Etiket: öteki

  • Bir yılda Alevilere dönük en az 13 saldırı yapıldı

    Bir yılda Alevilere dönük en az 13 saldırı yapıldı

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi, 2023 yılı içerisinde basın taraması sonucu elde ettiği verilere göre; Alevilere, Kürtlere ve mültecilere dönük en az 208 ırkçı ve ötekileştirci saldırının yaşandığını açıkladı.

    Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi, 2023 yılında “Kürtler, Aleviler ve mültecilere yönelik ırkçı saldırılara dair” basın taraması üzerinden hazırladığı raporu açıkladı. Raporda, yıl içerisinde en az 208 ırkçı/ötekileştirici/yok sayan haberin basında yer aldığı aktarıldı.

    Siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin söylemleri üzerinden birçok saldırının yaşandığının vurgulandığı raporda, deprem bölgesinde kalan Alevi köylerine yönelik ayrımcı yaklaşımlar yaşandığı aktarıldı.

    Raporda, Kürtlere yönelik spor sahalarından cezaevlerine, anadile yönelik ayrıştırıcı ifadelerden metropollerde ırkçı saiklerle maruz bırakıldıkları şiddet eylemlerine kadar birçok ırkçı/ötekileştirici/yok sayan haberin basına yansıdığı ifade edildi.

    Raporda, “Yıllar boyu Alevi olduklarını, Kürt olduklarını gizlemek zorunda kalan aileler gibi bugün de göçmen aileler çocuklarını bu şekilde tembihlemekte ve kamusal alanda kendi dillerini konuşmama konusunda uyarmaktadırlar. Başta Amedspor olmak üzere diğer birçok bölge takımı çıktıkları birçok deplasmanda ırkçı söylemlere ve hatta saha içerisinde dışarısında şiddete maruz bırakılmaktadırlar. Bununla birlikte halen TBMM’de Kürtçe ‘Bilinmeyen-X dili’ olarak tanımlanmakta olup, bölge kentlerine ait otobüs firmalarından tutun da siyasi parti binalarına yönelik ırkçı saldırılar gündelik yaşamın rutinine dönüşmüş durumda” diye kaydedildi.

    1 yıllık taramada Alevilere yönelik bahsedilen saiklerle basında en az 13 saldırı haberinin yer aldığı bilgileri paylaşıldı.

    Raporun tamamı için: Raporun tümüne erişmek için tıklayınız…

  • Çinçinli Abdal yurttaşlar: Hükümetten şikayetçiyiz; bizim yaşamaya hakkımız yok mu?-VİDEO

    Çinçinli Abdal yurttaşlar: Hükümetten şikayetçiyiz; bizim yaşamaya hakkımız yok mu?-VİDEO

    PİRHA- Ankara’nın en yoksul mahallelerinden olan Çinçin’de yaşayan yurttaşlar ekonomik krizden en çok etkilenen kesimlerden biri oldu. Ötekileştirildiklerini söyleyen Çinçinli Abdal yurttaşlar, yaşadıkları geçim sıkıntısını PİRHA’ya anlattılar. Yurttaşlar, “Her şeye zam geldi. Herkes geçim sıkıntısı çekiyor. Gelirden çok giderimiz var. Hükümetten çok şikayetçiyiz. Halkın hiçbir sorunuyla, sıkıntısıyla ilgilenmiyor” dedi.

    Yeni yılla birlikte birçok temel ürüne fahiş oranlarda zamlar geldi. Yaşanan zam furyası yurttaşın alım gücünü iyice düşürdü.

    Ankara’nın en yoksul mahallelerinden olan Çinçin’de yaşayan yurttaşlar ekonomik krizden en çok etkilenen kesimlerden biri oldu. Burada yaşayan insanların çoğu işsiz ve sosyal güvenceden yoksun. Çoğunun devamlı bir işi ve düzenli bir geliri yok.

    Ötekileştirildiklerini söyleyen Çinçinli Abdal yurttaşlar, yaşadıkları ekonomik zorlukları ve geçim sıkıntısını PİRHA mikrofonuna şu sözlerle anlattılar:

    “DÜZENLİ BİR İŞİMİZ YOK”

    Bir Abdal yurttaş, “5 tane çocuğum okula gidiyor. Geçinemiyoruz. Düzenli bir gelirimiz yok. Her şeyimiz borç, ödeyemiyoruz” dedi.

    Bir başka yurttaş, “Bizim buradaki gecekondularımızı yıktılar. Yerine apartmanlar diktiler. Onları da bize yüksek fiyatlardan satmaya çalıştılar. Bizim onları alacak gücümüz yok. Burada yaşayan insanların hiçbirinin düzenli bir işi yok. Bir dolmuş olmuş 5 lira. Taksinin açılışı 20 lira. Mazot desen almış başını gitmiş. Benim arabam var. Bir haftadır kapının önünde yatıyor. Bir yere gidemiyorum. Ben boya işleriyle uğraşıyorum. İş olursa yapıyorum, olmazsa boştayım. Kiramı falan eş, dost, büyüklerden borç alıyorum. Sonra ödüyorum. Bazı zamanlar oluyor ki elektriğimizi, suyumuzu ödeyemiyoruz. Ekonomimiz çok kötü durumda” diye konuştu.

    “HÜKÜMETE ÇOK KIZIYORUZ”

    Abdal yurttaşlar şöyle devam ettiler:

    *“Biz evde 10 kişi yaşıyoruz. İnanın ekmek, yağ alacak gücümüz yok. Bir yağ 120 lira olmuş. Bunu nasıl alabiliriz? Biz küçücük yağ alıyoruz iki günlük yemeğimiz çıkıyor. 10 kişiye yetmiyor. Kendimizden kısıp çocuklarımıza yediriyoruz. Ben emekliyim. Emekli maaşımla 10 kişiye bakmaya çalışıyorum. Çocuğum işsiz. Sadece emekli maaşı ile elektrik, doğalgaz, su, gıda harcamamızı karşılayamıyoruz, yetiştiremiyoruz. Çocuğuma çeyiz yaptım. Onun parasını ödeyemedim. O yüzden icra geldi. Fakir fukarayı artık devlet görsün. Devlet bizi öldürdü. Artık yeter. Bu zamlara bir son versinler. Hükümete çok kızıyoruz.”

    “ÇİNÇİN’E HİÇ HİZMET GELMİYOR”

    *“Burası ötekileştirilmiş bir mahalle. Biz Çinçinliyiz dediğimizde insanlar bizden uzak duruyor. Bizimle arkadaşlık etmek istemiyorlar. Ailemiz çok zor geçiniyor. Gecekondularımızı yıkıp yerine TOKİ yaptılar. Bize ev vermediler. O yüzden buradaki insanların çoğu daha uygun fiyatlardaki yerlere taşındı. Mahalleyi terk etmek zorunda kaldılar. Buraya hiç hizmet gelmiyor. Yollarımızın halini görüyorsunuz. Çukurambar’a bakın, Çankaya’nın diğer yerlerine bakın bir de buraya bakın. Neden buraya hiçbir şey yapılmıyor?

    Buraya kentsel dönüşüm geldi. Biz gecekondularımızdan memnunduk. Burada herkes birbirini tanıyordu. Dayanışma vardı. Bir evde yemek pişti mi diğer evlere de giderdi. Şimdi buradakilerin yarısı başka yerlere gitti. TOKİ’den ev alabilenler de oraya geçti ama mahallemizin yapısı bozuldu. Eski belediye başkanı Melih Gökçek zamanında buraya hiçbir şey gelmiyordu. Şimdi yine biraz geliyor. Mansur başkan kömür, doğalgaz, gıda yardımları yapıyor burada yaşayanlara. Gelecekten hiçbir umudum yok. Ben bir genç olarak burada yaşamanın zorluklarını her zaman hissediyorum.”

    “ÇOCUĞUMA İSTEDİĞİM GİBİ GIDA ALAMIYORUM”

    *“Benim yeterince yakacağım yok. O yüzden komşunun atacağı gardırobu aldım, parçaladım. Onu eve götürüp yakacağım. Rahatça ısınamıyoruz. 24 saatte sadece bir kere sobayı yakabiliyoruz. Belediye yardım ediyor ama yeterli gelmiyor. 600 lira veriyorlar. 600 TL zenginlerin çocuklarının kahvaltı parası ama bize verip bir ay geçinin diyorlar.”

    *“Ben işsiz bir babayım. Çocuğuma istediğim gibi gıda alamıyorum. Onun bez gibi ihtiyaçlarını karşılayamıyorum. Anne baba olarak kendimizden kısıyoruz ama yine de yetiştiremiyoruz. Her şeye zam geldi. Herkes geçim sıkıntısı çekiyor. Gelirden çok giderimiz var. Hükümetten çok şikayetçiyiz. Halkın hiçbir sorunuyla, sıkıntısı ile ilgilenmiyor.”

    “BURADAKİ İNSANLARIN YAŞAMAYA HAKKI YOK MU?”

    *“Burası Altındağ Çinçin. Burada her evde 5 tane mahkum, 10 tane çocuk var. Bu insanlar ne yiyip ne içecek? Dolmuş parası 5 lira olmuş. İnsanlar hapishaneye görüşe gidemiyor. 10 liraya 3 ekmek alabiliyoruz. Burası Altındağ Çinçin diye buradaki insanların yaşamaya hakkı yok mu? Hırsızlık mı yapalım, banka mı soyalım? Nasıl yaşayabiliriz? Asgari ücret 4 bin 250 TL oldu. Bunu yapsan ne olur? Her şeye iki katı zam geldi. İkametgah adresimiz Çinçin olduğu için kimse bize iş de vermiyor. İşe almak da istemiyor. Buranın insanıyız diye farklı gözle bakıyorlar bize.”

    Melis CİDDİOĞLU/Eren GÜVEN-ANKARA

  • ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    PİRHA- Yazar Temel Demirer, Alevilerin toplumsal hafızasının ve değerlerinin katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek istendiğine dikkat çekerek, “Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar, aktivist Temel Demirer, sorularımızı yanıtladı.

    “AYRIMCILIK ÖNCE DİLDE BAŞLAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    TEMEL DEMİRER: Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz. Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir. Her şeyin mümkün olduğu tabloda ben de, “Dünyada neo-liberalizmin sonunun gelmesini beklemiyorum, geldiğini savunuyorum” diyenler ve büyük bir kaosla yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerdenim…

    Öncelikle “Ayrım” ve “Nefret” kavramlarından başlamak gerek. Ayrım(cılık), yaş, bedensel yetenekler, sınıf, etnik köken, cinsiyet, ırk ya da din ayrımına dayalı farklı muamele. Latince “discriminare”, “bölmek, ayırmak, ayırt etmek” sözünden gelir. “Eşit davranmamak, fark gözetmek” olarak özetlenmesi mümkün olan ayrımcılığın “resmileşme”si, İsa’dan 600 yıl önce başladı. Roma hükümdarı Servius halkını iki sınıfa ayırdı. Onun tasnifine göre birinci sınıf “clasiscus” alt tabaka ise “proletarius”tu. Ayrılan şeylerden birine yüklenen negatif anlamla oluşan hâlin, yani ayrımcılığın psikolojik nedenlerinin yanı sıra, sosyal ve politik nedenleri de vardır. Ayrımcılık, bencillik ve empati yoksunluğuyla ilintili, farklılığa tahammülsüzlükle karakterize olan bir tutum ve davranışlar dizisiyken; ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi sorunun esas kaynağıdır.

    Irkçılık, ayrımcılığa verilebilecek en iyi örnektir;[5] ve şunun altı çizilmeli: “Ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir.” “Çerkes, Abaza; allah muhafaza”, “Kürtten evliya, sokma avluya”, “Arap, Arnavut, deve; bastırma bunları eve”, “Tenekeden maşa olmaz, Çingeneden paşa olmaz,” türünden atasözlerinde açığa çıkan ayrımcılık Türkiye Cumhuriyeti siyasetinin de belkemiğidir. Başbakan iken Erdoğan’ın, “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt Meydanı’nda “Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim” demesi de ayrımcılığın bir örneğiyken; kültürel dağarcığımız bu tür sözlerle doludur!

    Örneğin “Kız alıp kız vermişiz”, “Benim de Kürt arkadaşlarım var”, “Etle tırnak gibiyiz”, “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık”, “Alevi nedir, Sünnî nedir… Bilmezdik”, “Benim en yakın arkadaşım Ermeni”, “Benim eşim Kürt”, “Hâlbuki, ‘Biz kızlarımızı erkek çocuklarımızdan ayırt etmiyoruz’ demek bile, ortada bir ayrımcılık olduğunun kanıtını oluşturmaktadır. Ve son tahlilde ayrımcılık, ırkçılığı içeren bir linç kültürüdür.

    Nasıl mı?

    “1958’de Mississippi Üniversitesi’ne başvuran Clennon King adındaki siyah bir öğrenci, zorla akıl hastanesine kapatılmıştı. Duruşmayı yöneten yargıç, bir siyahın Mississippi Üniversitesi’ne kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğunu hükmetmişti” gerçeğini hatırlamak yetmez mi?!

    Bunların hepsi “ayrımcılık” illetinden malûldür! Çünkü kimliğini bastıran Kürt ve gizleyen Alevi ya da tarihi kurcalamayan Ermeni veya varlığını hissettirmeyen Arap, sonra da sesini çıkarmayan Rum ile “dost” olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır. Bastırılmış, unut(tur)ulmuş kimlikler batmaz egemene.

    Gerekli olan ise kimliğini bastırmayan Kürt, gizlemeyen Alevi, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmektir. Böyle bir davranışın dilini tutturmaktır! Çünkü “Ayrımcılık, çok sık ifade edildiği gibi, önce dilde başlar… Dil, kişisel olarak öğrenilen, fakat toplumsal olarak inşa edilen bir iletişim aracıdır.”

    Yaşamın nefret, ayrımcılık, dışlama, hor görme, şiddet ve zulüm olduğu coğrafyalarda hoşgörü değil, ayrımcılık, yasaklar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı-sömürücü toplumlar “birlik beraberlik” söylenceleriyle homojen bir nüfus yaratan bir zorbalıksız var olamazlar.

    Kolay mı? Egemen ötekileştirme masalında bir yanda “biz” bütün olumlu değerleri taşıyanlar, yani iyi, haksever, dürüst, yürekli olanlar; karşı tarafta ise “ötekiler”, bizden sayılmayanlar, olumsuzlar, yani kötü, ahlâksız, korkak, kalleş vb. olanlar vardır.

    Böyle bir tabloda “Önyargıya dayalı ayrımcılığın doruk noktası soykırım” devreye girerken; toplumun her kesimini saran ırkçılık ve ayrımcılık eşliğinde kulakları sağır eden savaş naraları atılır. Kadın, çocuk ve hayvan düşmanlığı yükselir. Kendi bekası için koca ülkeyi ateşe atmaktan geri durmayacağını defalarca gösteren muktedirlerin çılgınlığı dört yanı sarar. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcılığı tescil ettiği coğrafyamızda olduğu gibi.

    Siz bakmayın “Türkiye’de farklı kültür gruplarının ayrımcılık ve baskı görmesi olgusu, Aralık 1999’daki AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday ilan edilmesinden sonra AB’ye üye olabilmek için girişilen reform süreciyle ve özellikle Ekim 2001’den sonra ciddi biçimde düzeltilmeye çalışılmıştır,” türünden ucuz toptancılıklara!

    “Neden” mi?

    “Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrımüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”

    Yeri gelmişken; “Türklük Sözleşmesi”ndeki ayrımcılık, kuşkusuz Aleviler içinde geçerlidir. Yine siz bakmayın, “Geleceğimizi tehdit eden bir başka tehlike var: Önyargılar, ön kabuller, hoşgörüsüzlük, birbirine karşı tahammülsüzlük, ayrımcılık…” türünden kelâm ile sınırlı ve fiilsiz tutum(suzluk)lara!

    Muktedir şiddetinin bir diğer adı ve kitleleri sürüleştirdiği bir kaldıraçtır ayrımcılık!

    Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz… Hitler’in önlenemez yükselişinin bir nedeni; insanların sürüye nasıl katıldığını görmesiydi.

    Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048’de doğmuş Ömer Hayyam’ın, “Celladına âşık olmuşsa bir millet,/ ister ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” dizelerinde tarif edilen sürünün her bireyi birbirine benzer. Biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları; Michel Foucault’nun, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir” sözündeki üzere.

    Sürü psikolojisi öyle etkilidir ki, biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hâle getirir; ve elbette ırkçılığın, eşitsizliğinin öyküsüdür ayrımcılık tarihi; bir de özgürlük, eşitlik için ayrımcılığa karşı mücadelenin. Hatırlayın: Devrim Fransa’sındaki Kurucu Meclisi yeni anayasa teklifinin 11. maddesi, “Ayrımcılık yapılmayacak” diye haykırıyordu.

    NEFRET SÖYLEMİNİ EGEMEN İDEOLOJİDEN SOYUT ELE ALAMAYIZ

    “Aslında, umudun kendisi, bu umutsuz, şanssız, gri dünyayı terk etmiştir. Yaşam, keyifsizliğin de ötesinde, anlamsızlık batağından çıkmak için hiçbir şansı olmaksızın, mutsuzluğa, sıkıntıya ve monotonluğa gömülüyor. İletişim -konuşma, söyleşi, şaka, hatta komplo- kitle iletişim araçlarının ‘söylemi’ tarafından tümüyle kuşatılmış durumda. Kişiler arası ilişkiler de aynı şekilde bozulmuş hâlde ve artık kayıtsızlık, ikiyüzlü bir tiksinti ve kendinden nefret etme ile tanımlanmakta -tek bir cümleyle, hepimiz samimiyetsizlik illetine tutulduk,”[18] diye tanımlanan tabloda giderek “tekçi”leşen egemen kendinden olmayanı, düşüncelerini paylaşmayanı ötekileştirir; dışlar. Coğrafyamızdaki iktidarın yaratıp beslediği pervasız nefret söylem(ler)i, ötekileştirilenlere yönelik şiddeti tırmandırmaktadır. Çünkü “Nefret söylemi, toplumdaki dezavantajlı grupları düşmanlaştırmaya, değersizleştirmeye veya dışlamaya yönelik hiyerarşik bir anlatımdır.” Yani sisteme mündemiçtir.

    Örneğin Osmanlı’nın Alevi katliamlarında İdris-i Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’in rolünü detaylı biçimde anlatan Necdet Saraç’ın, Alevilere yönelik iftiraların, aşağılayıcı ve dışlayıcı nefret söylemlerinin tarihsel arka planındaki devlet aklını sergilediği üzere. Gerçekten de söz konusu söylemler sıradan insanların olmayıp, devlet aklı tarafından Çaldıran savaşı öncesinde ve sonrasında sistematik bir şekilde ulema kaleme alınmıştı. Bunların halka mal edilmesi” ise kadıların, suhtelerin, cemaat önderlerinin, velhasıl tepeden basamak basamak aşağıya doğru inen bir hiyerarşinin işiydi. Tıpkı Venedik’te nefret Getto’larını yaratan devlet icraatlarındaki üzere. O halde, hiçbir nefret söylemini egemen ideolojiden ya da Devletin İdeolojik Aygıtlarının (DİA) siyasal iktisadından soyut ele alamayız. Çünkü “Mutlak olan her şey patolojiktir.”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor ve zorunlu din derslerinde olduğu gibi nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor? Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Devletin resmî ideolojik gerçeğini konuşmadan ne ayrımcılık ne de nefret söylemi üzerine tek kelime dahi edilemez. “Mafyanın devletleşmesi, devletin mafyalaşması” biçiminde formüle edilmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Neredeyse “bu kadarı da olmaz” dedirten gerçeklik(ler)in baskı “şok”uyla başladığımız her gün iktidarın güçsüzlüğü ve “ilk seçimde gidecek” olmasına değil; faşizm sürecinin sıradanlaştırma mekaniğiyle açıklanmalı.

    François Mitterand’ın tabiriyle “süreklileşmiş darbe/ coup d’état permanent”; August Thalheimer’in, “coup de main/ ani baskın” tespitleriyle müsemma güzergâhta iktidar “şok ve dehşet” pratiğiyle hayata nizam çekerken; “kurtarıcı” olarak vazgeçilmezliğini ispat etmek için toplumun sürekli tehdit altında tutuyor.

    Yani içinden geçilen “istikrarlı istikrarsızlık” yeni rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmiyor. Bunun nedeni de coğrafyamızın devlet yapısı. Kolay mı? “12 Eylül AKP ile sürüyor”! ‘Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’ (ADAM DER) Başkanı Gazeteci Rahmi Yıldırım’ın, “Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir, faşizmin kurumları hâlâ yerli yerindedir,”  notunu düştüğü hâle dair, anımsatmadan geçmemeli.

    Yargıtay XVI. Ceza Dairesi’nin, 12 Eylül’ün “Hükümete karşı açık bir darbe ve insanlığa karşı suç” olduğunu belirlediği hâlde darbe lideri, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında yapılan “işkence” şikâyetlerine dair, suçun 2004’ten önceki yasaya göre zaman aşımına tabi olduğu belirtilerek takipsizlik kararı verildi.

    Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Cumhuriyet, Osmanlı’dan sözüm ona bir “kültürel kopuş” olduğunu “iddia” etse de; devletin bekası mevzuunda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konusudur.

    Bilinmiyor olamaz! Bu ülke 1915 ile, Varlık Vergisi ile, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşmediği gibi, 12 Eylül Darbesi ile de yüzleşmedi. 12 Eylül işkencelerini yapanlar hesap verdi mi? Hayır! Yani vahşeti hiç tartışmadık.

    Birkaç örneği aktarmadan geçmemeli. Örneğin Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Kanlı Pazar’a hazırlık mitinginde yaptığı konuşmada Tan Matbaası’nı kendilerinin yaktığını söyleyip övünmüştü! 16 Mart 1978’de faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine atılan bomba sonucu 7 devrimci hayatını kaybetmişti. Yıllarca süren ve sonunda zaman aşımına uğrayan 16 Mart Katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, “Devlet kendi suç örgütünün ortaya çıkartılmasını engellemek için elinden geleni yaptı, sonuçta devletin bekası bu sürecin önünü kesmek için elinden gelen gayreti gösterdi,” dedi! 1990’larda “polis-siyaset-mafya” üçgeninde “Susurluk Çetesi” tarafından işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlere ilişkin eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın arasında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı. 17 cinayet yönünden Ağar dahil 17 kişinin “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraatına karar verdi!

    Özetle boşuna değildi devlet katliamlarının, katillerinin “aklanıp”, münferitmiş gibi sunulması. Ya da göstermelik yargılamalarla, komik “cezalarla” olayların örtbas edilmesi!

    Örneğin Sünnî Hanifî mezhebini esas alan Türk(iye) rejiminin, Kızılbaşları “baskılanıp asimile edilmesi gereken topluluk”; dünden bugüne değişmeyen tutumla “ıslah edilmesi”, Sünnileştirilmesi gereken “sapkınlar” olarak görmesi gibi!

    “Nasıl” mı?

    Irkçı faşistlerin 1978’de Çorum ve Maraş’ta, dinci faşistlerin 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta işledikleri katliamlar, insanlık suçudur.

    16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’e kadar on üç gün süren Maraş kıyımında 120 insanın katli veya 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum Katliamı’nda 50 kişinin katli, 200’ün üzerinde insanın yaralanması, 300’e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmesi, binlerce Alevi ailenin göç etmesi boşuna değildi. O günlerde cüretkâr açıklama yapmıştı Süleyman Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diye. Ve elbette boşuna değildi; başbakanlığı sırasında, Sivas Katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” demesi de Erdoğan’ın.

    Bunlar böyle olunca; şunlar da kaçınılmaz olmaz mı? Oluyor elbette!12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli raporda Aleviler için şunlar kayıtlıydı:

    “Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevi Bektaşilerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Aleviler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.”

    Avukat Cüneyt Toraman’a göre de, 2 Temmuz Madımak Katliamı “ön kesme” bağlamında “Sivas Özel Harp dairesi operasyonudur.” Maraş Katliamı’na ilişkin MİT belgesi, olayların başlamasında Milli Türk Talebe Birliği’nin rolünü ortaya koydu. Belgede, “solcular bomba attı” söylentisinin çıkmasına neden olan bombalı saldırının “bizzat sağcılar tarafından düzenlenmiş olabileceği” belirtildi! Sivas Katliamı davasının 23. yılında firari sanıklar Murat Sonkur ve Eren Ceylan’ın Almanya’dan iadesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yazı yazıldı! Sivas Katliamı mağdurları, firari üç sanık yönünden davanın 26 yıldır devam etmesi ve sanıkların yakalanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) hak ihlâli başvurusunda bulundu. Sanıkların yakalanmamış olmasının devletin kusuru olduğu belirtilen dilekçede, firari sanıkların örgütlü bir şekilde yurtdışına çıkarıldığı kaydedildi! Adalet Bakanlığı, Sivas katliamı davasının zamanaşımıyla düşmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya karşı skandal bir savunma yaptı. Hal buyken; “Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?” sorusunun yanıtı aranıyor ve bulunabilmiş de değil!

    “DEVLETİN ALEVİSİ OLMAMAK İKTİDARIN ÖTEKİSİ OLMAKTIR”

     Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevîlerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil gibi. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Aleviler Alevi olarak kaldığı ya da devletin Alevisi olmadıkları sürece iktidarın ötekisi olmaktan kurtulamazlar. “Neden” mi? Alevi olmak bugünkü sistemin kabullenmesi mümkün ol(a)mayandır.

    Sünni İslamın nefretle andığı Alevi, özgün adıyla Kızılbaşlık deyince akıllara ilk gelen Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) değil midir? Ayrıca hem Selçuklu Devleti’nde, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Aleviler iç tehdit olarak görülüyordu. Osmanlı’da Alevîler için “Katli vaciptir” gibi pek çok fetva yayınlanmıştı. Tüm bunlar “Türk devlet geleneğinin Sünniliğe yaslanması”yla ve Aleviliğin doğasıyla ilintiliydi.

    Burada bir parantez açarak (biliyorum Alevilik üzerine çok şey söylendi, yazıldı; ancak ben de) şunlara dikkat çekmeliyim. “Alevilik, İslâm’ın tasavvufi bir yorumudur. Yöntemini doğrudan Kur’an’a dayandırır. Üstelik Kur’an ayetlerinin lafzına değil batınına ulaşmaya çalışır. Kuran’ın tefsirine değil, teviline girişir,”  türünden “elitist” bir yoruma mesafeli dururken; kanımca Alevilik diğerlerine eşit mesafede duran, insan ve doğa temelli ortakçılık inancıdır. Anadolu Aleviliğine ta Selçuklu’dan bu yana eşitlikçi ve paylaşımcı bir köylü-göçer komünalizminin özlemleri sinmiştir. İnancı gereği ezilenin, haklının ve mazlumların yanında yer alma gayretiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist anlayışlardan da uzak durmaya gayret eden Alevilik din öğretisi olmaktan çok, bir felsefedir. Öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir.

    “TÜRKİYE’Yİ KATLİAMLAR COĞRAFYASINA DÖNÜŞTÜREN BU TARİHLERLE YÜZLEŞİLMELİ”

    Aleviler sistemli bir biçimde, bir yandan asimilasyona, bir yandan da  diskriminasyona (ayrımcılık)  tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun biçimlenişi önce İslamlaştırma, Sünnileştirme, Sünni değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. yüzyılın başından itibaren önce devlet denetimli bir Sünni-Türk kimliği, 1980’lerden itibaren ise Türk- İslam sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi. Alevilik tarihi isyan ve direnişin tarihidir. Şimdi bununla T.C’nin “barışması”, “uyumu”, vs. mümkün mü? Maraş da, Sivas da, Gazi de diğerleri de bundan ötürüydü! Türkiye’de toplumsal barışa dayalı demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış talebi her zaman ya katliamlar ya da darbelerle engellenir. Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında birlikte yaşamasına engel olunur. Derin ve açık güçler katliamlarla, birlikte yaşamın yok edici başrolünü üstlenirler. Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevi kırımının devamı vardı. O nedenle Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı. Amaç, Alevilerin toplumsal hafızasını ve değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmektir. Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.

    “BU ÜLKENİN BÜTÜN “ÖTEKİLER”İNE YÖNELİK AYIRIMCILIK VE NEFRET DİLİ MEDYA ELİYLE YAYILMIYOR MU?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Ortada ezenleri ya da ezilenlerin medyası varken; “medya” diye, bir genelleme “sınıflar üstü” yanılgısı olur. Eduardo Galeano’nun, “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur,” notunu düştüğü ezenlerin medyası hakkında V. İ. Lenin’in “Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” uyarısı boşuna değildir kuşkusuz. Çünkü Kazuaki Takano’nun, “Bunlar gerçekten oluyor, inanın bana. Ama gazeteler ve TV kanallarında yayınlanmıyor. Medyanın yaptığı bir ayrımcılık diyebilirsiniz buna. Endüstrileşmiş ülkelerdeki medya organları Afrika’da kaç kişinin öldüğüyle ilgilenmiyor. Orada sürekli devam eden bu katliam yedi gorilin ölümünden daha az ilgi görüyor. Tabii Afrikalılar soyu tükenen bir tür değil,” notunu düştüğü yalanın, ötekileştirmenin egemen medyası bir savaş aletidir.

    Burada Alevilerin çok ama pek çok mağdur olduğu “öteki” ve “ötekileş(tiril)me”ye ilişkin bir parantez açmak gerek. ‘Öteki’ kimdir?’ sorusuna yanıt ararken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Etnik köken, din ve coğrafya insanları ötekileştiren nitelikler olsa da, esas olarak ele alınması gereken neden ekonomiktir. İlkel komünal toplumdan feodal topluma ve bugüne -kapitalizme- ‘öteki’leştirme ekonomik anlamda oldu. Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar diğerlerini ‘öteki’ hâline getirdi ve onların emeğiyle yaşamlarını sürdürdüler. Günümüzde ‘öteki’ kavramı yoksulları, ezilmişleri, toplumdan dışlanmış ama o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir.” Bunun yanında sürdürülemez kapitalist vahşetin insan(lık)ı içine düşürüldüğü yabancılaşmanın beraberinde getirdiği derin yalnızlık ile kendi dışında herkesten korkma, herkesten uzaklaşma, herkesi ötekileştirme duygusu, düşmanlaştırmayı devreye sokar. Böylece insan(lık), insanla bağını yitirirken; etnik kimlik(imiz) hapishaneye dönüşür. Bir parantez açıp sorayım, siz hiç madunlar arasında etnik gerilimleri körükleyen patronların, politikacıların kendi aralarında etnik ayırımcılık, “ötekileştirme” uyguladıklarını gördünüz mü? Onlar aynı ticaret sofrasını, aynı müzakere masasını paylaşıp ganimetleri bölüşürken, etnik kimlik ve ona dayalı boğazlaşmalar, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin, madunların payına düşer. Ayrıca ötekileştirme, kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile kaim iken; ötekileştiren, diğer insanı aşağılayarak, kendini “normal” olarak tanımlar!

    Bununla birlikte ötekileştiren; “gerçek”leri değil, egemenin bakış açısını ortaya koyarken; çoğulu tek tipleştirir ve siyasileşip oluşturduğu çoğunluğun üstünlüğünü ilân ettiği zaman ölüm saçar.

    Her ötekileştirme girişimi, kültürel ve ahlâkî bir yoksulluğun sonucu olarak ortaya çıkar; bu nedenledir ki toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunudur. Tıpkı “Biz” tanımının, “Türküz, Müslümanız, Sünnîyiz, Erkeğiz, muhafazakârız!” formülünde somutlandığı üzere. Erasmus’un 1530’da literatüre kazandırdığı “civilite” kavramı “öteki”nin doğuşudur adeta. İleride İngilizce gelişerek “civilization” olarak yer bulan kelime “kibarlık/ nezaket” anlamını taşır.

    Böylelikle Erasmus, kendisini ve kendine benzeyenleri (soyluları) “kibar”, benzemeyenleri ve köylüleri “kaba” olarak nitelendirmiş olur. “Dışlamacı” özelliğiyle ötekileştirme kimliğine uymayan, özneye göre “farklı” olarak tanımlanandır; “Ben dışıdır”! İyi, uygar, ahlâklı, temiz vb. olan “ben/biz”in dışındakiler.

    Hâkim reel politikasının “olmazsa olmaz” olarak; “Biz”in, “Onlar”ı yaratması yani egemen “bizi tanımlayıp  güçlendirmek için kullanılan ötekileştirme, ayrımcılık suçudur; kamplaştırmadır.

    Farklılık yaşamın vazgeçilmezi olsa da ötekileştiren; nesneleştirme ve cezalandırma hakkını kendinde görür; Ebu Gureyb zindanlarında olup bitenler bunun örneklerindendir. Ya da dış politikada yaşanan beceriksizlik/ başarısızlık ve yanlışın ötekileştirme, nefret ve öfke diliyle örtülmesidir. Bununla bağıntılı olarak ötekileştirme dediğimiz şey, gündelik dildeki “gizli ötekileştirmeler”den, soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar birbirini besler. O yüzden ötekileştirmenin hiçbir derecesi, biçimi önemsiz değildir, olamaz da. Özetle ötekileştirme; ayrımcılık ve dışlama ile ilgilidir. Ayrımcılık sonucunda belirli gruplar görmezden gelinmekte, “ben” ve “o” ayrımı ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda kişilerin yaşadığı hak ihlâlleri görmezden gelinmektedir.

    Emanual Levinas’a göre, “Öteki, o denli yabancıdır ki, ben ile ortak herhangi bir yanı bulunamaz.” “Neden” mi? Düşman yaratma sanatı olarak ötekileştirme; baskıdır, hoşgörüsüzlüktür, tahammülsüzlüktür, bencilliktir; varlığını devam ettirmek için karşınızdaki kişinin ya da grubun hakkını çiğnemeye başladığınız andır. Jack London’un, “Annemin kendine özgü düşünceleri vardı. Esmerlerin ve bütün kara gözlü insanların hileci olduklarını söylerdi. Kendisi sarışındı tabii,”  örneğinde veya Albert Camus’nün, “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur,” saptamasıyla karakterize olan oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile de ilintili ötekileştirme, otoriterleştirme, düşman yaratma kavramlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tarih boyu varlığını sürdürmüş olsa da en gelişkin, en ayrıntılı ve kurumsal biçimini sömürgecilik ile birlikte alır. “İleri, gelişkin, uygar, beyaz Batı”nın kendi dışındakiyle kurduğu kalıcı, hiyerarşik ve sömürücü ilişki ile birlikte.

    Jerzy Kosinski şöyle anlatır ‘Boyalı Kuş’ romanında ötekileştirmeyi: “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı.”

    “Öteki” diye başlayan cümlelerin tamamı için şuursuz bir “yok sayma” ve “ayrımcılık”tır.

    Egemen zihniyetin asılsız, muhayyel düşmanlık motifleriyle donatılan “ötekileştirme”, “infaz”ı mümkün kılıp meşrulaştırır. Çünkü “öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmış(ız)dır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. Kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar…

    Ötekileştirme, dışlama belirtmek için kullanılır. Yani politik şiddetin uygulama alanına dönüşen ortamda insanlar, paranoya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar. Çünkü herkesin ötekisi nefreti kadarken; siyasal, kültürel ya da sosyal bir tavır alış, bir ilişki kurma biçimi ve saldırganlıktır. Ötekileştiren farklı olana, aklına yatmayana tahammül edemez. Bu durum “öteki”ne saygının iyice azaldığı toplumlarda çok daha vahim hâle gelir.

    Kriz, savaş ve kaos durumlarında ötekileştirme öyle bir boyuta varır ki, en sıradan farklılık düşmanlık olarak algılanır. Bırakın bir azınlığa dahil olmayı, etnik farklılığı, mezhep farklılığını, ayrı partilere oy vermek bile insanların birbirlerini ötekileştirmeleri, birbirlerini dinlemekten vazgeçmeleri, düşman olarak görmeleri için yeterli hâle gelir.

    Bu da “Şiî ve Alevi düşmanlığı”! “Aleviler işaretlenirken”! “Alevilere çirkin bir saldırı daha”! “Alevi evlerine işaret”! manşetlerindeki atmosferde Alevilerin başına sıkça ge(tiri)lendir. Mehmet Metiner köşesinde, ‘Alevîlerin yemeği yenmez!’ demek ne kadar sorunluysa, bu hastalıklı zihnin kalıpları içinde ‘Alevilerin yemeği yenir!’ cevabını vermek de bir o kadar sorunlu’ diye yazmış!” Toparlarsak: Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim Sünnîlik-Şiîlik/Alevîlik diye bir dinimiz yok. Biz aynı dinin mensuplarıyız!” sözünü “yeni zihnin inşası için gerekli yapı taşı niteliğinde” olduğuna bağlayıp; aba altından sopa gösterircesine, “Herkes bilsin ki bizi birbirimize düşürüp yemek için pusuda bekleyen alçakların oyununa gelmeyiz. Gerisi laf-ü güzaftan ibarettir, vesselam,” derken; Aleviler “eşit”miş ve “öteki değil”miş öyle mi? Hadi canım sende! Öyle ise Alevi talepleri neden karşılanmıyor? Madem eşitler ve öteki değiller, AKP; hiçbir değeri olmasa da neden “Alevi Açılımı” ve “Alevi Çalıştayları” yapma gereği hissedildi?

    Şu gerçek: Alevi kurum temsilcilerinin, “Sivas Katliamı aydınlanmadığı sürece bu ülkede demokrasiden, adaletten, eşitlikten bahsetmek mümkün değil,” ifadesindeki Aleviler eşit haklara sahip değiller, hatta eşit yurttaş bile görülmüyorlar. Bu ülkenin ötekileştirdiği yasaklı kimliğidir Onlar.

    “Bu durumda medyanın rolü” mü dediniz? Yalnız Alevilere değil, bu ülkenin bütün “Ötekiler”ine yönelik ayırımcılık ve nefret dili medya eliyle yayılmıyor mu? Örneğin ana akım medyanın (M. Ali Erbil’in kötü şöhretli “mum söndü”sü gibi “kazalar” bir yana) Alevilik konusundaki ağır suskunluğu. Tüm dini programlar Sünnî-İslâm’ı ele alırken bu topraklarda yaşayan diğer din ve inançlara değgin tek bir satır söz edilmemesi…

    Ama medyanın nefret söyleminin “aslan payı”, kuşku yok ki (tarihi dizilerde) Ermenilere ve kısmen Yahudilere (arkadan vuran, düşman işbirlikçisi, açgözlü, sinsi tüccar klişeleri), güncel “milliyetçi” dizilerde (‘İsimsizler’, ‘Savaşçı’, ‘Söz’, ‘Börü’ vb. dizileri hatırlayın…) ve filmlerde ise Kürtlere düşüyor. Hele ki Kürtler, sadece “terörist” değil, aynı zamanda mafya, silah kaçakçısı, “yabancı” devletlerin ajanı, velhasıl bir dönemin Malkoçoğlu filmlerinde  “asil Türk evladı” karşısında “Bizanslı” neyi temsil ediyorsa, o melaneti temsil edecek şekilde gösteriliyor. Sosyal medya konusuna ise, hiç girmeyelim isterseniz.

    “ALEVİLERE DE YENİ BİR DÜNYA, YENİ BİR CUMHURİYET GEREKMEKTEDİR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Ötekileştirilmiş yasaklı Alevi kimliğinin özgürleşerek, haklarını elde etmesi yolunda atılacak ilk adım tarihsel, siyasal hesaplaşmadır. Dönemin DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, “Devletin eli kanlı faşistleri koruyor” dediği coğrafyamızda mesela 12 Eylül işkencecileri hesap verdi mi? Hayır!

    Çünkü “derin (denilen) devlet “yapılanmasının devam ettiğini belirten 16 Mart davasının avukatı Cem Alptekin’e göre, “Eğer bir Gladyo hesaplaşması yapacaksanız 12 Eylül’le hesaplaşmak gerek…” Çünkü “12 Eylül’e meşruiyet veren toplumsal hareketlerin, 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki tavırlarının detaylı incelenmesi, yüzleşmenin bir parçasıdır.” Lakin “Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, ‘derin devlet’e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi? Hocalı Katliamı’nı bahane edip ‘Hepiniz piçsiniz’ diye haykırılan bir ırkçı mitingde konuşarak ‘kan dökmekten’ söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?” Elbette “Hayır!”

    Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Nejat Kangal’ın ifadesiyle, “Her şey yerinde duruyor… Yüzleşmeyi, demokratikleşmeyi sağlayacak bir irade de ne yazık ki görünmüyor.”

    Örneğin Gazi Katliamı’nda 24 yaşındaki kızı Zeynep’i kaybeden Cemal Poyraz, “Hâlâ bu ülkede adalet arıyoruz. Gerçek adalet olsaydı, bu ülkede bu kadar katliam olmazdı. Onca katliam oldu, hangisinde gerçek sorumlular yargılandı?” sorusunu dillendirirken; Sivas Katliamı Davası da 13 Mart 2012 tarihinde zamanaşımından düşürüldü ve dönemin Başbakanı Erdoğan, bunu, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle “kutladı.” Sonra da insanları Madımak’ta yakanların avukatlarına “Yürü ya kulum” dendi!

    “HESAPLAŞILMAYIP; AYDINLATILMAYAN TÜM KATLİAMLARIN SORUMLUSU DEVLETTİR”

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da yaşanan katliamda 33 sanatçı, aydın ve 2 otel çalışanı, gözünü kan bürümüş yaklaşık 15 bin kişilik bir “güruh” tarafından Madımak Oteli’nde yakılarak bir “insanlık suçu” işlendi.

    BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesi”ne göre, hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, insanlığa karşı suçlar yönünden zamanaşımı süresi uygulanmaz. Bu sözleşmeye göre, insanlığa karşı suçları teşvik eden, katılan devlet yetkilileri, özel şahıslar ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren kamu görevlileri yönünden de zamanaşımı uygulanmaz.

    Sözleşmeye göre, işledikleri ülkenin iç hukukunu ihlâl etsin veya etmesin, siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulüm veya katliam yapanların, zamanaşımı söz konusu olmaksızın cezalandırılacağı kararlaştırılmıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi katliamlarının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Mahkemesi de Birleşmiş Milletler’in kararıyla zamanaşımı söz konusu olmaksızın yargılama yapmış ve insanlığa karşı suçları işleyenleri cezalandırmıştır.

    Ve Avukat Şenal Sarıhan’ın belirttiği gibi, “İnsanlığa Karşı Suç kavramı ve yaptırımı 2005’te iç hukukumuza girdi.” Ünlü Ceza Hukuku Bilimcisi Cesare Beccaria Bonesana; “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı yapıtında şöyle diyor. “… İnsanların belleklerinde uzun süre iz bırakan canavarca işlenmiş suçlar kanıtlandıkları zaman, kurtuluşu kaçmakta bulan suçlunun yararına hiçbir zamanaşımı öngörülmemelidir. Çünkü onlar buna layık değildirler.” İyi de, ne oldu da Sivas Davası böyle oldu?! Yanıtı katliamda babasını yitiren Mazlum Çimen, “AKP iktidarından adalet beklemek kadar garip bir şey olabilir mi?” diye veriyor.

    O hâlde ilk ihtiyacımız hesaplaşma değil de ne olabilir ki? Aradan yıllar geçse de hiçbir zaman üstü küllenmeyen, acısı dinmeyen, olaylar vardır; hâlâ “yıllar da geçse demincek” dedirterek bizi ateş gibi yakıp kavuran türden…

    ADALET TALEBİNİ ANCAK YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA BÜTÜNLÜĞÜ SAĞLAYABİLİR

    Maraş’ta, Madımak’ta, Roboskî’de, Suruç’ta, Ankara Gar’ında ve diğerlerinde yüreğimizdeki yangın hiç sönmedi…

    “Bir daha asla” diyebilmek için; unutmamak, yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. ‘Hesaplaşma’ya uzanmayan, cezayı kapsamayan yüzleşme, biçimsel, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Demokratik bilincin atılımını toplumsal özgüvenin gelişimini ve adalet talebini ancak yüzleşme ve hesaplaşma bütünlüğü sağlayabilir. Bu tabloda egemenler Alevilere yalan söylüyor. Onların evrensel taleplerine sağır ve kör kalmaya devam ediyor. İstismar ediyorlar, samimi falan da değiller. Aleviler özel bir ayrıcalık istemiyor; evrensel ve insana ait olan haklarını istiyorlar. En başta da, dinsiz ve mezhepsiz devlet istiyorlar! Bu, “dinsizliğe” değil, gerçek manada din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne dayanır. Laik devletin din bütçesi de olamaz. Diyanet üzerinden bir mezhebi finanse edemez. Aleviler sosyal, hukuksal, dinsel, siyasal ayrımcılık uygulamalarından bıkmış durumda. Resmi ve sivil asimilasyona da son verilmesini istiyorlar. Bir mezhebin kurumsallaştırılarak kollanırken, diğer inançların horlanmasını ve düşmanlaştırılmasını insan haklarına aykırı bulmaktadırlar. Aleviler, devletin ve siyasetin dinsel vesayet altına alınmasını tehlikeli buluyor. Devleti İslamlaştırmak ve Sünni mezhebe dayalı rejimi inşa etmek için yola çıkanlar, Alevîlerin, diğer inanç/dini grupların ve inanmayanların eşit yurttaşlık haklarını yok etmiş olacaklardır. Kadim tarih buna katliamlarıyla, kanlarıyla, fetvalarıyla tanıklık eder. İnanmayanlar dönüp, 1514, 1826, 1870, 1915, 1937-1938, 1955, 1978, 1980, 1993, 1995 yılları içinde dinsel temelli katliamları inceleyebilir.

    Ve nihayet Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanlığı’nın yanı sıra, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Hüseyin Güzelgül’ün, “Alevîleri yok edemediler, dönüştürmeye çalışıyorlar. Bizim bu iktidardan hiçbir beklentimiz olmamalı” sözlerini kulaklarımıza küpe ederek soru(n)larının radikal/ kalıcı çözümü için “Tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevilere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir.”

    Diren KESER-Diren SATI

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO
    16-‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

  • Veliyettin Ulusoy: Yetmiş iki fırkaya bir nazar ile bakarız, ötekimiz yoktur bizim

    Veliyettin Ulusoy: Yetmiş iki fırkaya bir nazar ile bakarız, ötekimiz yoktur bizim

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy, acı üzerine yazdığı yazıda, acının yasa dönüşümünün bir nevi insanın acıyı paylaşma ve ona ortak olma biçimi olduğunu belirterek, “Bu biçimin vücut bulduğu yer ise insanın vicdanıdır” dedi. Ulusoy, “Bizler yetmiş iki fırkaya bir nazar ile baktığımız içindir ki ötekimiz de yoktur” ifadesini kullandı.

    Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Dergisi’nin 47. sayısında da yayınlanan acı üzerine yazdığı yazıda, “Acının yasa, yasın da sevgi ve ibadete dönüşümüne ait olan sırlar kendi içinde saklıdır” dedi.

    İmam Zeynel Abidin’in, “Hz. Yakup Peygamber idi, on iki oğlundan birisi kayboldu. Onun hayatta olduğunu bildiği halde hasretine dayanayım o kadar ağladı ki gözlerine ak indi. Ben ise babamın, kardeşimin, amcamın ve ailemden olan on yedi kişinin etrafımda katledilmiş bedenlerini gördüm. Benim gamım, üzüntüm nasıl son bulabilir ki” şeklindeki sözlerini hatırlatan Ulusoy, şöyle devam etti:

    “Acı sosyal ve kültürel bir olgudur. Sadece fizyolojik değildir, insan olmaklığımız ile ilgili olarak onur ve ruhsal bir durumdan öte kendimize olan saygının bir simgesidir. En basit haliyle insan bir makine değildir acı da bir mekanizma değildir! Ve bu nedenledir ki yaşanılan ya da yaşatılan acı insana, asla yapamayacağını sandığın şeyleri yapar veya söylemek istemediğin şeyleri söyler. Bu yapılanlardan ve söylenenlerden insan bir süre sonra pişmanlık dahi duyabilir fakat bedenin ve bilincin acısı geçer ama vicdanın acısı asla. Çünkü insanın çektiği acıların sınırı yoktur ve bu nedenledir ki insanı yaşadığı dünyanın dışına atar; insanı kendisinden koparır ve sınırları ile yüz yüze getirir. İnsanın, insan olmaklığından kaynaklı olarak yüz yüze geldiği bu noktada acı yasa dönüşür ve kutsal bir yara olarak insanın vicdanında yer edinir ve hatta bazen insanın vicdanında sır olur.

    Ulusoy, acının yasa dönüşümünün bir nevi insanın acıyı paylaşma ve ona ortak olma biçimi olduğunu belirterek,  “Bu biçimin vücut bulduğu yer ise insanın vicdanıdır. Öyle bir vicdandır ki insanın imanı gibi acı ve buna bağlı olarak yaşanılan yası sevgi ve ibadete dönüştürür. Acının yasa, yasın da sevgi ve ibadete dönüşümüne ait olan sırlar kendi içinde saklıdır” dedi.

    Ulusoy şöyle devam etti:

    “Beşeri manadaki karşılığı toplumlar içinde yaşadıkları evrene yani toplumun kültürel ve sosyal sınırları dahilinde anlam ve biçim verirler. Fakat söz konusu Kerbela olduğunda hakikat meydanı kurulur. Yani kul ve beşer olmamızdan öte insan olmaklığımız ile olarak vicdanımız, olgunluğumuz, kamilliğimiz, merhametimiz, duyarlılık eşiğimiz bu hakikat meydanında dile gelir. Aksi halde beşeri anlamda yapılan yorumlar sıkıntı ve anlayışsızlığa neden olur. Ki bu da hamlık ve kabalık üretmekten öte hiçbir yaraya merhem olmaz.”

    “SÖZ KONUSU KERBELA OLDUĞUNDA NEDEN Mİ HAKİKAT MEYDANI KURULU? 

    Kerbela Katliamı’nın acısına değinen Ulusoy, İmam Hüseyin’in atı Zülcenah üzerinden hissedilen acıyı anlattı.

    “Zülcenah başını yere eğdi, alnını Şahı şehidi Kerbela’nın kanına sürdü, gözlerinden yaş akarken kadınların bulunduğu çadıra yöneldi ve başını yas içinde eğdi. Hüseyin’in kanı yetmiş iki Kerbela Şehidinin kanı gökyüzüne doğru aktı ve bir daha da asla yere düşmedi. Hüseyin, iyi ile kötünün arasında devam eden sonsuz savaşta tahrip edilmiş bütün değerlerin, yine terkedilmiş bütün ideallerin simgesi olurken kendisini adalet tapınağının eşiğinde kurban etmişti. Bu kurban ediliş biçimi insanlığın gözyaşında, yüreği burkan, sonsuza dek unutulmaz ve silinmez bir oyuk açmıştı.

    “ÖLÜME TESLİM OLMAMA HALİ İNSANLIK İÇİN KURTULUŞUN SİMGESİ”

    “Hüseyin’in ordusu, askeri, süvarisi, organize edilmiş bir savaşçı grubu yoktu ama hak ve adaletin güçten üstün gelebileceğine inanmıştı” diyen Veliyettin Ulusoy, “Bu cesur, asil ve fedakar tutum; ölüme teslim olmama hali insanlık için belki de kurtuluşun simgesi olacaktı. Bir tanıklık etme, tanık olmayı kanıtlama ve devamında bir vicdani duruşu canı pahasına insanlığa sunma biçimine dönüşürken, zalimin alnında bir utanç abidesi ve sonsuza dek silinemeyecek bir kara lekeye dönüşecekti” ifadelerini kullandı.

    “KILIÇ VE HANÇERLER ZALİMLERİN YANİ YEZİT’İN EMRİNDEYDİ”

    Ulusoy, “Kuşkusuzu ki, Hüseyin, terk edenlerin kendisine karşı savaşabileceğini biliyordu çünkü kalpler ve gönüller kendisi ile beraber olsa da kılıç ve hançerler zalimlerin yani Yezit’in emrindeydi” diyerek şöyle devam etti:

    “Bu terk ediliş trajik bir çatlağın başlangıcı olacaktı ama Hüseyin, kendisinden emin, kederli, hüzünlü ve imkânsız bir sabır ile üzerine gelen karanlığa karşı yazgısının sonsuz ışığı ile yürüdü. Çünkü Hüseyin ve yetmiş iki Kerbela Şehidi, her yaşta insan ve her nesil için, yeniden dirilme üzerine adaletin tapınağında yazgılarına boyun eğip, baş vermişlerdi. Bu şekilde bir baş verme biçimi kimileri için tarih olarak kabul görürken, kimileri için ise kutsal bir tarih, zaman, mekan ve barış adına imkansız bir sabrın mihenk taşı oldu.”

    “ÖTEKİSİ OLMAYAN BİR İNANCIN MENSUPLARIYIZ”

    “Matem Orucu, kimi süreklerde On İki İmamların Orucu, Kerbela ve buna bağlı olarak tutulan yaslar, pişirilen aşurelerin ritüel ve ayinlerinin kurucusu ve tayin makamları bizler değiliz tutulan oruç ve yası da biz kaldıralım. Böyle bir durumun Şahı Şehidi Kerbela İmam Hüseyin yazılan davet mektubu ile kendisine salınan kılıçların aynı eller olmasından hiçbir farkı olmaz” ifadelerin kullanan Ulusoy yazısını şöyle tamamladı:

    “Bizler “yetmiş iki fırkayı bir nazar ile görmeyen halka müderris olsa hakikatte asidir” düsturu ile hareket eden bir inancın mensupları ve hizmetkarlarıyız. Yetmiş iki fırkaya bir nazar ile baktığımız içindir ki ötekimiz de yoktur. Ötekisi olmayan bir inancın mensupları da insanları dili, dini, rengi, milliyetine göre ayırmaz. Başta Hüseyin-i Kerbela, On İki İmamlar ve onların yolunu sürüp, hakka yürüyenler bugün bedenen aramızda olmayabilir ve dilleri de beşeri manada dönmüyor. Ama onlar hak aşkına canlarını verdi ve hak ile hak oldular. Bize düşen görev ve ahlaki sorumluluk onların hak aşkına verdiği mücadeleye saygı göstermektir.

    PİRHA / İSTANBUL