PİRHA- Beraberiz Derneği ve Koblenz Cemevi işbirliğiyle Deprem Gerçekliği adlı Fotoğraf Sergisi ve Paneli yapıldı. Panelde konuşan Orhan Aydın, kızı Eylem Şafak Aydın’ı Hatay’da depremde göçük altında ararken vinç kiralamak zorunda kaldığını, vinçleri kiralayanların da AKP’li, MHP’li bir şirket olduğunu öğrendiğini söyledi. Sanatçı Suavi de, “Deprem bölgesindeki canhıraş çalışmalarım, ideolojik kimliğimden arınarak tamamen insan merkezli düşünceye odaklı olmuştur” dedi.
Almanya’da Koblenz Cemevi ve Türkiye merkezli Beraberiz Derneği işbirliği ile Koblenz Cemevi’nde Deprem Gerçekliği adlı Fotoğraf Sergisi ve Panel düzenlendi.
Koblenz Cemevi Başkanı Özgür Demir’in yönettiği panelin konuşmacılarından Sanatçı Orhan Aydın, “Adaletin olmadığı yerde tüm suçlar cezasız kalır. 6 Şubat depreminde ihmali olan tüm sorumlular cezasız kaldı” dedi.
ORHAN AYDIN: VİNÇ KİRALAYANLAR AKP’Lİ VE MHP’LİYDİ
Orhan Aydın, kızı Eylem Şafak Aydın’ı Hatay’da depremde göçük altında ararken vinç kiralamak zorunda kaldığını belirterek şöyle devam etti:
“Vinçleri kiralayanların da AKP’li, MHP’li bir şirket olduğunu öğrendim. O can pazarının ortasında onları yoldaşlarım evire çevire dövüp gönderdiler. Oradan gitmek zorunda kaldılar. İnsanlık vinç diye bağırırken, biz vinç diye bağırırken, bir yandan canımı ararken bu ahlaksızların yaptığına bakın. O ahlaksızlığı yaratandır devlet. Bunu bu hale getirenler utanacak, halk değil. Halk da tercihini ona göre yapacak. Bu ahlaksızlıktan ve soysuzluktan kurtulmadan ölümden kurtulmayacağımız açık.”
SUAVİ: YAŞADIKLARIMIZDAN DERS ÇIKARMALIYIZ
Sanatçı Suavi ise “Deprem bölgesindeki canhıraş çalışmalarım, ideolojik kimliğimden arınarak tamamen insan merkezli düşünceye odaklı olmuştur, böylede olması gerekiyor. Bu yaşadıklarımızdan ders çıkarmalıyız. Hayat bizi her gün sınava tabi tutuyor” diye konuştu.
PİRHA – 6 Şubat depremlerinde yakınlarını kaybeden aileler, süreç boyunca yalnız bırakıldıklarını söyleyerek sorumluların yargılanmasını istedi.
Üzerinden neredeyse 1 yıl geçen Maraş merkezli 6 Şubat depremi ülke genelinde 14 milyon kişinin yaşamını olumsuz etkiledi. 35 binden fazla bina yıkıldı, 300 bine yakın bina ağır hasar aldı. Afet sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken, en az 5 milyon kişi de farklı bölgelere göç etti. Resmi verilere göre 50 binin üzerinde ölü, 107 binin üzerinde yaralı ve 145 kişinin ise kayıp olduğu biliniyor.
1 yıl geçmesine rağmen hala adalet sağlanabilmiş değil. 6 Şubat depreminde yakınlarını kaybeden aileler, yaşadıkları zorlu süreci ve taleplerini PİRHA’ya anlattı.
“HALA ÇOCUKLARIM GELECEKLERMİŞ GİBİ BEKLİYORUM”
Depremde oğlumu, gelinini, torunlarından birini kaybeden, bir torununu da ağır yaralı kurtardıklarını söyleyen Aysel Karavelioğlu, zor günler yaşadıklarını belirterek “Atlatamıyoruz, atlatılacak gibi de değil. Her gün daha zor gelmeye başladı. O anki şokla olayın farkında değildik ama hayatımız git gide zorlaşmaya başladı. Çok zorlanıyoruz. Acımız geçmiyor” diye konuştu.
Depremde kaybettiği çocuklarını hala geleceklermiş gibi beklediğini ifade eden Karavelioğlu, bundan sonra deprem olduğunda kimsenin canının yanmasını istemediğini söyleyerek “En yakın zamanda Kırgızistan’da 7 şiddetinde deprem oldu. Hiç kimsenin burnu bile kanamadı. Bizim de binalarımız sağlam olabilirdi. Benim çocuklarım da yanımda olabilirdi” diyerek deprem ve deprem öncesi ihmallede dikkat çekerek tepki gösterdi.
“TÜM SÜREÇLERDE YALNIZ BIRAKILDIK”
Anne ve babasını Hatay Antakya’da depremde kaybettiğini dile getiren Eren Can, “İlk günden bugüne her şeyi kendi el yordamımızla yaptık. Arama kurtarmadan enkazdaki faaliyete orada insanları canlı çıkarabilmek için verdiğimiz mücadeleden bugüne kadar geldiğimiz hukuk mücadelesine kadar tüm süreçlerde hep yalnız bırakıldık” dedi.
Can, süreç içinde yaşadıklarını ise şöyle anlattı:
“Bütün deprem bölgelerinde olduğu gibi yıkımın en yoğun olduğu ve benim de kendi memleketim olan Antakya’da insanlar, çok ağır koşullarda yaşıyorlar. Bir yandan bununla baş edilmeye çalışılıyor bir yandan hukuki bir mücadele verilmeye çalışılıyor ama Antakya’da yıkılan birçok binada doğru düzgün keşifli bilirkişi raporu bile henüz mevcut değil. Numune almak için gidildiğinde enkaz kaldırma çalışmaları başladığı için doğru düzgün numune de alınamadı. Yargılama faaliyetleri ağır aksak yürüyor. Sorumlular bu ağır aksaklıktan faydalanıp hesap vermemiş oluyor.”
“YASIMIZI YAŞAMAK VE SORUMLULARIN YARGILANMASINI İSTİYORUZ”
Sadece kendi anne babası için değil hayatını kaybeden her insan için sorumluların yargılanmasını talep eden Can,“Orada rant için imara açılmaması gereken alanları imara açanların, imar barışı yaparak ruhsatsız, iskansız ve yönetmelik anlamında uygun yapılmayan yapıların denetlenmeden imar barışıyla yasal hale getirilmesinden kaynaklı bütün sorumluların yargılanmasını talep ediyoruz. Acımızı yaşayamadık, yasımızı yaşayamadık. Açıkçası yasımızı yaşamak ve sorumluların yargılandığını görmek istiyoruz” diye belirtti.
“BU ÇÜRÜMÜŞ DÜZEN DEPREMİN ALTINDA KALMIŞTIR”
Depremde kızını kaybeden Sanatçı Orhan Aydın, depremin hala sürdüğünü kaydederek “Şu an bütün deprem bölgelerinde ama özellikle Hatay’da insanlar, acılar içinde, kederler içinde, hüzün içinde. Ortada devlet yok” dedi. Aydın, devletin ilk dört gün ve sonrasında bölgede olmadığını söylerken “Geldiler bölgede olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan ettiler. Ve o gün bugündür bütün deprem bölgesinde halk mağdur. Bu çürümüş düzen depremin altında kalmıştır” diye konuştu.
“TEMEL SUÇLU RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE ONUN HÜKÜMETİDİR”
Aydın, şöyle devam etti:
“Görülüyor ki suçlular, belli oldukları halde -tepeden aşağıya kadar isim isim belli oldukları halde- hiçbiri ceza almayacak. Birkaç müteahhit yargılanacak. Onlar da göstermelik. Ama temel suçlu bu ülkede yedi kez imar barışı adıyla imar affını çıkartan Recep Tayyip Erdoğan ve onun hükümetidir. Suçlu olan yerel yönetimdeki belediye başkanıdır, validir. Her yer için geçerlidir bu. Kentsel dönüşüm adıyla yapılan talanlarla, inşaat sektörüyle insanların canına kastedilen cinayet işlenmiştir. Yapılması gereken birleşmek, dayanışmayı yükseltmektir.”
“BİNAMIZ DEPREMİN SEKİZİNCİ SANİYESİNDE YERLE BİR OLDU”
Yaklaşık 1 yıldır depremde kaybettikleri canlar için mücadele verdiklerini dile getiren Tuba Erdemoğlu, “Adalet Peşinde Aileleri Platformu ile birlikte bulamadığımız adaleti arıyoruz. Ben ailemden 4 kişiyi kaybettim. Saitbey Sitesi’nde 44 kişi yaşamını yitirdi ve hala bulunamayan 12 yaşında bir yavrumuz var” dedi. Depremin sekizinci saniyesinde binalarının yıkıldığını söyleyen Erdemoğlu, şunları kaydetti:
“Bizim sitedeki binamız kentsel dönüşümden yapılan bir binaydı. Depremin sekizinci saniyesinde yerle bir olan bir binaydı. Kentsel dönüşümden yapılıp üç buçuk katı kaçak bir bina. Dulkadiroğlu Belediyesi burayı hiçbir şekilde denetlememiş. Büyükşehir Belediyesi de denetlememiş. Bir marketçiye, gıdacıya müteahhitlik belgesi verdirip marketine göre bina yaptırmışlar. Orada kaybettiğimiz canlarımızı hiç düşünmemişler. Mevzuata uygun hiç hareket etmemişler, kolon ve kirişlerin içerisine kadar köpük koymuşlar, malzemeden çalmışlar, binaya ekstra yük bindirmişler, statiğini bozacak hareketler yapmışlar.”
“İNSANLARIN YUVA OLARAK BİLDİKLERİ YERLERİ İŞİN EHLİ OLANLAR YAPSIN”
Erdemoğlu, taleplerini ise şöyle sıraladı:
“Şu an deprem bölgelerinde ve İstanbul’da beklenen bir deprem var. Kentsel dönüşüm söz konusu. Kentsel dönüşüm yapılacaksa eğer işin ehli yapsın. Marketçiye, gıdacıya, pastaneciye, tarımcıya sırf gücü yetiyor diye müteahhitlik belgesi verip de bina yaptırmasınlar. Nasıl bir doktor okuyup eğitimini alıp doktorluk yapıyorsa insanların yuva olarak bildikleri yerleri de işin ehli olan inşaat mühendisleri yapsın.”
PİRHA- Sanatçılar Girişimi, yaptığı açıklamada, “İnan senin oyun her şeyi değiştirebilir” diyerek, herkesi sandığa davet ediyor.
2012 yılında kurulan Sanatçılar Girişimi bir bildiri yayımladı ve imza kampanyası başlattı. Seçimlerden önce bu çağrı Sanatçılar Girişimi sözcüleri tarafından yapıldı ve çağrı metni kaleme alındı.
Sözcüleri Ataol Behramoğlu, Bedri Baykam ve Orhan Aydın olan Sanatçılar Girişimi’nin imza kampanyası önceki gün başladı ve dün akşam sona erdi. Çok sayıda sanatçının, gazetecinin ve yazarın katıldığı kampanya yayılıyor.
Sanatçılar Girişimi’nin yayımladığı birdiride, “Türkiye, 28 Mayıs’ta Cumhuriyetinin ikinci yüzyılına birkaç ay sonra girmek üzereyken, geleceğini şekillendirecek bir seçimle karşılaşıyor. Bu seçim, büyük özverilerle ve Atatürk’ün olağanüstü dehasıyla kazanılan askeri ve siyasi başarılar sayesinde kurulmuş olan Cumhuriyetimizin tüm gelecek rotasını belirleyecek” denildi.
Sanatçılar bildiride, “Türkiye Cumhuriyeti bu tarihi adımı atarken özgür demokrat bir sosyal hukuk devleti mi olacak, yoksa şeyh sermayelerinin dayatmalarıyla, kendi topraklarının doğal zengin Anadolu etnik mozaiğinden ve kültürlerinden hızla uzaklaşmaya ve belki iç kargaşalara neden olabilecek büyük bir göç ile ülkenin öz yapısının darmadağın edilmesine seyirci mi kalacak?” diye soruyor.
“DAYANIŞMA BİLİNCİ VE KARARLILIĞIYLA KAZANMAK ZORUNDAYIZ”
Bildiride şunlar kaydedildi:
“Böylesine tarihsel önemde bir dönemeçte, pes etmek, önden algı ile dayatılmaya çalışılan bir yenilgiye geçit vermek, Cumhuriyetçi ve yurtsever kimliğimizin razı olabileceği bir şey değildir. Kalan son 10 günde ayağa kalkarak, elbirliği ile kadın-erkek eşitliğini, laik ve demokratik Cumhuriyeti, hukuk devleti ve adalet önünde her daim eşitliğimizi, emeği ve işçi haklarını, çağdaş yaşamı, düşünceyi dile getirme özgürlüğü ve düşünce üretim koşullarımızı, çocuklarımızı ve önümüzdeki kuşakların geleceğini büyük bir ortaçağ sarmalına almaya çalışan gerici anlayışın büyük tehditlerine karşı inançla, büyük bir dayanışma bilinci ve kararlılığı ile kazanmak zorundayız.
“SON ANA KADAR HER AN GÖREV BAŞINDA OLACAĞIZ”
Halkımızı iradesini çalmaya yönelik her oyuna karşı uyanık olmaya ve her sandığın, her oy torbasının ödünsüz takipçisi olarak geleceğimizi aydınlık yarınlara taşıyacak kararlılığı göstermeye davet ediyoruz. Bizler, bu ülkenin sanatçıları, bu kararlılıkla ve halkımızla birlikte, oy sandıklarının korunmasından sorumlu olarak, ulusal istencin gerçekleştiği son ana kadar her an görev başında olacağız.”
Bildiride imzacılardan bazı isimler şöyle:
“Genco Erkal, Edip Akbayram, Ümit Zileli, Nevra Bucak, Sevgi Özel, Onur Behramoğlu, Nebil Özgentürk, Müjdat Gezen, Ahmet Özer, Nazım Alpman, Salih Güney, Mine Kırıkkanat, Pelin Batu, Selçuk Korku, Haluk Şahin, Nurduran Duman, Yücel Kayıran, Altay Öktem, Orhan Kurtuldu, Uğur Büke, Tuna Kiremitçi, Yücel Kayıran, Zeynep Oral, Ülker İnce, İbrahim Baştuğ, Dilek Türker, Haydar Ergülen, Hilmi Yarayıcı, Mehtap Meral, Hasan Öztoprak, Alper Akçam.”
Maraş merkezli depremlerde enkaz altında kalan kızını kaybeden Tiyatro oyuncusu Orhan Aydın, ortak dava açmayı planladığını söyleyerek, deprem bölgesinde yaşananları dünya gündemine taşıyacağını ifade etti. 5 gün boyunca vinç ve kepçe geç geldiği için Aydın’ın kızı Eylem Şafak Aydın’ın enkazdan cansız bedeni çıkarılmıştı.
Maraş merkezli depremlerin ardından Tiyatro oyuncusu Orhan Aydın’ın kızı Eylem Şafak Aydın enkaz altında kalmış, bu süreçte Aydın, hem sosyal medyadan yaptığı paylaşımlarda hem de katıldığı programlarda bölgeye vinç ve kepçe çağrısında bulunarak, “Kızımı bu enkazdan kurtarmadan hiçbir yere gitmem” demişti. Depremden ancak 5 gün sonra 11 Şubat’ta Şafak Aydın’ın cansız bedenine ulaşılmıştı.
Halk TV’de Şule Aydın moderatörlüğündeki Kayda Geçsin’e bağlanan Aydın, deprem öncesi ve sonrası ihmallerle ilgili açıklamalarda bulunarak, hem kızı hem de depremde hayatını kaybedenler için ortak dava açmaya hazırlandığını duyurdu.
PİRHA- Tiyatrocu Orhan Aydın’ın kızı Eylem Şafak Aydın müdahalelerin yetersiz olması nedeniyle hayatını kaybetti.
Tiyatro sanatçısı Orhan Aydın’ın kızı Eylem Şafak Aydın Yetiş, Maraş merkezli depremin ardından Hatay’da yıkılan bir binada enkaz altında kalmıştı.
Uzun süre tüm çağrılara rağmen yetersiz müdahale nedeniyle kurtarılamayan Eylem Şafak Aydın’ın cansız bedeni bugün sabah saatlerinde enkaz altından çıkarıldı.
Kızı hala Hatay’da enkaz altında olan tiyatrocu Orhan Aydın, arama kurtarma organizasyonunun yetersizliğine isyan etti. “AFAD’ın kendisi afet olmuş” diyen Aydın, Hatay’a gitmeye çalışırken uçakların Erdoğan’ın gelmesi nedeniyle kalkmadığını da anlattı.
Hatay’da, depremin dördüncü gününde kızı hala enkaz altında bulunan Oyuncu Orhan Aydın, dün afet bölgesinden yapılan canlı yayında, kızı Eylem Şafak Aydın’ın gündüz saatlerinde sesinin geldiğini ancak hala kurtarılamadığını söyledi. Çaresizlik hissettiğini ifade eden Aydın, “Ben 50 yıldır bu ülkeye sanat üretiyorum. Kızımı almadan buradan gitmem. Eylem yaparım, gerekirse valiliğe tek başıma yürürüm” dedi.
Orhan Aydın, enkazın bulunduğu bölgeden bağlandığı Halk TV canlı yayınında, devletin afet bölgesine vinç sağlaması gerektiğini ifade etti. Büyük bir organizasyon sorunu olduğunun altını çizen Aydın, “Yalvarıyoruz yine yok, gerginleşiyoruz yine yok, dostları araya sokuyoruz yine yok. Çünkü AFAD kendisi afet durumunda, benim gördüğüm odur! Asıl kurtarılması gereken AFAD organizasyonu, bir organizasyon yok” diyerek isyan etti.
Deprem bölgesine ulaşımda da büyük sorunlar yaşadığını söyleyen Orhan Aydın, kar nedeniyle yollar kapandığı için Adana’dan Hatay’a karayoluyla gelemediğini, uçaklarda yer olmadığını ve ancak üçüncü gün afet bölgesine ulaşabildiğini söyledi. Aydın, “Bu sefer Sabiha Gökçen Havaalanı’nda 6 saat beklemek zorunda kaldım, Recep Tayyip Erdoğan geldiği için uçaklar kalkmadı” dedi.
Orhan Aydın’ın eski eşi Elif Torun Öneren, enkazdan sağ çıkarılmıştı.
PİRHA-Sanatçı Orhan Aydın, 21.yy’ın yeniden eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin verildiği bir zaman dilimine doğru evrileceğini belirterek, ” bu nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.
Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.
Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.
Sanatçı Orhan Aydın, sorularımızı yanıtladı.
“NEFRET, KAPİTALİZMİN EN BÜYÜK SİLAHLARINDAN BİRİ”
PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?
ORHAN AYDIN: Nefret 21. yy’da kapitalizmin körüklediği temel bir insan hakları, eşitlik, özgürlük, halkların barışık bir arada yaşaması kültürüne karşı kullandığı silah. Aslında Orta Çağlardan beri devraldığı ve bugün bayrak edildiği bir silah. Adı baskı, adı zulüm, adı yok etme, adı kan, adı kin, adı öfke, adı düşmanlık, adı katliam. Dolayısıyla 21. yy’da ekonomilerinin tıkandığı, toplumsal katmanlarının tamamının artık eşitsiz bir zaman diliminde yaşamak istemediklerini gördüğümüz hak, eşitlik ve adalet mücadelesinin kıpırdanmaya başladığı bir zaman diliminde nefret, kapitalizmin en büyük silahlarından biri.
Nefret dediğiniz şey aslında kafatasçılıktır, ırkçılıktır, ötekileştirmedir, düşmanlıktır ve beslendiği yer de savaştır yalnızca. Bunun kapitalizmin yaşadığı son buhran olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık insanlığa verebileceği hiçbir şey yok alabileceğinin tamamını almış durumda. Emeklerini sömürerek, yetmiyormuş gibi tek tek bütün ülkelerde aynı şeyi yaparak, Emperyalizmin genel karakterinin de bir parçası olarak, yapabileceği hiçbir şey olmadığı için nefretle, kinle, öfkeyle, ötekileştirmeyle, ayrıştırma yaratarak oradan beslenmeye çalışıyor. Bunun içinde bütün dünyada tek tek oluşturmaya çalıştırdığı emperist damarın dayatmasından söz ediyorum. Diktatörler aracılığıyla bunu yürütüyor, bütün dünyada olduğu gibi. Ama sonu var mı? Bence asla yok. Çünkü kapitalizmin önce kirlettiği insan. Hem doğayı hem kendini kirlete kirlete bugüne geldi ve ne yaptığını görmeye başladı, diye varsayıyorum.
21.yy’ın yeniden eşitlik ve özgürlük mücadelesinin verildiği, bağımsızlık mücadelesinin verildiği bir zaman dilimine doğru evrileceğini, tek tek halkların dünyanın her yerinde barışın olması ve eşit olmak için mücadele edeceklerini ve bu nefret söyleminden sevgiyle, aşkla birlikte çıkabileceklerini düşünüyorum.
“NEFRET VE KİN BARIŞI HAYKIRANLARIN AYAKLARI ALTINDA YOK EDİLMEYE MAHKUMDUR”
Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?
Alevi toplumuna yapılan bu ilk değil. Bunun kökeni Maraş Katliamına , Çorum Katliamına kadar vardırılabilir. Maraş Katliamı’nın sorumlularının mahkeme tutanakları, mahkeme belgeleri ortadadır. Alevi düşmanlığının ne olduğu açıkça ortadadır. Üç hilalli işaretler ve de evlerin kapısındaki çarpı işaretleri Maraş Katliam’ının simgesi halindedir. Az önce sözünü ettiğimiz nefret, kin, düşmanlık budur işte. Faşizm bir insanlık düşmanlığıdır ve bugün bütün Alevi canlara karşı Kürt Sosyalist ve Devrimcilerine, bu ülkenin Sosyalist ve Devrimcilerine karşı, aydınlanmacılarına karşı Faşizmin dayattığı tek şey yok etme politikasıdır. Bunu da nefretle ve kinle yapıyor. Peki karşılığı var mı? Yok. Bunu ne Maraş’ta canlarımızı katlederken, ne Sivas’ta insanlarımızı yakarken, ne sokak ortasında gençlerimizi kurşuna dizerken, ne Gazi Mahallesinde, ne İstanbul Üniversitesinde ya da daha geriye gidelim 7 TİP’li canın katledilmesinde birlikte gördük.
Biz hep bu coğrafya da, bu coğrafyanın aydınları, yurtseverleri, sosyalistleri, devrimcileri olarak hep barışı haykırdık ve yine barışı haykıracağız. Nefret ve kin barışı haykıranların ayakları altında yok edilmeye mahkumdur.
“HUKUKUN VE ADALETİN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİ OLMAZ”
Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?
Asla düşünmüyorum. Ama mesele yalnızca Alevilere karşı hukuk meselesi değil. Bütün bir ülkede hukuk ve adalet yok ki. Eşitlik isteyen, hak isteyen, adalet isteyen hukuk isteyen kim varsa hepsine karşı despotik bir davranış biçimi var. Hukukun ve adaletin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Karşısında yalnızca Aleviler değil, Sünniler değil, Hristiyanlar, Yahudiler değil, kim olursa olsun, hukuk yoksa, adalet yoksa, eşitlik yok demektir, özgürlük yok demektir. Düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü toplantı, gösteriş ve yürüyüş özgürlüğü yok demektir. Sanat ve sanatçının üretme özgürlüğü yok demektir. Mesele yalnız Aleviler meselesi değil, yalnız benim coğrafyamda da değil. Bu dünyanın dört bir tarafında hukuğun ve adaletin olmadığı hiçbir yerde hiçbir özgürlükten söz edilemez.
“ÖRGÜTLENMİŞ CEHALETE KARŞI ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDEN YANA OLANLAR ÖRGÜTLENMELİDİR”
Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?
Koymadıklarını görüyoruz. Karşımızda örgütlenmiş bir cehalet olduğu açıktır. Örgütlenmiş cehalete karşı aydınlanmacılar, eşitlik ve özgürlük mücadelesinden , barış ve kardeşlik mücadelesinden yana olanların da örgütlenmesi gerektiği açıktır. Örgütlenmiş cehaleti yenecek olan güç de aydınlanma gücüdür. Şeyh Bedrettin’lerden, Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan’dan, Yunus Emre’den, Yaşar Kemal’den, Yılmaz Güney’den devraldığımız o aydınlanma ateşi, o aydınlanma ışığı boyutunda örgütlenmek gerekiyor. Dolayısıyla Demokratik kurumların, Sivil Toplum Örgütleri denilen yapılaşmaların da daha geniş ve gerçek anlamıyla demokratik biçimde örgütlenmeleri gerektiği açıktır.
“MEDYA, GÜCÜN, ERKİN BİR PARÇASI”
Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?
Çünkü medya, gücün, erkin bir parçası. Güç, erk yani yönetici sınıf ve onun temsilcisi olan siyasi erk, siyasal ahlaksızlık ne istiyorsa onu yapar. Medya bir maşa. Bazı gerçeklikler var. Ta Hitler’den beri Mussolini’nin ortaya attığı bir gerçekliktir bu, “Bir yalanı kırk kez söylerseniz gerçek olur.” Medya dediğiniz şey bunun üzerine kurulu Türkiye’de. Dolayısıyla bir mekanizma, bir silah ve o da nefret dilinden, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden besleniyor. Sistemin temel yürütücüsü durumundaki siyasal erkin bir parçası olmak, biat eden, oradan beslenen bunun adına daha yalın bir tanımlama yapabiliriz. Ortada bir yalak varsa, bu yalaktan beslenen, içinde nefretin, kinin, öfkenin olduğu, ötekileştirmenin olduğu bir yalaktan beslenme durumu varsa orada da biat kültürü kendiliğinden gelişmiş demektir. Medyanın durumu tam da budur.
“YENİ BİR MEVZİ OLUŞTURARAK ÖRGÜTLENMEK DURUMUNDAYIZ”
Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?
Elbette ki bir Alevi dedesi değilim. Ama Alevi canlar, canlarım. Yalnız benim ülkemde değil, dünyanın dört bir tarafındaki Alevi canlar benim canlarım. Çünkü eşitlik, demokrasi, özgürlükler sanat ve sanatçının özgürlüğü konusunda büyük bir duyarlılığa, barışın, aşkın ve sevginin egemen olması gerektiği konusundaki büyük bir utkuya sahipler.
Bence aslolan ve vazgeçilmez olan şudur; Düzen partilerinin peşine takılarak, bu sistemin içerisinde bir çözüm aramaya çalışmanın geleceği artık yok. Bunu görüyoruz. Her şeyiyle ele geçirilmiş, 98 yaşına gelmiş bir Cumhuriyet kurum ve kuruluşları ile ele geçirilmiş, bu coğrafyada yaşayan insanlığın ortak diyebileceğimiz, tek bir ağacı bile bırakılmamış, dereleri, suları, ovaları, dağları, kentleri, kültürel varlıklarının tamamı talan edilmiş ve halen burada bu sistemin içinde bir siyasal anlayışın peşinden koşturup, o siyasal anlayışla, düzenin bir parçası olmuş bir siyasal anlayışla bunu değiştirebileceğimizi sanmak, başlı başına bir yanılgıdır. Dolayısıyla gençliğin verdiği mücadeleye, kadınların verdiği mücadeleye, işçilerin, emekçilerin verdiği hak, özgürlük, eşitlik, adalet mücadelesine yüzünü dönmek zorundadır Alevi canlar ve bütün aydınlanmacılar. Ülkenin düzen partilerine değil, düzeni değiştireceğini söyleyen Sosyalistlere, Komünistlere, Devrimcilere, Aydınlara , biraz da oraya yüzünü dönmelidir. Biraz oraya doğru yüzünü döndüğü zaman görecek ki eşitlik ve özgürlük mücadelesinin damarı dünden bugüne, bu ülkenin kuruluş felsefelerine de uygun bir biçimde, yeniden bağımsızlığını kazanmak isteyen eşit, özgür, bağımsız, demokratik bir ülke isteyen bir anlayış var. Örgütleneceksek eğer, yeni bir mevzi oluşturarak örgütlenmek durumundayız diye düşünüyorum. Yoksa düzen içerisinde kalıp, bu düzeni değiştirme mücadelesinin anlamsızlığını birlikte şu zaman dilimlerinde bile birlikte yaşıyoruz.
Tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, bir festivale katılmak için gittiği Urla’da gözaltına alındı.
Sanatçı Orhan Aydın, Uluslararası Urla Toprak Sahne Tiyatro Festivali için gittiği Urla’da gözaltına alındı.
Orhan Aydın’ın Gaziosmanpaşa Savcılığı’nca açılan bir hakaret dosyasından hakkında gıyabi tutuklama kararı olduğu öğrenildi.
Gözaltına alındığını sosyal medya hesabından duyuran Aydın “Gaziosmanpaşa Savcılığı’nın verdiği, haberimizin olmadığı bir dosyaya gıyabi tutuklama kararı var. Hastaneye gittim, sağlık raporu aldım. Memur arkadaşlar otele getirdiler, buradan karakola gideceğiz. Karakolda sabahlayacağım gibi gözüküyor. Bunlara alıştık ama böylesi tuhaf!” dedi.
Dosyanın hakaret dosyası olduğunun kendisine söylendiğini aktaran Aydın, büyük ihtimalle Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması olduğunu ifade etti.
TBMM’de başlatılan ‘Meclis Sohbetleri’ etkinliğinde düzenlenen müzikli gösteride kadın oyuncuların sahneye çıkmasının yetkililer tarafından engellenmesine tepki gösteren sanatçı Nur Sürer, erkek oyuncuların sahneye çıkmasını ‘rezillik’ olarak nitelendirdi. Oyuncu Orhan Aydın da bu kararı veren kişi için “TBMM koltuğunu işgal eden bu zat, hemen istifa etmelidir” dedi.Oyuncu Tilbe Saran ise imza kampanyası başlattı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu tarafından başlatılan ‘Meclis Sohbetleri’nde gerçekleştirilen müzikli gösteride rol alan kadınların sahneye çıkması, Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın talebiyle engellenmişti.
Bu cinsiyetçi tavra tepki gösteren sanatçı Nur Sürer, “Kadını hiçbir yerde görmek istemiyorlar. Onlara göre kadın yalnızca evinde oturup çocuk bakmalı. ‘Şeriata doğru gidiyoruz’ diye açık açık söyleyemiyorlar. Sıkıldım artık bu ülkeden. İnsanları bu kadar tepkisiz bir hale getirdiler. Yoruldum, yaşlandım” dedi.
MA’da yer alan habere göre kadınların sahneye çıkmasının engellenmesine rağmen erkek oyuncuların buna tepki göstermemesini ve oyunu sürdürmesini de ‘rezillik’ olarak değerlendiren Sürer, şöyle konuştu:
“Farklı bir tepki geliştirebilir, sahneye çıkmayabilirlerdi. Ahlaksızlar. Kurumdan atılma, bir aylık para cezası alma gibi durumlar insan olmadan, kadın hakkını korumanın önüne geçmiş.”
“HİÇ KİMSENİN GÜCÜ ONLARI SAHNEDEN AŞAĞI İNDİRMEYE YETMEYECEKTİR”
Oyuncu Orhan Aydın ise bu uygulama ile açık şekilde kadın ve sanat düşmanlığı yapıldığını belirterek, kadınların sahneye çıkmasını engelleyen yetkilinin hesap vermesi gerektiğini ifade etti.
“TBMM koltuğunu işgal eden bu zat, hemen istifa etmelidir. Yapılması gereken tek şey budur. Kadınların sahneye çıkmasını engellemek ve bir oyunu budamaya çalışmak başlı başına bir sansürdür. Afife Jale’den bu yana kadınlar sahnede ve hiç kimsenin gücü onları sahneden aşağı indirmeye yetemeyecektir.”
Kadın oyuncular sahneye alınmazken erkek oyuncuların sahneye çıkmasınını da eleştiren Aydın, “Oyuncular bu davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir. Sistemin bir parçası olmayı reddedip kendi sanatlarını yapmak için taviz vermeden ne yapacaklarına kendileri karar verecekleri bir hayat örmelidirler” dedi.
OYUNCU TİLBE SARAN İMZA KAMPANYASI BAŞLATTI
Öte yandan Oyuncu Tilbe Saran, TBMM’deki temsilde, kadın oyuncuların sahneye çıkmasının engellenmesi nedeniyle ‘change.org’da kampanya başlattı. Saran, Türkiye’nin ilk kadın oyuncusunu hatırlatarak, “Cesaretimiz Afife Jale’den” dedi.
PİRHA – 27 Mart Dünya Tiyatro Günü dolayısıyla Kadıköy’de toplanan tiyatrocular, “Bir hayalden bir dünya kuranların günü kutlu olsun” şiarıyla yürüyüş düzenledi. Yürüyüşe evlerinin pencerelerine çıkan Kadıköylüler de destek verdi.
Dünya Tiyatro Günü Kadıköy’de düzenlenen etkinlikle kutlandı. Aralarında tiyatro oyuncuları, yönetmenleri, çalışanları ve tiyatroya gönül verenlerin olduğu bir grup Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezinde toplandı. Burada “Bir hayalden bir dünya kuranların günü kutlu olsun” pankartı açıldı.
“YAŞASIN BİR HAYALDEN BİR DÜNYA YARATANLARIN ÇILGINLIĞI”
Süreyya Operası önünde tiyatro sanatçısı Metin Çoşkun tarafından bir bildiri okundu. Açıklamanın ardından yürüyüş Mehmet Ayvalıtaş Parkı’na kadar devam etti. Burada bir basın açıklaması okundu.
Açıklamada “Bugün binlerce sahnede milyonlarca göz kendi hayatına tanıklık ediyor. Shakespeare’in kadim cümleleri, Vasıf Öngören’in sesi hala çelik gibi sağlam. Haldun Taner’i dinleyelim, Bertolt Brecht’i, Lorca’yı: cesareti, hüznü, inancı, aşkı, inadı, öfkeyi, acıyı, direnişi, anlamayı, kahkayı. Emperyalist devletlerin barbarlığına karşı, tiyatronun insanı savunmasının yeni yaşı. Kutlu olsun insanın kendini, düşlerini, sanatla savunması. Tiyatro kapılarının polislerce dolaşıldığı, sansürün, yasakların A4 kağıtlarına remi mühürlerle yazıldığı, umudun, barışın sesinin kısılmaya çalışıldığı bu zamanlarda, yaşasın bir hayalden bir dünya yaratanların çılgınlığı.” ifadeleri yer aldı.
“KAPİTALİZM ÖNCE İNSANI KİRLETTİĞİ İÇİN HAYATTA KİRLENİYOR”
Yürüyüşe katılan usta sanatçı Orhan Aydın, tiyatronun görevleri olduğunu belirterek, “Yalnız burada değil, dünyada birçok sahnede, sokaklarda, meydanlarda, insanın olduğu her yerde Dünya Tiyatro Günü kutlanıyor. Dünyanın içinden geçtiği çok önemli bir süreç var. Savaşlar, kan, zulüm, kin, nefret ve düşmanlık… Yalnız insan için değil, doğa için de bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Kapitalizm önce insanı kirlettiği için hayatta kirleniyor. Tiyatronun buradaki temel görevi bütün bunlara karşı duvar olmak. 2018 yılının Dünya Tiyatro Günü’nün tek meselesi barışı, eşitliği, özgürlüğü halkı ile beraber kışkırtmak olduğunu düşünüyorum” diye konuştu. (HABER MERKEZİ)