Etiket: Osmanlı

  • Osmanlı zulmüne boyun eğmeyen Kürt-Alevi direnişçi: Kasımoğlu Mehmet Ali-VİDEO

    Osmanlı zulmüne boyun eğmeyen Kürt-Alevi direnişçi: Kasımoğlu Mehmet Ali-VİDEO

    PİRHA-1915 yılında Osmanlı’ya karşı geldiği için idam edilen Kasımoğlu Mehmet Ali’nin bölgede etkin ve önemli bir kişilik olduğunu söyleyen Demokratik Alevi Derneği Genel Merkez Kurulu üyesi Gökan İmer, hem Alevi hem Kürt olduğu için Osmanlı tarafından Harput’ta idam edildiğini belirtti. İmer, “Kasımoğlu Mehmet Ali, Kürecik halkının hafızasıdır, kimliğidir” diye ifade etti.

    Osmanlı’nın toprak kaybettiği yıllarda İttihat ve Terraki komutanlarının başında olduğu büyük bir orduya karşı savaşan Kasımoğlu Mehmet Ali, Osmanlı’ya vergi ödemeyi ve asker göndermeyi kabul etmediği için Harput’ta idam edilir. Osmanlı tarafından idam edilen Mehmet Ali’nin mezarının nerede olduğu hala bilinmemektedir. Yaşadığı dönemde eşi Hürü Hatun’un kendisi üzerinde etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Hürü Hatun’un Mehmet Ali’ye; ‘Sen bir Kürt’sün, Kızılbaş’sın Osmanlı’ya boyun eğme’ dediği söylenmektedir.

    Kasımoğlu Mehmet Ali’nin Kürecik toplumu içerisinde önemli bir konumda olduğunu söyleyen Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez Yönetim Kurulu üyesi Gökan İmer, “Mehmet Ali, Kürecik halkının hafızasıdır, kimliğidir” dedi.

    “VERGİ ÖDEMEYİ KABUL ETMEDİĞİ İÇİN OSMANLI İDAM ETMİŞTİR”

    İmer, Kasımoğlu Mehmet Ali’nin Osmanlı’nın dayattığı vergiyi ve askerliği kabul etmediğinden dolayı hakkında idam fermanı verildiğini söyledi. İmer, Kasımoğlu Mehmet Ali hakkında şunları dile getirdi:

    “Kasımoğlu Mehmet Ali, Kürecik bölgesinde etkili ve güçlü bir ailenin üyesidir. Osmanlı’nın karşısında sürekli bu bölgeyi korumuşlardır. Osmanlılar Kürecik halkından ağır vergiler ve asker isteyince Kasımoğlu Mehmet Ali kabul etmemiştir. Osmanlılara; ‘size ödeyecek vergi ve askerim yoktur’ dediği için direnmiştir. Ne yazık ki o dönemde Kürecik’te toplumsal bir birlik olmadığından dolayı Mehmet Ali yalnız kalmıştır. Dışardan da destek alamadığı ve iletişim kuramadığı için de Osmanlı’nın gönderdiği büyük ordu karşısında yenilgiye uğramıştır. Osmanlı o dönemde birçok Alevi-Kürt köyünün evlerini yakmış, insanlarını öldürmüştür. Osmanlı’ya karşı başlattığı direnişte kaybetmiştir ve Osmanlı Kasımoğlu Mehmet Ali’yle birlikte birçok arkadaşını Harput’ta asmıştır.”

    “KÜRT-ALEVİ TOPLUMUNDA KADININ ETKİSİ BÜYÜKTÜ”

    Osmanlı’ya karşı başlatılan direnişte Mehmet Ali’nin eşi olan Huriye (Hürü)  Hanım’ın önemli bir rol oynadığını ve o dönemde kadınların toplum içerisindeki önemine değinen İmer, “Kürecik direnişinde Kürt-Alevi kadınlarının da etkisi çok büyüktü. Osmanlı Kürecik’ten asker istediği zaman Kasımoğlu Mehmet Ali’nin eşi Huriye (Hürü) Hatun Mehmet Ali’ye dönerek; ‘Sen bir Kürt’sün ve Kızılbaş’sın nasıl Osmanlı’nın karşısında boyun eğersin’ dediği söyleniyor. Buradan, kadınların Kürt-Alevi toplumunda çok etkili olduğunu ve direnişte öncülük ettiğini anlıyoruz”

    İmer, Kürecik’te Osmanlı’ya karşı direnen ve Kürt tarihinde ilk asılan kadının Altê Xanim olduğu ve eşi Qalander Qale ile birlikte idam edildiğini kaydetti.

    “MEHMET ALİ KÜRECİK HALKININ HAFIZASI VE KİMLİĞİDİR”

    Kasımoğlu Mehmet Ali’nin Kürecik’teki öneminden bahseden İmer, Kasımoğlu Mehmet Ali’nin Kürecik halkının öncüsü, tarihi ve kimliği olduğunu, Mehmet Ali’nin Kürecik’ten ayrılamayacağını söyledi.

    “2015’TE KONAĞININ YANINA ANITI DİKİLDİ”

    Osmanlı döneminde Kasımoğlu Mehmet Ali’nin konağı yakılınca Kürecik halkı bir araya gelerek konağın bulunduğu yere onun anıtını diktiğini aktaran İmer, “Mehmet Ali de Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi mezarı bilinmediği için halk onun konağına anısını yaşatmak amacıyla anıt dikmiştir” şeklinde konuştu.

    Kamber YILDIZ/KÜRECİK-MALATYA

  • Yazar Ayhan Aydın’ın yargılanmasına 9 Temmuz’da başlanacak: Yazdıklarımın arkasındayım!

    Yazar Ayhan Aydın’ın yargılanmasına 9 Temmuz’da başlanacak: Yazdıklarımın arkasındayım!

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, “Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması” nedeniyle 9 Temmuz’da mahkemeye çıkacak. Ayhan Aydın, duruşma günü yapacağı savunmaya ilişkin açıklama yaptı. Aydın’ın mahkemeye vereceği ifadede “Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir” cümleleri yer aldı.

    Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle dava açıldı. Aydın, 9 Temmuz Salı günü saat 09.30’da İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ifade verecek.

    “YAZDIKLARIMIN ARKASINDAYIM”

    Yazar Ayhan Aydın, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sebebiyle 31 Mayıs 2023’te Emniyet Genel Müdürlüğü’nde ifade verdiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘Cezalandırılmam’ TCK 53’ten, ‘Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmam’ için 2023 /61463 dosya numaralı yazısıyla bana dava açıldı. Milyonlarca sessiz çığlığın sesi olarak, ülkeyi yaşanmaz hale getiren, çocukların yatağa aç girmesinden bir numaralı sorumlu ve yetkili kişiye eleştiri maksatlı yazdığım yazıların, yorumların, şiirlerin her daim arkasındayım. Benim hiç kimseye hakaret kastım olmadı, olamaz. Bir siyasi kimlik olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yönelen her türlü eleştiri, yorum, öneriye açık olmak zorundadır. Bu ülkede yaşayan 85 milyon kişinin ve benim bir vatandaş olarak, onunla eşit haklarımız vardır.”

    “TÜM YAZI VE YORUMLAR KENDİ ÖZGÜR İRADEMİN ÜRÜNLERİ”

    Ayhan Aydın, 9 Temmuz’da mahkeme heyetine sunacağı yazıyı da paylaştı. Aydın şunları aktardı:

    “Sayın Mahkeme Heyetine,

    Yaratılıştan ve mensup olduğum kültürel çevreden dolayı her daim özgürlükçü bir dünya görüşüm oldu. Kendimi her zaman, her yerde, her ortamda rahatlıkla ifade edebilme, düşüncelerimi dile getirebilme, görüşlerimi yazabilme ayrıcalığına ve mutluluğuna sahip oldum.

    Üzerinde yaşadığımız topraklar ve manevi bağla bağlı olduğum Balkanlar’da yüzyıllar boyunca insanlar kendi kimlikleriyle var olabilmek için büyük bedeller ödemişlerdir. Ayrıca yüzyıllar boyunca bu dünyanın en büyük medeniyetlerine ve kültürlerine ev sahipliği yapan bu kadim öğretilerin yurdunda büyük düşünürler, devlet adamları, ozanlar yetişmiştir. Her zaman dile getirildiği gibi gerek Selçuklularda, gerek Osmanlı idaresinde, yıkılış devirleri dışında, yurduna, insanlığa hizmet eden gerçek devlet adamlarını da her zaman tarihler yazmıştır.

    Sayın Mahkeme Heyeti, şu anda huzurunuzda ülkenin Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sosyal medya hesaplarımdaki bazı yazı ve yorumlarım, yazdığım şiirlerimden dolayı bulunuyorum.

    Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hür ve özgür irademle, hiçbir siyasi parti ve oluşuma üye olmayan bir birey olarak söylüyorum ki, gerek iddianamede bulunanlar gerekse de ondan önce ve sonrasında yazdığım tüm yazı ve yorumlar kendi özgür irademin ürünleridir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, ülke yönetimine talip olduğu günden bugüne, çok büyük sarsıntılar geçiren bir kimlik sergileyerek, binlerce konuşmasında, beyanında, yazısında, talimatında, uygulamasında olduğu gibi, ne insan haklarının uluslararası normlarına, ne bu ülkenin ve ne de Türk töre, gelenek, devlet yönetme düsturlarına uygun olmadan, sürekli kendisiyle çelişen uygulamalarla bu ülkeyi yönetmektedir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir partili cumhurbaşkanı olarak; binlerce söz, yazı, konuşma, talimatlarıyla, kendi siyasi görüşü dışındaki hemen tüm görüşleri ‘batıl, haşhaşi, terörist, hain, çapulcu, geri zekâlı, çağ dışı, ülke düşmanı, din düşmanı’ gibi ifadelerle nitelendirerek, kendisinden olmayanı düşmanlaştıran bir devlet adamı görüntüsü vermiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, sürekli Selçuklu’yla, Osmanlı’yla, İslam Uygarlığı’yla övünüp dururken, herkesi bu hasletlere bağlı olmaya çağırırken, tüm eylemleri, konuşmaları, ülke yönetimiyle devletleri yıkıma sürükleyen zihniyetlerin uygulamalarını kendisine rehber edinmiş bir şekilde ülkeyi yönetmektedir.

    Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de İslam adına ortaya konulan medeniyet ürünlerine sahip çıkmak yerine sürekli şiddeti, ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi önceleyen tutum ve davranışlarıyla, yüzlerce konuşmasıyla halkın zihninde derin yarılmalar, boşluklar, endişeler yaratmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi iki yıllık iktidarında vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türk vatandaşı bu toprakların kültüründen elde ettiği tüm maddi, manevi birikimleri, gelecek umutlarını yok etmeye başlamış, insanları derin bir karamsarlıkla hem Türkiye’nin, hem de kendi geleceklerinin ne olacağını kestiremez bir şekilde çok ciddi endişelere sürüklenmiştir.

    “HEPİMİZİN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT ALTINA SOKMUŞTUR”

    Ülkemizde, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke yönetme şeklinden dolayı, ırkçılık, dinci gericilik hortlamış, mezhepçilik baş göstermiş, laiklik, insan hakları, demokrasi kavramları ‘Türkiye, Türklük, İslamlık düşmanı’ kavramlar olarak yerleştirilmeye başlanmış, çağdaş değerleri savunan yüz binlerce insan 12 Eylül Faşist Askeri Cuntası dönemindeki gibi işinden edilmiş, zindanlara doldurulmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan yönetimi; bu arada Taliban, Hizbullah, Hamas militanlarının da içinde olduğu milyonlarca göçmeni Türkiye’ye doldurmuş, bunu sadece ekonomik olarak değil siyasi ve ülke bütünlüğünü tehdit edecek boyutlarını hiçe sayarak, kendince bir politika yürüterek hepimizin güvenliğini tehdit altına sokmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm yetkilerini, etki alanını akıl almaz şekilde arttırmış, dinsel değerler adı altında bir devlet kurumunu, devlet içinde bir devlet yaratarak ülkemizin laik ve demokratik yapısı için bir tehdit unsuru haline getirmiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, her daim Abdülhamit’in yolundan gittiğini söylemiş onu kutsamak, yüceltmek için halkın parasıyla devlet olanaklarıyla türlü filmler, diziler çektirmiş, kitaplar yazdırtmış, Taliban Şeyhi Hikmetyar’ın dizinin dibinde resim çektirmiştir. Ben bunu bir şiirimde yazınca bu suç fiili sayılmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye’deki tüm gelişmeler benden sorulur’ diyerek, ekonomiyi ele almış, ülkenin yüz yıllık tüm serveti olan devlete ve halka ait olan çok büyük işletmeleri yok pahasına kendi görüşlerine yakın şirketlere, oluşumlara, yabancılara çok ucuza satmış, daha doğrusu aktarmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye ekonomisini en iyi ben bilirim, ben yönetirim’ diyerek, kendisine yakın şirketlere dünyanın en büyük ihalelerini vermiş, vatandaşın cebinden hayatları boyunca hiç binmedikleri uçakların havalimanlarının, geçmedikleri köprülerin paralarını aktarmıştır.

    Tüm bunlar olurken vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yokluk, yoksulluk içine düşmüş, ülkenin para birimi Türk Lirası, ülkenin pasaportu, dünyadaki en değersiz kategoriye gerilemiş, yüz binlerce çocuğun yatağa aç girdiği ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

    “BİZİM GİBİ ELEŞTİRMENLERE TEŞEKKÜR ETMESİ GEREKİR”

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Ben, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir zaman hakaret maksadıyla bir şeyler söylemedim, yazmadım. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizim gibi vatansever eleştirmenlere çok teşekkür etmesi gerekir.

    Vatandaşların gözyaşlarının bedeli olarak harcamalarıyla vicdanları sızlatan sarayına çağırdığı dalkavuklar yerine halka, halkın sorunlarını dile getiren gerçek yazarlara, gazetecilere daha çok kulak vermelidir. Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir.

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Sonuçta, benim Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret maksadıyla yazılmış bir yazım, ifadem, yorumum yoktur. Tüm yazdıklarım Türkiye’nin geldiği hale içten içe derin bir şekilde üzülen, kaygılanan bağrı yanık bir insanın, üstelik bu konularda yazı yazması, görüş bildirmesi bir ölçüde sorumluluğu olan bir yazarın ifadeleridir.

    Saygılarımla…”

    PİRHA/İSTANBUL

  • DEM Parti: Dersim Katliamı’nda sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler kıyımın failleridir!

    DEM Parti: Dersim Katliamı’nda sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler kıyımın failleridir!

    PİRHA – Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Katliamı’nın 87. yıldönümüne dair açıklama yaptı. Dersim Katliamı’nın asimilasyon politikalarıyla sürdürüldüğüne vurgu yapan DEM Parti, “Organize eden ve bizzat sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler bu kıyımın failleridir” ifadelerine yer verdi.

    4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu’nun Dersim’de Tenkil Harekatı kararı ardından başlatılan katliam sonucu resmi rakamlara göre 13 bin, yerel kaynaklara göre 50 binden fazla insan katledildi. On binlerce Dersimli de göçe zorlandı.

    DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ile Mahfuz Güleryüz, Dersim Katliamı’nın yıldönümü nedeniyle yazılı açıklama yaptı.

    “SORUMLULUĞU OLAN TÜM SİYASİ AKTÖRLER, KIYIMIN FAİLLERİDİR”

    “Dersim Katliamı asimilasyon politikalarıyla sürdürülüyor” başlıklı yazıda Dersim’e düşmanlığın nedenleri arasında “Kızılbaş-Kürt kimliği” işaret edilerek şu açıklama yapıldı:

    “Tarih boyunca baş eğmeyen ve özgür olmayı yaşam şekline dönüştüren Dersim, Osmanlı’dan günümüze kadar hemen hemen tüm iktidarların saldırılarına maruz kaldı, zapt edilmesi gereken bir coğrafya olarak görüldü. Padişahların hâkim olmak için ferman çıkardığı, şeyhülislamların ‘katli vaciptir’ dediği Dersim’e yapılan operasyonların sayısı bilinmiyor.

    25 Aralık 1935 tarihinde çıkarılan 2884 sayılı “Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun” Tedip ve Tenkil Harekâtı için zemin haline getirildi. Dönemin resmi raporlarındaki “Dersim asileri”, “eşkıyalar”, “Dersim bir çıbandır” şeklindeki tanımlamalar ile Kazım Karabekir’in Mustafa Kemal’e yazdığı mektupta “ya ıslah, ya da iflah edilmelidir” değerlendirmeleri, gerçekleştirilecek korkunç katliamın habercisiydi. Dördüncü Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan tarafından uygulamaya konulan “Tunceli Kanunu” ile Dersim Tertelesi’nin fitilini ateşleyen tekçi zihniyet, 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu kararıyla da tarihin en kanlı katliamlarından birine imza attı. 15 Kasım 1937’de Pir Seyid Rıza, oğlu ve tüm yol arkadaşları Elazığ’da kurulan bir mahkeme tarafından idam edildi.

    Dersim’e düşmanlığın nedenlerinden biri de kuşkusuz halkın “Kızılbaş-Kürt kimliği” ve bu eksende sürdüğü özgür-bağımsız yaşam arayışıdır. Dersim Tertelesi; 1925’deki Şark Islahat Planı’nın bir parçası olan Kürtleri Türkleştirmek, direnenleri ise katletme politikasının en acı sonuçlarından birisidir. Katliam politikaları daha sonra asimilasyonlarla sürdürülmüştür. Kürt-Alevilerin (Rê-haq inancının) merkezi olan Dersimli canlarımızın kadim inançları Cumhuriyetin kuruluş süreciyle birlikte yasal ve anayasal olarak yok sayılmış, kimi dönemlerde yasaklanmış, inanç merkezlerine el konulmuş, kapılarına kilit vurulmuş, yıkıma uğramış ve Pir Seyit Rıza gibi birçok inanç önderleri cezalandırılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyete, Alevilere yönelik topyekûn bir asimilasyon politikası uygulanmıştır.

    “DERSİM TERTELESİ, BU ÜLKENİN KARANLIK TARİHİNİN AYDINLATILMAMIŞ SAYFASIDIR”

    Dersim Tertelesi, hala bu ülkenin karanlık tarihinin aydınlatılmamış ve yüzleşilmemiş bir sayfası olarak duruyor. Organize eden ve bizzat sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler bu kıyımın failleridir. Dersim’de yaşanan kırım için özür dilediğini belirten AKP iktidarı, bu acıların telafisi için hiçbir şey yapmadığı gibi katliamın devamı olan asimilasyon politikalarını da sürdürmektedir. Dersim’in dili, inancı ve coğrafyası üzerindeki yasaklar hala devam etmektedir. Dersim halen tek dil, tek din uygulamalarıyla asimile edilmeye çalışılmaktadır. Bu tür uygulamalardan vazgeçilmesi toplumsal barışımız için vazgeçilmezdir. Anadolu ve Mezopotamya’nın tüm etnik ve inanç kimlikleri ortak değerlerimiz olarak korunmalıdır. Bunun için de her şeyden önce Dersim Tertelesi ile yüzleşmek amacıyla yıllardır gizli kalan arşivlerin açılıp inceleneceği bir hakikat komisyonu kurulmalıdır. Dersim’de kırımdan geçirilenlerden geriye kalanların kayıp çocuklarının kimlere verildikleri ve nerede oldukları araştırılmalıdır. İdam edilen önderlerin ve katledilen mazlum halkın mezarları bulunmalı ve Dersim ismi iade edilmelidir. Dersim coğrafyasındaki tüm canlıların ortak yaşam alanları olan Munzur topraklarındaki baraj projelerine son verilmelidir. Her yıl belirli güçler tarafından tekrarlanan orman yangınlarının Dersim’in ekosistemini daha fazla tahrip etmemesi için karanlık güçler Dersim’in doğasından ellerini artık tamamen çekmelidir.

    “DİZ ÇÖKMEYEREK BUGÜNE GELDİK”

    Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’tan Roboski’ye kadar tüm katliam ve soykırımlarla yüzleşmeden egemen tekçi faşizmin devam ettirilmesi, yenilerinin yaşanmasına cesaret vermiştir. Biliyoruz ki bu katliamlarla yüzleşmek, devletin kendi suçlarıyla yüzleşmesi ve aslında bugün bu suçların tekrar işlenmemesi demektir.

    80’li yaşlarında katledilen Seyid Rıza ve çocukları başta olmak üzere bu katliamda kurşunlanan, süngülenen, bombalanan, uçurumlardan atılan, yakılan, zehirlenen, idam edilen, katledilen, sürgün edilen on binlerce mazlum insanımızın acılı hatıralarını yüreğimizin derinliğinde hissediyoruz. Yitirdiklerimizin onurlu mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz. Seyid Rıza ve yol arkadaşlarının ve Dersim halkının katliamlara karşı geliştirdiği tarihi direnişi sahipleniyoruz. Diz çökmeyerek bugüne geldik, bu soykırımlar aydınlanana kadar mücadele edeceğiz!”

    PİRHA/ANKARA

  • DAD Eş Genel Başkanı Kete: Ermenilerin bu coğrafyada yok edilmeleri amaçlandı-VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Kete: Ermenilerin bu coğrafyada yok edilmeleri amaçlandı-VİDEO

    PİRHA-İttihat Terakki’nin tekçi anlayışının bir sonucu olarak Ermeniler’in katliama tabi tutulduğunu belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Cumhuriyet dönemi modernitesi ve İttihat Terakki’nin başlatmış olduğu Türkçülük Sözleşmesi’nin önünde engel olan Ermenileri katliama tabi tuttular” dedi.

    24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 250 Ermeni aydın ve siyasetçi evlerinden alınarak zorla sürgüne gönderildi ve katledildi. Bu tarih, Ermeni Soykırımı’nın başladığı gün oldu, Ermeni halkının katledildiği ve Anadolu’nun Hristiyansızlaştırıldığı tarihtir.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Ermeni Soykırımı’nın 109. yılında PİRHA‘ya konuştu.

    “21. YÜZYILIN EN BÜYÜK JENOSİTİDİR”

    Osmanlı İmparatorluğu’nun ırkçılık ve milliyetçiliğe dayalı siyaset anlayışıyla birlikte Ermenilerin bu coğrafyada yok edilmelerinin amaçlandığını belirten Zeynel Kete, “21. yüzyılın en büyük jenositi olarak tarif edilen ve İttihat Terakki’nin faşist, tekçi anlayışının bir sonucu olarak Ermeniler katliama tabi tutuldu. Her ne kadar resmi tarihçiler bu süreci bir demografik yapının bir yerden başka bir yere götürülmesi olarak tanımlasa da binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan bir toplumu kendi rızalığı olmadan devletin zor aygıtlarını kullanarak açlığa, susuzluğa ve yerinden yurdundan edilmesinin hiçbir gerekçesi olamaz” dedi.

    “YAŞANAN BU ZULMÜ ASLA KABUL ETMİYORUZ”

    1.2 milyon Ermeni’nin yerinden yurdundan edilip ölüme mahkûm edildiğini vurgulayan Kete, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Bizler bu zulmü asla kabul etmiyoruz. Maalesef en büyük planlı soykırım ve katliamlar ulus devlet aşamasında geldi. Cumhuriyet döneminin ilk kadroları Ermeni Soykırımı’nı yapan İttihat Terakki kadrolarıydı. Ermenilere uygulanan soykırımın ardından sıranın Kürtlere geleceği belliydi. Dünyada bu katliamı yapanların yanlarına kâr kalmaması gerekiyor. En üst düzeyde tarihçiler ve bilim insanları tarafından konuyla ilgili sempozyumlar yapılarak farkındalıkların yaratılması gerekiyor. Bu coğrafyadan alınıp sürgün adı altında ölüme mahkum edilen Ermenilerin anılarının önünde darda olduğumu belirtmek istiyorum. Ermeniler bizim için asla öteki değillerdi ve binlerce yıl beraber yol yürüdük. Ancak Cumhuriyet dönemi modernitesi ve İttihat Terakki’nin başlatmış olduğu Türkçülük Sözleşmesi’nin önünde engel olan Ermenileri katliama tabi tuttular.”

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • İslam Arpat: ‘Osmanlı’dan kırılan olursa önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşiler gönderilmiş-VİDEO

    İslam Arpat: ‘Osmanlı’dan kırılan olursa önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşiler gönderilmiş-VİDEO

    PİRHA – 37 yıldır İHD bünyesinde hak mücadelesi yürüten Makedon İslam Arpat, Alevilere yönelik inkar ve imha politikalarını yorumladı. Arpat, Osmanlı döneminde Makedon coğrafyasına sürülen Bektaşilere işaret ederek, “Öteden beri olması istenen tek bir mezhep var. ‘Eğer Hristiyanlar tarafından öldürülürlerse ilk önce Bektaşiler öldürülsün’ diye düşünülmüş. Dolayısıyla o günden bugüne tek din, tek bayrak anlayışı, çoğulculuğu reddetmiş” dedi.

    Makedon yurttaş İslam Arpat da 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden süreçte milyonlarca insan gibi büyük mağduriyetler yaşadı. 19 Aralık 1979’da 22 yaşında cezaevi ile tanışan Arpat, 12 Eylül sonrasında ise çok sayıda işkence ve yasaklarla karşılaştı.

    Darbe sürecinden sonra tek tip uygulamaların dayatıldığı cezaevlerinde, dil yasağı da sıkça karşılaşılan bir hak ihlali oldu. İslam Arpat’ın anadili olan Makedonca da o dönem tehlikeli diller arasında yer aldı. Arpat, Buca Cezaevi’nde bir görüş gününde anne ve babası ile Makedonca konuşması sebebiyle gardiyanlar tarafından susturularak, “Lagara lugara yapma, Türkçe konuş” dayatması ile karşılaştığını anlattı. Arpat, başka yıllarda cezaevlerinde yine dil konusunda engellendiğini ve “Türkçe konuş, burası Türkiye” gibi ırkçı söylemlere maruz kaldığını aktardı.

    HAPİSHANE YILLARI ARDINDAN BAŞLAYAN MÜCADELE!

    Toplumun her kesimini baskı altına alan askeri darbe sonrasında hak ihlalleri de çığ gibi büyüdü. 1986 yılına gelindiğinde ise İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kuruluşu ilan edildi. Derneğin ilk üyelerinden birisi de İslam Arpat oldu. Üyelikten de öte uzun yıllar İHD İzmir Şubesi’nin yönetimde de yer alan Arpat ile 5 Kasım’da yapılan 21. Olağan Genel Kurulu vesilesiyle buluştuk.

    Genel kurulun yapıldığı salonda kürsüde söz alan Arpat, “Dışarıdaki insanlar ‘İHD Kürtlerin egemen olduğu bir dernek haline geldi’ diyor. Ancak İzmir Şube’de Makedonlar da diğer halklardan insanlar da var” diyerek hak mücadelesinin belirli toplumsal kesimlerle sınırlı kalmadığının altını çizdi. Arpat ayrıca Makedonca yaptığı kürsü konuşmasında, İzmir’de katledilen Deniz Poyraz’a ithafen “Onlar ölmediler, onlara ölü demeyiniz. Onlar yaşıyorlar. Birçok yaşayandan daha diriler. Ölmediler onlar” sözüyle de uzun süre alkışlandı.

    “MÜSLÜMAN OLURSAN SALDIRILARA DA MARUZ KALMIYORDUN”

    İslam Arpat ile kürsü konuşmasının ardından güncel konulara dair sohbet için buluştuk.

    Ailesinin 1959 yılında Makedonya’dan İzmir’e göç ettiğini belirten İslam Arpat, sözlerine “Müslüman olmuş Makedonum” diyerek başladı. Yerleştikleri köyün geçmişte Hristiyan kimliğine sahip olduğunu anlatan Arpat, “Yaşlılara sorduğumuzda, zamanında köyün Hristiyan kimliğine ait olduğunu anlatırlardı ama Osmanlı döneminde Müslüman olursan vergi vermiyor ve bir takım saldırılara da maruz kalmıyordun! Bundan dolayı köydeki kilise kırılıp yerine hilal takılmış ve camiye çevrilmiş. Ardından bir imam atanmış, o imam, süreç içerisinde Müslümanlığı yaymış” diye belirtti.

    “OSMANLI’DAN KIRILAN OLURSA İLK ÖNCE ÖLDÜRÜLSÜNLER DİYE BEKTAŞİLER GÖNDERİLMİŞ”

    İslam Arpat, cumhuriyet tarihinin daima baskıcı yönetimlere sahne olduğunu da vurgulayarak, “Öteden beri olması istenen tek bir mezhep var. Osmanlı da çok renkliliği dışlamış. Balkanlardaki Bektaşilerin birçoğu da zaten buradan gönderilmiş. Bildiğim kadarıyla Konya’dan gitmeler… Bektaşilerin, Osmanlı ile sürtüşme halinde olan bir gelenekleri var. Serhat, yani sınır şehirler Balkanlar’da… ‘Osmanlı’dan kırılan olursa da önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşileri buradan oraya, Türklerin kökleri olarak gönderilmişler ama burada sinsi bir bakış var. ‘Eğer Hristiyanlar tarafından öldürülürlerse ilk önce onlar öldürülsün’ diye düşünülmüş. Dolayısıyla o günden bugüne kadar istenen bir tek üniterlik gibi; yani tek mezhep, tek din, tek bayrak anlayışı, çoğulculuğu reddetmiş. Hala da o gelenek devam ediyor. Ben de insan hakları aktivisti olarak bunun böyle olmaması gerektiğini, demokrasinin güzelliğinin, renklerin birlikte, tıpkı bir orman gibi ama bir de ağaç gibi kendi müstakil alanında yaşaması; hani renklerin ve seslerin armonisi olarak değerlendiriyorum. O yönden bu mücadeleye katılıyorum” diye konuştu.

    ALEVİ TOPLUMUNDA HEP GÖRDÜĞÜM ‘ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OLACAKSIN’ DÜSTURU”

    İslam Arpat, hak mücadelesinin önemine dikkat çekerek Alevi toplumuna da şu çağrıda bulundu:

    “Alevi toplumunda hep gördüğüm ‘Eline, beline, diline sahip olacaksın’ düsturudur. Bunun yeni kuşakta da devam etmesini isterim. İnançlarının devam etmesi için çabalarını görmek isterim. Çünkü inançlar ve diller bir kimliktir, bunlar kaybolmamalı. Kimlikleri insanların değeri olarak görüyorum. Alevilerin de bu konuda demokrasi mücadelesinde, yol arkadaşları ile birlikte yol almaları çok önemli. Aksi takdirde bölünüp, parçalanmış bir şekilde olursak kurt, kuzuyu kaptığı an diğerleri bakar! Durum böyle olursa sıra bize gelinceye kadar böyle bir görüntü var olur.”

    “HER DİNİ YAPININ DEMOKRATİK HAKLARI VARDIR”

    İslam Arpat son olarak iktidarın, bir bütün olarak insan hakkı ihlallerine değinerek, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bütün dillere, dinlere, renklere, cinsiyete, ötekileştirilen ve LGBT+ bireylere insan olarak bakıyoruz. Evrensel beyanname bizim anayasamızdır. Dolayısıyla bu eksende her dini yapının demokratik hakları vardır. Her inanca saygılı olunması gerektiğini istiyoruz. Ben bir aktivist olarak bütün inançlara tam bir laik birey olarak yaklaşıyorum. Ondan dolayı eğer ki tek bir dine, mezhebe odaklanıp hep onunla bakarsan sadece o dindeki mezheptekileri kardeş görürsün. Ama tam bir laik olursan birçok kardeşin, arkadaşın olur. Ben bu düsturla hareket ediyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • İHD’den çağrı: Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son-VİDEO

    İHD’den çağrı: Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 108. yıldönümünde basın açıklaması yaparak sorumlulara “Soykırımı tanı, af dile, tazmin et! Artık yeter! Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son!” çağrısı yaptı.

    24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın 108. yıldönümünde, İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu, konuya ilişkin basın açıklaması yaptı.

    İHD Ankara Şubesi önünde yapılması planlanan açıklama, Ankara Valiliği’nin yasaklaması nedeniyle şube binasında yapıldı.

    Çok sayıda yurttaşın katıldığı açıklamada “Adalet ve hakikat için yüzleşmeye davet” yazılı pankart açıldı.

    “DEVLET, ERMENİLERİ İMHA ETMEKLE KALMADI”

    Basın metnini İHD Ankara Şube Eş Başkanı Sevil Turgut okudu. “Ermeni Soykırımı’nın 108 yılında: Yeter! İnkâra son!” diyen Turgut, şu açıklamayı yaptı:

    “Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin verilerine göre Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 2 milyon Ermeni yaşıyordu. Kent, kasaba, mahalle, köy olarak batıdan doğuya, kuzeyden güneye, Küçük Asya’nın her yerinde tam 2.925 Ermeni yerleşimi bulunuyordu. Buralarda yaşayan Ermeni cemaatlerinin 1.996 okulu, 173.000 erkek ve kız öğrencisi, 2.538 kilise ve manastırı vardı.

    1915’te başlayan Soykırım ve sonrasında, hatta Cumhuriyet dönemindeki politikalar sonucunda bu yerleşim yerlerinden geriye hiçbiri kalmadı. Kalanlar artık Ermeni yerleşimi değildi. 50 bin civarında olduğu tahmin edilen bugünkü Ermeni nüfusu, en yoğun olarak İstanbul olmak üzere, büyük çoğunlukla üç büyük şehre dağılmış olarak yaşıyor. Devlet Ermenileri imha etmekle kalmadı. İzlerini de sildi. Bugün Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde onlardan iz bulamazsınız. Kiliseler doğa koşullarının tahribine bırakılmakla kalmadı, topa tutularak, dinamitlenerek yıkıldı. Anadolu’daki okulların hiçbiri artık yok. Soykırım’da sadece insanlar kitleler halinde katledilmedi, okulları, kiliseleri, mezarlıkları, manastırları, işyerleri ile tüm bir toplumsal doku yok edildi.

    “SOYGUN, TALAN, YAĞMA…”

    1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hristiyan halkları, Süryaniler ve Rumlar da soykırıma uğratıldı. Soykırım yalnızca tüyler ürperten katliamlardan, nehirlerden cesetlerin akmasından, vadilerin parçalanmış insan bedenleriyle dolmasından ibaret değil. Soykırım ölümün tercih edildiği, ölümün kurtuluş olduğu, insanın insanlıktan çıkarıldığı korkunç bir sürgünden, yollarda saldırıya uğrama, açlık, hastalık ve tecavüzden, kuşaktan kuşağa aktarılan derin bir yaradan, tarif edilemez, telafi edilemez, bağışlanamaz bir zulümden ibaret de değil. Soykırım aynı zamanda soygun, talan, yağma, muazzam bir hırsızlık. Hırsızlık soykırım kurbanlarının, değeri hesaplanamayacak boyutlardaki taşınmaz mallarıyla, işlikler, bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar, evler, hastaneler, manastır ve kilise arazileriyle de sınırlı değil. Bu en bilinen boyutuna ek olarak hırsızlık, üzerinde az konuşulan, az bilinen bir şeyi, düpedüz katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına el konulmasını da içeriyordu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor. Ayrıca 20. yüzyılın başından itibaren Amerikan ve Fransız hayat sigortası şirketleri on binlerce Hristiyan’a hayat sigortası yapmışlar, bunların değerinin de o zamanın parasıyla 20 milyon ABD dolarını aştığı tahmin ediliyor. İttihatçılar, bu hayat sigortası tazminatlarına da, resmi yazılarında “sahipleri öldü, mirasçıları da kalmadı, Osmanlı hazinesine devredilmelidir” diyerek göz koydular.

    “SOYKIRIMI TANI, AF DİLE!”

    Ermeni Soykırımı 99 yıldır inkâr ediliyor. İnkârın, insanlığa karşı işlenmiş bu akla hayale sığmaz suçun gizlenmesinde bu büyük hırsızlığın da payı var. Bugünkü hırsızlık ve yolsuzluk düzeninin dibinde soykırımın büyük yağması yatıyor. İnkâr, sadece “ben yapmadım” demek değil. İnkâr, “yaptık çünkü hak etmişlerdi” demek. Televizyonlarda devlet erbabının, inkârcı tarihçilerin, “saygın aydın ve yazarlar”ın, yüzleri kızarmadan soykırımı meşrulaştırmaları, yapılanı aklamaları demek. Türkiye toplumunun ağırlıklı kesiminin bu söylenenlere inandığını, hatta bunu duymak istediğini bilmenin güvenine sahip olmak demek. İnkâr, kurbanların anısına ve onların torunlarına hakaret etmek demek.

    İnkâr, soykırım kurbanlarını suçlu çıkarmak, buna devam etmek, onların çocuklarını ve torunlarını düşmanlaştırmak demek. İnkâr soykırımı, insanlık suçunu sürdürmek demek. İnsan hakları adına en kötüsü de, tüm bunlara seyirci kalan bir toplum yaratmak demek, onun desteğini almak demek.

    Biz, insan hakları savunucuları diyoruz ki, soykırım bir politika, bir diplomasi, bir uluslararası ilişkiler konusuna indirgenemez. Soykırımın her şeyden, ama her şeyden önce devlet eliyle gerçekleştirilen en kitlesel insan hakları ihlali olduğu unutulamaz. İnkâr en kapsamlı, en etkili, en kalıcı, en yaygın insan hakları ihlalidir, çünkü çarpan etkisiyle çoğalan sayısız insan hakları ihlaline kaynaklık eder, teşvik eder, cesaretlendirir. Soykırım sonucu anayurtlarından kopartılıp dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermenilerin uğradıkları, hesaba da, sayıya da gelmeyecek kadar büyük kayıplarının telafisine yönelik talep, istek ve dileklerine yanıt verilmelidir. İnkâr, böyle bir telafi ve adaletin yerine gelmesi sürecinin de önünde engeldir. Bu yüzden yıllardır bir çağrı yapıyoruz: Soykırımı tanı, af dile, tazmin et! Artık yeter! Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son!”

    PİRHA/ANKARA

  • İstanbul Avrupa yakasının ilk dergâhı Nafi Baba’yı Alevilerin ziyareti engelleniyor-VİDEO

    İstanbul Avrupa yakasının ilk dergâhı Nafi Baba’yı Alevilerin ziyareti engelleniyor-VİDEO

    PİRHA-İstanbul’un Avrupa yakasında kurulan ilk dergâh olan Nafi Baba Dergâhı’nı ziyaret edemediklerini belirten Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği Başkanı Ali Kaya, “Köyümüzden yedi kişinin mezarı da dergahın yanındadır. Bizi içeri almıyorlar. Ziyaret edemiyoruz. Bize devredilmiyor. Dergaha gidebileceğimiz bir kapının açılmasını talep ediyoruz” dedi.

    Nafi Baba Dergâhı, İstanbul’un Avrupa yakasında kurulan ilk dergâh olma özelliğini taşıyor. Sarıyer Rumeli Hisar üstünde bulunan Boğaziçi Üniversitesi sınırları içerisinde yer alan Nafi Baba Dergahı, Bektaşilerin çerağ uyandırması ve boğaza gözcülük yapılması amacıyla Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulduğu ifade ediliyor. Dergâh şu anda ‘Boğaziçi Üniversitesi Nafi Baba Tarih, Kültürel Miras ve Arşiv Merkezi’ olarak faaliyet gösteriyor.

    Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği, dergahın kurulma amacını ise “Bektaşi tekkesinin kurulmasının asıl amacı insanları birbirine sevdirmek, savaşmak değil. Bu kişileri din, mezhep farkı gözetmeden Hak sevgisi altında birleştirmektir” şeklinde belirtiyor.

    “DERGAHI ZİYARET ETMEMİZE İZİN VERMİYORLAR”

    2015 yılında kurulan Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği’nin Başkanı Ali Kaya, dergâhı ziyaret etmelerine izin verilmediğini belirtirken, yaşananları PİRHA‘ya anlattı.

    Dergâha ilişkin bilgiler veren Kaya, “Nafi Baba Tekkesi İstanbul’un ilk dergâhlarından biri olma özelliğine sahip. Fatih Sultan Mehmet o dönem burayı vermiş. ‘Tekke olarak kullanın, ekin, biçin, kazan kaynatın’ demiş. Üzüm bağları varmış. Zincirlikuyu’ya kadar olan alanı vermiş. Ama Şeyh Bedreddin’in vakfiyesini vermiyorlar. Köyümüzden yedi kişinin mezarı da dergahın yanındadır. Bizi içeri almıyorlar. Ziyaret edemiyoruz. Bize devredilmiyor. Dergaha gidebileceğimiz bir kapının açılmasını talep ediyoruz. Rektörlüğe yazı yazdık. Rektör ‘Burada öyle bir şey olmaz’ diyor. Alevi-Bektaşi dergahı olduğunu söylüyoruz. Dönemin AKP’li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından restore edilirken Nafi Baba Bektaşi Dergahı olarak yapıldı. Sahiplendiler. Alevi dergahlarının birçoğu hala Kültür Bakanlığı’na bağlı. Kira alıyorlar. Biz, kira verme teklifinde de bulunduk ama onu da kabul etmediler. Güvenlik görevlilerine ismimi vererek, ‘Bu kişiyi içeri alın’ talimatı verilmiş. Üniversitede Alevi-Bektaşi kürsüsü de açmıyorlar. Buranın ibadete açılması için üniversite öğrencileri ve halktan 2500 imza topladım. Yine müsaade etmediler” diye konuştu.

    “EMEKLİ HAKİM MEHMET TURAL YAPILMASI GEREKENLERİ ANLATTI”

    Kaya, emekli hakim Mehmet Tural tarafından dergâha dair yapılması gerekenlerin sıralandığı maddeleri de paylaştı. Kaya şunları söyledi:

    “Boğaziçi Üniversitesi sınırları içerisinde yer alan ve takriben sekiz dönümlük alanda bulunan tekkenin 1451-1452 yıllarında kurulduğu ifade edilmektedir. İstanbul’un alınmasındaki katkılarından dolayı Fatih Sultan Mehmet tarafından Şeyh Bedreddin sülalesine tahsis edildiği aktarılmaktadır. Vakfiyeye göre vakfın Nafi Baba soyundan gelenler tarafından yönetilmesi şayet soydan hiç kimse yoksa veya yönetmek istemiyorsa Bektaşi inancına hizmet edenlere verilmesi hükme bağlanmıştır. Kanunlar önünde eşitlik, hakkaniyet ilkeleri gereği el konulmuş olan Alevi-Bektaşi kurumları ve dergah mallarının iade edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmalardan sonuç alınması düşünülmüyorsa, bu amaçla kurulmuş dernek tarafından fiilen işgal edilerek, fiili bir durum yaratılıp, inanca hizmet sunulması bir çözüm olarak düşünülebilir.”

    Derneğe ilişkin bilgi de veren Ali Kaya, bölgede yaklaşık 1700-1800 Alevi yurttaşın yaşadığını belirtti. Mahallelerinde cemevinin olmadığını da aktaran Kaya, “Hakka uğurlama hizmetlerini PSAKD Armutlu Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi’nde yapıyorlar. Derneğin aktif olarak 150 üyesi var. Üçte ikisi kadın. Şu anda onlara hizmet veremiyoruz” dedi.

    Barış KOP / İSTANBUL

     

  • Ozan Leşgeri: Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’dakinden çok daha derin-VİDEO

    Ozan Leşgeri: Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’dakinden çok daha derin-VİDEO

    PİRHA- Ozan Leşgeri, Anadolu’da Alevilere yapılan katliamların Kerbela’da yapılanlardan çok daha derin olduğunu vurgulayarak, “Günümüzün Yezidleri bize öyle Yezidlik yapıyor ki bırakın geçmiştekileri, biz günümüzdeki Yezid’e bakalım” yorumunda bulundu. Leşgeri, 25 Aralık’ta İstanbul’da yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’nın önemine de dikkat çekti. 

    Kocaleşger Ocağı evlatlarından Dede Ozan Leşgeri (Hüsnü İyidoğan) Maraş Katliamı’nın üzerinden 44 yıl geçtiğini belirterek, “Ömrümüz boyu unutulmaması gereken bir katliam Maraş” dedi.

    Ozan Leşgeri, 19 Aralık 1978 yılında yapılan Maraş Katliamı’nda yakın köylüsü Öğretmen Süleyman Metin’in, eşi ve iki kızı ile birlikte yakılarak katledildiğini belirterek, “Alevi toplumu 1474 yıldır Kerbela’da Hüseyin için gözyaşı döküyor. Bütün cemlerimizde ‘Hüseyin’ adı artık bayraklaşmış durumda. Her Hüseyin adı anıldığında Aleviler ağlamaklı oluyor. Oysa Anadolu’da Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’yı da geçer” ifadelerini kullandı.

    “DEVLETİN İŞİ BU MUDUR?”

    Aynı zamanda dedelik hizmeti de yürüten Ozan Leşgeri, Maraş Katliamı’nın aydınlatılması gerektiğini vurgulayarak, “Zamanın Yezid’inin, devlet eliyle Maraş’ta başlatmış olduğu o hunharca katliamda gebe kadınların karınlarına bıçak sokularak ceninlerin ortaya saçıldığı bir katliamdan bahsediyoruz. Maraş’ta yüzlerce canımız öldü ve halen bugüne kadar aydınlatılamadı, aydınlatmıyorlar. Oysa devletin işi bu mudur?” diye sordu.

    Devletin her dine, inanca eşit mesafede olması gerektiğine işaret eden Leşgeri, günümüz asimilasyonunu ise şöyle özetledi:

    “Osmanlı, Sünni inancı devletin resmi dini yaptı, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ndeki resmi din de Sünni inanışa göre yapılmış durumda. Ve 1950’den sonra Sünni erk, çok büyük bir güç kazandığı için tekrar Türkmenlere, Alevilere, Alevi Kürtlere baskılara devam etmiş.
    Selçuklu asmış, kesmiş, yüzmüş ama Aleviliği, Kızılbaşlığı bitirememiş bir türlü. Sürekli ayaklanmalar olmuş. Devletin kendi koymuş olduğu anayasal düzene ‘Yok efendim bu yanlış’ dediğin zaman düşman oluyorsun. Dolayısıyla Aleviler de yanlışı kabul etmedikleri için kendilerine bir Yol kurmuşlar. Buna da bizler ‘Alevi Yol’u’ diyoruz. Bu Yol’a ikrar verdin mi dönmek de olmaz. Alevi Yol kurucuları öylesine bir Yol kurmuşlar ki ‘ben Aleviyim’ demekle Alevi olunmuyor. İçtiğin o ahta, verdiğin söze sadık kalacaksın.
    Asimilasyonun en büyük ayağı ise Abdülhamit Hamidiye Alaylarını kurduğu gibi İstanbul’da aşiret okulları kuruyor. Buraya da Sünni imamları koyuyorlar. Bunların hedefi ‘asıp kesmekle olmaz’ deyip bütün Alevi köylerine devlet görevlilerini gönderelim ve Alevi fakir çocuklarını toplayalım yönünde oluyor. Ailelere ‘Çocuğunuzu İstanbul’da okutacağız ve dolayısıyla yetişkin, münevver adam olacak bunlar’ diyorlar. Aleviler de buna seviniyor ancak kurulan tuzaktan haberleri yok.

    “BİRÇOK ALEVİ KÖYÜ SÜNNİLEŞTİ”

    Bugün Anadolu’da birçok köy Alevi iken böylelikle Sünni olmuştur. Örneğin yanı başımızda Yakup Abdal ve yanındaki Tekke Köyü Alevi köyleriymiş ancak bu dediğim şekilde asimile edilip sünnileştirilmiş. Bunun en büyük örneği de Pir Sultan’dadır.
    Hafik’in Sofular köyünde Pir Sultan’ın talipleri vardır. Devlet yetkilileri bu köye giderek Pir Sultan’ın talibinin oğlunu almak istiyor. O fukara da bilmiyor ne olacağını ve gelip talibinden himmet istiyor. Pir Sultan’a ‘Ben İstanbul’a gideceğim, okuyacağım’ diyor. Pir Sultan da öngörüsü yüksek bir insan olduğu için işi anlıyor ve diyor ki ‘Tamam ben himmet veririm, sen de gider İstanbul’da okursun. Ama gelir ilk beni asarsın’ diyor. Ve ilerleyen yıllarda o çocuk köyüne dönüyor ve Pir Sultan’ı asıyor.”

    “GÜNÜMÜZÜN YEZİTLERİ BİZE ÖYLE BİR YEZİTLİK YAPIYOR Kİ”

    Ozan Leşgeri, 25 Aralık’ta İstanbul’da yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’nın önemine de değindi. Leşgeri, Alevi dedelerinin, devlet tarafından maaşa bağlanması konusunu sert dille eleştirdi.

    Leşgeri, Yenikapı’da yapılacak kurultaya dair şunları söyledi:

    “Eğer Alevi örgütleri böyle bir karara talip olmasalardı bir Alevi dedesi olarak tepkimi gösterirdim. Hocalar, üretmeden, kamuya hiçbir faydası olmadan 20 bin lira maaş alıyor. Emek harcamadan maaş almak ne demektir? Bu tezgah geçmişte de birkaç kez denendi ama olmadı. Şimdi AKP hükümeti tarafından tekrar sahneleniyor. Alevi toplumu Kültür Bakanlığı’na bağlı bir daire başkanlığı ile yönetilemez. İkincisi, bıraksınlar Aleviler kendi kendilerini yönetebilir, kendi ibadetlerini, kendi cenaze ve cem erkanlarını yapabilir. Bıraksınlar Aleviler kendi kendilerini yönetsinler. Bizim imam dedeye ihtiyacımız yok. Devletten maaş alacak dedeye ihtiyacımız yok. Öncelikle dede dediğin emek verecek. Alevi dedesi kendini halkına adaması lazım. Hangi Alevi dedesi gider devletten maaş alırsa zıkkım haram yemiş olur. Haram olsun o dedeye. Dede Alevi toplumunun ruhani önderidir. Alevi toplumunda ‘Dede’ demek yüce, münevver insan demektir. Günümüzün Yezidleri bize öyle bir Yezidlik yapıyor ki bırakın geçmiştekileri, biz günümüzdeki Yezid’e bakalım.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlayan yasaya ilişkin “Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç var. Buna karşı da toplumsal mücadele gerekir. Dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız” yorumunda bulundu.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama girişimi, tartışmaları da beraberinde getirdi. Hukukçular, yasayı inanç özgürlüğüne aykırı olarak değerlendirirken, Alevi toplumunun da itirazları süre gidiyor.

    “HUKUKİ GİRİŞİM KONUSUNDA UMUTLU DEĞİLİM”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan da cemevlerini Kültür Bakanlığı bünyesine alan yasayı eleştirenler arasında. Türkdoğan, mevcut Anayasa’daki cumhurbaşkanının yetkilerine işaret ederek yasal boyutuyla Cemevi Başkanlığı hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yasal boyutu ile birkaç noktadan yaklaşmak gerekir. Birincisi, biliyorsunuz yasa Meclis’te görüşülürken Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Alevi Bektaşi kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Yeni anayasada cumhurbaşkanının bu tarz yetkileri var. Cumhurbaşkanı idari teşkilatla ilgili kararname ile düzenleme yapabiliyor. Bu kanun hükmünde ve dolayısıyla kararnameye karşı ancak ve ancak ana muhalefet partisi, Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açabilir teknik olarak. Yine o kararname ile bağlantılı olarak sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair esaslar da yönetmelikte mevcut. Orada da çeşitli yeni pozisyonlar ihsas edildi. Buna karşı doğrudan doğruya Danıştay üzerinden bir Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla dava açılabilir. Dolayısıyla şu anda Alevi örgütleri sadece ana maalesef partisinin Anayasa Mahkemesi’nde açacağı dava değil, sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair usul ve esaslardaki değişiklik üzerinden de Danıştay üzerinden bir dava açabilirler.

    Peki bu davanın karşılığı ne olacak? Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir resmi ideolojisi var. Bu ideoloji Anayasa’nın başlangıç kısmında tanımlanmış ve özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal güvence altına almış. Yani Anayasa Mahkeme’sinin yapacağı yorum Anayasa 90. Madde’ye göre mi olacak? Yoksa ‘Anayasa 90’ın usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları sözleşmeleri kanun hükmündedir. Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülemez’ hükmüne mi dayanacak yoksa doğrudan doğruya uluslararası hukuku bir kenara bırakıp mevcut Anayasa ve kanunlara mı dayanacak?
    Bunu göreceğiz ama anlaşılan o ki Anayasa Mahkemesi’nin birleşimine baktığımızda yani atanan yargıçların atanma dönemlerine baktığımızda çok kuvvetle muhtemel bu siyasal iktidarın gerçekleştirdiği kanunlar çok bariz olarak Anayasaya aykırı değilse hep reddedildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu noktada açıkçası umutlu olmadığımı belirtmek isterim.”

    “BÜTÜN UMUDUN HUKUKSAL BAŞVURUYA BAĞLANMASINI DOĞRU BULMUYORUM”

    Öztürk Türkdoğan, geçmiş yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevi toplumunun talepleri konusunda aldığı kararlara da işaret etti. Türkdoğan, Türkiye’deki hukuk işleyişinin zayıfladığını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Çünkü aynı Türkiye, cemevlerinin ibadethane sayılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına uymadı. Yeni aynı Türkiye din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uymadı. Ve bugün Türkiye bu noktada Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi izlemesi altında. Dolayısıyla bütün umudun hukuksal bir başvuruya bağlanmasını doğru bulmuyorum. Bu bir süreçtir. Meseleye biraz siyasal biraz inançsal biraz da toplumsal mücadele dinamikleri bakımından bakmak gerekir. Türkiye’deki Alevi Bektaşi toplumu ne istiyor ve istekleri ne kadar karşılandı ne kadar karşılanmadı?
    Şimdi bu isteklerin bazı kısımları karşılanmış gibi gözüküyor. Maddi anlamdaki hususları kastediyorum… Fakat en önemli kısmı karşılanmadı. Neydi o? Tanınma konusu. Yani Alevi Bektaşi inancı kendisinin bir inanç, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasını istiyordu. Aslında istekleri çok basit. Hatta bütün bunlara da gerek yoktu. Mevcut kanunlarda ‘ibadethane’ olarak sayılan cami, kilise, sinagog gibi yerlere sadece ‘cemevleri’ yazılması yeterliydi. Yani bitişik yazılırsa tek kelime, ayrı yazılırsa iki kelimelik bir değişiklik yeterliydi aslında. Talebin özü tanınmaydı. Bu noktada hukuksal bakımdan elbette ki mücadele sonuna kadar yürütülmelidir. Yani Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin din ve inanç özgürlüğü ile ilgili genel yorum ve karar beyanları vardır. Bir topluluk kendi inancını nasıl tanımlıyorsa devlet olarak o tanımı kabul etmek zorundasınız.”

    “ASİMİLASYON SÜRECİNİ FARKLI BİR BOYUTTA YÜRÜTMEK İSTİYOR”
    İHD Eş Genel Başkanı Türkdoğan, tüm itirazlara rağmen AKP iktidarının Alevilik tanımlamasının da kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Türkdoğan, Alevi inancına doğrudan devlet müdahalesi söz konusu olduğunun altını çizerek şöyle devam etti:

    “Kendinize göre bir tanım yapamazsınız. Yani Sünni İslam anlayışına göre bir tanım yapamazsınız. Kaldı ki farz edelim ki Sünni İslam anlayışının bir alt mezhebi veya bir alt tarikatı gibi değerlendirdiniz. Böyle mi olmalıydı? O mantıkla bakarsak da yine böyle olmamalıydı. Eğer bu şekilde bakıyorsanız o zaman bir ibadethane olarak cemevlerini tanımanız gerekirdi. Bunu bile yapmadınız. Yani aslında burada doğrudan doğruya bir devlet müdahalesi var. Devlet, resmi ideolojisine uygun bir müdahalede bulunuyor.

    Uzun yıllar Alevi toplumu asimile edilemedi. Bu asimilasyonun kırılmasında cemevlerinin çok önemli bir rolü olduğunu saptamak gerekiyor. Çünkü birçok insan, cemevlerindeki pirlerinin inancı öğretmesi sayesinde Aleviliğin ne olduğunu öğrendi ve asimile olmaktan kurtuldu. Şimdi devlet bunu gördü ve cemevlerini bir kültür merkezi haline getirerek doğrudan doğruya kendi bakanlığına bağlayıp aslında bu asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor. Bunun Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde yapılan uygulamaları var.
    Osmanlı padişahı Yavuz’un Türkmen Alevileri katletmesi sürecinden tutalım, bütün bu katliamlara baktığınız zaman bunun Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da toplumsal mücadeleyi gerektirir. Bir inanç mücadelesi, bir siyasal mücadele gerektirir. Ama dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu, hangi topluluk, kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    PİRHA – Yazar Erdoğan Aydın ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayında yaptığı konuşmada hükümetin Şahkulu Dergahında Alevilerle olası görüşmeye dikkat çekerek, “İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz. İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır” dedi.

    Alevi kurumları tarafından düzenlenen ve iki gün sürecek ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayının ilk günü konuşmacıların sunumu ile devam ediyor.

    Çalıştayda söz alan bir isim de Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın oldu. Aydın, iktidarın Aleviliğe yaklaşımını eleştirerek “Alevi toplumu artık en farklı yerlerde duran kesimler de dahil olmak üzere toplumunun öncülerinin hiçbiri, artık bu toplumun haklarının çimento veya devletle kurulacak özel ilişkiler veya Kültür Bakanlığı üzerinden kurulamayacağını biliyor” vurgusu yaptı.

    “İRADEMİZİN TEMSİL EDİLMEDİĞİ BİR MASAYI KABUL EDEMEYİZ”

    Erdoğan Aydın, yapılan çalıştay ile birlikte bir araya gelmenin önemli bir eylem olduğunu ifade ederek, şunları ifade etti:

    “Bu salonda önemli temsilcilerin bir araya gelip bizlere ‘Artık birlikteyiz ve bu birlikteliğimizi hiçbir güç bozamaz’ diyen bu kararlılıkları çok nettir ki bu bir eşit yurttaşlık mücadelesidir. Bu ‘Biz Aleviyiz ve varız’ diyenlerin mücadelesidir. Bu ‘Bizimle yapılacak her türlü görüşmenin köşeye sıkıştırılmış bireyler ve tek tek dedelerimiz, derneklerimizle değil, bizleri kolektif olarak temsil eden, seçilmiş temsilcilerimizle masada olduğu bir yerden ancak halledilebilir’ diyen bir iradenin de göstergesidir. Dolayısıyla ola ki ben kendi adıma böyle bir şey beklemiyorum. Çünkü son dönemde siyasal İslamcı hattı giderek daha da derinleşen ve pervasızlaşan bir iktidarın, böylesi bir konjonktürde Alevi toplumunu seçilmiş ve kimlik haklarını net çizen temsilcilerle masaya oturmak gibi kendisi açısından risk ama toplum açısından büyük bir kazanım olan bir riske girmeyeceğini düşünüyorum. Buna rağmen böyle bir olasılığa en azından A, B, C planı üzerinden hazırlıklı olmak çok büyük önem taşımakta.
    Ola ki bu görüşmede Şahkulu Dergahı, Alevi toplumunun merkezi temsilcilerini devre dışı bırakarak bir görüşme yaparsa başta Şahkulu Dergahının yöneticileri olmak üzere mutlaka şu cevapla karşılanmalı ‘Biz burada tek başımıza Alevi toplumunun sorunlarını da Şahkulu Dergahının sorunlarını da tek başına temsil, ifade etmeye yeterli değiliz. Bizimle birlikte yan yana durduğumuz ve ülke çapında irademizi temsil eden seçilmiş arkadaşlarımızın olmadığı bir masayı meşru kabul edebilmemiz ve bu temelde daraltılmış, köşeye sıkıştırılmış bir yerden yapılacak bir görüşmeyi meşru kabul edebilmemiz mümkün değildir’ tavrını sergilemesi lazım.”

    “DÜŞMANLAŞTIRMAYA ÇALIŞAN BİR DİL İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Yazar Erdoğan Aydın, AKP İktidarın artık Alevi toplumunun ne derece örgütlü olduğunu bildiğini belirterek şöyle devam etti:

    “Neyi savunacağını, hangi çizgide durması gerektiğini net bir şekilde bilen, eşit yurttaşlık talebinden vazgeçilemez olduğunu söyleyen bir duruşa sahip olan kesimleri bildiğiniz gibi kah ‘Avrupa’nın ajanı’ kah ‘Alisiz Alevilik’ gibi aşağılayıcı ifadelerle düşmanlaştırmaya çalışan bir dil ile karşı karşıyayız. Bölmeye çalışırken boyun eğmeyenlere, razı olmayanlara düşmanlaştırıcı bir dille ötekileştirmeye çalışılıyor.
    İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır. Alevilerin sorunlarını çözmeyi ancak ‘ben yaparım’ derken mümkün olabildiğince örgütsüz, kendi değerlerini satmaya hazır hale getirebildiği kesimleri adeta en zayıf noktalarından yakalayıp kendisine teslim almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte mutlaka Alevi kurum önderlerinin, devletle yapılacak görüşmelerde merkezi kurumların ortak bir dil oluşturması önemi çok büyüktür.

    “ALEVİ HAFIZASI MUTLAKA EŞİT YURTTAŞLIK EKSENİNDE OLMALI”

    Eğer Alevi sorunundan söz ediyorsak, örneğin 2 çizgi mücadelesi var; ‘ya buradansın ya şuradansın’ diyen bir ikileme kendimizi hapsedemeyiz. Hapsetmeye kalktığımız andan itibaren 1200 yıldır hesaplaşma imkanlarımızı tümüyle alıp çöpe atmış oluruz. Tekke zaviyelerin kapatılmasından, Dersim Katliamı’ndan, Maraş Katliamı’ndan, Alevilerin kendi köylerinde bile ancak cami ile tanımlanan köy kanunundan ve daha sayabileceğimiz Aşık Veysel’in kırılan sazına kadar hiçbir konuyu tartışamayız. Dolayısıyla Türkiye’deki ilericiler ve gericiler, cumhuriyetçiler ve Osmanlıcılardan bir tanesinin askeri oluruz. Askeri olduğumuz zaman Alevi sorunu çözülmemiş olarak kalmaya, zorunlu din dersleri görece yasal bir değişiklik yapılmadan yumuşatılsa bile sürmeye devam edecek. Alevilerin cemevleri kabul edilmemeye devam edecek. Dolayısıyla eğer biz kendimizi ilericilik-gericilik gibi bir hatta, ‘ya ondansın ya bundansın’ çizgisine hapsettiğimiz andan itibaren sadece AKP’ye karşı mücadele eden, Osmanlı hafızasını dirilten ama 1. yüzyılda yaşadıkları mağduriyeti, azalmayı, asimilasyonu bugün Aleviler içindeki bazı farklılaşmaların bizzat nedeni olan ayrışma nedenlerini aşamayız. O nedenle Alevi hafızası mutlaka eşit yurttaşlık ekseninde olmalı.”

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    PİRHA – Antep’te bakırcılık yapan zanaatkarlar, bakır işlemeciliğinin yok olmayla karşı karşıya kaldığını anlattı. Bakır ustaları, yaptıkları ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerinin yer aldığını belirterek mevcut kültürün sonraki kuşaklara aktarılmasını istedi.

    Antep’in simgeleri arasında sayılan bakır işlemeciliğine günden güne ilgi azalıyor. Mesleğin devamını sağlayacak yeni ustaların yetişmediğine dikkat çeken bakırcılar, bakırın önemini anlatarak var olan kültürün yok olmamasını istiyor.

    “ÇOCUKLARIMIZA DAHİ BU İŞİ ÖĞRETEMEDİK”

    Tarihi Bakırcılar Çarşısı’nda iş üreten bir bakır ustası, ürünlerin satışlarını da kendilerinin yaptığını anlattı. Ürünlere talep olduğunu ancak önceki yıllara kıyasla fazla üretimin olmadığını anlatan ustalar, “Zamanımız bir maraton gibi. Sabahtan akşama kadar bir ürünü mamül edip meydana çıkartmak için çabalıyoruz” dedi.
    Ürünleri sadece bilen kişilerin aldığını aktaran bakır ustaları, “Ürünlere yönelik talep var ancak mesleğimizi bizden sonraki kuşağa aktarmak konusunda kendi çocuklarımıza dahi bu işi öğretemedik. Öğretmek istedik ancak hayat artık başka bir tarafa döndü” diye konuştu.

    ÜRÜNLERDE OSMANLI, ERMENİ VE RUM MOTİFLERİ MEVCUT

    Antepli zanaatkarlar, bakır madeninin altın ve gümüşten sonra gelen en önemli maden olduğunun da altını çizdi. Bakırı “Altına ayarını veren maden” sözleriyle tarifleyen bir esnaf, bakır tencerede pişen yemeklerin ise çok farklı lezzetlere ulaştığını belirtti.

    Altı kuşaktır bakır işlemeciliği yaptıklarını söyleyen bir çarşı esnafı “52 yıldan beri buradayım. Bu çarşının ise yaklaşık 500 yıllık tarihi var. Büyük dedelerimin mesleğini yapmaktayım. Bu işi kadınlar da yapıyor. Yanımızda eğitim gören kadın da var.” diye konuştu.

    Bir başka bakır ustası ise yaptıkları işi “dede mesleği” olarak anlatarak “Bu iş Osmanlı zanaatında ‘Nakkaş’ diye geçer. Biz Antep’te ‘nakış’ deriz. Ben, ailede bu işi yapan 3. kuşağım. Tabii haliyle benden sonra yok. Oğlumun birinde birazcık umut var. O da bir makine fabrikasında çalışıyor ama bu iş öyle göründüğü gibi bir şey değil. Bazı işlerimiz 1-2 ay sürer. Ticari düşünürsem yaptığım bir iş 20 gün de sürebilir. Ticari düşünmediğim zaman daha iyi iş çıkar. Yaptığımız her motifin bir anlamı var. Genelde Osmanlı ve Ermeni kültürü motiflerimize girer. Geçmişte bizim içimizde yaşayan Ermeniler sanatkarlarmış, onlardan bize bir elişi kalmış. Kimi ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motifleri var. Bu ülkede yaşamış Ermeni’nin Rum’un ve Osmanlı’nın izleri mevcut” ifadelerine yer verdi.

    Nuray ATMACA/ANTEP

  • Topuz: Tahrip edilen Alevi literatürünün yerine devlet onaylı Sünni literatür sunuldu

    Topuz: Tahrip edilen Alevi literatürünün yerine devlet onaylı Sünni literatür sunuldu

    PİRHA-Gazeteci Ali Duran Topuz, Artıgerçek’te yayımlanan yazısında “Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu” dedi. Topuz, İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanılmasının tahribatın neticesi olduğuna dikkat çekti. 

    Gazeteci Ali Duran Topuz; “Alevilik, eşitlik, kimlik” başlığıyla Artıgerçek‘te başladığı yazılarına devam ediyor. Topuz, son olarak “Alevilik, eşitlik, kimlik 3: Cumhuriyetin eşitsizlik kodları” başlıklı bir yazı kaleme aldı. “Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir?” diye soran Topuz, Türkiye’de Alevi meselesinin etrafındaki eşitsizliğin iki görünümü ve kaynağı olduğunu kaydetti.

    “MİLLET SİSTEMİNİN EN ÜSTÜNDE SÜNNİ-MÜSLÜMANLAR YER ALIYOR”

    Topuz‘un yazısı şöyle:

    “Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir? Bu zor bir soru değildir, cevap basittir eşitsiz biçimde şekillenir.

    Bugünkü Türkiye’de Alevi meselesi etrafındaki eşitsizliğin iki önemli görünümü ve kaynağı vardır: Biri, cumhuriyetin kuruluş kodlarında yer alan toplum tasarımıdır, diğeri ise (o kodlarda yer bulsun bulamasın) tarihten kalan, yani miras olarak alınan ve toplumun her yanına sinmiş eşitsizliktir. Esasen, cumhuriyetin eşitsizlik kodları, bu tarihsel eşitsizlik anlayış ve işleyişlerini kökten değiştirmez, ancak revize eder; yani devamlılık ilişkisi içindedir, kopuş anlamına gelecek yönleri olsa bile. Tarihsel açıdan, cumhuriyetin revize ederek aldığı bu eşitsizlik, esasen yasalarda ne yazarsa yazsın devletin ve toplumun işleyişinde kendisini gösteren, üstelik seyrek olmayan biçimde düşmanlık olarak gösteren hiyerarşik toplum anlayışında yankı bulur.

    Osmanlı, inanç meselesini toplumsal hiyerarşinin asal belirleyenlerinden biri olarak kullanmaya yönelmiş bir yönetimdi, özellikle imparatorluğun son yüzyılı içinde nispeten belirgin bir halde gözlenen “millet sistemi” içinde hiyerarşinin en tepesinde Sünni-Müslüman “milleti hâkime” yer alıyordu. Açıkça telaffuz edilmese de bu diğer milletlerin milleti mahkûme, yani hâkim olana mahkûm olan, ona tabi olan bir statü veriyordu. Bugün bu sisteme (ki aslında öyle tanımlanmış bir sistem de değildir) yönelik duyduğumuz övgüler, başarılı bir sisteme özlemden değil, zalim bir eşitsizlik inşasına haklılık kazandırma çabalarından kaynaklanır.

    “DİYANET, DEVLETİN ONAYLADIĞI SÜNNİLİK ANLAYIŞINA KATILMA GEREĞİNİN İLANIYDI”

    Yahudi-Hıristiyan toplumlarının artık önemsiz sayılacak kadar az olması, aynı mekanizmanın “millet”i oluşturduğu düşünülebilecek bütün unsurlar aleyhine işlemesini durdurmadı. Aynı şey Kürt meselesinde de geçerlidir; Avrupalıların gözünde bütün Müslüman Osmanlılar “Türk” idi, Osmanlı “millet” derken Türk veya değil bütün Müslümanları düşünüyordu. Cumhuriyet, millet terimi yerini ulus terimini ikame ettiğinde ilginç bir görünüm ortaya çıktı: Avrupalıların kabul ettiği gibi bütün Müslümanlara Türk dedi ve fakat onların etnik olarak da Türklüğü kabulünü esas aldı. Böylece “Türk” olmayanların, Türk olmayarak kalma imkanını siyaseten kapattı.

    Laiklik prensibinin kabulü, etnik meseledekine benzeyen bir eritme, asimilasyon kapısının açık kalmasına engel olmadığı gibi, aslında başka bir biçimde o kapıyı temel norm haline getirdi. Diyanet’in kuruluşu, (nasıl etno-kültürel planda bütün yurttaşlar yasal olarak da Türk olarak tanımlanıyorsa) dinsel planda aynı yurttaşların devletin onayladığı bir Sünnilik anlayışına katılması gereğinin ilanıydı esasen.

    “ALEVİ LİTERATÜRÜ TAHRİP EDİLDİ”

    Üstelik, Osmanlı’dan canlı biçimde miras kalan ve günlük hayat içinde Sünni olmayanların, en başta da Kızılbaşların dışlanmasına yönelik toplumsal eğilimlerin ve bu eğilimleri taşıyan güçlerin ortadan kaldırılması şöyle dursun, tahkim edildi.

    Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu. Bugün meseleyi Sünni bir jargonla konuşuyorsak, örneğin İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanıyorsak, bu tahribatın neticesidir. Alevi ayinleri, cenaze töreninden ceme varana değin uygunsuz olarak tanımlandı. Söz konusu fotoğrafta Alevilere kalan, iyi bir cumhuriyet yurttaşı olarak onay alma çabalarıyla sınırlı olmak zorundaydı; bu da pratikte Aleviliğin dinsel bir inanış olmaktan çok folklorik bir öğe, kültürel bir eğilim gibi kamusal alanda belirmesine yol açtı.

    “DİYANET, BASKIN SÜNNİLİK ÖRGÜTLENMESİNE DÖNÜŞTÜ”

    Burada, eşitsizliğin sadece Sünni dinsel akımların hâkim olduğu toplum kesimlerinden değil, laiklik ilkesinin kabulüne rağmen bizzat o ilkeyi kabul eden devletin kendi anlayış ve işleyişinden geldiğini görmek önemli. Bu haliyle cumhuriyet dönemi, laiklik ilkesiyle evet Alevilerin can güvenliğini sağlamaya dönük görünen, hukuki eşitlik imkanının kapısını açan bir ilke olarak çok önemlidir ancak o ilkenin pratikte yurttaş eşitliğini tanıma anlamına gelmediğini, Alevilere Aleviliklerini yeniden üretecek imkanlar eşliğinde bir eşit yurttaşlık teklifi içermediğini, belli bir Sünni yorumu onaylama davetinden ötesini kapsamadığını da görmek zorundayız.

    Sünni inanış öbeklerini denetim altında tutma amacıyla oluşturulan Diyanet, pratikte ve zaman içinde o denetimi imkansızlaştıran baskın bir Sünnilik örgütlenmesine dönüştü, başka türlü olması da zordu.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Hükümetle onurlarını pazarlık konusu yapanlar kendilerine ‘Alevi’ demesinler’

    ‘Hükümetle onurlarını pazarlık konusu yapanlar kendilerine ‘Alevi’ demesinler’

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ayvalık Şube Başkanı Pir Vedat Tekten, cemevlerine ‘kültür merkezi’ statüsü verileceği iddialarına tepki gösterdi. Tekten, “Onların ibadethanesine ‘Cami’ deniyor da bizimkine neden ‘Kültür Merkezi’ deniyor?” diyerek AKP’nin, cemevleri ziyaretlerini de eleştirdi. 

    Ağuçan Ocağı evladı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Vedat Tekten, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Talimatımızla ülkemizin 58 ilindeki 1585 cemevi ziyaret edilerek hazırlanan kapsamlı çalışmayı görüştük” sözlerini eleştirdi.

    Tekten, Abdulkadir Selvi’nin gündeme getirdiği “Cemevlerine ‘Kültür Merkezi’ statüsü verilecek” iddialarına ise “Zaten şu anki yasalara göre ‘Cemevi’ diye adlandırmak yasak. Siz, cemevine ‘cemevi’ diyemezsiniz. ‘Cem ve Kültür Evi’ demek zorundasınız” yorumunda bulundu.

    “DERGAHLARIMIZA BİLET ALARAK GİRİYORUZ!”

    PSAKD Ayvalık Şube Başkanı Vedat Tekten, iktidarın, öncelikle Alevi mekanlarından elini çekmesi gerektiğini ifade ederek şunları söyledi:

    “Yani onların ibadethanesine ‘Cami’ deniyor da bizimkine neden ‘Kültür Merkezi’ deninsin? Evet, bizler kültürle uğraşıyoruz ama bir yandan da esas önemli ayağı orada ibadetimizi gerçekleştiriyoruz. ‘Kültür Merkezi’ de ne demekmiş? Sen Hacca devlet teşviki ile gidiyorsun, biz, Hacı Bektaş’a kendi paramızla gidiyoruz. Dergahımız, müze statüsünde olduğu için bilet alarak giriyoruz. Kutsal alanlarımıza para ödeyerek giriyoruz. Sen önce onları düzelt.”

    ALEVİ KURUMLARINA ELEŞTİRİ

    Vedat Tekten, Hacı Bektaş Veli Dergahı’na “Külliye” tabelası asılmasına ilişkin de konuştu. Tekten, söz konusu tabelanın kaldırılması konusunda görüş beyan edip hiçbir adım atmayan Alevi kurum temsilcilerini de eleştirerek, “Bunlar Osmanlı ardılları olduğu için külliyeyi tercih ettiler. Buna bizim itibar etmemiz söz konusu değil. Bir şekilde oraya asılmış olan tabelaya gösterilen tepki son derece normal. Ancak, atılan okun hedefe varmamasını elbette ki bu lafları edip de yerine getirmeyenlerden sormak gerekir” dedi.

    “BİZCE BU BİR DÜŞKÜNLÜKTÜR”

    Vedat Tekten’in eleştirileri arasında AKP’li yetkililerin, cemevlerine dönük ziyaretleri de vardı. Tekten, taleplerin öncelikle “Eşit yurttaşlık” temelinde olması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Bu yönetim geçmişte Alevi çalıştayları yapıp, sarayın dahi kapılarını açıp tırnak içerisinde bazı ‘Alevi önderlerini’ o haram sofralarında ağırladılar. O sofraya oturan, kendine ‘Alevi’ deme cüretini gösteren insanlar da o haram lokmayı pay ettiler. Bizce bu bir düşkünlüktür. Bir ‘devlet büyüğü’ eğer bir cemevine ya da derneği ziyaret edeceğini beyan ederse elbette ki onu layık olduğu şekilde karşılar. Üstelik bunu siyaset farkı gözetmeksizin yapar. Ama biliyorsunuz ki geçmişte cemevini ibadet edilen alanlarında bunların önünde Semah dönen, karşısında ceketlerini ilikleyip iki büklüm olan ve kendisine Dede diyen insanları camiamızda tanıdık. Ben bir Alevi dedesi olarak, elbette ki karşısına oturursunuz ama önce bizim ibadetimize ‘cümbüş’ deyip cemevimize ‘cümbüşhane’ diyen bir anlayışın karşısına oturmadan önce cemevinin dört duvarı yerine eşit yurttaşlık talebimizi dile getirin. ‘Kuma, çimentoya ihtiyacımız var’ diyeceğinize, eşit yurttaşlık tabanında cemevimizin ibadethane olarak tanımlanmasını talep edin. Bulunduğumuz yeri ibadethane olarak kabul etmeyip, diğer inançların ibadethanelerine tanıdıkları hakları sana vermeyen bir yönetim nasıl olur da gelip senin cemevinin ihtiyaçları konusunda bilgi almaya kalkar? Biz zaten cemevlerimizi yaparız bugüne kadar olduğu gibi.”

    “ONURLARINI PARA İLE BİRLİKTE TERAZİYE KOYANLAR…”

    Vedat Tekten, son olarak iktidarlar ile işbirliği yapan kesimleri eleştiri odağına alarak şunları söyledi:

    “Valiler, köylerden muhtarları yemeklere davet ediyor. Ve muhtarlar da bu davetlere gidiyor. Buna bazı dernekler de katılıyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne bağlı isimlerin, bu tür davetlere katılması durumunda birçok arkadaşlarımızın ifadelerini isteyip disipline sevk ettik. Bu belirttiğim çizgide bir duruş sergilemeyen Alevi, kendisine ‘Alevi’ demesin. Bunun savunmasını da şöyle yapıyorlar; ‘Sünniler her türlü haktan, vergiden istifade ediyor. Biz neden bunlardan faydalanmayalım?’ Onurlarını para ile birlikte teraziye koyanlar kendilerine ‘Alevi’ demesinler. Evet, haklarımız var. O hakların bize verilmesi lazım. Yasa önünde, eşit yurttaşlık tabanında her türlü alacağımızı almanız gerekir ama bunu vermeyenlere karşı onurlarını pazarlık konusu yapanlar kendilerine ‘Alevi’ demesinler.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Metin Yeğin imzalı ‘Grev’ filmi 29 Ekim’de vizyona girecek

    Metin Yeğin imzalı ‘Grev’ filmi 29 Ekim’de vizyona girecek

    PİRHA-Belgeselci- Yazar Metin Yeğin’in, Osmanlı İmparatorluğu’nda ipek işçiliği yapan kadınların direnişini anlatan ‘Grev’ isimli filmi 29 Ekim’de vizyona girecek.

    1910 yılının Osmanlı İmparatorluğu’nda, Bursa ilinde ipek işçiliği yapan kadın işçilerin kötü çalışma koşulları ve sömürüye karşı birlikte gösterdikleri direnişi işleyen filmde La Casa de Papel dizisinde Lizbon karakterini canlandıran Itziar Ituño Martínez de yer alıyor.

    Senaristliğini ve yönetmenliğini Metin Yeğin’in üstlendiği filmde ayrıca Pelin Batu, Tansel Öngel, Nihan Aker, Orhan Alkaya, Murat Çidamlı gibi isimler de bulunuyor. Filmin sanat yönetmeni ise ödüllü sanat yönetmeni Mustafa Ziya Ülkenciler.

    Çekimleri pandemiden önce Türkiye ve İspanya’da tamamlanan filmin konusu ise şöyle:

    “Yıl 1910 Bursa. Osmanlı imparatorluğu borç içinde kıvranırken, ipek işçileri kadınlar çok güç koşullarda çalışıyorlardı. Avrupa sermayesi sadece bu ipekleri kuşanmakla kalmıyor, aynı zamanda imparatorluktan alacaklarını da bu kadınların sırtından tahsil ediyordu. Bütün bunlara karşı, yaşanmış gerçek bir direnişin, kadınlarının direnişinin öyküsüdür ‘Grev’. Aynı zamanda, ne bu sömürü ne de bu karşı çıkış, sadece Bursa ile de sınırlı değildir, İngiltere’den Türkiye’ye, İspanya’ya kadar uzanır.

    Dünyanın en ünlü oyuncularıyla da bizi buluşturan, zamanın, aşkın ve hayatın gerçek sokaklarında bir seyahattir ‘Grev’.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    PİRHA-8 Ekim’de Türkiye’de vizyona girecek olan ‘Hakikat’ filminin oyuncusu Bülent Emrah Parlak ile yapımcısı Özer Çalık PİRHA’ya konuştu. “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen Çalık, filmin kooperatif anlayışla yapıldığını ifade etti. 

    Şeyh Bedreddin ve onun öğretilerinden etkilenen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in eşitlikçi isyanını konu alan ‘Hakikat’ filmi, 7 Ekim’de Avrupa’da, 8 Ekim’de de Türkiye’de vizyona girecek.

    Film’de Börklüce Mustafa’yı canlandıran oyuncu Bülent Emrah Parlak ile yapımcı Özer Çalık, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI CANLANDIRMAK BAMBAŞKA BİR HİS”

    Filmde, bir dönem ve o döneme ait sorunların anlatıldığını belirten Parlak; “Güncel bir film diyebiliriz. Her dönemde aynı sorunlar ve çözümleri var. Ama tabi ki bir dönemi ve o dönemin sorunlarını anlatıyoruz. Bu dönemde de karşılıklarını bulabilecektir seyirci” dedi.

    Parlak, filmde canlandırdığı Börklüce Mustafa ile ilgili olarak da, “Duygusal olarak bambaşka bir his. Çünkü tarihsel olarak hem tanıdığım, bildiğim ve  yakınlık duyduğum bir karakterdi. Oynamaktan çok büyük keyif ve mutluluk aldım” ifadelerini kullandı.

    Filme destek veren birçok kurum ve kişinin olduğunu kaydeden Parlak, “Destek verenler aynı zamanda filmin ortakları. Bu anlamda çok örnek teşkil edecek bir film. Aslında çok başarılamayan bir durum bu. Herkesin bir ucundan tutup bir şeyi ayağa kaldırması dönemimizde çok zor” diye konuştu.

    “SİNEMADA YENİ BİR YOL YARATMAMIZ GEREKİYORDU”

    “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen yapımcı Çalık, “Dünyada ve Türkiye’de genelde zengin bir yapımcının vermiş olduğu parayla film çekilir ya da büyük yapımcı şirketleri çeker. Ya da Kültür Bakanlığı’na başvurursun. Hepsinde bir otokontrol vardır. Sisteme dokunmama, oyuncuları seçerken, “O oyuncuyu seçmeyelim” denilerek, siyasi olarak baskı uygulanır. “Hikayemiz daha yumuşak olsun” gibi bin tane sorun vardı.

    Biz bunları nasıl aşacağımızı bir yıla kadar tartıştık. Yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşündük. Kooperatif anlayışıyla yaptık. Şirketin ismini de o yüzden ‘İmece’ koyduk. Aşure yaparmış gibi herkes bir şey getirecek, katacak dedik. Sonrasında da hep beraber paylaşacağız; o aşureyi hep beraber yiyeceğiz. Bu şekilde yola çıktık. Bizden sonra da insanlar doğru yaptığımız yanları örnek alsınlar” şeklinde konuştu.

    “BİR TEKSTİL İŞÇİSİNİN 5 METRE KUMAŞ GETİRMESİYLE BAŞLADI BU HİKAYE”

    Çalık, yapım sürecinin en büyük sıkıntısının inanç olduğunu söylerken; “Biz bu filmi kapı kapı dolaşarak yaptık. İnsanlar yapacağımıza değil de yapamayacağımıza çok inandılar. Biz yapamazsak; bizden sonra da bir umutsuzluk oluşacaktı. Biz bunu başaracağız, diyerek yola çıktık. Olmasaydı eğer geriye çok büyük bir umutsuzluk bırakacaktık. Belki de 10-20 yıl kimse böyle bir işe kalkışmayacaktı. İnancı tekrardan hareketlendirmemiz gerekiyordu.

    Sanat, ekonomik krizin çok büyük olduğu ve pandemi gibi sorunun olduğu bir dönemde geriye bırakıldı. Sanatın gücü unutuldu. Biz bunu tekrardan ayaklandırmak istedik. Asıl sorunu orada yaşadık. Osmanlı ordusu 20-25 binken Börklüce’nin ordusu 10 binlerdeydi. 10 bin olduğu için kaybetmedi. Diğer 10 bin gelmediği için kaybetti. Diğer 10 bin gelmiş olsaydı bambaşka bir tarih yazılacaktı. Şu an başka şeyler konuşuyor olacaktık. Bir tekstil işçisinin 5 metre kumaş getirmesiyle başladı bu hikaye. Bunu büyük bir gurur olarak gördük” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP-Berfin YILDIZ/İSTANBUL

  • Karahalil: Yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur!

    Karahalil: Yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur!

    PİRHA-HBVAKV önceki dönem Genel Sekreteri Seyit Karahalil, Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancına ait olmayan ritüelleri eleştirerek, “Bu yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur. Hançerlerini biz Alevilerin telli kuranı olan sazımıza, deyişlerimize, mersiyelerimize saplamak için bilemeye başlamışlardır” ifadelerini kullandı.

    Asimile olmuş kimi gerici grupların, başka inançların kurallarını Alevilere dayatmasına tepkiler hız kesmiyor.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) önceki dönem Genel Sekreteri Seyit Karahalil, özellikle Hakk’a uğurlama erkânlarında bağlama çalınıp deyiş okunmasını “yanlış” bulanlara tepki gösterdi. Karahalil, “Yoldan çıkmışlar” diye ifade ettiği bu grupların, asimilasyon hizmeti verdiklerini ifade etti.

    “ALEVİLİĞİ YOK ETME YOLUNA YÖNELDİLER”

    Seyit Karahalil, “Biz Aleviler için ortalık yine toz bulutu. Bunun altında mı kalsak, üstüne mi çıksak! Bu toz bulutu ne hazindir ki kendi ciğerlerimizden çıkıyor ve soluyabilirsen solu…” sözleriyle konuşmasına başlayarak şunları ekledi:

    “Özünü kaybetmiş yapılarla uğraşmak, bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali kadar zor. Ulu pirimiz Hace Bektaş Veli derki ‘Özünü kaybeden özürlü olur.’

    Tarih boyunca ırkçılık, faşizm ve insanlık dışı davranışlar acıdan, gözyaşından feryat, figandan başka bir şey getirmemiştir. Kin ve nefrete dayalı bu zihniyet dünyanın her yanında olduğu gibi bugün de kendine yandaş bulmakta zorlanmamıştır. Şu bilinmelidir ki; bu ülkede Alevi sorunu büyük bir siyasal sorundur. Çakma piyonları satın alarak yapay tartışmalarla, antidemokratik yöntemler ile sorunlarımızı daha çok düğümleyerek, bizleri yürüdüğümüz aydınlık yoldan çıkarmaya, asimile etmeye, Sünnileştirmeye, Şiileştirmeye güçleri yetmedi. Çünkü biz Alevilerde ‘Yol cümleden uludur. ‘Enel Hakk’ diyen aşk ehli erenlerin yolundayız.

    Yıllar boyu yurdumuzda Alevileri yok etmeye yönelik katliamlar hiç bitmedi. Ulularımızı, pirlerimizi, semah dönen gençlerimizi, çocuklarımızı, o kutsal saydığımız topraklara yolcu eyledik. O kirli ve bozuk düzenin çarkları bütün bu vahşete rağmen, bizleri bitiremedi. Bu çarkları çevirenler artık maskelerini çıkararak Aleviliği yok etme yoluna yöneldiler. İranlı ajanlar, Şiileştirmeye; ülkemizde ise Sünnileştirme yolunda Aleviliğini kaybetmiş, ihanet içinde olanların gözlerini kör etmekte zorlanmadılar. Bu yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirerek ve Hakk’a yürüme erkanlarımızı yok etmek olduğunu görmüş ve hançerlerini biz Alevilerin telli kuranı olan sazımıza, deyişlerimize, mersiyelerimize saplamak için ağızlarında akan salyaları ile bilemeye başlamışlardır. Oysa bu kişiler iyi bilirler ki, şehirlere inmeden önce köylerimizde, hayata veda eden canlarımızı Hakka uğurlarken, canlardan rızalık alınır ve sazla, deyişlerle, gülbenglerle torağa emanet ederdik. Şehirlerde bu yolumuzu ilk zamanlar yeteri kadar örgütlenmeyi gerçekleştiremediğimiz için sürdüremedik. Ancak örgütlenme gerçekleşince, kurumsallaşma yönünde adım atınca yeniden özümüzün gereğini yerine getirerek inadına ‘Şah’ diyerek, telli kuranımıza niyaz eyledik.

    “YOLDAN ÇIKMIŞLARLA ASİMİLE ÇARKLARI DÖNMEYE DEVAM EDİYOR”

    “Hakk’ı aşkta, aşkı Hakk’ta bulmuşuz” diyen Seyit Karahalil, Alevi inancında “Kabesini insan görmeyen mendeburlarla yolumuz da özümüz de aynı olamaz” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizleri Diyanete, İslam Aleviliğine çekmeye çalışanlarla yan yana gelemeyeceğimiz gibi, canlarımızı da özünden uzaklaştıramazlar. Bu konuda özellikle, üst kurumlarımıza önemli görevler düşmekte. Öncelikle bu kapılarda görev yapanlar, özümüze uygun eğitilmeli ve dara çekilmelidir. Eğitilen canlarımız da insanlara dokunmayı hedef edinerek, özümüz ve ilkelerimiz konusunda bilgilendirme yapma görevini üstlenmelidir. Çünkü TV kanalları, Diyanet, eğitim kurumları ve satılık Yoldan çıkmış Alevilerle, asimile çarkları dönmeye devam ediyor. Tarihimizi, Yolumuzu, erkânımızı anlamak Hak ve hakikatin farkına varmak, deyişlerimizin, mersiyelerimizin sırrını çözmek bizler için tek yoldur.

    Şimdi hep birlikte ikrara duralım ve diyelim ki; and olsun ki, siz ve sizlerin satın aldığı bu güruhların çarkları istediğiniz gibi dönmeyecek ve bozuk düzeniniz asla sürmeyecektir.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Dersim’de kadın, çocuk ve yaşlılar katledildi; sorumlular asla haklı çıkarılamaz’-VİDEO

    ‘Dersim’de kadın, çocuk ve yaşlılar katledildi; sorumlular asla haklı çıkarılamaz’-VİDEO

    PİRHA-Pir Seyfettin Elaldı, Dersim Katliamı’nın yıl dönümünde yaptığı açıklama ile “Ayrı bir inanç, dil ve yaşam olması nedeni ile katledilen bu toplum için ‘vergi vermiyorlardı’ denilmekte. Şunu bilsinler ki Dersim o yıllarda diğer illerden farklı değildi. Öyle olsa dahi özellikle kadın, çocuk ve yaşlıların katledilmesi, sorumluları asla haklı çıkaramaz” ifadelerini kullandı.

    Baba Mansur Ocağı evlatlarından Pir Seyfettin Elaldı, on binlerce Alevinin öldürüldüğü Dersim Katliamı’nın 84. yılı sebebiyle açıklama yaptı.

    Katliamı yapanları kınayan Pir Elaldı, “Ayrı bir inanç, dil ve yaşam olması nedeniyle katledilen bu toplum için ‘vergi vermiyor, askere gitmiyorlar’ diye yazanlar şunu bilsinler ki Dersim o yıllarda diğer illerden farklı değildi. Öyle olsa dahi özellikle kadın, çocuk ve yaşlıların katledilmesi, sorumluları asla haklı çıkaramaz” dedi.

    “SUÇLARI; AYRI BİR İNANÇ VE DİLLERİ OLMASIYDI!”

    Pir Seyfettin Elaldı, katliamın en yoğun yapıldığı günün 4 Mayıs olduğunun altını çizerek döneme ait envanterlerin açığa çıkarılması gerektiğini belirtti. Seyfettin Elaldı, bölge halkı için yanlış bilgilerin yazıldığını ifade ederek şunları söyledi:

    “Örnek olarak dedem Seyfa Pir, 4 yıl Osmanlı’ya, 2 yıl da Kuvayi Milliye’ye askerlik yaptığı halde kardeşi Kasım, Hınıs bölgesinde pirlik yaptığı ve can bağladığı için 1938 yılında Malazgirt’te kurşuna dizilir. Suçu ayrı bir inanç, ayrı dil, ayrı bir yaşam şekli olan bu topluma bunu reva gören zihniyet, her dönemde Alevilerin desteğine ihtiyaç duymuş, düze çıktığında ise Alevileri katletmeyi de geride bırakmamışlardır. Dersim Katliamı’nı kınıyor, katliama uğrayan ve ‘eşkıya’ olarak görülen canların itibarlarının iadesinin yapılmasını temenni ederim. Bu mazlum canların devirlerinin daim Hakk cemaline nail olmasını temenni ederim. Tüm canlara aşkı niyaz ile…”

  • ‘Yasakları ihlal eden camide çalıştırılsın’ sözüne ‘Şeriat devletinde yaşamıyorsun’ tepkisi

    ‘Yasakları ihlal eden camide çalıştırılsın’ sözüne ‘Şeriat devletinde yaşamıyorsun’ tepkisi

    PİRHA-Türk Diyanet Vakıf-Sen Genel Başkanı Ünal, camilerde personel açığı olduğunu öne sürerek, yılbaşında yasakları ihlal edenlerin ibadethanelerde zorunlu çalıştırılmasını talep etti. HBVAKV Başkanı Ercan Geçmez, talebi kınayarak “Artık o kadar çok boş yere konuşmaya başladılar ki kendilerini heralde Şeyhul-islam olarak görüyorlar. Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olduğunu görmek istemiyorlar” dedi. 

    Türk Diyanet Vakıf- Sen Genel Başkanı Nuri Ünal, sokağa çıkma yasaklarını ihlal edenlere dair tepki çeken bir yorumda bulundu.

    “Bu insanları ibadethanelerimizde zaruri olarak 1 günlüğüne çalıştıralım. Camilerimizin temizliğinde olur, bakımlarında olur veyahut camii görevlisinin belirleyeceği bir işte çalıştırılabilirler” diyen Ünal, ibadethanelerde personel eksikliği olduğunu söyledi.

    Camide çalışmanın “aynı zamanda bir kamu hizmeti” olduğunu söyleyen Ünal, “Buradan yetkililerimize sesleniyorum. Yılbaşında sokağa çıkma yasağında, yasağı dinlemeyip ihlal eden, keyfiyetten ve boş yere sokaklarda dolaşan insanları camii hizmetlerinde veya diğer sosyal projelerde zorunlu olarak çalıştıralım. İnanın kendileri de bu işten dolayı sevineceklerdir” ifadelerini kullandı.

    Nuri Ünal’ın talebine ilk tepki Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez’den geldi.

    Geçmez, Nuri Ünal için “Osmanlı döneminde ya da şeriat devletinde yaşadıklarını düşünüyorlar” diyerek şu eleştiriyi yöneltti:

    “Allah onları ifşa etsin. Artık o kadar çok boş yere konuşmaya başladılar ki kendilerini heralde Şeyhul-islam olarak görüyorlar. Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olduğunu görmek istemiyorlar. Osmanlı döneminde ya da şeriat devletinde yaşadıklarını düşünüyorlar. Bunun getirdiği rahatlık ve beyhudelikle, başkalarının inanç ve ibadetlerine saygı göstermeyi geçmişler, hukukun vereceği cezaları oralara yönlendirip ibadethanelerde ıslah etmeye çalışıyorlar. Bu başlı başına terbiyesizliktir. Kin ve nefret dilidir bu. Aynı zamanda da bir tür hak ihlalidir. Allah o kişiyi ıslah etsin diyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • Geçmez’den cemevi statüsündeki konağın camiye çevirilmesine tepki-VİDEO

    Geçmez’den cemevi statüsündeki konağın camiye çevirilmesine tepki-VİDEO

    PİRHA- Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Hardal köyündeki bir konağın camiye dönüştürülmek istenmesine HBVAKV Genel Başkanı Ercan Geçmez tepki gösterdi. Hardal köyü sakinlerinin Alevi olduğuna vurgu yapan Geçmez, “Cami isteyin ki hizmet getirelim anlayışı halen sürüyor” dedi.

    Alevi köylerine cami yapma politikası devam ediyor. Sivas’ın Şarkışla İlçesine bağlı Hardal köyündeki eski bir konak, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi ve şimdi de cami olarak restore edilip ibadete açılmak isteniyor. Tamamı Alevi olan Hardal köylüleri bu duruma itiraz edip, yargıya taşıdılar. HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu da konuyu Meclis gündemine getirdi.

    Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Hardal Köyündeki bir konağı 2008 yılında ‘Cemevi’ olarak tanımlarken bugün ‘cami’ statüsüne çevirdi. Karara ise Alevi toplumundan sert tepkiler geldi.

    “BÖLGENİN DİNSEL YAPISI DEĞİŞTİRİLİYOR”

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Yapının geçmişini incelemek lazım” diyerek Alevi kültürünün yok edilmek istendiğini söyledi. Ermenek bölgesinin önemli bir Alevi yerleşkesi olduğuna dikkat çeken Geçmez, bölge ile ilgili şu verileri paylaştı:

    “Ermenek bölgesi Osmanlı döneminde merkez olarak geçiyor. Ve o merkezin belirli yerlerinden bir tanesi de tartışmalı konaktır. Daha sonra Osmanlı, oraya farklı nüfuslar getiriyor. Cumhuriyetle birlikte bu politikalar devam ediyor. Farklı dinsel yapıdaki insanları buraya getirerek bölgenin dinsel yapısı değiştirmeye çalışılıyor. Her köye bir Sünni aile yerleştirme projesi uygulanıyor. Ardından bu aileler cami istiyor. Tüm bunların altında Alevi köyüne cami yapmak yatıyor.
    O bina şimdiki adıyla bir hükümet konağı. Aslında Alevilerin yaşadığı bir bölge olmasından kaynaklı dinsel olarak da Alevilerin cemevi olarak gördükleri bir yer. 2006-2007 yıllarında Tapu Kadastro, orayı cemevi olarak tescil ediyor. Sivas Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, Büyük Birlik Partisi’nden bir vatandaş ve yetkililerin itirazı sonucunda orayı cami olarak tescil ediyor.”

    “CAMİ İSTEYİN Kİ HİZMET GETİRELİM”

    Ercan Geçmez, konak mimarisinin de Alevi inancına dönük olduğunu belirerek “Bina içerisine girdiğinizde üçler, beşler, yediler gibi rakamlar, yazılar görüsünüz. Bunlar Alevilerin kendilerinin kullandığı rakamlardır” dedi.

    Geçmez, köy heyetine yapılan baskı sonucunda konağın devredildiğini söyleyerek şunları kaydetti:

    “Burada önemli olan şey; muhtar ve iki azanın ‘biz cami istiyoruz’ talebidir. Çok klasik bir durum söz konusu. ‘Kendinizi inkâr edin’ hikâyesi… Oradaki kaymakam, muhtara ‘biz hizmet vereceğiz ama buranın cami olduğunu kabul edin. Ardından biz de size hizmet getirelim’ diyor. ‘Camimizi tekrar istiyoruz’ diye dilekçe verin, bizde sizin yolunuzu asfalt yapalım diyor. Muhtar ve 2 aza da dilekçe veriyorlar. Macera bu şekilde başlıyor. Oysa ondan önce konağa ne gelen var, ne giden. Yıllar öncesinde de bu Büyük Birlik Partililer gidip asılı olan konak tabelasını da söküyor.”

    “OSMANLININ ZULMÜ BUGÜN DE SÜRÜYOR”

    Konuya dair itirazlarının süreceğini belirten Geçmez, konağın yeniden cemevine çevrilmesiyle ilgili dava sürecinin başlatılacağını da ekledi. Ercan Geçmez “Köyün tamamının Alevi olmasına rağmen, bu zulmün sürmesi çirkin bir şey” diyerek sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Farz edin sonradan birileri gelip oraya baskıyla bir cami yapmış. Bu yüzyılda dahi Osmanlı’nın zulümlerini, nüfus değiştirme politikalarını herkes çok iyi biliyor. Bugün yaşanan, o zulmün hala sürmesidir. Biz, bu konuyla ilgili bir vakıfız. Köylülerle sürekli görüşüyoruz. 200’e yakın vatandaş kaymakamlığa itiraz dilekçesi verdi. Konağın cami değil, cemevine çevrilmesi ile ilgili dava da açılacak.”

    Cebrail Arslan/ANKARA

  • Demokratik Alevi Dernekleri: Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiştir

    Demokratik Alevi Dernekleri: Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiştir

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na organize suç örgütü elemanı tarafından yöneltilen tehdit söylemlerini eleştirdi. Yapılan açıklamada iktidarın yönetememe krizi yaşadığı ifade edilerek, “Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiş ve darbe mekaniği sürekli canlı tutulmuştur” denildi.

    Organize suç örgütü elemanı Alaattin Çakıcı’nın, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük tehdit ve hakaret sözleri Alevi cephesinden de tepkiyle karşılandı. Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi tarafından yapılan yazılı açıklamada “Kimileri adeta ölümün, savaşın, hoyratın dili olan korku dilinde ısrar etmekte” denildi.

    “MİLLİYETÇİLİĞİN, TEKÇİLİGİN DİLİ KANSER ÜRETİYOR”

    Dernek açıklamasında, hükümetin yönetememe krizi yaşadığına vurgu yapılarak “İnsan hakları adına söz söyleyenlerin zulme uğradığı dönemlerde meydan çiğ söz söyleyenlere kalır” denildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri’nin açıklaması şöyle:

    “Rızasız dile meydan açmıyoruz- yol da vermiyoruz

    ‘Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

    Söz ola bal ile yağ ede ağulu aşı’

    Yunus Emre

    Doğru sözü ibadet kabul eden bir gelenekten geliyoruz. Bir söze bakarız hakikati içerir mi diye, bir de söyleyene bakarız durduğu yer neresidir diye.

    Söz var yaşatır, söz var öldürür. Tam da böylesi ölüm dilinin konuşulduğu zamanları yaşıyoruz. Rıza toplumun dili edebi, kemaleti söz-ikrar üzerinde inşa edilmiş bilgelerin Pirlerin dilidir. Asla çiğ söz söylememişler, söyleyenin karşısında da dik durmayı da bilmişlerdir. Hak, hakikat arayışı dili rıza dilidir. Bunun için de rızasız dile meydan kurmuyor ve rızalık vermiyoruz.

    ‘Edep yahu’ dedirtecek bir ötekileştirme dili ilk defa kullanılmıyor. Osmanlılarda ‘mülhit, zındık, kâfir’ denilerek katlimiz vaciplenirken, Cumhuriyetle beraber ulus devletin muteber olmayan vatandaşĺar listesine alınmıştık.

    Milliyetçiliğin, tekçiliğin dili kanser üretiyor. Bu dil çürümüşlüğü ürettiği içindir ki, tüm toplumları, tüm farklılıkları her gün daha da bir birine ‘düşmanlaştırıyor’ oysaki toplum kendi farklılıklarıyla birlikte güzeldir. Bir bütün olarak bu barışın diline susamış zamanları da yaşıyoruz. Ancak kimileri sürekli bu iç barışı bozmaya, provoke etmeye çalışıyor. Devletçi siyaset anlayışı sürekli ‘ötekiler yaratarak’ varlığını devam ettirir. Bu bazen kişilere yönelik olur, bazen gruplara, topluluklara, etnik yapılara, ideolojilere, inançlara yönelik olmaktadır.

    Bu söylemlerle toplumun ruhu, direnen inanç gerçekliği, direnen halk gerçekliği teslim alınmaya çalışılır. Toplumun hizmetinde olmayan bir devlet sürekli toplumu teslim almak için, bu ötekileştirme dilini devreye koyarak kendi ‘korku’ dilini konuşturmaya ya da bu dili gündemde tutmak için de bireyleri konuşturmaktadır. 

    “ÇİĞ SÖZ SÖYLEYENLER ÇOĞALMAKTADIR”

    Yaşadığımız bu devranda çiğ söz söyleyenler çoğalmaktadır. Dilin edebi çiğ söz söyleyenlere de ‘edep-erkan’ demiş ve yolun kemaletini göstermiştir. Bir kez daha söyleyelim ki, ikrarımıza, söz söyletmeme bizim ibadetimiz arasındadır. Kimi bireyler bu hakikatten uzaklaştıkları için, kendi kadim değerlerine karşı ikrarsız duruşları bu hoyratlara meydan verir duruma getirmiştir. Neredeyse ‘mafyatik’ dil egemen dil ve zihniyet haline getirilmiştir.

    Koçgiri’de ‘Taş üstünde taş, gövde üstünde baş’ bırakmadığını söyleyenlerin ruhu, 90’ların karanlık güçleri oldular. Biz bunları 1 Mayıs’larda, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta tanırız. Bu anlayış an itibariyle sayın Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak bir daha yüzünü göstermiştir. Gelinen aşamada mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiş ve darbe mekaniği sürekli canlı tutulmuştur. Demokrasi deryasından kopmuş, adalet direği kırılmış, vicdan terazisi yerle-yeksan olmuş bir sistemde ‘her şey mübahtır’ denklemi devreye girmiştir. Türkiye adeta bir fay hattına gelip dayanmış durumda. Ya demokrasi, adalet, özgürlük hattına yol alacak ya da fay hattı olan sürekli ötekileri düşman gören, inancını küçümseyen, hattın altında kalacaktır.”

    “BU HOYRATLIĞA ASLA YOL VERMEYECEĞİZ”

    “Söz söyleyen kadar, mağdur olanların bu durum karşısındaki tavrı da önemlidir. “Dürzü, şaki, mülhit, zındık, kâfir, mum söndüren, Ermeni dölü, Kürt çalar çingene oynar v.s.” söylemleri gazete, dergi ve kitaplarda bolca mevcuttur.

    Devlette görev alanlar, belirli makam ve mevkiye gelenler kendilerini muteber vatandaş olarak tanımlasalar da, yetiştikleri coğrafya, inanç ve kültürleri, tarihsel arka planları, analarının kültürü esastır. Bugün ‘Dürzü olarak aşağılanan sayın Kılıçdaroğlu’nun anne ve babası Rêya Hakk Alevî inancının kadim coğrafyasında, bir ocak evlâdı olarak, ikrarlı ve rızalı yaşadılar. Xızır’ın Dili ile konuştular. Bu gerçek yokmuş gibi davranıp süreci geçiştirmek, tekçi zihniyetin geldiği aşamayı bulanıklaştırmaktır. Kadim Dersim toprağına turap olmuş bu inancın nûrundan beslenmiş değerlerimize karşı her daim sahiplenmiş ve sahiplenmeye de devam edeceğiz. Yolumuzu ikrarlı anaların ağıtlarıyla ve yaralı dilleriyle yaşadık. Kılıçdaroğlu’nun annesi bu kadim yaralı coğrafyanın tüm acılarını yaşamış ve bu tarihsel hafızanın hem mazlumları hem tanıkları hem de mağdurlarıdır. Biz Raa Heqi talip toplumları olarak, adalete, demokrasiye olan bağlılığımız gereği, bu hoyratlığa asla yol vermeyeceğiz. Bu yol kadim direngen direnişçi olduğu kadar edep ve erkanın tüm normlarını da dosta da, nehaka da hatırlatmayı da ikrar bilmiştir.

    Devlet, mafya, siyaset birliğinin dağılması için halk iradesi esas alınmalı, yapılanlara karşı toplumla yüzleşilmeli, bunun için de demokratik siyaset tüm kurumlarıyla yaşam alanı bulmalıdır. Bunun dışında söylenen her söz, kimden gelirse gelsin çiğ sözdür.

    Midesine çiğ lokma, ağzına çiğ söz almayanlara aşk olsun.”

    PİRHA/ANKARA