İŞ-KUR YÖNETİMİ, ISRARLA MEVCUT SENDİKAYI TANIMADI!

    Mithat Tokur, söz konusu kararın ardından yürüme (Ortopedik) engelli olduğuna işaret ederek “Engellilik durumu devam ettiği sürece kurumlarca isteği dışında memurun yeri değiştirilemez” yasasını hatırlattı. İş-Kur yönetiminin, sendikal tercihler konusunda da baskı uyguladığını söyleyen Tokur şunları aktardı:

    “Bordroda sendika aidatı kesilmemişti. Bizler işsizken sendikanın yatırdığı küçük meblağlarla ekmeğimizi aldık. Ben de bordroda sendika aidatını göremeyince hukuk servisine giderek ‘KESK üyesiyim ve istifa etmedim. Mart ayında aidatı ödemeyi atladınız Nisan’da bari bu ödemeyi kesin’ dedim. Bunun üzerine bana yeniden üye kayıt formu verdiler. Ben de ‘Sendikadan istifa etmedim. Mahkeme kararı da açık, eğer tereddüt ediyorsanız hukuka sorun’ dedim. Nisan bordrosunda sendika ödemesinin yine olmadığını gördüm. Bunun üzerine sendika aidatımın kesilmesi, hesaba yatırılması yönünde dilekçe sundum. Verilen olumsuz cevapla birlikte aynı tarihte tayin yazıldı. Yapılanın bir alt görev olduğunu da kendilerine belirttim.”

    “GEMİLERİ YAKTIM, DİRENECEĞİM”

    Mithat Tokur, önceki işyerine tek vasıta ile gidebildiğini ancak yeni görevlendirme yerinin evine çok uzak olduğunu da vurguladı. Tokur, sürgün kararına karşı mücadele yürüteceğini belirterek şunları söyledi:

    “Şimdi iki araç değiştirmem gerekiyor ve çok da zamanımı alıyor. Ayaklarımdaki engelden dolayı bu adrese otobüsle, dolmuşla gidip gelmem sıkıntılı. Bunu bilerek yapıyorlar ve benim üzerimden yeni gelecek olanlara da gözdağı vermek istiyorlar. Engelli bireylerin kendi istekleri dışında tayininin yapılamayacağı yoruma dahi açık olmayan net bir madde ile belirtilmiş, ancak bunu bile bile yaptılar. Beni emekli olmaya zorluyorlar ama açıkça söyledim; gemileri yaktım. Yasalar ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar direneceğimi söyledim.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABER: KHK’li Mithat Tokur’un hukuk mücadelesi sonuç verdi!